Tasavvuf ve Sûfîliğin tenkidine dair nâdir bir kitap: el-Mûfî bi-Ma‘rifeti’t-Tasavvuf ve’s-Sûfî [Tasavvufu ve Sûfîyi Tanımaya Vefâ Eden Eser]. Telif: İmam Kemâleddin Ebü’l-Fazl Ca‘fer b. Sa‘leb el-İdfevî el-Mısrî (685-748 H.). Tahkik, takdim ve ta‘lik: Dr. Muhammed Îsâ Sâlihiyye. Kuveyt: Mektebetü Dâri’l-Urûbe li’n-Neşri ve’t-Tevzî‘.
كتاب نادر في نقد الصوفيةالموفى بمعرفة التصوف والصوفيتأليف الإمام كمال الدين أبي الفضل جعفر بن ثعلب الأدفوي المصري(٦٨٥ - ٧٤٨ هـ)حققه وقدم له وعلق عليه الدكتور محمد عيسى صالحيةمكتبة دار العروبة للنشر والتوزيعالكويت
Her hakkı saklıdır. Birinci Baskı: H. 1408 / M. 1988. Dâru'l-Urûbe Kitabevi Yayın ve Dağıtım; PK: 26223 / Safat, Posta Kodu: 13123, Kuveyt.
جميع الحقوق محفوظةالطبعة الأولى١٤٠٨ هـ - ١٩٨٨ ممكتبة دار العروبة للنشر والتوزيعص ب: ٢٦٢٢٣/ الصفاةالرمز البريدي: ١٣١٢٣الكويت
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Temhîd: Hicrî ikinci asır, insanların; Allah’ı murâkabe etmekten, O’na haşyet duymaktan, O’nu gizli ve açıkça zikretmekten ve dünyaya karşı zühd göstermekten ibaret olan doğru yoldan yüz çevirmeye başladığı sırada tasavvuf hareketinin zuhuruna şahit olmuştur. Zira insanların dünyaya üşüşmesi ve lezzetlere, eğlencelere dalmakta yarışması, sâlihler topluluğunu dehşete düşürmüştü. Bunun üzerine onlar bir kenara çekilerek Şânı Yüce Hakk’a yöneldiler; kendilerini tamamen ibadete vermiş bir hâlde Kitâbullah’ı tilâvet ediyor, gizli ve açık olarak teheccüd ve tehlîl (zikir) ile geceleri ihyâ ediyorlardı. Bunlardan bir topluluk da sûfîliğin amelî sülûkünü beyan etmeyi kendi üzerine aldı. Nitekim el-Muhâsibî, “er-Riâye li-Hukûkillâh” adlı eserinde sûfîlerin sülûkünü ilmî bir üslûpla tavsif etmiştir. Hicrî altıncı asra kadar sûfîlerin meslekleri, zaman zaman bunlara câdde-i savâbdan uzaklaşma karışmış olmakla birlikte, genel olarak zühde yakındı. Ancak hicrî altıncı asrın sonları ile yedinci asrın başlarından itibaren İslâm devletinde ard arda meydana gelen büyük hadiseler, buna karşıt bir aksülamel doğurdu. Neticede onlardan bir kısmı hayattan ve onun işlerinden yüz çevirip tevekkülcülüğe meyletti; zühd de onların örfünde zillet derecesine varan bir lâkaytlık türü hâline geldi.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ تمهيدشهد القرن الثاني الهجري ظهور الحركة الصوفية، حين بدأ إعراضُ النَّاس عن السبيل السويّ من مراقبةِ اللَّه وخشيته وذكره في السِّرّ والعلَن والزهد في الدُّنيا. فقد هالَ جماعةَ الصالحين تكالبُ النَّاس على الدُّنيا. واستباقهم للانهماكِ في الملذّاتِ والملاهي، فانتحوا جانبًا متجهين إلى الحقِّ سبحانَه، متبتِّلينَ، يتلُونَ كتاب اللَّه، ويقومونَ الليلَ تهجدًا وتهليلًا بالسرِّ والعلَن.وأخذَ جماعةٌ من هؤلاءِ على أَنفسهم تبيين السلوك العملي للصوفيّة، فوصف المحاسبي في كتابه "الرعاية لحقوق اللَّه تعالى" سلوك الصوفية بأسلوب علمي.وكانت مسالك الصوفية حتَّى القرن السادس الهجري بصورة عامةٌ قريبةٌ إلى الزهد، مع ما خَالَطَها في بعض الأحيان من ابتعادٍ عن جادة الصواب.غير أن الأحداثَ الجسامَ التي تعاقبت على الدولة الإسلامية منذ أواخر القرن السادس الهجري وأوائل القرن السابع الهجري، أَوجدت ردة فعل معاكسة، فانصرف بعضهم عن الحياة وشؤونها ومالوا إلى التواكل، وغدا الزهد في أعرافهم نوعًا من اللامبالاة يصل لدرجة الخنوع.
Başlangıç, Eyyûbîler'in, Fâtımî Devleti'nin çöküşünün ardından Şiî düşünce akımına karşı koymaya azmetmeleriyle oldu. Zira Eyyûbîler, Mısır ve Şam'da çok sayıda medrese ve dârülhadis inşa ettiler; Ehl-i Sünnet âlimleri ve fukahâsı da bu müesseselerde üzerlerine düşen vazifeyi ifa etmek üzere davet edildiler. Böylece İskenderiye, Kahire, Kûs, Asyût, Kudüs, Halep, Şam ve Trablus gibi pek çok İslâm şehri, sünnet ilimlerinin ve Sünnî düşüncenin canlı merkezleri hâline geldi. Ardından gelen şiddetli Haçlı hücumu başka yükler de ekledi; ağırlığını Selâhaddîn'in üzerine bıraktı. O da yeni işgalcilerin göz diktiği beldelerin Araplığını ve İslamlığını sağlamlaştırmaya çalıştı; bu doğrultuda camiler, medreseler, dârülhadisler ve bîmâristanların yanı sıra hankâhlar, ribatlar, zaviyeler ve tekkeler inşa etti. Selâhaddîn'in bütün bunlardan hedefi, Müslümanlarda dinî duyguyu yükseltmek ve İslâm ümmetinin, kendisini tehdit eden tehlikelere karşı hazırlıklarını artırmaktı. Bir grup insan bu mekânlara yerleşti; zikri ve Kur'an tilâvetini kendilerine meslek edindiler. Doğru yola girdiler ve takvâ sahipleri ile âbidler için hayırlı örnekler oldular. Fakat bu mekânlar çok geçmeden her rahat arayan için bir sığınak ve melce hâline geldi; öyle ki kişi, kayda değer bir zahmet çekmeksizin orada yiyecek, giyecek ve içecekten aradığını buluyordu. Bunun ardından, bilhassa hankâh, ribat, zaviye ve tekke sayılarının artması, insanların vakıfları bu kurumlara tahsis etmekte aşırıya kaçmaları ve sultanlar, emirler ve zenginlerin bu mekânlara devam edenlere para ve hediyeler sunmakta yarışmaları neticesinde, tasavvuf saflarına katılanların sayısı da arttı. Böylece mutasavvıfların hayatı kolaylaştı ve onlar, daha sonra bid'atlerin yaygınlaşmasına yol açan şımarık ve gösterişli bir refah içinde yaşadılar. Buna karşılık, geçim sağlamak amacıyla tasavvuf iddiasında bulunmak çoğaldı. Birçok kişi hankâhlara yöneldi, yün elbise giydi ve başlarını tıraş etti; fakat ahlâk ile ahlâklanmadı
لقد كانت البداية حين عقد الأيوبيون العزمَ على التصدّي لتيار الفكر الشيعي إثر انهيار الدولة الفاطمية؛ إذ أنشأ الأيوبيون العديد من المدارس ودور الحديث في مصر والشام واستدعي علماء وفقهاء السُّنَّة ليقوموا بدورهم في تلك المؤسسات، فأصبحت مدن إسلامية كثيرة مثل الإسكندرية، والقاهرة، وقوص، وأسيوط، والقدس، وحلب، ودمشق، وطرابلس، مراكزَ نابضة لعلوم السنَّة والفكر السنِّي.ثم جاءت الهجمة الصليبية الشرسة لتُضيف أعباءً أُخرى، حيث ألقت بكاهلها على صلاح الدِّين، فعمل على تثبيت عروبية وإسلامية البلاد التي كانت مطمع الغزاة الجدد، فأقام الخوانق والرُّبط والزوايا والتكايا، إضافة إلى المساجد والمدارس ودور الحديث والبيمارستانات، وكان هدف صلاح الدِّين من وراء ذلك النهوض بالشعور الديني عند المسلمين، ورفع استعدادات الأمة الإسلامية لمقاومة الأخطار التي تتهددها.واحتل جماعة من الناس تلك الأماكن، امتهنوا الذكر وقراءة القرآن. وسلكوا السبيل القويم، وكانوا نماذج خيرة للأتقياء والعبَّاد. ولكن تلك الأماكن ما لبثت أن أصبحت ملجأً وملاذًا لكل طالبة راحة، حيث يجد فيها ضالته من الطعام واللباس والشراب دون عناء يذكر، وتلا ذلك ازدياد أعداد المنتظمين في سلك الصوفية، لا سيما بعد تضخم عدد الخانقات والرُّبط والزوايا والتكايا، ومبالغة الناس في حبس الأوقاف عليها، وتباري السلاطين والأمراء والأغنياء في تقديم الأموال والهدايا لمرتاديها. فسهلت حياة المتصوفة ونعموا بعيشة مترفة باذخة، قادت إلى تفشي البدع فيما بعد.وإزاء ذلك فقد كثر ادّعاء التصوف، بقصد التعيش، فأمّ العديدون الخانقات، ولبسوا الصوف، وحلقوا الرؤوس، ولكنهم لم يتخلقوا بأخلاق
Zâhidler yahut sûfîler; sûfî ise çoğunlukla çok yiyen, pek fuzûlî, tufeylîliği darb-ı mesel hâline gelmiş bir adam oldu. Bu yüzden şöyle demişlerdir: “Cehennem ateşinden ve evin kapısını öğrenen sûfîden Allah’a sığınırız.” Hâllerine dair bir başka vasıfta da onların “obur, işsiz, süflî; ne işleri olan ne de meşguliyetleri bulunan” kimseler olduğu söylenmiştir.
Birçok fıkıh âlimi mutasavvıf zümresini şöyle tarif etmiştir: “Bunlar İslâm’ı izhâr eden, fâsid itikadı gizleyen; ayaklarında takunyalar / ahşap nalınlar (cümcüm), püskülleri önde olan kimselerdir” (1).
İnsan topluluklarının sûfîlik silsilesine katılmak için birbirini çiğnercesine üşüşmelerini artıran hususlardan biri de, İslâm dünyasına yönelik yıkıcı Tatar-Moğol saldırısının vukūu, bunun nefislerde bıraktığı acı ve hayal kırıklığı duygusu, ayrıca kıtlık ve kuraklık yüzünden o asrın geçim sıkıntısı ve çetinliğiyle nitelenmesi, kıtlıkların süreklilik kazanması, taun ve çiçek gibi salgın hastalıkların ve bunlardan başka öldürücü hastalıkların yayılmasıdır.
Bu kimseler hankâhlarda geçimlerinde genişlik, hâllerinde bolluk, hatta yeme-içme ve giyimde lüks buldular. Zira bahçeler, dükkânlar, hamamlar ve çarşılar gibi birçok gelir getiren akar ve tesisler sûfîlere vakfedilmişti. Nitekim Mısır’da h. 569 / m. 1173 yılında inşa edilen Saîdü’s-Süadâ Hankâhı’na, gelirlerinden fakir sûfîlere sarf edilmek üzere bir dizi akar vakfedilmişti; bunlar arasında el-Habbâniyye bahçesi ile Şarâb Kaysâriyyesi de bulunuyordu. Oradaki her sûfîye, ağırlığı üçte bir ratıl olan üç somun ekmek ile birlikte et suyu tahsis edilir; her ay sûfîlere tatlı yapılır ve kendilerine sabun dağıtılırdı (2).
Rüknüddîn Baybars Hankâhı’ndaki sûfîlere gelince, buraya bir mutfak eklenmiş; buradan mücâvirlere her gün et, yemek ve üç somun ekmek dağıtılırdı; buna ek olarak (1).
(1) Selâm, el-Edeb fi’l-Asri’l-Memlûkî, 1/202; bu vasıflar er-Risâle, 7a’da geçmektedir.
(2) el-Makrîzî, el-Mevâ‘iz, 2/416.
الزهاد أو الصوفية، وغدا الصوفي على الأغلب، رجلًا أكولًا، كثير الفضول، يُضرب بتطفُّله المثل، فقالوا: "نعوذ باللَّه من النَّار، ومن الصوفي إذا عرف باب الدار". وفي وصفٍ آخر لحالهم بأنهم "أكلة، بطلة، سطلة، لا شغل لهم ولا مشغلة".وعرَّف كثير من الفقهاء جماعة المتصوفة "بأنهم رجال يظهرون الإسلام، ويبطنون فاسد العقيدة، في أرجلهم جماجم وعذباتهم من قدام"(١).ومما زاد في تكالب جماعات من النَّاس على الانضواء في سلك الصوفية، وقوع الهجمة التترية المغولية المدمرة على العالم الإسلامي، وما أورثته في النفوس من شعور بالمرارة وخيبة الأمل، وما أتصف به ذلك العصر من شظف في العيش نتيجة القحط والجدب فاستدامت المجاعات، وانتشرت الأمراض السارية كالطاعون والجُدري وغير ذلك من الأمراض الفتاكة. ووجد هؤلاء في الخانقات بسطةً في العيش، وسَعة في الحال، بل وترفًا في المأكل والمشرب والملبس، ذلك أن العديد من المصالح والمنشآت، كالبساتين والدكاكين والحمامات والأسواق قد وقفت على الصوفية، فخانقاه سعيد السعداء بمصر التي أنشئت سنة ٥٦٩ هـ = ١١٧٣ م، أوقفت عليها جملة من المصالح لينفق من ريعها على فقراء الصوفية، من جملتها بستان الحبانية وقيسارية شراب، وكان يخصص لكل صوفي فيها ثلاثة أرغفة زنتها ثلث رطل في مرق، ويعمل لصوفيتها الحلو كل شهر، ويفرق عليهم الصابون(٢). أما صوفية خانقاه ركن الدِّين بيبرس، فقد أُلحق بها مطبخ، يوزع منه على المجاورين اللَّحم والطعام وثلاثة أرغفة كل يوم إضافة إلى(١) سلام: الأدب في العصر المملوكي، ١/ ٢٠٢، ووردت الأوصاف في الرسالة، ٧ أ.(٢) المقريزي: المواعظ، ٢/ ٤١٦.
Helva; Şeyhû Hankâhı sûfîlerine, zikredilenlere ilâveten, zeytinyağı ve sabun(1). Süryâkûs Hankâhı sûfîlerine gelince, onlara her sene kisve bedeliyle birlikte her Ramazan’da, iki bayramda ve mevsimlerde ilâve tahsisat verilirdi. Bunların ötesinde, onların leziz yemek, saf ekmek, helva, zeytinyağı, sabun ve meyve bedeli gibi hakları da vardı; ayrıca hankâhta şeker, türlü içecekler ve çeşitli ilaçlar da bulunurdu. Keza hankâhlara hamamlar, mutfaklar ve türbeler eklenmiş; zeminleri yaygılar, bakır âletler, kitaplar, kandiller ve ancak hükümdarlarla emirlerin iktisap edebileceği diğer kıymetli eşyalarla döşenmişti. Şüphesiz hankâhların, zaviyelerin ve ribâtların vakfiyelerine muttali olan kimse, toplumun — sûfîlere vakfedilmiş iktisadî menfaatlerden, diğer toplum kesimleri değil de yalnızca dar bir tabanın faydalanması sebebiyle — katlandığı iktisadî yükün ne derece olduğunu idrak eder. Sûfîlerin nimetlendikleri sefahat ve refah hayatına delil olarak, 659 hicrî / 1261 milâdî yılında Mısır ve Şam’da akdedilmiş iki semâ‘ meclisini örnek olarak takdim ediyoruz.
Mevlâ Kutbüddîn rahimehullah şöyle dedi: Nâsıriyye’den bazıları bana anlattı: “Mısır diyarına girdiğimizde, büyük emirlerden biri bir semâ‘ tertip etmiş ve bizzat Emîr Cemâlüddîn’e gelerek onu davet etmişti. O da ona gideceğine ve huzurunda bulunacağına dair söz verdi. Yatsı vakti olunca, biz de — onun memlükleri ve hâss adamlarından bir topluluk — onunla birlikte o emirin konağına gittik. İçeri girdiğinde, emirlerden bir topluluğun evin eyvânında oturduğunu, fukarâdan bir topluluğun ise avlunun ortasında bulunduğunu gördü. Bunun üzerine durdu, içeri girmedi ve ev sahibine: “Yaptığınız işte hata ettiniz. Fukaranın yukarıda oturması, sizin ise…” dedi(1). a.g.e., 1/283.
الحلوى، ولصوفية خانقاه شيخو علاوة على ما ذكر، الزيت والصابون(١).أما صوفية خانقاه سرياقوس فلهم كل سنة ثمن كسوة وتوسعة في كل رمضان والعيدين والمواسم، فوق ما كان لهم من طعام شهي وخبز نقي إضافة إلى الحلوى وزيت الزيتون والصابون وثمن الفواكه، هذا عدا ما في الخانقاه من سكر وألوان من الشراب وأنواع الأدوية.كما أُلحق بالخوانق الحمامات والمطابخ والمدافن، ومدت أرضيتها بالفرش وآلات النحاس والكتب والقناديل وغيرها من الأدوات النفيسة، التي لا يقتنيها إلا الملوك والأمراء.إنَّ من يطلع على وقفيات الخوانق والزوايا والأربطة يدرك مدى العبء الاقتصادي الذي عاناه المجتمع بسبب ضيق القاعدة التي تستفيد من المصالح الاقتصادية المحبوسة على الصوفية دون غيرهم من شرائح المجتمع.وكدليل على حياة البذخ والترف التي نعم بها الصوفيون، نقدّم أنموذجين السماعين عقدا في مصر والشام سنة ٦٥٩ هـ = ١٢٦١ م."قال المولي قطب الدِّين رحمه الله: حكى لي بعض الناصرية، قال: لما دخلنا الدِّيار المصرية، اتفق أن بعض أكابر الأمراء عمل سماعًا، وحضر بنفسه إلى الأمير جمال الدِّين ودعاه، فوعده بالمضي إليه والحضور عنده، فلما كان عشاء الآخرة، مضي ونحن معه -جماعة من مماليكه وخواصه- إلى دار ذلك الأمير، فلما دخل وجد جماعةً من الأمراء جلوسًا في إيوان الدار، وجماعةً من الفقراء في وسط الدار، فوقف، ولم يدخل، وقال لصاحب الدار: أخطأتم فيما فعلتم، كان ينبغي أن يقعد الفقراء فوق وأنتم(١) المرجع السابق، ١/ ٢٨٣.
Konağın avlusunda, o (emir), fukara emirlerin yerine, emirler de fukaranın yerine geçmedikçe oturmadı; nihayet o ve biz emirlerin arasında oturduk. Mugannî şarkı söyleyince, içlerinden biri elinde def olduğu halde kalkıp sadaka istedi. Bu, Mısır diyarlarında mugannîlerin âdeti idi. Emîr Cemâleddin onu görünce azarladı ve “Yazıklar olsun sana!” dedi. Rivayet, sûfîlerin raks ettiklerini, emîrlerden altın ve gümüş paralar topladıklarını, ardından yiyecek ve içeceklerin en leziz ve hoş olanlarını yediklerini(1) ve sevinçli, neşeli bir hâlde dağıldıklarını anlatmaya devam eder. Keza Kutbüddin el-Yûnînî, Sıbt İbnü’l-Cevzî’nin “Mir’âtü’z-Zamân”ına zeylinde, o raks gecelerinden birini dakîk bir biçimde tasvir eden ve Lâçin b. Abdullah el-Emîr Hüsâmeddin el-Cûkendârî’nin (öl. 662 h. / 1263-1264 m.) hal tercümesinde yer alan bir anlatıma yer vermiştir. Şöyle demiştir: “... Onun fukarâya ve sâlihlere karşı güzel bir itikadı vardı; onlara ihsanda bulunmayı, onlara iyilik etmeyi ve onları nafaka, kisve ve benzeri şeylerle görüp gözetmeyi çokça yapardı. Onlar için semâ‘ meclisleri tertip ederdi. Bu meclislerde, akılları hayrette bırakan ve haddi aşan ölçüde yiyecek, içecek, nefis tatlılar ve mumlar bulundururdu. Bir tek semâ‘ için harcayacağı miktarı yaklaşık sekiz bin dirhem olarak takdir ederdi(2)... ve sâire.” Yûnînî, kendisinin de bizzat hazır bulunduğu, Lâçin’in Şam’daki Ukaybe’de bulunan konağında 659 h. yılı sonlarında tertip edilen bir semâ‘ gecesini anlatmaya devam eder. Şöyle ki, konak aydınlatılmıştı.
Dipnotlar:
(1) Habîb ez-Zeyyât, “Fukarâ için Emîrâne Bir Raks ve Semâ‘ Gecesi”, el-Meşrik, sayı 43, 1939 m., naklen: ed-Dürrü’l-Müntehâb fî Tekmileti Târîhi Haleb; Halep’teki el-Mektebetü’l-Ahmediyye’de bulunan, hâlihazırda Şam’daki Esed Kütüphanesi’nde muhafaza edilen 1214 numaralı yazma nüsha, birinci cild, 270-271. varaklar.
(2) el-Yûnînî, Zeylü Mir’âti’z-Zamân, Oxford, MS. POC.OR.132, 112-113. varaklar.
في أرض الدار، ولم يجلس حتى تحول الفقراء إلى مكان الأمراء، والأمراء إلى مكان الفقراء، وقعد هو ونحن بين الأمراء، فلما غنّى المغني، قام أحدهم والدف بيده يستعطي، وهذه كانت عادة المغاني في الدِّيار المصرية، فلما رآه الأمير جمال الدِّين انتهره، وقال: والك".وتمضي الرواية في شرح حال الصوفية وهم يرقصون ويجمعون النقود من الذهب والفضة من الأمراء، ثم أكلهم ما لذ وطاب من المطعم والمشرب(١). وإنصرافهم فرحين جذلين.كما أورد قطب الدِّين اليونيني في "ذيله" على "مرآة الزمان" لسبط ابن الجوزي عرضًا دقيقًا، وصف فيه إحدى تلك الليالي الراقصة، جاءت في ترجمة لاجين بن عبد اللَّه الأمير حسام الدِّين الجوكنداري (ت ٦٦٢ هـ/ ٦٣ - ١٢٦٤ م).حيث قال: ". . . وكان له في الفقر والصالحين عقيدة حسنة، ويكثر من الإحسان إليهم والبر بهم، وافتقادهم بالنفقة والكسوة وغير ذلك، وكان يعمل لهم السماعات، ويحضر فيها من المآكل والمشاريب والأرابيح الطيبة والشموع ما يبهر العقل ويتجاوز الحد، فكان يقدر ما يغرمه على السماع الواحد تقريبًا ثمانية آلاف درهم(٢). . . إلخ.ويمضي اليونيني في وصف ليلة سماع حضرها هو بنفسه في دارة لاجين الكائنة بالعُقَيبة بدمشق أواخر سنة ٦٥٩ هـ، ذلك أن الدار أضيئت(١) حبيب الزيات: ليلة رقص وسماع أميرية للفقراء، مجلة المشرق العدد ٤٣ سنة ١٩٣٩ م، نقلًا عن الدر المنتخب في تكملة تاريخ حلب - مخطوط بالمكتبة الأحمدية بحلب المحفوظة الآن بمكتبة الأسد بدمشق رقم ١٢١٤، الأوراق من ٢٧٠ - ٢٧١ من الجزء الأول.(٢) اليونيني: "ذيل مرآة الزمان" خ أكسفورد POC.OR.١٣٢ الأوراق ١١٢ - ١١٣.
Kâfûrî mumlarla, gümüş şamdanların ışıkları içinde ve türlü cevherler ile kıymetli taşlarla bezenmiş olarak... Nihayet akşam namazı eda edilince, fukara için bir sofra (simât) döşendi; bu sofra yaklaşık yüz âdiliyye kâsesini ihtiva ediyor, her kâsede bütün bir süt kuzusu, ayrıca yaklaşık üç yüz kâsede de her birinde üçer tavuk ve daha başka yemek türleri bulunuyordu. Yatsı namazından ve namazın tamamlanmasından sonra hazır bulunanlar şarkı ve raksa koyuldular. Nihayet yorulduklarında, Mısır şekeri, fıstık ve misk ile yapılmış tatlı, yaş katâif ve mukallâdan müteşekkil bir sofra döşendi. Sonra hep birlikte raks ettiler ve şarkı söylediler. Ardından mevsimi dışında bulunan nadir meyvelerden —ayva, elma, armut, nar ve karpuz— muazzam bir sofra döşendi. Bundan sonra tekrar raks ve şarkıya döndüler. Sonra türlü kuruyemişlerden —Irak kamışı, fıstık, fındık, kuru üzüm—, içi doldurulmuş kâk, huşkenân (un ve tatlıdan yapılan ekmekler), peksimet ve sair şeylerden bir sofra döşendi. İçecekleri ise buz, şeker, hilâfet suyu (bir tür damıtılmış Mısır söğüdü) ve gül suyu ile yapılıyordu; ayrıca öd, amber ve Hint ödü ile doldurulmuş buhurdanlar da yakılıyordu. Nihayet seher vakti olunca Lâcîn Dârı'nın bitişiğindeki hamama girdiler, yıkandılar ve kendilerine gömlekler ile yeni elbiseler giydirildi. Hamamdan sonra dâra döndüler ve kendilerine hamama uygun içecekler içirildi. Ardından kendilerine sıcak tatlıdan bir sofra döşendi; daha sonra dağılıp giderlerdi.
Takdir ise o vakit insanların hâlidir. Nitekim el-Yûnînî, bu semâ‘ın vukuuna dair şu notu düşmüştür: O, insanlar darlık içinde iken tertip edilmiştir. Zira Dımaşk ölçüsüyle bir gırâra buğdayın fiyatı üç yüz dirhem, Dımaşk ölçüsüyle bir ratıl etin fiyatı yedi dirhem, bir tavuğun fiyatı ise üç dirhemdir. Bütün eşya pek pahalıdır. İmdi gör: o asrın sûfîleri nasıl bir refah ve vüs‘at içinde yaşamışlardır!
بالشموع الكافورية في أنوار (شمعدانات) الفضة، والمطعمة بصنوف الجواهر والأحجار الكريمة.حتى إذا قضيت صلاة المغرب مدَّ للفقراء سماطًا اشتمل على قريب مئة زبدية عادلية، في كل زبدية خروف صحيح رضعي، وحوالي ثلاث مئة زبدية في كل واحدة ثلاثة طيور دجاج وغير ذلك من أنواع الطعام، وبعد العشاء وإتمام الصلاة شرع الحاضرون في الغناء والرقص، حتى إذا ما تعبوا مَدَّ سماطًا من الحلوى والقطائف الرطبة والمقلوة المصنوعة بالسكر المصري والفستق والمسك ثم رقصوا وغنوا جميعًا، ومن ثم مُد سماطًا عظيمًا من الفواكه النادرة في غير موسمها من سفرجل وتفاح وكمثرى ورمان وبطيخ، وبعدها عادوا إلى الرقص والغناء، ومن ثم مَدَّ سماطًا من المكسرات على أنواعها من قصب عراقي وفستق وبندق وزبيب، والكعك المحشو والخشكنان (أقراص من الدقيق والحلوى)، والبقسماط وغيرها، وكان شرابهم مصنوعًا بالثلج والسكر وعاء الخلافه (نوع من الصفصاف المصري المستقطر)، وماء الورد، إضافة إلى المباخر المعمرة بالند والعنبر والعود الهندي حتى إذا كان وقت السحر دخلوا حمامًا مجاورًا لدار لاجين، فاستحمّوا وأُلبسوا القمصان والثياب الجدد، وبعد الحمام عادوا إلى الدار فأُشربوا الأشربة التي تناسب الحمام، ومن ثم مد لهم سماطًا من الحلوى الساخنة، وبعدها ينصرفون.والتقدير حالة الناس آنذاك، فقد علّق اليونيني على وقوع هذا السماع، بأنه أقيم، والناس في ضنك، فغرارة القمح بدمشقي ثمنها ثلاث مئة درهم، ورطل اللحم بالدمشقي ثمنه سبعة دراهم، والدجاجة ثمنها ثلاثة دراهم. وجميع الأشياء غالية جدًا.فانظر أي ترف ورخاء، عاش فيه صوفية ذلك العصر؟
Sûfîliğin rolü yalnızca ekonomik tahribatla sınırlı kalmadı; bilakis siyasî ve içtimaî hâdiselere tesir etmeye kadar uzandı. Bu da hareketin avam ve havas çevrelerine nüfuz etmesiyle gerçekleşti. Böylece devlet, sûfî müesseselerini tanıdı ve sûfî meşâyihini yakınına aldı. Öyle ki sultanlar, sûfî topluluğu için ribâtlar, hankâhlar ve zâviyeler inşa etmekle övünürlerdi; zira onların inancına göre mutasavvıf fukarâ havârık (olağanüstü işler) meydana getirebilir, sultanlardan zararı defedebilir ve mükâşefe ile hakkı müşâhede iddiasında bulunabilirdi(1). Bu sebeple sûfî fukarâsı, bir musibete uğrayandan zararı kaldırmak veya bir hastaya afiyet dilemek için sık sık dua ederdi(2). Saîdü’s-Sü‘adâ Hankâhı şeyhü’ş-şüyûhunun etkisi o dereceye vardı ki, İbn Teymiyye’yi 707 hicrî / 1307 milâdî senesinde Mısır’dan Şam’a uzaklaştırmayı başardı. İbn Teymiyye, tarikat şeyhleri aleyhinde konuştuğu iddiasıyla Şam’da hapsedildi. Saîdü’s-Sü‘adâ şeyhi, hankâhtaki sûfîlerden beş yüzden fazlasını toplamış ve onlarla birlikte kaleye doğru bir gösteri yürüyüşü yapmıştı. Avamdan kalabalık gruplar da bu gösteriye katılmıştı. Kalede sultana İbn Teymiyye’den şikâyetçi oldular. Sultan da onları Şâfiî kadıya havale etti; o da onları Mâlikî Takıyyüddîn Alî b. ez-Zevâvî’ye yönlendirdi. O da nihayet yukarıda işaret ettiğimiz hükmü verdi(3). Şam’da da Şâhid İbn Ramazan, fukarâ hakkında konuştuğu için cezalandırıldı(4). Tövbe ve istiğfar isteyinceye kadar dövüldü. Hatta sûfîler, şarap ve bûzayı dökme işini sık sık yaparlardı; çünkü (şarap) Müslümanlar üzerine haramdır.
(1) Kelâbâzî, et-Ta‘arruf li-mezhebi ehli’t-tasavvuf, s. 16.
(2) es-Sıkâî, Tâlî Vefeyâti’l-A‘yân, s. 151.
(3) İbn Tolun, Müfâkehetü’l-Hıllân, c. 1, s. 21.
(4) A.g.e., c. 1, s. 9, 7; 885 h. yılı olayları.
ولم يقتصر دور الصوفية على التخريب الاقتصادي، بل تعداه إلى التأثير في الأحداث السياسية والاجتماعية، وذلك من خلال تغلغل الحركة في أوساط العامة والخاصة، ومن ثم فإنَّ الدولة اعترفت بمؤسسات الصوفية وقربت مشايخ الصوفية، حتى إن السلاطين كانوا يفاخرون ببناء الأربطة والخوانق والزوايا لجماعة الصوفية، لاعتقادهم أن بإمكان الفقراء المتصوفة الإتيان بالخوارق، وكشف الضّرّ عن السلاطين، والادعاء بالمكاشفة ومشاهدة الحق(١). ولذا فإن فقراء الصوفية كثيرًا ما دعوا ليرفعوا الضَّرر عن مصاب، أو ليدعوا بالعافية لمريض(٢).وقد بلغ من تأثير شيخ شيوخ خانقاه سعيد السعداء أن نجح في إبعاد ابن تيمية عن مصر إلى الشام سنة ٧٠٧ هـ = ١٣٠٧ م، حيث حُبس في الشام، بدعوى تكلمه على مشايخ الطريقة، وكان شيخ سعيد السعداء قد جمع فوق خمس مئة صوفي من صوفية الخانقاه وسار بهم في تظاهرة إلى القلعة، وكانت جماعات غفيرة من العامة قد انضمت إلى المظاهرة، وفي القلعة، شكوا للسلطان ابن تيمية، الذي أحالهم بدوره إلى القاضي الشافعي فدفعهم عنه إلى تقي الدِّين علي بن الزواوي المالكي، والذي أصدر بدوره الحكم الذي أشرنا إليه(٣).وفي دمشق أيضًا عُنِّف ابنُ رمضان الشاهد، لأنه تكلم في حق الفقراء(٤). وضُرِب حتى طلبة التوبة والاستغفار.بل إن الصوفية كثيرًا ما قاموا بإراقة الخمور والبوزة لأنها محرمة على(١) الكلاباذي: التعرف لمذهب أهل التصوف، ١٦.(٢) الصقاعي: تالي وفيات الأعيان، ١٥١.(٣) ابن طولون: مفاكهة الخلان، ج ١ ص ٢١.(٤) المرجع السابق ج ١ ص ٩، ٧، حوادث سنة ٨٨٥ هـ.
Bunlardan başka, sokaklara çıkıp içlerinden birini hapisten kurtarmaya çalışırlar ve daha pek çok başka işlere girişirler. Sûfîler, bozukluklarını sürdürdüler; öyle ki içlerinden bazıları, zaruret hâli dışında, kesbin haram olduğuna fetva verdiler. Çünkü onların anlayışında çalışmak (kesb), tevekkülü zedeler yahut ortadan kaldırır. Zira (onların iddiasına göre) Allah onlara tevekkülü emretmiş; rızıklarının da gökte ve kendilerine vâdedilen şeyde olduğunu bildirmiştir (1). Sonra sûfîlerin bir kısmı namazı hiç kılmaz; ancak kutsal mekânlarda eda edebileceklerini iddia ederlerdi (2). Gerçekten fesat; sûfîlerin âdetlerini, ahlâklarını, merasimlerini, sünnetlerini, kıyafetlerini, giysilerini, içeceklerini ve yiyeceklerini kuşatarak hayatlarını baştan başa kapladı. Sûfîlerden fakr iddiasında bulunanlar ise yeme-içmede açgözlülükleri, raksa düşkünlükleri ve semâ‘ ile şarkıya koşmalarıyla meşhur oldular. Nihayet pâk şair onlar hakkında şöyle dedi:
Tasavvuf ehlini nesillerin en şerlisi olarak görüyorum; onlara de ki: Hulûl ne kadar bayağıdır!
Allah, kendisine ibadet ettiğiniz zaman “Hayvanlar gibi yiyin ve benim için raksedin” mi dedi? (3)
Buna göre, yukarıda zikredilenlerin yanı sıra, sûfîlerin hayatındaki fesadın en bariz tezahürleri şöyle özetlenebilir:
(1) eş-Şeybânî: el-Kesb, s. 37; el-Aynî: Ukdü’l-Cumân, c. 33, 38a; el-Kelâbâzî: et-Te‘arruf, s. 102.
(2) eş-Şa‘rânî: el-Yevâkît ve’l-Cevâhir, 1/125.
(3) Bu beyitler, Ebü’l-Alâ el-Maarrî’nin çağdaşı olan Ali Mansûr el-Halebî’ye ait İbnü’l-Kâri‘ risâlesinin neşredilmiş metninde yer almaktadır. Risâletü’l-Gufrân, İbnü’l-Kârih’in risâlesine Ebü’l-Alâ tarafından bir cevap olarak yazılmıştır. İkinci beytin ilk mısraında: “Allah, siz O’na âşık olduğunuz zaman mı dedi?” şeklindedir ki bu muhtemelen daha doğrudur; zira sûfîler âşık olurlar, ibadet ise bütün insanlar içindir. Bk. Ebü’l-Alâ el-Maarrî: Risâletü’l-Gufrân ile birlikte İbnü’l-Kârih Risâlesi’nin tahkikli metni, thk. Dr. Bintü’ş-Şâtı’, 6. bs., Dâru’l-Maârif, 1977, s. 36-37; Bintü’ş-Şâtı’: Cedîd fî Risâleti’l-Gufrân, Beyrut, 1972, s. 51.
غيرهم، وقد يخرجون إلى الشوارع لإطلاق سراح أحدهم من السجن، وأمورًا أخرى كثيرة.وسدر الصوفية في مفاسدهم، حتى إن بعضهم أفتى بحرام الكسب إِلَّا عند الضرورة، لأن الكسب في عرفهم ينفي التوكل على اللَّه أو ينقص منه، وقد أمرهم اللَّه بالتوكل، ورزقهم في السماء وما يوعدون(١).ثم إن بعض الصوفية كانوا لا يقيمون الصلاة أبدًا، مدعين أنهم لا يقومون بأدائها إِلَّا في الأماكن المقدسة فقط(٢).لقد عمَّ الفساد حياة الصوفية في عادتهم وأخلاقهم ورسومهم وسننهم وملابسهم وأزيائهم ومشاربهم ومآكلهم، واشتهر المتفقرون من المتصوفة بالجشع في الأكل والشرب، والولع بالرقص والتهافت على السماع والغناء.حتى قال فيهم الشاعر الطاهر: [الوافر]أرى جيلَ التصوف شرَّ جيلِ … فقل لهمُ وأَهونُ بالحلولِأَقالَ اللَّهُ حين عبدتموه … كلوا أكل البهائم وارقصوا لي(٣)وعليه فإن أبرز مظاهر الفساد في حياة المتصوفة علاوة على ما ذكر، يمكن إيجازها بما يلي:(١) الشيباني: الكسب، ٣٧ العيني: عقد الجمان، ج ٣٣/ ٣٨ أ، الكلاباذي: التعرف، ١٠٢.(٢) الشعراني: اليواقيت والجواهر، ١/ ١٢٥.(٣) وردت الأبيات في النص المنشور من رسالة ابن القارع، علي منصور الحلبي، الذي كان معاصرًا لأبي العلاء المعري، والتي جاءت رسالة الغفران ردًا على رسالة ابن القارح لأبي العلاء، وقد جاء في الشطر الأول من البيت الثاني: أقال اللَّه حين عشقتموه ولعله الأصوبه، لأن الصوفية تعشق بينما العبادة لكل البشر، انظر: أبو العلاء المعري: رسالة الغفران، ومعها نص محقق من رسالة ابن القارح، تحقيق د. بنت الشاطئ، ط. السادسة، دار المعارف، ١٩٧٧ ص ٣٦ - ٣٧، بنت الشاطئ: جديد في رسالة الغفران، ط. بيروت ١٩٧٢، ص ٥١.
Mütesavvîfelerin hayatındaki fesâdın görünümleri — semâ‘ ve raks: Sûfîlere göre semâ‘ için geceler tertip edilir; bu gecelerde (sûfîler) şiir okurlar ve raks ederler. Yine onlara göre semâ‘, kalpte “vecd” adı verilen bir hâl doğurur; bu da bedenin uzuvlarını harekete geçirir. Hareketler ölçülü değilse düzensizlikler meydana gelir; ölçülü ise o zaman alkış ve raks şeklinde tezâhür eder[1]. Görünen o ki bir tür hevâ ve galebe sûfîyi ele geçirmiştir; o, bir şarkı (gınâ) veya bir değnekle vurulan ritim işitecek olsa tavâcüd eder, alkış tutar, hatta elbisesini yırtıp atar[2]. Âlimlerden bir topluluk böyle çirkin bir davranışı reddetmiş, kitaplar telif etmiş ve bu davranışlarını yeren şiirler söylemişlerdir. Nitekim İmam Muvaffakuddîn Abdullah b. Ahmed b. Muhammed b. Kudâme el-Makdisî, tasavvuf iddiasında bulunanların üzerinde olduğu gınâ (şarkı), raks, tavâcüd, def çalma, mizmâr dinleme ve kendilerince zikir ve tehlil adını verdikleri şeylerle çirkin sesler yükseltme durumlarını — bunların Allah Teâlâ’ya yakınlık türlerinden olduğu iddiasıyla — yeren bir risâle kaleme almıştır. Pek çok şair de onları hicvetmiştir: et-Tâhir el-Cezerî lakabıyla anılan Şeddâd b. İbrâhîm, el-Amîd Ebû Muhammed Abdullah b. Ahmed b. İbrâhîm ez-Zevâvî el-Kâtib ve es-Selâmiyye kadısı Zahîrüddîn (ö. 610/1213)[3]. Zahîrüddîn, es-Selâmiyye yakınındaki küçük bir belde olan Bevâzîc’teki fukarâ zâviyesinin şeyhi Mekkî’yi hicvederek şöyle demiştir [el-Mütekârib]:
“Dikkat et, Mekkî’ye nasihat edenin sözünü ilet; nasihatin hakkı, (onun) dinlenmesidir. İnsanlar, dinlerinde şarkının (gınânın) kendisine uyulan bir sünnet olduğunu ne zaman işittiler?”
[1] Gazzâlî, İhyâü ulûmi’d-dîn, II, 236; İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs, s. 267 (Sûfîlerin gınâ ve semâ‘ konusundaki yolunun tenkidi; Hereverdî, Avârifü’l-maârif, 24. bâb, “el-Kavl ve’s-semâ‘”).
[2] İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs, s. 247, 250, 260.
[3] O, Ebû İshak İbrâhîm b. Nasr b. Asker’dir; bkz. İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-a‘yân, VII, 37-38.
مظاهر الفساد في حياة المتصوفة- السماع والرقص:والسماع عند الصوفية، لياليَ تعقد، فيها ينشدون ويرقصون، وفي تعرفهم أن السماع يولد حالة في القلب تسمّى بالوجد، وهذا بدوره يحرك أعضاء البدن، فإن كانت الحركات غير موزونة كانت اضطرابات، وإن كانت موزونة فحينئذ تكون تصفيقًا ورقصًا(١)، ويبدو أن نوعا من الهوى والغلبة قد سيطرا على الصوفي، فإن سمع غناء أو إيقاعا بقضيب، تواجد وصفق وربما مزَّق ثيابه ورماها(٢).وقد أنكر عليهم جماعة من العلماء مثل هذا السلوك الشائن، وصنفوا الكتب، ووضعوا القصائد في ذم سلوكهم، فالإمام موفق الدِّين، عبد اللَّه بن أحمد بن محمد بن قُدامة المقدسي وضع رسالة في ذم ما عليه مدَّعو التصوف من الغناء والرقص والتواجد وضرب الدُّف وسماع المزامير، ورفع الأصوات المنكرة بما يسمونه ذكرًا وتهليلًا، بدعوى أنها من أنواع القرب إلى اللَّه تعالى.وهجاهم كثيرٌ من الشعراء مثل شدَّاد بن إبراهيم الملقب بالطاهر الجزري، والعميد أبو محمد، عبد اللَّه، أحمد بن إبراهيم الزواوي الكاتب، وظهير الدِّين قاضي السَّلاميَّة ت ٦١٠ هـ = ١٢١٣ م(٣)، الذي هجا مكي شيخ زاوية الفقراء بالبوازيج، البليدة القريبة من السَّلَّامية، فقال: [المتقارب]أَلا قُلْ لِمَكّي قَوْلَ النَّصُوحِ … فَحقُّ النصيحة أن تُستَمَعْمتى سمع النَّاسُ في دِينِهم … بأَنَّ الغِنَا سُنّةٌ تُتَّبعْ؟(١) الغزالي: إحياء علوم الدين، ٢/ ٢٣٦، ابن الجوزي: تلبيس إبليس ٢٦٧ (نقد مسلك الصوفية في الغناء والسماع، الهروردي: عوارف المعارف، باب ٢٤ "القول والسماع").(٢) ابن الجوزي: تلبيس إبليس، ٢٤٧، ٢٥٠، ٢٦٠.(٣) هو أبو إسحاق، إبراهيم بن نصر بن عسكر، انظر ابن خلكان: وفيات الأعيان ٧/ ٣٧ - ٣٨.
Ve kişinin deve gibi yemesi … ve topluluk içinde düşene kadar raks etmesi. Eğer karnı aç bir kimse olsaydı, neşeden dönmez ve dinlemezdi. 'İlâh sevgisiyle sarhoş olduk' dediler; hâlbuki o kavmi sarhoş eden, yalnızca çanaklardı. Eşekler de böyledir: semirince onları zıplatan, suya kanmaları ve tokluklarıdır.
— Mürd ve ahdâs ile sohbet:
Bazı sûfîler bütün haramları ve büyük günahları helâl saydılar; fısk, fücûr ve rezillikleri alenen sergilediler. Nitekim Mâşûş Gecesi, Şîrâz mutasavvıfları arasında alenen icra edilmektedir[1]. Bunun haberini Tenûhî, Nişvâru'l-Muhâdara'da rivayet etmiştir[2]. Şöyle ki: Şîrâz mutasavvıflarının şeyhi İbn Hafîf el-Bağdâdî'nin dostlarından sûfî bir adam ölmüş, geride sûfî bir eş bırakmıştı. Sûfî kadınlar toplanıp onu taziye ettiler. Defin merasimi sona erince İbn Hafîf eve geldi ve kadını sûfîlerin sözleriyle taziye etmeye koyuldu; nihayet 'Ben bekârım' dedi. Ona: 'Burada başka biri var mı?' diye sordu[3]. Kadın: 'Hayır, başka kimse yok' dedi[4]. Bunun üzerine: 'Nefislerin keder âfetlerine katlanmasının ve onların gamların azabıyla azap çekmesinin mânâsı ne? Hangi mânâ için imtizâcı[5] terk ediyorsun ki (böylece) nurlar[6] buluşsun, ruhlar saflaşsın ve vuku bulsun?' dedi.
[1] Bkz. ez-Zeyyât (Habîb): Kitâbetü'd-Diyârât fî'l-cüz'i'l-evvel min Mesâliki'l-Ebsâr li-İbn Fadlillâh el-Ömerî, el-Meşrik, 42: 1948, s. 297.
[2] et-Tenûhî: Nişvâru'l-Muhâdara, Mecelletü'l-Mecma'i'l-İlmî el-Arabî bi-Dimaşk, sayı 17, s. 261-262.
[3] Yani burada mezhepte kendisine muvâfık olmayan biri var mı?
[4] Yani muhalefet eden kimse yok.
[5] Cinsî münasebetten kinayedir.
[6] Yani ilâhî nûr.
وَأَنْ يَأْكُلَ المَرْءُ أَكلَ البَعِيْرِ … وَيَرْقُصَ في الجَمْع حتَّى يَقَعْوَلَوْ كَانَ طاوي الحَشَا جائعًا … لما دار من طَرَبٍ واسْتَمعْوقالوا سَكِرْنا بحبِّ الإِلهِ … وَمَا أسْكَرَ القَوْمَ إِلا القِصَعْكذاك الحميرُ إذَا أخصْبتْ … يُنَقّزها ريُّها وَالشَبَعْ - مصاحبة المرد والأحداث:استحل بعض الصوفية كل المحرمات والكبائر، وتظاهروا بالفسق والفجور والمخازي، فليلة الماشوش تتم علانية عند متصوفة شيراز(١). وقد روى خبرها التنوخي في مشوار المحاضرة(٢)، ذلك أن ابن خفيف البغدادي، شيخ متصوفة شيراز، وقد مات رجل صوفي من أصحابه، وخلف زوجة صوفية، فاجتمع النساء الصوفيات يعزينها، حتَّى إذا انتهت مراسيم الدفن، وصل ابن خفيف الدار وأخذ يعزي المرأة بكلام من كلام الصوفية إلى أن قال: أعزبت.قال لها: هاهنا غير(٣).فقالت: لا غير(٤).فقال: فما معنى التزام النفوس آفات الهموم وتعذيبها بعذاب الغموم؟ ولأي معنى تترك الامتزاج(٥) لتلتقي الأنوار(٦) وتصفو الأرواح وتقع(١) انظر الزيات (حبيب): كتابة الديارات في الجزء الأول من مسالك الأبصار لابن فضل اللَّه العمري، مجلة المشرق ٤٢: ١٩٤٨، ٢٩٧.(٢) التنوخي: نشوار المحاضرة، مجلة المجمع العربي بدمشق، العدد ١٧ ص ٢٦١ - ٢٦٢.(٣) أي هل يوجد هنا غير موافق في المذهب.(٤) أي ليس من يخالف.(٥) كناية عن الوطء.(٦) أي النور الإلهي.
İhtilâflar ve bereketlerin nüzûlü. Kadınlar: "Dilersen" dediler. Böylece erkekler topluluğu, kadınlar topluluğuyla gece boyunca karıştı. Seher vakti olunca çıkıp gittiler. Görünüşe göre bu hadise, orucun ilk gününde veya —Şâbûştî'nin ed-Diyârât'taki rivayetine göre— orucun ilk pazar gününde vuku bulmuş ve o gün, erkeklerin kadınlarla karıştığı bir bayram hâline gelmiştir.
İbnü'l-Cevzî, kendi asrındaki sûfîlerin yabancı kadınlara bakma kapısını kendilerine kapattıklarını; kadınlarla arkadaşlık etmekten uzak durduklarını, onlarla karışmaktan kaçındıklarını ve nikâh yerine ibadetle meşgul olduklarını belirtmiştir. Bununla birlikte onlar için —irade ve zühd kasdıyla— ahdâs (genç oğlanlar) ile sohbet etme durumu söz konusu olmuştur.(2) İbnü'l-Cevzî, asrındaki sûfîlerin âfetinin, genç oğlanlarla sohbet ve zıt cinsle (kadınlarla) muaşeret olduğunu kesin bir dille ifade etmektedir.(3) Bela bu kadarla da kalmamış, bilakis bunun mütesavvıflara meşrûiyet kazandırılmasına kadar uzanmıştır. Nitekim Ebü'l-Fadl, Muhammed b. Tâhir —İbnü'l-Kayserânî eş-Şeybânî diye bilinir, ö. 507/1113— semâ' ve mûrd (tüysüz genç)lere bakmanın mübahlığına dair bir risâle telif etmiştir.(4) Mütesavvıflardan Melikü'z-Zâhir Baybars'ın şeyhi Hızır el-Kürdî, Şeyh Ebü'l-Hasan el-Harîrî ve Süleyman b. el-Müvelleh el-Meczûb, tehettük ve istibâha ile meşhur olmuşlardır. Alî el-Harîrî ise genç oğlanlarla muaşerette mütesavvıfların en taşkını idi: "Zira o..."(1)
(1) Bu ifade, Deyrü'l-Havât münasebetiyle s. 93'te geçmektedir; ayrıca bk. İbn Fazlullâh el-Ömerî, Mesâlikü'l-Ebsâr, 1/280-282 (Ahmed Zeki Paşa neşri).
(2) İbnü'l-Cevzî, Telbîsü İblîs, s. 265.
(3) A.g.e., s. 276.
(4) Şa'rânî, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, 2/129.
الاختلافات وتنزل البركات. فقالت النساء: إذا شئت.فاختلط جماعة الرجال بجماعة النساء طول ليلتهم، فلما كان سحرًا خرجوا، ويبدو أن ذلك الحادث قد وقع في اليوم الأول من الصوم، أو الأحد الأول من الصوم حسب رواية الشابشتي في الديارات(١)، وأصبح ذلك اليوم احتفالًا لهم يختلط فيه الرجال بالنساء.وقد أشار ابن الجوزي إلى أن صوفية عصره قد سدُّوا على أنفسهم باب النظر إلى النساء الأجانب، لبعدهم عن مصاحبتهن وامتناعهم عن مخالطتهن، واشتغلوا بالتعبد عن النكاح. واتفقت لهم صحبة الأحداث على وجه الإرادة وقصد الزهادة(٢).ويقرر ابن الجوزي بأن آفة الصوفية في عصره في صحبة الأحداث ومعاشرة الأضداد(٣)، ولم يقف البلاء عند هذا الحد، بل تعداه لإِضفاء مشروعية ذلك للمتصوفة، فقد صنف أبو الفضل، محمد بن طاهر، المعروف بابن القيسراني الشيباني ت ٥٠٧ هـ = ١١١٣ م رسالة في إباحة السماع والنظر إلى المرد(٤). واشتهر من المتصوفة بالتهتك والاستباحة خضر الكردي شيخ الملك الظاهر بيبرس، والشيخ أبي الحسن الحريري، وسليمان بن المولّه المجذوبه.وكان علي الحريري أكثرَ المتصوفة تهتكًا في معاشرة الأحداث "فكان(١) وردت عند الحديث عن دير الخوات ص ٩٣، وانظر ابن فضل اللَّه العمري: مسالك الأبصار، ١/ ٢٨٠ - ٢٨٢ (تحقيق أحمد زكي باشا).(٢) ابن الجوزي: تلبيس إبليس، ٢٦٥.(٣) المرجع السابق، ٢٧٦.(٤) الشعراني: الطبقات الكبرى، ٢/ ١٢٩.
Kimin nazarı bu gençlerden, asker çocuklarından, emîr çocuklarından ve diğerlerinden birine ilişirse hakkında hüsn-i zan besler, ona meyleder; ailesi artık ondan yararlanamaz; bilâkis o, ona arkadaşlık eder ve yanında ikamet eder; bütün bunlar ona itikat ve meyil sebebiyledir(1). Her ne kadar murd, gençler ve muhanneslerle arkadaşlık etme hâdisesi geç Abbâsî asırlarında açıkça görülmekte idiyse de Memlükler devrinde iyice şiddetlendi. Bu da güzellikleriyle meşhur Uyrat Tatarlarından bir topluluğun 695 H. (1295 M.) yılında gelmesi(2), Mısır ve Şam'a yayılması, ardından Memlük emîrlerinin hizmetine girmesi ve Memlük emîrlerinin onların oğlanlarını ve kızlarını edinmede birbirleriyle yarışmaları üzerine oldu. Bu Uyratlardan geriye kalanlar daha sonra orduya katıldı ve beraberlerinde fesatlar yayılsın diye memleketlere dağıldılar. Birtakım sûfî grupları da onlarda aradıklarını buldular; böylece o çirkin davranışlarına tasavvufî bir meşruiyet kazandırmakta aşırıya kaçtılar. Nitekim eş-Şa'rânî — hicrî onuncu asrın büyük mutasavvıflarından biri — bize Sâlih Muhammed b. Irakî'nin haberini nakletmiştir: O, oğlu Ali henüz emred (tüysüz) iken, oğluna bir kötülük ve fitne erişmesinden korktuğu için, yüzü peçelenmedikçe onun çarşıya çıkmasına izin vermezmiş(3). Mesele yalnızca murdlar ve gençlerle sınırlı kalmayıp bunların ötesine geçerek hayvanlara ve diğer canlılara da sirayet etti. Nitekim sûfî şeyh Alî Vahîş (ö. 917 H. / 1511 M.) hayvanlara ve eşeklere çokça tecavüz ederdi(4). Gerçekten bu tasavvuf türü, dinlerle alay etme, zühd ve ibadetin ana yolundan uzaklaşma ve hayâsızlık idi; öyle ki altıncı yüzyılı izleyen yüzyılların sûfîleri buna müstahak oldular.
Dipnotlar:
(1) ed-Delcî: el-Felâke, 72; İbnü'l-Fuvatî: el-Havâdisü'l-Câmi'a, 325.
(2) Orta Asya'da, Yenisey nehri hattının yukarı kısımlarında yaşayan Moğol kabileleri.
(3) eş-Şa'rânî: Levâkıhu'l-Envâr, 2/257; Zekî Mübârek: et-Tasavvuf, 1/257.
(4) eş-Şa'rânî: et-Tabakâtü'l-Kübrâ, 2/129-130.
من وقع نظره عليه من الأحداث وأولاد الجند والأمراء وغيرهم يحسن ظنه فيه، ويميل إليه، ولا يعود ينتفع به أهله، بل يلازمه ويقيم عنده، اعتقادًا فيه وميلًا إليه"(١).ومع أن ظاهرة مصاحبة المُرد والأحداث والمخنثين كانت واضحة في العصور العباسية المتأخرة، فقد اشتدت في عصر المماليك، وذلك إثر قدوم طائفة من الأوبراتية التترية(٢)، المشهورين بالجمال سنة ٦٩٥ هـ = ١٢٩٥ م، وانتشارهم في مصر والشام، ومن ثم دخولهم في خدمة الأمراء المماليك، وتنافس أمراء المماليك في اقتناء صبيانهم وبناتهم، ومن تبقى من هؤلاء الأويراتية بعد ذلك انخرط في الجيش، وتفرقوا في الممالك لتنتشر معهم المفاسد، ووجدته جماعات من الصوفية فيهم ضالتهم، فبالغوا في إضفاء مشروعية صوفية على فعلتهم النكراء، وقد أورد لنا الشعراني -أحد كبار متصوفة القرن العاشر الهجري- خبر الصالح محمد بن عراقي، الذي كان لا يمكِّن ابنه عليًا من الخروج إلى السوق، حين كان أمرد، إلّا أن يُبَرقَع خوفًا عليه من السوء والفتنة(٣).ولم يقف الأمر على المرد والأحداث بل تعداه إلى سواه من البهائم والحيوانات، فقد كان الشيخ الصوفي علي وحيش (ت ٩١٧ هـ/ ١٥١١ م) كثير الاعتداء على البهائم والأتن(٤).لقد كان هذا الضرب من التصوف استهزاءً بالأديان، وبعدًا عن جادة الزهد والعبادة، وتهتكًا، حتَّى استحق صوفية القرون التالية للقرن السادس(١) الدلجي: الفلاكة، ٧٢، ابن الفوطي: الحوادث الجامعة، ٣٢٥.(٢) قبائل مغولية سكنت الجزء الأعلى من خط نهر Venessei بأواسط آسيا.(٣) الشعراني: لواقح الأنوار، ٢/ ٢٥٧، زكي مبارك: التصوف، ١/ ٢٥٧.(٤) الشعراني: الطبقات الكبرى، ٢/ ١٢٩ - ١٣٠.
Hicrî, 'fukarâ-i muhribîn' (yıkıcı fakirler) diye adlandırılmışlardır; zira onlar sünnetlere ve örflere muhalefet eder, edep ve şeriatlerin dışına çıkarlar(1). – Haşiş kullanımı: Sûfîlerden bir kısmı, haşişin kalplerindeki ağır kederleri giderdiği ve tesiriyle şerefli düşüncelerini cilaladığı iddiasıyla haşiş kullanmayı âdet edinmişlerdir. Haşişin İslâm dünyasına nasıl girdiğine dair elimizde güvenilir bir metin bulunmamaktadır; bu hususta rivayetler çoğalmıştır. Bazı rivayetler, onu birinci hicrî asırda Hindistan'dan İran'a beraberinde getirmiş olan Hintli Bîrzatn'a nispet eder; ardından sûfîlik sınıfına dâhil olan Kalenderiyye topluluğu vasıtasıyla intikal etmiştir. Bunlar başlarını, kaşlarını ve bıyıklarını kazımışlardır(2). Diğer bir rivayet ise onun keşfini Şeyh Haydar'a (ö. 618 h. / 1221 m.) dayandırır. Şeyh Haydar, haşişi Horasan mutasavvıflarından dostları üzerine vakfetmiş ve ölümünden sonra kabri üzerinde yetiştirilmesini vasiyet etmiştir. Daha sonra haşiş Bağdat'a, oradan Şam'a ve Mısır'a geçmiştir. Kayda değerdir ki Haydariyye topluluğu, hicrî 655 (m. 1257) yılından sonra Şam'a gelmiş; başlarında tartur (uzun külah)lar, sakalları kesilmiş, bıyıkları ise kesilmemiş olduğu hâlde Şam'ın dışında kendilerine bir zaviye inşa etmiş ve oradan Mısır'a ulaşmıştır(3). Sûfî şairleri haşişin mehâsinini terennüm etmişler ve ona 'haşîşetü'l-fukarâ' (fukarâ haşişi), 'müdâmetü Haydar' (Haydar'ın şarabı) ve 'Kalenderiyye' gibi çeşitli adlar vermişlerdir. Onların şairi olan Muhammed b. Alî b. el-A‘mâ, haşişin meziyetlerini en çok dile getiren şair idi; şöyle demiştir: [Tavîl].
(1) ez-Zeyyât: el-Fukarâü'l-Muhribûn, el-Meşrik Mecmuası, c. 43, 1949, s. 511-515.
(2) İbn Şâkir el-Kütübî: Fevâtü'l-Vefeyât, 2/112.
(3) el-Makrîzî: es-Sülûk, c. 1, k. 1, s. 407.
هجري، لقبَ "الفقراء المخربين"، لأنهم يناقضون السنن والعادات ويخرجون عن الآداب والشرائع(١). - تعاطي الحشيش:دأب عدد من الصوفية على تعاطي الحشيشة، بدعوى أنها تذهب الهموم الكثيفة عن قلوبهم، وتجلو بفعلها أفكارهم الشريفة.وليس بين أيدينا نص موثوق حول كيفية دخولها إلى العالم الإسلامي، فقد تعددت الروايات حولها، فبعض الروايات تنسبها إلى الهندي بيرزطن الذي حملها معه من الهند إلى فارس في القرن الأول الهجري، ومن ثم انتقلت بواسطة جماعة القلندرية الذين كانوا ينتظمون في سلك الصوفية، وقد حلقوا الرؤوس والحواجب والشوارب(٢).ورواية أخرى تنسب كشفها إلى الشيخ حيدر ت ٦١٨ هـ = ١٢٢١ م، والذي جعلها وقفًا على رفاقه من متصوفة خراسان، وأوصى أن يزرعوها على قبره بعد وفاته، ومن ثم انتقلت إلى بغداد فالشام ومصر، ومن الجدير بالذكر أن جماعة الحيدرية قدموا إلى دمشق بعد سنة ٦٥٥ هـ = ١٢٥٧ م، وعلى رؤوسهم طراطير، ولحاهم مقصوصة، وشواربهم بغير قص، وبنوا لهم زاوية خارج دمشق، ومنها وصلوا إلى مصر(٣).وقد تغنّى شعراء الصوفية بمحاسن الحشيشة، وأطلقوا عليها عدة أسماء مثل حشيشة الفقراء، ومدامة حيدر، والقلندرية.وكان شاعرهم محمد بن علي بن الأعمى، أكثر الشعراء لهجًا بمزايا الحشيشة، فقال: [الطويل].(١) الزيات: الفقراء المخربون، مجلة المشرق، مجلد ٤٣ سنة ١٩٤٩، ٥١١ - ٥١٥.(٢) ابن شاكر الكتبي: فوات الوفيات، ٢/ ١١٢.(٣) المقريزي: السلوك، ج ١ ق ١ ص ٤٠٧.