Kitabın Tanıtımı: Sıyânetü’l-İnsân an Vesveseti’ş-Şeyh Dahlân
Telif: Büyük Âlim, Muhaddis, Fakîh Nehrîr
Muhammed Beşîr es-Sehsevânî el-Hindî
(1252 – 1326)
Dördüncü Baskı: 1410 H.
Bismillâhirrahmânirrahîm
Kitâbın Tanıtımı: Sıyânetü’l-İnsân an Vesveseti’ş-Şeyh Dahlân
Bismillâhirrahmânirrahîm
{De ki: Hak geldi, bâtıl zail oldu. Muhakkak ki bâtıl, zail olmaya mahkûmdur.} (İsrâ 17/81)
**Sünnet, Cemaat ve Bid‘at Kavramlarına Giriş**
Ümmet içinde bid‘atler zuhur edip bunların taraftar ve grupları oluşunca, her bir gruba bir isim verilmiş; sahâbe ve tâbiînin büyük çoğunluğunun üzerinde bulunduğu yolu muhafaza edip sonradan ortaya çıkan şeylerden ve bid‘atlerden sakınanlara ise “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ‘at” unvanı verilmiştir.
Burada sünnetten maksat, lügat manasıdır. O, din işlerinde -fiil ve terk sûretiyle- takip edilen, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminden beri süregelen özel yol ve yöntemdir. Tarifteki “sünnet” lafzı ahd ifade eder (yani belirli bir yola işaret eder). Burada muhaddislerin, Hz. Peygamber’in sözleri, fiilleri, takrirleri ve şemaili için kullandıkları ıstılâhî mana kastedilmemiştir; fukahanın, Hz. Peygamber’in çoğunlukla devam ettiği ama vâcip olmayan şeyler için kullandıkları ıstılâh da kastedilmemiştir. Zira İslâm’daki bütün bid‘at fırkaları, sünneti son iki manasıyla kendi ıstılahlarına ve onu ispat, nefy, te’vil ve tearuz konusundaki kendi kurallarına göre alırlar. Nitekim asıl manada Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ‘at’e mensup fukaha ve mütekellimlerin de bu konuda kendilerine has kuralları vardır.
Tahkike göre, selefin sadr-ı evvelde üzerinde olduğu şey bir mezhep olarak adlandırılmıyordu ve İslâm’da bir mezhep olarak adlandırılması da doğru değildir. Çünkü o, bizzat İslâm’ın kendisidir ve içinde ayrılık ve ihtilaf bulunmayan bir birliktir. Allah Teâlâ, Resûlüne şöyle buyuruyor: “Dinlerini parça parça eden ve gruplara ayrılanlar var ya, sen onlardan hiçbir şeyde sorumlu değilsin.” (En‘âm 6/159) ve “Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.” (Şûrâ 42/13) buyurmaktadır. Ancak zuhur eden ve grupların taassup gösterdiği bid‘atler sebebiyle buna nisbetle mezhep denilmeye başlanmıştır.
Eğer Eş‘arîler, Müslümanlar için akidelerin eğitim ve tasnifinde Kur’an’ın ispat ettiğini ispat, nefyettiğini nefy ve istidlâl ettiği enfüs ve âfaktaki âyetlerle istidlâl yolunu takip etseler; bu hususta selefin hidayetini –ta‘tîl, temsil ve te’vil etmeksizin– benimseseler; sonra muhaliflere reddiye konusunda Gazzâlî’nin takdir edilmiş bir zaruret olduğu kuralına göre hareket etselerdi…
التعريف بالكتاب…صيانة الإنسان عن وسوسة الشيخ دحلانتأليفالعلامة الكبير المحدّث الفقيه النحريرمحمد بشير السَّهسواني الهندي١٢٥٢ ـ ١٣٢٦الطبعة الرابعة١٤١٠هـبسم الله الرحمن الرحيمالتعريف بكتاب صيانة الإنسانبسم الله الرحمن الرحيم{وقُلْ جاءَ الحَقُّ وَزَهَقَ الباطِلُ، إنَّ البَاطِلَ كانَ زَهُوقَا}تمهيد في معنى السنة والجماعة والبدعلما حدثت البدع في الأمة وصار لها شيع وأنصار، جعل لكل شيعة منها اسم، وأطلق على المحافظين على ما كان عليه السواد الأعظم من الصحابة والتابعين المجتنبين للمحدثات والبدع لقب "أهل السنة والجماعة".والمراد بالسنة هنا معناها اللغوي، وهي الطريقة المخصوصة المسلوكة المتبعة بالفعل في أمر الدين -فعلاً وتركاً- من عهد النبي صلى الله عليه وسلم، فالتعريف فيها للعهد، وليس المراد بها ما اصطلح علماء الحديث من إطلاقها على أقوال النبي صلى الله عليه وسلم وأفعاله وتقريراته وشمائله، ولا ما اصطلح عليه الفقهاء من إطلاقها على ما واظب عليه صلى الله عليه وسلم غالباً على غير سبيل الوجوب، فإن جميع فرق المبتدعة في الإسلام يأخذون بالسنة بمعنييها الأخيرين على اصطلاحات لهم وقواعد في إثباتها ونفيها وتأويلها وتعارضها، كما أن للفقهاء والمتكلمين المنسوبين إلى السنة والجماعة بالمعنى الأصلي قواعد في ذلك.والتحقيق أن ما كان عليه السلف في الصدر الأول لم يكن يسمى مذهباً، ولا يصح أن يسمى مذهباً في الإسلام، لأنه هو الإسلام كله، وهو وحدة لا تفرق فيها ولا اختلاف، والله يقول لرسوله: {إِنَّ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاً لَّسْتَ مِنْهُمْ فِي شَيْءٍ} . ويقول: {أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ} . وإنما صار يسمى مذهباً بالإضافة إلى ما حدث من البدع التي تتعصب لها الشيع.ولو أن الأشاعرة جروا في تقرير العقائد للمسلمين في التعليم والتصنيف على صراط القرآن في إثبات ما أثبته ونفي ما نفاه والاستدلال بما استدل به من آيات الله في الأنفس والآفاق، والتزموا في ذلك هدي السلف من غير تعطيل ولا تمثيل ولا تأويل، ثم جروا في الرد على المخالفين على قاعدة الغزالي من كونه ضرورة تقدَّر
Gerektiği ölçüde, her zamana göre, onların şüphelerini geçersiz kılarak ve kat‘î millet esaslarıyla uyuşmayan ile uyuşan arasını ayırt ederek – kat‘î olmayan bazı zâhirî ifadeleri bir tür te’vîle tabi tutarak bile olsa – eğer bunu ve şunu yapmış olsalardı, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’i iki farklı mezhebe, yani Selefiyye ve Halefiyye’ye ayırmanın hiçbir vechi kalmazdı. Nihayet bu durum, Halef kelâmcılarından bazılarının, hadis ehli arasındaki Selef tâbiplerine reddiye vermelerine ve bunların da onlara reddiye vermelerine yol açtı; tıpkı her iki grubun da, ilk dönem ehline ait olan ve her iki grup tarafından onların hidâyet ve irşâdında ittifak edilmiş bulunan cemaat yolundan çıkan Mutezile ve diğerlerine reddiye vermeleri gibi. Bu, Menâr dergisinde ve Menâr tefsirinde üzerinde yürüdüğümüz yöntemdir: Selef mezhebini delille tespit eder, onu müdafaa eder ve ona davet ederiz. Ayrıca, İslâm'ın genişliğini beyan etmek ve üzerinde ittifak edilen kat‘î olmayan hususlardan gerekli gördüğümüz te’vîli – kalbi, kendi mezheplerine göre bazı zâhirî ifadelere tam mutmain olmayan kimsenin, kat‘î ve üzerinde ittifak edilen her şeye imanla birlikte bu te’vîli yapması hâlinde onu hanifliğin geniş dairesinden çıkarmayacağını açıklamak üzere – zikrederiz. Ancak te’vîlinde kendisine uyulmaz. Bu da Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat imamlarının şu sözüne uygundur: ‘Kıble ehlinden hiç kimseyi bir günah veya amelî bir bid‘at sebebiyle tekfir etmeyiz; te’vîl eden ve hata eden kimse ise kâfir değildir.’ Fakat Eş‘arîler, akâidi nazarî teoriler üzerine bina etme ve bunlara muhalif olan nassları te’vîl etme konusunda Mutezile kelâmcılarının yoluna gitmişlerdir. Ebü'l-Hasan el-Eş‘arî ve diğer büyük nazarîcilerinin, rü’yet meselesi gibi birkaç konuda onlara muhalefet etmesi dışında, onlar her yönden Selef’e tâbi olan hadis ehlinden farklı bir fırka hâline gelmişlerdir. Bid‘atler ortaya çıktığında imamlar, bid‘at ehline karşı şu delili getirirlerdi: Onlar sünnete – yani takip edilen yola – muhalefet etmiş, cemaatten ve cumhurdan ayrılmış, müminlerin yolundan başka bir yola tâbi olmuşlardır. Onlar hakkında Kitap ve Sünnet’te varid olan, ittiba‘ın vücûbu, ibtidâ‘ın yasaklanması ve dinde tefrikaya düşülmesine dair nassları uygularlardı. Nitekim İmam Ahmed b. Hanbel’in (radıyallahu anh) ‘Kur’an mahlûktur’ sözü şeklindeki bid‘ate karşı delili şu idi: Bu söz ne Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ne halifeleri, ne sahabeleri, ne de tâbiîn ulemâsı tarafından söylenmemiştir. O halde onlara yeten şey bize yetmez mi? Yani farz edelim ki bu söz kendiliğinde doğrudur; peki ya Allah’ın Kitabı hakkında bâtıl bir re’y olup İslâm içinde, ehlini fırkalara ayıracak, birbirlerinin kanını dökecek ve birbirlerini tekfir edecek bir fitne kapısı açtığı takdirde durum ne olur? Ondan önce Dâru’l-Hicre İmamı Mâlik b. Enes (radıyallahu anh) şöyle demiştir: ‘Her ne zaman bize zeki ve hatip bir adam, Allah’ın dini hakkında bir görüşle gelse, onu dilinin cazibesi ve fikrî teorileriyle süslese, biz (Allah’tan) ineni terk mi edeceğiz?’
بقدرها في كل زمن بحسبه بإدحاض شبهاتهم، والتفرقة بينا ما لا يتفق مع أصول الملة القطعية وما يتفق معها ولو بضرب من تأويل بعض الظواهر غير القطعية -لو أنهم فعلوا هذا وذاك- لما كان ثمَّ وجه لتقسيم أهل السنة والجماعة إلى مذهبين مختلفين: سلفية، وخلفية. حتى أفضى ذلك إلى رد بعض متكلمي الخلف على متبعي السلف من أهل الحديث ورد هؤلاء عليهم، كما يردُّ الفريقان على المعتزلة وغيرهم من الذين خرجوا عن صراط الجماعة الذي كان عليه أهل الصدر الأول المتفق بينهما على هَدْيهم وهداهم.وهذا ما جرينا عليه في مجلة المنار وفي تفسير المنار: نقرر مذهب السلف بالحجة وندافع عنه وندعو إليه، وقد نورد ما نراه ضرورياً من تأويل لغير القطعي المجمع عليه لبيان سعة الإسلام، وكون من لم يطمئن قلبه لبعض الظواهر على مذهبهم، فإن تأوله لها مع الإيمان بكل ما هو قطعي مجمع عليه لا يخرجه من حظيرة الحنيفية السمحة، ولكن لا يقتدى به في تأويله، وهذا هو الموافق لقول أئمة السنة والجماعة: لا نكفر أحداً من أهل القبلة بذنب ولا بدعة عملية، وإن المتأول المخطئ غير كافر.ولكن الأشاعرة جروا على طريقة متكلمي المعتزلة في بناء العقائد على النظريات العقلية، وتأويل النصوص المخالفة لها، إلا قليلاً مما خالفهم فيه أبو الحسن وغيره من كبار نظارهم كمسألة الرؤية فصاروا فرقة غير أهل الحديث المتبعين للسلف من كل وجه.لما حدثت البدع كان الأئمة يحتجون على أهلها بأنهم خالفوا السنة -أي الطريقة المتبعة- وفارقوا الجماعة والسواد الأعظم، واتبعوا غير سبيل المؤمنين، ويطبقون عليهم ما ورد في الكتاب والسنة من النصوص في وجوب الاتباع، وحظر الابتداع، والتفرق في الدين، حتى كانت حجة الإمام أحمد بن حنبل رحمه الله على بدعة القول بخلق القرآن أن هذا قول لم يقله رسول الله صلى الله عليه وسلم ولا خلفاؤه ولا أصحابه، ولا علماء التابعين، أفلا يسعنا ما وسعهم؟ أي أن فرضنا أنه في نفسه صحيح، فكيف إذا كان رأياً باطلاً في كتاب الله عز وجل فتح باب فتنة في الإسلام فرقت أهله شيعاً يسفك بعضهم دماء بعض ويكفر بعضهم بعضاً؟وقد قال قبله إمام دار الهجرة مالك بن أنس رضي الله عنه: أكلما جاءنا رجل ذكي فصيح برأي في دين الله زينه بخلابته اللسانية ونظرياته الفكرية نترك ما نزل به
Cebrâil (a.s.) Allah teâlâ tarafından Muhammed Resûlullah'a (s.a.v.) [vahiy getirdi] ve biz de onda onu takip ederiz. Nihayet daha fasih sözlü başka bir zekî gelip onu bozan bir söz söylediğinde, onda da onu takip ederiz; işte böyle devam edip gider; dinimizde bizim için yerleşik bir hâl olmaz mı?" […] âh, mânasıyla genişçe [açıklanmıştır]. Ve şöyle derdi: "Resûlullah (s.a.v.) zamanında din olarak mevcut olmayan her şey, ondan sonra din olamaz; zira Allah teâlâ, elçisini kendisine kabzetmeden önce, kitabının nassı ile dini bizim için kemâle erdirmiştir." Kendisine: "Medine halkından bazı kimseler, Peygamber (s.a.v.)'in kabri yanında durup selâm veriyor ve bir müddet dua ediyorlar" denilince, şöyle dedi: "Bu, memleketimizdeki fıkıh ehlinden hiç kimseden bana ulaşmış değildir. Bunu terk etmek genişliktir. Bu ümmetin sonunu ancak evvelini ıslah eden şey ıslah eder ve bu ümmetin evveli ve öncesinden hiç kimsenin bunu yaptığı bana ulaşmamıştır. Bu, ancak seferden gelen veya sefere çıkmak isteyen kimse için hoş karşılanmaz." … âh. Bunu el-Mebsût'ta zikretmiştir. Mâlik, sefere çıkmak isteyen veya seferden dönen kimseyi istisna etmiştir; çünkü Abdullah b. Ömer'den (r.a.) sabit olduğuna göre, o bunu yapardı; yani kabre gelir ve "Esselâmü aleyke yâ Resûlallah, Esselâmü aleyke yâ Ebâ Bekr, Esselâmü aleyke yâ ebeti" der ve döner giderdi; nitekim Sahîh-i Buhârî'de de böyledir. Bu, sahâbeden başka hiç kimseden rivayet edilmemiştir. Abdullah b. Ömer (r.a.) böyle şeylere en çok dikkat edenleriydi. Nitekim ondan rivayet edildiğine göre, ibadetlerinde Resûlullah (s.a.v.)'in adımlarını, durduğu yerleri, taharet yerlerini, namaz kıldığı ve kurban kestiği yerleri araştırıp takip ederdi. Halbuki bu [yaptığının] sünnet olmadığı ve onun babasının [Hz. Ömer] ve diğer dört halife ile sahâbe âlimlerinin bunu yapmadıkları sahih ise de [o yine de yapardı]; çünkü Resûlullah (s.a.v.), Sahîh-i Müslim ve başkalarında geldiği üzere buyurmuştur ki: "Ben burada vakfe yaptım; Arafa'nın tamamı vakfe yeridir." Yine Müzdelife'de de benzerini söylemiş ve Minâ'da: "Ben burada kestim; Minâ'nın tamamı kesim yeridir" buyurmuştur. Ta ki insanlar onun vakfe yerini ve kesim yerini araştırıp meşrû kılmasınlar ve orada izdiham oluşturmasınlar. Bu, şeriatta ziyadedir ve bu, ondan bir noksanlık gibidir. Sonra, kitap ve sünnetle ilgili ilmin ve amelin zayıflaması ve hükümdarlarla yöneticilerin, ilmin [hüküm sürdüğü] dönemde bazı Abbâsîlerin yaptığı gibi ehl-i bid'ata yardım etmesi sebebiyle bid'atler çoğaldı. Onlardan sonraki Acem devletleri dönemlerinde bu daha da arttı. Öyle ki "Sünnet ve Cemaat" lafzı, bid'atçı kelâmcılardan bazılarının benimsediği mezhebî bir lakap haline geldi. Onlar, Selef-i Sâlihîn'in takipçileri olan Hanbelîler ile Ehl-i Hadis'e karşı bu lakabı neredeyse tekellerine almışlardı. Bu kelâmcıların bir kısmı fürûda Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfiî ve kezâ Ahmed b. Hanbel'i taklit ediyor; ancak uymuş oldukları Selef yolunu takip etme ve bid'atlerden kaçınma hususunda imamlarına muhalefet ediyorlardı. Kelâm ilmini de bid'atlerden sayıyorlardı. İşte onların sonraki gelenlerini, avamın bid'atlerine katılır, onları te'vil eder görürsün.
جبريل من عند الله تعالى على محمد رسول الله صلى الله عليه وسلم ونتبعه فيه، حتى إذا جاء ذكي آخر بما ينقضه بقول أفصح منه اتبعناه فيه، وهكذا دواليك لا يستقر لنا في ديننا حال؟ اهـ مبسوطاً بمعناه، وكان يقول: كل ما لم يكن في عهد رسول الله صلى الله عليه وسلم ديناً لا يكون بعده ديناً، فإن الله تعالى أكمل لنا الدين بنص كتابه قبل أن يقبضه إليه.وقد قيل له: إن أناساً من أهل المدينة يقفون عند قبر النبي صلى الله عليه وسلم فيسلمون ويدعون ساعة، فقال: لم يبلغني هذا عن أحد من أهل الفقه ببلدنا وتركه واسع، ولا يصلح آخر هذه الأمة إلا ما أصلح أولها، ولم يبلغني عن أول هذه الأمة وصدرها أنهم كانوا يفعلون ذلك، ويكره إلا لمن جاء من سفر أو أراده. اهـ. ذكر هذا في المبسوط.وإنما استثنى مالك من أراد سفراً أو قدم منه لأنه صح عن عبد الله بن عمر أنه كان يفعل ذلك أي يأتي القبر فيقول: السلام عليك يا رسول الله، السلام عليك يا أبا بكر، السلام عليك يا أبت، وينصرف كما في صحيح البخاري، ولم يرو هذا عن غيره من الصحابة، وكان عبد الله بن عمر رضي الله عنه أشدهم عناية بمثل هذا، فقد روى عنه أنه كان يتحرى في نسكه تتبع خطوات النبي صلى الله عليه وسلم ومواقفه وأمكنة طهارته، وصلاته ومنحره، وإن صح أن هذا غير مسنون، ولم يكن يفعله أبوه ولا غيره من الخلفاء الأربعة وعلماء الصحابة، لأن النبي صلى الله عليه وسلم قال كما في صحيح مسلم وغيره: "وقفت هنا وعرفه كلها موقف". وقال مثل ذلك في المزدلفة وقال في منى: "نحرت هاهنا ومنى كلها منحر" لئلا يتحرى الناس موقفه ومنحره ويجعلوه مشروعاً فيزدحموا عليه، وهذا زيادة في الشرع وهي كالنقص منه.ثم إن البدع فشت بضعف العلم والعمل بالكتاب والسنة ونصر الملوك والحكام لأهلها كما فعل بعض العباسيين في عصر دولة العلم، وتفاقم في عصور من بعدهم من دول الأعاجم، حتى صار لفظ "السنة والجماعة" لقباً مذهبياً انتحله بعض علماء الكلام المبتدع -وكادوا يحتكرونه دون متبعي السلف، وهم الحنابلة وأهل الحديث- ومن هؤلاء المتكلمين المقلدون في الفروع لأبي حنيفة ومالك والشافعي وكذا أحمد ابن حنبل وإن خالفوا أئمتهم فيما كانوا عليه من اتباع السلف، واجتناب البدع، وعدهم علم الكلام منها، فترى المتأخرين منهم يشاركون العوام في بدعهم، ويتأولونها
Onlara, bid‘atleri ikrar ve onları inkâr edenleri reddetme hususunda bir kaide uydurdular: Bid‘ati hasene ve seyyie diye ikiye ayırmak! Ve ondan yayılan şeyler için muhsinlerin (iyilik yapanların) uydurması -meselâ bunun peygamberlere ve sâlihlere duyulan sevgiden, onları tazimden ve onlarla teberrükten kaynaklandığını iddia etmek- ki bu, daha önce Ehl-i Kitab'ın ve Nûh kavminin yaptığı aşırılığın ta kendisidir. Allah ve Resûlü bizi onların fiillerinden sakındırmıştır. Bu kaidenin gereği, herkesin Allah teâlânın dininde beğendiği her şeyi bid‘at olarak ihdas edebilmesidir; nitekim daha önceki milletler de peygamberlerinden sonra böyle yapmışlardır. Nihayet bid‘atler yayılıp ehli çoğalınca, cahil ve müstebit hükümdarlar avamı memnun etmek için onları destekledi; taklitçi sarıklılar da iki tarafı da memnun etmek için onları destekledi. Bunu, o üç grubun Sünnet taraftarlarını inkâr etmesi ve onları cemaate muhalif bid‘atçiler olarak adlandırması takip etti. İşte böylece mesele tersine döndü; bid‘at sünnet, sünnet bid‘at haline geldi; maruf münker, münker maruf oldu. Bid‘at ehli, Kitap ve Sünnet davetçilerine cemaate muhalefet etmek, ümmetin büyük çoğunluğundan ayrılmak, onları bid‘atçi ve dalâlette olmakla itham etmek suretiyle delil getirmeye başladılar - zira çoğunluğun Müslüman olduğu iddiasıyla, başkalarının değil. Ve bu hususta sadece amelî, ilâve bid‘atlerle (sıfat ve vaktinde me'sûra muhalif olan evrâd gibi, onları âdetâ şiarlar haline getirip topluca okumak ve sesleri yükseltmek; hac mahmili bid‘ati gibi) yetinmeyip, sâlihlere dua ve başka yollarla ibadet etmek suretiyle şirkî bid‘atleri de dâhil ettiler. Avam ise kendilerini savunan, imamlarına tâbi olduğunu iddia eden ve hükümetlerince desteklenen kimseleri takip eder. Sünnet davetçisi ise mezhepleri yıkmaya çalışan, imamları tahkir eden bir müctehid lakabıyla damgalanır. Münazara kapısı geniştir, sonu yoktur. Sünnet ve cemaate tâbi olmada asıl olan, dîn işinde ashâb-ı kirâmın (ki onlardan meşhur hadis ve fıkıh imamları da vardır) üzerinde bulunduğu haldir; bilhassa ibadetler ve yakınlaştırıcı amellerde - bunlardan biri de Resûlullah (s.a.v.)'e, Ehl-i Beyt'ine, ashâbına ve onların yoluna hidayet bulanlara aşırılık ve bid‘at olmaksızın tazimde bulunmaktır. Şeyh Muhammed b. Abdülvehhab: Bid‘atlerin çoğaldığı asırlardan hiçbiri, bu ümmete dininin emrini davet, eğitim ve güzel örnek olmak suretiyle yenileyen rabbânî âlimlerden ve aşırı gidenlerin tahrifini, bâtıla sapanların intihâlini, cahillerin te’vilini bertaraf eden âdil kimselerden hâli olmamıştır - hadislerde de belirtildiği üzere. İşte Şeyh Muhammed b. Abdülvehhab en-Necidî, işte bu âdil müceddidlerden biriydi. Tevhidi tecrid etmeye (arındırmaya) davet etti.
لهم، وابتدعوا لهم قاعدة في إقرار البدع والإنكار على منكريها، وهي تقسيم البدعة إلى حسنة وسيئة! واختراع محسان لما فشا منها، ككونها من حب الأنبياء والصالحين وتعظيمهم والتبرك بهم، وهذا عين الغلو الذي فعله أهل الكتاب وقوم نوح من قبلهم، وحذرنا الله ورسوله من فعلهم.ومقتضى هذه القاعدة أن لكل أحد أن يبتدع في دين الله تعالى كل ما يستحسنه كما فعل أهل الملل السابقة بعد أنبيائهم، حتى إذا فشت البدع وكثر أهلها أيدها الحكام الجاهلون المستبدون إرضاء للعامة، وأيدها المعممون المقلدون إرضاء للفريقين، وأعقب ذلك إنكار الثلاثة على أنصار السنة، وتسميتهم مبتدعة مخالفين للجماعة، وهكذا انعكست القضية، وانقلبت البدعة سنة والسنة بدعة، وتحول المعروف منكراً والمنكر معروفاً، وصار أهل البدع يحتجون على دعاة الكتاب والسنة بمخالفة الجماعة، والخروج على السواد الأعظم من الأمة، وتبديعهم، وتضليلهم بدعوى أن الأكثر هم المسلمون لا سواهم، ولا يقتصروا في ذلك على البدع الإضافية العملية كالأوراد المخالفة للمأثور في صفتها وتوقيتها، وجعلها كالشعائر في الاجتماع لها ورفع الأصوات بها، وبدعة محمل الحج، بل أدخلوا فيها البدع الوثنية بعبادة الصالحين بالدعاء وغيره، والعوام يتبعون من يدافع عنهم، ويدعي اتباع أئمتهم، وتؤيده حكوماتهم، ونبز داعي السنة بلقب المجتهد المحاول لهدم المذاهب المحتقر للأئمة، وباب الجدل واسع لا نهاية له، والعمدة في اتباع السنة والجماعة ما كان عليه أهل الصدر الأول في أمر الدين -ومنهم أئمة الحديث والفقه المعروفون- ولا سيما العبادات والقربات ومنها تعظيم الرسول صلى الله عليه وسلم وآل بيته وأصحابه والمهتدين بهديهم من غير غلو ولا ابتداع.الشيخ محمد بن عبد الوهاب:لم يخل قرن من القرون التي كثرت فيها البدع من علماء ربانيين يجددون لهذه الأمة أمر دينها، بالدعوة والتعليم وحسن القدوة، وعدول ينفون عنه تحريف الغالين، وانتحال المبطلين، وتأويل الجاهلين، كما ورد في الأحاديث، ولقد كان الشيخ محمد بن عبد الوهاب النجدي من هؤلاء العدول المجددين، قام يدعو إلى تجريد التوحيد
ibadeti yalnızca Allah'a hasretmek, O'nun Kitabı'nda ve nebîlerin sonuncusu Resûlü'nün (s.a.v.) dilinde meşru kıldığı üzere; bid'at ve mâsiyetleri terk etmek, terkedilmiş İslam şeâirini ikame etmek, çiğnenmiş ve yıpranmış hurmetlerini tâzim etmekti. Bunun üzerine ona karşı çıkmak ve onu baskı altına almak için üç güç harekete geçti: Devlet ve hükümdarların gücü, bunların nifak âlimlerinden yardımcılarının gücü ve avam takımının gücü. Ona reddiyede en güçlü silahları ise, onun cumhur-u müslimîne muhalefet etmiş olmasıydı. Bu Müslümanlar kimlerdir ki Şeyh Muhammed b. Abdülvehhab davetinde onlara muhalefet etmiştir? Onlar, câhiliye ehlinden daha kötü olan bedevîlerdir; yağma ve gasp ile geçinirler, kazanç uğruna Müslüman ve gayrimüslim öldürmeyi helâl sayarlar, her işlerinde tâğutlarına müracaat ederler, üzerinde icmâ edilmiş ve bir Müslümanın bilmemesi caiz olmayan birçok İslamî hususu inkâr ederler, ismen muhafaza ettikleri şeyleri de ikame etmezler. Fakat kendilerine Müslüman ve yerleşik halk adını verebilirler. Aralarında bid'atler ve mâsiyetler yayıldı, amelde ve hükümde şer'î hidayeti zayi ettiler; bu sebeple mülklerinin çoğu kayboldu, önceki izzetleri gitti; âlimleri de câhilleri de bunu bildi. Cuma minberlerinde hatiplerinin şöyle dediğini işitir olduk: 'İslam'dan sadece ismi, Kur'an'dan sadece resmi kalmıştır.' Bu hutbelerin çoğunda bid'atleri destekleme, Allah ve Resûlü'ne yalan söyleme vardır. Ve ümmeti cehalet, zaaf ve fakirlikte artıran telkinler; onlar bunları işlemekte ve üzerinde ısrar etmektedirler. Nihayet bir ıslahçının, şikâyet ettikleri münkeri toptan anlatarak emr-i bi'l-mâruf nehy-i ani'l-münker yapması, sebeplerini ve kötü sonucunu tafsilatıyla beyan etmesiyle sesi yükselince, ona muhalefet için harekete geçtiler ve ondan intikam almak için zâlim müstebitleri ona karşı hazırladılar; zira bu zâlimler, onu tuzağa düşürmek için siyasi bir sebep bulamıyorlardı. Endülüslü İbn Cübeyr, altıncı asırda haccedip Mısır ve Hicaz'da gördüğü münkerat üzerine, İslam'ın doğudan gittiğine ve ancak Mağrib'te muhafaza edildiğine hükmetti.
Şeyh Ahmed Zeynî Dahlan'ın Vehhabilik Reddiyesi Risalesi:
Şeyh Muhammed b. Abdülvehhab'a dil uzatma ve reddiye için muhtelif şehirlerden kimseler ortaya çıktı. Bunlardan biri, Bağdat'taki ilim yuvalarından bir adamdı; kendisini ta'til ve ilhâd davetçilerinden saymakla övündüğünü bilirdik[1]. Bu ta'n edenler arasında en meşhur olanı ise Mekke-i Mükerreme müftüsü Şeyh Ahmed Zeynî[1] idi. [1] Bu, Cemîl ez-Zâhâvî'dir.
وإخلاص العبادة لله وحده، بما شرعه في كتابه وعلى لسان رسوله خاتم النبيين صلى الله عليه وسلم، وترك البدع والمعاصي وإقامة شعائر الإسلام المتروكة، وتعظيم حرماته المنتهكة المنهوكة، فنهدت لمناهضته واضطهاده القوى الثلاث: قوة الدولة والحكام، وقوة أنصارها من علماء النفاق، وقوة العوام الطغام، وكان أقوى سلاحهم في الرد عليه أنه خالف جمهور المسلمين.مَن هؤلاء المسلمون الذين خالفهم الشيخ محمد بن عبد الوهاب في دعوته؟ هم أعراب في البوادي شر من أهل الجاهلية، يعيشون بالسلب والنهب، ويستحلون قتل المسلم وغيره لأجل الكسب، ويتحاكمون إلى طواغيتهم في كل أمر، ويجحدون كثيراً من أمور الإسلام المجمع عليها التي لا يسع مسلماً جهلها، ولا يقيمون ما حفظوا اسمه منها، ولكنهم قد يسمون أنفسهم مسلمين، وأهل حضر، فشت فيهم البدع الوثنية والمعاصي وأضاعوا هدي الشرع في العمل والحكم، فضاع جل ملكهم، وذهب سابق عزهم، وعرف هذا عالمهم وجاهلهم، وصرنا نسمع خطباءهم على منابر الجمعة يقولون: "لم يبق من الإسلام إلا اسمه، ولا من القرآن إلا رسمه"، على ما في كثير من هذه الخطب من تأييد البدع والكذب على الله ورسوله، والتعاليم التي تزيد الأمة جهلاً وضعفاً وفقراً، وهم لها مقترفون، وعليها مصرون، حتى إذا ما ارتفع صوت مصلح بالأمر بالمعروف والنهي عن المنكر الذي يشكون منه بالإجمال، مبيناً لهم أسبابه وسوء عاقبته بالتفصيل، هبوا لمعارضته، واستعدوا عليه الظالمين المستبدين للانتقام منه، إذا لم يجد هؤلاء الظالمون باعثاً سياسياً للإيقاع به.ولما حج ابن جبير الأندلسي في القرن السادس ورأى ما رأى من المنكرات في مصر والحجاز حكم بأن الإسلام قد ذهب من المشرق ولم يحفظ إلا في المغرب.رسالة الشيخ أحمد زيني دحلان في الرد على الوهابية:تصدى للطعن في الشيخ محمد بن عبد الوهاب والرد عليه أفرادٌ من أهل الأمصار المختلفة، منهم رجل من أحد بيوت العلم في بغداد، قد عهدناه يفتخر بأنه من دعاة التعطيل والإلحاد١. وكان أشهر هؤلاء الطاعنين مفتي مكة المكرمة الشيخ أحمد زيني١ هو جميل الزهاوي.
1304 yılında vefat eden Dahlân, bu hususta bir risâle kaleme almıştır. Bu risâlenin bütün meseleleri iki kutup etrafında döner: Biri, Şeyh’e karşı yalan ve iftira kutbu; diğeri, onun isabet ettiği hususlarda hatâlı olduğunu iddia etme cehâleti kutbudur. Bu zâtın zamanında Mekke-i Mükerreme’de ilk matbaa kurulmuş; bu matbaada onun risâlesi ve diğer eserleri basılmıştır. Risâle, Mekke emirleri ve devlet adamlarının yardımıyla âfâktan gelen hacılar arasında dağıtılmış, böylece yaygınlaşmıştır. İnsanlar onun iftira ve uydurmalarını her diyarda nakletmiş; avâm ve havâssın birçoğu bunları doğru kabul etmiştir. Bid‘at ehli, Haşviyye ve hurâfeperestler de onun mevzû‘, zayıf ve münker rivayetlerini, sahih rivayetleri tahrif edişini, sünnet ıslahatçılarına karşı delil olarak kullanmışlardır. Bu risâlenin nüshaları tükenmiş ve elde hiçbir nüsha kalmamıştır. Ancak diller ve kalemler hâlâ içindekileri kaynak göstermeksizin nakletmektedir. İnsanlar, hevâlarına uygun olanı nakletmeye özen gösterirler; hele bu, hükümdarlarının ve yöneticilerinin hevâsına uygun düşerse (daha da çok naklederler).
Biz küçükken Vehhâbîlik hakkındaki haberleri işitirdik; bunlar işte bu Dahlân’ın ve benzerlerinin risâlelerinden alınmıştı. Biz de hocalarımıza ve babalarımıza uyarak bunları doğru kabul ederdik. Osmanlı Devleti’nin dinin hamisi olduğuna ve bu uğurda onlarla savaşıp güçlerini kırdığına inanırdık. Ben bu tâifenin hakikatini ancak Mısır’a hicret ettikten ve Cebartî Tarihi ile *el-İstiksâ fî Ahbâri’l-Mağribi’l-Aksâ*’yı inceledikten sonra öğrendim. Böylece bu iki kaynaktan, onların (Vehhâbîlerin) muhâliflerine nazaran İslam hidayeti üzere olduklarını anladım. Bu kanaatimi, bölge halkından tarih bilenlerle ve özellikle konuyu araştırıp hakikatini öğrenen ve bu insanların İslam’ı yenilemek ve onu ilk dönemdeki haline döndürmek istediklerini açıklayan Frenk tarihçileriyle görüşmem pekiştirdi. Böylece İslam’ın izzeti yenilenecek, gücü ve medeniyeti geri dönecekti. Osmanlı Devleti ise onlarla ancak Arap hilâfetinin yenilenmesinden ve İslam hilâfetinin ilk dönemdeki yürüyüşüne dönmesinden korktuğu için savaştı.
Ne var ki, Beyrut müftüsü Allâme Şeyh Abdülbâsıt el-Fâhûrî, İslam tarihi hakkında bir kitap telif etmiş ve bu kitapta Şeyh Muhammed b. Abdülvehhab’ın davet ettiği daveti zikrederek, bunun nebîler ve resullerin davet ettiği şeyin aynısı olduğunu söylemiştir. Ancak onun dönemindeki Vehhâbîlerin dinde aşırı gittiklerini belirtmiştir. Biz de onun, Sultan Abdülhamid döneminde onları övmeye nasıl cüret ettiğine hayret etmiştik. Mısır’da hocamız Şeyh Muhammed Abduh’un da kanaati, seleflerinin hidayet üzere olduğu, haleflerinin ise aşırı gittiği yönündeydi. O da, eğer bu aşırılık olmasaydı, ıslahlarının büyük olacağını ve umumi olmasını umduğunu söylerdi. Kral Abdülaziz bin Suud’a Allah tevfik ihsan etsin.
دحلان المتوفى سنة ١٣٠٤ ألَّف رسالة في ذلك تدور جميع مسائلها على قطبين اثنين: قطب الكذب والافتراء على الشيخ، وقطب الجهل بتخطئته فيما هو مصيب فيه.أنشئت أول مطبعة في مكة المكرمة في زمن هذا الرجل فطبع رسالته وغيرها من مصنفاته فيها، وكانت توزع بمساعدة أمراء مكة ورجال الدولة على حجاج الآفاق فعم نشرها، وتناقل الناس مفترياته وبهاءته في كل قطر، وصدقها العوام وكثير من الخواص، كما اتخذ المبتدعة والحشوية والخرافيون رواياته ونقوله الموضوعة والواهية والمنكرة، وتحريفاته للروايات الصحيحة، حججاً يعتمدون عليها في الرد على دعاة السنة المصلحين، وقد فنيت نسخ رسالته تلك ولم يبق منها شيء بين الأيدي، ولكن الألسن والأقلام لا تزال تتناقل كل ما فيها من غير عزو إليها، ودأب البشر العناية بنقل ما يوافق أهواءهم، فكيف إذا وافقت هوى ملوكهم وحكامهم.كنا نسمع في صغرنا أخبار الوهابية المستمدة من رسالة دحلان هذا ورسائل أمثاله فنصدقها بالتبع لمشايخنا وآبائنا، ونصدق أن الدولة العثمانية هي حامية الدين ولأجله حاربتهم وخضدت شوكتهم، وأنا لم أعلم بحقيقة هذه الطائفة إلا بعد الهجرة إلى مصر والإطلاع على تاريخ الجبرتي وتاريخ الاستقصا في أخبار المغرب الأقصى، فعلمت منهما أنهم هم الذين كانوا على هداية الإسلام دون مقاتليهم، وأكده الاجتماع بالمطلعين على التاريخ من أهلها ولا سيما تواريخ الإفرنج الذين بحثوا عن حقيقة الأمر فعلموها وصرحوا أن هؤلاء الناس أرادوا تجديد الإسلام وإعادته إلى ما كان عليه في الصدر الأول، وإذاً لتجدد مجده، وعادت إليه قوته وحضارته، وأن الدولة العثمانية ما حاربتهم إلا خوفاً من تجديد ملك العرب، وإعادة الخلافة الإسلامية سيرتها الأولى.على أن العلامة الشيخ عبد الباسط الفاخوري مفتي بيروت كان ألف كتاباً في تاريخ الإسلام ذكر فيه الدعوة التي دعا إليها الشيخ محمد بن عبد الوهاب وقال إنها عين ما دعا إليه النبيون والمرسلون، ولكنه قال إن الوهابيين في عهده متشددون في الدين، وقد عجبنا له كيف تجرأ على مدحهم في عهد السلطان عبد الحميد، ورأيت شيخنا الشيخ محمد عبده في مصر على رأيه في هداية سلفهم، وتشدد خلفهم، وأنه لولا ذلك لكان إصلاحهم عظيماً ورجى أن يكون عاماً، وقد ربى الملك عبد العزيز الفيصل أيده الله
İki sene önce kılıçla terbiye edilen aşırılarının, büyük bir ıslâhata hazırlık teşkil etmesi umulmaktadır[1]. Sonra Şeyh Muhammed b. Abdülvehhab'ın ekserî kitaplarını, risâlelerini, fetvalarını; oğullarının, torunlarının kitaplarını ve risâlelerini; bu tecdîdî intibâ döneminde Necid ulemâsından başkalarının risâlelerini tetkik ettim. Gördüm ki, kendilerine yöneltilen her itiraz ve ta'n mutlaka cevaplandırılmıştır. Kendilerine karşı yalan olan iftiralara: 'Sübhâneke, bu büyük bir bühtândır' (Nûr, 16) demişler; doğru olan veya aslı bulunan hususlarda ise hakikatini beyan edip reddetmişlerdir. Eserlerinin çoğu basılmış ve binlerce kişi bu iftiraların aslını öğrenmiştir. Şeyh Ahmed Dâvlân'ın, Mekke-i Mükerreme'deki mevkiinde, onlara yakın bir mesafede bulunduğu hâlde bu kitap ve risâlelerden hiçbirine muttali olmamış olması son derece uzak bir ihtimaldir. Muttali olduğu halde, kendilerine isnad ettiği yalan ve bühtanlarda -özellikle açıkça reddedip berî oldukları hususlarda- ısrar etmişse, naklinin, dininin ve emânetinin ne kıymeti kalır? O, dinlerini dünyalarına satanlardan başkası mıdır? Hindistan ulemâsından bazıları onun hakkında bu görüşü destekleyen nakillerde bulunmuştur. Nitekim Hindistan'da basılan 'el-Berâhînü'l-Kâtı‘a alâ Zulâm el-Envâri's-Sâtı‘a' adlı kitabın müellifi şöyle demiştir: 'Zamanımızda Mekke ulemâsının şeyhi (1303 hicrî yılına yakın) Ebû Tâlib'in imânına hükmetmiş (yani fetva vermiş), sahîh hadislere muhâlefet etmiştir; çünkü Bağdatlı bir Râfizî'den az bir rüşvet almıştır.' Şeyh Ahmed Dâvlân 1304'te vefat etmiştir. Söz konusu kitabın müellifi ise 'Bezlü'l-Mechûd fî Şerhi Süneni Ebî Dâvûd' adlı eserin müellifi olan allâme Şeyh Reşîd Ahmed el-Ketkûtî'dir. Haber bu kitapta zikredilmektedir ve müellifin talebelerinden Şeyh Halîl Ahmed'e nispet edilmişse de doğrusu onun kendisinin imlâ ettiğidir; o, döneminin Diyobend ulemâsının büyüğüdür, Allah rahmet eylesin. Şayet Şeyh Ahmed Dâvlân'ın bu kitap ve risâlelerden hiçbirini görmediği, o münâzaralar ve deliller hakkında bir haber işitmediği, risâlesinde yazdıklarının tamamını halktan duyup doğruladığı farz edilse bile, bu hususta te’kîdde bulunması (araştırma yapması), Şeyh Muhammed b. Abdülvehhab'ın kitap ve risâlelerini araştırıp sorması ve reddini bunlara dayandırması, sözlü haberlerde ise 'filan bize şöyle dedi' veya 'onun hakkında şöyle denildi' demesi gerekmez miydi? Doğru ise hükmü şudur. [1] Bu işaret, Riyad'da hapsedilip 1351'de vefat eden Faysal ed-Düveyş fitnesine işaret etmektedir.
غلاتهم المتشددين منذ سنتين بالسيف تربية يرجى أن تكون تمهيداً لإصلاح عظيم١.ثم أطلعت على أكثر كتب الشيخ محمد بن عبد الوهاب ورسائله وفتاويه وكتب أولاده وأحفاده ورسائلهم ورسائل غيرهم من علماء نجد في عهد هذه النهضة التجديدية فرأيت أنه لم يصل إليهم اعتراض ولا طعن فيهم إلا وأجابوا عنه، فما كان كذباً عليهم قالوا: {سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ} وما كان صحيحاً أو له أصل بينوا حقيقته وردوا عليه وقد طبعت أكثر كتبهم، وعرف الألوف من الناس أصل تلك المفتريات عنهم.ومن المستبعد جداً أن يكون الشيخ أحمد دحلان لم يطلع على شيء من تلك الكتب والرسائل وهو في مركزه بمكة المكرمة على مقربة منهم، فإن كان قد اطلع عليها ثم أصر على ما عزاه إليهم من الكذب والبهتان -ولا سيما ما نفوه صريحاً وتبرؤا منه- فأي قيمة لنقله ولدينه وأمانته؟ وهل هو إلا ممن باعوا دينهم بدنياهم؟ولقد نقل عنه بعض علماء الهند ما يؤيد مثل هذا فيه، فقد قال صاحب كتاب (البراهين القاطعة على ظلام الأنوار الساطعة) المطبوع بالهند: إن شيخ علماء مكة في زماننا (قريب من سنة ١٣٠٣هـ) قد حكم -أي أفتى- بإيمان أبي طالب وخالف الأحاديث الصحيحة لأنه أخذ الرشوة الربابي القليلة من الرافضي البغدادي اهـ. وشيخ مكة في ذلك العهد هو الشيخ أحمد دحلان الذي توفي سنة ١٣٠٤، وصاحب الكتاب المذكور هو العلامة الشيخ رشيد أحمد الكتكوتي مؤلف (كتاب بذل المجهود شرح سنن أبي داود) والخبر مذكور فيه، وهو قد نسب إلى أحد تلاميذ مؤلفه الشيخ خليل أحمد والصحيح أنه هو الذي أملاه عليه، وهو كبير علماء ديوبند في عصره رحمه الله.وإذا فرضنا أن الشيخ أحمد دحلان لم ير شيئاً من تلك الكتب والرسائل، ولم يسمع بخبر عن تلك المناظرات والدلائل، وأن كل ما كتبه في رسالته قد سمعه من الناس وصدقه، أفلم يكن من الواجب عليه أن يتثبت فيه، ويبحث ويسأل عن كتب الشيخ محمد بن عبد الوهاب ورسائله ويجعل رده عليها، ويقول في الأخبار اللسانية قال لنا فلان أو قيل عنه كذا، فإن صح فحكمه كذا؟١ يشير إلى فتنة فيصل الدويش الذي سجن بالرياض ومات سنة ١٣٥١.
Ehl-i Sünnet âlimlerinden Hindistan ve Yemen'de olanlara bu zat hakkında söylenen her şey ulaşmış; onlar da Allah teâlânın emrettiği gibi araştırmış, tahkik etmiş ve iyice incelemişlerdir. Neticede onu tenkit edenlerin emanete riayet etmeyen iftiracılar olduğu ortaya çıkmıştır. Kendi dönemindeki ileri gelen âlimler ve sonraki dönemlerdeki büyük âlimler onu övmüş; onu İslam'ı yenileyen müceddid ıslahçı imamlardan ve hadis fakihlerinden saymışlardır ki bunu kitaplarında görmekteyiz. Bu mukaddime, onlardan bir şey nakletmeye genişlik bulamamakta; yalnızca bu reddiye kitabını tanıtmaya bir hazırlık mahiyetindedir.
Kitâb (Sıyânetü'l-İnsân ve Müellifihî)
Şeyh Muhammed Beşir es-Sehsevanî Allah teâlâ rahmet eylesin, Hindistan'ın önde gelen âlimlerinden ve büyük hadis erbabındandı; şer‘î ve aklî ilimleri birleştiren, ilimle amel eden, takva ve salah sahibi nazar ehli bir zattı. Mekke-i Mükerreme'de Şeyh Ahmed Dihlân ile bir araya gelmiş ve Vehhâbîlik davasının temeli olan tevhid üzerine münazarada bulunup ona delil ikame etmiştir. Hindistan'a döndüğünde bu kitabını telif etmiş; ancak o dönemde bu kitap, bizzat Bâzü'l-Mechûd kitabında olduğu gibi âlim Abdullah b. Abdurrahman b. Abdurrahim es-Sindî'ye nispet edilerek basılmıştır. Nitekim âlimler kendi dönemlerinde sıkça böyle yaparlar. İşte Nîlü'l-Emânî fî'r-Red ale'n-Nebhânî adlı kitap da Irak âlimi es-Seyyid Mahmûd Şükrî el-Âlûsî'nin (Allah teâlâ rahmet eylesin) telifi olup Ebü'l-Me‘âlî eş-Şâfi‘î es-Selâmî'ye izafe edilmiştir.
Şeyh, reddiyesinde muhaddislerin yolunu takip ederek rivayetleri tashih etmiş, hadisleri ve haberleri onları tahriç edenlere nispet etmiş, senetlerinin illetlerini beyan etmiş, ricali hakkında cerh ve ta‘dîl kaidelerini hakem kılmış, büyük musanniflerin rical tenkidindeki en meşhur kitaplarında söylediklerini nakletmiştir. Bu sebeple usandırıcı tekrarlara mecbur kalmış; belki bunun sebebi, cerhedilen rical hakkında söylenen bazı cerhleri gizleme töhmetinden sakınmaktır. Nitekim mezhebî asabiyet sahipleri, mezheplerine muhalif olanı zayıflatma ve lehlerine olanı güçlendirme gayretinde böyle yaparlar. O, bu yolla Dihlân'ın hadis ilmindeki cehaletini ifşa etmiş ve onun nakilde güvenilir ve doğru olmadığını ispat etmiştir.
İtirazlarını çürütmede ise ictihadî istiklâl yöntemiyle istidlalde bulunmuş; İslam dininden olanı ve olmayanı tespit etmiş; sünnet ve bid‘at konusunda masum Kitab'ın nasslarına, sahih ve me'sur sünnetlere, ilk dönem sahabe ve tâbiînin, müctehid belde imamlarının üzerinde olduğu yola dayanmıştır. Bunu, Dihlân'ın delillendirmesine karşı yapmıştır.
إن علماء السنة في الهند واليمن قد بلغهم كل ما قيل في هذا الرجل فبحثوا وتثبتوا وتبينوا كما أمر الله تعالى، فظهر لهم أن الطاعنين فيه مفترون لا أمانة لهم، وأثنى عليه فحولهم في عصره وبعد عصره، وعدُّوه من أئمة المصلحين المجدّدين للإسلام، ومن فقهاء الحديث كما نراه في كتبهم، ولا تتسع هذه المقدمة لنقل شيء من ذلك، وإنما هي تمهيد للتعريف بهذا الكتاب في الرد عليه.كتاب (صيانة الإنسان ومؤلفه)كان الشيخ محمد بشير السهسواني رحمه الله تعالى من فحول علماء الهند وكبار رجال الحديث فيهم، ومن النظار الجامعين بين العلوم الشرعية والعقلية مع العمل بالعلم والتقوى والصلاح، وهو قد اجتمع بالشيخ أحمد دحلان في مكة المكرمة، وناظره في التوحيد الذي هو أساس دعوة الوهابية وأقام عليه الحجة، ولما عاد إلى الهند ألف كتابه هذا، ولكنه طبع في عهده منسوباً إلى العلامة الشيخ عبد الله بن عبد الرحمن بن عبد الرحيم السندي كما حصل في كتاب (بذل المجهود) ، والعلماء كثيراً ما يفعلون هذا في عصورهم، وهذا كتاب (نيل الأماني في الرد على النبهاني) هو من تأليف علامة العراق السيد محمود شكري الألوسي رحمه الله تعالى وعزى إلى الشيخ أبي المعالي الشافعي السلامي.جرى الشيخ في رده على منهاج المحدّثين في التثبيت في النقل بتحرير الروايات وعزو الأحاديث والأخبار إلى مخرجيها، وبيان علل أسانيدها، وتحكيم قواعد الجرح والتعديل في رجالها، بنقل ما قاله كبار المصنفين في نقد الرجال في أشهر كتبهم، فاضطر إلى التكرار الممل فيها، ولعل سببه اتقاء تهمة كتمان بعض ما قيل في جرح المجروح منهم، كما يفعله أولو العصبيات المذهبية في محاولة تضعيف ما يخالف مذاهبهم وتقوية ما يؤيدها، وقد فضح بهذا جهل دحلان بعلم الحديث وأثبت أنه غير ثقة ولا صادق في النقل.وجرى في تفنيد مطاعنه على طريقة الاستقلال الاجتهادي في الاستدلال وتحرير ما هو من دين الإسلام وما ليس منه، والاعتماد فيما هو سنة وما هو بدعة على نصوص الكتاب المعصوم، والسنن الصحيحة المأثورة، وما كان عليه أهل الصدر الأول من الصحابة والتابعين، وأئمة الأمصار المجتهدين، في مقابلة احتجاج دحلان
mevzû ve münker eserlerle; kendilerinin dahi imamlarının, sözlerine itibar edilmeyeceği hususunda ittifak ettikleri birtakım taklidî âlimlerin sözleriyle; kâili bilinmeyen nakillerle; sabit birtakım nasların yerlerinden tahrif edilmesiyle ve bunların kat‘î nasslarla ve Selef’in amelî sîretiyle reddedilmiş bid‘atları ispatlayıcı hâle getirilmesiyle [delil getirilmektedir]. Ömer’in (r.a.) Abbâs (r.a.) ile istiskâ hadisi gibi –ki bu hadis sahihtir; lâkin kabir ehline karşı delildir, lehlerine değil– ve A‘mâ’nın Peygamber (s.a.v.) ile tevessül hadisi gibi –ki bu hadis sahih olmamakla birlikte, onun hayatında duâsıyla tevessülü gösterir, şahsıyla değil; bu da kabir ehlinin, dinin usûlüne, Kur’an nasslarına ve sahih sünnetlere muhalif olan tevessülüne karşı delildir–. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, Şeyh Ahmed Duhlân’ın Vehhâbîlik reddiyesi ile ölü nebî ve sâlihlere Allah’tan gayrısına duâ etmeyi, onlardan istigâse etmeyi, yanlarında duâ etmek ve onlardan hacetlerin giderilmesini talep etmek üzere kabirlerine yolculuk yapmayı (şedd-i rihâl) mubah kılma veçhini bina ettiği cehalet esasları üç kaidedir: (1) Bâtıl rivâyetler ile menkıbeler, rüyalar ve şiirler –ki bunların ümmet âlimlerinden hiçbirinin nezdinde kıymeti yoktur; onların metâı ancak avâm pazarında revaç bulur–. (2) Nassların şer‘an delâlet etmedikleri mânâlara hamledilmesi; nitekim o, kabir ehline selâm vermeyi, Resûlullah’ın (s.a.v.) Bedir müşrik ölülerine hitabını ve buna benzer delilleri, ölülerin hayatına, onlara duâ edilip hacetlerin görülmesinin ve musibetlerin def‘inin istenmesinin câiz olduğuna delil saymaktadır. Buradaki cehaletin vechi şudur: O, berzah hayatını dünya hayatına, gayb âlemini şehâdet âlemine kıyas etmektedir; hâlbuki bu, şer‘î usûl âlimlerine ve bütün akıl sahiplerine göre bâtıl bir kıyastır. Bu kıyastan, ancak Şâri‘in nassıyla sabit olabilecek itikadî ve taabbüdî hükümler doğmakta, üstelik bunu ispat eden kimse de mukallid olup kendi ikrarı ve tâbilerinin de bu cehalet içinde itirafıyla ehl-i içtihaddan değildir. (3) Cemaat-i Müslimîn’e tâbi olmayı teşvik eden ve cemaatten ayrılmayı sakındıran hususlarda hakikati ters yüz etme ve meseleyi tersine çevirme: O’nun zannınca ve cehaletinin gereğince cemaat, her asırda sayıca çoğunlukta olanlardır. Bu iddia, Kur’an nasslarına, sahih hadislere, Selef eserlerine, birçok belde ve zamandaki vâkıa ve nefsü’l-emre aykırıdır. Müellif, bu iddiayı hadis ve eser kitaplarına vukufiyeti sayesinde tahlil etmiş; bu hususta vârid olan âyet ve rivâyetleri, imam âlimlerin bunların tefsirine dair söylediklerini ve bid‘atların yayılmasıyla ilgili hususları beyan etmiştir.
بالآثار الموضوعة والمنكرة، وبأقوال لبعض علماء التقليد المعروفين الذين أجمع أئمتهم على أن أقوالهم لا يعتدُّ بها، وبنقول لا يعرف لها قائل، وبتحريف بعض النصوص الثابتة عن مواضعها، وجعلها مثبتة للبدع المحدثة المردودة بالنصوص القطعية، وسيرة السلف العملية، كحديث استسقاء عمر بالعباس رضي الله عنهما، وهو صحيح، ولكنه حجة على القبوريين لا لهم، وحديث توسل الأعمى بالنبي صلى الله عليه وسلم، وهو على كونه غير صحيح يدل على توسله بدعائه صلى الله عليه وسلم في حياته لا بشخصه، وهو حجة على توسل القبوريين المخالف لأصول الدين ونصوص القرآن والسنن الصحيحة.علم مما أجملناه أن قواعد الجهل التي بنى عليها الشيخ أحمد دحلان رده على الوهابية، وإباحة دعاء غير الله تعالى من الأنبياء والصالحين الميتين، والاستغاثة بهم وشد الرحال إلى قبورهم لدعائهم عندها وطلب قضاء الحوائج منهم -ثلاث قواعد:(١) الروايات الباطلة وما في معناها من الحكايات والمنامات والأشعار، وهي لا قيمة لها عند أحد من علماء الملة، وإنما تروج بضاعتها في سوق العوام.(٢) الاستدلال بالنصوص على ما لا تدل عليه شرعاً كاستدلاله بالسلام على أهل القبور، وبخطاب النبي صلى الله عليه وسلم لقتلى المشركين ببدر وأمثال ذلك على حياة الموتى وجواز دعائهم ومطالبتهم بقضاء الحوائج ودفع المصائب، ووجه الجهل في هذا أنه يقيس حياة البرزخ على حياة الدنيا، وعالم الغيب على عالم الشهادة، وهو قياس باطل عند علماء أصول الشرع وعند جميع العقلاء، ويترتب عليه عقائد وأحكام تعبدية لا تثبت إلا بنص الشارع، مع كون الذي يثبتها مقلداً ليس من أهل الاجتهاد باعترافه واعتراف متبعيه في جهله هذا.قلب الحقيقة وعكس القضية فيما ورد من الترغيب في اتباع جماعة المسلمين والترهيب من مفارقة الجماعة، فالجماعة بزعمه ومقتضى جهله هم الأكثرون في العدد في كل عصر، وهذه الدعوى مخالفة لنصوص القرآن والأحاديث الصحيحة وآثار السلف والواقع ونفس الأمر في كثير من البلاد والأزمنة، وقد فند المؤلف هذه الدعوى بما أوتي من سعة الإطلاع على كتب الحديث والآثار، فبين ما ورد من الآيات والروايات فيها، وما قاله أئمة العلماء في تفسيرها، وما في معناها من فشو البدع
Hayru'l-kurûn'dan sonra dalâletlerin ortaya çıkışı, her gelen zamanın kendisinden sonrakinden daha şerli oluşu ve kıyamet kopana kadar her devirde hak üzere bulunan azınlıkta bir tâifenin varlığı... İşte bu nakille desteklenen tafsilat sayesinde, temhid kısmında sonra gelenlerin bu husustaki dalâlet sebebini beyan ettiğimiz şu önemli meselede hakkın ne olduğu anlaşılmıştır. Bu kitabın ve müellifinin faziletlerinden biri de, ifadesindeki yüksek edep ve zemmedileni zemmetmede, medhedileni medhetmede aşırılıktan kaçınmasıdır. Nitekim o, müdafaa ettiği müceddid imamı aşırı övgüyle methetmediği gibi, kendisine reddiye yazdığı mücrimi de, kötü sövgü kavramına giren (her ne kadar karşılık olarak denk bir ceza ve kötülüğe misliyle mukabele olsa da) şiirsel bir hicivle hicvetmez. Bu sebeple onu, her iftirasında —bizzat şeyh hakkında veya isnad edilmemiş nakillerinde— şöyle derken görürsün: 'Bu, sahih bir rivayetle sabit olmayan bir sözdür; bize onun rivayetini ve ravilerinin ta'dili hakkında söylenenleri getirsin ki cevap verelim.' Bu kitap hakkında söylenecek hülasa şudur: O, yalnızca Şeyh Dâhlân'a karşı bir reddiye değildir; ne de onun kendilerinden naklettiği ve hakkında delil bulunmayan fakihlerin —Şeyh Takıyyüddin es-Sübkî ve Şeyh İbn Hacer el-Heytemî el-Mekkî gibi— iddialarına dayananlara karşıdır. Bilakis o, kabirci ve bid'atçi tüm zümrelere, hatta ondan sonra günümüze kadar gelenlere karşı bir reddiyedir. Bu Sıyânetü'l-İnsân kitabına, tasnif sanatı açısından yöneltilen bir eleştiri de, onun bölümlere ayrılmış bablar, ayrıntılı fasıllar ve başvuruyu kolaylaştıracak başlıklar halinde düzenlenmemiş olmasıdır. İşte biz bu baskımızda bu kusuru telafi ederek her sayfanın üst kısmında sayfadaki en önemli konuyu belirten bir başlık koyduk ve fihristte kitaptaki tüm önemli meseleleri kaydettik. Böylece kitabın tamamına başvurmayı kolaylaştırdık. Bu kitap, Hindistan'ın ilk baskısının nüshasından basılmıştır ki o, çok sayıda hata ve tahrif içeren taş baskıdır. Bu hatalardan bir kısmı apaçık bilinenlerdendir; bir kısmı, tashih sırasında müracaat ettiğimiz mevcut kitaplardan nakledilenlerdir; bir kısmı için de kenar notları koyarak hakkındaki görüşümüzü belirttik. Bunların dışında kalan az sayıdaki hata ise çoğunlukla karinelerle anlaşılabilmektedir. Allah teâlâdan, bu faydalı kitap üzerinde sarf ettiğimiz uzun zaman sebebiyle bizi sebat ettirmesini niyaz ederiz. Allah'a lütfettiği tevfikten dolayı hamdolsun. Ve Safer 1352 senesinde yazılmıştır. Mısır'da el-Menâr İslâmî mecmuasının kurucusu Muhammed Reşid Rıza.
والضلالات بعد خير القرون، وكون كل زمان يأتي شراً مما بعده، ومن بقاء طائفة على الحق في كل زمان هم الأقلون، حتى تقوم الساعة، فعلم من هذا التفصيل المؤيد بالنقل ما هو الحق في هذه المسألة المهمة التي بينا في التمهيد سبب ضلال المتأخرين فيها.ومن فضائل هذا الكتاب ومؤلفه علو أدبه في عبارته، وتحاميه المبالغة في ذم المذموم، ومدح الممدوح، فهو لا يطري الإمام المجدد الذي يدافع عنه، ولا يهجو المتجرم الذي يرد عليه هجواً شعرياً يدخل في مفهوم السباب المذموم وإن كان جزاء وفاقاً، ومقابلة للسيئة بمثلها، فتراه يقول في كل فرية من مفترياته على الشيخ نفسه أو نقوله غير المسندة: هذا قول لم تصح به رواية، فليأتنا بروايته وما قيل في تعديل رواتها لنجيب عنها.وجملة ما يقال في هذا الكتاب أنه ليس رداً على الشيخ دحلان وحده، ولا على من احتج بما نقله عنهم من الفقهاء مما لا حجة فيه كالشيخ تقي الدين السبكي والشيخ أحمد بن حجر الهيتمي المكي، بل هو رد على جميع القبوريين والمبتدعين حتى الذين جاءوا بعده إلى زماننا هذا.ومما ينتقد على كتاب (صيانة الإنسان) هذا من ناحية صناعة التصنيف أنه لم يجعله أبواباً مقسمة، ولا فصولاً مفصلة، ذات عناوين تسهّل المراجعة، وقد تلافينا هذا في طبعتنا هذه فجعلنا لكل صفحة عنواناً في أعلاها لأهم ما فيها، وأحصينا في الفهرس جميع المسائل المهمة فيها، فبهذا سهل سبيل المراجعة لها كلها.وقد طبع من نسخة الطبعة الهندية الأولى، وهي طبعة حجرية كثيرة الغلط والتحريف، فمنه ما هو معروف بالبداهة، ومنه ما هو منقول عن كتب موجودة راجعناها عند التصحيح، ومنه ما وضعنا له حواشي بينا رأيه فيه، وما عدا هذا قليل يمكن فهم المراد منه بالقرينة غالباً، ونسأل الله تعالى أن يثبتنا على ما أنفقناه من وقت طويل في العناية بهذا الكتاب المفيد، والحمد لله على ما من به من التوفيق.وكتب في صفر سنة ١٣٥٢محمد رشيد رضامنشئ مجلة المنار الإسلامية بمصر
Müellifin Hal Tercümesi – el-Yâkût ve'l-Mercân, fî Zikri Ulemâi Sehsevân adlı eserden Arapçaya çevrilmiştir. Eserin sahibi Allâme Muhammed Abdulbâkî es-Sehsevanî’dir.
Bu zât, muhaddis, allâme, nihayet derecede mahir âlim, Mevlânâ Şeyh Muhammed Beşîr el-Fârûkî’dir. Kendisi, Hakîm Muhammed Bedrüddîn’in oğludur; selef-i sâlihînin fazilet ve kemâlât bakımından bakiyesidir; ilim ve hikmette en büyük iftihar vesilesidir. Dini yenileyenlerden (müceddidîn) ve müteahhirûn döneminin en önemli muhakkiklerindendir. Mutlak içtihad derecesine kendi asrında ulaşmıştır. Hicrî on üçüncü asrın ortalarında doğmuş, dokuz yaşında iken babası vefat etmiştir. Kendisinden büyük iki erkek kardeşi ve bir küçük kardeşi vardı. Çocukluğunu Lucknow’da geçirmiş, orada Şeyh Muhammed Vâcid Ali’den ve Ferengî Mahal’in bazı faziletli âlimlerinden kıraat yoluyla öğrenime başlamıştır. Ma‘kûlât ve menkûlâttan tedavüldeki fenleri okumuş, ardından Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Usûl ilimlerini tamamlamak üzere Delhi’ye gitmiştir. Seyyid Emîr Hasan’dan bazı dinî kitapları okumuş, Mevlânâ Seyyid Nazîr Hüseyin’den Sahîh (Kütüb-i Sitte) ve diğer eserleri semâ ve kıraat yoluyla almış, ayrıca Şeyh Hüseyin b. Muhsin el-Ensârî el-Yemenî’den, Mekke’de ikamet eden Şeyh Ahmed b. İbrahim b. Îsâ en-Necdî’den ve Mekke’ye hicret eden Şeyh Muhammed es-Sehârenpûrî’den icazet almıştır. Talebini tamamladıktan sonra önce mantık ve felsefe gibi aklî ilimleri tedris etmekle meşgul olmuş, daha sonra fıkıh, usûl ve edebiyata büyük bir meyil duymuştur. Hanefî mezhebine uygun olarak fetva veriyordu. Ardından Seyyid Emîr Hasan’a refakat etmiş, bu sebeple dînî konularda tahkik zevki ağır basmış ve Kur’an ile Sünnete ittiba konusunda ilerlemiştir. O günden itibaren bütün cüz'î ve fer'î meselelerin tahkikinde Kitap ve Sünnete dönmüş, müctehidlerin yöntemiyle hadisle amel etmeye başlamış, görüşlerden ve taklid-i şahsîden vazgeçmenin vâcip olduğuna dair fetva vermiştir. Dört imam arasında ihtilaf bulunan her meselede, muhaddislerin yolunu selefin kavilleri ve sahabe eserleriyle tercih ederdi.
ترجمة المؤلفمعربة من كتاب (الياقوت والمرجان، في ذكر علماء سهسوان)للعلامة محمد عبد الباقي السهسوانيهو العلامة المحدّث النحرير مولانا الشيخ محمد بشير الفاروقي، ابن الحكيم محمد بدر الدين، بقية السلف الصالحين في الفضائل والكمالات، وأعظم مفخرة في العلم والحكمة، كان من المجددين للدين، وأحد المحققين المتأخرين، بلغ درجة الاجتهاد المطلق في عصره، ولد في أواسط القرن الثالث عشر الهجري، وتوفي أبوه وهو ابن تسع سنين، وكان له أخوان أكبر منه وثالث أصغر.قضى زمن طفولته في لكنو، وبدأ فيها تعلمه بالقراءة على الشيخ محمد واجد علي، وعلى بعض أفاضل فرنجي محل، قرأ فنون المعقولات والمنقولات المتداولة، ثم ذهب إلى دهلي لتكميل علوم التفسير والحديث والفقه والأصول، فقرأ على السيد أمير حسن بعض الكتب الدينية، وأخذ عن مولانا سيد نذير حسين كتب الصحاح والسنن الستة وغيرها سماعاً وقراءة، واستجاز من الشيخ حسين بن محسن الأنصاري اليمني والشيخ أحمد بن إبراهيم بن عيسى النجدي نزيل مكة، والشيخ محمد السهارنبوري المهاجر بمكة.وبعد فراغه من الطلب استغل أولاً بتدريس العلوم العقلية من المنطق والفلسفة، ثم حصل له انهماك كثير من الفقه والأصول والأدب، وكان يفتي في الفقه موافقاً لمذهب الحنفية، ثم صاحب السيد أمير حسن فغلب عليه ذوق التحقيق في الدينيات، وتقدم في تحقيق اتباع القرآن والحديث، ومن ذلك الحين رجع في تحقيق جميع المسائل الجزئية والفرعية إلى الكتاب والسنة، وشرع في العمل بالحديث على طريقة المجتهدين، وصار يفتي بوجوب ترك الآراء والتقليد الشخصي، وكل مسألة وقع فيها اختلاف بين الأئمة الأربعة كان يرجح فيها مسلك المحدثين بأقوال السلف وآثار الصحابة، وكان
Her bir talebi kuvvetli delillerle ispatlar, şâhitlerini Kitap ve Sünnet'ten istinbât ederdi. Rahmetullahi aleyh, asrında geniş malûmat ve Selef'in mezheplerine vukufiyet bakımından eşsizdi; vaktinin çoğunu tedris, tasnîf, vaaz ve irşada sarf ederdi. Ardından Agra şehrindeki St. John's Koleji'nde Farsça ve Arapça muallimi oldu. Bunun yanı sıra evine gelen talebelere aklî ve naklî ilimleri okuturdu. Nitekim Hekîm Mübârek Alî ve Hekîm Ma'sûm, kendisinden el-Ufku'l-Mübîn adlı eseri okudular; bu derse Seyyid Emîr Ahmed es-Sehsevanî de iştirak etti. Agra'dan hac için yola çıkmış, hacdan döndüğünde —yani Resûlullah (s.a.v.)'in kabrini ziyaret etmeksizin dönmüş, bu sebeple kendisine itiraz edilmişti— el-Kavlu'l-Muhakkak el-Muhkem fî Hukmi Ziyâreti Kabri'l-Habîbi'l-Ekram adlı kitabını telif etti. Buna karşı Şeyh Abdülhay el-Leknevî, el-Kelâmu'l-Mebrûr isimli bir kitapla reddiye yazdı. O da buna el-Kavlu'l-Mansûr ile cevap verdi. Bunun üzerine Şeyh Abdülhay el-Leknevî, el-Mezhebu'l-Me'sûr'u kaleme aldı. Şeyh ise cevaben tüm itirazları —kadîm ve cedîd olanları— bir araya topladığı ve hepsine kapsamlı bir şekilde cevap verdiği İtmâmu'l-Hucce alâ men Evcebe'z-Ziyârete ke'l-Hucce adlı eserini yazdı. Muhalifleri cevap yazmış olsalar da tahkik ehli onların cevaplarına itibar etmedi. Bununla birlikte Şeyh, buna dair bir cevap daha kaleme aldı ancak basılmadı. Bu münazaranın başlangıcı, Şeyh Beşîrüddîn el-Kanûcî'nin büyük talebelerinden olan Seyyid İmdâd Alî'den gelmekteydi. Lâkin Seyyid İmdâd Alî, Şeyh Beşîr ile mücadele edemeyeceğini hissedince bu sahada Şeyh Abdülhay'ı davet etti, işi ona havale etti ve yazdığı her şeyi ona verdi. İmdâd Alî, bölge müdür yardımcısı idi. Buna rağmen mezkûr Şeyh Beşîr, ne zaman Leknev'e gitse Şeyh Abdülhay'ın misafiri olarak iner; o da ona hürmet ve neşeyle karşılar, onu arzu ettiğinden daha fazla gün misafir eder, dinlemek için vaaz ve dersinde edep ve tâzimle bulunurdu. Agra'da ikameti sırasında Şeyh Emîr Ahmed es-Sehsevanî ile Şeyh Beşîr arasında bazı fürû‘ meselelerde ihtilâf çıktı. Şeyh Emîr Ahmed bu meselelerde yumuşaklıkla müdafaa ederken Şeyh Beşîr sert bir şekilde muhalefet ediyordu. Nihayet iş, hakkı teslim ve aralarında sulh ile neticelendi.
يستدل لكل مطلب بالحجج القوية، ويستنبط شواهده من الكتاب والسنة.وكان رحمه الله وحيد عصره في سعة المعلومات والإطلاع على مذاهب السلف، يصرف أكثر أوقاته في التدريس والتصنيف والوعظ والإرشاد، ثم صار مدرساً للغة الفارسية والعربية في كلية سنت جونس بمدينة آكره، وزيادة على هذا كان يدرس للطلبة الذين يجيئون إلى داره فنون المعقول والمنقول، فقرأ عليه الحكيم مبارك علي والحكيم معصوم على كتاب (الأفق المبين) واشترك في هذا الدرس السيد أمير أحمد السهسواني.وقد خرج حاجاً من آكره ولما رجع من الحج -أي بلا زيارة لقبر الرسول صلى الله عليه وسلم فاعترضوا عليه- صنف كتاب (القول المحقق المحكم، في حكم زيارة قبر الحبيب الأكرم) ، فرد عليه الشيخ عبد الحي اللكنوي بكتاب أسماه (الكلام المبرور) فرد عليه الشيخ بكتابه (القول المنصور) ، فكتب جوابه الشيخ عبد الحي اللكنوي (المذهب المأثور) ، فكتب الشيخ جوابه وجمع فيه جميع الاعتراضات على هذه المسألة من قديم وحديث وأجاب عنها كلها بجواب جامع سماه (إتمام الحجة، على من أوجب الزيارة كالحجة) ، والمعارضون له وإن كانوا قد كتبوا في جوابه لم يلتفت أهل التحقيق إلى جوابهم، ومع ذلك فقد كتب الشيخ جواباً على ذلك لكنه لم يطبع، وكان ابتداء هذا البحث من السيد إمداد على الذي كان من أكابر تلاميذ الشيخ بشير الدين القنوجي، لكن الشيخ إمداد على لما أحس بضعفه عن مقابلة الشيخ بشير دعا الشيخ عبد الحي لهذا الميدان وفوض إليه الأمر، وأعطاه جميع ما كتب، وإمداد على هذا كان نائب مدير المقاطعة، وكان الشيخ بشير المترجم مع ذلك كلما ذهب إلى لكنو نزل ضيفاً على الشيخ عبد الحي، فيستقبله بالاحترام والبشاشة، ويمسكه في ضيافته أياماً كثيرة أزيد مما يريد الشيخ، ويجلس في درس وعظه مستمعاً مع الأدب والتوقير للشيخ، وفي أيام مقامه بآكره حصل للشيخ أمير أحمد السهسواني مع الشيخ بشير اختلاف في بعض المسائل الفرعية، وكان الشيخ أمير أحمد يدفع فيها بلين والشيخ بشير يخالفه بالشدة، ثم انتهى الأمر إلى الاعتراف بالحق والمصالحة بينهما.
Şeyh Beşîr, verâ‘, takvâ, ibadet ve gece namazı cihetinden son derece yüksek bir mertebeye sahipti. Vaazlarında kalp yumuşaklığı ve haşyet galip gelir, öyle ki gözleri yaşarırdı. Muharrem 1295 senesinde [M. 1878] Nevvâb Sıddîk Hasan Han Bahadır, kendisini Âkre'den Bhopal'e davet ederek Bhopal Emirliği'ndeki dinî medreselerin reisliğini tevdi etti. O da tefsir ve hadis derslerini meccânen okutur, mesâile cevap verir ve fetvaları içtihad yoluyla kaleme alırdı. Her Cuma Kâdı Camii'nde vaaz dersi için oturur; hükümete muhalif dahi olsa fikrini pervasızca beyan eder, muhaliflerine karşı tebyîn ve tahrîr yoluyla hüccetini ikame ederdi. Bununla birlikte tevazu ve güzel ahlak sahibiydi. Dostlarına zorlama ve çekinme olmaksızın karışır, âdeti riya, ucub ve şöhretten uzak bir şekilde misafirleri ağırlamak ve gariplere yardım etmekti. Kitap ve Sünnet'in edeplerine uymak dâimâ gözünün önündeydi; öyle ki müstehapları terk etmek tabiatına ağır gelirdi. Hindistan ehlinden herkes, onun içtihad kuvvetini ve ilmî faziletini kabul etmiş ve ona bu hususta itiraf etmişlerdir.
Şeyh Ahmed Dahlân —ki zamanında Mekke Müftüsüydü— ile Şeyh Beşîr tevhid meselesinde münazara ettiler. Şeyh Beşîr de buna cevaben "Sıyânetü'l-İnsân an Vesveseti'ş-Şeyh Dahlân" adlı eserini kaleme aldı. Bu kitap meşhur oldu, Necid âlimleri tarafından basıldı ve muhaliflerden hiç kimse buna cevap veremedi.
Nevvâb Sıddîk Hasan Han ile Şeyh Abdülhay el-Leknevî arasında ihtilaf çıkıp iki taraftan kitaplar yazılınca, Şeyh Abdülhay'ın zihninde bazı red risalelerinin Şeyh Beşîr tarafından telif edildiği zühulü oluştu ve bunu "İbrâzü'l-Gayy" adlı eserinde açıkça ifade etti. Şeyh Beşîr de bu vehmi Şeyh Abdülhay'ın fikrinden gidermeye çalıştı ve bundan sonra barıştılar.
Nevvâb (Allah ona rahmet etsin) Cemâziyelevvel 1307'de [M. 1890] vefat edince Şeyh Beşîr Bhopal'den ayrılmak istediyse de Bhopal Begümü ona bağlanıp şefkat göstererek onu alıkoydu. O da her gün [görevine] gidip gelirdi.
كان الشيخ بشير على جانب عظيم من الورع والتقوى والعبادة وقيام الليل، وكان يغلب عليه في وعظه رقة القلب والخشية حتى تدمع عيناه.وفي ٥ المحرم سنة ١٢٩٥ استدعاه النواب صديق حسن خان بهادر من (آكره) إلى (بهوبال) وفوض إليه رياسة المدارس الدينية في إمارة بهوبال، فكان يتبرع بتدريس التفسير والحديث، وكان يجيب عن المسائل ويكتب الفتاوى بطريق الاجتهاد، وفي كل جمعة يجلس لدرس الوعظ في جامع القاضي ويصرح برأيه ولو خالف الحكومة بلا مبالاة، ويقيم حجته على المخالفين تقريراً وتحريراً مع التواضع وحسن الخلق.وكان يخالط أحبابه بلا تكلف ولا احتشام، وكان ديدنه إكرام الضيوف وإمداد الغرباء بلا رياء ولا عجب ولا سمعة، وكان نصب عينيه اتباع آداب الكتاب والسنة، حتى كان يثقل على طبعه ترك المستحبات، وقد أقر له أهل الهند كافة بقوة الاجتهاد والفضيلة العلمية واعترفوا له بها.تناظر الشيخ أحمد دحلان مفتي مكة في زمانه١، والشيخ بشير في مسألة التوحيد، فكتب الشيخ رداً عليه كتابه المسمى (صيانة الإنسان، عن وسوسة الشيخ دحلان) ، واشتهر الكتاب وطبعه علماء نجد ولم يرد عليه أحد من المخالفين.ولما حصل النزاع بين النوّاب صديق حسن خان والشيخ عبد الحي اللكنوي وكتبت كتب من الطرفين وقع في نفس الشيخ عبد الحي أن بعض رسائل الرد من تصنيف الشيخ، وصرح بذلك في كتابه (إبراز الغي) ، فسعى الشيخ لدفع هذا الوهم عن فكر الشيخ عبد الحي وتصالحا بعد هذا.ولما توفي النواب رحمه الله في جمادى الأولى سنة ١٣٠٧هـ أراد الشيخ مفارقة بهوبال ولكن بيكم بهوبال٢ تعلقت به وعطفت عليه واستبقته، فكان يذهب في كل يوم١ لعل المناظرة كانت لما حج واجتمع بدحلان بمكة فناظره شفوياً، ثم لما رجع رد عليه بكتابه (صيانة الإنسان) .٢ هي زوجة النواب صديق حسن خان أمير بهوبال الشهيرة، و (بيكم) مؤنث بك، كما أن (خانم) وتنطق في مصر (هانم) مؤنث خان، وبك وخان – ومؤنثهما بيكم وخانم – من ألقاب التعظيم.
Haftada iki gün Tac Mahal'e (Prenses Begüm'ün sarayı) gider, vaaz ederdi. Begüm'e bağlı kadınlar vaazını dinlemek ve kendisinden sâlih dualar istemek üzere orada toplanırlardı. Bu vaazlarında tergîb ve terhîb ile emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münkerde bulunur, müdâhene ve mübâlât etmezdi. Nihayet Begüm, 1319 senesinde vefat etti (Allah rahmet eylesin). Ardından tahtına kızı Sultan Cihan Begüm geçti. O, asrî ilimleri ve Avrupaî sanatları yaymaya, dinî ilimlerin ve bu ilimlerle iştigal edenlerin itibarını azaltmaya başlayınca Şeyh, Bhopal'da yirmi beş yıl ikamet ettikten sonra oradan ayrılarak Delhi'ye göç etti.
Şeyh, daha önce Delhi'de Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî ile münâzara etmek üzere davet edilmiş; bu davete Bhopal hükümetinin emriyle icabet etmişti. Bunun üzerine ilim ve din ehlinden, tüccarlardan ve Şeyh Nazir Hüseyin'e —ki oranın büyük âlimlerindendi— bağlı olan kimseler ona yöneldiler. Şeyh Nazir Hüseyin'in zayıflığı ve yaşlılığı sebebiyle onun yerine geçmek üzere Delhi'de ikamet etmesini arzu ettiler. Ancak Bhopal hükümeti o sırada Şeyh'e saygı göstermeye ve dinî işlerin riyâsetini ona vermeye devam ettiği için onların arzusunu yerine getiremedi. Bhopal'da durum değişince taleplerini yinelediler; o da bunu kabul ederek onlara katıldı. Ardından şeyhinin makamına oturup ders verdi, fetvâ verdi ve vaaz etti.
Mirza Gulam Ahmed ise önce kendisinin beklenen Mehdî olduğunu iddia etmiş, sonra Mehdilik iddiasından kendisi için Mesihlik iddiasına yükselmişti. Hıristiyanlar ve Hindulardan Arya Samaj ile münâzara etmekten vazgeçip Müslüman âlimlerle münâzaraya yöneldi. Münâzarasını yalnızca Kur'an ile yapar, hadislerden ve sahâbe sözlerinden yüz çevirirdi. İşi meşhur oldu, hatta münâzara talebini açıkça dile getirdi. O zaman Bhopal Begüm'ü, Şeyh Muhammed Beşir'e Mirza ile münâzara etmek üzere Delhi'ye gitmesini emretti. Mirza sözlü münâzarayı kabul etmeyince, ikisi de Delhi'de olmak üzere her biri kendi yerinde yazılı olarak münâzara ettiler.
Mirza, "Şüphesiz ben seni vefat ettirecek ve kendime yükselteceğim" (Âl-i İmrân 3/55) âyet-i kerîmesini delil göstererek İsa'nın öldüğünü açıkça ifade ediyordu. Buna karşılık Şeyh, "Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce ona iman etmiş olmasın" (Nisâ 4/159) âyet-i kerîmesi ile İsa'nın hayatta olduğunu ispat ederek ona itiraz etti. Ardından Mirza, âdeti üzere te'villerle tartışmaya, nahiv ve sarf kurallarını eleştirerek âyetin İsa'nın hayatını ispatlamadığını ileri sürmeye başladı. Şeyh ise ona, karşılık vermeye güç yetiremediği cevaplarla reddiyede bulundu.
اثنين من الأسبوع إلى تاج محل (قصر الأميرة بيكم) فيجلس للوعظ، ويجتمع عليه النساء المتصلات ببيكم لسماع وعظه وطلب الدعوات الصالحة منه، وكان يتكلم في وعظه هذا بالترغيب والترهيب والأمر بالمعروف والنهي عن المنكر بلا مداهنة ولا مبالاة، حتى توفيت بيكم رحمها الله في سنة ١٣١٩، ولما جلست بعدها على عرش ولايتها بنتها سلطان جيهان بيكم وأخذت في نشر العلوم العصرية والفنون الأوربية وتقليل شأن العلوم الدينية والقائمين بها ارتحل الشيخ عن بهوبال إلى دهلي بعد ما أقام فيها خمساً وعشرين سنة.وكان الشيخ قد دعي لمنظرة مرزا غلام أحمد القادياني في دهلي فجاءها بأمر حكومة بهوبال، فأقبل عليه أهل العلم والدين والتجار وغيرهم ممن لهم تعلق بالشيخ نذير حسين كبير علمائها ورغبوا إليه أن يقيم بدهلي بسبب ضعف الشيخ نذير حسين وكبر سنه للقيام مقامه، ولكن لما كانت حكومة بهوبال لا تزال تعظم الشيخ وتسند إليه رياسة الأمور الدينية لم يستطع إجابتهم إلى رغبتهم حينئذ، فلما تغيرت الأحوال في بهوبال استأنفوا الطلب فأجابهم إلى ذلك، وتحول إليهم، ثم جلس في مقام شيخه يدرس ويفتي ويعظ.وكان مرزا غلام أحمد ادعى أنه المهدي المنتظر، ثم ترقى عن دعوى المهدوية لنفسه إلى دعوى المسيحية، وتحول عن اشتغاله بمناظرة المسيحيين وأرياسماج من الهندوس إلى مناظرة علماء المسلمين، وكان لا يناظر إلا بالقرآن معرضاً عن الأحاديث وأقوال الصحابة، واشتهر أمره حتى صرح بطلب المناظرة، حينئذ أمرت بيكم بهوبال الشيخ محمد بشير أن يتوجه إلى دهلي لمناظرة المرزا، ولما لم يرض مرزا بالمناظرة الشفوية تناظرا كتابة وهما في دهلي وكل منهما في محله.كان مرزا يصرّح بموت المسيح مستدلاً بقوله تعالى: {إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ} . فعارضه الشيخ مثبتاً حياة المسيح بقوله تعالى: {وَإِن مِّنْ أَهْلِ الكِتَابِ إِلَاّ لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ} . ثم أخذ مرزا على عادته يجادل بالتأويلات، وينتقد القواعد النحوية والصرفية ليستدل على أن الآية لا تثبت حياة المسيح، فرد عليه الشيخ بأجوبة لم يستطع
Bunu reddederek [veya: buna cevap vererek], akrabalarından birinin Kadiyan’da hasta olduğu ve onu ziyarete gideceği mazeretiyle münazarayı kesti. Mirza’nın münazarayı kesinceye kadar bu münazarada cereyan eden bütün yazışmalar, el-Hakkü’s-Sarîh fî İsbâti Hayâti’l-Mesîh (Mesîh’in Hayatını İspatlamada Açık Hakikat) adlı kitapta derlenmiştir ki bu kitap basılmıştır. Bu münazara 1312 (milâdî 1894-95) senesinde vuku bulmuştur. Delhi’de ikameti sırasında el-Kavlü’l-Mahmûd fî Reddi’s-Sûd (Ribâyı Reddeden Övülmüş Söz) adlı bir risale kaleme almıştır. [1] Bu meselenin aslı Şeyh Nazîr Ahmed ed-Dehlevî’ye dayanmaktadır. Şeyh’in ferdî içtihatlarından biri, kurban kesimini Zilhicce’nin son gününe kadar caiz görmesiydi. Âlimler bu hususta kendisine muhalefet etmişler; bunun üzerine Şeyh, kendi görüşünü âlimlerin sözleriyle delillendirdiği bir kitap derlemiş, fakat bu kitap hacimli olmasına rağmen basılmamıştır. İmamın arkasında kıraat meselesine dair geniş bir kitap telif etmiş ve buna el-Burhânü’l-‘Uccâb fî Mes’eleti Fardiyyeti Ümmi’l-Kitâb (Fâtiha’nın Farziyeti Meselesinde Harikulâde Delil) adını vermiştir. Bu kitap vefatından sonra basılmıştır. Ayrıca bazı talebelerine nispet edilen dinî risaleleri de vardır. Şeyh’in Delhi’de ikameti süresince âdeti, bütün ilimlerde ders halkaları düzenlemekti. Bunlardan biri de sabah namazından sonra iki saat boyunca “Kur’an’ın hadisle tefsiri” [2] dersiydi. Halk bu dersi dinlemek için büyük bir şevkle uzak yerlerden gelirdi. Nihayet Şeyh (Allah ona rahmet etsin) 1326 (milâdî 1908) senesinde Delhi’de vefat etti. O esnada yetmiş dört yaşındaydı. (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci‘ûn). Allah onun kabrini hoş eylesin ve cenneti mekânı kılsın. Şeyh Nazar Ahmed, ebcet hesabıyla vefat tarihini çıkarmış ve “Kad dehaleti’l-cennete bilâ hisâb” (Hesapsız cennete girdi) şeklinde bulmuştur. Şeyh İ‘câz Ahmed ise “mağfûr” (bağışlanmış) lafzından vefat tarihini çıkarmış ve bu hususta fasih ve beliğ bir Arapça kaside söylemiştir. Bu kasideden bir kısmını aktarmakta bir beis görülmemiştir: [1] Yani faiz/ribâ; “sûd” Urducadır. [2] Muhtemelen aslı “bilmâ’sûr” (rivayetle) olacaktır; çünkü merfû hadisler tefsirde az olduğu gibi mevkuf hadisler de azdır.
ردها، فانقطع عن المناظرة معتذراً بأن أحد أقاربه بقاديان مريض، وأنه سيسافر لعيادته. وجميع المكاتبات التي دارت في هذه المناظرة حتى انقطع المرزا مدونة في كتاب (الحق الصريح، في إثبات حياة المسيح) وهو مطبوع، وكانت تلك المناظرة في سنة ١٣١٢هـ.وفي مدة إقامته في دهلي كتب رسالة سماها (القول المحمود، في رد السود) ١. وكان أصل تلك المسألة من الشيخ نذير أحمد الدهلوي.ومن مفردات الشيخ أنه كان يجيز الأضحية إلى آخر ذي الحجة، وخالفه أهل العلم في ذلك، فجمع كتاباً استدل فيه على رأيه بأقوال أهل العلم، فجاء كتاباً ضخماً ولكنه لم يطبع.وصنف كتاباً مبسوطاً في مسألة القراءة خلف الإمام سماه (البرهان العجاب، في مسألة فرضية أم الكتاب) طبع بعد وفاته.وله غير ذلك رسائل دينية منسوبة إلى بعض تلاميذه.وكانت عادة الشيخ مدة مقامه في دهلي أن يعقد مجالس للتدريس في جميع العلوم، ومن ذلك ساعتان بعد صلاة الصبح لتفسير القرآن بالحديث٢، وكان الناس يحضرون من أماكن بعيدة لاستماع هذا الدرس بشوق عظيم.توفي رحمه الله في دهلي سنة ١٣٢٦هـ، وكان عمره حينئذ أربعاً وسبعين سنة (إنا لله وإنا إليه راجعون) طيب الله ثراه، وجعل الجنة مثواه، وقد جمع الشيخ (نظر أحمد) تاريخ وفاته بحسب الجمل الحرفية فكانت (قد دخل الجنة بلا حساب) والشيخ إعجاز أحمد قد أخرج من لفظ (مغفور) تاريخ وفاته، وأنشد في ذلك قصيدة عربية فصيحة بليغة لا بأس بإيراد شيء منها قال:١ أي الربا، والسود لغة أوردية.٢ لعل الأصل "بالمأثور"، لأن الأحاديث المرفوعة في التفسير قليلة، وكذا الموقوفة.