Eser: es-Savâiku'l-Mursele ale'l-Cehmiyye ve'l-Muattıla — Dâru Atââti'l-İlim neşri. Bölüm: Fırak ve Reddiyeler. Kitap: es-Savâiku'l-Mursele ale'l-Cehmiyye ve'l-Muattıla [İmam İbn Kayyim el-Cevziyye Külliyâtı ve Buna Mülhak Eserler (33)]. Müellif: Ebû Abdillâh Muhammed b. Ebî Bekr b. Eyyûb İbn Kayyim el-Cevziyye (691-751). Tahkik: Hüseyin b. Ukkâşe b. Ramazan. Tahrîc: Hüseyin b. Hasan Bâkır — Kerîm Muhammed Îd. Mürâcaa: Muhammed Ecmel el-İslâhî — Suûd b. Abdülazîz el-Ureyfî. Neşreden: Dâru Atââti'l-İlim (Riyad) — Dâru İbn Hazm (Beyrut). Baskı: Birinci baskı (Dâru İbn Hazm'a ait), 1442 h. — 2020. Cilt sayısı: 2 (müteselsil numaralandırma). Eseri el-Şâmile'ye sunan: 'Atââtü'l-İlim Müessesesi; Allah onlardan razı olsun. [Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygundur.] Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
الصواعق المرسلة على الجهمية والمعطلة - ط عطاءات العلم (ابن القيم)القسم: الفرق والردودالكتاب: الصواعق المرسلة على الجهمية والمعطلة[آثار الإمام ابن قيم الجوزية وما لحقها من أعمال (٣٣)]المؤلف: أبو عبد الله محمد بن أبي بكر بن أيوب ابن قيم الجوزية (٦٩١ - ٧٥١)تحقيق: حسين بن عكاشة بن رمضانتخريج: حسين بن حسن باقر - كريم محمد عيدراجعه: محمد أجمل الإصلاحي - سعود بن عبد العزيز العريفيالناشر: دار عطاءات العلم (الرياض) - دار ابن حزم (بيروت)الطبعة: الأولى (لدار ابن حزم)، ١٤٤٢ هـ - ٢٠٢٠عدد الأجزاء: ٢ (متسلسلة الترقيم)قدمه للشاملة: مؤسسة «عطاءات العلم»، جزاهم الله خيرا[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
İmam İbn Kayyim el-Cevziyye Külliyatı ve Ona Eklenen Çalışmalar (33) es-Savâ‘iku’l-Mürsele ‘ale’l-Cehmiyye ve’l-Mu‘attıla — Telif: İmam Ebû Abdillâh Muhammed b. Ebî Bekr b. Eyyûb İbn Kayyim el-Cevziyye (691-751). Tahkik: Hüseyin b. Ukkâşe b. Ramazân; Tahrîc: Hüseyin b. Hasan Bâkır — Kerîm Muhammed ‘Îd. Allâme Şeyh Bekr b. Abdillâh Ebû Zeyd (Allah teâlânın rahmeti üzerine olsun)'in onayladığı metoda göre. Dâru ‘Atââti’l-‘İlim — Dâru İbn Hazm.
آثار الإمام ابن قيم الجوزية وما لحقها من أعمال (٣٣) الصواعق المرسلة على الجهمية والمعطلة تأليفالإمام أبي عبد الله محمد بن أبي بكر بن أيوب ابن قيم الجوزية(٦٩١ هـ - ٧٥١ هـ) تحقيقحسين بن عكاشة بن رمضان تخريجحسين بن حسن باقر - كريم محمد عيد وفق المنهج المعتمد من الشيخ العلامةبكر بن عبد الله أبو زيد (رحمه الله تعالى) دار عطاءات العلم - دار ابن حزم
Bismillâhirrahmânirrahîm. Rabbim, kereminle kolaylaştır, ey Kerîm![1] Allah Teâlâ, efendimiz Muhammed'e, âline ve ashâbının tümüne salât ve selâm eylesin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Âkıbet, muttakilerindir. Düşmanlık ancak zâlimlere karşıdır. Ve şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, O tektir, ortağı yoktur. O, celâl sıfatlarıyla vasıflanan, kemâl nitelikleriyle nitelenen,[2] isim ve sıfatlarının hakikatlerini nefyetmek suretiyle[3] kemâline aykırı düşen şeylerden tenzih edilendir. Bu nefy, O'nu noksanlıklarla vasıflandırmayı ve mahlûkata benzetmeyi[4] gerektirir. Zira isim ve sıfatlarının hakikatlerini nefyetmek, ta'tîl ve teşbîhi içerir. Bunların hakikatlerini, O'ndan başkasının hak etmediği kemâl veçhiyle ispat etmek ise tevhid ve tenzihin hakikatidir. Muattıl, ma'bûdun kemâlini inkâr edendir. Mümessil, O'nu kullara benzeten teşbihçidir. Muvahhid ise O'nun isimlerinin hakikatlerini ve sıfatlarının kemâlini ispat edendir.[5] İşte bu, tevhid değirmeninin eksenidir. Muattıl bir yokluğa ibadet eder, mümessil bir puta ibadet eder, muvahhid ise hiçbir şey O'nun benzeri olmayan bir Rabbe ibadet eder. O'nun güzel isimleri ve yüce sıfatları vardır. Rahmeti ve ilmi her şeyi kuşatmıştır. Ve şehâdet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve elçisidir, vahyinin emînidir, yaratılmışlar içinden seçtiğidir, kulları üzerinde hüccetidir. O, âlemlere rahmet olarak gönderilen rahmetidir ve müminlerden olan tâbi'leri üzerine tamamladığı nimetidir. O'nu, peygamberlerin gelmediği bir dönemde, kitapların unutulduğu bir zamanda gönderdi.
Dipnotlar:
[1] B nüshasında bu kısım "Ve bihi estain" şeklindedir.
[2] ح nüshasında "ve nöût" şeklindedir.
[3] ح nüshasında "bivasfihi" şeklindedir.
[4] ح nüshasında "ve sünnete" şeklindedir.
[5] ح nüshasında "mübeyyin" şeklindedir.
بسم الله الرحمن الرحيمربِّ يسِّر بفضلك يا كريم، وصلَّى الله على سيدنا محمدٍ وعلى آله وصحبه وسلَّم أجمعين(١).الحمدُ لله ربِّ العالمين، والعاقبة للمتقين، ولا عدوان إلَّا على الظالمين، وأشهد أن لا إله إلَّا الله وحده لا شريك له، الموصوف بصفات الجلال، المنعوت بنعوت(٢) الكمال، المُنزَّه عمَّا يضاد كماله مِن سلبِ حقائق أسمائه وصفاته، المستلزم لوصفه(٣) بالنقائص وشبه(٤) المخلوقين، فنفْيُ حقائق أسمائه وصفاته متضمِّنٌ للتعطيل والتشبيه، وإثباتُ حقائقها على وجه الكمال الذي لا يستحقه سواه هو حقيقة التوحيد والتنزيه، فالمُعطِّلُ جاحدٌ لكمال المعبود، والمُمثِّلُ مشبِّهٌ له بالعبيد، والمُوحِّدُ مُثبِتٌ(٥) لحقائق أسمائه وكمال أوصافه، وذلك قُطب رَحَى التوحيد، فالمُعطِّل يعبد عدمًا، والمُمثِّل يعبد صنمًا، والمُوحِّد يعبد ربًّا ليس كمثله شيءٌ، له الأسماء الحُسنى والصِّفات العُلى، وسع كلَّ شيءٍ رحمةً وعلمًا.وأشهد أن محمدًا عبده ورسوله، وأمينه على وحيه، وخيرته من خلقه، وحُجته على عباده، فهو رحمته المهداة إلى العالمين، ونعمته التي أتمَّها على أتباعه من المؤمنين، أرسله على حين فترةٍ من الرُّسل، ودروسٍ من الكتب،(١) من قوله «رب يسر» إلى هنا في «ب»: «وبه أستعين».(٢) «ح»: «ونعوت».(٣) «ح»: «بوصفه».(٤) «ح»: «وسنة».(٥) «ح»: «مبين».
Yolların silinip kaybolmasıyla[1] ve muhakkak ki yeryüzü ehli, azabın kendi sahalarına inmesini hak etmişlerdi. Cebbâr olan Allah -celle celâluhu- onlara nazar etti ve onlara buğzetti (gazap etti)[2]; Arapları ve Acemleri... lakin Ehl-i Kitap'tan kalan birtakım kimseler müstesna. O zamanlar ümmetler, ya Rahmân'a ortak koşan (müşrik), putlara tapan, ateşe tapan, haça tapan veya güneşe, aya ve yıldızlara tapan; el-Hayy el-Kayyûm olan Allah'ı inkâr eden (kâfir) yahut sapıklık çölünde şaşkın bir halde dolaşan; şeytanın kendisini ayarttığı, hidayet ve iman yolunu kendisine kapattığı kimselerdi. Onun nezdinde ma‘rûf, kendi irade ve rızasına uygun olandır; münker ise hevasına muhalif olandır. Rahmân ondan yüz çevirmiş, hüsran (yardımsızlık) ona eşlik etmiştir. Hevasıyla işitir ve görür, Mevlâsı ile değil; nefsi ve şeytanıyla zor kullanır ve yürür, Allah ile değil. Hidayet kapısı ona kapalıdır ve Rabbini bilmeye ve O'nun rızasına uymaya ulaşmaktan engellenmiştir. Yeryüzü ehli ise ya şaşkın bir sapık, ya dünyanın kölesi (ona hasret/üzgün), ya şeytana boyun eğmiş, ya cahil, ya inkârcı ya da Rahmân'a ortak koşan (müşrik) idi. Artık yeryüzünü küfrün, şirkin, cehaletin ve inatçılığın karanlığı kaplamıştı. Küfrün imamları (öncüleri)[3] ve fesadın askerleri ona hâkim olmuştu. Her kavim, kendi görüşlerinin karanlıklarına dayanmış ve Allah hakkında ve kulları arasında batıl sözleri ve hevalarıyla hükmetmişlerdi. Bâtıl pazarı revaçta (kıymetli), hak pazarı ise durgun (sönük) ve işlemez haldeydi. Bâtıl orduları yeryüzünün her yanında saldırmış (hücum etmiş) ve o devletin kendilerine kalıcı olduğunu, Allah'ın askerleri ve taraftarları için orada (yeryüzünde) bir ümit olmadığını zannetmişlerdi. İşte Allah Resulünü gönderdi - oysa yeryüzü ehli, onun risâletine, gökten yağan yağmurdan daha muhtaçtı. [1] 'es-Sübul' ifadesi ح nüshasında düşmüştür. [2] ح nüshasında 'femenhum' (onlardan bir kısmı) şeklindedir. [3] ح nüshasında 'ümem' (ümmetler) şeklindedir.
وطموسٍ من السُّبل(١)، وقد استوجب أهل الأرض أن ينزل بساحتهم العذاب، وقد نظر الجبار جل جلاله إليهم، فمقتهم(٢) عربَهم وعجمهم إلَّا بقايا من أهل الكتاب، وكانت الأمم إذ ذاك ما بين مشركٍ بالرحمن، عابدٍ للأوثان، وعابدٍ للنيران، وعابدٍ للصلبان، أو عابدٍ للشمس والقمر والنجوم، كافرٍ بالله الحي القيوم، أو تائهٍ في بيداءِ ضلالتِه حيرانَ، قد استهواه الشيطان، وسدَّ عليه طريق الهدى والإيمان، فالمعروف عنده ما وافَقَ إرادته ورضاه، والمنكر ما خالف هواه، قد تخلى عنه الرحمنُ، وقارنَه الخِذلان، يسمع ويبصر بهواه لا بمولاه، ويبطش ويمشي بنفسه وشيطانِه لا بالله، فبابُ الهُدى دونه مسدود، وهو عن الوصول إلى معرفة ربِّه واتباع مرضاته مصدود، فأهل الأرض بين تائهٍ حيرانَ، وعبدٍ للدنيا فهو عليها لهفان، ومنقادٍ للشيطان، جاهلٍ أو جاحدٍ أو مشركٍ بالرحمن.فالأرض قد غَشِيتها ظُلمةُ الكفر والشرك والجهل والعناد، وقد استولى عليها أئمة(٣) الكفر وعساكر الفساد، وقد استند كلُّ قومٍ إلى ظُلمات آرائهم، وحكموا على الله وبين عباده بمقالاتهم الباطلة وأهوائهم، فسُوق الباطل نافقةٌ لها القيام، وسوق الحق كاسدةٌ لا تُقام، فالأرض قد صالت جيوش الباطل في أقطارها ونواحيها، وظنَّت أن تلك الدولة تدوم لها، وأنه لا مطمعَ بجند الله وحزبه فيها.فبعث اللهُ رسولَه وأهلُ الأرض أحوجُ إلى رسالته من غيث السماء،(١) «السبل» سقط من «ح».(٢) «ح»: «فمنهم».(٣) «ح»: «أمة».
Ve karanlığın zifiri gecesini [1] onlardan gideren güneşin nuru gibi, onların risâlete olan ihtiyacı bütün ihtiyaçların üstündedir. Onların risâlete olan zarureti de bütün zaruretlerden önce gelir. Zira kalpler için; Rablerini, kendilerine ibadet edileni ve kendilerini yoktan var edeni isimleri, sıfatları ve fiilleriyle tanımadıkça; O’nu her şeyden daha çok sevmedikçe; gayretlerini O’na yaklaştıracak ve O’nun rızasına ulaştıracak şeylere yöneltmedikçe ne bir hayat, ne nimet, ne lezzet, ne sürur, ne emniyet, ne de huzur vardır. Beşerî akılların bunu tafsilatıyla bilip idrak etmesi ise muhaldir. İşte bu sebeple el-Azîz er-Rahîm’in rahmeti, peygamberleri bununla tanıtıcı, O’na davet edici, kendilerine icabet edenleri müjdeleyici, muhalefet edenleri de uyarıcı olarak göndermeyi iktiza etmiştir. Allah teâlâ, davetlerinin anahtarını ve risâletlerinin özünü, kendisine ibadet edilen Zât’ı (Subhânehû) isimleri, sıfatları ve fiilleriyle tanımayı kılmıştır. Çünkü risâletin bütün talepleri bu marifet üzerine inşa edilir. Zira korku, ümit, muhabbet, itaat ve ubûdiyet; kendisinden korkulan, ümit edilen, sevilen, itaat edilen ve kendine ibadet edilen Zât’ın marifetine tâbidir.
Madem ki ilahî davetin anahtarı Rab teâlâ’nın marifetidir; öyleyse O’na (Subhânehû) davet edenlerin en faziletlisi, Muâz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken şöyle buyurmuştur: «Sen Ehl-i Kitap bir kavme gideceksin. Onları davet edeceğin ilk şey, “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna” şehâdet etmek olsun. Allah’ı tanıdıklarında onlara, Allah’ın gece ve gündüzde beş vakit namazı farz kıldığını haber ver…» ve hadisin geri kalanını zikretti. Bu hadis Sahîhayn’da [2] yer almakta olup bu lafız Müslim’e aittir.
İşte peygamberlerin (salâvâtullahi ve selâmuhû aleyhim) davetinin temeli, Allah Subhânehû’nun marifetidir.
[1] “Hanâdis” kelimesi “hinds”in çoğuludur; zifiri karanlık gece demektir. (es-Sıhâh, 3/916)
[2] Buhârî (1496) ve Müslim (19).
ومن نور الشمس الذي يُذهِب عنهم حَنَادِسَ(١) الظَّلماء، فحاجتهم إلى رسالته فوق جميع الحاجات، وضرورتهم إليها مقدَّمة على جميع الضرورات؛ فإنه لا حياةَ للقلوب ولا نعيم ولا لذة ولا سرور ولا أمان ولا طمأنينة إلَّا بأن تَعْرِفَ ربها ومعبودها وفاطرها بأسمائه وصفاته وأفعاله، ويكون أحبَّ إليها ممَّا سواه، ويكون سعيُها في ما يقرِّبها إليه ويُدنِيها من مرضاته، ومن المحال أن تستقل العقول البشرية بمعرفة ذلك وإدراكه على التفصيل؛ فاقتضت رحمةُ العزيز الرحيم أنْ بَعَثَ الرسلَ به مُعَرِّفِين، وإليه دَاعِين، ولمن أجابهم مُبَشِّرِين، ولمن خالفهم مُنْذِرين، وجعل مفتاح دعوتهم وزُبدة رسالتهم معرفة المعبود سبحانه بأسمائه وصفاته وأفعاله؛ إذ على هذه المعرفة تنبني مطالبُ الرسالة جميعها، فإن(٢) الخوف والرجاء والمحبة والطاعة والعبودية تابعةٌ لمعرفة المَرْجُوِّ المَخُوف المَحْبُوب المُطَاع المَعْبُود.ولمَّا كان مفتاح الدعوة الإلهية معرفة الربِّ تعالى قال أفضلُ الداعين إليه سبحانه لمعاذ بن جبل وقد أرسله إلى اليمن: «إِنَّكَ سَتَأْتِي قَوْمًا أَهْلَ كِتَابٍ، فَلْيَكُنْ أَوَّلَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ شَهَادَةُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ، فَإِذَا عَرَفُوا اللَّهَ فَأَخْبِرْهُمْ أَنَّ اللَّهَ قَدْ فَرَضَ عَلَيْهِمْ خَمْسَ صَلَوَاتٍ فِي الْيَوْمِ وَاللَّيْلَةِ … » وذكر باقي الحديث، وهو في الصحيحين(٣)، وهذا اللفظ لمسلم.فأساسُ دعوة الرسل ـ صلوات الله وسلامه عليهم ـ معرفةُ الله سبحانه(١) جمع حِنْدِس، وهو الليل شديد الظلمة. «الصحاح» (٣/ ٩١٦).(٢) «ب»: «وإن».(٣) البخاري (١٤٩٦) ومسلم (١٩).
Allah Teâlâ'yı isimleri, sıfatları ve fiilleriyle [tanımak]tır. Sonra bunu iki büyük esas(1) takip eder: Birincisi, O'na ulaştıran yolun tarifidir ki bu, O'nun emir ve nehiylerini ihtiva eden şeriatıdır. İkincisi, O'na vardıktan sonra sâlikler için takdir edilmiş olan tükenmez nimeti ve kesintisiz göz aydınlığını bildirmektir. Bu iki esas, birinci esasa tâbîdir ve onun üzerine bina edilmiştir. Allah'ı en iyi tanıyan kimse, O'na götüren yola en sıkı sarılandır; O'na kavuşma ânında sâliklerin hâlini en iyi bilen de yine odur. İşte bu sebeple Allah Sübhânehû, Resûlü'ne indirdiği şeyi(2), hakikî hayatın kendisine bağlı olması sebebiyle 'rûh', hidayetin kendisine bağlı olması sebebiyle de 'nûr' diye isimlendirmiştir. Nitekim Allah Tebâreke ve Teâlâ kitabında iki yerde şöyle buyurmuştur: {Yülkī'r-rûha min emrihî alâ men yeşâu min ibâdihî} [Ğâfir: 14] —ki bu, kitabında iki yerde geçer; ikincisi Nahl: 2’dir—. Ve yine Azze ve Celle şöyle buyurdu: ‘İşte böylece sana da emrimizden bir rûh vahyettik. Hâlbuki sen kitap nedir, îmân nedir bilmezdin; fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidâyete erdirdiğimiz bir nûr kıldık’ (eş-Şûrâ, 49). O hâlde, O'nun getirdiğinden başka hiçbir rûh, O'nunla aydınlanılan şeyden(4) başka hiçbir nûr yoktur. İşte o (vahiy), hayat ve nûrdur, koruyuculuk ve şifâdır, kurtuluş ve emniyettir. Allah Sübhânehû ve Teâlâ, Resûlünü hidâyet ve hak dîn ile göndermiştir. Artık hidâyet ancak ... [Dipnotlar: (1) B nüshasında: 'iki büyük usûl' şeklinde. (2) B nüshasında: 'indirmiş olduğu şey' (mâ enzelehû) şeklinde. (4) B nüshasında: 'istidâe ettiği şeyde' şeklindedir.]
بأسمائه وصفاته وأفعاله، ثم يتبع ذلك أصلانِ عظيمان(١):أحدهما: تعريف الطريق المُوصِلة إليه، وهي شريعته المتضمِّنة لأمره ونهيه.الثاني: تعريف السالكين ما لهم بعد الوصول إليه من النعيم الذي لا ينفَد، وقُرةِ العين التي لا تنقطع.وهذان الأصلان تابعان للأصل الأول، ومبنيَّان عليه، فأعرفُ الناس بالله أتبعُهم للطريق الموصل إليه، وأعرفُهم بحال السالكين عند القدوم عليه. ولهذا سمَّى اللهُ سبحانه ما أنزل(٢) على رسوله رُوحًا لتوقُّف الحياة الحقيقية عليه، ونورًا لتوقف الهداية عليه. قال الله تبارك وتعالى: {يُلْقِي اِلرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} [غافر: ١٤] في موضعين من كتابه(٣). وقال [ق ٢ أ] عز وجل: {وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا اَلْكِتَابُ وَلَا اَلْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَن نَّشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا} [الشورى: ٤٩].فلا روحَ إلَّا فيما جاء به، ولا نورَ إلَّا فيما استضاء(٤) به، فهو الحياة والنور، والعصمة والشفاء، والنجاة والأمن.والله سبحانه وتعالى أرسل رسوله بالهدى ودين الحق، فلا هدى إلَّا(١) «ب»: «أصلين عظيمين».(٢) «ب»: «أنزله».(٣) يقصد بالموضع الثاني قوله تعالى: {يُنزِلُ اُلْمَلَائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} [النحل: ٢].(٤) «ب»: «في الاستضاءة».
Getirdiği şey hususunda. Allah, kendisinin dinine muvafık olmadıkça, bir kimsenin din olarak benimsediği hiçbir dini kabul etmez. Allah Subhanehu ve Teâlâ, kulların kendisini vasfettikleri şeylerden nefsini tenzih etmiştir (1); ancak elçilerin vasfettiği müstesna. Şöyle buyurmuştur: {سُبْحَانَ اَللَّهِ عمَّا يَصِفُونَ (159) إِلَّا عِبَادَ اَللَّهِ اِلْمُخْلِصِينَ} [Saffat, 159-160]. Selef-i sâlihînden birden çok zat şöyle demiştir: Bunlar (muhlis kullar) elçilerdir (2). Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: {سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ اِلْعِزَّةِ عمَّا يَصِفُونَ (180) وَسَلَامٌ عَلَى اَلْمُرْسَلِينَ (181) وَاَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ اِلْعَالَمِينَ} [Saffat, 180-182]. Böylece Allah, yaratıkların kendisini vasfettikleri şeylerden nefsini tenzih etmiş, sonra elçilere selâm vermiştir; çünkü onların O'nu vasfettikleri şey, noksanlık ve kusurlardan arınmıştır. Ardından, kendisini kemâl-i hamde lâyık kılan vasıflarda tek olduğu için nefsine hamdetmiştir. İslâm ve ilk nesil (r.a.)… Sonra onların izinden tâbiîn (3) ayrılmış ve onların minhâcını sonraki nesiller takip etmiştir. Evvelkiler sonrakilere bunu tavsiye eder; sonraki, öncekini kendine rehber edinir. Onlar bu hususta peygamberlerine uymakta ve onun yolunda yürümektedirler. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُوا إِلَى اَللَّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اِتَّبَعَنِي} [Yûsuf, 108]. {مَنِ اِتَّبَعَنِي} ifadesi, {أَدْعُوا} fiilindeki zamire atfedilmişse (1. dipnot: "ح" imlâsı: "ma vesefe bihi el-murselûn" ; bu anlamı değiştirir) (2. dipnot: Bunu bir metinde bulamadık. İbn Kesir tefsirinde (7/42) şöyle der: "{سُبْحَانَ اَللَّهِ عمَّا يَصِفُونَ} yani O, çocuk edinmekten ve zâlim müşriklerin vasfettikleri şeylerden yücedir, münezzehtir, büyüktür. {إِلَّا عِبَادَ اَللَّهِ اِلْمُخْلِصِينَ} munkatı‘ bir istisnadır ve müsbet anlamdadır. Ancak {عمَّا يَصِفُونَ} zamiri tüm insanlara aitse, muhlis kullar (her peygambere ve elçiye indirilen hakka uyanlar) bundan müstesna tutulmuştur.") (3. dipnot: Yani onların izinden gidip yürüdüler. Bkz. Zâdü'l-Meâd, 3/864).
فيما جاء به، ولا يقبل الله من أحدٍ دِينًا يَدِينه به إلَّا أن يكون موافقًا لدينه. وقد نزَّه سبحانه وتعالى نفسه عمَّا يصفه به العباد، إلَّا ما وصفه به المرسلون(١) فقال: {سُبْحَانَ اَللَّهِ عمَّا يَصِفُونَ (١٥٩) إِلَّا عِبَادَ اَللَّهِ اِلْمُخْلِصِينَ} [الصافات: ١٥٩ - ١٦٠] قال غيرُ واحدٍ من السلف: هم الرُّسل(٢).وقال الله سبحانه وتعالى: {سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ اِلْعِزَّةِ عمَّا يَصِفُونَ (١٨٠) وَسَلَامٌ عَلَى اَلْمُرْسَلِينَ (١٨١) وَاَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ اِلْعَالَمِينَ} [الصافات: ١٨٠ - ١٨٢] فنزَّه نفسَه عمَّا يصفه به الخلقُ، ثم سلَّم على المرسلين؛ لسلامة ما وصفوه به من النقائص والعيوب، ثم حمد نفسَه على تفرُّده بالأوصاف التي يستحق عليها كمال الحمد.الإسلام والرعيل الأول، ثم فَرَق على أثرهم التابعون(٣)، وتَبِعهم على منهاجهم اللاحقون، يوصي بها الأولُ الآخِرَ، ويقتدي فيه اللاحقُ بالسابق، وهم في ذلك بنبيهم مقتدون، وعلى منهاجه سالكون، قال الله تعالى: {قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُوا إِلَى اَللَّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اِتَّبَعَنِي} [يوسف: ١٠٨]. فـ {مَنِ اِتَّبَعَنِي} إن كان عطفًا على الضمير في {أَدْعُوا(١) «ح»: «ما وصف به المرسلين». وهو يقلب المعنى.(٢) لم نقف عليه، وقال ابن كثير في «تفسيره» (٧/ ٤٢): «وقوله: {سُبْحَانَ اَللَّهِ عمَّا يَصِفُونَ} أي: تعالى وتقدس وتنزَّه عن أن يكون له ولدٌ، وعمَّا يصفه به الظالمون الملحدون علوًّا كبيرًا، وقوله: {إِلَّا عِبَادَ اَللَّهِ اِلْمُخْلِصِينَ} استثناء منقطع، وهو من مُثبَت، إلا أن يكون الضمير في قوله: {عمَّا يَصِفُونَ} عائدًا إلى جميع الناس، ثم استثنى منهم المخلِصين، وهم المتَّبِعون للحق المنزَل على كل نبي ومرسَل».(٣) أي: فزعوا ومضوا على أثرهم، ينظر «زاد المعاد» للمصنِّف (٣/ ٨٦٤).
Bu kelime, Allah'ın kendisi için ispat ettiği kemâl sıfatlarının ispatını; O'nun ayıplardan, noksanlıklardan ve temsil/teşbihten tenzihini; O'nun kendini vasfettiği şeyle vasıflanması gerektiğini, halkın O'nu vasfettiği şeyle değil (2) olduğunu ihtiva etti. Sonra şöyle dedi: «Hamd, öyle bir Allah'a mahsustur ki O'nun nimetlerinden herhangi bir nimetin şükrü, ancak O'ndan (gelen) bir nimetle eda edilir; bu nimet, geçmiş nimetlerinin şükrünü eda eden kimse üzerine, onu eda etmekle, kendisine şükredilmesi vacip olan yeni bir nimet yükler» (3). İşte bu kadarla, şükür fiilinin ancak O'nun şâkir üzerindeki nimetiyle olduğunu ispat etti. Bu da, onun —Allah ona rahmet etsin— sıfatları ve kaderi ispat eden biri olduğunu gösterir. Bu yol üzere İslam'ın yezeki (4) ve ilk nesil (r.a.) yürüdü. Sonra tâbiîn (5) onların izinden gitti; onlardan sonra gelenler de onların minhacına tâbi oldu. Birincisi sonrakine bunu vasiyet eder, sonraki öncekine uyar. Onlar bu hususta nebilerine (s.a.v.) uyarlar ve O'nun yolunda giderler. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {De ki: İşte bu benim yolum; basiret üzere Allah'a davet ediyorum, ben ve bana uyanlar} [Yûsuf: 108]. Bu durumda {مَنِ اِتَّبَعَنِي} ifadesi, {أَدْعُوا} zamirine atıf ise…(1) «ح» nüshasında: «لرؤيته» şeklindedir. (2) «به» ibaresi «ح» nüshasından düşmüştür. (3) er-Risâle (s. 7-8). (4) «ح» nüshasında «يزل» şeklindedir (lâm ile). Yezek: öncü muhafız birliği anlamında Farsça bir kelimedir. Müellif —Allah ona rahmet etsin— onu en-Nûniyye'sinde kullanmış ve anlamını şöyle açıklamıştır: 2437 قومٌ أقامهم الإلهُ لحفظ هذا الـ … ـدين من ذي بدعةٍ شيطانِ 2438 وأقامهم حرسًا من التبديل … والتحريف والتتميم والنقصانِ 2439 يَزَك على الإسلام بل حصن له … يأوي إليه عساكر الفرقان (5) Yani: onların izinden gidip ilerlediler. Müellifin Zâdü'l-Meâd'ına bakınız (3/864).
فتضمنت هذه الكلمة إثبات صفات الكمال الذي أثبته لنفسه(١)، وتنزيهه عن العيوب والنقائص والتمثيل، وأنَّ ما وصف به نفسه فهو الذي يوصف به، لا ما وصفه به(٢) الخلق، ثم قال: «والحمد لله الذي لا يُؤدَّى شكرُ نعمةٍ من نعمه إلَّا بنعمةٍ منه تُوجب على مُؤدِّي شكرِ ماضي نعمه بأدائها نعمةً حادثةً يجب عليه شكرُه بها»(٣). فأثبت في هذا القدر أنَّ فِعل الشكر إنَّما هو بنعمته على الشاكر، وهذا يدل على أنه رحمه الله مثبتٌ للصفات والقدر.وعلى ذلك درَجَ يَزَكُ(٤) الإسلام والرعيل الأول، ثم فَرَق على أثرهم التابعون(٥)، وتَبِعهم على منهاجهم اللاحقون، يوصي بها الأولُ الآخِرَ، ويقتدي فيه اللاحقُ بالسابق، وهم في ذلك بنبيهم مقتدون، وعلى منهاجه سالكون، قال الله تعالى: {قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُوا إِلَى اَللَّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اِتَّبَعَنِي} [يوسف: ١٠٨]. فـ {مَنِ اِتَّبَعَنِي} إن كان عطفًا على الضمير في {أَدْعُوا(١) «ح»: «لرؤيته».(٢) «به». سقط من «ح».(٣) «الرسالة» (ص ٧ - ٨).(٤) «ح» يزل. باللام، واليزك: كلمة فارسية معناها حرس الطليعة. «تكملة المعاجم العربية» (١١/ ١١٨) وقد استعملها المصنِّف ـ رحمه الله تعالى ـ في «النونية» وبيَّن معناها فقال:٢٤٣٧ قومٌ أقامهم الإلهُ لحفظ هذا الـ … ـدين من ذي بدعةٍ شيطانِ٢٤٣٨ وأقامهم حرسًا من التبديل … والتحريف والتتميم والنقصانِ٢٤٣٩ يَزَك على الإسلام بل حصن له … يأوي إليه عساكر الفرقان(٥) أي: فزعوا ومضوا على أثرهم، ينظر «زاد المعاد» للمصنِّف (٣/ ٨٦٤).
{Allah'a} ifadesi, onun tâbîlerinin Allah'a dâvet edenler olduğuna delildir. Ve eğer (bu ifade) zamîr-i munfasıl üzerine atfedilmişse, o zaman açıkça onun tâbîlerinin, getirdiği şey konusunda başkaları değil, ehl-i basîret olduklarını gösterir(1). (1) Âyetin tefsirinde iki görüşü zikretmiştir: Vâhidî, 'el-Basît' (12/263) ve Beğavî, 'Meâlimü't-Tenzîl' (4/284). Tahkîk ise, bu atfın her iki anlamı da ihtivâ ettiğidir; buna göre onun tâbîleri, Allah'a dâvet eden ehl-i basîret kimselerdir. Ve muhakkak ki Allah Sübhânehû, O'nun (s.a.v.) Allah katından getirdiği şeyin, beşerî görüşler değil, hak olduğunu gören kimseler için ilimle şehâdet etmiş ve şöyle buyurmuştur: {Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilenin, hak olduğunu ve Azîz, Hamîd olanın yoluna ilettiğini görürler} [Sebe': 6]. Ve yine şöyle buyurdu: {Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, kör olan gibi midir?} [Râ'd: 21]. Kim ki nezdinde O'nun (s.a.v.) getirdiği hakikatler ile beşerî görüşler çatışır da bu görüşleri o hakikatlere takdim eder veya(2) (2) Nüsha-i 'ح'da 'إذا' şeklindedir. onda tereddüt eder, yahut bu durum onun ilmini ve ona olan imanını zedelerse, işte o kimse Allah'ın kendileri için ilimle şâhid olduğu kimselerden olmaz ve ona 'ehl-i ilim' denilmesi câiz olmaz. Peki, Allah'ın kendisini 'aydınlatıcı bir kandil'(3) (3) Şu âyet-i kerîmede: {Ey Nebî! Muhakkak ki seni bir şâhid, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik (45) ve izniyle Allah'a dâvet eden, aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik} [Ahzâb: 45-46], 'dosdoğru bir yola iletici'(4) (4) Şu âyet-i kerîmede: {Ve muhakkak ki sen dosdoğru bir yola iletiyorsun} [Şûrâ: 49] ve 'O'nunla birlikte indirilen nûra tâbi olanlar, başkaları değil, ancak felâh bulanlardır'(5) (5) Şu âyet-i kerîmede: {O'na îmân eden, onu tazim eden, ona yardım eden ve onunla birlikte indirilen nûra tâbi olanlar; işte onlar felâh bulanlardır} [A'râf: 157] diye vasıflandırdığı, basîret üzere Allah'a dâvet eden kimse nasıl olur? Ve yine, kendisini, ihtilâf edenlerin her türlü anlaşmazlığında hakem kılmayan kimse(1) (1) Âyetin tefsirinde iki görüşü zikretmiştir: Vâhidî, 'el-Basît' (12/263) ve Beğavî, 'Meâlimü't-Tenzîl' (4/284).
إِلَى اَللَّهِ} فهو دليلٌ أنَّ أتباعه هم الدعاة إلى الله، وإن كان عطفًا على الضمير المنفصل فهو صريح أنَّ أتباعَه هم أهل البصيرة فيما جاء به دون من عداهم(١). والتحقيق أن العطف يتضمَّنُ المعنيين، فأتباعه هم أهل البصيرة الذين يدعون إلى الله.وقد شهِد سبحانه لمن يرى أن ما جاء به من عند الله هو الحقُّ لا آراء الرجال بالعلم، فقال تعالى: {وَيَرَى اَلَّذِينَ أُوتُوا اُلْعِلْمَ اَلَّذِي أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ هُوَ اَلْحَقَّ وَيَهْدِي إِلَى صِرَاطِ اِلْعَزِيزِ اِلْحَمِيدِ} [سبأ: ٦]. وقال تعالى: {أَفَمَن يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ اَلْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى} [الرعد: ٢١]. فمن تعارَضَ عنده حقائقُ ما جاء به وآراء الرجال، فقدَّمها عليه أو(٢) توقَّف فيه، أو قدحت في كمال معرفته وإيمانه به؛ لم يكن من الذين شَهِد الله لهم بالعلم، ولا يجوز أن يُسمَّى بأنه من أهل العلم.فكيف يكون الداعي إلى الله على بصيرةٍ ـ الذي وصفه الله بأنه سراجٌ منيرٌ(٣)، وبأنه هادٍ إلى صراطٍ مستقيم(٤)، وبأنَّ من اتبع النور الذي أنزل معه فهو المفلح لا غيره(٥)، وأنَّ من لم يُحَكِّمْه في كل ما ينازع فيه المتنازعون(١) ذكَر القولين في تفسير الآية: الواحدي في «البسيط» (١٢/ ٢٦٣)، والبغوي في «معالم التنزيل» (٤/ ٢٨٤).(٢) «ح»: «إذا».(٣) في قوله تعالى: {يَاأَيُّهَا اَلنَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا (٤٥) وَدَاعِيًا إِلَى اَللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُّنِيرًا} [الأحزاب: ٤٥ - ٤٦].(٤) في قوله تعالى: {وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ} [الشورى: ٤٩].(٥) في قوله تعالى: {فَاَلَّذِينَ آمَنُوا بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاَتَّبَعُوا اُلنُّورَ اَلَّذِي أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَئِكَ هُمُ اُلْمُفْلِحُونَ} [الأعراف: ١٥٧].
O'nun hükmüne boyun eğer ve O'nun hükmünden dolayı içinde bir sıkıntı duymaz; (böyle olmayan) mü'min değildir(1) — O, ümmete Allah'ı, isimlerini ve sıfatlarını, gerçeğin onun zâhirinin hilâfında olduğu, hidâyetin ise onu hakikatlerinden çıkarmakta bulunduğu, onu garip lügatler ve iğrenç te'villere yüklemek gerektiği, hakikatlerinin ise dalâlet, teşbih ve ilhâd olduğu, hidâyet ve ilmin mecâzında ve hakikatlerinden çıkarılmasında olduğu, ümmetin bu konuda şaşkınların reylerine ve düşüncesizlerin(3) akıllarına havale edildiği(2) şeklinde haber verdi; ardından şöyle der: Size Allah ve yüce sıfatları hakkında bir şey haber verdiğimde onun hakikatine inanmayın, ondan muradımı erkeklerin reylerinden ve akledilir olandan öğrenin; çünkü hidâyet ve ilim ondadır. Din, te'vilcilerin te'villerine havale edildiğinde(4) onun bütün bağları çözülür. Dalâlet ehli taifelerden hiçbir taife, metinleri kendi mezhebine göre te'vil etmek istemez ki ona bir yol bulmasın. Te'vil kapısını aralayan kimseye derler ki: Biz de sizin te'vil ettiğiniz gibi te'vil ettik, naslar te'vil ettiğimiz şeyi haber verdi, tıpkı sizin te'vil ettiğinizi haber verdiği gibi. Sizi te'vilinizde ecirli kılan, bizi ise bu konuda veballi kılan(5) nedir? Sizi te'vile sevk eden... (1) Bundan sonra «ح» nüshasında: «لأن الرسول عنده» ibaresi vardır. Bunu zâid görüyorum. Ve şu sözü: «وأنَّ من لم يُحَكِّمْه في كل ما ينازع فيه المتنازعون وينقاد لحُكْمِه ولا يكون عنده حرج منه فليس بمؤمنٍ». İki nüshada ve «el-Muhtasar»da böyle geçmektedir. Bunda bir işkâl vardır, ancak murad edilen mânâ açıktır; Allah Teâlâ'nın şu kavlinden iktibas edilmiştir: {* فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} [Nisâ: 64]. (2) «ح» nüshasında: «وأحال». (3) التهوك كالتهور، وهو الوقوع في الأمر بغير روية، والمتهوك: الذي يقع في كل أمر، وقيل: هو التحير .. «النهاية في غريب الحديث» (5/ 282). (4) «إذا أحيل» ibaresi «ح» nüshasından düşmüştür. (5) «ب» nüshasında: «مأزورين عليه».
وينقاد لحُكْمِه، ولا يكون عنده حرجٌ منه، فليس بمؤمنٍ(١) ـ قد أخبر الأُمة عن الله وأسمائه وصفاته بما الحقُّ في خلاف ظاهره، والهُدى في إخراجه عن حقائقه، وحمله على وحشي اللغات ومستكرَهات التأويل، وأنَّ حقائقه ضلالٌ وتشبيهٌ وإلحادٌ، والهدى والعلم في مجازه وإخراجه عن حقائقه، وإحالة(٢) الأُمة فيه على آراء المتحيرين وعقول المتهوِّكين(٣)؛فيقول: إذا أخبرتكم عن الله وصفاته العلى بشيءٍ فلا تعتقدوا حقيقته، وخذوا معرفة مُرادي به من آراء الرجال ومعقولها؛ فإن الهدى والعلم فيه.والدِّين إذا أُحِيلَ(٤) على تأويلات المتأولين انتقضتْ عُرَاه كلها، ولا تشاء طائفةٌ من طوائف أهل الضلال أن تتأول النصوص على مذهبها إلَّا وجدت السبيل إليه، وقالت لمن فتح لها باب التأويل: إنَّا تأولنا كما تأولتم، والنصوص أخبرتْ بما تأوَّلناه، كما أخبرتْ بما تأولتموه، فما الذي جعلكم في تأويلكم مأجورين، وجعلَنا عليه مأزورين(٥)؟ والذي قادكم إلى التأويل(١) بعده في «ح»: «لأن الرسول عنده». وأراها زائدة. وقوله: «وأنَّ من لم يُحَكِّمْه في كل ما ينازع فيه المتنازعون وينقاد لحُكْمِه ولا يكون عنده حرج منه فليس بمؤمنٍ». كذا وقع في النسختين وفي «المختصر»، وفيه إشكال، والمعنى المراد ظاهر، مقتبَس من قوله تعالى: {* فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا} [النساء: ٦٤].(٢) «ح»: «وأحال».(٣) التهوك كالتهور، وهو الوقوع في الأمر بغير روية، والمتهوك: الذي يقع في كل أمر، وقيل: هو التحير .. «النهاية في غريب الحديث» (٥/ ٢٨٢).(٤) «إذا أحيل». سقط من «ح».(٥) «ب»: «مأزورين عليه».
Sizin aklen mümkün saydığınız şeyin, bizde onun benzeri, ondan daha kuvvetlisi veya ondan daha zayıfı mevcuttur. Bu hususun tamamı, te’vile girişenlerin, te’vili câiz olan ile olmayan arasındaki farkı ortaya koymaktaki âcizliklerinin beyânında gelecektir(1). Maksat şudur: Allah sübhânehû, O’na (Peygamber’e) ve ümmetine, bu din sayesinde dinlerini kemâle erdirdiğini ve nîmetini onların üzerine tamamladığını haber vermiştir. Bu durumda, kendisi için mahlûkâtın yaratıldığı, peygamberlerin gönderildiği, kitapların indirildiği, kıblenin nasbedildiği ve milletin üzerine kurulduğu(2) en önemli şeyi –ki o, Allah’a îmân, O’nu bilme, O’nun isimlerini, sıfatlarını ve fiillerini tanıma kapısıdır– hakkı bâtılına karışmış, müştebih olarak bırakması; hak olanı söylemeyip zâhiri bâtıl olan sözler söylemesi ve hakîkatin ise onu zâhirî mânâsından çıkarmak olması muhâldir. En hayırlı peygamber ve en değerli kitap, nefislerin ona olan şiddetli ihtiyacına, onun nefislerin elde ettiği en hayırlı, kalplerin kazandığı en değerli şey olmasına rağmen, onu en tam [ق 2 ب] veçhilerle tarif etmekte, en kâmil beyânla açıklamakta, son derece izah etmekte nasıl yetersiz kalabilir? En açık muhâllerden biri de, en hayırlı peygamberin ümmetine bevlin öncesi, sonrası ve esnâsındaki âdâbı, cimâ âdâbını, yeme-içme âdâbını öğretip de, onlara dilleriyle söyleyecekleri, kalpleriyle inanacakları –ki Rableri ve mabudları hakkındadır; O’nun bilgisi marifetlerin gâyesi, O’na vâsıl olmak matlupların en yücesi, yalnızca O’na hiçbir şerîki olmaksızın ibadet ise en yakın vesîledir– şeyi öğretmeyi terk etmesi; ve onlara O’nun hakkında zâhiri bâtıl ve ilhâd olan şeyler haber verip, kendilerine haber verdiği şeyin anlaşılmasında onları başka yere havâle etmesidir(1). Bu altıncı fasıldır(2). «ح»: «وانتصبت».
ما تقولون إنه معقول فمعنا نظيرُه أو أقوى منه أو دونه.وسيأتي تمامُ هذا في بيان عجز المتأوِّلين عن الفرق بين ما يسوغ تأويله وما لا يسوغ(١).والمقصود أنَّ الله سبحانه قد أخبر أنه أكملَ له ولأُمَّتِه به دينَهم، وأتمَّ عليهم به نعمته، ومحالٌ مع هذا أن يَدَع أهم ما خُلِق له الخَلْق، وأُرْسِلَت به الرُّسل، وأُنْزِلَت به الكتب، ونُصِبَت عليه القِبلة، وأُسِّست(٢) عليه المِلَّة ـ وهو باب الإيمان به ومعرفته ومعرفة أسمائه وصفاته وأفعاله ـ ملتبسًا مشتبهًا حقُّه بباطله، لم يتكلم فيه بما هو الحق، بل تكلم بما ظاهرُه الباطل، والحق في إخراجه عن ظاهره.وكيف يكون أفضلُ الرُّسل وأجلُّ الكتب غيرَ وافٍ بتعريف ذلك على أتمِّ [ق ٢ ب] الوجوه، مبيِّنٍ له بأكمل البيان، موضِّحٍ له غاية الإيضاح، مع شدة حاجة النفوس إلى معرفته، ومع كونه أفضل ما اكتسبته النفوس، وأجلَّ ما حصَّلته القلوب.ومن أبْينِ المُحَال أن يكون أفضلُ الرُّسل قد علَّم أُمَّتَه آدابَ البول قبله وبعده ومعه، وآدابَ الوطء، وآدابَ الطعام والشراب، ويترك أن يعلِّمهم ما يقولونه بألسنتهم وتعتقده قلوبهم في ربهم ومعبودهم الذي معرفتُه غايةُ المعارف، والوصول إليه أجلُّ المطالب، وعبادته وحده لا شريك له أقربُ الوسائل؛ ويخبرهم فيه بما ظاهره باطلٌ وإلحاد، ويحيلهم في فَهْم ما أخبرهم(١) وهو الفصل السادس.(٢) «ح»: «وانتصبت».
Onları kerih görülen te’villere ve münker kabul edilen mecazlara sevk eder; sonra hakikati bilme hususunda onları akıllarının hükmettiği ve reylerinin gerektirdiği şeye havale eder. Bu böyle iken O (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Sizi apaçık bir yol üzere bıraktım; gecesi gündüzü gibidir. Benden sonra ondan ancak helak olan ayrılır.»(1) Yine O (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Allah, hiçbir peygamber göndermemiştir ki, onun üzerine, ümmetine bildiği en hayırlı şeyi göstermek ve bildiği en şerli şeyden onları sakındırmak hak olmasın.»(2) Ebû Zerr (r.a.) dedi ki: «Resûlullah (s.a.v.) vefat etti; gökyüzünde kanatlarını çırpan hiçbir kuş yoktu ki ondan bize bir ilim hatırlatmış olmasın.»(3) Ömer b. el-Hattâb (r.a.) dedi ki: «Resûlullah (s.a.v.) bizim içimizde bir konuşma yaptı; yaratılışın başlangıcını zikretti, ta ki cennet ehli makamlarına, cehennem ehli de makamlarına girinceye kadar. Bunu ezberleyen ezberledi, unutan unuttu.» Bunu Buhârî rivayet etmiştir(4). Ve Resûlullah (s.a.v.) onlara bir namaz kıldırdı(1) — (1) İmam Ahmed (17606), İbn Mâce (43), İbn Ebû Âsım «es-Sünne» (48, 49) ve Hâkim (1/96) tarafından Irbad b. Sâriye (r.a.)’den rivayet edilmiştir. Bu, meşhur etkileyici vaaz hadîsinin bir parçasıdır. Münzirî «et-Tergîb ve’t-Terhîb» (1/88)’de şöyle demiştir: «Bunu İbn Ebû Âsım, ‘es-Sünne’ kitabında hasen bir isnadla rivayet etmiştir.» (2) Müslim (1844) tarafından Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.a.)’dan rivayet edilmiştir. (3) İmam Ahmed «el-Müsned» (21970, 22053), Bezzâr «el-Müsned» (9/341), İbn Hibbân (65) ve Taberânî «el-Mu‘cemü’l-Kebîr» (2/155) tarafından rivayet edilmiştir. Heysemî «el-Mecma‘» (8/264)’te şöyle demiştir: «Taberânî’nin râvileri sahîh râvileridir; ancak Muhammed b. Abdullah b. Yezîd el-Mukri’ bulunmaktadır ki o sika’dır. Ahmed’in isnadında ismi zikredilmeyen biri vardır.» Bu hadîsin muttasıl mı mürsel mi olduğu ihtilaflıdır; Dârekutnî mürsel olduğunu tercih etmiştir. Bkz.: «İlelü’d-Dârekutnî» (1148) ve «Etrâfü’l-Garâib» (4712). Müslim «Sahîh»inde (262) şunu rivayet etmiştir: «Selmân-ı Fârisî (r.a.)’e denildi ki: Peygamberiniz size her şeyi, hatta tuvalet adabını bile öğretti mi? O da: Evet, dedi.» (4) «Sahîh-i Buhârî» (3192).
به على مستكرَهات التأويلات ومستنكَرات المجازات، ثم يحيلهم في معرفة الحق على ما تحكم به عقولهم، وتُوجِبه آراؤهم.هذا وهو القائل: «تَرَكْتُكُمْ عَلَى الْبَيْضَاءِ لَيْلُهَا كَنَهَارِهَا، لَا يَزِيغُ عَنْهَا بَعْدِي إِلَّا هَالِكٌ»(١). وهو القائل: «مَا بَعَثَ اللَّهُ مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا كَانَ حَقًّا عَلَيْهِ أَنْ يَدُلَّ أُمَّتَهُ عَلَى خَيْرِ مَا يَعْلَمُهُ لَهُمْ، وَيَنْهَاهُم عَن شَرِّ مَا يَعْلَمُهُ لَهُمْ»(٢). وقال أبو ذرٍّ: «لقد تُوفِّيَ رسول الله صلى الله عليه وسلم وما طائرٌ يقلِّبُ جناحيه في السماء إلَّا ذَكَّرَنا منه عِلمًا»(٣). وقال عمر بن الخطاب: «قام فينا رسولُ الله صلى الله عليه وسلم مَقامًا، فذكر بدء الخَلْق، حتى دخل أهل الجنة منازلهم، وأهل النار منازلهم، حفظ ذلك مَن حفظَه ونسيه مَن نسيه» ذكره البخاري(٤).و «صلَّى بهم رسول الله صلى الله عليه وسلم صلاة(١) أخرجه الإمام أحمد (١٧٦٠٦) وابن ماجه (٤٣) وابن أبي عاصم في «السنة» (٤٨، ٤٩) والحاكم (١/ ٩٦) عن العرباض بن سارية رضي الله عنه. وهو قطعة من حديث الموعظة البليغة المشهور. وقال المنذري في «الترغيب والترهيب» (١/ ٨٨): «رواه ابن أبي عاصم في كتاب «السنة» بإسناد حسن».(٢) أخرجه مسلم (١٨٤٤) عن عبد الله بن عمرو بن العاص رضي الله عنهما.(٣) أخرجه الإمام أحمد في «المسند» (٢١٩٧٠، ٢٢٠٥٣) والبزار في «المسند» (٩/ ٣٤١) وابن حبان (٦٥) والطبراني في «المعجم الكبير» (٢/ ١٥٥). وقال الهيثمي في «المجمع» (٨/ ٢٦٤): «ورجال الطبراني رجال الصحيح، غير محمد بن عبد الله بن يزيد المقرئ وهو ثقة، وفي إسناد أحمد من لم يُسم». واختُلِف في وصل هذا الحديث وإرساله، ورجح الدارقطني إرساله. يُنظر: «علل الدارقطني» (١١٤٨) و «أطراف الغرائب» (٤٧١٢). وروى مسلم في «صحيحه» (٢٦٢) «قيل لسلمان الفارسي رضي الله عنه: قد علمكم نبيكم كل شيء حتى الخراءة؟ قال: أجل».(٤) «صحيح البخاري» (٣١٩٢).
Öğle namazını kıldırdı, sonra onlara hutbe verdi; nihayet ikindi vakti girdi, ikindiyi kıldırdı, sonra yine onlara hutbe verdi; nihayet güneş battı. Âdem'in yaratılışından kıyamete kadar olmuş ve olacak hiçbir şeyi bırakmadı, onlara haber verdi. Onlardan kim ezberlediyse ezberledi, kim unuttuysa unuttu.»[1] [1: Müslim (2892) tarafından Ebû Zeyd Amr b. Ahtab el-Ensârî (r.a.)'den benzer lafızla rivayet edilmiştir.] Peki kalbinde Allah'a, Resûlü'ne ve dinine saygı bulunan bir kimse, Resûlullah (s.a.v.)'in bu büyük meseleyi açıklamaktan geri durduğunu ve bu hususta doğruyu söylemediğini, aksine görünüşü itibarıyla doğruya aykırı sözler söylediğini nasıl vehmedebilir? Aksine îmân, ancak Resûl'ün bu açıklamayı en mükemmel ve en açık şekilde yapmış olduğuna, en ileri düzeyde beyan etmiş olduğuna ve ondan sonra söyleyecek hiçbir söz, te'vilde bulunacak hiçbir te'vil bırakmamış olduğuna itikad etmekle tamam olur. Sonra ümmetin hayırlısı, en faziletlisi, en âlimi ve her türlü fazilet, hidâyet ve marifette en önde olanların bu babda kusur ederek ondan uzak durmaları, yahut haddi aşarak bu babda aşırı gitmeleri muhaldir. Şu var ki onların yolundan çıkanlar, işte bu iki hastalıkla imtihan edilmişlerdir ve bu iki sapıklıktan birine sevk edilmişlerdir. İslam'ı koruyanlar[2], îmân topluluğu ve dinin hamileri, işte bu babda hak ile söyleyen, ona itikad eden ve ona davet eden kimselerdir. [2: Yani onu muhafaza etti/korudu; nitekim daha önce (s. 8)'de geçti.] Şayet denilirse ki: 'O topluluk (Selef) bu babdan yüz çevirmişler, zühd, ibadet ve cihad ile meşgul olmuşlardı; bu bab onların himmet ve ihtimamları dahilinde değildi.' Denilir ki: Bu, muhalin en açığı ve bâtılın en bâtılıdır. Bilakis onların bu babdaki ihtimamı her türlü ihtimamın üstünde, alâkaları her türlü alâkanın fevkinde idi. Bu, kalplerinin diriliği, ma'budlarına olan muhabbetleri ve O'na yakınlık hususundaki yarışları nispetindedir. Zira kimin kalbinde en ufak bir hayat varsa veya[1][2] [1: Müslim (2892) tarafından Ebû Zeyd Amr b. Ahtab el-Ensârî (r.a.)'den benzer lafızla rivayet edilmiştir.] [2: Yani onu muhafaza etti/korudu; nitekim daha önce (s. 8)'de geçti.]
الظهر، ثم خطبهم حتى حضرت العصرُ، فصلى العصر، ثم خطب بهم حتى غربت الشمس، فلم يَدَع شيئًا كان ولا يكون مِن خَلْقِ آدم إلى قيام الساعة حتى أخبرهم به، حفظه من حفظه، ونسيه من نسيه»(١).فكيف يتوهَّم مَن لله ولرسوله ودِينه في قلبه وقارٌ أن يكون رسولُ الله صلى الله عليه وسلم قد أمسك عن بيان هذا الأمرِ العظيم، ولم يتكلم فيه بالصواب، بل تكلَّم بما ظاهره خلافُ الصواب؟! بل لا يتم الإيمان إلَّا باعتقاد أن بيان ذلك قد وقَعَ من الرسول على أتمِّ الوجوه وأوضحه غاية الإيضاح، ولم يدَعْ بعده لقائلٍ مقالًا ولا لمتأولٍ تأويلًا.ثم من المحال أن يكون خيرُ الأُمة وأفضلُها وأعلمها وأسبقها إلى كل فضلٍ وهُدًى ومعرفةٍ قصَّروا في هذا الباب فجفَوْا عنه، أو تجاوزوا فغَلَوْا فيه، وإنما ابْتُلِيَ مَن خرج عن منهاجهم بهذين الداءين، وهُدوا لأحد الانحرافين.ويَزَك الإسلام(٢) وعصابة الإيمان وحُماة الدِّين هم الذين كانوا في هذا الباب قائلين بالحقِّ معتقدين له داعين إليه.فإن قيل: القوم كانوا عن هذا الباب مُعرِضِين، وبالزهد والعبادة والجهاد مشتغلين، لم يكن هذا الباب من هِمَّتهم ولا عنايتهم به.قيل: هذا من أَبْيَنِ المحال وأبطلِ الباطل، بل كانت عنايتهم بهذا الباب فوق كل عنايةٍ، واهتمامهم به فوق كل اهتمامٍ؛ وذلك بحسب حياة قلوبهم ومحبتهم لمعبودهم ومنافستهم في القرب منه، فمَن في قلبه أدنى حياةٍ أو(١) أخرجه مسلم (٢٨٩٢) عن أبي زيد عمرو بن أخطب الأنصاري رضي الله عنه بنحوه.(٢) أي: حرسه، كما تقدم (ص ٨).
Rabbine beslediği muhabbet, O'nun rızasını dilemesi ve O'na kavuşma şevki dolayısıyla, onun bu konuyu talep etmesi, tanımaya olan hırsı, bu hususta basiretini artırması, sorular sorması ve onu keşfetmeye çalışması, en büyük gayesi, en yüce talebi ve en şerefli hedefidir. Sağlıklı kalpler ve tatmin bulmuş nefisler, hiçbir şeye bu konuyu bilmekten daha fazla şevk duymazlar ve hiçbir şeyle bu meseledeki gerçeği öğrenip elde etmekten daha fazla sevinmezler. O hâlde, en güçlü sebeplerden biri olan bu gerektirici sebep mevcutken, onun etkisi; himmetleri en şerefli himmet, talepleri en yüce talep, nefisleri en temiz nefis olan ümmetin seçkinleri ve ilim ile îmânın önderleri hakkında nasıl geri kalabilir? Onların böylesine büyük bir meseleden yüz çevirdikleri, ondan gâfil oldukları veya bu hususta haktan ayrı söz söyleyip bâtıla itikad ettikleri nasıl zannedilebilir? Mu‘tezile'nin talebeleri, Sâbiîler'in vârisleri ve Yunanlıların çömezleri –ki onlar kendilerini şaşkınlık, şüphe ve kalbin tatmin olduğu bir bilgiden yoksunlukla nitelemiş, buna Allah'ı ve meleklerini şahit tutmuşlardır[1], ve peygamberlere tâbi olanlardan da şahitler onların bu hâline tanıklık etmiştir– Allah'ı ve O'nun isimlerini ve sıfatlarını; Allah'ın ve Resûlü'nün kendilerine ilim ve îmân ile şehâdet ettiği, nebîler ve resûller müstesnâ olmak üzere, kendilerinden öncekilerden ve kıyâmet gününe kadar gelecek olanlardan üstün kıldığı kimselerden daha iyi bilmesi ve tanıması imkânsızdır. Bunu, selefin kadrini takdir edemeyen, Allah'ı, Resûlü'nü ve onun getirdiklerini tanımayan ahmak cahilden başkası söylemez! Şeyhimiz[2] şöyle demiştir: «Halefin yolunu selefin yoluna tercih eden bu bid‘atçılar, sırf şu noktadan hataya düşürüldüler[3]: Onlar sandılar ki selefin yolu sadece…»
Dipnotlar:
[1] 'به' kelimesi 'ب' nüshasında mevcut değildir.
[2] el-Fetvâ el-Hameviyye el-Kübrâ, s. 188-195, muhtasar olarak.
[3] 'ح' nüshasında 'والحال في' şeklindedir.
محبةٍ لربه وإرادةٍ لوجهه وشوقٍ إلى لقائه فطلبُه لهذا الباب وحرصُه على معرفته وازدياده من التبصر فيه وسؤاله واستكشافه عنه هو أكبرُ مقاصده، وأعظم مطالبه وأجلُّ غاياته، وليست القلوب الصحيحة والنفوس المطمئنة إلى شيءٍ من الأشياء أشوقَ منها إلى معرفة هذا الأمر، ولا فرحُها بشيءٍ أعظمَ من فرحها بالظفر بمعرفة الحقِّ فيه. فكيف يمكن مع قيام هذا المقتضي ـ الذي هو من أقوى المقتضيات ـ أن يتخلف عنه أثره في خيار الأُمة وسادات أهل العلم والإيمان، الذين هِمَمهم أشرف الهمم، ومطالبهم أجلُّ المطالب، ونفوسهم أزكى النفوس، فكيف يُظن بهم الإعراضُ عن مثل هذا الأمر العظيم أو الغفلة عنه، أو التكلم بخلاف الصواب فيه واعتقاد الباطل.ومن المُحال أن يكون تلاميذ المعتزلة وورثةُ الصابئين وأفراخ اليونان ـ الذين شهدوا على أنفسهم بالحيرة والشك وعدم العلم الذي يطمئن إليه القلب، وأشهدوا اللهَ وملائكته عليهم به(١)، وشهد به عليهم الأشهادُ من أتباع الرُّسل ـ أعلم بالله وأسمائه وصفاته وأعرف به ممَّن شهد الله ورسوله لهم بالعلم والإيمان، وفضَّلهم على من سبقهم ومَن يجيء بعدهم إلى يوم القيامة، ما خلا النبيين والمرسلين. وهل يقول هذا إلَّا غبيٌّ جاهلٌ لم يَقدِر قدْر السلف، ولا عرف الله ورسوله وما جاء به!قال شيخنا(٢): «وإنما أُتي(٣) هؤلاء المبتدعةُ ـ الذين فضَّلوا طريقة الخلف على طريقة السَّلف ـ من حيث ظنوا أن طريقة السلف هي مجرد(١) «به» ليس في «ب».(٢) «الفتوى الحموية الكبرى» (ص ١٨٨ - ١٩٥) بتصرف.(٣) «ح»: «والحال في».
Kur’an ve Hadîs lafızlarına îmân; ancak bunlardan Allah teâlâ ve Resûlü’nün (s.a.v.) murâdını anlama noktasında fıkıh ve fehmden yoksun olma (hâli). Onlar, Allah’ın: {Onlardan ümmî olanlar vardır ki Kitâb’ı bilmezler; ancak bir takım temennîler (asılsız şeyler) bilirler} [Bakara: 77] buyurduğu kimseler mertebesinde olduklarını ve müteahhirînin yönteminin ise nasları mânâları çıkarmak, onları hakīkatlerinden çevirip türlü mecazlar, dillerin garip kullanımları ve çirkin te’vîllerle (yorumlamak) olduğunu zannettiler. İşte bu fâsid zan, muhtevası Kitâb ve Sünnet’i, sahâbe ve tâbiîn sözlerini [k. 3 a] arkalarına atmak olan o makaleyi (görüşü) gerektirdi. Böylece hem Selef’in yöntemini bilmemekle hem de onlara yalan söylemekle, hem de Halef’in yöntemini doğru kabul etmekle cehâlet ve dalâleti birleştirdiler. Bunun sebebi, onların gerçekte bu nasların delâlet ettiği bir sıfatın bulunmadığına inanmalarıdır. Nitekim onlar ta‘tîli ve sıfatların nefyini itikad edince, (bir de) nasların mutlaka bir mânâsının bulunması gerektiğini görünce, iki şey arasında tereddüde düştüler: Birincisi lafza îmân ve mânâyı tefvîz etmek —ki bu onlara göre Selef’in yöntemidir—; ikincisi ise lafzı hakīkatinden ve onun için vaz‘olunduğu mânâdan, onu göstermeyen başka şeylere, türlü mecazlar ve tekellüflerle(1) çevirmektir ki bunlar, beyân ve hidâyetten ziyâde bilmecelere ve bulmacalara benzer. Nitekim Allah dilerse (inşâallah) ileride detaylıca açıklanacaktır. İşte bu bâtıl, aklın fesâdı ile nakli bilmemekten meydana geldi; artık ne nakil ne de akıl (kalmıştır). Zira onlar nefiy ve ta‘tîl konusunda, sahih aklî deliller zannettikleri fâsid şüphelere dayandılar da bunun için naklî nasları yerlerinden kaydırdılar. Meseleleri bu iki yalancı öncül üzerine binâ edilince(2) netîce, (Selef’i) cehâletle itham etmek oldu.
(1) [not: (ح) nüshasında “ve’t-teklîfât” şeklindedir.]
(2) [el-Fetvâ el-Hameviyye’de “inbenâ” şeklindedir.]
الإيمان بألفاظ القرآن والحديث، من غير فقهٍ ولا فهمٍ لمراد الله تعالى ورسوله منها، واعتقدوا أنهم بمنزلة الأُميين الذين قال الله فيهم: {وَمِنْهُمْ أُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ اَلْكِتَابَ إِلَّا أَمَانِيَّ} [البقرة: ٧٧]، وأن طريقة المتأخرين هي استخراجُ معاني النصوص وصرفُها عن حقائقها بأنواع المجازات وغرائب اللغات ومستنكر التأويلات.فهذا الظن الفاسد أوجبَ تلك المقالةَ التي مضمونها نبذُ الكتاب والسُّنَّة وأقوال الصحابة والتابعين [ق ٣ أ] وراء ظهورهم، فجمعوا بين الجهل بطريقة السلف والكذب عليهم، وبين الجهل والضلال بتصويب طريقة الخلف، وسببُ ذلك اعتقادُهم أنه ليس في نفس الأمر صفة دلَّت عليها هذه النصوص. فلمَّا اعتقدوا التعطيل وانتفاء الصِّفات في نفس الأمر، ورأوا أنه لا بد للنصوص من معنًى، بقوا متردِّدين بين الإيمان باللفظ وتفويض المعنى ـ وهذا الذي هو طريقة السلف عندهم ـ وبين صرف اللفظ عن حقيقته وما وُضِعَ له إلى ما لم يُوضَع له ولا دَلَّ عليه بأنواع من المجازات والتكلُّفات(١)، التي هي بالألغاز والأحاجي أشبهُ منها بالبيان والهدى، كما سيأتي بيانه مفصَّلًا إن شاء الله.وصار هذا الباطل مركَّبًا من فساد العقل والجهل بالسمع، فلا سمعَ ولا عقل، فإن النفي والتعطيل إنما اعتمدوا فيه على شبهاتٍ فاسدةٍ ظنوها معقولاتٍ صحيحةً، فحرَّفوا لها النصوص السمعية عن مواضعها، فلمَّا ابتُني(٢) أمرُهم على هاتين المقدمتين الكاذبتين كانت النتيجة استجهالَ(١) «ح»: «وبالتكليفات».(٢) في «الفتوى الحموية»: «انبنى».