Hindistan'a dair aklın kabul ettiği veya reddettiği sözlerin tahkiki — Ebû Reyhân Muhammed b. Ahmed el-Bîrûnî. O, hicrî dördüncü ve beşinci asrın büyük âlimlerindendir; 2 Zilhicce 362 h. tarihinde Harezm'e bağlı Bîrûn denilen bir bölgede doğduğu için el-Bîrûnî lakabıyla anılmıştır. Nesebi, babası ve dedesi bilinmemektedir. Devrinde yaygın olan ilim ve maârifi iyi bir şekilde tahsil etmeye başladı. Bilgi dağarcığının genişlemesine yardımcı olan unsurlar arasında çok sayıdaki seyahatleri ve genç yaştan itibaren ilim tahsiline yönelik kesintisiz şevki sayılabilir. Daha başından itibaren İslâm ortaçağındaki tahsilliler arasında bilinmeyen ve alışılmamış meselelerle ilgileniyordu. Yirmi yaşında Hazar Denizi sahillerine gitmek üzere memleketini terk etti. Cürcan'da Kâbûs b. Veşmgîr ez-Ziyârî ona iltifat etti; hatta ilk büyük eseri olan el-Âsârü'l-Bâkıye'yi kendisine ithaf etti. Kendisiyle çağdaş olan İbn Sînâ ile de yazışmaları olmuştu. Hicrî 400 yılında memleketine döndü; ancak kısa sürede fitne ve musibetler onu sardı. Gazneli Mahmud'un hicrî 408 yılında Harezm'i işgal etmek üzere geldiğinde, orada bulunanlardan bazılarını esir olarak sürükledi; aralarında el-Bîrûnî de vardı. Böylece bu âlim, Afganistan'da Mahmud'un başkenti olan Gazne'ye düşmüş oldu. Fakat el-Bîrûnî, sükûnet bulacak veya musibetlerin kendisini vazifelerinden alıkoyacağı bir adam değildi. Esaret yolunda iken yazmaya başladı ve bu sırada yazdıkları arasında meşhur eseri Tahkîku mâ li'l-Hind de bulunmaktadır. El-Bîrûnî'nin adı Arap literatüründe coğrafya ve seyahat alanında meşhur olmuştur. Fakat telifâtından anlaşıldığına göre o, bir coğrafyacı değil, daha doğru bir ifadeyle coğrafyacı olmaktan ziyade son derece geniş bir bilgiye sahip bir müellifti. Bilgi dağarcığı o derece genişti ki, bilmediği ilimlerin sayısını tespit etmek, üzerinde çalıştığı ilimlerin sayısını tespit etmekten daha kolaydı. İlgi alanları ve ilmî faaliyetlerinin büyük kısmı matematik, astronomi ve bunlarla ilgili ilimler etrafında şekilleniyordu. Bu sebeple coğrafya sahasında da bu ilmin matematik ve astronomi yönüne eğilmişti. Eserleri: Tahdîdü'l-Emâkin li-Tashîhi Mesâfâti'l-Mesâkin, el-Kânûnü'l-Mes‘ûdî, el-Âsârü'l-Bâkıye, es-Saydene fi't-Tıb, Tahkîku mâ li'l-Hind ve sairleri.
تحقيق ما للهند من مقولة مقبولة في العقل أو مرذولةأبو ريحان محمد بن أحمد البيروني أبو ريحان محمد بن أحمد البيروني من كبار العلماء في القرن الرابع والخامس الهجري، ولد في الثاني من ذي الحجة عام ٣٦٢ هـ في منطقة يقال لها بيرون من توابع خوارزم ولذا لُقّب بالبيروني. لا يعرف نسبته ولا أباه ولا جده.أخذ يتلقى العلوم والمعارف المتدوالة في عصره بصورة جيدة ومما ساعده على اتساع دائرة معلوماته رحلاته الكثيرة واشتياقه المتدفق لاكتساب العلوم الذي بدأ معه منذ حداثة سنه. فكان منذ البداية يهتم بمسائل لم تكن معهودة ومعروفة بين المتعلمين في القرون الوسطى الإسلامية.في العشرين من عمره ترك موطنه قاصداً سواحل بحر الخزر، فاعتنى به في جرجان قابوس بن وشمغيز الزياري حتى أهدا إليه أول تأليف كبير له وهو الآثار الباقية. كما كانت له مكاتبات مع ابن سينا الذي كان معاصراً له. وفي عام ٤٠٠ هـ عاد إلى وطنه ولكن سرعان ما عصفت به الفتن والمحن وعندما جاء محمود الغزنوي ليحتل خوارزم في سنة ٤٠٨ هـ، ساق بعض من كان فيها أسرى بمن فيهم البيروني وهكذا ينتهي هذا العالم إلى غزنة عاصمة محمود في أفغانستان. لكن البيروني ليس بالرجل الذي يهدأ أو تعيقه المصائب عن مهماته فيبدأ بالكتابة وهو في طريقه إلى الأسر، وكتب مما كتب في هذا الوقت كتابه المعروف بتحقيق ما للهند.اشتهر اسم البيروني في المدونات العربية في مجال الجغرافيا والسياحة ولكن الذي يظهر من مؤلفاته أنه لم يكن عالماً بالجغرافيا وبتعبير أصح كان مؤلفاً ذا معرفة واسعة للغاية أكثر من أن يكون عالماً جغرافياً. وإن دائرة معلوماته واسعة للغاية بحيث أن تحديد عدد العلوم التي لم يكن يعرفها أسهل من العلوم التي عنى بها. وإن جلّ اهتماماته ونشاطاته العلمية كانت تتمحور في الرياضيات والنجوم والعلوم المتعلقة بها ولذا فقد اهتم في مجال الجغرافيا إلى الجانب الرياضي والنجومي فيه. آثارهله تأليفات عدة منها: تحديد الأماكن لتصحيح مسافات المساكن، القانون المسعودي، الآثار الباقية، الصيدنة في الطب، تحقيق ما للهند وغيرها.
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Bu kitabın mukaddimesini yazmaya koyulduğumda işi kolay sanmıştım. Ne var ki Bîrûnî’nin dünyasına girince onun bir dâhi, coşkun ve dalgalı bir deniz olduğunu gördüm; kıyısında durup enginliğini kavrayamaz, derinliklerine dalıp diplerine nüfuz edemezsin. O seni büyüler, geri dönmeye gücün yetmez. Hakkında yazılanlardan –haberlerindeki tarih çelişkileriyle– yardım istersin ve böylece onun esîri olursun. Onun haberlerini, vasıflarını ve şahsiyetini, tâ ki onu okuyup eserlerinden, dilediğini tenkit etmedikçe bilemezsin. İşte bu kitap «Târîhu’l-Hind» –ki «Hindistan’da aklen makbul veya merdûd olan sözün tahkîkidir»– Hint medeniyetinin tam ve temel bir kaynağı sayılır. O hiçbir şeyi bırakmamış, hepsini yazmıştır. Müsteşrik Biler bu kitap hakkında şöyle der: «Onu … Aristo, Eflâtun, Batlamyus ve Galen’in araştırma yöntemlerini bilen bir filozof ve matematikçi zihniyle bakarak yazdı.» Bîrûnî ise şöyle itiraf eder: «Günlerimde eşsiz olduğum gayretime rağmen ona giriş yolları beni âciz bıraktı.» Bîrûnî, «Târîhu’l-Hind» kitabının, Hindistan’la tartışma arzusu taşıyan her Müslüman için bir başvuru kaynağı olmasını; böylece eşitler arası bir diyalog hâline gelmesini istemiştir. İsmi, lakabı ve doğumu: Bîrûnî, 4 Eylül 973’te, Kive (Kat) yakınlarında doğmuştur. Onun nisbesinin ne olduğu, babasının ve dedesinin kim olduğu bilinmez. Farsça «Bîrûn» kelimesi ise «yakın» ya da «dışarıdaki» anlamına gelir, öyle ki…
تمهيدبسم الله الرحمن الرحيم حين شرعت في كتابة مقدمة هذا الكتاب ظننت الأمر سهلا. فلما دخلت عالم البيروني وجدته عبقريا وبحرا هائجا مائجا تقف على شاطئه فلا تدرك مداه.وتغوص فيه فلا تسبر اغواره ويسحرك فلا تستطيع رجعة وتستنجد بما كتب عنه من التناقض في تواريخ اخباره وهكذا تصبح اسيره. ولن تعرف اخباره وصفاته وشخصيته ما لم تقرأه فتنقي من مصنفاته ما تشاء.فهذا كتاب «تاريخ الهند» فهو «تحقيق ما للهند من مقولة مقبولة في العقل او مرذولة» يعتبر مرجعا اساسيا كاملا للحضارة الهندية. لم يترك شيئا إلا وكتبه.ويقول المستشرق بيلر عن هذا الكتاب «كتبه … وهو ينظر بعقل الفيلسوف والرياضي العارف بمناهج البحث عند ارسطو وافلاطون وبطليموس وجالينوس … » ويعترف البيروني «ولقد اعيتني المداخل فيه مع حرصي الذي تفردت به في ايامي» ولقد اراد البيروني كتاب «تاريخ الهند» ان يكون لكل مسلم راعب في مناقشة الهنود. فيكون حوار الند للند؟.اسمه ولقبه ومولده:ولد البيروني في ٤ أيلول عام ٩٧٣ م قريبا من كيفا «كات» ويقال إنه لا يعرف نسبته ولا اباه ولا جده اما كلمة بيرون الفارسية فتعني «القريب او الخارج» . مما
Bu durum, onun (Bîrûnî'nin) yerleşik bir toplumun bireylerinden olmadığına işaret etmektedir. Belki de bu, ailesinin tüccarlar gibi sıkça seyahat etmesinden veya vergi ödemekten kaçınmak için şehir surlarının dışında ikamet etmelerindendi. Hocası: Bîrûnî'nin talihine, hocası meşhur astronom Ebû Nasr Mansûr b. Alî b. Irak (Ebü'l-Vefâ'nın talebesi) olmuştur. O, Bîrûnî'nin dehasını fark edip onu yetiştirmiş, ardından aralarında büyük bir dostluk ve güven oluşmuştur. Hayatı ve Asrı: Bîrûnî, Hârizm'de büyüdü. Biz de bu bölgenin tarihinden ve halkının özelliklerinden biraz bahsedeceğiz. Emevîlerin hâkimiyeti yerleştiğinde, Haccâc b. Yûsuf 704 yılında Horasan valisi Merv'de ikamet eden kumandan Kuteybe b. Hâlim'e Ceyhun nehrini (o zaman Ceyhun) geçmesini ve bu nehrin ötesindeki diyarları fethetmesini emretti -ki Osman b. Affân'ın orduları bu nehirde durmuştu- bu nehir Farsça konuşan kavimler ile Türkçe (Türkmen) konuşan kavimler arasında sınır teşkil ediyordu. Sekiz yıl süren muhteşem harekâtların ardından Kuteybe, kuzeydoğu bölgelerini (Buhara, Taşkent ve Semerkant) ve ayrıca kuzeybatı bölgesini (Hârizm) itaat altına aldı. Kuteybe, pek çok put ve mabedi tahrip etti. Bu fetih, övülecek sonuçlar getirdi; zira o dönemde Araplar tarafından temsil edilen dünya medeniyetinin ilerlemesine katkıda bulunan büyük ilim ve kültür merkezlerinin gelişmesine zemin hazırladı. Okuyucu belki hatırlar ki, Zemahşerî ve Hârizmî'den önceki dâhiler Hârizm'de doğmuştur; aynı şekilde Bîrûnî de öyle. Bîrûnî, hayatının ilk yarısını Hârizm Gölü (Aral) ile batıdaki Hazar Denizi arasında geçirdi. O dönemde Hârizm'de iki şehir meşhurdu: Kât ve kuzeydeki Cürcâniye. Her ikisi de...
يدل على انه لم يكن من افراد مجتمع مستقر لربما كان ذلك من كثرة تجوال اهله كتجار، او لإقامتهم خارج اسوار المدينة تجنبا لدفع الضرائب.استاذه:ومن حسن حظ البيروني ان يكون استاذه الفلكي المشهور ابو نصر المنصور بن علي بن العراق (تلميذ ابي الوفاء) الذي تنبه الى نبوغه ودربه ثم نشأت بينهما مودة وثقة عظيمتان.حياته وعصره:ترعرع البيروني في خوارزم وسنذكر قليلا من تاريخ هذه المنطقة وصفات اهلها.حين استقر الحكم للأمويين او عز الحجاج ابن يوسف سنة ٧٠٤ الى والي خراسان المقيم في مرو القائد قتيبة بن حلم ان يعبر نهر «اموداريا» (جيحون آنذاك) ويفتح بلاد ما وراء هذا النهر الذي توقفت عنده جيوش عثمان بن عفان، كان هذا النهر يفصل بين قوميات تتكلم الفارسية واقوام تتكلم التركية (التركمان) .بعد عمليات رائعة دامت ٨ سنوات اخضع قتيبة الاقاليم الشمالية الشرقية (بخارى، طشقند وسمرقند) كما اخضع الاقليم الشمالي الغربي (خوارزم) .ولقد دمر قتيبة كثيرا من الاصنام والمعابد.جاء هذا الفتح بعواقب محمودة إذ مهد لنمو مراكز علمية وثقافية عظيمة ساهمت في تقدم الحضارة العالمية الممثلة آنذاك بالعرب. لعل القارئ يذكر ان عباقرة ما قبل الزمخشري والخوارزمي ولدوا في خوارزم وكذلك البيروني وما بين بحر خوارزم (ارال) وبحر قزوين الى الغرب عاش البيروني النصف الأول من حياته.واشتهرت في خوارزم انذاك مدينتان: كات والجرجانية الى الشمال كلاهما
Amuderya Nehri üzerinde, bugün Kîva (Hîva) ve Urgenç isimleriyle bilinen ve şu anda Rusya’da bulunan şehirlerdir. Yâkût, Hârizm hakkında şöyle der: "Halkı âlim, fakih, zeki, zengindir; vallahi iyi bir beldedir. Onlarda metanet ve güç vardır; boy ve cüsse itibarıyla iri yapılıdırlar; başları geniş, alınları açıktır; az bir şeyle kanaat etmeye alışmışlardır; (müreffeh olanlar da fakirler gibidir)." Ayrıca onların vatanlarına son derece bağlı oldukları sonucuna varıyoruz. Makrîzî[1] de bize şunu söyler: "Cürcâniye acayip bir şehirdir; zira halkının tamamı asker gibidir, bakkal, kasap, ekmekçi ve dokumacı dahi olsa. Halkı hassas sanatlar ehlidir; çarşı ve sokaklarda kelâm ilmiyle iştigal onlara galip gelir; taassup göstermeksizin münazara ederler ve birinden bunu kınayarak şöyle derler: 'Sana ancak delille galip gelmek düşer.'" Bîrûnî de İran'da, Hazar Denizi kıyısındaki Cürcân'da yaşadı. O (şehir): "Büyük bir vadi üzerinde güzel bir şehirdir; ovalık, dağlık, denizlik; muazzam vadiler ve yüksek dağlar vardır; avcı sabahleyin çıktığında canının çektiğiyle akşam döner." Bîrûnî hayatının büyük bir kısmını Afganistan'daki Gazne'de geçirdi. Bîrûnî'nin devri, içinde alevlenen fitneler sebebiyle karanlık bir dönemdi; ancak (yine de) bir araya getirdiği âlimlerle insanı hayrete düşürmektedir. İşte İbn Yûnus (ö. 1009): astronomi ve trigonometri dehası; küresel sarkacı icat etti ve onu zaman ölçüsü olarak kullandı. Diğeri İbnü'l-Heysem: matematik ve fizik dahisi; optik bilimini ve mercekleri geliştirdi. Bir de Alî b. Îsâ: en meşhur cerrah ve göz hastalıkları alanında eser sahibi. Filozof-hekim İbn Sînâ'yı da unutmayalım. Bunlar Doğu âlimlerinin az bir kısmıdır. Tarihçi Sarton ki milletlerin medeniyetlerini değerlendirmiş ve başarılarını saymıştır, büyük kitabı 'Bilim Tarihine Giriş'te şöyle der: on birinci yüzyılın ilk yarısı...
على نهر اموداريا وتعرفان اليوم باسمي كيفا (خيفا) واورغنج وهما في روسيا حاليا.ويقول ياقوت عن خوارزم: أهلها علماء فقهاء اذكياء اغنياء فهي لعمري بلاد طيبة فيهم جلد وقوة غالب عليهم الطول والضخامة وفي رؤوسهم عرض ولهم جبهات واسعة مرنوا على القناعة بالشيء اليسير (والمترفون مثل الفقراء) ونستنتج ايضا انهم ذو تعلق شديد بوطنهم.ويقول لنا المقريزي «١» أيضا: الجرجانية مدينة عجيبة إذ كل اهلها اجناد حتى البقال والقصاب والخباز والحائك وأهلها أهل الصناعات الدقيقة يغلب عليهم ممارسة علم الكلام في الاسواق والدروب يناظرون بلا تعصب وينكرون من احد ذلك قائلين: (ليس لك إلا الغلبة بالحجة) .وعاش البيروني ايضا في جرجان (ايران) على بحر قزوين وهي (مدينة حسنة على واد عظيم، سهلية، جبلية، بحرية، أودية هائلة، وجبال عالية، إذا غدا القناص راح بما اشتهى) .وقضى البيروني مدة كبيرة من حياته في غزنة (افغانستان) وكان عصر البيروني عصر مظلم لما اشتعلت فيه من فتن إنما يذهل بما جمع من علماء. هذا ابن يونس (متوفي ١٠٠٩) عبقري الفلك وحساب مثلثات ابتكر الرقاص الكروي. ويستعمله مقياسا للزمن وذاك ابن الهيثم نابغة الرياضيات والفيزياء يطور علم البصريات، والعدسات. وهناك علي بن عيسى اشهر جراح ومصنف في حقل البصر والعيون. ولا ننسى الفيلسوف الطبيب ابن سينا. هؤلاء قلة من علماء المشرق.ويقول المؤرخ سارطون الذي قوّم حضارات الأمم وعدد منجزاتها في كتابه الضخم «المقدمة الى تاريخ العلوم» ان النصف الاول للقرن الحادي عشر ينبغي
Hiç şüphesiz (Bîrûnî çağı) olarak adlandırılır; zira o, kendi asrını doldurmuş, çağdaşlarını geçmiş ve öyle bir seviyeye yükselmişti ki ona pek az kimse ulaşabilir. Bîrûnî çağının siyasî yönüne gelince, bu, Abbasî hilâfetinin zillet ve inhilâl safhasıydı. Şüphe yoktur ki onun perişan olup Kât şehrini vuran bir fitneden kaçması; Kât'ı zapt edip kuşatan, Hârizm'deki ikinci ve büyük şehir olan Cürcâniyye valisinin, Kât ve çevresini kendi hâkimiyetine katması sebebiyledir. Bîrûnî, memleketinin valisini desteklemekteydi; bu yüzden kaçtı. Bîrûnî, el-Âsâru'l-Bâkıye ani'l-Kurûni'l-Hâliyye adlı eserinde, Rey'e sığındığını [«1»] ve perişanlık ile şiddetli yoksulluk içinde olduğunu, bunun da kendisine müneccimlerden birinin alay etmesine yol açtığını, ancak daha sonra arkadaş olduklarını; sonra Büveyhî emîri Fahruddevle'nin onu çağırarak Rey'e hâkim bir dağ üzerinde büyük bir güneş saati (mizvâle) yaptırıp onu emîrin adıyla adlandırdığını söyler. Bu süre zarfında Hazar Denizi çevresinde pek çok bölgede çalıştı. Bîrûnî'nin kaçtığı Muhammed b. Me'mûn ölüp yerine oğlu Ali geçtiğinde siyasî şartlar ve şahsî kinler yatışmıştı. Bunun üzerine Ali onu Hârizm'e dönmeye davet etti ve o da döndü; zira Bîrûnî'nin bölgesine bağlılığını ve kendisini kardeşi Emîr İbnü'l-Abbâs Me'mûn'un maiyetine katan Ali'nin davetini kabul ettiğini biliriz. Bîrûnî'nin Kâbûs'tan ayrılmasından sonra fitneler Cürcan'ı kasıp kavurdu ve birkaç yıl içinde Kâbûs'un hayatına son verdi. Ali'nin yaklaşık 1009 yılında vefatından sonra yerine Ebü'l-Abbâs geçti. O, Bîrûnî'nin yükünü daha da artırdı; zira onu, aklının isabeti, dilinin düzgünlüğü ve ikna edici kuvvetli delilleri sebebiyle sarayda ikamet eden siyasî bir müsteşar ve itibarlı bir elçi olarak tayin etti. Bîrûnî'nin bu durumdan şikâyetçi olduğu söylenir; çünkü rasatları etkilenmiş, ilim meclisindeki çalışmaları hafiflemişti. Nitekim (Tahdîd...) adlı kitabında şöyle der: 'Ve vefâen, dünyanın hallerinden nefret ettim.'
ان يسمى (عصر البيروني) لانه ملأ عصره وفاق معاصريه إذ حلق قلما يلحق به احد.اما الناحية السياسية لعصر البيروني فكان مرحلة الهوان والانحلال للخلافة العباسية..ولا ريب في ان تشرده وهربه من فتنة ضربت (كات) حين غزاها وحاصرها والي الجرجانية المدينة الثانية والكبيرة في خوارزم، وضم كات وما حولها الى سلطانه. كان البيروني يناصر والي بلده فهرب.يقول البيروني في كتابه (الآثار الباقية عن القرون الحالية) انه لجأ الى الري «١» وكان في بؤس وفقر مدقع مما اثار عليه سخرية احد المنجمين، لكنهما تصاحبا بعد ذلك ثم دعاه الأمير البويهي فخر الدولة فبنى له مزولة كبيرة على جبل مشرف على الري وسماها باسم الأمير. وفي هذه المدة عمل في مناطق كثيرة حول بحر قزوين.حين مات محمد بن مأمون الذي منه هرب البيروني وخلفه ابنه علي كانت الأحوال السياسية والحزازات الشخصية قد هدأت، فدعاه علي ليرجع الى خوارزم فرجع لما نعرفه عن البيروني من تعلق بمنطقته وقبوله دعوة علي الذي ألحقه بحاشية أخيه الأمير ابن العباس مأمون. وبعد رحيل البيروني عن قابوس عصفت الفتن بجرجان وأودت بحياة قابوس خلال سنوات قليلة.وبعد وفاة علي حوالي سنة ١٠٠٩ خلفه أبو العباس الذي زاد من اعباء البيروني، إذ عينه مستشارا سياسيا مقيما في القصر وسفيرا معتبرا لرجاحة عقله وطلاقة لسانه وقوة حججه في الاقناع، ويقول بتذمر البيروني لأن ارصاده تأثرت وأعماله في مجلس العلوم خفت، فيقول في كتاب (تحديد … ) ووفاء كرهت من احوال الدنيا
câhilin beni kıskandığı üzere… Daha sonra şehid Ebu’l-Abbâs zamanında cüzi bir boş vakit bulup onu değerlendirdim. Lâkin onun meşguliyetleri, 995 (h.) senesinde başlattığı güneş irtifâına dair ölçümleri tamamlamasına mâni olmadı. Bilhassa veliyy-i nimeti kendisine bir cihaz yapması için mal bağışlamıştı ki bu cihazla güneşin evc noktası râsad edilecekti. Bunu 7 Haziran ile 7 Kânûn-ı Evvel 1016 tarihleri arasında icra etti. Bu parlak devrede beş metre kutrunda bir yarım küre tasarladı; bu cihaz, arzî hey’et ilmine ve mesaha gibi hususiyetlerinin ölçümüne dair meseleleri çizgisel grafiklerle çözmekteydi. Ne var ki fitneler onun çalışmalarını tahrip etmekten geri durmadı; nihayet Me’mûn’un bu fitneye kurban gittiği bir fitne koptu. Bîrûnî’nin ifadesiyle: ‘âkibeti, eski hâle dönmeye ve evleviyetle iştigal edilmesi gereken şeylerle uğraşmaya imkân vermeyen bir emniyet hasıl oldu.’ İşte o sırada Mahmûd Gaznevî ahdine sâdık kalarak 3 Temmuz 1017’de Harezm’i işgal etti. Saraydakileri, aralarında Bîrûnî de olmak üzere, esir olarak 1018 baharında sürdü. Böylece bu âlim, Afganistan’da Mahmûd’un başkenti Gazne’ye düştü. Fakat Bîrûnî, sükûnet bulacak veya musibetlerin kendisini vazifelerinden alıkoyacağı bir adam değildi; esaret yolunda iken yazmaya başladı. Mahmûd’un 1030’da vefatından sonra yerine oğlu Mes‘ûd geçti; kardeşine galebe çalan Mes‘ûd zamanında Bîrûnî’nin maddî durumu düzeldi, hürriyeti arttı; nitekim 1032 ve 1034 yıllarında memleketini ziyaret edebildi. Bu devir, muhtelif sahalarda bol miktarda eser telif edilmesiyle temayüz etti. Eserleri: 1036 yılında o güne kadarki çalışmalarının bir fihristini tamamladı. Bu durum kimseye müşkil teşkil etmez ve vâsiğin lisanıyla şöyle der: ‘Gençliğimde yazdığım, daha sonra ilmine vukufiyetim arttığı halde terk etmediğim veya değersiz görmediğim kitaplarımı saydığımda bilmelisin ki onların hepsi evlâdımdır; çoğu oğlundan ve onun mübtelâ olduğu şiirden (meydana gelir).’ Sonra Hicrî 427 senesinde telif etmeyi nasip olduğum kitapların isimlerini zikreder. O zaman ömrüm 65 kamerî sene ve 63 şemsî seneye ulaşmıştı. 180 veya daha fazla eser kaleme aldığını belirtir; bunlardan bazılarını kısaca anlatırız. ‘Kitâbu Tahrîdi’l-Emâkin li-Tashîhi Mesâfâti’l-Mesâkin’ ise 28’inde tahrîri tamamlanmıştır.
على ما حسدني عليه الجاهل … ثم تفرغت قليل التفرغ في ايام الشهيد ابي العباس» لكن اشغاله لا تثنيه عن انهاء ما بدأه سنة ٩٩٥ من قياسات لارتفاع الشمس، ولا سيما ان وليّ نعمته وهبه مالا لينشئ جهازا يرصد به أوج الشمس.ويقوم بذلك ما بين ٧ حزيران و ٧ كانون الاول سنة ١٠١٦. وفي هذه الفترة المزدهرة يصمم «نصف كرة» قطرها ٥ امتار لتكون جهازا يبيّن الحلول بالخطوط البيانية لمسائل تتعلق بعلم هيئة الأرض وقياس خواصها كالمساحة مثلا..وتأبى الفتن إلا تخريب عمله فتهب فتنة يذهب مأمون ضحيتها وكما يقول البيروني «اسفر عقباها من امن لا يتسع للعود الى الحال الأول والاشتغال بما هو يمثل اولى … » . عندئذ يثأر محمود الغزنوي لعهده فيحتل خوارزم في ٣ تموز ١٠١٧.ويسوق من في البلاط اسرى بمن فيهم البيروني في ربيع ١٠١٨ وهكذا ينتهي هذا العالم الى غزنة عاصمة محمود في افغانستان. لكن البيروني ليس بالرجل الذي يهدأ أو تعيقه المصائب عن مهماته فيبدأ بالكتابة وهو في طريقه الى الاسر.وبعد وفاة محمود في ١٠٣٠ خلفه ابنه مسعود الذي تغلب على اخيه وتحسنت احوال البيروني المادية وزادت حريته، فتمكن من زيارة بلده سنة ١٠٣٢، و ١٠٣٤ وامتازت هذه الفترة بغزارة التصنيف في حقول مختلفة..مصنفاته:في سنة ١٠٣٦ ينهي فهرسا باعماله حتى هذا التاريخ، فلا يشكل على أحد ويقول بلغة الواثق المتيقن من اهمية اعماله: «ينبغي عليك ان تعلم فيما عددته من كتبي بما عملته في حداثتي وازدادت المعرفة بفنه بعد ذلك فلم اطرحه او استرذله فإنها جميعا ابنائي والاكثر بابنه وشعره المفتون» .ثم يذكر اسماء الكتب التي اتفق لي عملها سنة ٤٢٧ للهجرة وقد تم عمري ٦٥ سنة قمرية و ٦٣ سنة شمسية وتعرف انه كتب ١٨٠ مصنفا او أكثر نوجز الحديث عن بعض منها.«كتاب تحديد الاماكن لتصحيح مسافات المساكن» فرغ في تصنيفه في ٢٨
Âb 1025’te kaleme alınan bu kitap, boylam ve enlem dairelerinin ölçümü ile ülkelerin yerküre üzerindeki konumlarının tespiti hususunda kıymetli bir eserdir. (Kitâbü’l-Kānûni’l-Mes‘ûdî) ki o, Bîrûnî’nin kāide ve icatlarını hulâsa eden muazzam bir ansiklopedidir; bu ansiklopedi, (Âdem gününden) Bîrûnî’nin dönemine kadar ümmetlerin tarihleri ve takvimlerine dair geniş bir hazineyi ihtiva eder. Dileyen ona mürâcaat etsin. Vefatı: 1040 senesinde Mes‘ûd’un kumandanları isyan edip emiri katlederler; yerine oğlu (Mevdûd) geçer. Mevdûd, Bîrûnî’nin son teliflerinden olan (es-Saydene fi’t-Tıb) adlı eseri takdim eder. Bu kitapta Bîrûnî, seksenin üzerinde olduğunu, işitme ve görme duyularının zayıfladığını zikreder. 1048’den sonra haberleri seyrekleşir; ancak es-Saydene fi’t-Tıb’daki ifadelerinden, o yıl hayatta olduğu sabittir, belki de 1050 civarında vefat etmiştir. Bazı âsârı: Öyle bir azme sahipti ki, bugün ancak elektronik beyinlerle halledilebilen hesapları yapmış, denklemleri çözmüştür. En zor meseleleri seçip çözmüş; bu geometrik ve matematiksel meseleler «Bîrûnî Meseleleri» diye anılmıştır. Kâğıt üzerine küre gibi üçüncü boyut araçlarıyla geometrik şekiller çizmek için basit bir usul ortaya koymuştur. Fenn-i heyet sahasındaki en mühim çalışmalarından biri, dairelerin alan ve çevrelerini hesaplamak için zarurî olan «yaklaşık nisbeti» takdir etmeye mahsus bir nazariye geliştirmesidir. Yerkürenin çevresini ve çapını tahmin etmeyi başarmıştır. Bîrûnî, yaklaşık nisbetin değerini 3,14174 bulur; hâlbuki doğrusu 3,14159’dur. O hâlde o, Bîrûnî Kāidesi olarak bilinen meşhur kaidenin mûcididir. Bu kāide, arzın çevresinin bilinmesine dayanarak arzın yarıçapını hesaplamakta kullanılan bir riyâzî denklemdir. Bu denklem, bütün yüce kurallar gibi basittir… Nallino der ki: «Bîrûnî’nin arz çevresini ölçme kaidesi, me’sûr ilmî eserlerdendir.» Ölçmek üzere basit bir alet tasarlamıştır…
آب ١٠٢٥ والكتاب سفر قيم لقياس خطوط الطول والعرض وموقع البلدان على الكرة الارضية.(كتاب القانون المسعودي) فهو موسوعة ضخمة تلخص قواعد البيروني وابتكاراته وفي الموسوعة خزانة كبيرة لتاريخ الأمم وتقاويمها من (يوم آدم) الى يوم البيروني فليراجعه من يشاء..وفاته:في سنة ١٠٤٠ يثور قواد مسعود ويذبحون الأمير ويخلفه ابنه (مودود) الذي يقدم اليه آخر مصنفاته (الصيدنة في الطب) وفي هذا الكتاب يذكر انه نيف الثمانين وخف سمعه وبصره وتقل اخباره بعد سنة ١٠٤٨ لكن الثابت من اقواله في كتاب (الصيدنة في الطب) انه كان حيا ذلك العام ولربما توفي حوالي ١٠٥٠.بعض مآثره:كان له من العزم ما جعله يقوم بحسابات وحل معادلات لا تعالج اليوم إلا بالأدمغة الالكترونية. اختار اصعب المسائل وحلها وتسمى هذه المسائل الهندسية والرياضية «مسائل البيروني» وقدم طريقة بسيطة للرسم على الأوراق اشكالا هندسية من أدوات البعد الثالث، كالاجسام الكروية. ومن أهم اعماله الفلكية ابتكاره نظرية خاصة لتقدير «النسبة التقريبية» الضرورية لحساب مساحات ومحيطات الدوائر. وتمكن من تقدير محيط الكرة الارضية وقطرها.يجد البيروني قيمة النسبة التقريبية ١٤١٧٤، ٣ والصحيحة هي ١٤١٥٩، ٣.هو إذن مبتكر القاعدة المعروفة بقاعدة البيروني وهي معادلة رياضية تستخدم في حساب نصف قطر الأرض استنادا الى معرفة محيطها. المعادلة بسيطة شأنها شأن القواعد الجليلة … ويقول نللينو « … معادلة البيروني لقياس محيط الأرض هي من الاعمال العلمية المجيدة المأثورة» صمم جهازا بسيطا لقياس
Bazı maden ve cevherlerin özgül ağırlığı (yoğunluğu) ve sonuçları buna şahitlik eder: Altın 19,26. İşte bu günümüzdeki değerdir ve (Bîrûnî) der ki: Altına bu ad verilmiştir "çünkü dostlarından çabucak gider, yavaşça döner!". O, trigonometride bilinen oranlar için birim (bir oranı) ilk kullanan kişidir ve bu kullanım hâlen devam etmektedir. Eserleri, birkaçı hariç, açık, şüphe ve kapalılık barındırmayan, akıcı olmasa da net bir üslûba sahiptir. Özlü anlatımı sever; der ki: "... bilgi ve içtihada sahip olana, ilmi sevene... Bu vasıflara sahip olmayana gelince, anlasın veya anlamasın aldırmam." Batı onu diriltiyor: Müsteşrik Nicolas de Vanikof, 1866'da Avrupa'nın dikkatini Bîrûnî'ye ilk çeken kişi oldu. Ardından "Bîrûnî'de Trigonometri, Bîrûnî'nin Coğrafyası" gibi kitaplar hızla akıp geldi. En büyük araştırmacılardan biri, iki büyük eseri (el-Âsâru'l-Bâkıye ani'l-Kurûni'l-Hâliye – 1879 ve Târîhu'l-Hendese – 1888) Almanca ve İngilizceye tercüme eden Alman Sachau idi. Sachau der ki: "... Bîrûnî, tarihte ortaya çıkmış en büyük zekâdır..." Uzmanlar onun Hindistan hakkındaki kitaplarını inceledikten sonra biri şöyle dedi: "... Mümin bir adam tarafından, tarafsızlık ve mücerretlikle putperest bir medeniyeti inceleyen benzersiz bir teşebbüs... Tarihsel açıdan bu çalışma, İslâm tarihindeki en büyük ilmî hâdisedir... Daha önce yazılan her şey çocuk oyuncağı gibidir..." Bu sebeple Hindular Bîrûnî'ye ilgi gösterdi ve 1913'te onun eserlerini toplamak üzere bir heyet oluşturuldu; aynı şekilde İranlılar da. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına girilir girilmez festivaller çoğaldı.
الوزن النوعي (الكثافة) لبعض المعادن والجواهر، ونتائجه تشهد عليه:الذهب ٢٦، ١٩، وهذه هي اليوم ويقول ان الذهب سمي كذلك «لأنه سريع الذهاب بطيء الاياب على الاصحاب!» . وهو أول من استعمل الوحدة (نسبة واحد) للنسب المعروفة في حساب المثلثات، وهذا الاستعمال قائم حتى الآن …مصنفاته باستثناء القليل ذات اسلوب واضح لا لبس فيه ولا ابهام، وان كان غير سلس.يحب الايجاز فيقول انه يكتب « … لمن له دراية واجتهاد، ومحب العلم … ومن كان على غير هذه الصفة فلست أبالي أفهم أم لم يفهم.الغرب يبعثه:كان المستشرق نيكولاس دي فانيكوف اول من نبه اوروبا الى البيروني عام ١٨٦٦.وسرعان ما تتدفق الكتب «حساب المثلثات عند البيروني، جغرافية البيروني» . ومن اعظم المحققين كان الالماني ساخاو الذي ترجم الى الالمانية والانجليزية كتابين ضخمين (الآثار الباقية عن القرون الخالية عام ١٨٧٩ وتاريخ الهندسة عام ١٨٨٨) ويقول ساخاو « … البيروني اعظم عقلية ظهرت في التاريخ … » وبعد أن اطلع الخبراء على كتبه عن الهند قال أحدهم « … محاولة فريدة من رجل مؤمن يدرس بنزاهة وتجرد حضارة وثنية …ومن جهة تاريخية جاءت هذه الدراسة اكبر ظاهرة علمية في تاريخ الاسلام …وجميع ما كتب من قبل هو أشبه بألعاب الاطفال … » لذلك اهتم الهنود بالبيروني وفي عام ١٩١٣ قامت بعثة لتجميع آثاره وكذلك الفرس.وما ان دخل النصف الثاني من القرن العشرين حتى كثرت المهرجانات
Kitaplar... ve devletler ona mensubiyet şerefi için çekişmeye başladılar, onu kendi evlâtlarından saydılar. Rusya, bir üniversite ve şehri onun adıyla adlandırdı ve Moskova Üniversitesi'nde ona bir heykel dikti. Hindistan, İran ve Afganistan onu tazim etmektedir. Amerika, Almanya ve UNESCO'daki üniversiteler Arap eserleri arasında onun çalışmalarını da içeren bir fihrist yayımlamaktadır. Hatta Türkiye dahi onu istemektedir; zira onlar, Birûnî'nin Aral Gölü ile Hazar Denizi arasında yayılmış olan Türklerin soyundan geldiğini zannetmektedir. Ali Safa.
والكتب وأخذت الدول تتنازع شرف الانتماء إليه، فتحسبه من ابنائها.روسيا تسمى جامعة ومدينة على اسمه وتقيم له تمثالا في جامعة موسكو.وتكرمه الهند وايران وأفغانستان. وجامعات في اميركا والمانيا واليونسكو تصدر فهرسا بالمآثر العربية، ومن بينها أعماله. حتى تركيا تريده، لأنها تظن ان البيروني سليل الاتراك الذين انتشروا بين بحري آرال وقزوين.علي صفا
Müellifin Mukaddimesi. Bismillâhirrahmânirrahîm. «Haber, ayân gibi değildir» diyenin sözü ne kadar doğrudur. Zira ayân, bakanın gözünün, varlık zamanında ve bulunduğu mekânda bakılan şeyin aynını idrak etmesidir. Habere ârız olan âfetler bulunmasaydı, onun fazileti ayân ve nazara üstün gelirdi; çünkü ayân ve nazar, zaman anlarını aşmayan mevcut ile sınırlıdır. Hâlbuki haber, onları da, geçmiş zamanlardan öncekileri de ve gelecekten sonrakileri de kuşatır; böylece haber, mevcut ve madûmu birlikte kapsar. Kitâbet ise onun türlerinden bir tür olup neredeyse diğerlerinden daha şereflidir. Kalemin ebedî eserleri olmasaydı, geçmiş ümmetlerin haberlerini nereden bilecektik? Sonra, mümkün varlık hakkındaki haber, âdet-i câriyede, sıdk ve kizbe aynı sûrette karşılık gelir; her ikisi de haber verenlerin cihetinden habere ârız olur; himmetlerin farklılığı ve ümmetler arasında herâş ve nizâın galebesi sebebiyle. Kimi haber veren, bir iş hakkında yalan söyler ve bu yalanla nefsini kasteder; böylece kendi cinsini yüceltir, çünkü o cins onun emri altındadır. Yahut nefsini kasteder de kendi cinsinin hilâfındakini kötüler; çünkü iradesiyle onu alt etmiştir. Bilinmektedir ki bu ikisi de zemmedilmiş şehvet ve gadabın saiklerindendir. Kimi haber veren, bir tabakaya mensup olanlara karşı, şükür için muhabbet yahut nükr için buğz sebebiyle yalan söyler; bu da birinciye yakındır; zira onu fiile sevk eden, muhabbet ve galebe saiklerindendir. Kimi haber veren de, tabiatın denâeti sebebiyle bir hayra yaklaşmak için yalan haber verir; yahut
مقدّمة المؤلّف «١»بسم الله الرحمن الرحيم إنّما صدق قول القائل «ليس الخبر كالعيان» لأنّ العيان هو إدراك عين الناظر عين المنظور إليه في زمان وجوده وفي مكان حصوله، ولولا لواحق آفات بالخبر لكانت فضيلته تبين على العيان والنظر لقصورهما على الوجود الذي لا يتعدّى آنات الزّمان وتناول الخبر إيّاها وما قبلها من ماضي الأزمنة وبعدها من مقتبلها حتّى يعمّ الخبر لذلك الموجود والمعدوم معا. والكتابة نوع من أنواعه يكاد أن يكون أشرف من غيره، فمن أين لنا العلم بأخبار الأمم لولا خوالد آثار القلم؟ثمّ إنّ الخبر عن الشيء الممكن الوجود. في العادة الجارية يقابل الصدق والكذب على صورة واحدة وكلاهما لاحقان به من جهة المخبرين لتفاوت الهمم وغلبة الهراش والنّزاع على الأمم. فمن مخبر عن أمر كذب يقصد فيه نفسه فيعظّم به جنسه لأنّها تحته أو يقصدها فيزري بخلاف جنسه لفوزه فيه بإرادته، ومعلوم أنّ كلا هذين من دواعي الشهوة والغضب المذمومين. ومن مخبر عن كذب في طبقة يحبّهم لشكر أو يبغضهم لنكر، وهو مقارب للأوّل فإنّ الباعث على فعله من دواعي المحبّة والغلبة. ومن مخبر عنه متقرّبا إلى خير بدناءة الطبع أو
Başarısızlık ve korku şerrinden sakınarak. Tabiatı gereği haber verilen şey hakkında -sanki o şeyin üzerine yüklenmiş, ondan başkasına muktedir olamazmış gibi- bu, şerâret sebeplerinden ve tabiatın gizli köşelerindeki habâsetin gereğidir. Câhilce haber verilen şey ise, haber verenleri taklid eden kimsedir; bu haber verenler çoğalsa, toplu halde veya bölük bölük mütevatir olsalar bile, onlar dinleyici ile ilk kasıtlı haber verici arasında birer vehim vasıtasıdır. Ortadan kalktıklarında ise, o ilk kişi, saydıklarımızdan[1] yalancılık yapanlardan biri olarak kalır. Yalan söylemekten uzak duran, sıdka sarılan kimse ise, yalancının yanında dahi övülmüş ve methedilmiştir, başkalarında ise elbette. Nitekim denilmiştir: "Hakkı söyleyin, isterse kendi aleyhinize olsun."[2] Mesîh (a.s.) İncil'de şu manada buyurmuştur: "Hakkı açıklamada kralların saldırısına aldırış etmeyin; zira onlar sizden bedenden başkasına malik değildirler; nefse gelince, onların eli ona ulaşamaz."[3] Bu ise gerçek şecaat emridir. Halkın, savaşlara atılma ve tehlikelere dalma gibi gördükleri şeyi şecaat zannettikleri huy, onun bir türüdür. Onun türlerinin üstündeki cinsi ise, ölümü hafife almaktır; bu ister sözde ister fiilde olsun. Nasıl ki adalet tabiatlarda beğenilen, zatı için sevilen, güzelliği arzulanan bir şey ise, aynı şekilde sıdk da öyledir. Ancak onun tadını tatmamış veya onu bilip de ondan kaçınmış olan kimse hariç. Tıpkı yalancılıkla tanınan birine sorulduğu gibi: "Hiç doğru söyledin mi?" Onun cevabı: "Doğru söylemekten korkmasaydım, hayır derdim." İşte o, adaletten sapan, cevr ve yalancı şahitliği tercih eden, emanete hıyanet eden, hile ve hırsızlıkla[4] malları gasbeden ve dünya ile hilkatin fesadına sebep olan diğer şeyleri yapan kimsedir. Hocam Ebû Sehl[5] Abdülmün‘im b. Alî b. Nûh et-Tiflîsî -Allah onu desteklesin- hikâyecinin kitabında Mu'tezile'ye yönelttiği eleştiriyi, onların "Allah teâlâ zatı ile âlimdir" sözünü çirkin görürken buldum. Hikâyedeki ifadesi: Onlar, Allah'ın ilmi yoktur derler, kendi kavminin avamına onların Allah'ı cehle nisbet ettikleri izlenimi vermek için. Allah, bundan ve kendisine yakışmayan her şeyden münezzeh ve yücedir.
متّقيا لشرّ من فشل وفزع. ومن مخبر عنه طباعا كأنّه محمول عليه غير متمكّن من غيره وذلك من دواعي الشرارة وخبث مخابىء الطبيعة. ومن مخبر عنه جهلا، وهو المقلّد للمخبرين وإن كثروا جملة أو تواتروا فرقة بعد فرقة فهو وهم وسائط فيما بين السامع وبين المتعمّد الأوّل، فإذا أسقطوا عن البين بقي ذاك الأوّل أحد من عددناه «١» من التخرّصين والمجانب للكذب المتمسّك بالصدق هو المحمود الممدوح عند الكاذب فضلا عن غيره، فقد قيل «قولوا الحقّ «٢» ولو على أنفسكم «٢» » وقال المسيح عليه السلام في الإنجيل ما هذا معناه: «٣» لا تبالوا بصولة الملوك في الإفصاح بالحقّ بين أيديهم فليسوا يملكون منكم غير البدن، وأمّا النفس فليس لهم عليها يد «٣» وهذا منه أمر بالتشجّع الحقيقيّ، فالخلق الذي تظنّه العامّة شجاعة إذا رأوا إقداما على المعارك وتهوّرا في خوض المهالك هو نوع منها، فأمّا جنسها العالي على أنواعها فهو الاستهانة بالموت، ثم سواء كانت في قول أو كانت في فعل، وكما أنّ العدل في الطباع مرضيّ محبوب لذاته مرغوب في حسنه كذلك الصدق إلّا عند من لم يذق حلاوته أو عرفه وتحاماه كالمسؤول من المعروفين بالكذب: هلّ صدقت قطّ؟ وجوابه: لولا أنّي أخاف أن أصدق لقلت لا، فإنّه العادل عن العدل والمؤثّر للجور وشهادة الزور وخيانة الأمانة واغتصاب «٤» الأملاك بالاحتيال والسرقة وسائر ما به فساد العالم والخليقة. وكنت ألفيت الأستاذ أبا سهل «٥» عبد المنعم بن عليّ ابن نوح التفليسيّ أيّده الله مستقبحا قصد الحاكي في كتابه عن المعتزلة الإزراء عليهم في قولهم: «إنّ الله تعالى عالم بذاته» ، وعبارته عنه في الحكاية أنّهم يقولون إنّ الله لا علم له تخييلا إلى عوامّ قومه أنّهم ينسبونه إلى الجهل، جلّ وتقدّس عن ذلك وعمّا لا يليق به من
Sıfatlar hakkında: Kendisine bildirdim ki bu yöntem, muhalifler ve hasımlar hakkında hikâyette bulunmak isteyenlerin pek azının kurtulabildiği bir yöntemdir. Sonra bu yöntem, kendilerini bir din ve bir nihle birleştiren mezhepler hakkında (yakınlıkları ve karışıklıkları sebebiyle) daha belirgin; ayrılmış milletler hakkında ise, özellikle asıl ve fer‘de ortaklık bulunmayanlar hakkında ise (uzaklıkları ve onları tanıma yolunun gizliliği sebebiyle) daha gizlidir. Yanımızda bulunan makâlât kitapları ile ârâ ve dîyânât hakkında yazılmış eserler, işte ancak bunun mislini ihtivâ eder. Bunların iç yüzünün hakikatini bilmeyen kimse, onlardan öyle şeyler alır ki ehli ve hallerine vâkıf olanlar nezdinde kendisine fayda vermez; meğer ki fazilet onu (hakka) çekip utandırsın ya da rezîlet onu salıp ısrar ve inada düşürsün. Hakikati bilen kimsenin ise yapabileceği en fazla şey, onları, doğrulama ve itikad için değil, gönül eğlendirip hoşlanmak için dinlediği esmâr ve esâtîrden (gece hikâyeleri ve efsaneler) saymaktır. Sözün özünde Hint dinlerine ve mezheplerine dair bir misal zikredildi; ben de işaret ettim ki onların çoğu kitaplarda yazılı olduğu üzere uydurmadır; bir kısmı diğerinden nakledilmiş, derlenmiş, karıştırılmış, kendi görüşlerince ne düzenlenmiş ne de ayıklanmıştır. Makâlât kitaplarının sahipleri arasında, Ebü’l-Abbas el-Îrânşehrî müstesnâ olmak üzere, herhangi bir meyil veya müdâhene olmaksızın sırf hikâyeyi hedefleyen kimse bulamadım. O ise, ya bütün dinlerden hiçbir şeyle ilgisi olmayan veya kendine özgü uydurduğu bir mezhebe davet eden müstakil biridir. Yahudilerin, Hıristiyanların durumlarını ve Tevrat’la İncil’in ihtivâ ettiği şeyleri hikâyede iyi iş çıkarmış; Mâneviyye’den ve kitaplarında bulunan münkariz milletlerin haberlerinden bahsetmede mübalağa etmiştir. Ne zaman ki Hint tâifesi ile Şemâniyye’ye geldi, oku hedeften şaştı ve nihayet Zerkân’ın kitabına sâptı, onun içindekileri kendi kitabına nakletti. Ondan nakletmediği şeyler ise sanki bu iki tâifenin avâmından işitilmiştir. Üstad –Allah kendisini teyid etsin– kitapları tekrar mütâlaa edince, durumu yukarıda anlatıldığı şekilde buldu; onların tarafından bildiğim şeylerin tahrir edilmesine gayret etti ki, onlarla münâkaşaya girişmek isteyene bir yardım, onlarla ihtilât etmek isteyene de bir zâhire olsun. Bunu talep etti, ben de yaptım; ne hasmı bönlükle itham ettim ne de sözünü hikâyede çekingen davrandım; her ne kadar bu söz hakka aykırı olsa ve işitilmesi ehli indinde çirkin görünse de –bu onun itikadıdır; kendisi onu daha iyi bilir–. Kitap ise, içinde kullanılsın diye bir tartışma ve cedel kitabı değildir.
الصفات، فأعلمته أنّ هذه طريقة قلّ ما يخلوا منها من يقصد الحكاية عن المخالفين والخصوم، ثم إنّها تكون أظهر فيما كان عن المذاهب التي يجمعها دين واحد ونحلة لاقترابها واختلاطها، وأخفى فيما كان عن الملل المفترقة وخاصّة ما لا يتشارك منها في أصل وفرع وذلك لبعدها وخفاء السّبيل إلى تعرّفها، والموجود عندنا من كتب المقالات وما عمل في الآراء والدّيانات لا يشتمل إلّا على مثله، فمن لم يعرف حقيقة الحال فيها اغترف منها ما لا يفيده عند أهلها والعالم بأحوالها غير الخجل إن هزّت بعطفه الفضيلة أو الإصرار واللجاج إن رخّت فيه الرذيلة، ومن عرف حقيقة الحال كان قصارى أمره أن يجعلها «١» من الأسمار والأساطير يستمع لها تعلّلا بها والتذاذا لا تصديقا لها واعتقادا؛ وكان وقع المثال في فحوى الكلام على أديان الهند ومذاهبهم فأشرت إلى أنّ أكثرها هو مسطور في الكتب هو منحول وبعضها عن بعض منقول وملقوط مخلوط غير مهذّب على رأيهم ولا مشذّب، فما وجدت من أصحاب كتب المقالات أحدا قصد الحكاية المجرّدة من غير ميل ولا مداهنة سوى أبي العبّاس الإيرانشهريّ، إن لم يكن من جميع الأديان في شيء بل منفردا بمخترع له يدعو إليه ولقد أحسن في حكاية ما عليه اليهود والنصارى وما يتضمّنه التوراة والإنجيل وبالغ في ذكر المانويّة وما في كتبهم من خبر الملل المنقرضة، وحين بلغ فرقة الهند والشمنيّة صاف سهمه عن الهدف وطاش في آخره إلى كتاب زرقان ونقل ما فيه إلى كتابه، وما لم ينقل منه فكأنّه مسموع من عوامّ هاتين الطائفتين ولمّا أعاد الأستاذ أيّده الله مطالعة الكتب ووجد الأمر فيها على الصّورة المتقدّمة حرّص على تحرير ما عرفته من جهتهم ليكون نصرة لمن أراد مناقضتهم وذخيرة لمن رام مخالطتهم، وسأل ذلك ففعلته غير باهت على الخصم ولا متحرّج عن حكاية كلامه وإن باين الحقّ واستفظع سماعه عند أهله فهو اعتقاده وهو أبصر به. وليس الكتاب كتاب حجاج وجدل حتّى استعمل فيه
Hasımların hüccetlerini getirmek ve onlardan Hak'tan zâiğ olanı tenkit etmek üzere kaleme alınmıştır. Bu eser bir hikâye kitabıdır; Hintlilerin sözünü olduğu gibi nakleder ve Yunanlıların benzerini de buna ekleyerek aralarındaki yakınlığı tanıtır. Zira onların filozofları tahkike yönelmiş olsalar da avamlarına dair konularda kendi mezheplerinin rumuzlarından ve nâmuslarının uydurmalarından dışarı çıkmamışlardır. Ayrıca onların sözleri yanında başkalarının sözlerini ancak sûfîlerden veya Hıristiyanlardan bir zümreye aitse zikredeceğim; zira hulûl ve ittihâd konusunda hepsi arasında bir yakınlık vardır. Arapçaya iki kitap tercüme etmiştim: Bunlardan biri mebâdî ve mevcûdâtın sıfatı hakkında olup adı 'Sank'tır; diğeri nefsi beden bağından kurtarmaya dairdir ve 'Biyatanjal' diye bilinir. Bu iki kitap, onların şeriatlerinin fürûu dışında, itikadlarının dayandığı ekser usûlü ihtiva etmektedir. Ümit ederim ki bu eserim onların ve diğerlerinin yerine geçer, tafsilâtı sağlar ve Allah'ın izniyle matluba ihâta etmeye ulaştırır.
بإيراد حجج الخصوم ومناقضة الزائغ منهم عن الحقّ، وإنّما هو كتاب حكاية فأورد كلام الهند على وجهه وأضيف إليه ما لليونانيّين من مثله لتعريف المقاربة بينهم، فإنّ فلاسفتهم وإن تحرّوا التّحقيق فإنّهم لم يخرجوا فيما اتّصل بعوامّهم عن رموز نحلتهم وموضعات ناموسهم، ولا أذكر مع كلامهم كلام غيرهم إلّا أن يكون للصوفية أو لأحد أصناف النصارى لتقارب الأمر بين جميعهم في الحلول والاتّحاد، وكنت نقلت إلى العربيّ كتابين أحدهما في المبادىء وصفة الموجودات، واسمه «سانك» والآخر في تخليص النفس من رباط البدن ويعرف «بياتنجل» وفيهما أكثر الأصول التي عليها مدار اعتقادهم دون فروع شرائعهم، وأرجوا أنّ هذا ينوب عنهما وعن غيرهما في التقرير ويؤدّي إلى الإحاطة بالمطلوب بمشيئة الله.
a- Hind'in ahvâlini ve onlardan hikâye etmeyi kastettiğimiz şey karşısında bu ahvâlin takririni zikretmek gerekir. Şöyle ki, maksadımız önünde Hind'in umûrunun istişfâfını (sezilmesini) güçleştiren ahvâli tasavvur etmeliyiz. Zira bu ahvâlin bilinmesiyle ya iş kolaylaşır yahut kendisine bir mazeret hazırlanır. Bu mazeret ise, katîanın (irtibat kesintisinin) vuslatın (bağlantının) izhâr ettiğini gizlemesidir. Bu katîanın bizimle aralarında sebepleri vardır: Bunlardan biri, bu kavmin ümmetlerin müşterek olduğu her hususta bizden ayrılmasıdır. Bunların ilki dildir. Her ne kadar ümmetler bu dil farklılığı ile ayrışmış olsa da, bu farklılığı gidermek için bir kişi dili elde etmeye kalkışsa bu kolay olmaz. Çünkü dil kendi zâtında uzun ve geniştir, Arapçaya benzer. Onda bir şey, birkaç muhtasar (kısaltılmış) ve müştak (türemiş) isimle adlandırılır. Bir ismin birkaç müsemmâya delâlet etmesi ise, makasıdda sıfatların artırılmasını gerektirir; çünkü bunları ancak kelâmın mevkiini ve mânânın geriye ve ileriye kıyasını bilen zeki bir kimse ayırt edebilir. Bununla övünürler, tıpkı başkalarının (dillerindeki benzer bir durumla) övündükleri gibi; oysa bu hakikatte dilde bir ayıptır. Ardından dil ikiye ayrılır: Avâmdan başkasının faydalanamayacağı mübtəzel bir kısım ve tasrîf, iştikak, nahiv ve belâgat inceliklerine taalluk eden, yalnız fâzıl ve mâhir kimselerin başvurduğu masûn, fasîh bir kısım. Ayrıca bu dil, harflerden mürekkebtir ki bunların ba‘zısı Arapça ve Farsça harflere mutâbık olmadığı gibi onlara benzemez. Hatta dillerimiz ve damaklarımız onları hakikî mahreçleri üzere telaffuza neredeyse münkad olmaz; kulaklarımız da onları nazîr ve eşbâhından temyiz ederek işitmez; ellerimiz de onları hikâye için kitâbete yanaşmaz. Bu sebeple onların lügatinden bir şeyi hattımızla isbât etmek güçleşir; zira biz onu zabtetmek için nokta ve alâmetleri tağyîr etmek, onu ya meşhur veya ma‘mûl bir i‘râb ile takyîd etmek gibi hiyelere müzâyık oluruz. Buna ilaveten, nâsihlerin bu dile ihtimam göstermemeleri, tashîh ve mukābele ile az iştigal etmeleri de vardır; öyle ki ictihâd zâyi‘ olur.
أ- في ذكر أحوال الهند وتقريرها أمام ما نقصده من الحكاية عنهميجب أن نتصوّر أمام مقصودنا الأحوال التي لها يتعذّر استشفاف أمور الهند، فإما أن يسهل بمعرفتها الأمر وإمّا أن يتمهّد له العذر، وهو أنّ القطيعة تخفي ما تبديه الوصلة، ولها فيما بيننا أسباب: منها أنّ القوم يباينوننا بجميع ما يشترك فيه الأمم، وأوّلها اللغة وإن تباينت الأمم بمثلها ومتى رامها احد لازالة المباينة لم يسهل ذلك لأنّها في ذاتها طويلة عريضة تشابه العربيّة يتسمّى الشيء الواحد فيها بعدّة أسام مقتضبة ومشتقّة، وبوقوع الاسم الواحد على عدّة مسمّيات محوجة في المقاصد إلى زيادة صفات إذ لا يفرّق بينها إلّا ذو فطنة لموضع الكلام وقياس المعنى إلى الوراء والأمام، ويفتخرون بذلك افتخار غيرهم به من حيث هو بالحقيقة عيب في اللغة؛ ثمّ هي منقسمة إلى مبتذل لا ينتفع به إلّا السوقة، وإلى مصون فصيح يتعلّق بالتّصاريف والاشتقاق ودقائق النّحو والبلاغة لا يرجع إليه غير الفضلاء المهرة، ثم هي مركّبة من حروف لا يطابق بعضها حروف العربيّة والفارسيّة ولا تشابهها بل لا تكاد ألسنتنا ولهواتنا تنقاد لاخراجها على حقيقة مخارجها ولا آذاننا تسمع بتمييزها من نظائرها وأشباهها ولا أيدينا في الكتبة لحكايتها، فيتعذّر بذلك إثبات شيء من لغتهم بخطّنا لما نضطرّ إليه من الاحتيال لضبطها بتغيير النقط والعلامات وتقييدها باعراب إمّا مشهور وإمّا معمول؛ هذا مع عدم اهتمام الناسخين لها وقلّة اكتراثهم بالتصحيح والمعارضة حتى يضيع الاجتهاد
Yazılı metin, bir veya iki nakilde bozulur ve içindekiler, iki milletten ne içeriden ne dışarıdan kimsenin yol bulamayacağı yeni bir dil hâline gelir. Bir alâmet olarak şu yeter: Biz, belki onların ağızlarından bir isim kapar ve onu tesbite çalışırız; fakat onlara iade ettiğimizde, onu güçlükle tanırlar. Onların dilinde, tıpkı diğer Acem dillerinde olduğu gibi, iki veya üç sâkin harf bir araya gelir; işte bu, bizim âlimlerimizin 'gizli/hafif bir hareketle müteharrik' (yarım hareke; Sanskrtçe ardışık sükûnlar) dedikleri şeydir. Kelimeleri ve isimlerinin çoğunu, sâkinlerle başladıkları için telaffuz etmek bize zor gelir. Bununla birlikte, ilimlerine dair kitapları, kendi zevklerine göre çeşitli vezinlerle nazmedilmiştir; bununla, onu olduğu gibi muhafaza etmeyi, takdir etmeyi ve artma-eksilme vukuunda fesadın hızla ortaya çıkmasını kastetmişlerdir ki ezberlenmesi kolaylaşsın; zira onların dayanağı yazıdan ziyade ezberdir. Malumdur ki nazım, vezinleri denkleştirmek, kusuru düzeltmek ve noksanı tamamlamak için bir tür tekellüften hâlî olmaz; bu da ifadelerin çoğaltılmasını gerektirir ve isimlerin müsemmalarında kayganlaşmasının sebeplerinden biridir. İşte bu, onların nezdindekine vakıf olmayı güçleştiren sebeplerdendir. Bunlardan biri de şudur: Onlar, din hususunda bize tamamen muhaliftirler; onlardakine bizden hiçbir tasdik vâki olmadığı gibi, bizdekinden de onlardan hiçbir tasdik vâki olmaz. Kendi aralarında mezheplerin çoğunda, nefse, bedene veya mala zarar vermeksizin sadece cedel ve kelâm yoluyla tartışmaları az olmakla birlikte, kendilerinden olmayanlara karşı bu tavırda değildirler. Ona 'milîc' derler ki o, pistir; onunla evlenme, yakınlık, oturup kalkma, birlikte yeme içme gibi necaset cihetinden karışmayı caiz görmezler. Su ve ateş üzerinde tasarruf edilen şeyleri de pis sayarlar; oysa geçim bunlar etrafında döner. Sonra, bir hile ile bunun düzelmesine ümit yoktur; tıpkı necistin temizlik haline geçmekle tahir olması gibi. Onlardan olmayan bir kimse, onlara rağbet etse veya dinlerine meyletsede, onu kabul etmek onlar için mutlak değildir. Bu da her bağı çözer ve en şiddetli ayrılığı gerektirir. Bir diğeri de şudur: Onlar, resim ve âdetlerde bize muhaliftirler; öyle ki çocuklarını bizimle, kıyafetimizle ve heyetimizle korkutacak dereceye varmışlar, bizi şeytanlığa nispet ederler; kendilerini ise bunun aksine, yani vacip olana nispet ederler. Her ne kadar bu nispet bize mutlak olarak ve aramızda, hatta bütün ümmetler arasında müşterek olsa da… Onlardan bir kısmıyla ahdim var; o, bize şöyle garezlenmektedir: 'Meliklerinizden biri düşman eliyle helak oldu.'
ويفسد الكتاب في نقل له او نقلين ويصير ما فيه لغة جديدة لا يهتدي لها داخل أو خارج من كلتي الأمّتين، ويكفيك معرّفا أنّا ربّما تلقفنا من أفواههم. اسما واجتهدنا في التوثقة منه فاذا أعدناه عليهم لم يكادوا يعرفونه إلا بجهد؛ ويجتمع في لغتهم كما يجتمع في سائر لغات العجم حرفان ساكنان وثلاثة وهي التي يسمّيها أصحابنا متحرّكات بحركة خفيّة، ويصعب علينا التفوّه بأكثر كلماتها وأسمائها لافتتاحها بالسواكن؛ وكتبهم في العلوم مع ذلك منظومة بأنواع من الوزن في ذوقهم قد قصدوا بذلك انحفاظها على حالها وتقديرها وسرعة ظهور الفساد فيها عند وقوع الزيادة والنقصان ليسهل حفظها فإنّ تعويلهم عليه دون المكتوب، ومعلوم أنّ النظم لا يخلو من شوب التكلّف لتسوية الوزان وتصحيح الانكسار وجبر النقصان، ويحوج إلى تكثير العبارات، وهو أحد أسباب تقلقل الأسامي في مسمّياتها؛ فهذا من الأسباب التي تعسّر الوقوف على ما عندهم. ومنها أنهم يباينوننا بالديانة مباينة كلّيّة لا يقع منّا شيء من الإقرار بما عندهم ولا منهم بشيء مما عندنا، وعلى قلّة تنازعهم في أكر المذاهب بينهم بما سوى الجدال والكلام دون الإضرار «١» بالنفس أو البدن أو الحال ليسوا مع من عداهم بهذه الوتيرة وإنما يسمّونه «مليج» وهو القذر لا يستجيزون مخالطته في مناكحة ومقاربة او مجالسة ومؤاكلة ومشاربة من جهة النجاسة، ويستقذرون ما تصرّف على مائه وناره وعليهما مدار المعاش، ثمّ لا مطمع في صلاح ذلك بحيلة كما يطهر النجس بالانحياز إلى حال الطهارة، فليس بمطلق لهم قبول من ليس منهم إذا رغب فيهم أو صبا إلى دينهم، وهذا ممّا يفسخ كلّ وصلة ويوجب أشدّ قطيعة. ومنها أنّهم يباينوننا في الرسوم والعادات حتى كادوا أن يخوّفوا ولدانهم بنا وبزيّنا وهيآتنا وينسبوننا إلى الشيطنة وإيّاها إلى عكس الواجب وإن كانت هذه النسبة لنا مطلقة وفيما بيننا بل وبين الأمم بأسرهم مشتركة؛ وعهدي ببعضهم وهو ينقم منّا بأنّ أحد ملوكهم هلك على يد عدو