Büyük imam, mütekellimîn hücceti Ebü'l-Muzaffer el-İsfirâyînî şöyle buyurmuştur:
Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm O'nun resulü Muhammed (s.a.v.)'e, bütün âline ve hayırlı, temiz sahabelerine olsun.
Biliniz ki –Allah sizi bahtiyar kılsın– şüphesiz Allah tebâreke ve teâlâ kulunu, zâtını, sıfatlarını, adaletini, hikmetini, sıfatındaki kemalini, meşietinin nüfuzunu, mülkünün kemalini ve kudretinin umumiliğini bilmesini emretmiştir. Bu bilginin tamamı, ancak O'ndan noksanlıkları nefyetmek ve O'na bid‘atçilerin bid‘atlerinden ve mülhidlerin ilhadından hiçbir şey bulaştırmaksızın kemal sıfatlarını ispat etmek suretiyle kemale erer.
O teâlânın emri, iki şeyi ihtiva ediyordu: (Birincisi) bilinmesini vacip kıldığı şeyleri bilmek; (ikincisi) kendisinden kaçınılmasını vacip kıldığı şeyleri kavrayıp ona göre davranmak. Nihayet bu iki vasıf kendisinde birleşince, sağlamlık ve yakîn yolunda iman vasfı gerçekleşir; birçoklarına vesvese veren şüphelerden ve şeytanın tuzaklarından ayrılmış olur. Böylece kişinin imanı, Allah teâlânın Halîlürrahman [Hz. İbrahim'in] imanı hakkında haber verdiği gibi olur. Nitekim O (İbrahim) şöyle demiştir: 'Şüphe yok ki ben, yüzümü gökleri ve yeri yaratana, hanîf olarak çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.' [En'âm, 79] Allah, bu bilgi sebebiyle onu övmüştür. Zira o, sıfatlarının kemalini bilmekle, sıfatına aykırı olan her mâbuddan yüz çevirmeyi birleştirmiştir. İşte Allah teâlâ, Halîl'i [İbrahim'i] 'hanîf' olarak vasfetmiştir; yani putlara tapmaktan, şeytanın tuzaklarından ve bunlara muhalif olan yol ve dinlerden yüz çeviren (meyleden) kimse olarak. Resulü Mustafa (s.a.v.) de buna benzer bir şekilde şöyle ikrar etmiştir: 'Dinlerini parçalara ayırıp bölük bölük olanlar var ya, işte senin onlarla hiçbir alâkan yoktur. Onların işi ancak Allah'a aittir. Sonra O, onlara yapmış olduklarını haber verecektir.' [En'âm, 159]
قَالَ الإِمَام الْكَبِير حجَّة الْمُتَكَلِّمين أَبُو المظفر الإِسْفِرَايِينِيّبِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيم الْحَمد لله رب الْعَالمين وَالصَّلَاة وَالسَّلَام على رَسُوله مُحَمَّد وَآله أَجْمَعِينَ وَأَصْحَابه البررة الطاهريناعلموا أسعدكم الله إِن الله تبارك وتعالى أَمر عَبده بمعرفته فِي ذَاته وَصِفَاته وعدله وحكمته وكماله فِي صفته ونفوذ مَشِيئَته وَكَمَال مَمْلَكَته وَعُمُوم قدرته وَلَا تتكامل الْمعرفَة بذلك كُله إِلَّا بِنَفْي النقائص عَنهُ وبإثبات أَوْصَاف الْكَمَال لَهُ من غير أَن يشوبه شَيْء من بدع المبتدعين وإلحاد الْمُلْحِدِينَ وَكَانَ أمره تَعَالَى متضمنا لأمرين الْمعرفَة بِمَا أوجب مَعْرفَته والإحاطة بِمَا أوجب عَلَيْهِ مجانبته حَتَّى إِذا اجْتمع لَهُ الوصفان تحقق لَهُ وصف الْإِيمَان على سَبِيل الإتقان والإيقان والمفارقة لما يوسوس لكثير مِنْهُم من الشّبَه وحبائل الشَّيْطَان فَيكون إيمَانه كَمَا أخبر الله تَعَالَى بِهِ عَن إِيمَان خَلِيل الرَّحْمَن حِين قَالَ {إِنِّي وجهت وَجْهي للَّذي فطر السَّمَاوَات وَالْأَرْض حَنِيفا وَمَا أَنا من الْمُشْركين} أثنى عَلَيْهِ لهَذِهِ الْمعرفَة لجمعه بَين الْمعرفَة بِكَمَال أَوْصَافه وميله عَن كل معبود يُخَالِفهُ فِي وَصفه فوصفه أَي الله تَعَالَى الْخَلِيل بِكَوْنِهِ حَنِيفا أَي مائلا عَن عبَادَة الْأَوْثَان وحبائل الشَّيْطَان وَمَا يُخَالِفهُ من الطّرق والأديان وبمثله أقرّ رَسُوله الْمُصْطَفى عليه السلام حِين قَالَ إِن الَّذين فرقوا دينهم وَكَانُوا شيعًا لست مِنْهُم فِي شَيْء إِنَّمَا أَمرهم إِلَى الله ثمَّ ينبئهم بِمَا كَانُوا
('Onlar yaparlar') Ve (Allah sübhânehû): 'Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur' buyurdu. Bunun üzerine O'na [Resûlullah'a] marifeti [hakikati bilmeyi] ve hakikatine muhalif olan her dini terk etmeyi emretti. Yine O'na, nefiy ve isbât vasıflarını câmi' olan marifet sıfatıyla kendisini haber vermesini, bilinmesi vâcip olanı bilmeyi ve kaçınılması vâcip olandan kaçınmayı emretti. Nitekim şöyle buyurdu: 'De ki: Şüphesiz Rabbim beni dosdoğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hanîf olan İbrâhim'in milletine iletti; o, müşriklerden değildi.' Allah sübhânehû, bütün insanlara iman kelimesi olan 'Lâ ilâhe illallah'ı emretti. Bu kelimede nefiy ile isbât bir araya getirilmiş; nefiy isbâttan önce zikredilmiştir ki, isbâtın ancak ona muhalif olan her şeyden korunarak elde edileceği bilinsin. İşte İhlâs sûresinde de nefiy ile isbât bir araya getirilmiştir. Zira Allah, 'De ki: O Allah birdir, Allah Samed'dir' sözüyle kendisini kemâl sıfatlarıyla vasfetmiş; 'Doğurmadı ve doğurulmadı, O'na hiçbir şey denk olmadı' sözüyle de noksanlıkları nefyetmiştir. Hatta ârifler, Samed sıfatının tahkikinde şöyle demiştir: Bu sıfat, halkın ancak kendisiyle tamamlandığı her sıfatın isbâtını ve Allah hakkında câiz olmayan her sıfatın nefyini içerir. Çünkü lügatte samed, ihtiyaçlarda kendisine başvurulan efendi demektir. Bu da fiillerin intizamının tamamlandığı kemâl sıfatlarının isbâtını gerektirir. Lügavî tefsirde samed'in 'içi boş olmayan' anlamına geldiği de açıklanmıştır. Bu da nihayet, hudûd, cihet, cisim veya cevher olma vasıflarının nefyini içerir. Çünkü bu sıfatlardan herhangi biriyle muttasıf olan, terkîbden ve iç boşluğu bulunmaktan müstağni kalmaz. Bu bütün ile nefiy ve isbât yoluyla marifetin ve hak ile bâtılı ayırt etmenin vâcipliği sâbit olur. Bâtıl sıfatının nefyini tahkik edemeyen kimse, hak olan marifet sıfatının isbâtını da tahkik edemez. Resûlullah (s.a.v.)'in ashâbı, itikad ve marifetin sahihliği için kendisine hakkı, bâtıldan ve şerden kaçınmak için de bâtılı ve şerri sorarlardı. Nitekim Huzeyfe b. el-Yemân (r.a.) şöyle demiştir:
يَفْعَلُونَ) وَقَالَ {فَاعْلَم أَنه لَا إِلَه إِلَّا الله} فَأمره بالمعرفة ومغادرة كل دين يُخَالِفهُ فِي حَقِيقَته وَأمره أَن يخبر عَن نَفسه بِصفة مَعْرفَته الجامعة لوصفي النَّفْي وَالْإِثْبَات وَمَعْرِفَة مَا يجب مَعْرفَته ومجانبة مَا تجب مجانبته فَقَالَ {قل إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاط مُسْتَقِيم دينا قيمًا مِلَّة إِبْرَاهِيم حَنِيفا وَمَا كَانَ من الْمُشْركين} وَأمر سُبْحَانَهُ الكافة بِكَلِمَة الْإِيمَان لَا إِلَه إِلَّا الله جمع فِيهَا بَين النَّفْي وَالْإِثْبَات وَقدم النَّفْي على الْإِثْبَات ليعلم أَن الْإِثْبَات لَا يحصل إِلَّا بصيانته عَن كل مَا يتَضَمَّن مُخَالفَته وَهَكَذَا جمع فِي سُورَة الْإِخْلَاص بَين النَّفْي وَالْإِثْبَات فوصف نَفسه بأوصاف الْكَمَال فِي قَوْله {قل هُوَ الله أحد الله الصَّمد} وَنفي عَن نَفسه النُّقْصَان بقوله {لم يلد وَلم يُولد وَلم يكن لَهُ كفوا أحد} حَتَّى قَالَ أهل المعارف فِي تَحْقِيق صفة الصَّمد أَنه يتَضَمَّن إِثْبَات كل صفة لَا يتم الْخلق إِلَّا بهَا وَنفي كل صفة لَا يجوز وَصفه بهَا لِأَن الصَّمد فِي اللُّغَة هُوَ السَّيِّد الَّذِي يرجع إِلَيْهِ فِي الْحَوَائِج وَهَذَا يُوجب لَهُ إِثْبَات صِفَات الْكَمَال الَّتِي يتم بهَا إتساق الْأَفْعَال وَقد جَاءَ إِيضَاح اللُّغَة فِي تَفْسِيره أَن الصَّمد هُوَ الَّذِي لَا جَوف لَهُ وَهَذَا يتَضَمَّن نفي النِّهَايَة وَنفي الْحَد والجهة وَنفي كَونه جسما أَو جوهرا لِأَن من اتّصف بِشَيْء من تِلْكَ الْأَوْصَاف لم يسْتَحل اتصافه بالتركيب وَوُجُود الْجوف لَهُ وتقرر بِهَذِهِ الْجُمْلَة وجوب الْمعرفَة بِالنَّفْيِ وَالْإِثْبَات والتمييز بَين الْحق وَالْبَاطِل وَمن لم يتَحَقَّق لَهُ معرفَة نفي صفة الْبَاطِل لم يتَحَقَّق لَهُ معرفَة إِثْبَات صفة الْمعرفَة بِالْحَقِّوَقد كَانَ أَصْحَاب رَسُول الله صلى الله عليه وسلم يسألونه عَن الْحق لصِحَّة الإعتقاد والمعرفة وَعَن الْبَاطِل وَالشَّر للتمكن من المجانبة حَتَّى قَالَ حُذَيْفَة بن الْيَمَان كَانَ النَّاس
İnsanlar Resûlullah (s.a.v.)’e hayrı sorarlardı; ben ise O’na şerri sorardım. Bunu ancak şerden sakınmanın doğru olması için yapardı. Zira şerri bilmeyen kimsenin ona düşmesi yakındır. Nitekim şair demiştir: “Şerri tanıdım – şer için değil, ondan sakınmak için; insanlardan şerri bilmeyen ona düşer.” Resûlullah (s.a.v.), İslâm zamanında da kendisinden önceki dinlerde ortaya çıkan farklı fırkaların zuhur edeceğini haber vererek şöyle buyurmuştur: “Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı, Hristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldı, ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi ateştedir, yalnız bir fırka müstesna.” Denildi ki: “Ey Allah’ın Resûlü, kurtulan kimdir?” Buyurdu: “Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şey.” Başka bir haberde ise: “Cemaattir” buyurmuştur. Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb (r.a.) rivayet etti ki Nebî (s.a.v.), Allah Teâlâ’nın “Yüzlerin ağardığı ve yüzlerin karardığı gün...” âyetinin tefsirinde şöyle buyurdu: “Yüzleri kararanlara: İmanınızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyleyse küfretmeniz sebebiyle azabı tadın!” Şüphesiz yüzleri ağaranlar cemaattir; yüzleri kararanlar ise ehl-i hevâdır.” Böylece Resûlullah (s.a.v.), bu ümmete karışılacağını ve onun bütününe nispet edilen pek çok ehl-i hevânın bulunduğunu, onların hakiki iman noktasında (müminlerden) ayrıldıklarını, her ne kadar zâhirî durumda onlara karışmış görünseler de beyan etti. O halde müminin onların halini bilmesi, onlardan ayrışması ve akidesini onların üzerinde bulunduğu bid‘atlardan koruması zaruridir. Nitekim Allah’ın “Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak iman ederler” buyruğunda nitelediği kimse gibi olmamalıdır. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kalbinde zerre ağırlığınca kibir bulunan cennete girmez; ve Cehennem’de... olan da kalmaz.”
يسْأَلُون رَسُول الله صلى الله عليه وسلم عَن الْخَيْر وَكنت أسأله عَن الشَّرّ وَإِنَّمَا كَانَ يَفْعَله لتصح لَهُ مجانبته لِأَن من لم يعرف الشَّرّ يُوشك أَن يَقع فِيهِ كَمَا قَالَ الشَّاعِر(عرفت الشَّرّ لَا للشر لَكِن لتوقيه … وَمن لَا يعرف الشَّرّ من النَّاس يَقع فِيهِ)وَقد أخبر رَسُول الله صلى الله عليه وسلم أَنه سَيظْهر فِي زمن الْإِسْلَام من الْفرق الْمُخْتَلفَة مَا ظهر فِي الْأَدْيَان قبله فَقَالَ افْتَرَقت الْيَهُود إِحْدَى وَسبعين فرقة وافترقت النَّصَارَى اثْنَتَيْنِ وَسبعين فرقة وتفترق أمتِي ثَلَاثًا وَسبعين فرقة كلهم فِي النَّار إِلَّا وَاحِدَة فَقيل يَا رَسُول الله من النَّاجِية فَقَالَ مَا أَنا عَلَيْهِ وأصحابي وَفِي خبر آخر أَنه قَالَ الْجَمَاعَةوروى عبد الله بن عمر بن الْخطاب أَن النَّبِي صلى الله عليه وسلم قَالَ فِي تَفْسِير قَوْله تَعَالَى يَوْم تبيض وُجُوه وَتسود وُجُوه فَأَما الَّذين اسودت وُجُوههم أكفرتم بعد إيمَانكُمْ فَذُوقُوا الْعَذَاب بِمَا كُنْتُم تكفرون إِن الَّذين ابْيَضَّتْ وُجُوههم هم الْجَمَاعَة وَالَّذين اسودت وُجُوههم أهل الْأَهْوَاء فَبين رَسُول الله صلى الله عليه وسلم أَن هَذِه الْأمة يلبس بهَا وينسب إِلَى جُمْلَتهَا كثير من أهل الْأَهْوَاء يفارقونهم فِي حَقِيقَة الْإِيمَان وَإِن كَانُوا يلتبسون بهم فِي ظَاهر الْحَال فَلَا بُد لِلْمُؤمنِ من أَن يعرف حَالهم حَتَّى يتَمَيَّز عَنْهُم ويصون عقيدته عَمَّا هم عَلَيْهِ من الْبدع وَلَا يكون كمن وَصفه الله حَيْثُ قَالَ {وَمَا يُؤمن أَكْثَرهم بِاللَّه إِلَّا وهم مشركون} وَقد قَالَ رَسُول الله صلى الله عليه وسلم لَا يدْخل الْجنَّة من كَانَ فِي قلبه مِثْقَال ذرة من الْكبر وَلَا يبْقى فِي النَّار من كَانَ
Kişinin kalbinde zerre ağırlığında iman bulunması, ancak bid‘at, ilhad ve küfrün her türlü lekesinden arınmış sahih ve selim bir itikad ile hasıl olur. Âkil kimse bid‘atların vasıflarını ve ehlini iyice tanımadıkça, bunların hepsinden sıyrılmış halis imanın hakikati ona yerleşmiş olmaz. Resûlullah (s.a.v.)'in sözü doğrudur, vaadi haktır. O'nun Müslümanlar arasında dalâlet fırkalarının bulunacağına dair haber verdiği bu durum, şüphesiz vuku bulacaktır. Müslüman âlimlerden ehl-i tahkik olan şeyhler bu hususta ihtilaf etmişlerdir. Kimileri şöyle dedi: Bid‘at ehli olan bu fırkaların hepsi henüz Müslümanlar arasında tam olarak ortaya çıkmamıştır; sadece bir kısmı zuhur etmiş olup kıyamet gününden önce geri kalanları da ortaya çıkacaktır. Zira Resûlullah (s.a.v.)'in haber verdiği şey mutlaka vuku bulacaktır. Diğer âlimler ise -ki bunlar tarihleri takip eden, İslam sıfatıyla anılan mezhep sahiplerinden nakledilen makaleleri araştıran kimselerdir- şöyle dedi: Bu dalâlet fırkalarının tamamı İslam ümmeti içerisinde zaten ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu sebeple tahsil sahibi bir kimseye, kendi akidesini onların fâsid akidelerinden, dinini onların dalâletteki dinlerinden ayırt etmesi vacip olmuştur. İslam beldelerinde bid‘at ehlinden öyle topluluklar ortaya çıkmıştır ki, avamı aldatmakta, dinlerini onlara karıştırmakta, kendilerini Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in iki fırkası olan ehl-i hadis ve ehl-i re'y'e nispet etmekte, Müslümanların gafillerini aldatmak için kendilerine güç sağlayacak İslam ehlinden durumları bilinmeyen bazı önde gelenlere dayanmakta ve böylece saf kimselere kendilerinin galip ve güçlü olduğunu göstermektedirler. Durumlarını bilmeyen cahil kimse ise, bâtılın bir süre dolaşıp sonra düşeceğini bilmez. Nitekim halk arasında darbımesel olarak söylenegelmiştir: 'Bâtıl bir süre dolaşır, sonra yok olur.' Yine denilmiştir ki: 'Hak apaçık ve parlaktır, bâtıl ise karışık ve eğridir.' Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Allah, iman edenleri dünya hayatında ve ahirette sabit sözle sağlamlaştırır. Allah, zalimleri saptırır ve Allah dilediğini yapar.' İşte ben, iki grup arasını ayırt eden, hakkın vasfını ve özelliğini, onun delillerine işareti, bâtılın vasfını ve şüphelerinin sınırını bir araya toplayan bir kitap telif etmek istedim. Ta ki ona muttali olan kimsenin yakîni içinde artsın.
فِي قلبه مِثْقَال ذرة من الْإِيمَان وَإِنَّمَا يحصل مِثْقَال ذرة من الْإِيمَان بإعتقاد صَحِيح سليم عَن جَمِيع شوائب الْبدع والإلحاد وأنواع الْكفْر وَمَا لم يتَبَيَّن الْعَاقِل أَوْصَاف الْبدع وَأَهْلهَا لم يَتَقَرَّر لَهُ حَقِيقَة الْإِيمَان المستخلص عَن جَمِيعهَا وَكَلَام النَّبِي صلى الله عليه وسلم صدق ووعده حق وَهَذَا الَّذِي أخبر عَن وجود فرق الضلال فِيمَا بَين الْمُسلمين لَا محَالة كَائِنوَقد اخْتلف مَشَايِخ أهل التَّحْقِيق من عُلَمَاء الْمُسلمين فِيهِ فَقَالَ بَعضهم لم يتكامل وجود هَذِه الْفرق من أهل الْبدع بَين الْمُسلمين بعد وَإِنَّمَا وجد بَعضهم وسيوجد بعدهمْ قبل يَوْم الْقِيَامَة جَمِيعهم فَإِن مَا أخبر الرَّسُول صلى الله عليه وسلم كَائِن لَا محَالة وَقَالَ الْبَاقُونَ وهم الَّذين يتتبعون التواريخ ويفتشون عَن المقالات المنقولة من أَرْبَاب الْمذَاهب المتسمة بسمة الْإِسْلَام أَن تَمام هَذِه الْفرق الضَّالة قد وجدت فِي زمرة الاسلام وَوَجَب على الْمَرْء المحصل أَن يُمَيّز عقيدته عَن عقائدهم الْفَاسِدَة وَدينه عَن أديانهم الضَّالة وَقد ظهر فِي بِلَاد الْإِسْلَام أَقوام من أهل الْبدع يخدعون الْعَوام وَيلبسُونَ عَلَيْهِم الْأَدْيَان وينتسبون إِلَى فريقي أهل السّنة وَالْجَمَاعَة أَصْحَاب الحَدِيث والرأي ويستظهرون بصدور لَا يعرف حَالهم من صُدُور أهل الْإِسْلَام ليتقوى بهم على خداع أهل الْغرَّة من الْمُسلمين ويظهرون بِهِ للأغمار أَن لَهُم الْغَلَبَة وَالْقُوَّة وَلَا يعرف الْجَاهِل بأحوالهم إِن الْبَاطِل قد يكون لَهُ جَوْلَة ثمَّ يسْقط كَمَا سَارَتْ بِهِ الامثال على لِسَان الكافة أَن الْبَاطِل يجول جَوْلَة ثمَّ يضمحل وكما يُقَال الْحق أَبْلَج وَالْبَاطِل لجلج وَقَالَ تَعَالَى {يثبت الله الَّذين آمنُوا بالْقَوْل الثَّابِت فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَة ويضل الله الظَّالِمين وَيفْعل الله مَا يَشَاء}فَأَرَدْت أَن أجمع كتابا فارقا بَين الْفَرِيقَيْنِ جَامعا بَين وصف الْحق وخاصيته وَالْإِشَارَة إِلَى حججه وَوصف الْبَاطِل وحد شبهه لِيَزْدَادَ المطلع عَلَيْهِ استيقانا فِي
Dînine ve yakîninde gerçekleştirmek üzere; böylece bâtılı savunanların hileleri ve dîne muhalefet edenlerin tahrifleri ona tesir edemez. Kitabı, Allah'ın havli ve kuvvetiyle on beş bâba ayırdı. Bu bâblar, ehl-i dînin akaidlerinin vasıflarını, ehl-i zeyg ve mülhidlerin rezâletlerini beyan eden kapsamlı bölümlerdir. Allah Teâlâ, bu eserin lütuf ve ihsanıyla tamamlanmasına muvaffak kılacak velîdir. Muhakkak ki O, dilediğine kâdirdir; lütuf ve ihsana lâyıktır.
Birinci Bâb: Resûlullah (s.a.v.)'in vefatından sonra İslâm'da zuhur eden ilk ihtilafın beyanı; sahâbenin (r.a.) veya onlara yakın dönemlerde ortaya çıkan ihtilaflar hakkında.
İkinci Bâb: Ümmetin fırkalarının topluca beyanı hakkında.
Üçüncü Bâb: Ravâfız'ın mezheplerinin tafsilatı ve rezâletlerinin beyanı hakkında.
Dördüncü Bâb: Havâric'in mezheplerinin beyanı ve rezâletlerinin beyanı hakkında.
Beşinci Bâb: Mu'tezile lakabıyla anılan Kaderiyye'nin mezheplerinin tafsilatı ve rezâletlerinin beyanı hakkında.
Altıncı Bâb: Mürcie'nin mezheplerinin tafsilatı ve rezâletlerinin beyanı hakkında.
Yedinci Bâb: Neccâriyye'nin mezheplerinin tafsilatı ve rezâletlerinin beyanı hakkında.
Sekizinci Bâb: Dırâriyye'nin mezheplerinin tafsilatı ve rezâletlerinin beyanı hakkında.
Dokuzuncu Bâb: Bekriyye'nin mezheplerinin tafsilatı ve rezâletlerinin beyanı hakkında.
Onuncu Bâb: Cehmiyye'nin mezheplerinin tafsilatı ve rezâletlerinin beyanı hakkında.
On Birinci Bâb: Kerrâmiyye'nin mezheplerinin tafsilatı ve rezâletlerinin beyanı hakkında.
On İkinci Bâb: Müşebbihe'nin mezheplerinin tafsilatı ve rezâletlerinin beyanı hakkında.
On Üçüncü Bâb: İslâm dînine mensup olmakla birlikte Müslümanlar arasında sayılmayan ve yetmiş iki fırka içerisinde değerlendirilmeyen, sayıları yirmiden fazla olan fırkaların beyanı hakkında.
On Dördüncü Bâb: İslâm devletinin zuhurundan önce var olan mülhidlerden bazı toplulukların mezheplerinin beyanı hakkında. Bunlardan yalnızca bir kısmını zikredeceğim.
On Beşinci Bâb: Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'in itikadının beyanı; onların dîndeki meziyetleri, güzellikleri ve eserlerinin beyanı hakkında. Allah'ın fazlı ve tevfîkiyle, usandırmaktan ve çok uzatmaktan korunmuş olarak, iktisâr ve i'tidâl sınırı içerisinde her bâbda şartının gerektirdiğini zikrettim.
دينه وتحقيقا فِي يقينه فَلَا ينفذ عَلَيْهِ تلبيس المبطلين وَلَا تَدْلِيس الْمُخَالفين للدّين وقسمته بحول الله وقوته على خَمْسَة عشر بَابا جَامِعَة لبَيَان أَوْصَاف عقائد أهل الدّين وفضائح أهل الزيغ والملحدين وَالله تَعَالَى ولي التَّوْفِيق لإتمامه بفضله وإنعامه أَنه على مَا يَشَاء قدير وبالفضل والأحسان جديرالْبَاب الأول فِي بَيَان أول خلاف ظهر فِي الْإِسْلَام بعد وَفَاة رَسُول الله صلى الله عليه وسلم وَمَا ظهر من الْخلاف فِي أَيَّام الصَّحَابَة أَو قَرِيبا مِنْهُمالْبَاب الثَّانِي فِي بَيَان فرق الْأمة على الْجُمْلَةالْبَاب الثَّالِث فِي تَفْصِيل مقالات الروافض وَبَيَان فضائحهمالْبَاب الرَّابِع فِي بَيَان مقالات الْخَوَارِج وَبَيَان فضائحهمالْبَاب الْخَامِس فِي تَفْصِيل مقالات الْقَدَرِيَّة الملقبة بالمعتزلة وَبَيَان فضائحهمالْبَاب السَّادِس فِي تَفْصِيل مقالات المرجئة وَبَيَان فضائحهمالْبَاب السَّابِع فِي تَفْصِيل مقالات النجارية وَبَيَان فضائحهمالْبَاب الثَّامِن فِي تَفْصِيل مقالات الضرارية وَبَيَان فضائحهمالْبَاب التَّاسِع فِي تَفْصِيل مقالات البكرية وَبَيَان فضائحهمالْبَاب الْعَاشِر فِي تَفْصِيل مقالات الْجَهْمِية وَبَيَان فضائحهمالْبَاب الْحَادِي عشر فِي تَفْصِيل مقالات الكرامية وَبَيَان فضائحهمالْبَاب الثَّانِي عشر فِي تَفْصِيل مقالات المشبهة وَبَيَان فضائحهمالْبَاب الثَّالِث عشر فِي بَيَان فرق ينتسبون إِلَى دين الْإِسْلَام وَلَا يعدون فِي جملَة الْمُسلمين وَلَا يكونُونَ من جملَة الإثنتين وَالسبْعين وهم أَكثر من عشْرين فرقةالْبَاب الرَّابِع عشر فِي بَيَان مقالات أَقوام من الْمُلْحِدِينَ كَانُوا قبل ظُهُور دولة الْإِسْلَام وَإِنَّمَا أذكر جملَة مِنْهُمالْبَاب الْخَامِس عشر فِي بَيَان اعْتِقَاد أهل السّنة وَالْجَمَاعَة وَبَيَان مَا لَهُم من المفاخر والمحاسن والْآثَار فِي الدّين وَذكرت فِي كل بَاب مَا يَقْتَضِيهِ شَرطه على حد الإقتصار والإعتدال مصونا من الأملال والإكثار بِفضل الله وتوفيقه
BİRİNCİ BÂB: Mustafâ (s.a.v.)'den sonra ve sahâbe döneminde yahut onların zamanına yakın bir zamanda ortaya çıkan ilk ihtilâfın beyânı hakkındadır. Bil ki müslümanlar, Nebî (s.a.v.) zamanında ve vefatından sonra tek bir yol üzere idiler; aralarında açık bir ihtilâf bulunmuyordu. Aralarında bulunan muhâlif münafıklar ise, içlerinde gizledikleri haberleri açığa çıkarma imkânına sahip değillerdi. Nihayet müslümanlar arasında ortaya çıkan ilk ihtilâf, Resûlullah (s.a.v.)'in vefatı hususunda olmuştur. Hatta onlardan bir grup, O'nun ölmediğini, bilakis tıpkı Îsâ b. Meryem (a.s.)'in ref' olunduğu gibi ref' olunduğunu söylemişlerdir. Bu ihtilâf, Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)'ın minbere çıkıp bir hutbe irad etmesi ve onlara Allah Teâlâ'nın:"Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecektir" âyetini tilâvet etmesinin akabinde:"Kim Muhammed'e ibadet ediyorsa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim de Muhammed'in Rabbine ibadet ediyorsa, muhakkak ki O, diridir, asla ölmez." demesiyle, bereketiyle ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine nefisler sükûnete erdi, kalpler tatmin oldu, boyunlar ona itaat etti, bütün cemaat ortaya çıkan bu hükmü kabul etti ve ihtilâf sona erdi.
İKİNCİ İHTİLÂF: Onlar, O'nun (s.a.v.) defnedileceği yer hususunda ihtilâf ettiler. Bir grup:"O, Mekke'ye defnedilmelidir; zira orası O'nun doğum yeridir, orada kıblesi bulunmaktadır, orada hac menâsiki yer almaktadır, orada kendisine vahiy inmiştir ve orada dedesi İsmâil (a.s.)'in kabri bulunmaktadır." dediler. Diğer bir grup ise:"O, Kudüs'e nakledilmelidir; çünkü orada peygamberlerin türbeleri ve onların kabirleri bulunmaktadır — Rahmân'ın salâtı üzerlerine olsun." dediler. Medine halkı ise:"O, Medine'ye defnedilmelidir; zira orası O'nun hicret yeridir ve O'nun halkı..."
الْبَاب الأول فِي بَيَان أول خلاف ظهر بعد الْمُصْطَفى صلى الله عليه وسلم وَفِي أَيَّام الصَّحَابَة أَو قَرِيبا من عَهدهم أعلم أَن الْمُسلمين وَقت النَّبِي صلى الله عليه وسلم وَبعد وَفَاته كَانُوا على طَرِيق وَاحِدَة لم يكن بَينهم خلاف ظَاهر وَمن كَانَ بَينهم من الْمُخَالفين الْمُنَافِقين مَا كَانَ يتَمَكَّن من إِظْهَار مَا كَانَ يستسره من أخباره فَكَانَ أول خلاف ظهر بَين الْمُسلمين اخْتلَافهمْ فِي وَفَاة رَسُول الله صلى الله عليه وسلم حَتَّى قَالَ قوم مِنْهُم أَنه لم يمت وَلكنه رفع كَمَا رفع عِيسَى بن مَرْيَم وارتفع هَذَا الْخلاف ببركات أبي بكر الصّديق رضي الله عنه حِين صعد الْمِنْبَر وخطب خطْبَة وتلا عَلَيْهِم قَوْله تَعَالَى {إِنَّك ميت وَإِنَّهُم ميتون} ثمَّ قَالَ من كَانَ يعبد مُحَمَّدًا فَإِن مُحَمَّدًا قد مَاتَ وَمن كَانَ يعبد رب مُحَمَّد فَإِنَّهُ حَيّ لَا يَمُوت فسكنت النُّفُوس وإطمأنت الْقُلُوب واذعنت لَهُ الرّقاب وَاعْتَرَفت الكافة بِمَا ظهر من الْأَمر وَزَالَ الْخلافالثَّانِي أَنهم اخْتلفُوا فِي مَوضِع دَفنه صلى الله عليه وسلم قَالَ قومإ إِنَّه يدْفن بِمَكَّة لِأَنَّهَا مولده وَبهَا قبلته وَبهَا مشاعر الْحَج وَبهَا نزل عَلَيْهِ الْوَحْي وَبهَا قبر جده إِسْمَاعِيل عليه السلاموَقَالَ آخَرُونَ إِنَّه ينْقل إِلَى بَيت الْمُقَدّس فَإِن بِهِ تربة الْأَنْبِيَاء ومشاهدهم صلوَات الرَّحْمَن عَلَيْهِموَقَالَ أهل الْمَدِينَة أَنه يدْفن فِي الْمَدِينَة لِأَنَّهَا مَوضِع هجرته وَأَهْلهَا أهل
Onun yardımıyla bu ihtilâf, Sıddîk'ın bereketiyle ortadan kalktı; zira o, Resûlullah'ın (s.a.v.) "Peygamberler, ruhlarının kabzedildiği yerde defnedilirler" buyurduğunu rivayet etti. Onlar da onun rivayetini kabul ettiler ve sözüne dönerek onu hücresine defnettiler. Üçüncüsü: İmâmet meselesinde ihtilâf ettiler. Ensâr dedi ki: "Bizden bir imam, sizden bir imam." Aralarında bu hususta söz uzadı. Nihayet Sıddîk (r.a.) minbere çıkıp hutbe irad etti. Ardından onlara Allah Teâlâ'nın şu âyetini okudu: "(Bu ganimetler,) yurtlarından ve mallarından çıkarılmış, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'a ve Resûlüne yardım eden fakir muhacirlerindir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir." [el-Haşr 59/8] Buyurdu ki: "Allah bizi sâdıklar (doğrular) olarak isimlendirdi." Sonra müminlere, Allah Teâlâ'nın "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun" [et-Tevbe 9/119] buyruğuyla sâdıklarla beraber olmalarını emretti. Onlara Resûlullah'ın (s.a.v.) "İmamlar Kureyş'tendir" buyurduğunu da rivayet etti. Onlar da rivayetini tasdik ettiler ve onun hükmüne boyun eğdiler; sözü üzerinde ittifak ettiler. Böylece bu ihtilâf da Sıddîk'ın bereketiyle ortadan kalktı. Sonra bu meselede Hâricîlerden bir topluluğun hilâfın Kureyş dışından da caiz olduğu yönündeki ihtilâfı zuhur etti. Bunu, inşaallah Teâlâ, zikredeceğiz. İhtilâf, ancak dinin asıllarında olursa tehlikeli olur; oysa onlar arasında bu hususta ihtilâf yoktu. Bilakis aralarındaki ihtilâf, ferâiz meseleleri gibi dinin füruunda olan bir ihtilâftı. Nitekim fıskı ve teberrâyı gerektirecek bir ihtilâf vaki olmadı. Ebû Bekir ve Ömer devrinde ve Osman'ın hilâfetinin ilk dönemlerinde iş isabetle yürüdü. Sonra Osman meselesinde ihtilâf çıktı; O'na karşı bir grup isyan etti. Nihayet Osman'ın başına gelen oldu. Ardından Alî meselesinde, Cemel ve Sıffîn ashâbının durumunda, iki hakem vakasında ihtilâf zuhur etti. Bunun neticesinde Alî (r.a.) devrinde Hâricîlerin ihtilâfı ortaya çıktı; nitekim
نصرته فَزَالَ هَذَا الْخلاف ببركة الصّديق حِين روى أَن رَسُول الله صلى الله عليه وسلم قَالَ الْأَنْبِيَاء يدفنون حَيْثُ يقبضون فقبلوا مِنْهُ رِوَايَته وَرَجَعُوا إِلَى قَوْله ودفنوه فِي حجرتهالثَّالِث اخْتلَافهمْ فِي بَاب الامامة فَقَالَت الْأَنْصَار منا إِمَام ومنكم إِمَام وَطَالَ بَينهم الْكَلَام فِي ذَلِك حَتَّى صعد الصّديق رضي الله عنه الْمِنْبَر وخطب ثمَّ تَلا وَعَلَيْهِم قَوْله تَعَالَى {للْفُقَرَاء الْمُهَاجِرين الَّذين أخرجُوا من دِيَارهمْ وَأَمْوَالهمْ يَبْتَغُونَ فضلا من الله ورضوانا وينصرون الله وَرَسُوله أُولَئِكَ هم الصادقون} قَالَ فسمانا الصَّادِقين ثمَّ أَمر الْمُؤمنِينَ أَي الله تَعَالَى أَن يَكُونُوا مَعَ الصَّادِقين بقوله تَعَالَى {يَا أَيهَا الَّذين آمنُوا اتَّقوا الله وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقين} وروى لَهُم أَن رَسُول الله صلى الله عليه وسلم قَالَ الْأَئِمَّة من قُرَيْش فصدقوه فِي رِوَايَته ونزلوا على قَضيته وَاتَّفَقُوا على قَوْله فَزَالَ هَذَا الْخلاف أَيْضا ببركة الصّديق ثمَّ حدث فِيهِ خلاف قوم من الْخَوَارِج حَيْثُ قَالُوا بِجَوَاز الْخلَافَة فِي غير قُرَيْش كَمَا نذكرهُ إِن شَاءَ الله تَعَالَىالْخلاف لَا يكون خطرا إِلَّا إِذا كَانَ فِي أصُول الدّين وَلم يكن اخْتِلَاف بَينهم فِي ذَلِك بل كَانَ اخْتِلَاف من يخْتَلف فِي فروع الدّين مثل مسَائِل الْفَرَائِض فَلم يَقع خلاف يُوجب التفسيق والتبري هَكَذَا جرى الْأَمر على السداد أَيَّام أبي بكر وَعمر وَصدر من زمَان عُثْمَان ثمَّ اخْتلف فِي أَمر عُثْمَان وَخرج عَلَيْهِ قوم مِنْهُم فَكَانَ من أمره مَا كَانَثمَّ بعد ذَلِك حدث الِاخْتِلَاف فِي أَمر عَليّ وَفِي حَال أَصْحَاب الْجمل وصفين وَفِي حَال الْحكمَيْنِ وَظهر من ذَلِك خلاف الْخَوَارِج فِي أَيَّام عَليّ رضي الله عنه كَمَا
Onu ileride inşâallah zikredeceğiz. Yine kendi zamanında Sebeiyye'nin muhalifi olan Râfızîler zuhur etti. Bunlar, "Ali, halkın ilâhıdır" diyenlerdir. Nitekim Ali (r.a.) onlardan bir grubu ateşe attırarak yaktı. Daha sonra, ileride inşâallah zikredeceğimiz üzere sair Râfızî kolları da zuhur etti. Sahâbenin ileri gelenlerinin zamanında ise Kaderiyye'nin muhalefeti zuhur etti. Bunlar, Ma'bed el-Cühenî, Gaylân ed-Dımeşkî ve Ca'd b. Dirhem gibi şahıslar olup kader ve istitâat hususunda ileri geri konuşuyorlardı. Sahâbeden geriye kalanlar —Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbâs, Abdullah b. Ebî Evfâ, Câbir, Enes, Ebû Hüreyre, Ukbe b. Âmir el-Cühenî ve onların akranları— onları reddediyor, kendilerinden sonra gelen kuşaklara onlara selâm vermemelerini, hastalanırlarsa kendilerini ziyaret etmemelerini ve öldüklerinde cenaze namazlarını kılmamalarını vasiyet ediyorlardı. Daha sonra, bunların ardından Hasan-ı Basrî zamanında Basra'da Vâsıl b. Atâ el-Gazzâl'ın kader konusundaki muhalefeti ve "el-Menzile beyne'l-menzileteyn" görüşü zuhur etti. Amr b. Ubeyd de onun ortaya attığı bid'atte ona uydu. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî onları meclisinden kovdu; onlar da taraftarlarıyla birlikte ondan ayrılıp uzaklaştılar (itizal ettiler).
سَنذكرُهُ فِيمَا بعد إِن شَاءَ الله تَعَالَىوَظهر فِي وقته أَيْضا خلاف السبأية من الروافض وهم الَّذين قَالُوا إِن عليا إِلَه الْخلق حَتَّى أحرق عَليّ جمَاعَة مِنْهُم وَظهر بعد ذَلِك سَائِر أَصْنَاف الروافض كَمَا نذكرهُ فِيمَا بعد إِن شَاءَ الله تَعَالَىوَظهر فِي أَيَّام الْمُتَأَخِّرين من الصَّحَابَة خلاف الْقَدَرِيَّة وَكَانُوا يَخُوضُونَ فِي الْقدر والاستطاعة كمعبد الْجُهَنِيّ وغيلان الدِّمَشْقِي وجعد بن دِرْهَم وَكَانَ يُنكر عَلَيْهِم من كَانَ قد بَقِي من الصَّحَابَة كَعبد الله بن عمر وَعبد الله بن عَبَّاس وَعبد الله بن أبي أوفى وَجَابِر وَأنس وَأبي هُرَيْرَة وَعقبَة بن عَامر الْجُهَنِيّ وأقرانهم وَكَانُوا يوصون إِلَى أخلافهم بِأَن لَا يسلمُوا عَلَيْهِم وَلَا يعودوهم إِن مرضوا وَلَا يصلوا عَلَيْهِم إِذا مَاتُوا ثمَّ ظهر بعدهمْ فِي زمَان الْحسن الْبَصْرِيّ بِالْبَصْرَةِ خلاف وَاصل ابْن عَطاء الغزال فِي الْقدر وَفِي القَوْل بِمَنْزِلَة بَين المنزلتين وَوَافَقَهُ عَمْرو بن عبيد فِيمَا أحدثه من الْبِدْعَة فطردهم الْحسن الْبَصْرِيّ من مَجْلِسه فاعتزلوه بأتباعهم
Mescidin bir tarafında (toplanarak) Mutezile adını aldılar; çünkü onlar Müslümanların meclislerinden ayrılmışlar (i‘tizâl etmişler) ve "iki mertebe arasında bir mertebe" (el-menzile beyne'l-menzileteyn) görüşünü benimsemişlerdi. Onlara göre millet (ehl-i kıble) mensubu olan bir fasık ne mümin ne de kâfirdir; ümmetin fâsıkları imandan çıkmış fakat küfre ulaşmamışlardır. Bu kimseler kâfirlerle birlikte cehennemde ebediyen kalacaklardır, Allah Teâlâ'nın onları bağışlaması caiz değildir; şayet onları bağışlayacak olsa bu hikmetten çıkarır. İşte bu sözlerini açığa vurduklarında Müslümanlar onları terk etmiş ve yalnız bırakmışlardır. Nitekim sahabe (r.a.) olan selefleri de onlara bu tavsiyede bulunmuştu.
Daha sonra Halife Me'mûn devrinde Neccâriyye ihtilafı ortaya çıktı. Bunlardan bir grup Rey ve çevresinde hazırlık yaptı. Ayrıca Hamdan Karmat ile Abdullah b. Meymûn el-Kaddâh'ın Batınîlik davası da zuhur etti. Bunlar Müslüman fırkalarından sayılmazlar; zira hakikatte Mecûsîlik dinindedirler — nitekim onların dinlerini Kitâbü'l-Evsat adlı eserimizde açıkladık.
Keza Muhammed b. Tâhir b. Abdillah b. Tâhir zamanında Horasan'da Kerramiyye ihtilafı zuhur etti — bunu da inşallah ileride zikredeceğiz.
جانبا من الْمَسْجِد فسموا معتزلة لإعتزالهم مجَالِس الْمُسلمين وَقَوْلهمْ بِمَنْزِلَة بَين المنزلتين وزعمهم أَن الْفَاسِق الملي لَا مُؤمن وَلَا كَافِر وَأَن الْفُسَّاق من أهل الْملَّة خَرجُوا من الْإِيمَان وَلم يبلغُوا الْكفْر وَأَنَّهُمْ مَعَ الْكفَّار فِي النَّار خَالِدين مخلدين لَا يجوز لله تَعَالَى أَن يغْفر لَهُم وَأَنه لَو غفر لَهُم لخرج من الْحِكْمَة وَلما أظهرُوا هَذِه الْمقَالة هجرهم الْمُسلمُونَ وخذلوهم كَمَا كَانَ قد أوصى إِلَيْهِم أسلافهم من الصَّحَابَةثمَّ ظهر خلاف النجارية فِي أَيَّام الْمَأْمُون الْخَلِيفَة واستعد جمَاعَة مِنْهُم بِالريِّ ونواحيها ثمَّ ظهر أَيْضا دَعْوَة الباطنية من حمدَان قرمط وَعبد الله بن مَيْمُون القداح وَلَا يعدون من فرق الْمُسلمين فَإِنَّهُم فِي الْحَقِيقَة على دين الْمَجُوس كَمَا شرحنا أديانهم فِي كتاب الْأَوْسَطثمَّ ظهر فِي زمَان مُحَمَّد بن طَاهِر بن عبد الله بن طَاهِر بخراسان خلاف الكرامية كَمَا نذكرهُ فِيمَا بعد إِن شَاءَ الله تَعَالَى
İkinci bâb, ümmetin fırkalarının topluca beyânı hakkındadır. Bil ki Allah Teâlâ, bu ümmetin ihtilâfı hakkında Resûlullah (s.a.v.)'in haber verdiği üzere bu ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılmasını tahakkuk ettirmiştir. Bunlardan birisi kurtuluşa eren (nâciye), diğerleri ise ateştedir. Yetmiş iki fırkaya gelince, bunlardan yirmisi Râfizîler'dir. Bunların arasında Zeydiyye bulunur; onlar üç fırkadır: Cârûdiyye, Süleymâniyye ve Ebteriyye. Yine bunlardan Keysâniyye; onlar iki fırkadır, ileride beyân edeceğimiz gibi. Râfizîler'den İmâmiyye; onlar on beş fırkadır: Muhammediyye, Bâkıriyye, Nâvûsiyye, Şemîtiyye, Ammâriyye, İsmâiliyye, Mübârekiyye, Mûseviyye, Kat‘iyye, İsnâaşeriyye, Hişâmiyye, Zirâriyye, Yûnusiyye, Şeytâniyye ve Kâmiliyye. İşte Müslümanlar zümresinde sayılan Râfizî fırkalarının tamamı budur. Beyâniyye, Muğîriyye, Mansûriyye, Cünâhiyye, Hattâbiyye ve Hulûliyye'ye gelince, bunlar Müslümanlar zümresinde sayılmazlar. Zira onların tamamı imamların ulûhiyeti görüşündedir; nitekim bunu ileride inşallah detaylandıracağız. Yirmi tanesi de Hâricîler'dir. Bunlar: el-Muhakkime el-Ûlâ, Ezârika, Necedât, Sıfriyye, Acâride ve İbâdiyye'dir. Acâride'nin ise Hâzimiyye ve Şuaybiyye gibi fırkaları vardır.
الْبَاب الثَّانِي فِي بَيَان فرق الْأمة على الْجُمْلَة اعْلَم أَن الله حقق فِي افْتِرَاق هَذِه الْأمة مَا أخبر بِهِ الرَّسُول صلى الله عليه وسلم من افْتِرَاق هَذِه الْأمة إِلَى ثَلَاث وَسبعين فرقة وَاحِدَة مِنْهَا نَاجِية وَالْبَاقُونَ فِي النَّار فَأَما الاثنتان وَالسَّبْعُونَ فعشرون مِنْهُم الروافض من جُمْلَتهمْ الزيديون وهم ثَلَاث فرق الجارودية والسليمانية والأبترية وَمن جُمْلَتهمْ الكيسانية وهم فرقتان كَمَا نبينه فِيمَا بعدوَمن جملَة الروافض الإمامية وهم خمس عشرَة فرقة المحمدية والباقرية والناووسية والشميطية والعمارية والإسماعيلية والمباركية والموسوية والقطعية والإثنا عشرِيَّة والهشامية والزرارية واليونسية والشيطانية والكاملية فَهَذِهِ جملَة فرق الروافض الَّذين يعدون فِي زمرة الْمُسلمينفَأَما البيانية والمغيرية والمنصورية والجناحية والخطابية والحلولية مِنْهُم فَلَا يعدون فِي زمرة الْمُسلمين لأَنهم كلهم يَقُولُونَ بآلهية الْأَئِمَّة كَمَا نفصله فِيمَا بعد إِن شَاءَ الله تَعَالَىوَعِشْرُونَ مِنْهُم الْخَوَارِج وهم المحكمة الأولى والأذارقة والنجدات والصفرية والعجاردة والأباضية فالعجاردة مِنْهُم فرق كالخازمية والشعيبية
Şeybâniyye, Ma‘bediyye, Reşîdiyye, Mükremiyye, Hamziyye, İbrâhimiyye, Vâkıfiyye ve Ebâdıyye. Bunlardan dört fırka: Hafsıyye, Hârisiyye, Yezîdiyye ve kendisiyle Allah Teâlâ’nın kastedilmediği itaat ehlidir. Yezîdiyye, İslam fırkalarından sayılmaz; zira onlar İslam şeriatının feshedilmesini caiz görmüşlerdir ki bu, Müslümanların icmâına aykırıdır. ‘Acâride’nin içinde Meymûniyye denilen bir fırka vardır ki onlar da Müslüman fırkalarından sayılmazlar; çünkü kızların kızları ile evlenmeyi caiz görür ve helal kılarlar ki bu da Müslümanların üzerinde olduğu hükme aykırıdır.
Yirmi tane de Kaderiyye Mu‘tezile vardır; her biri diğerlerini tekfîr eder. Bunlar: Vâsıliyye, Hüzeyliyye, Amriyye, Nizâmiyye, Esvâriyye, Mu‘ammeriyye, İskâfiyye, Ca‘feriyye, Beşriyye, Merdâriyye, Hişâmiyye, Sümâmiyye, Câhiziyye, Hâbitiyye, Himâriyye, Hayyâtiyye, Şehhâmiyye, Ashâb-ı Sâlih Kubbâ, Mü’nesiyye, Ka‘biyye, Cübbâiyye ve Behşemiyye. Bunlardan iki fırka –Hâbitiyye ve Himâriyye– ileride zikredeceğimiz üzere İslam fırkalarından sayılmazlar.
Üç fırka ise Mürcie’dir. Bunlardan bir grup, imanda ircâ ile kader sözünü bir araya getirir; Ebû Şemr, Muhammed b. Şebîb el-Basrî ve Hâlidiyye gibi. İşte bunlar Mürciî-Kaderîdirler. Bir grup ise imanda ircâ sözü ile Cehm’in sözünü bir araya getirir –ileride zikredeceğimiz üzere– işte bunlar Mürciî-Cehmîdirler. Bir grup da ircâ sözünü caiz görür, fakat ne cebre ne de kadere kail olurlar. Kendi aralarında beş fırkadır: Yûnusiyye, Ğassâniyye, Sevbâniyye, Tûmniyye ve Merîsiyye. Böylece Mürcie, bu taksime göre yedi fırka olmaktadır.
والشيبانية والمعبدية والرشيدية والمكرمية والحمزية والإبراهيمية والواقفيةوالأباضية مِنْهُم أَربع فرق الحفصية والحارثية واليزيدية وَأَصْحَاب طَاعَة لَا يُرَاد بهَا الله تَعَالَى وَلَا يعد اليزيدية من فرق الْإِسْلَام لأَنهم جوزوا فسخ شَرِيعَة الْإِسْلَام وَذَلِكَ خلاف أجماع الْمُسلمين وَمن جملَة العجاردة فرقة يُقَال لَهُم الميمونية وَلَا يعدون من فرق الْمُسلمين لأَنهم يجوزون التَّزَوُّج ببنات الْبَنَات ويبيحونه وَذَلِكَ خلاف مَا عَلَيْهِ الْمُسلمُونَوَعِشْرُونَ مِنْهُم الْقَدَرِيَّة الْمُعْتَزلَة كل فريق مِنْهُم يكفر سَائِرهمْ وهم الواصلية والهذلية والعمروية والنظامية والأسوارية والمعمرية والإسكافية والجعفرية والبشرية والمردارية والهشامية والثمامية والجاحظية والخابطية والحمارية والخياطية والشحامية وَأَصْحَاب صَالح قبَّة والمؤنسية والكعبية والجبائية والبهشمية وفرقتان من هَذِه الْجُمْلَة لَا يعدَّانِ من فرق الاسلام وهما الخابطية والحمارية كَمَا نذكرهُ فِيمَا بعدوَثَلَاث فرق هم المرجئة فريق مِنْهُم يجمعُونَ بَين الإرجاء فِي الْإِيمَان وَبَين القَوْل بِالْقدرِ كَأبي شمر وَمُحَمّد بن شبيب الْبَصْرِيّ والخالدية فؤلاء مرجئون قدريون وفريق مِنْهُم يجمعُونَ القَوْل بالارجاء فِي الايمان وَبَين قَول جهم كَمَا سَنذكرُهُ فِيمَا بعد فَهَؤُلَاءِ هم مرجئون جهميونوفريق جوزوا القَوْل بالارجاء وَلَا يَقُولُونَ بالجبر وَلَا بِقدر وهم فِيمَا بَينهم خمس فرق اليونسية والغسانية والثوبانية والتومنية والمريسية فَصَارَت المرجئة على هَذَا التَّفْصِيل سبع فرق
Bir fırka da Bekriyye, bir fırka da Rey şehri ve civarında mukîm olan Neccâriyye'dir. Bunlar kendi aralarında Bergûsiyye, Za‘ferâniyye, Müstedrike ve daha başkaları olmak üzere ondan fazla fırkadır ve (yine de) tek bir fırka sayılırlar. Bir fırka da Dırâriyye, bir fırka da Cehmiyye, bir fırka da Horasan Kerramiyyesi'dir. Bunlar da Hakaikiyye, Tarâikiyye ve İshâkiyye olmak üzere üç fırkadır; fakat bazı fırkaları diğerini tekfir etmediği için tek bir fırka addedilir. İşte zikrettiğimiz bu fırkalar yetmiş iki (72) fırkadır. Yetmiş üçüncü (73.) fırka ise kurtuluşa eren fırkadır (fırka-i nâciye). Bunlar, hadis ve rey ehli (ashâbü'l-hadîs ve ashâbü'r-re'y) olan Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ile şeriatın furûunda (fer‘î meselelerde) ihtilaf eden fıkıh âlimlerinin tüm fırkalarıdır ki bu ihtilaflarında teberrî ve tekfir cârî değildir. İşte onlar, Nebî (s.a.v.)'in "Ümmetimin ihtilafı rahmettir" buyruğuyla haber verdiği kimselerdir. Allah her türlü ilhâd ve bid‘atten koruyandır.
وَفرْقَة هم البكرية وَفرْقَة هم النجارية المقيمون بِالريِّ ونواحيها وهم أَكثر من عشر فرق فِيمَا بَينهم كالبرغوثية والزعفرانية والمستدركة وَغَيرهم ويعدون فرقة وَاحِدَة وَفرْقَة هم الضرارية وَفرْقَة هم الْجَهْمِية وَفرْقَة هم كرامية خُرَاسَان وهم ثَلَاث فرق الحقائقية والطرائقية والإسحاقية ويعدون فرقة وَاحِدَة لِأَن بعض فرقهم لَا يكفر بَعْضًا فَهَؤُلَاءِ الَّذين ذَكَرْنَاهُمْ اثْنَتَانِ وَسَبْعُونَ فرقةوالفرقة الثَّالِثَة وَالسَّبْعُونَ هِيَ النَّاجِية وهم أهل السّنة وَالْجَمَاعَة من أَصْحَاب الحَدِيث والرأي وَجُمْلَة فرق الْفُقَهَاء الَّذين اخْتلفُوا فِي فروع الشَّرِيعَة الَّتِي لَا يجْرِي فِيهَا التبري والتكفير وهم من أخبر النَّبِي صلى الله عليه وسلم عَنْهُم بقوله الْخلاف بَين أمتِي رَحمَه وَالله ولي الْعِصْمَة من كل إلحاد وبدعة
Üçüncü Bâb, Râfızîlerin makalelerinin tafsiline ve rezâletlerinin beyânına dâirdir. Bil ki, Râfızîleri üç fırka cem‘ eder: Zeydiyye, İmâmiyye ve Keysâniyye. Zeydiyye'ye gelince, onlar da üç fırkadır: Cârûdiyye, Süleymâniyye ve Ebteriyye. Cârûdiyye'ye gelince, onlar Ebü'l-Cârûd'un tâbileridir. Mezhebi ise, Peygamber (s.a.v.)'in nass ile tayin buyurduğu...
الْبَاب الثَّالِث فِي تَفْصِيل مقالات الروافض وَبَيَان فضائحهم أعلم أَن الروافض يجمعهُمْ ثَلَاث فرق الزيدية والإماميةوالكيسانية الزيدية فَأَما الزيدية مِنْهُم فَثَلَاث فرق الجارودية والسليمانية والأبتريةالجاروديةفَأَما الجارودية فهم أَتبَاع أبي الْجَارُود وَكَانَ مذْهبه أَن النَّبِي صلى الله عليه وسلم نَص على
İmamı [imamet makamına lâyık olan], sıfat itibarıyla Ali'dir, ismen değil. Onun mezhebine göre sahâbenin tamamı, Ali'ye biat etmeyi terk ettikleri ve ona dair varid olan nassa muhalefet ettikleri için kâfir olmuşlardır. Kendisi şöyle derdi: "Ondan sonra imam Hasan b. Ali, ondan sonra Hüseyin b. Ali'dir. Bu ikisinden sonra imamet, onların evlâdında şûrâ ile olur. Oğullarından her kim kılıcını çekip Allah'ın dinine davet ederek ortaya çıkar, âlim ve zâhid olursa işte o imamdır."
Cârûdiyye'den bir grup, beklenen imamın (imam-ı müntazar) Muhammed b. Abdullah b. el-Hasan b. el-Hasan b. Ali b. Ebî Tâlib olduğunu iddia etmiş; onun ölmediğini ve öldürülmediğini söylemişlerdir.
Yine onlardan bir grup, beklenenin Tâlekān âsîsi Muhammed b. el-Kāsım olduğunu, onun ölmediğini ve öldürülmediğini iddia etmiştir.
Yine onlardan bir grup, beklenenin Kûfe'de öldürülen Yahyâ b. Ömer olduğunu iddia etmiş; onun öldürülmüş olduğuna inanmazlar.
SÜLEYMÂNİYYE
Süleymâniyye'ye gelince, onlar Süleymân b. Cerîr ez-Zeydî'nin tâbîleridir. O şöyle derdi: "İmamet şûrâ iledir. Ne zaman ki ulemânın hayırlılarından iki kişi, imamete ehil bir kimse için bu akdi yapsalar, o kimse hakikatte imamdır." O, Ebû Bekir ve Ömer'in imametini ikrar eder, faziletçe daha aşağı olanın imametini câiz görürdü ve şöyle derdi: "Sahâbe, Ali'ye biatı terk etmek suretiyle aslah olanı terk etmişlerdir; zira o, bu işe daha lâyıktı. Onlardan yüz çevirmeleri ise...
إِمَامه عَليّ بِالصّفةِ لَا بالإسم وَكَانَ من مذْهبه أَن الصَّحَابَة كفرُوا كلهم بتركهم بيعَة عَليّ ومخالفتهم النَّص الْوَارِد عَلَيْهِ وَكَانَ يَقُول إِن الإِمَام بعده الْحسن بن عَليّ ثمَّ بعده الْحُسَيْن بن عَليّ وَيكون بعدهمَا الْإِمَامَة شُورَى فِي أولادهما فَمن خرج من أَولا دهما شاهرا سَيْفه دَاعيا إِلَى دينه وَكَانَ عَالما ورعا فَهُوَ الإِمَاموَزعم قوم من الجارودية أَن الإِمَام المنتظر مُحَمَّد بن عبد الله بن الْحسن بن الْحسن بن عَليّ بن أبي طَالب وَيَقُولُونَ أَنه لم يمت وَلم يقتلوَزعم قوم مِنْهُم أَن المنتظر مُحَمَّد بن الْقَاسِم صَاحب الطالقان وَأَنه لم يمت وَلم يقتلوَزعم قوم مِنْهُم أَن المنتظر يحيى بن عمر الَّذِي قتل بِالْكُوفَةِ وهم لَا يصدقون بقتْلهالسليمانيةوَأما السليمانية فهم أَتبَاع سُلَيْمَان بن جرير الزيدي وَكَانَ يَقُول إِن الْإِمَامَة شُورَى وَمَتى مَا عقدهَا اثْنَان من اخيار الْأَئِمَّة لمن يصلح لَهَا فَهُوَ إِمَام فِي الْحَقِيقَة وَكَانَ يقر بامامة أبي بكر وَعمر وَيجوز إِمَامَة الْمَفْضُول وَكَانَ يَقُول إِن الصَّحَابَة تركُوا الْأَصْلَح بتركهم بيعَة عَليّ فَإِنَّهُ كَانَ أولى بهَا وَكَانَ إعراضهم عَنهُ
Bir hata ki ne küfrü ne de fıskı gerektirir. İşte bunlar, Osman'ı (r.a.) başına gelen hadiseler sebebiyle tekfir ederlerdi. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ise onları, Osman'ı (r.a.) tekfir etmelerinden ötürü tekfir etmiştir. Bunlara bazen Cerîriyye ve Ebteriyye denilir. Ebteriyye'ye gelince, onlar Hasan b. Sâlih b. Hayy ile Kesîr en-Nevvâ' lakaplı el-Ebter'in tâbileridir. Bunların sözü Süleymâniyye'nin sözü gibidir; ancak onlar Osman (r.a.) hakkında tevakkuf eder, ne hayır ne de şer söylerler. Müslim b. Haccâc, Sahîh'inde Hasan b. Sâlih b. Hayy'ın hadisini rivayet etmiştir; zira kendisinde bu vasıfları bilmiyordu, bu sebeple onu zâhirî hâline göre değerlendirmiştir. Bil ki, Süleymâniyye ve Ebteriyye, kendilerinden olan Cârûdiyye'yi, Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) ile onlara tâbi olan sahâbeyi tekfir ettikleri için tekfir ederler. Bütün Zeydiyye fırkalarını, büyük günah işleyenlerin cehennemde ebedî kalacakları görüşü birleştirir. Bu hususta Kaderiyye'ye uymuşlardır. Ayrıca Hâricîler'e, ümmetin fasıklarının kâfir oldukları, kâfirlerle birlikte cehennemde ebedî kalacakları ve Allah'ın rahmetinden ümit kesecekleri görüşünde de uymuşlardır. Oysa Allah'ın rahmetinden ancak kâfir kavim ümit keser. Bu üç fırka, ancak zamanlarında Zeyd b. Alî b. Hüseyin b. Alî'nin imametine ve oğlu Yahyâ b. Zeyd'in imametine inandıkları için Zeydiyye diye anılırlar. Zeyd'in işi ise şöyleydi:
خطأ لَا يُوجب كفرا وَلَا فسقا وَهَؤُلَاء كَانُوا يكفرون عُثْمَان بِسَبَب مَا أَخذ عَلَيْهِ من الْأَحْدَاث وكفرهم أهل السّنة وَالْجَمَاعَة بتكفيرهم عُثْمَان وَرُبمَا يدعى هَؤُلَاءِ جريريةج الأبتريةفَأَما الأبترية مِنْهُم فهم أَتبَاع الْحسن بن صَالح بن حَيّ وَكثير النواء الملقب بالأبتر وَقَول هَؤُلَاءِ كَقَوْل السليمانية غير أَنهم يتوقفون فِي عُثْمَان وَلَا يَقُولُونَ فِيهِ خيرا وَلَا شرا وَقد أخرج مُسلم بن الْحجَّاج حَدِيث الْحسن بن صَالح بن حَيّ فِي الْمسند الصَّحِيح لما أَنه لم يعرف مِنْهُ هَذِه الْخِصَال فأجراه على ظَاهر الْحَالوَأعلم أَن السليمانية والأبترية يكفرون الجارودية مِنْهُم لتكفيرهم أَبَا بكر وَعمر وَمن تابعهما من الصَّحَابَة وَجَمِيع فرق الزيدية يجمعهُمْ القَوْل بتخليد أهل الْكَبَائِر فِي النَّار ووافقوا الْقَدَرِيَّة فِي هَذَا الْمَعْنى ووافقوا الْخَوَارِج أَيْضا فِي أَن فساق الْملَّة كفار يخلدُونَ فِي النَّار مَعَ الْكفَّار ويقنطون من رَحْمَة الله وَلَا ييأس من روح الله إِلَّا الْقَوْم الْكَافِرُونَ وَهَؤُلَاء الْفرق الثَّلَاثَة إِنَّمَا يسمون زيدية لقَولهم بإمامة زيد بن عَليّ ابْن الْحُسَيْن بن عَليّ فِي وقته وإمامه ابْنه يحيى بن زيد فِي وقته وَكَانَ أَمر زيد هَذَا