Haraşî Şerhu Muhtasar-ı Halîl – ve ma‘ahu Hâşiyetü’l-Adevî (el-Haraşî = el-Haraşî – el-Adevî)
Kısım: Mâlikî Fıkhı
Kitap: Haraşî Şerhu Muhtasar-ı Halîl
Müellif: Ebû Abdillâh Muhammed el-Haraşî
Yayınevi: Mısır’ın Bûlâk semtindeki el-Matbaatü’l-Kübrâ el-Emîriyye
Baskı: İkinci, 1317 h.
Tıpkıbasım: Dâru’l-Fikr li’t-Tıbâa – Beyrut
Cilt sayısı: 8
[Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygundur; kenarında Adevi Hâşiyesi mevcuttur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
شرح الخرشي على مختصر خليل - ومعه حاشية العدوي (الخرشي = الخراشي - العدوي)القسم: الفقه المالكيالكتاب: شرح الخرشي على مختصر خليلالمؤلف: أبو عبد الله محمد الخرشيالناشر: المطبعة الكبرى الأميرية ببولاق مصرالطبعة: الثانية، ١٣١٧ هـوصَوّرتها: دار الفكر للطباعة - بيروتعدد الأجزاء: ٨[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع، وبهامشه حاشية العدوي]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
[Hâşiyetü'l-Adevî] [Dâvâ Konusu Dışındaki Bir Şey Üzerine Sulh Babı] (Sulh Babı) (Yazarın 'lügatteki mânası üzere olduğu gibi' sözüne gelince:) Buradaki 'gibi' (kâf) zaiddir; yâni 've o, lügatteki mânasıdır'; dolayısıyla sulh, alım satım türlerinden bir nevîdir... Mâdem ki durum böyledir ve bey‘ akdinde hacir söz konusu olabilmektedir, o hâlde sulhun hacir babının akabinde zikredilmesi münasip düşmüştür. Sonra, burada 'vâv' ile gelmek 'fâ' ile gelmekten evlâdır; zira burada açık bir fürû‘ (dal budak salma) mânası görülmemektedir. Şu var ki, sulh bazen alım satım türlerinden bir nevi, bazen de hibe türlerinden bir nevi olabilir. Müellif şöyle demiştir: Dâvâ konusu olmayan bir şey üzerine sulh bey‘ (satış); dâvâ konusunun bir kısmı üzerine sulh ise hibedir. (Yazarın 'O, zâtı itibarıyla menduptur' sözüne gelince:) İbn Arefe şöyle demiştir: Sulh, zâtı itibarıyla kendisine teşvik edilmiş (mendup) bir akittir; fakat maslahatının belirlenmesi durumunda vücûbu; ya da def‘i vâcip veya râcih bir mefsedeti gerektirmesi sebebiyle hürmeti veya kerâheti ârız olabilir – tıpkı nikâhta olduğu gibi. (İbn Arefe'nin sözü burada sona erdi.) Onun 'def‘i vâcip bir mefsedeti gerektirmesi' ifadesi, hürmet hükmüne; 'veya râcih (bir mefsedeti gerektirmesi)' ifadesi ise kerâhet hükmüne racidir. Mekruhtan maksat ise –ileride yazarın 'Peşin olarak satılabilen bir şey karşılığında deyn (veresiye borç) üzerine sulh câiz olduğu gibi...' sözünde geleceği üzere– kendisinde ihtilaf edilen (tenzîhen) mekruhtur. (Yazarın 'Nitekim İbn Arefe'nin... dediği üzere' sözüne gelince:) Şebrâvî'nin şerhinde şöyle denilmiştir: Denilebilir ki bu tarif (sulhu, nizâı gidermek için bir haktan feragat olarak tanımlaması) câmi‘ (kapsayıcı) değildir; zira ikrar edilmiş bir hakkın bir kısmı üzerine yapılan sulh bu tarifin içine girmez. Bazıları buna şöyle cevap vermiştir: Görünen o ki, bu da tarifin içine dâhildir; çünkü nizânın vuku bulması korkusundan hâlî değildir. Bununla birlikte, 'sulhun bizzat intikal değil, muâvaza olduğu; intikalin ise, tıpkı bey‘ akdindeki intikalin o akde bağlı ve onun illeti olması gibi, muâvazaya fer‘î olarak bağlı ve onun illeti olduğu' şeklinde bir itiraz vârid olmuştur; zira sulh bazen bey‘, bazen icâre, bazen de hibedir. (Yazarın 'ikrar da buna dâhildir' sözü:) Yâni sulh, ikrar üzerine de vâki olur. Eğer 'ikrar sulhuna işareten' demiş olsaydı daha güzel olurdu; çünkü onun bu ifadesi, başka bir şeyin dâhil olduğu vehmine yol açmaktadır. Bundan sonra gelecek olanlar için de aynı durum söz konusudur. (Yazarın 'bununla deynin deynle satışı hâriç kalır' sözü:) Yâni bu tarif, deynin deynle satışını dışarıda bırakır; zira o, nizâı gidermek için vâki olmaz. Bunun mânası, haddi zatında onun şe‘ni nizâı gidermek değildir; her ne kadar bazı durumlarda nizâı gidermek için vâki olsa da... Yazarın 've benzeri' sözü ise, kitâbe (mükâtebe) bedelinin satışı gibi işlemlere işarettir. (Yazarın 'ya da vukuundan korkulması... dâhil eder' sözüne dair:) Münasip olan, şöyle demek olurdu: Yazarın 'bir nizâı gidermek veya onun vukuundan korkulması' kaydı, taraflardan her ikisine de –yâni 'ikrar' ve 'inkâr' sulhu ile işaret edilen 'bir haktan intikal' sözüne– racidir.
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .ــ[حاشية العدوي] [بَاب الصُّلْحَ عَلَى غَيْرِ الْمُدَّعَى فِيهِ](بَابُ الصُّلْحِ) (قَوْلُهُ كَمَا هُوَ مَعْنَاهُ لُغَةً) كَمَا زَائِدَةٌ أَيْ وَهُوَ مَعْنَاهُ لُغَةً فَهُوَ نَوْعٌ مِنْ أَنْوَاعِ إلَخْ وَحَيْثُ كَانَ كَذَلِكَ وَالْبَيْعُ يَقَعُ الْحَجْرُ فِيهِ فَنَاسَبَ ذِكْرُهُ عَقِبَ بَابِ الْحَجْرِ ثُمَّ الْأَوْلَى الْإِتْيَانُ بِالْوَاوِ لَا بِالْفَاءِ لِأَنَّهُ لَا يَظْهَرُ التَّفْرِيعُ أَيْ أَنَّ الصُّلْحَ قَدْ يَكُونُ نَوْعًا مِنْ أَنْوَاعِ الْبُيُوعِ وَقَدْ يَكُونُ نَوْعًا مِنْ أَنْوَاعِ الْهِبَةِ قَالَ الْمُؤَلِّفُ الصُّلْحُ عَلَى غَيْرِ الْمُدَّعَى بَيْعٌ وَعَلَى بَعْضِهِ هِبَةٌ (قَوْلُهُ وَهُوَ مِنْ حَيْثُ ذَاتُهُ مَنْدُوبٌ) قَالَ ابْنُ عَرَفَةَ وَهُوَ أَيْ الصُّلْحُ مِنْ حَيْثُ ذَاتُهُ مَنْدُوبٌ إلَيْهِ وَقَدْ يَعْرِضُ وُجُوبُهُ عِنْدَ تَعْيِينِ مَصْلَحَتِهِ وَحُرْمَتِهِ وَكَرَاهَتِهِ لِاسْتِلْزَامِهِ مَفْسَدَةً وَاجِبَةَ الدَّرْءِ أَوْ رَاجِحَةً كَمَا فِي النِّكَاحِ انْتَهَى وَقَوْلُهُ لِاسْتِلْزَامِهِ مَفْسَدَةً وَاجِبَةَ الدَّرْءِ رَاجِعٌ لِقَوْلِهِ حُرْمَتُهُ وَقَوْلُهُ أَوْ رَاجِحَةً رَاجِعٌ لِقَوْلِهِ أَوْ كَرَاهَتُهُ وَالْمُرَادُ بِالْمَكْرُوهِ الْمُخْتَلَفُ فِيهِ كَمَا يَأْتِي فِي قَوْلِهِ وَجَازَ عَنْ دَيْنٍ بِمَا يُبَاعُ بِهِ انْتَهَى (قَوْلُهُ كَمَا قَالَ ابْنُ عَرَفَةَ إلَخْ) فِي شَرْحِ شب وَقَدْ يُقَالُ إنَّهُ غَيْرُ جَامِعٍ لِأَنَّهُ لَا يَدْخُلُ فِيهِ الصُّلْحُ عَلَى بَعْضِ الْحَقِّ الْمَقَرِّ بِهِ انْتَهَى وَرَدَّهُ بَعْضُهُمْ بِقَوْلِهِ الظَّاهِرُ دُخُولُ هَذَا لِأَنَّهُ لَا يَخْلُو عَنْ خَوْفِ وُقُوعِ النِّزَاعِ وَاعْتُرِضَ بِأَنَّهُ لَا يَسْلَمُ أَنَّ الصُّلْحَ هُوَ الِانْتِقَالُ بَلْ هُوَ الْمُعَاوَضَةُ وَالِانْتِقَالُ مُفَرَّعٌ عَنْهَا مَعْلُولٌ لَهَا كَالِانْتِقَالِ فِي الْبَيْعِ مُفَرَّعٌ عَلَيْهِ وَمَعْلُولٌ لَهُ وَالصُّلْحُ بَيْعٌ أَوْ إجَارَةٌ أَوْ هِبَةٌ (قَوْلُهُ يَدْخُلُ فِيهِ الْإِقْرَارُ) أَيْ الصُّلْحُ يَكُونُ عَلَى إقْرَارٍ وَلَوْ قَالَ إشَارَةً إلَى صُلْحِ الْإِقْرَارِ لَكَانَ أَحْسَنَ لِأَنَّ عِبَارَتَهُ تُوهِمُ دُخُولَ شَيْءٍ آخَرَ وَكَذَا يُقَالُ فِيمَا بَعْدُ (قَوْلُهُ يَخْرُجُ بِهِ بَيْعُ الدَّيْنِ بِالدَّيْنِ) أَيْ فَإِنَّهُ لَمْ يَكُنْ لِرَفْعِ نِزَاعٍ أَيْ لَيْسَ شَأْنُهُ لِرَفْعِ النِّزَاعِ وَإِنْ كَانَ قَدْ يَكُونُ لِرَفْعِ النِّزَاعِ وَقَوْلُهُ وَنَحْوِهِ أَيْ كَبَيْعِ الْكِتَابَةِ (قَوْلُهُ أَوْ خَوْفِ وُقُوعِهِ يُدْخِلُ إلَخْ) الْمُنَاسِبُ أَنْ يَقُولَ وَقَوْلُهُ لِرَفْعِ نِزَاعٍ أَوْ خَوْفِ وُقُوعِهِ رَاجِعٌ لِكُلٍّ مِنْ الطَّرَفَيْنِ أَيْ اللَّذَيْنِ هُمَا قَوْلُهُ انْتِقَالٌ عَنْ حَقٍّ الْمُشَارُ بِهِمَا الصُّلْحُ الْإِقْرَارُ وَالْإِنْكَارُ.١ -
[Mukaddime] Bismillâhirrahmânirrahîm – [Hâşiyetü’l-Adevî] {Bismillâhirrahmânirrahîm} Elhamdülillâhi’l-Kerîmi’l-Vehhâbi’l-mülhimi li’s-savâb. Ves-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin seyyidi’l-ahbâbi ve alâ âlihî ve’l-ashâb. {Emmâ ba‘d} İşte Allah Teâlâ’ya muhtaç fakir Alî b. Ahmed es-Sa‘îdî el-Adevî el-Mâlikî der ki: Mevlâ-yı Kerîm olan Allah, Allâme İmam, Kudve-i Hümâm, doğuda ve batıda Mâlikîlerin şeyhi, sâliklerin kudvesi – acemin ve arabın – müridlerin mürşidi, sâliklerin sığınağı, Seyyidî Ebû Abdillâh Muhammed b. Abdillâh b. Alî el-Haraşî –ki nesebi ve asabesinin nesebi Evlâd-ı Sabâh el-Hayr diye meşhurdur–’nin eş-Şerhu’s-Sağîr’ine muttali olma lütfuyla ihsanda bulunduğunda, (şu hâl üzere idi ki): Riyâset Mısır’da ona intihâ etmişti; öyle ki ömrünün sonlarında Mısır’da onun talebeleri ve talebelerinin talebelerinden başka kimse kalmamıştı. Ulûm ve maârifte imamdı; mütevâzı, afîf; meclis arkadaşı onun sohbetinden neredeyse hiç bıkmazdı. İlimde riyâset ona intihâ etmiş, halk onun fetvâlarına itiraz etmez olmuştu. Yiyeceğinde, giyeceğinde ve döşeğinde müteşekkif (sâde ve kanaatkâr) idi. Yaz kış sabah namazını ancak Câmi‘-i Ezher’de kılardı. Ahlâkı genişti; talebeler yanında münakaşa etseler o zikirle meşgul olur, münakaşaları bitene kadar beklerdi. Bazı ihtiyaçlarını bizzat çarşıdan alır ve taşırdı; evinde de kendi ev işleriyle ilgilenirdi. Çok edepli ve hayâlıydı; kerîmu’n-nefs, cemîlu’l-muâşere, hulvu’l-kelâm idi. Emîrler ve diğerleri nezdinde çok şefaatleri olurdu; onlar da ondan haşyet duyar, tazim eder ve şefaatini kabul ederlerdi. Görünüşü heybetliydi; âmil âlimlerin, evliyânın ve sâlihlerin vakarı üzerindeydi. Dâimâ tahâret üzere idi, çok sükût ederdi; zâhid, vera‘ sâhibi, çok oruç tutan, (gece namazında) uzun kıyamda bulunan biriydi. Gece büyük bir teheccüdü vardı ve gündüzünün tamamı tâatte geçerdi: ya ilimle, ya Kur’an okumakla veya virdle. Onunla sohbet eden derdi ki: ‘Onu asla dünya veya âhiret işlerinden bir an gafil olarak yakalamadık.’ Evine girdiğinde yün beyaz bir şemle ile sarık sarardı. Bin taneli bir tesbihi vardı. Elbiseleri Muhammedî sünnete uygun olarak kısa idi. Allah Teâlâ’yı çok zikrederdi; ders anında ve işiyle meşgul iken ‘Lâ ilâhe illallah’ demekten neredeyse gafil olmazdı. Ona asla bir kimse hakkında birini kötüleyerek konuştuğu işitilmezdi. Mü’minlerin algılayabileceği şekilde yüzünde nûr parlardı. Emîrler ve büyükler ona tam bir itikadla bağlanmışlardı. Merkebine binip çarşıdan geçtiğinde halk teberrük etmek ve elini öpmek için birbirleriyle neredeyse kavgaya tutuşurdu; eline ulaşamayanlar onun bineğine veya şeyhin sırtına dokunur, onunla yüzünü mesh ederdi. Garb, Tekrur diyarı, Şam, Hicaz, Rum ve Yemen gibi memleketlerin her tarafında tanınmış, onu darbımesel haline getirmişlerdi. Mısır âlimleri, hâs ve âm hepsi onu kabul etmişti. Dâimâ tahâret üzereydi; abdestini bozmadıkça hemen abdest alırdı – arkadaşları böyle söylerlerdi. Kimseyi gıybet etmezdi; akranlarından hiçbirini, Allah’ın kendisine verdiği ilim, mevki veya halkın teveccühü sebebiyle kıskanmaz, bilakis ‘Lâvlâ ennehû yestehıkkü mâ a‘tâhullâhu Teâlâ’ (Allah ona vermişse, o hak ediyordur) derdi. Dünyalık bir şey için asla kimseyle müzâheme etmez, ancak bir mazluma şefaat gibi şer‘î bir zaruret olmadıkça valilerden hiçbirine gitmezdi. Kendisini kıskanan bir cemaat yanına gelse, onlara hürmet ve ikram eder, gıyâben ve huzurlarında onları yüceltir, haklarında yapılanlardan ötürü kimseyi muâheze etmezdi; bilakis gönül hoşluğuyla eziyete çok katlanırdı. Kitaplığından ve vakıf kütüphanesinden nadir ve kıymetli kitapları talebeye ödünç verirdi; öyle ki sonra onları aramazdı – bütün fenlere ait kitaplardan; bu yüzden birçok kitabı zâyi oldu. Bir kitabı avuç dolusu (sayfa sayısına bakmadan) verirdi. Talebe bir kâğıda istediği kitabın adını yazar gelir, o da onu kütüphaneden çıkarır, talebenin adını, babasının adını veya memleketini sormadan ona verirdi; sonra giden kimsenin kaydını ‘Uzun boylu veya kısa boylu, sakalı büyük veya küçük, beyaz veya siyah şu kitabı aldı’ gibi şeylerle bağlardı. Bu hususta ibret verici bir fedakârlık gösterirdi; yalnızca Allah rızâsı için. Dersinde ve dışında acemi veya anlayışsız talebelerden utanmaz, bununla ömrünü geçirirdi; halkın ve dulların ihtiyaçlarını karşılama hususunda titizdi. Bir çocuk şikâyetle yanına gelse, onunla birlikte isteğine gider, ihtiyacını giderirdi. Özellikle hocası Bürhan el-Kânî ve Ebü’d-Diyâ Alî el-Üchûrî’den sonra okumaya devam etti; Hanefî imamın namazından başlayarak İbtiğâviyye Medresesi’ndeki meclisinde kuşluk vaktine kadar tahkikli ve tedkikli okuma yapardı. Sonra kalkar kuşluk namazını kılar, evine giderdi; bazen sonra halkın bir işi için şefaate veya insanların arasını düzeltmeye giderdi. Sonra mescide döner, öğle namazını İbtiğâviyye’deki meclisinde kılardı. Sonra minber yanındaki maksûrede derse gelir, Muhtasar-ı Halîl’den dersini okurdu. Sonra söz konusu meclisine veya evine giderdi. Halîl metnini ikiye bölerdi: bir yarısını İbtiğâviyye’deki meclisinde, diğer yarısını da öğleden sonra minber yanında okurdu. Dersinde talebelerle şakalaşır, ‘Siz câhilsiniz, bunu ancak âlimler anlar’ derdi. Onlara derdi: ‘Bunu size ancak ilim talep etmek ve mütalaa için himmetinizi sarf edesiniz diye söylüyorum.’ Dersinde talebelerin huzurunda eş-Şerhu’s-Sağîr’ini okurken onlara ‘Bu nefis bir şerh, ne güzel!’ derdi. ‘Yirmi yılı aşkın bir süre maksûredeki dersinde ve ders dışında onunla beraber oldum; zannederim sol yazıcı onun aleyhine hiçbir şey yazmamıştır. Herhangi bir kimseyi tenfir edici şekilde zikretmişse bu, nefsinin hazzı için değil, ümmete nasihat babındandır. Nitekim İmam Buhârî râvîleri çokça cerheder ve şöyle derdi: “Allah’ın fazlından ümit ederim ki kıyamet günü beni bir kimse hakkında gıybetle sorguya çekmez.” Zira o cerh ile dini korumayı amaçlamıştı, nefsî bir teselliyi değil – nitekim ârif-i billâh Seyyidî Abdülvehhâb eş-Şa‘rânî bunu zikretmiştir. Ve o âlimdi.
[مُقَدِّمَة]بسم الله الرحمن الرحيمــ [حاشية العدوي] {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} الْحَمْدُ لِلَّهِ الْكَرِيمِ الْوَهَّابِ الْمُلْهِمِ لِلصَّوَابِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْأَحْبَابِ وَعَلَى آلِهِ وَالْأَصْحَابِ.{وَبَعْدُ} فَيَقُولُ الْفَقِيرُ إلَى اللَّهِ تَعَالَى عَلِيُّ بْنُ أَحْمَدَ الصَّعِيدِيُّ الْعَدَوِيُّ الْمَالِكِيُّ لَمَّا - مَنَّ اللَّهُ الْمَوْلَى الْكَرِيمُ بِمُطَالَعَةِ الشَّرْحِ الصَّغِيرِ لِلْعَلَّامَةِ الْإِمَامِ وَالْقُدْوَةِ الْهُمَامِ شَيْخِ الْمَالِكِيَّةِ شَرْقًا وَغَرْبًا قُدْوَةِ السَّالِكِينَ عَجَمًا - وَعَرَبًا مُرَبِّي الْمَرِيدِينَ كَهْفِ السَّالِكِينَ سَيِّدِي أَبِي عَبْدِ اللَّهِ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَلِيٍّ - الْخَرَشِيِّ الشَّهِيرُ نَسَبُهُ وَنَسَبُ عَصَبَتِهِ بِأَوْلَادِ صَبَاحِ الْخَيْرِ انْتَهَتْ إلَيْهِ الرِّيَاسَةُ فِي مِصْرَ حَتَّى أَنَّهُ لَمْ يَبْقَ فِي مِصْرَ أَوَاخِرَ عُمُرِهِ إلَّا طَلَبَتُهُ وَطَلَبَةُ طَلَبَتِهِ كَانَ إمَامًا فِي الْعُلُومِ وَالْمَعَارِفِ مُتَوَاضِعًا عَفِيفًا لَا يَكَادُ جَلِيسُهُ يَمَلُّ مِنْ مُجَالَسَتِهِ انْتَهَتْ إلَيْهِ الرِّيَاسَةُ فِي الْعِلْمِ وَوَقَفَ النَّاسُ عِنْدَ فَتَاوِيهِ وَكَانَ مُتَقَشِّفًا فِي مَأْكَلِهِ وَمَلْبَسِهِ وَمِفْرَشِهِ وَكَانَ لَا يُصَلِّي الصُّبْحَ صَيْفًا وَشِتَاءً إلَّا بِالْجَامِعِ الْأَزْهَرِ وَكَانَ خُلُقُهُ وَاسِعًا إذَا تَجَادَلَ عِنْدَهُ الطَّلَبَةُ يَشْتَغِلُ هُوَ بِالذِّكْرِ حَتَّى يَفْرُغَ جِدَالُهُمْ وَكَانَ يَقْضِي بَعْضَ مَصَالِحِهِ بِيَدِهِ مِنْ السُّوقِ وَيَحْمِلُهَا وَيَتَعَاطَى مَصَالِحَ بَيْتِهِ فِي مَنْزِلِهِ أَيْضًا وَكَانَ كَثِيرَ الْأَدَبِ وَالْحَيَاءِ كَرِيمَ النَّفْسِ جَمِيلَ الْمُعَاشَرَةِ حُلْوَ الْكَلَامِ وَكَانَ كَثِيرَ الشَّفَاعَاتِ عِنْدَ الْأُمَرَاءِ وَغَيْرِهِمْ وَكَانُوا يَهَابُونَهُ وَيُجِلُّونَهُ وَيَقْبَلُونَ شَفَاعَتَهُ وَكَانَ مَهِيبَ الْمَنْظَرِ عَلَيْهِ خَفْرُ الْعُلَمَاءِ الْعَامِلِينَ وَالْأَوْلِيَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَكَانَ دَائِمَ الطَّهَارَةِ كَثِيرَ الصَّمْتِ زَاهِدًا وَرِعًا - كَثِيرَ الصِّيَامِ طَوِيلَ الْقِيَامِ وَكَانَ لَهُ تَهَجُّدٌ عَظِيمٌ فِي اللَّيْلِوَكَانَ نَهَارُهُ كُلُّهُ فِي طَاعَةٍ إمَّا فِي عِلْمٍ أَوْ قِرَاءَةِ قُرْآنٍ أَوْ وِرْدٍ يَقُولُ - مَنْ عَاشَرَهُ: مَا ضَبَطْنَا عَلَيْهِ قَطُّ - سَاعَةً هُوَ فِيهَا غَافِلٌ عَنْ مَصَالِحِ دُنْيَاهُ أَوْ آخِرَتِهِ وَكَانَ يَتَعَمَّمُ بِشَمْلَةٍ بَيْضَاءَ صُوفٍ إذَا دَخَلَ مَنْزِلَهُ وَلَهُ سُبْحَةٌ أَلْفُ حَبَّةٍ وَكَانَتْ ثِيَابُهُ قَصِيرَةً عَلَى السُّنَّةِ الْمُحَمَّدِيَّةِ وَكَانَ كَثِيرَ الذِّكْرِ لِلَّهِ تَعَالَى لَا يَكَادُ يَغْفُلُ عَنْ قَوْلِ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ فِي حَالِ دَرْسِهِ وَفِي حَالِ عَمَلِهِ وَكَانَ لَا يُسْمَعُ مِنْهُ قَطُّ - مُذَاكَرَةُ أَحَدٍ بِسُوءٍ وَكَانَ النُّورُ يَخْفِقُ عَلَى وَجْهِهِ يُدْرِكُهُ كُلُّ الْمُؤْمِنِينَ وَكَانَتْ الْأُمَرَاءُ وَالْأَكَابِرُ يَعْتَقِدُونَهُ اعْتِقَادًا تَامًّا وَكَانَ إذَا رَكِبَ حِمَارَتَهُ وَمَرَّ فِي السُّوقِ يَقْتَتِلُ النَّاسُ عَلَيْهِ لِأَجْلِ التَّبَرُّكِ بِهِ وَتَقْبِيلِ يَدِهِ وَمَنْ لَا يَصِلُ إلَى يَدِهِ يَتَمَسَّحُ بِدَابَّتِهِ أَوْ بِظَهْرِ الشَّيْخِ وَيَمْسَحُ بِهَا وَجْهَهُ وَكَانَ قَدْ اشْتَهَرَ فِي أَقْطَارِ الْأَرْضِ كَالْغَرْبِ وَبِلَادِ التَّكْرُورِ وَالشَّامِ وَالْحِجَازِ وَالرُّومِ وَالْيَمَنِ وَصَارُوا يَضْرِبُونَ بِهِ الْمِثْلَ وَأَذْعَنَ لَهُ عُلَمَاءُ مِصْرَ الْخَاصُّ مِنْهُمْ وَالْعَامُّ وَكَانَ دَائِمَ الطَّهَارَةِ لَا يُحْدِثُ إلَّا وَيَتَوَضَّأُ هَكَذَا قَالَ أَصْحَابُهُ وَكَانَ لَا يَذْكُرُ أَحَدًا بِغِيبَةٍ - وَلَا يَحْسُدُ أَحَدًا مِنْ أَقْرَانِهِ عَلَى مَا آتَاهُ اللَّهُ مِنْ عِلْمٍ أَوْ جَاهٍ أَوْ إقْبَالٍ مِنْ النَّاسِ بَلْ يَقُولُ لَوْلَا أَنَّهُ يَسْتَحِقُّ مَا أَعْطَاهُ اللَّهُ تَعَالَى وَمَا كَانَ قَطُّ - يُزَاحِمُ عَلَى شَيْءٍ مِنْ الدُّنْيَا وَلَا يَتَرَدَّدُ إلَى أَحَدٍ مِنْ الْوُلَاةِ إلَّا لِضَرُورَةٍ شَرْعِيَّةٍ مِنْ شَفَاعَةٍ لِمَظْلُومٍ وَنَحْوِ ذَلِكَوَكَانَ إذَا حَضَرَ إلَيْهِ جَمَاعَةٌ مِمَّنْ يَحْسُدُونَهُ يُجِلُّهُمْ وَيُكْرِمُهُمْ فِي غَيْبَتِهِمْ وَحُضُورِهِمْ وَلَا يُؤَاخِذُ أَحَدًا مِنْهُمْ عَلَى مَا وَقَعَ مِنْهُ فِي حَقِّهِ بَلْ هُوَ كَثِيرُ احْتِمَالِ الْأَذَى بِطِيبَةِ نَفْسٍ وَكَانَ يُعِيرُ مِنْ كُتُبِهِ وَمِنْ خِزَانَتِهِ الْوَقْفِ الْكُتُبَ الْغَرِيبَةَ الْعَزِيزَةَ لِلطَّالِبِ بِحَيْثُ لَا يُفَتِّشُ بَعْدَ ذَلِكَ عَنْهَا كَائِنًا مَا كَانَ مِنْ جَمِيعِ الْفُنُونِ فَضَاعَ لَهُ بِذَلِكَ جُمْلَةٌ مِنْ الْكُتُبِ وَكَانَ يُعْطِي مِنْ الْكِتَابِ بِالْكَبْشَةِ مِنْ غَيْرِ عَدَدِ أَوْرَاقٍ وَكَانَ يَأْتِيهِ الطَّالِبُ بِبَرَاءَةٍ فِيهَا اسْمُ كِتَابٍ يَطْلُبُهُ فَيُخْرِجُهُ مِنْ الْخِزَانَةِ فَيُعْطِي لَهُ مِنْهُ مِنْ غَيْرِ مَعْرِفَةِ اسْمِهِ وَاسْمِ أَبِيهِ أَوْ بَلَدِهِ فَيُقَيِّدُ بَعْدَمَا يَتَوَجَّهُ مِنْ عِنْدِهِ أَخَذَ مِنْ الْكِتَابِ الْفُلَانِيِّ الرَّجُلُ الطَّوِيلُ أَوْ الْقَصِيرُ أَوْ لِحْيَتُهُ كَبِيرَةٌ أَوْ صَغِيرَةٌ أَوْ أَبْيَضُ أَوْ أَسْوَدُ أَوْ نَحْوُ ذَلِكَ وَكَانَ مِنْهُ فِي ذَلِكَ الْعَجَبُ الْعُجَابُ إيثَارًا لِوَجْهِهِ تَعَالَىوَكَانَ لَا يَأْنَفُ فِي دَرْسِهِ وَخَارِجِهِ مِنْ مُبْتَدِئٍ وَلَا بَلِيدٍ - أَفْنَى فِيهِ عُمُرَهُ مَعَ تَثَبُّتِهِ لِحَوَائِجِ الْعَامَّةِ وَالْأَرْمَلَةِ، وَكَانَ إذَا أَتَى إلَيْهِ طِفْلٌ يَشْكُو إلَيْهِ تَوَجَّهَ مَعَهُ إلَى مَطْلُوبِهِ فَيَقْضِي حَاجَتَهُ لَازَمَ الْقِرَاءَةَ سِيَّمَا بَعْدَ شَيْخِهِ الْبُرْهَانِ الْقَانِيِّ وَأَبِي الضِّيَاءِ عَلِيٍّ الْأُجْهُورِيِّ كَانَ يَقْرَأُ مِنْ صَلَاةِ الْإِمَامِ الْحَنَفِيِّ فِي مَجْلِسِهِ بِمَدْرَسَةِ الِابْتِغَاوِيَّةِ إلَى الضُّحَى الْكَبِيرَةِ قِرَاءَةَ تَحْقِيقٍ وَتَدْقِيقٍ، ثُمَّ يَقُومُ يُصَلِّي الضُّحَى وَيَتَوَجَّهُ إلَى بَيْتِهِ وَرُبَّمَا مَشَى بَعْدُ لِشَفَاعَةٍ فِي أَمْرِ النَّاسِ أَوْ يُصْلِحُ بَيْنَ النَّاسِ، ثُمَّ يَرْجِعُ إلَى الْمَسْجِدِ يُصَلِّي الظُّهْرَ بِمَجْلِسِهِ بالابتغاوية، ثُمَّ يَأْتِي إلَى الدَّرْسِ بِجِوَارِ الْمِنْبَرِ بِالْمَقْصُورَةِ فَيَقْرَأُ دَرْسَهُ مِنْ مُخْتَصَرِ خَلِيلٍ، ثُمَّ يَتَوَجَّهُ إلَى مَجْلِسِهِ الْمَذْكُورِ أَوْ إلَى بَيْتِهِ وَكَانَ يَقْسِمُ مَتْنَ خَلِيلٍ نِصْفَيْنِ يَقْرَؤُهُ فِي مَجْلِسِهِ بالابتغاوية وَنِصْفٍ يَقْرَؤُهُ بَعْدَ الظُّهْرِ عِنْدَ الْمِنْبَرِ وَكَانَ يُمَازِحُ الطَّلَبَةَ فِي دَرْسِهِ وَيَقُولُ لَهُمْ أَنْتُمْ جُهَلَاءُ وَلَا يَعْقِلُهَا إلَّا الْعَالِمُونَ، وَيَقُولُ لَهُمْ إنَّمَا أَقُولُ لَكُمْ ذَلِكَ لِأَجْلِ أَنْ تَبْذُلُوا هِمَمَكُمْ لِطَلَبِ الْعِلْمِ وَمُطَالَعَتِهِ، وَكَانَ فِي دَرْسِهِ إذَا قَرَأَ شَرْحَهُ الصَّغِيرَ بِحَضْرَةِ الطَّلَبَةِ يَقُولُ لَهُمْ هَذَا شَرْحٌ نَفِيسٌ مَا أَحْسَنَهُ،، لَازَمْتَهُ مَا يَنُوفُ عَنْ عِشْرِينَ سَنَةً فِي دَرْسِهِ بِالْمَقْصُورَةِ وَخَارِجَ الدَّرْسِ فَمَا أَظُنُّ أَنَّ كَاتِبَ الشِّمَالِ كَتَبَ عَلَيْهِ شَيْئًا، وَإِنْ وَقَعَ أَنَّهُ عَرَضَ لِأَحَدٍ عَلَى وَجْهِ التَّنْفِيرِ فَذَلِكَ مِنْ بَابِ النُّصْحِ لِلْأُمَّةِ لَا لِحَظِّ نَفْسِهِ وَقَدْ كَانَ الْإِمَامُ الْبُخَارِيُّ يُجَرِّحُ الرُّوَاةَ كَثِيرًاوَيَقُولُ أَرْجُو مِنْ فَضْلِ اللَّهِ أَنْ لَا يُطَالِبَنِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِغِيبَةٍ - فِي أَحَدٍ انْتَهَى.وَذَلِكَ أَنَّهُ قَصَدَ بِالتَّجْرِيحِ نُصْرَةَ الدِّينِ لَا التَّشَفِّي بِذَلِكَ لِلنَّفْسِ كَمَا ذَكَرَهُ الْعَارِفُ بِاَللَّهِ سَيِّدِي عَبْدُ الْوَهَّابِ الشَّعْرَانِيُّ، وَكَانَ عَالِمًا
Fakîr kul Muhammed el-Haraşî el-Mâlikî der ki: Hamd, gaybların gizliliklerini kuşatan, kalplerin sırlarına muttali olan Allah'a mahsustur. O, nahiv ve tasrîf ilimlerinde farzî ve hisâbî olarak müstakil, onları tahkik eden bir imamdır. Bu alanlarda mutlak imamlığa sahiptir; bütün fenleri cem edendir. Velhasıl, Mısru'l-Mahrûse'de tam tasarrufa sahip âlimlerin sonuncusu ve Mâlikî âlimlerinin son halkasıdır. Evinde ibadet ettiği bir hücresi (halveti) vardı. Öğleden sonra, Muhtasar dersinin ardından vakit geniş olduğunda nahiv, tevhid, ferâiz veya hesap dersi okuturdu. Uzak Mağrip'ten, Tekrur diyarından ve bütün beldelerden kendisine hediyeler ve adaklar gelirdi; fakat bunlardan hiçbir şey elinde tutmaz, bilakis akrabaları ve tanıdıkları onları tasarruf ederdi. Kerametlerden, insanların her taraftan ona ve eserlerinin yazılıp mütalaa edilmesine yönelmesi dahi kâfi bir delildir. İlimleri, büyük âlimlerin birçoğundan almıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Allâme, fakihlerin sonuncusu Ebu'l-İrşâd Ali el-Uchûrî; Allâme, muhaddislerin sonuncusu Şeyh İbrahim el-Lekānî; Fakih Şeyh Yûsuf el-Fîşî; Muhakkik Şeyh Abdülmu‘tî el-Basîr; Allâme Şeyh Hasan en-Nemâvî; Allâme, muhakkik Şeyh Yâsîn eş-Şâmî ve babası Şeyh Abdullah el-Haraşî. Kendisinden birçok kişi yetişmiş, hatta kendisine devam eden ciddi talebelerinin sayısı yüze ulaşmıştır. Bunlardan bazıları: Ârif-i Billah Şeyh Ahmed el-Lekānî, Fazıl Şeyh Seyyidî Muhammed ez-Zerkānî, Fakih Şeyh Ali el-Lekānî, Umde Şeyh Şemsüddîn el-Lekānî, kardeşi Şeyh Dâvûd el-Lekānî, Fakih Şeyh Muhammed en-Nefrâvî, kardeşi Şeyh Ahmed, Şeyh Ahmed eş-Şeberrâhîtî, Şeyh Ahmed el-Feyyûmî, Şeyh İbrahim el-Feyyûmî, Şeyh Ahmed eş-Şerefî, Şeyh Abdülbâkī el-Kalînî, Şeyh ‘Îd ve Allâme Şeyh Ali el-Mecdûlî. Devrin dört mezhebine mensup âlimlerinin çoğu, onun Muhtasar'ı bitirdikten sonra Allâme Kastallânî'nin Buhârî şerhini okuduğu mecliste hazır bulunurdu. Zilhicce ayının on yedinci sabahı, senesi bin yüz bir (1101) yılında vefat etmiştir. Babasının yanına, Mısır'da, ârif-i Billah Muhammed el-Benûverî'nin medfun bulunduğu yerin yakınına, Mücâvirîn Türbesi'nin ortasına defnedilmiştir. Kabri meşhurdur. Ömrüm boyunca onun cenazesindekinden daha kalabalık bir cemaat görmedim; ancak Şeyh Sultan el-Mizâhî ve Şeyh Muhammed el-Bâbilî'nin cenazeleri müstesna. Menâkıbın derlenmesi, Hicret-i Nebeviyye'nin bin iki yüz (1200) senesi Saferü'l-Hayr ayının sonlarında tamamlanmıştır. Bunu Şeyh Muhammed el-Cemâlî el-Mağribî -Allah Teâlâ ona rahmet etsin- derlemiştir. Bu şerhin anlaşılmasına dair, bereketiyle bazı kelimeler ortaya çıkmıştır. Bunları, kendim ve benim gibi kısa anlayışlı olanlar için, Kadîm Mevlâ'mızın lütfuna güvenerek derlemek istedim; zira elim kısa, muttali olduğum azdır. Ey cömertlik, ihsan, lütuf ve ikram sahibi! Bize rahmetlerinle cömertlik et, yardımlarınla lütufta bulun; çünkü bu senin sıfatındır. Derim ki: O bana yeter, ne güzel vekildir. Bil ki, "kāle k" (dedi ki) dediğim yerde, bu onun büyük şerhinde söylediğine işarettir. "ace" dediğim yerde, bu Şeyhüşşüyûh Ali el-Uchûrî'ye işarettir. "Muhâşî tete" dediğim yerde, bu Şeyh Mustafa el-Mağribî el-Cezâirî'ye işarettir. (Muhammed el-Haraşî'nin sözü: "Muhammed el-Haraşî der ki") Kendi hattıyla böyledir; hâ, râ ve şîn ile, elifsiz olarak. Bu, kıyasa aykırı bir nispettir; çünkü memleketine Buhayre'den bir köy olan Ebû Harâş denir. Kendisini tanıtmıştır; çünkü bu, telife yönelme ve ondan istifade etme açısından önemli hususlardandır. Tanıtmamanın getireceği cehalet ise bunun aksini gerektirir. Bazı müelliflerin kendilerini tanıtmaması, ya talebelerine güvenmelerinden ya da telifin kendilerine nispetinin meşhur olmasındandır. Eğer "Bu isimde o köy halkından birçok kişi ortaktır" dersen, derim ki: Evet, ancak bu isimle meşhur olan yalnızca Şeyh (Allah ona rahmet etsin)'dir. (Sözü: "Elhamdülillah") Bu sözün, "Elhamdülillah"tan şerhin sonuna kadar olan kısmı "kavl"in mef'ulü olabilir. Bir kısmının başkasına ait söz olması zarar vermez; çünkü o da onu söyleyendir (hâkîsidir). Yine onun sözünün "Elhamdülillah"tan hutbenin sonuna kadar olması da caizdir. Bu husus kolaydır. (Sözü: "el-Muhît") Buradaki "el"in marife harfi olması gerekir, ism-i mevsul olarak olmaz. Çünkü "el"in ism-i fâil ve ism-i mef‘ûle girmesi durumundaki ihtilaf (Mutavvel'de olduğu gibi), onun mevsule mi yoksa tarif harfi mi olduğu konusundadır. Bu ihtilaf, ancak teceddüt ve hudûs kastedildiği zamandır; çünkü âlimler der ki: O, isim suretinde bir fiildir ve bu sebeple amel eder; mazi manasında olsa bile. Hudûs manasında olmayan "mü'min" ve "kâfir" gibi lafızlar ise sıfat-ı müşebbehe gibidir ve oradaki "lâm" ittifakla tarif harfidir. Burada hudûsun kastedilmediği açıktır. Bunun sebebi şudur: İhâtadan maksat, ilminin gizli gayblara taalluk etmesidir ki bu, kadîm ve tencîzîdir, hâdis değildir. Bunu bildiğinde deriz ki: İlminin buna taallukunu, bir şeyi çepeçevre kuşatma (istidâre) manasındaki ihâtaya benzetmiştir. Aralarındaki ortak yön, her birinin müteallakının (ilgili olduğu şeyin) kabza altına girmesidir. Kendisine benzetilenin adı, benzeyene ödünç alınmış ve ihâtadan "ilmî taalluk eden" manasında "muhît" türetilmiştir. Bu, tebeî bir istiaredir. Bundan anlaşıldığı üzere sıfat, kendisine ait olmayan üzerine cârî olmuştur. Bunu yakınlaştıran şey, Mevlâ'nın sıfatına, "gayr" (başka) denilmediği gibi "ayn" da denilmemesidir. Bu, Allah Teâlâ'nın "O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır" (Talâk, 12) kavlinin zâhirinden anlaşılandır. Bir görüşe göre ihâta ile ilim eş anlamlıdır. Buna göre "el-Muhît"in manası "el-Âlim" (bilen) olur. O halde sıfat, kendisine ait olan üzerine cârî olmuştur. (Sıfat olan lafzın kendisine ait olmayana ıtlakı) izah edilmiş oldu. (Sözü: "bihafiyyâti'l-guyûb") Bu, sıfat olan bir lafzın muzâf olduğu bir izâfet terkibidir. Yani gizli gayblara, yani biz insanlardan, iki sekalden veya bütün mahlûkattan gizlenmiş olanlara. "Hafiyye"nin veya "hafiyy"in çoğuludur; yani gizli bir zat veya gizli bir şey. Maksat, şeyin zatı yani kendisidir; zat veya vasıf olsun. "Guyûb", "gayb"ın çoğuludur; "gâip olan şey" manasında. O halde masdar olup ism-i fâil manasınadır; yani gizlenmiş demektir. Bu durumda "hafiyyât" mübalağalı bir sıfat olur. "Hafiyyât" ile gizliliği şiddetli olan şeylerin kastedilmesi de caizdir; bu takdirde sıfat tahsîs edici olur. (Sözü: "el-Muttali‘") Yani muttali olan (müşrif). Bu, asıl manasıdır. Ancak kastedilen lâzımıdır; çünkü bir şeye muttali olmak, onu bilmeyi gerektirir. Bu, melzûm ismin lâzımda kullanılması yoluyla mürsel bir mecazdır; yani kalplerdeki sırları bilen. İlkinden farklı olarak bu sıfat, kendisine ait olan üzerine cârîdir; nitekim açıklanmıştır. (Sözü: "alâ serâiri") "Serîre"nin veya "sır"ın çoğuludur; insanın bir işi gizlemesidir. Kendisinden sonrakine izâfesi, "fî" (içinde) manasına veya ihtisas lâmı manasınadır. (Sözü: "el-kulûb") "Kalb"in çoğuludur. Lugatta, bilinen bir yıldız (Kalb-i Akreb), hâlis, lübb (öz) ve hurma kalbi gibi manalar arasında müşterektir. "Bir şeyi kalbettim" (çevirdim) fiilinden masdardır; onu başlangıcına döndürmek veya ters yüz etmek manasına. "Bir adamı bir şeyden kalbettim" onu ondan çevirdim demektir. Et parçasına (et parçası) da, hatıraların ona sür‘ati ve onda gidip gelmesi sebebiyle kalp denir; nitekim denilmiştir: "İnsan, unutkanlığından dolayı insan adını almıştır; kalp de ancak döndüğü (tekalüb ettiği) için kalp adını almıştır."
يَقُولُ الْعَبْدُ الْفَقِيرُ: مُحَمَّدٌ الْخَرَشِيُّ الْمَالِكِيُّ الْحَمْدُ لِلَّهِ الْمُحِيطُ بِخَفِيَّاتِ الْغُيُوبِ الْمُطَّلِعِ عَلَى سَرَائِرِ الْقُلُوبِ الْمُخْتَصِّــ[حاشية العدوي] بِالنَّحْوِ وَالتَّصْرِيفِ فَرْضِيًّا حِسَابِيًّا مُحَقِّقًا لَهَا، لَهُ الْإِمَامَةُ الْمُطْلَقَةُ فِي ذَلِكَ جَامِعًا لِسَائِرِ الْفُنُونِ وَبِالْجُمْلَةِ فَهُوَ آخِرُ الْأَئِمَّةِ الْمُتَصَرِّفِينَ التَّصَرُّفَ التَّامَّ بِمِصْرَ الْمَحْرُوسَةِ وَآخِرُ أَئِمَّةِ الْمَالِكِيَّةِ وَكَانَ لَهُ فِي مَنْزِلِهِ خَلْوَةٌ يَتَعَبَّدُ فِيهَا وَكَانَ يَقْرَأُ بَعْدَ الظُّهْرِ عَقِبَ دَرْسِ الْمُخْتَصَرِ إذَا اتَّسَعَ الْوَقْتُ دَرْسًا فِي النَّحْوِ أَوْ التَّوْحِيدِ أَوْ الْفَرَائِضِ أَوْ الْحِسَابِ وَكَانَ يَأْتِيهِ الْهَدَايَا وَالنُّذُورُ مِنْ أَقْصَى الْمَغْرِبِ وَبِلَادِ التَّكْرُورِ وَجَمِيعِ الْبِلَادِ فَلَمْ يُمْسِكْ مِنْهَا شَيْئًا بَلْ كَانَ أَقَارِبُهُ وَمَعَارِفُهُ يَتَصَرَّفُونَ فِيهَا وَلَوْ لَمْ يَكُنْ مِنْ الْكَرَامَاتِ إلَّا إقْبَالُ النَّاسِ عَلَيْهِ مِنْ سَائِرِ الْأَقْطَارِ وَعَلَى كِتَابَةِ مُؤَلَّفَاتِهِ وَمُطَالَعَتِهَا لَكَانَ فِي ذَلِكَ كِفَايَةُ.أَخْذِ الْعُلُومِ عَنْ عِدَّةٍ مِنْ الْعُلَمَاءِ الْأَعْلَامِ مِنْهُمْ الْعَلَّامَةُ خَاتِمَةُ الْفُقَهَاءِ أَبُو الْإِرْشَادِ عَلِيٌّ الْأُجْهُورِيُّ وَالْعَلَّامَةُ خَاتِمَةُ الْمُحَدِّثِينَ الشَّيْخُ إبْرَاهِيمُ اللَّقَانِيِّ وَالْفَقِيهُ الشَّيْخُ يُوسُفُ الْفِيشِيِّ وَالْمُحَقِّقُ الشَّيْخُ عَبْدُ الْمُعْطِي الْبَصِيرُ وَالْعَلَّامَةُ الشَّيْخُ حَسَنُ النَّمَاوِيُّ وَالشَّيْخُ الْعَلَّامَةُ الْمُحَقِّقُ يَاسِينُ الشَّامِيُّ وَوَالِدُهُ الشَّيْخُ عَبْدُ اللَّهِ الْخَرَشِيُّ تَخَرَّجَ بِهِ جَمَاعَةٌ حَتَّى وَصَلَ مُلَازِمُوهُ الْمُجِدُّونَ عَلَيْهِ نَحْوَ مِائَةٍ مِنْهُمْ الْعَارِفُ بِاَللَّهِ تَعَالَى الشَّيْخُ أَحْمَدُ اللَّقَانِيِّ وَالشَّيْخُ الْفَاضِلُ سَيِّدِي مُحَمَّدُ الزَّرْقَانِيُّ وَالشَّيْخُ الْفَقِيهُ عَلِيٌّ اللَّقَانِيِّ وَالشَّيْخُ الْعُمْدَةُ شَمْسُ الدِّينِ اللَّقَانِيِّ وَأَخُوهُ الشَّيْخُ دَاوُد اللَّقَانِيِّ وَالشَّيْخُ الْفَقِيهُ مُحَمَّدُ النَّفْرَاوِيُّ وَأَخُوهُ الشَّيْخُ أَحْمَدُ وَالشَّيْخُ أَحْمَدُ الشَّبْرَاخِيتِيُّ وَالشَّيْخُ أَحْمَدُ الْفَيُّومِيُّ وَالشَّيْخُ إبْرَاهِيمُ الْفَيُّومِيُّ وَالشَّيْخُ أَحْمَدُ الشَّرَفِيُّ وَالشَّيْخُ عَبْدُ الْبَاقِي الْقَلِينِيُّ وَالشَّيْخُ عِيدٌ وَالشَّيْخُ الْعَلَّامَةُ عَلِيٌّ الْمَجْدُولِيُّ. وَغَالِبُ عُلَمَاءِ الْعَصْرِ مِنْ الْمَذَاهِبِ الْأَرْبَعِ فِي حَالِ قِرَاءَتِهِ بَعْدَ خَتْمِ الْمُخْتَصَرِ فِي شَرْحِ الْبُخَارِيِّ لِلْعَلَّامَةِ الْقَسْطَلَّانِيِّ مَاتَ فِي صَبِيحَةِ يَوْمِ الْأَحَدِ سَابِعِ عَشْرَيْ شَهْرِ ذِي الْحِجَّةِ خِتَامِ سَنَةِ وَاحِدٍ وَمِائَةٍ وَأَلْفٍ وَدُفِنَ مَعَ وَالِدِهِ بِقُرْبِ مَدْفَنِ الشَّيْخِ الْعَارِفِ بِاَللَّهِ تَعَالَى مُحَمَّدِ الْبَنَوْفَرِيِّ بِوَسَطِ تُرْبَةِ الْمُجَاوِرِينَ وَقَبْرُهُ مَشْهُورٌ وَمَا رَأَيْت فِي عُمُرِي كُلِّهِ أَكْثَرَ خَلْقًا مِنْ جِنَازَتِهِ إلَّا جِنَازَةَ الشَّيْخِ السُّلْطَانِ الْمِزَاحِيِّ وَالشَّيْخِ مُحَمَّدِ الْبَابِلِيِّ هَذَا مَا انْتَهَى جَمْعُهُ مِنْ الْمَنَاقِبِ فِي أَوَاخِرِ شَهْرِ صَفَرِ الْخَيْرِ سَنَةَ مِائَةٍ وَاثْنَيْنِ وَأَلْفٍ مِنْ الْهِجْرَةِ النَّبَوِيَّةِ جَمَعَهُ الشَّيْخُ مُحَمَّدُ الْجَمَالِيُّ الْمَغْرِبِيُّ - رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى - وَظَهَرَ بِبَرَكَتِهِ كَلِمَاتٌ تَتَعَلَّقُ بِفَهْمِ ذَلِكَ الشَّرْحِ أَحْبَبْت أَنْ أَجْمَعَهَا لِنَفْسِي وَلِمَنْ هُوَ قَاصِرٌ مِثْلِي مُعْتَمِدًا عَلَى فَضْلِ مَوْلَانَا الْكَرِيمِ لِقِصَرِ بَاعِي وَقِلَّةِ اطِّلَاعِي فَيَا ذَا الْجُودِ وَالْإِنْعَامِ وَالْفَضْلِ وَالْإِكْرَامِ جُدْ عَلَيْنَا بِرَحَمَاتِك وَمُنَّ عَلَيْنَا بِإِسْعَافَاتِك؛ لِأَنَّ هَذِهِ صِفَاتُك فَأَقُولُ، وَهُوَ حَسْبِي وَنِعْمَ الْوَكِيلُ.اعْلَمْ أَنِّي حَيْثُ قُلْت قَالَ كَ فَهُوَ إشَارَةٌ إلَى مَا قَالَهُ فِي شَرْحِهِ الْكَبِيرِ وَحَيْثُ قُلْت عج فَهُوَ إشَارَةٌ لِشَيْخِ الشُّيُوخِ عَلِيٍّ الْأُجْهُورِيِّ وَحَيْثُ قُلْت مُحَشِّي تت فَهُوَ إشَارَةٌ لِلشَّيْخِ مُصْطَفَى الْمَغْرِبِيِّ الْجَزَائِرِيِّ (قَوْلُهُ يَقُولُ مُحَمَّدٌ الْخَرَشِيُّ) كَذَا بِخَطِّهِ بِخَاءٍ وَرَاءٍ وَشِينٍ بِدُونِ أَلِفٍ فَتَكُونُ نِسْبَةً عَلَى غَيْرِ قِيَاسٍ؛ لِأَنَّ بَلَدَهُ يُقَالُ لَهَا أَبُو خَرَاشٍ مِنْ الْبُحَيْرَةِ قَرْيَةٌ مِنْ أَعْمَالِ مِصْرَ وَعَرَّفَ نَفْسَهُ؛ لِأَنَّهُ مِنْ الْأُمُورِ الْمُهِمَّةِ لِمَا فِي ذَلِكَ مِنْ الْإِقْبَالِ عَلَى التَّأْلِيفِ وَالِانْتِفَاعِ بِهِ وَفِي عَدَمِهِ جَهَالَةٌ تُوجِبُ خِلَافَ ذَلِكَ وَمَا وَقَعَ مِنْ بَعْضِ الْمُؤَلِّفِينَ مِنْ عَدَمِ التَّعْرِيفِ فَإِمَّا لِلِاتِّكَالِ عَلَى بَعْضِ تَلَامِذَتِهِمْ أَوْ لِاشْتِهَارِ نِسْبَةِ التَّأْلِيفِ لَهُمْ.فَإِنْ قُلْت إنَّهُ يُشَارِكُهُ فِي ذَلِكَ الِاسْمِ كَثِيرٌ مِنْ أَهْلِ تِلْكَ الْقَرْيَةِ قُلْت نَعَمْ إلَّا أَنَّ الْمَشْهُورَ بِذَلِكَ إنَّمَا هُوَ الشَّيْخُ رحمه الله (قَوْلُهُ الْحَمْدُ لِلَّهِ) يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَقُولَ الْقَوْلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ إلَى آخِرِ الشَّرْحِ وَلَا يَضُرُّ كَوْنُ بَعْضِهِ مَقُولًا لِغَيْرِهِ؛ لِأَنَّهُ قَائِلُهُ أَيْضًا أَيْ حَاكِيهِ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مَقُولُهُ الْحَمْدُ لِلَّهِ إلَى آخِرِ الْخُطْبَةِ وَالْخَطْبُ سَهْلٌ (قَوْلُهُ الْمُحِيطِ) يَتَعَيَّنُ أَنْ تَكُونَ أَلْ تَعْرِيفِيَّةً لَا مَوْصُولَةً إذْ الْخِلَافُ كَمَا فِي الْمُطَوَّلِ فِي أَلْ الدَّاخِلَةِ عَلَى اسْمِ الْفَاعِلِ وَالْمَفْعُولِ هَلْ هِيَ مَوْصُولَةٌ أَوْ حَرْفُ تَعْرِيفٍ إنَّمَا هُوَ إذَا أُرِيدَ بِهِ التَّجَدُّدُ وَالْحُدُوثُ؛ لِأَنَّهُمْ يَقُولُونَ إنَّهُ فِعْلٌ فِي صُورَةِ الِاسْمِ وَلِذَا يَعْمَلُ، وَإِنْ كَانَ بِمَعْنَى الْمَاضِي، وَأَمَّا مَا لَيْسَ فِي مَعْنَى الْحُدُوثِ مِنْ نَحْوِ الْمُؤْمِنِ وَالْكَافِرِ فَهُوَ كَالصِّفَةِ الْمُشَبَّهَةِ وَاللَّامُ فِيهَا حَرْفُ تَعْرِيفٍ اتِّفَاقًا وَلَا يَخْفَى أَنَّهُ لَيْسَ الْمُرَادُ هُنَا الْحُدُوثَ.وَذَلِكَ؛ لِأَنَّ الْمُرَادَ بِالْإِحَاطَةِ تَعَلُّقُ عِلْمِهِ بِالْغُيُوبِ الْخَفِيَّةِ، وَهُوَ تَنْجِيزِيٌّ قَدِيمٌ فَلَيْسَ بِحَادِثٍ فَإِذَا عَلِمْت ذَلِكَ فَنَقُولُ شَبَّهَ تَعَلُّقَ عِلْمِهِ بِذَلِكَ بِالْإِحَاطَةِ بِالشَّيْءِ الَّتِي هِيَ الِاسْتِدَارَةُ بِهِ بِجَامِعِ أَنَّ مُتَعَلِّقَ كُلٍّ صَارَ تَحْتَ الْقَبْضَةِ وَاسْتُعِيرَ اسْمُ الْمُشَبَّهِ بِهِ لِلْمُشَبَّهِ وَاشْتُقَّ مِنْ الْإِحَاطَةِ مُحِيطٌ بِمَعْنَى مُتَعَلِّقٍ عِلْمُهُ فَهُوَ اسْتِعَارَةٌ تَبَعِيَّةٌ وَظَهَرَ مِنْ ذَلِكَ أَنَّ الصِّفَةَ جَرَتْ عَلَى غَيْرِ مَنْ هِيَ لَهُ وَقَرَّبَ ذَلِكَ أَنَّ صِفَةَ الْمَوْلَى لَا يُقَالُ لَهَا غَيْرٌ كَمَا لَا يُقَالُ لَهَا عَيْنٌ وَهَذَا مَا يُفِيدُهُ ظَاهِرُ قَوْله تَعَالَى {أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا} [الطلاق: ١٢] وَقِيلَ إنَّ الْإِحَاطَةَ وَالْعِلْمَ مُتَرَادِفَانِ فَعَلَيْهِ يَكُونُ مَعْنَى قَوْلِهِ الْمُحِيطِ أَيْ الْعَالِمِ فَالصِّفَةُ جَرَتْ عَلَى مَنْ هِيَ لَهُ.(قَوْلُهُ بِخَفِيَّاتِ الْغُيُوبِ) مِنْ إضَافَةِ مَا كَانَ صِفَةً أَيْ بِالْغُيُوبِ الْخَفِيَّاتِ أَيْ الْمُسْتَتِرَاتِ عَنَّا مَعْشَرَ الْإِنْسِ أَوْ مَعْشَرَ الثَّقَلَيْنِ أَوْ مَعْشَرَ الْمَخْلُوقَاتِ جَمْعُ خَفِيَّةٍ أَوْ خَفِيٍّ أَيْ ذَاتٍ خَفِيَّةٍ أَوْ شَيْءٍ خَفِيٍّ وَالْمُرَادُ ذَاتُ الشَّيْءِ أَيْ نَفْسُهُ كَانَ ذَاتًا أَوْ وَصْفًا وَالْغُيُوبُ جَمْعُ غَيْبٍ بِمَعْنَى مَا غَابَ فَهُوَ مَصْدَرٌ بِمَعْنَى اسْمِ الْفَاعِلِ أَيْ اسْتَتَرَ فَتَكُونُ الْخَفِيَّاتُ وَصْفًا مُؤَكَّدًا وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِقَوْلِهِ الْخَفِيَّاتِ مَا اشْتَدَّ خَفَاؤُهُ فَيَكُونُ وَصْفًا مُخَصَّصًا (قَوْلُهُ الْمُطَّلِعِ) أَيْ الْمُشْرِفِ هَذَا مَعْنَاهُ الْأَصْلِيُّ وَلَكِنْ الْمُرَادُ لَازِمُهُ؛ لِأَنَّ الْإِشْرَافَ عَلَى الشَّيْءِ يَسْتَلْزِمُ الْعِلْمَ بِهِ فَهُوَ مَجَازٌ مُرْسَلٌ مِنْ اسْتِعْمَالِ اسْمِ الْمَلْزُومِ فِي اللَّازِمِ أَيْ الْعَالِمِ بِمَا فِي الْقُلُوبِ مِنْ السَّرَائِرِ فَهُوَ وَصْفٌ جَارٍ عَلَى مَنْ هُوَ لَهُ خِلَافَ الْأَوَّلِ كَمَا تَبَيَّنَ.(قَوْلُهُ عَلَى سَرَائِرِ) جَمْعُ سَرِيرَةٍ أَوْ سِرٍّ مَا كَتَمَهُ الْإِنْسَانُ مِنْ أَمْرٍ مَا وَإِضَافَتُهُ إلَى مَا بَعْدَهُ عَلَى مَعْنَى فِي أَوْ اللَّامِ الِاخْتِصَاصِيَّةِ (قَوْلُهُ الْقُلُوبِ) جَمْعُ قَلْبٍ، وَهُوَ لُغَةً مُشْتَرَكٌ بَيْنَ كَوْكَبٍ مَعْرُوفٍ وَالْخَالِصِ وَاللُّبِّ وَمِنْهُ قَلْبُ النَّخْلَةِ وَمَصْدَرُ قَلَبْت الشَّيْءَ رَدَدْته عَلَى بَدْئِهِ أَوْ قَلَبْته عَلَى وَجْهِهِ وَقَلَبْت الرَّجُلَ عَنْ الشَّيْءِ صَرَفْته عَنْهُ وَيُطْلَقُ عَلَى الْمُضْغَةِ لِسُرْعَةِ الْخَوَاطِرِ إلَيْهَا وَتَرَدُّدِهَا فِيهَا كَمَا قِيلَوَمَا سُمِّيَ الْإِنْسَانُ إلَّا لِنَسْيِهِ … وَلَا الْقَلْبُ إلَّا أَنَّهُ يَتَقَلَّبُ
İradesiyle her sevilen ve bağışlanan şeyi [diledi]. Samediyyet celâli sebebiyle her mahlûka benzemekten münezzeh olan O'dur. Nefisleri yoktan var eden, ümmetleri yaratan, ezelî ilimle kalemi Levh'de akıtandır. [O], kendi kudretiyle en iyi bilen olarak, meşietine uygun şekilde verdi, men etti, alçalttı, yüceltti, zarar ve fayda verdi. O hâlde O'nun nimetinde ve ulûhiyetinde hiçbir ortağı yoktur; hükümlerinde ve rubûbiyetinde hiçbir muhalifi yoktur; takdirlerinde ve kazâlarında hiçbir zorlayanı yoktur. [Hâşiye el-Adevî]: Bu, âmmdan sonra hâssı zikretmek kabilindendir; kalp günahlarından şiddetle korunmaya dikkat çekmek içindir. Buna şahit: “Şüphesiz ki cesette bir et parçası vardır…” hadîs-i şerîfidir. (Şârihin “iradesiyle” sözü) Buradaki ‘bâ’ harfi, kendisine hasredilen şeyin üzerine dâhildir. Yani “her sevilen ve bağışlanan şey O’ndandır” yani bunların dışındakiler de bundandır. Zira O’nun irâdesi, her mümkün olana taalluk eder; O’nun irâdesine mahsustur, kulun irâdesine asla geçmez—ne mahsur olana ne de başkasına. Aksi takdirde Mu‘tezile mezhebi ortaya çıkar ki onlar, Allah Teâlâ’nın hayırlardan başka şerleri ve kabihleri irâde etmediğini söylerler. Şârih (radıyallâhu anh, ve nefeanâ bih) “Sana gelen her iyilik…” âyetine işaretle, senden istenenin, bunun ancak Allah Teâlâ’nın fazlı olduğunu fark etmen ve bunu nefsine nispet etmemen olduğunu; kötülükte ise onu Allah’a izâfe etmeyip nefsine izâfe etmen gerektiğini; hakikatte Allah’tan olsa da böyle yapman gerektiğini belirtmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sana gelen iyilik Allah’tandır, sana gelen kötülük ise nefsindendir.” (Nisâ, 79). “İradesiyle” ifadesinin O’nun rahmeti olarak yorumlanması da câizdir. Bu durumda bu, Allah Azze ve Celle’nin “Rahmetini dilediğine tahsis eder” kavlinin işareti olur. Yani rahmetiyle—yani âkıbet selâmetiyle birlikte olan nimetiyle—tahsis edilmiş olan, kendisi için sevilen ve bağışlanan her şahıstır. Bu, hazif ve îsâl babındandır; yani fasih dilde böyledir. Fasih olmayan “Zeyd’e bir elbise bağışladım” kullanımında ise “mevhûb”da hazif yoktur. Bu ihtimale göre ‘bâ’, mahsûr olanın üzerine dâhil olur. (Şârihin “müteâlî” sözü) yani “münezzeh” demektir. (Şârihin “celâl ile” sözü) yani “samediyyetinin azameti sebebiyle” demektir. Sonra bu izâfetin hakiki olması da câizdir, sıfat olan şeyin izâfesi olması da câizdir. “Samediyyeti” sözü, ya yüceliği veya ihtiyaçlarda kendisine yönelinmesi anlamındadır. “Müşâbehetten” ifadesi, “müteâlî” sözüne taalluk eder; bu müşâbehet zatta, sıfatta veya fiillerde olur. “Her mahlûk” sözü, “müşâbehet”in fâili olması câizdir, mef‘ûl ise mahzuftur: yani “kendisine ait her mahlûka benzemekten münezzeh” anlamında. Veya bu ifade mef‘ûl olabilir: “her mahlûka benzemekten münezzeh” anlamında. Birinci ihtimal, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ, 11) âyetine uygun olduğu için daha evlâdır. “Mahlûk”un anlamı, Kâmûs’ta da geçtiği gibi “mâlik olunan” yani “yaratılmış” demektir. (Şârihin “bâriü’n-nesem” sözü) Bunun anlamı “yoktan var eden”dir. Celâleyn Tefsiri’nde böyle denilmiştir. “Nesem”, “neseme”nin çoğuludur; insan demektir—Kâmûs’ta böyledir. Mısbâh’ta ise “nesîm” rüzgârın kendisidir; “neseme”de böyledir. Sonra bu kelimeyle sâkin olarak nefis (ruh) kastedilmiştir, çoğulu “nesem”dir—tıpkı “kasabe”nin çoğulunun “kasab” olması gibi. Allah el-Bâri’dir, yani ruhları yaratandır.” Söz burada biter. Buna göre “nesem” sadece insana mahsus olmayıp bütün hayvanları kapsar. (Şârihin “ve hâlikı’l-ümem” sözü) “Hâlık” ile “bâri‘” arasında terâdüf (eş anlamlılık) vardır. İfadeyi çeşitlendirmek, aynı lafzın tekrarından doğacak ağırlığı gidermek içindir—yani her ikisinde de “bâri‘” veya her ikisinde de “hâlık” kullanılsaydı olacaktı. “Ümem”, “ümmet”in çoğuludur; her bir hayvan türü için, her bir asrın ehli için kullanılır; her biri doğrudur. Başka kullanımları da vardır, ancak makama uygun olan dediğimizdir. (Şârihin “ve mücrî’l-kalem” sözü) Yani kalemi, hiçbir tutucu olmaksızın Levh’de akıcı kılandır. Eğer Levh’tekilerin değişimi kabul etmediğini söylersek yazı kesilmiştir. Eğer değişim ve dönüşümü kabul ettiğini söylersek—ki muteber olan budur—yazı kesilmemiştir. “Fî’l-kıdem” sözüyle kastedilen, öncesizlik (adem-i evveliyye) değildir; aksi takdirde akışın kadim olması gerekir ki öyle değildir, bilakis hâdistir. Buradaki “kıdem” ile kastedilen, ezelden beri son derece uzak bir geçmişe işarettir. (Şârihin “bi-mâ hüve a‘lem” sözü) Yani “kendisiyle alîm olduğu şeyle ezelde” demektir. Burada “ef‘al” kalıbı asıl anlamında değildir. Bu ifade “mücrî”ye taalluk eder. “Kudretiyle” ifadesi de “mücrî”ye taalluk eder—birincisi gibi. Ancak bu sebebiyyet içindir, tıpkı kalemin kâtip için sebep olması gibi—Allah için en yüce misal geçerlidir. Birincisi ise mülâbeset (beraberlik) içindir. Bu durumda lafız ve mânâ bakımından aynı olan iki cer harfinin tek bir amile taalluk etmesi gerekmez. (Şârihin “muâfaka üzere” sözü) Usûl-i Dîn’de kararlaştırıldığı üzere kudretin tesirinin irâdenin tesirine tâbi olduğuna işarettir. “Meşietiyle” sözüyle kastedilen, icrâ meşietidir; bu da ilmin taallukunda genelleme yapar, vâcibi, müstahîli ve mümkünü kapsar. Ancak O’nun zatının ve sıfatlarının hakikatine muttali olmaya taalluk eden şey bundan hariçtir, zira o Levh’te yazılı değildir. (Şârihin “a‘tâ” — verdi— ilâh… sözü) Bu, istînâf cümlesidir; Allah’ın her şeyde müstakilen tasarruf ettiğine işaret eder. Veya mânen “mücrî’l-kalem” sözü üzerine tefrî‘dir: yani kalemi akıttı, böylece verdi, men etti, alçalttı, yüceltti… Burada bedîî güzelliklerden olan tıbâk (tezat) sanatı bulunmaktadır; yani iki zıt mânâ arasında cem‘ yapılmıştır. Yani O’ndan verme ve menetme gerçekleşmiştir; veya bir topluluğa vermiş, diğerlerine menetmiştir—sonraki için de aynı söylenir. Sonra verdiği ve men ettiği şey ile has olarak îmân, veya mutlak verilen şey kastedilebilir. (Şârihin “ve hafeda ve rafea” sözü) Yani bir topluluğu alçalttı, diğerlerini yüceltti; veya O’ndan alçaltma ve yüceltme vuku bulmuştur—îmân ve küfür ile veya mutlak olarak. Sonra burada “hafd” ve “raf‘”ın bu anlamda kullanımının mecâz olduğu açıktır—Esâsü’l-Belâga’nın da ifade ettiği gibi; çünkü bunlar hakikatte hissî olan şeylerde kullanılır. (Şârihin “fe lâ müşâreke lehû” ilâh… sözü) Bu, öncekiler üzerine bir tefrî‘dir. “İn‘âmında” ifadesindeki birinci ‘fî’, in‘âm (nimet verme) ile ilgilidir; zira bu ifade, sadece Mevlâmız Azze ve Celle’ye izâfe edilen nimet vermede başka bir nimet verenin O’na ortak olmasını nefiy eder. Oysa maksat, ister O’na izâfe edilen nimet vermede olsun ister olmasın, ortağı nefiy etmektir. Düşün! Aynı şeyi “ve ulûhiyyetihî” sözü için de söyleriz. ‘El’ takısının zamir yerine geçtiği söylenemez; çünkü bu ittifak edilmiş bir görüş değildir. Nimet vermek ulûhiyyetin eserlerindendir; bu sebeple ondan sonra zikredilmesi uygun düşerdi, ancak seci‘ için öne alınmıştır. (Şârihin “ve ulûhiyyetihî” sözü) Yani O’nun ilâh oluşu; yani hak olarak ibadet edilen olması. (Şârihin “ve lâ muânde” sözü) Yani “muhalif” demektir. Mısbâh’ta “muânid”, ittifakla değil ihtilâfla karşı çıkan muhalif demektir. Muârız (muhalif) şerîkten farklıdır; bu sebeple farklı olanın atfıdır. (Şârihin “ahkâmında” sözü) Beş ahkâm veya kazâlarında. (Şârihin “ve rubûbiyyetihî” sözü) Yani O’nun Rab oluşu; yani âlemin mâliki olması. (Şârihin “ve lâ münâzia leh” sözü) “Ve lâ muânde leh” sözüyle eş anlamlıdır. (Şârihin “ibrâmâtında” sözü) “İbrâm”ın çoğuludur; yani kesinleştirmesi, hükmü demektir. “Ve akdıyyetihî” sözü “kazâ”nın çoğuludur; o da Allah’ın ezelde tenfîze taalluk eden irâdesidir. Bu, tefsir atfıdır; veya “ibrâmât” ile onların ezeldeki tenfîzî taallukları kastedilir, bu durumda küllînin cüz’îye atfı olur. (Şârihin “ve elzeme ibâdehü’l-mü’minîn” sözü) Bu, “a‘tâ” (verdi) sözüne atıftır veya müstakil bir cümledir. Yani Allah Teâlâ’nın “Ey iman edenler, akitleri yerine getirin” (Mâide, 1) kavliyle onları yükümlü kılmıştır. “Mü’minler” ifadesini tahsis etmesi, bundan faydalanacak olanların onlar olması sebebiyledir. Yoksa kâfirler de aynı şekilde yükümlüdür; çünkü onlar da şeriatın fürûuyla muhatap kılınmışlardır.
بِإِرَادَتِهِ كُلَّ مَحْبُوبٍ وَمَوْهُوبٍ الْمُتَعَالِي بِجَلَالِ صَمَدِيَّتِهِ عَنْ مُشَابَهَةِ كُلِّ مَرْبُوبٍ بَارِئِ النَّسَمِ وَخَالِقِ الْأُمَمِ وَمُجْرِي الْقَلَمِ فِي الْقِدَمِ بِمَا هُوَ أَعْلَمُ بِقُدْرَتِهِ عَلَى وَفْقِ مَشِيئَتِهِ أَعْطَى وَمَنَعَ وَخَفَضَ وَرَفَعَ وَضَرَّ وَنَفَعَ فَلَا مُشَارِكَ لَهُ فِي إنْعَامِهِ وَأُلُوهِيَّتِهِ وَلَا مُعَانِدَ لَهُ فِي أَحْكَامِهِ وَرُبُوبِيَّتِهِ وَلَا مُنَازِعَ لَهُ فِي إبْرَامَاتِهِ وَأَقْضِيَتِهِ وَأَلْزَمَ عِبَادَهُ الْمُؤْمِنِينَــ[حاشية العدوي] وَهُوَ مِنْ ذِكْرِ الْخَاصِّ بَعْدَ الْعَامِّ تَنْبِيهًا عَلَى شِدَّةِ الْحِفْظِ مِنْ مَعَاصِي الْقُلُوبِ شَاهِدُهُ «إنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً» إلَخْ (قَوْلُهُ بِإِرَادَتِهِ) الْبَاءُ دَاخِلَةٌ عَلَى الْمَقْصُورِ عَلَيْهِ أَيْ كُلَّ مَحْبُوبٍ وَمَوْهُوبٍ مِنْهُ أَيْ وَغَيْرِهِمَا؛ لِأَنَّ إرَادَتَهُ مُتَعَلِّقَةٌ بِكُلِّ مُمْكِنٍ مُخْتَصٍّ بِإِرَادَتِهِ لَا يَخْرُجُ عَنْهَا إلَى إرَادَةِ الْعَبْدِ لَا الْمَقْصُورِ وَإِلَّا جَاءَ مَذْهَبُ الِاعْتِزَالِ مِنْ أَنَّهُ تَعَالَى لَا يُرِيدُ غَيْرَ الْخُيُورِ مِنْ الشَّرَائِرِ وَالْقَبَائِحِ.وَأَشَارَ الشَّارِحُ رضي الله عنه وَنَفَعَنَا بِهِ إلَى أَنَّ مَا أَصَابَك مِنْ حَسَنَةٍ فَالْمَطْلُوبُ مِنْك أَنْ تُلَاحِظَ أَنَّ هَذَا إنَّمَا هُوَ فَضْلُ اللَّهِ تَعَالَى وَلَا تَنْسُبُهُ إلَى نَفْسِك بِخِلَافِ السَّيِّئَةِ فَلَا تُضِفْهَا لِلْمَوْلَى بَلْ أَضِفْهَا لِنَفْسِك، وَإِنْ كَانَتْ فِي الْحَقِيقَةِ مِنْ اللَّهِ قَالَ تَعَالَى {مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللَّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ} [النساء: ٧٩] وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِإِرَادَتِهِ رَحْمَتَهُ فَيَكُونُ إشَارَةً لِقَوْلِهِ عز وجل يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَاءُ أَيْ الْمُخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ أَيْ إنْعَامِهِ الْمَصْحُوبِ بِسَلَامَةِ الْعَاقِبَةِ كُلَّ شَخْصٍ مَحْبُوبٍ وَمَوْهُوبٍ لَهُ فَهُوَ مِنْ بَابِ الْحَذْفِ وَالْإِيصَالِ أَيْ عَلَى اللُّغَةِ الْفُصْحَى، وَأَمَّا عَلَى غَيْرِهَا مِنْ قَوْلِك وَهَبْت زَيْدًا ثَوْبًا فَلَا حَذْفَ فِي مَوْهُوبٍ وَعَلَى هَذَا الِاحْتِمَالِ فَتَكُونُ دَاخِلَةً عَلَى الْمَقْصُورِ (قَوْلُهُ الْمُتَعَالِي) أَيْ الْمُتَنَزِّهُ (قَوْلُهُ بِجَلَالٍ) أَيْ بِسَبَبِ عَظَمَةِ صَمَدِيَّتِهِ ثُمَّ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْإِضَافَةُ حَقِيقِيَّةً وَأَنْ تَكُونَ مِنْ إضَافَةِ مَا كَانَ صِفَةً وَقَوْلُهُ صَمَدِيَّتِهِ أَيْ رِفْعَتِهِ أَوْ كَوْنِهِ يُقْصَدُ فِي الْحَوَائِجِ وَقَوْلُهُ " عَنْ مُشَابَهَةِ " مُتَعَلِّقٌ بِقَوْلِهِ الْمُتَعَالِي كَانَتْ الْمُشَابَهَةُ فِي الذَّاتِ أَوْ الصِّفَةِ أَوْ الْأَفْعَالِ وَقَوْلُهُ كُلِّ مَرْبُوبٍ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ فَاعِلًا لِقَوْلِهِ مُشَابَهَةِ وَالْمَفْعُولُ مَحْذُوفٌ أَيْ الْمُتَنَزِّهَ عَنْ مُشَابَهَةِ كُلِّ مَرْبُوبٍ لَهُ وَأَنْ يَكُونَ مَفْعُولًا أَيْ الْمُتَنَزِّهَ عَنْ كَوْنِهِ يُشَابِهُ كُلَّ مَرْبُوبٍ وَالْأَوَّلُ أَوْلَى لِمُوَافَقَةِ قَوْله تَعَالَى {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ} [الشورى: ١١] وَمَعْنَى مَرْبُوبٍ مَمْلُوكٍ كَمَا فِي الْقَامُوسِ أَيْ مَخْلُوقٍ (قَوْلُهُ بَارِئِ النَّسَمِ) مَعْنَاهُ الْمُنْشِئُ مِنْ الْعَدَمِ قَالَهُ فِي الْجَلَالَيْنِ وَالنَّسَمُ جَمْعُ نَسَمَةٍ وَهِيَ الْإِنْسَانُ كَمَا فِي الْقَامُوسِ وَفِي الْمِصْبَاحِ النَّسِيمُ نَفْسُ الرِّيحِ وَالنَّسَمَةُ مِثْلُهُ ثُمَّ سُمِّيَتْ بِهَا النَّفْسُ بِالسُّكُونِ وَالْجَمْعُ نَسَمٌ مِثْلَ قَصَبَةٍ وَقَصَبٍ وَاَللَّهُ الْبَارِئُ أَيْ خَالِقُ النُّفُوسِ انْتَهَى وَعَلَيْهِ فَالنَّسَمُ لَا يَخْتَصُّ بِالْإِنْسَانِ بَلْ شَامِلٌ لِجَمِيعِ الْحَيَوَانِ(قَوْلُهُ وَخَالِقِ الْأُمَمِ) بَيْنَ خَالِقٍ وَبَارِئٍ التَّرَادُفُ وَتَفَنَّنَ فِي التَّعْبِيرِ دَفْعًا لِلثِّقَلِ الْحَاصِلِ مِنْ تَكْرَارِ اللَّفْظِ بِعَيْنِهِ أَنْ لَوْ عَبَّرَ بِبَارِئٍ فِيهِمَا أَوْ بِخَالِقٍ وَالْأُمَمُ جَمْعُ أُمَّةٍ تُطْلَقُ عَلَى كُلِّ نَوْعٍ مِنْ الْحَيَوَانِ وَعَلَى أَهْلِ كُلِّ عَصْرٍ وَكُلٌّ يَصِحُّ وَلَهَا اطِّلَاقَاتٌ أُخَرُ إلَّا أَنَّ الْمُنَاسِبَ لِلْمَقَامِ مَا قُلْنَا (قَوْلُهُ وَمُجْرِي الْقَلَمِ) أَيْ مُصَيِّرِ الْقَلَمِ جَارِيًا فِي اللَّوْحِ مِنْ غَيْرِ مُمْسِكٍ وَقَدْ انْقَطَعَ إنْ قُلْنَا بِأَنَّ مَا فِي اللَّوْحِ لَا يَقْبَلُ التَّغْيِيرَ، وَإِنْ قُلْنَا إنَّهُ يَقْبَلُ التَّغْيِيرَ وَالتَّبْدِيلَ، وَهُوَ الْمُعْتَمَدُ فَلَمْ يَنْقَطِعْ وَقَوْلُهُ فِي الْقِدَمِ لَيْسَ الْمُرَادُ بِهِ عَدَمَ الْأَوَّلِيَّةِ وَإِلَّا لَزِمَ أَنَّ الْجَرَيَانَ قَدِيمٌ وَلَيْسَ كَذَلِكَ بَلْ هُوَ حَادِثٌ بَلْ الْمُرَادُ بِالْقِدَمِ مَا تَقَدَّمَ فِيمَا لَا يَزَالُ بِغَايَةِ الْبُعْدِ.(قَوْلُهُ بِمَا هُوَ أَعْلَمُ) أَيْ بِمَا هُوَ عَالِمٌ بِهِ أَزَلًا فَأَفْعَلُ لَيْسَ عَلَى بَابِهِ، وَهُوَ مُتَعَلِّقٌ بِمُجْرِي وَقَوْلُهُ بِقُدْرَتِهِ مُتَعَلِّقٌ بِمُجْرِي كَالْأُولَى إلَّا أَنَّهَا لِلسَّبَبِيَّةِ فَهِيَ بِمَنْزِلَةِ الْقَلَمِ لِلْكَاتِبِ وَلِلَّهِ الْمَثَلُ الْأَعْلَى وَالْأَوْلَى لِلْمُلَابَسَةِ فَلَا يَلْزَمُ تَعَلُّقُ حَرْفَيْ جَرٍّ مُتَّحِدِي اللَّفْظِ وَالْمَعْنَى بِعَامِلٍ وَاحِدٍ (قَوْلُهُ عَلَى مُوَافَقَةٍ) إشَارَةٌ لِمَا قَرَّرَ فِي أُصُولِ الدِّينِ مِنْ أَنَّ تَأْثِيرَ الْقُدْرَةِ فَرْعُ تَأْثِيرِ الْإِرَادَةِ، ثُمَّ الْمُرَادُ بِقَوْلِهِ بِمَشِيئَتِهِ أَيْ مَشِيئَةِ الْإِجْرَاءِ فَيُعَمَّمُ فِي مُتَعَلِّقِ الْعِلْمِ فَيَشْمَلُ الْوَاجِبَ وَالْمُسْتَحِيلَ وَالْمُمْكِنَ غَيْرَ أَنَّهُ يَخْرُجُ مِنْهُ مَا يَتَعَلَّقُ بِالِاطِّلَاعِ عَلَى كُنْهِ ذَاتِهِ وَصِفَاتِهِ فَإِنَّهُ لَيْسَ مَكْتُوبًا فِي اللَّوْحِ.(قَوْلُهُ أَعْطَى إلَخْ) جُمْلَةٌ اسْتِئْنَافِيَّةٌ أَشَارَ بِهَا إلَى اسْتِقْلَالِ اللَّهِ بِالتَّصَرُّفِ فِي كُلِّ شَيْءٍ أَوْ أَنَّهَا تَفْرِيعٌ فِي الْمَعْنَى عَلَى قَوْلِهِ وَمُجْرِي الْقَلَمِ إلَخْ أَيْ أَجْرَى الْقَلَمَ فَأَعْطَى وَمَنَعَ وَخَفَضَ وَرَفَعَ وَلَا يَخْفَى مَا فِيهِ مِنْ الْمُحَسِّنَاتِ الْبَدِيعِيَّةِ، وَهُوَ الطِّبَاقُ، وَهُوَ الْجَمْعُ بَيْنَ مَعْنَيَيْنِ مُتَضَادَّيْنِ أَيْ حَصَلَ مِنْهُ الْإِعْطَاءُ وَالْمَنْعُ أَوْ أَعْطَى قَوْمًا وَمَنَعَ آخَرِينَ وَكَذَا يُقَالُ فِيمَا بَعْدُ، ثُمَّ يَجُوزُ أَنْ يُرَادَ بِمَا أَعْطَى وَمَا مَنَعَ خُصُوصُ الْإِيمَانِ وَأَنْ يُرَادَ مُطْلَقُ مُعْطٍ (قَوْلُهُ وَخَفَضَ وَرَفَعَ) أَيْ خَفَضَ قَوْمًا وَرَفَعَ آخَرِينَ أَوْ وَقَعَ مِنْهُ الْخَفْضُ وَالرَّفْعُ أَيْ بِالْإِيمَانِ وَالْكُفْرِ أَوْ مُطْلَقًا، ثُمَّ لَا يَخْفَى أَنَّ اسْتِعْمَالَ الْخَفْضِ وَالرَّفْعِ فِي ذَلِكَ مَجَازٌ كَمَا أَفَادَهُ الْأَسَاسُ؛ لِأَنَّهُمَا حَقِيقَةٌ فِيمَا كَانَ مَحْسُوسًا (قَوْلُهُ فَلَا مُشَارِكَ لَهُ إلَخْ) تَفْرِيعٌ عَلَى مَا تَقَدَّمَ وَقَوْلُهُ فِي إنْعَامِهِ الْأُولَى فِي الْإِنْعَامِ إذْ عِبَارَتُهُ لَا تَنْفِي إلَّا أَنْ يَكُونَ مُنَعِّمٌ آخَرَ مُشَارِكًا لِمَوْلَانَا عز وجل فِي الْإِنْعَامِ الْمُضَافِ لَهُ وَلَا تَنْفِي أَنْ يَكُونَ مُنَعِّمٌ آخَرُ مُشَارِكًا لِمَوْلَانَا فِي مُطْلَقِ الْإِنْعَامِ مَعَ أَنَّ الْمَقْصُودَ نَفْيُ الْمُشَارِكِ سَوَاءٌ كَانَ فِي الْإِنْعَامِ الْمُضَافِ إلَيْهِ أَوْ لَا فَتَدَبَّرْ.وَكَذَا نَقُولُ فِي قَوْلِهِ وَأُلُوهِيَّتِهِ وَلَا يُقَالُ إنَّ أَلْ نَائِبَةٌ عَنْ الضَّمِيرِ؛ لِأَنَّا نَقُولُ لَيْسَ ذَلِكَ مُتَّفَقًا عَلَيْهِ وَالْإِنْعَامُ مِنْ آثَارِ الْأُلُوهِيَّةِ فَالْمُنَاسِبُ تَأْخِيرُهُ عَنْهَا إلَّا أَنَّهُ قَدَّمَهُ لِلسَّجْعِ (قَوْلُهُ وَأُلُوهِيَّتِهِ) أَيْ كَوْنِهِ إلَهًا أَيْ مَعْبُودًا بِحَقٍّ (قَوْلُهُ وَلَا مُعَانِدَ) أَيْ مُعَارِضَ فِي الْمِصْبَاحِ الْمُعَانِدُ الْمُعَارِضُ بِالْخِلَافِ لَا بِالْوِفَاقِ وَالْمُعَارِضُ غَيْرُ الشَّرِيكِ فَهُوَ عَطْفُ مُغَايِرٍ (قَوْلُهُ فِي أَحْكَامِهِ) الْخَمْسَةِ أَوْ أَقْضِيَتِهِ (قَوْلُهُ وَرُبُوبِيَّتِهِ) أَيْ كَوْنِهِ رَبًّا أَيْ مَالِكًا لِلْعَالَمِ (قَوْلُهُ وَلَا مُنَازِعَ لَهُ) مُرَادِفٌ لِقَوْلِهِ وَلَا مُعَانِدَ.(قَوْلُهُ فِي إبْرَامَاتِهِ) جَمْعُ إبْرَامٍ أَيْ تَحْتِيمِهِ أَيْ حُكْمِهِ وَقَوْلُهُ وَأَقْضِيَتِهِ جَمْعُ قَضَاءٍ، وَهُوَ إرَادَةُ اللَّهِ الْمُتَعَلِّقَةُ أَزَلًا تَنْجِيزًا، وَهُوَ عَطْفُ تَفْسِيرٍ أَوَيُرَادُ بِالْإِبْرَامَاتِ تَعَلُّقَاتُهَا التَّنْجِيزِيَّةُ أَزَلًا فَيَكُونُ مِنْ عَطْفِ الْكُلِّيِّ عَلَى الْجُزْئِيِّ (قَوْلُهُ وَأَلْزَمَ عِبَادَهُ الْمُؤْمِنِينَ) عَطْفٌ عَلَى قَوْلِهِ أَعْطَى أَوْ مُسْتَأْنَفَةٌ أَيْ بِقَوْلِهِ تَعَالَى {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ} [المائدة: ١] وَقَوْلُهُ الْمُؤْمِنِينَ خَصَّهُمْ بِذَلِكَ لِكَوْنِهِمْ الْمُنْتَفِعِينَ بِذَلِكَ وَإِلَّا فَالْكُفَّارُ كَذَلِكَ؛ لِأَنَّهُمْ مُخَاطَبُونَ بِفُرُوعِ الشَّرِيعَةِ
Allah Teâlâ, kullarını akitlere vefa göstermekle emretmiş; kitabında ve nebisi (s.a.v.)'in dilinde mîsakları ve ahidleri korumalarını buyurmuştur. Nefsini ve havassından pek çoğunu va‘de vefa ile övmüş; buna aykırı olanı, yani va‘de vefasızlığı İblis’e ve ona uyan uzaklık ve kovulma ehline nispet etmiştir. Ulemayı da inayeti ve güzel lütfuyla cehalet karanlıklarından kurtarıp seçkin kılmış; onları mahlûkatı üzerine eminler kılmıştır ki, şeriatını koruyarak o emanetleri halka eda etsinler. Onlar yeryüzünün kandilleri ve peygamberlerin halifeleridir; her şey onlar için istiğfar eder.
[el-‘Adevî Hâşiyesi]: “Bil-vefâi bil-ukûd” ifadesi: “Ukûd”, “akd”in çoğuludur; o da sağlamlaştırılmış ahittir, ipin düğümlenmesine benzetilmiştir. Bu ukûd, Allah’ın kulları üzerine fiil veya terk olarak akdettiği, yani onlara lüzumlu kıldığı şeylerdir. Böylece “ukûd”un, ism-i mef‘ûl murâd edilen bir masdar olduğu anlaşılır. “Ve emerehum fî kitâbihi” sözü, onlara Aziz Kitabı’nda emrettiğine işarettir. “Alâ lisâni nebiyyihî” sözü, nebîsinin (s.a.v.) sünnetinde emrettiğine işarettir. Nitekim Allah Teâlâ buyurmuştur: “İn hüve illâ vahyun yûhâ” (Necm, 4). “el-Mevâsîk” lafzı: “Mevsik”in çoğuludur; Kâmûs’ta belirtildiği gibi “meclis” veznindedir. Yine aynı eserde “mîsak”ın ahid olduğu zikredilmiştir. Buna göre “el-uhûd” ifadesi, “mevâsîk”e bir atf-ı tefsîr olur. Nevevî ise tefsirinde “mîsak, sağlam ahittir” demiştir; bu durumda “mevâsîk” ile “uhûd” arasında âmmın hâssa atfı söz konusudur. Yani Allah onlara, kendilerine ahdettiği şeyi, yani emrettiği şeyi (yerine getirmeyi) korumalarını emretmiştir. Burada da masdar kullanılıp ism-i mef‘ûl murâd edilmiştir. Düşün.
(İkaz): “Ve emerehum” cümlesi, “ve elzeme ibâdehû” ifadesiyle mana yönünden aynıdır.
“Ve medaha nefsehû” sözü: Allah Teâlâ “İnnallâhe lâ yuhliful mîâd” (Âl-i İmrân, 9) buyurmuştur; yani va‘dini bozmaz.
“Ve kesîran min havâssihî” sözü: İsmâil hakkında “İnnehû kâne sâdıkal va‘d” (Meryem, 54) buyurmuştur.
“Bil-va‘di” ifadesi: Şârih nüshasında böyledir.
“Bi dıddi zâlike” sözü: Yani buna aykırı olan şeyle; o da vefasızlıktır. İşaret edilen, va‘de vefadır.
“İblîs” kelimesi: “Eblise” fiilinden gelir, “ye’s” (ümitsizlik) anlamındadır. Kur’an’da “Fe izâ hüm mublisûn” (En‘âm, 44) buyrulmuştur. İblis acemî bir isimdir; bu sebeple acemîlik ve alem oluşundan dolayı gayr-ı munsarıftır. Bazıları onun Arapça olduğunu ve “iblâs”tan (ye’s) türediğini söylemişse de, Arapça olsaydı munsarıf olması gerektiği gerekçesiyle bu reddedilmiştir. Allah Teâlâ, İblis hakkında “Fe feseka an emri rabbihî” (Kehf, 50) buyurmuştur; zira Rabbin emrinden çıkmak, ahdi bozmaktır.
“Ve men vâfakahû” sözü: Allah Teâlâ “ellezîne yankudûne ahdallâhi min ba‘di mîsâkıhî” (Bakara, 27) buyurmuştur.
“Min zevî” ifadesindeki “min” beyâniyyedir; yani “Allah’ın rahmetinden uzak olanlardan” demektir. “Zevî” kelimesi “ashâb” yerine alay makamında kullanılmıştır. “Ve’t-tard” sözü: Açıktır ki “tard” uzaklaştırmadır; bu Mevlâ’nın sıfatıdır, İblis’in sıfatı değildir. Buna şöyle cevap verilir: “Tard”, meçhul fiilin masdarıdır; bu takdirde İblis ve ona uyanların sıfatı olur. Bu durumda mürâdifin atfı söz konusudur. Ancak şu bilinmelidir ki, mukabele ancak “ahid”ten maksat “va‘d” ise tamam olur. Fakat “ahid”in va‘di de içerdiği söylenebilir.
“Vestahlesa’l-ulemâe” sözü: “El” ahid içindir; yani şeriat-ı mutahharanın hamelesi olan belli ulemâ. “Sin” ve “tâ” tekit için fazladandır; yani ulemâ tam bir hulûs ile hâlis kılındı.
“Bi ‘inâyetihî” sözü: Yani ihtimamiyle; rahmetiyle; onları rahmetiyle tasvir edilen bir hulûs ile kurtarması; nimeti ve iradesiyle.
“Ve cemîli lutfihî” sözü: Yani güzel lütfuyla; Allah’ın onlara rifkı (yumuşaklığı); bu fiilî sıfattır.
“Min gayâhibi” sözü: “İstahlase”ye mütealliktir. “Gayâhib”, “gayheb”in çoğuludur, şiddetli karanlık demektir. Bazı akaid haşiyelerinde belirtildiği gibi. Burada izafet, müşebbeh bihin müşebbehe izafetidir; câmi‘, her ikisinde de hayrettir. İzafetin hakiki olması da caizdir; yani cehaletlerin karanlıkları; bu durumda “gayâhib”, büyük cehaletler için istiare olur. Bu, ilmin medhine işarettir. Nitekim “Leyse minnâ men lem yeteâzam bil-ilm” (İlimle büyüklenmeyen bizden değildir) hadisi vârid olmuştur; yani Allah’ın kendisini büyük kıldığına inanır, fahır ve kibri kullara karşı göstermek değildir; zira bu haramdır.
“el-Cehâlât” sözü: “Cehâlet”in çoğuludur, cehl demektir. Bununla basit ve mürekkep cehli kapsar.
“Ve cealehum” sözü: Yani ulemâyı.
“Umenâe alâ halkıhî” sözü: Yani mükellefler ve diğerleri üzerine; çünkü esahh kavle göre sıbyan da mendûbâtta mükelleftir.
“Bi hıfzı şerî‘atihî” sözü: Yani ahkâmını; onu korumak, onunla amel etmek ve tebliğ etmektir.
“Hattâ” edatı, “yekûmûne bi hıfzı şerî‘atihî” ifadesinin gayesidir; onları eda ettiklerinde, tebliğ yönünden o kıyam üzerlerinden düşer.
“el-Halka” sözü: Zamir yerine açıkça getirilmiştir; nüktesi, o edaya olan şiddetli ihtimamdır, çünkü fiili zamirlerine değil onların üzerine vurmuştur.
“Tilke’l-emânât” sözü: Yine zamir yerine açıkça getirilmiştir, zira o, korunması emredilen şeriattır. Nüktesi, ona tam bir ihtimamdır. Uzak işaret ismi ile gelmesi, şanının büyüklüğüne bir tenbihtir; derecesinin uzaklığı ve yüksekliği, mesafenin uzaklığı mertebesine indirilmiştir. “Hattâ yüeddû’l-halke tilke’ş-şerî‘ate” dememiştir; ya tefennün maksadıyla, ya da onun bir emanet olduğu açıkça ifade edilmek istendiği için burada tasrih etmiştir. “Tilke’l-emânete” (tekil) dememiş, âyetin işaretiyle ulemâyı korumaya teşvik etmek için “emânât” (çoğul) demiştir; çünkü hakikatte her hüküm bir emanettir.
Sonra şu gizli kalmamalıdır: “Umenâe alâ halkıhî” ifadesi, halkın bizzat emanet olduğunu ifade ederken, “yekûmûne bi hıfzı şerî‘atihî” ifadesi emanetin bizzat şeriat olduğunu, halk olmadığını ifade etmektedir. İfadede bir çelişki vardır. Buna cevap olarak, hem şeriatın hem de halkın emanet kabul edilmesi mümkündür. Şeriatın emanet oluşu açıktır. Halk ise ulemânın onlara öğretmekle mükellef olması yönüyle emanettir; çünkü onları eğitme emri, onları elim azaptan koruma emridir. Bu itibarla onlar emanettir. Nitekim önce birinci emanete (halka) işaret edilmiş, sonra ikinci emanete (şeriata) işaret edilmiştir.
“Fe hüm” sözü: “Ve cealehum umenâe” ifadesi üzerine tefrî‘dir.
“Mesâbîhu” sözü: “Mısbâh”ın çoğuludur, o da “sirâc” (kandil) demektir. Yani onlar yeryüzünde kandiller gibidir; hidayet noktasında ortaktırlar. Bu, edatı hazfedilmiş beliğ bir teşbihtir. Hüdâta (hidayet edenlere) tasrihiye istiaresi olması da caizdir. Sanki “onlar yeryüzünde hidayetçilerdir” denmiştir. Mumdan daha güçlü olmasına rağmen “ke’ş-şem‘” (mum gibi) denmemiştir; çünkü mum herkeste bulunmaz. Oysa mısbâhın nuru fakir ve zengin için umumîdir; ulemâ da böyledir. Güneş veya ay gibi denmemesinin sebebi, onların nurları umumî olmakla birlikte, ulemânın nurlarından her vakit kolayca istifade edilebilmesidir; kandil gibi. Güneş ve ayın nuru böyle değildir.
“Ve hulefâu’l-enbiyâi” sözü: Murat, resullerdir veya teradüf üzere gelmiştir. “El” istiğrak içindir; bizden öncekilerin şeriatının, nâsh gelmedikçe bizim için de şeriat olduğu esasına dayanır ki bu Mâlik’in mezhebidir. Veya cins içindir; Şâfiî’nin mezhebine göre, bizden öncekilerin şeriatı, şeriatımızda onu kararlaştıran bir şey gelmiş olsa bile, bizim için şeriat değildir. Bu ihtilaf fer‘î ahkâm itibarıyladır, aslî ahkâmda değildir; ümmetler bu konuda ittifak halindedir. Bütün bunlar, maksadın bu ümmetin ulemâsı olduğu takdirde geçerlidir. Şayet daha umumî bir mana murâd edilmişse bir sorun yoktur.
“Yestağfiru lehum” sözü: Yani onlar için mağfiret diler; Allah onların günahlarını bağışlar. Hatta denildiği gibi, ebrârın haseneleri mukarrebînin seyyiesi olabilir.
“Küllü şey’in” sözü: Her şey onlar için istiğfar eder.
بِالْوَفَاءِ بِالْعُقُودِ وَأَمَرَهُمْ فِي كِتَابِهِ وَعَلَى لِسَانِ نَبِيِّهِ عليه الصلاة والسلام بِحِفْظِ الْمَوَاثِيقِ وَالْعُهُودِ وَمَدَحَ نَفْسَهُ وَكَثِيرًا مِنْ خَوَاصِّهِ بِالْوَفَاءِ بِالْوَعْدِ وَوَصَفَ بِضِدِّ ذَلِكَ إبْلِيسَ وَمَنْ وَافَقَهُ مِنْ ذَوِي الْبُعْدِ وَالطَّرْدِ وَاسْتَخْلَصَ الْعُلَمَاءَ بِعِنَايَتِهِ وَجَمِيلِ لُطْفِهِ مِنْ غَيَاهِبِ الْجَهَالَاتِ وَجَعَلَهُمْ أُمَنَاءَ عَلَى خَلْقِهِ يَقُومُونَ بِحِفْظِ شَرِيعَتِهِ حَتَّى يُؤَدُّوا الْخَلْقَ تِلْكَ الْأَمَانَاتِ فَهُمْ مَصَابِيحُ الْأَرْضِ وَخُلَفَاءُ الْأَنْبِيَاءِ يَسْتَغْفِرُ لَهُمْ كُلُّ شَيْءٍــ[حاشية العدوي] قَوْلُهُ بِالْوَفَاءِ بِالْعُقُودِ) جَمْعُ عَقْدٍ، وَهُوَ الْعَهْدُ الْمُوَثَّقُ شُبِّهَ بِعَقْدِ الْحَبْلِ وَتِلْكَ الْعُقُودُ مَا عَقَدَهَا عَلَى عِبَادِهِ أَيْ أَلْزَمَهَا إيَّاهُمْ فِعْلًا أَوْ تَرْكًا فَظَهَرَ أَنَّ الْعُقُودَ مَصْدَرٌ أُرِيدَ بِهِ اسْمُ الْمَفْعُولِ وَقَوْلُهُ وَأَمَرَهُمْ فِي كِتَابِهِ إشَارَةٌ إلَى مَا أَمَرَ بِهِ فِي كِتَابِهِ الْعَزِيزِ وَقَوْلُهُ عَلَى لِسَانِ نَبِيِّهِ إشَارَةٌ إلَى مَا أَمَرَ بِهِ فِي سُنَّةِ نَبِيِّهِ قَالَ عز وجل {إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى} [النجم: ٤] (قَوْلُهُ الْمَوَاثِيقِ) جَمْعُ مَوْثِقٍ كَمَجْلِسٍ كَمَا فِي الْقَامُوسِ وَالْمِيثَاقُ الْعَهْدُ ذَكَرَهُ فِيهِ أَيْضًا فَعَلَيْهِ يَكُونُ قَوْلُهُ الْعُهُودِ تَفْسِيرًا لَهُ وَقَالَ النَّسَفِيُّ فِي تَفْسِيرِهِ وَالْمِيثَاقُ الْعَهْدُ الْمُحْكَمُ فَعَلَيْهِ يَكُونُ مِنْ عَطْفِ الْعَامِّ عَلَى الْخَاصِّ، أَيْ أَمَرَهُمْ بِحِفْظِ مَا عَهِدَهُ إلَيْهِمْ أَيْ بِمَا أَمَرَهُمْ بِهِ أَيْ الْقِيَامِ بِهِ فَظَهَرَ أَيْضًا أَنَّهُ مِنْ إطْلَاقِ الْمَصْدَرِ وَإِرَادَةِ اسْمِ الْمَفْعُولِ فَتَدَبَّرْ.(تَنْبِيهٌ) : جُمْلَةُ قَوْلِهِ وَأَمَرَهُمْ إلَخْ مُسَاوِيَةٌ مَعْنًى لِقَوْلِهِ وَأَلْزَمَ عِبَادَهُ إلَخْ (قَوْلُهُ وَمَدَحَ نَفْسَهُ) قَالَ تَعَالَى {إِنَّ اللَّهَ لا يُخْلِفُ الْمِيعَادَ} [آل عمران: ٩] أَيْ الْوَعْدَ (قَوْلُهُ وَكَثِيرًا مِنْ خَوَاصِّهِ) قَدْ قَالَ فِي حَقِّ إسْمَاعِيلَ {إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ} [مريم: ٥٤] (قَوْلُهُ بِالْوَعْدِ) كَذَا فِي نُسْخَةِ الشَّارِحِ (قَوْلُهُ بِضِدِّ ذَلِكَ) أَيْ بِالْمُنَافِي لِذَلِكَ، وَهُوَ عَدَمُ الْوَفَاءِ فَالْمُشَارُ إلَيْهِ الْوَفَاءُ بِالْوَعْدِ.(قَوْلُهُ إبْلِيسَ) مِنْ أَبْلَسَ أَيِسَ وَفِي الْقُرْآنِ {فَإِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ} [الأنعام: ٤٤] وَإِبْلِيسُ أَعْجَمِيٌّ وَلِهَذَا لَا يَنْصَرِفُ لِلْعُجْمَةِ وَالْعَلَمِيَّةِ وَقِيلَ عَرَبِيٌّ مُشْتَقٌّ مِنْ الْإِبْلَاسِ، وَهُوَ الْيَأْسُ وَرُدَّ بِأَنَّهُ لَوْ كَانَ عَرَبِيًّا لَانْصَرَفَ قَالَ عز وجل فِي حَقِّ إبْلِيسَ {فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ} [الكهف: ٥٠] فَإِنَّ الْفُسُوقَ عَنْ أَمْرِ الرَّبِّ عَدَمُ الْوَفَاءِ بِالْعَهْدِ (قَوْلُهُ وَمَنْ وَافَقَهُ) فَقَالَ تَعَالَى {الَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ} [البقرة: ٢٧] إلَخْ (قَوْلُهُ مِنْ ذَوِي إلَخْ) مِنْ بَيَانِيَّةٌ أَيْ مِنْ أَصْحَابِ الْبُعْدِ عَنْ رَحْمَةِ اللَّهِ وَأَتَى بِذَوِي دُونَ أَصْحَابِ تَهَكُّمًا وَقَوْلُهُ وَالطَّرْدِ لَا يَخْفَى أَنَّ الطَّرْدَ هُوَ الْإِبْعَادُ، وَهُوَ وَصْفُ الْمَوْلَى لَا وَصْفُ إبْلِيسَ إلَخْ وَيُجَابُ بِأَنَّهُ مَصْدَرُ الْمَبْنِيِّ لِلْمَفْعُولِ فَيَكُونُ وَصْفًا لَإِبْلِيسَ وَمَنْ وَافَقَهُ فَيَكُونُ مِنْ عَطْفِ الْمُرَادِفِ غَيْرَ أَنَّك خَبِيرٌ بِأَنَّ الْمُقَابَلَةَ إنَّمَا تَتِمُّ لَوْ كَانَ الْمُرَادُ مِنْ الْعَهْدِ الْوَعْدَ إلَّا أَنْ يُقَالَ إنَّ الْعَهْدَ مُتَضَمِّنٌ لِلْوَعْدِ.(قَوْلُهُ وَاسْتَخْلَصَ الْعُلَمَاءُ) أَلْ لِلْعَهْدِ أَيْ الْعُلَمَاءِ الْمَعْهُودِينَ الَّذِينَ هُمْ حَمَلَةُ الشَّرِيعَةِ الْمُطَهَّرَةِ وَالسِّينُ وَالتَّاءُ زَائِدَتَانِ لِلتَّأْكِيدِ أَيْ وَخَلَصَ الْعُلَمَاءُ خُلُوصًا تَامًّا (قَوْلُهُ بِعِنَايَتِهِ) أَيْ اهْتِمَامِهِ أَيْ رَحْمَتِهِ أَيْ تَخْلِيصًا مُصَوَّرًا بِرَحْمَتِهِ أَيْ إنْعَامِهِ وَإِرَادَتِهِ (قَوْلُهُ وَجَمِيلِ لُطْفِهِ) أَيْ لُطْفِهِ الْجَمِيلِ أَيْ رِفْقِ اللَّهِ بِهِمْ فَهُوَ صِفَةُ فِعْلٍ (قَوْلُهُ مِنْ غَيَاهِبِ) مُتَعَلِّقٌ بِاسْتَخْلَصَ، وَهُوَ جَمْعُ غَيْهَبٍ، وَهُوَ الظُّلْمَةُ الشَّدِيدَةُ كَمَا ذَكَرَهُ بَعْضُ الْحَوَاشِي لِلْعَقَائِدِ وَإِضَافَتُهُ لِمَا بَعْدَهُ مِنْ إضَافَةِ الْمُشَبَّهِ بِهِ لِلْمُشَبَّهِ بِجَامِعِ التَّحَيُّرِ فِي كُلٍّ وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ الْإِضَافَةُ حَقِيقِيَّةً أَيْ بِالْغَيَاهِبِ مِنْ الْجَهَالَاتِ فَيَكُونُ اسْتَعَارَ الْغَيَاهِبَ لِمَا عَظُمَ مِنْ الْجَهَالَاتِ وَهَذَا إشَارَةٌ لِمَدْحِ الْعِلْمِ وَقَدْ وَرَدَ «لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَمْ يَتَعَاظَمْ بِالْعِلْمِ» أَيْ يَعْتَقِدُ أَنَّ اللَّهَ عَظَّمَهُ لَا أَنَّهُ يُظْهِرُ الْفَخْرَ وَالْكِبْرَ عَلَى الْعِبَادِ فَإِنَّهُ حَرَامٌ.(قَوْلُهُ الْجَهَالَاتِ) جَمْعُ جَهَالَةٍ أَيْ الْجَهْلُ وَأَرَادَ بِهِ مَا يَشْمَلُ الْبَسِيطَ وَالْمُرَكَّبَ (قَوْلُهُ وَجَعَلَهُمْ) أَيْ الْعُلَمَاءَ (قَوْلُهُ أُمَنَاءَ عَلَى خَلْقِهِ) أَيْ الْمُكَلَّفِينَ وَغَيْرِهِمْ؛ لِأَنَّ الصِّبْيَانَ مُكَلَّفُونَ بِالْمَنْدُوبَاتِ عَلَى الْأَصَحِّ (قَوْلُهُ بِحِفْظِ شَرِيعَتِهِ) أَيْ أَحْكَامِهِ وَحِفْظُهَا الْعَمَلُ بِهَا وَتَبْلِيغُهَا وَقَوْلُهُ حَتَّى إلَخْ غَايَةٌ لِقَوْلِهِ يَقُومُونَ بِحِفْظِ شَرِيعَتِهِ فَإِذَا أَدَّوْهَا سَقَطَ عَنْهُمْ الْقِيَامُ بِهَا تَبْلِيغًا (قَوْلُهُ الْخَلْقُ) أَظْهَرَ فِي مَحَلِّ الْإِضْمَارِ نُكْتَتُهُ شِدَّةُ الِاعْتِنَاءِ بِتِلْكَ التَّأْدِيَةِ حَيْثُ لَمْ يُوقِعْهَا عَلَى ضَمِيرِهِمْ بَلْ عَلَيْهِمْ (قَوْلُهُ تِلْكَ الْأَمَانَاتِ) أَظْهَرَ فِي مَحَلِّ الْإِضْمَارِ أَيْضًا إذْ هِيَ الشَّرِيعَةُ الْمَأْمُورُ بِالْقِيَامِ بِحِفْظِهَا وَنُكْتَتُهُ كَمَالُ الْعِنَايَةِ بِهَا وَأَتَى بِاسْمِ الْإِشَارَةِ الْبَعِيدِ تَنْوِيهًا بِعَظَمِ شَأْنِهَا تَنْزِيلًا لِبُعْدِ دَرَجَتِهَا وَرِفْعَتِهَا مَنْزِلَةَ بُعْدِ الْمَسَافَةِ وَلَمْ يَقُلْ حَتَّى يُؤَدُّوا الْخَلْقَ تِلْكَ الشَّرِيعَةَ إمَّا لِقَصْدِ التَّفَنُّنِ أَوْ لِأَنَّهُ لَمَّا فَاتَهُ التَّصْرِيحُ بِأَنَّهَا أَمَانَةٌ، وَهُوَ مَقْصُودٌ صَرَّحَ بِهِ هُنَا وَلَمْ يَقُلْ تِلْكَ الْأَمَانَةَ كَالْآيَةِ إشَارَةً إلَى حَثِّ الْعُلَمَاءِ عَلَى الْحِفْظِ لِكَوْنِهَا فِي الْحَقِيقَةِ أَمَانَاتٍ فَكُلُّ حُكْمٍ أَمَانَةٌ.ثُمَّ لَا يَخْفَى أَنَّ قَوْلَهُ أُمَنَاءَ عَلَى خَلْقِهِ يُفِيدُ أَنَّ الْخَلْقَ هُمْ نَفْسُ الْأَمَانَةِ وَقَوْلُهُ يَقُومُونَ بِحِفْظِ شَرِيعَتِهِ إلَخْ يُفِيدُ أَنَّ الْأَمَانَةَ نَفْسُ الشَّرِيعَةِ لَا الْخَلْقِ فَفِي الْعِبَارَةِ تَنَافٍ وَيُمْكِنُ الْجَوَابُ بِجَعْلِ كُلٍّ مِنْ الشَّرِيعَةِ وَالْخَلْقِ أَمَانَةً أَمَّا الشَّرِيعَةُ فَظَاهِرَةٌ، وَأَمَّا الْخَلْقُ فَمِنْ حَيْثُ كَوْنِ الْعُلَمَاءِ مَأْمُورِينَ بِتَعْلِيمِهِمْ؛ لِأَنَّ الْأَمْرَ بِتَعْلِيمِهِمْ أَمْرٌ بِحِفْظِهِمْ مِمَّا يُرْدِيهِمْ فِي الْعَذَابِ الْأَلِيمِ فَهُمْ أَمَانَةٌ بِذَلِكَ الِاعْتِبَارِ فَأَشَارَ أَوَّلًا إلَى إحْدَى الْأَمَانَتَيْنِ وَهُمْ الْخَلْقُ وَأَشَارَ ثَانِيًا إلَى الْأَمَانَةِ الثَّانِيَةِ وَهِيَ الشَّرِيعَةُ (قَوْلُهُ فَهُمْ إلَخْ) تَفْرِيعٌ عَلَى مَا تَقَدَّمَ مِنْ قَوْلِهِ وَجَعَلَهُمْ أُمَنَاءَ إلَخْ.(قَوْلُهُ مَصَابِيحُ) جَمْعُ مِصْبَاحٍ، وَهُوَ السِّرَاجُ أَيْ فَهُمْ كَالْمَصَابِيحِ فِي الْأَرْضِ بِجَامِعِ الِاهْتِدَاءِ فَهُوَ تَشْبِيهٌ بَلِيغٌ بِحَذْفِ الْأَدَاةِ وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ اسْتِعَارَةً تَصْرِيحِيَّةً لِلْهُدَاةِ وَكَأَنَّهُ قَالَ فَهُمْ الْهُدَاةُ فِي الْأَرْضِ وَلَمْ يَقُلْ فَهُمْ كَالشَّمْعِ مَعَ أَنَّهُ أَقْوَى؛ لِأَنَّهُ لَيْسَ مَوْجُودًا عِنْدَ كُلِّ أَحَدٍ فَالْمِصْبَاحُ نُورُهُ عَامٌّ لِلْفَقِيرِ وَالْغَنِيِّ وَكَذَا الْعُلَمَاءُ وَلَمْ يَقُلْ كَالشَّمْسِ أَوْ الْقَمَرِ مَعَ عُمُومِ نُورِهِمَا؛ لِأَنَّ نُورَ الْعُلَمَاءِ يَتَيَسَّرُ الِاقْتِبَاسُ مِنْهُ بِسُهُولَةٍ وَكُلُّ وَقْتٍ كَالسِّرَاجِ بِخِلَافِ نُورِ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ (قَوْلُهُ وَخُلَفَاءُ الْأَنْبِيَاءِ) الْمُرَادُ الرُّسُلُ أَوْ أَنَّهُ مَرَّ عَلَى التَّرَادُفِ، ثُمَّ أَلْ لِلِاسْتِغْرَاقِ بِنَاءً عَلَى أَنَّ شَرْعَ مَنْ قَبْلَنَا شَرْعٌ لَنَا مَا لَمْ يَرِدْ نَاسِخٌ، وَهُوَ مَذْهَبُ مَالِكٍ أَوْ لِلْجِنْسِ عَلَى مَذْهَبِ الشَّافِعِيِّ؛ لِأَنَّ مَذْهَبَهُ شَرْعُ مَنْ قَبْلَنَا لَيْسَ شَرْعًا لَنَا، وَإِنْ وَرَدَ فِي شَرْعِنَا مَا يُقَرِّرُهُ وَهَذَا الْخِلَافُ إنَّمَا هُوَ بِاعْتِبَارِ الْأَحْكَامِ الْفَرْعِيَّةِ لَا الْأَصْلِيَّةِ فَالْأُمَمُ مُتَّفِقَةٌ فِيهَا وَهَذَا كُلُّهُ بِنَاءً عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِالْعُلَمَاءِ عُلَمَاءُ هَذِهِ الْأُمَّةِ أَمَّا لَوْ أُرِيدَ مَا هُوَ أَعَمُّ فَلَا إشْكَالَ (قَوْلُهُ يَسْتَغْفِرُ لَهُمْ) أَيْ يَطْلُبُ الْمَغْفِرَةَ لَهُمْ أَيْ إنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ لَهُمْ ذُنُوبَهُمْ وَلَوْ مِمَّا كَانَ حَسَنَةً لِلْأَبْرَارِ كَمَا قِيلَ حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ (قَوْلُهُ كُلُّ شَيْءٍ) .
Hatta denizdeki balıklar dahi (onlar için istiğfar eder) ve gök ehli onları sever. Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur, O tektir, ortağı yoktur, zıddı yoktur; öyle bir şehâdet ki onun yardımıyla cennetlerin kapılarını açmayı dilerim. Ve şehâdet ederim ki efendimiz Muhammed (s.a.v.) O’nun kulu, resulü ve halîlidir; nebîler dairesinin kutbudur. [Hâşiyetü'l-Adevî] Yani canlı olanlardan, nitekim gâye buna delâlet eder. Cansızları da kapsaması caizdir; Allah (azze ve celle) onlarda idrak yaratır, onlar da onlar için istiğfar eder. Bu, tesbihin bir parçasıdır, iltizâmen. Nitekim Allah Teâlâ: 'Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin' (İsrâ, 44) buyurmuştur. Bu, söz diliyle tesbih kastedildiği görüşüne binâendir ki mu‘temed olan budur. İbnü’l-Arabî: 'Hayat sırrı bizde bütün mevcûdâtta câridir' demiştir. (Sözü: 'Hatta denizdeki balıklar', balık (hût) kelimesinin çoğuludur; mutlak balık kastedilir. Sonra 'hatta' (hattâ) atıf harfi olup 'her şey' ifadesine atfedilmiştir. Her şeyin kapsamına girmesine rağmen bunu atfetmesi, su altında gizli oldukları için diğer hayvanlar gibi yer yüzünde görünmediklerinden umumun dışında kaldıkları vehmini defetmek içindir. Hülâsa: Bazen onlar için istiğfar edenlerin sadece yeryüzünde görünenler olduğu vehmedilir; bu ifade bunu defetmektedir. (Sözü: 'Ve gök ehli onları sever' yani yer ehli de sever, hadiste olduğu gibi; yani her göğün ehli ve her yerin ehli. Bunun gereği olarak onlar için istiğfar ederler. Âlimler şöyle demiştir: Âlimlerin fazileti hakkında gelenler, ancak âmil âlimler içindir. Eğer dersen: Durum böyleyse şârih niçin sadece zikredilenle yetinmiştir? Derim ki: Onların sevgisinin şiddeti ve büyüklüğü sebebiyle; zira onlar beşerî bulanıklıklardan arınmışlardır ki bu bulanıklıklar bir an için dahi olsa onlara buğz edilmesine sebep olur; veya yer ehlinin sevgisi gök ehlinin sevgisine tâbidir. Çünkü Allah bir kulu sevdiğinde, gök ehline onu sevmelerini emreder; gök ehli onu sevince yer ehli de onu sever. Sonra şu gizli değildir ki 'gök' ve 'yer'deki elif-lâm istiğrak içindir; yer ehlinden murad, hepsi değil bir kısmıdır; zira âmil âlimlere din düşmanlarının buğzu malumdur. Veya sevgi onların kalplerine yerleştirilmiştir; onlardan sadır olan buğz ise onlara zorlama gibidir. Sevginin gereği mağfiret duası ve diğerleridir ki asıl maksat budur. (Sözü: 'Ve şehâdet ederim' yani itiraf ve ikrar ederim; zira şehâdet ancak kalbin derinliğinden geldiğinde itibar edilir. Bunu, 'İçinde teşehhüd bulunmayan her hutbe, kesik el gibidir' hadisine binâen zikretmiştir. (Sözü: 'Lâ ilâhe illallah' yani hak ile ma‘bûd olan mevcut yoktur. 'En' (أَنْ) muhaffefe olup, tefsiriyye değildir; ismi mahzuf şân zamiridir; 'lâ ilâhe illallah' cümlesi haberidir. 'Vahdehu' hâldir; sâhibinin kim olduğu ihtilaflıdır: Allah mı, yoksa haberdeki zamir mi? Birincisine göre müekkide hâl, ikincisine göre müessise hâldir. (Sözü: 'Vahdehu' Allah Teâlâ’dan hâl olup zât ve sıfatlarda bir ve tek olmak anlamındadır; bu, öncekine göre müessise hâldir. (Sözü: 'Lâ şerîke leh' yani fiillerde ortağı yoktur. (Sözü: 'Ve lâ zıdde leh' yani Ona hiçbir zıt yoktur, yani hiçbir muârız yoktur, yani Onun yerine geçmek isteyen, Onun makamına kaim olmak isteyen yoktur; ortaklık kastetmez. (Sözü: 'Şehâdeten' 'eşhedü' fiilinin türünü belirten mutlak mef‘uldur. (Sözü: 'Esteftihu' yani onun yardımıyla, yani onun sağladığı hayır ve bereketle fetih talep ederim. (Sözü: 'Ebvâbe'l-cinân' sekiz kapıdır: namaz kapısı, zekât kapısı, oruç kapısı, cihad kapısı, tevbe kapısı, öfkesini yutanlar ve insanları affedenler kapısı, Allah’ın hükümlerine râzı olanlar kapısı, ve en sağ kapı ki hesapsız girecek olanların kapısıdır (Suyûtî’nin Müslim hâşiyesinden). Hac kapısını zikretmemiştir; belki hac ancak mebrûr olursa olur ve o da nadirdir, düşün. Eğer dersen: Bu kapıların sahiplerini öğrendik; onlar şârih (r.a.)’in mülahaza ettiği vech ile şehâdeteyn söyleyen herkes değil, belirli kimselerdir. Derim ki: Mana şudur: O’na ikram olarak bu kapılar açılır; fakat o, ehli olduğu kapıdan başkasından girmek istemez. Nitekim abdestin sonunda 'Eşhedü en lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke leh...' dediğinde sekiz cennet kapısının açıldığı hadisinde böyle denmiştir. Bazıları on sekiz kapı olduğunu zikretmiştir; bu çelişki değildir; zira sekiz büyük ve meşhur kapılardır; her kapının içinde ondan daha küçük kapılar vardır, bazılarının bildirdiği gibi. Sonra 'cinnân' (cinân) tabiri birden fazla olduğunu ifade eder ki sahih olan budur; tek olduğu da söylenmiştir. Birinci görüşe göre yedi cennettir ki sahih olan budur; dört olduğu da söylenmiştir. Birinciye göre yedi cennet birbirine bitişiktir; ortası ve en faziletlisi Firdevs’tir; en yükseğidir; üstünde Rahmân’ın arşı vardır, yani o cennetin tavanıdır. Bu sebeple nebîlerin meskenidir; ondan cennet nehirleri fışkırır, hadiste geldiği gibi. Cennetü’l-Me’vâ, Cennetü’l-Huld, Cennetü’n-Naîm, Cennetü Adn, Dâru’s-Selâm, Dâru’l-Huld ve başka ifadeler. İbn Abbas (r.a.)’a göre cennetler yedidir: Firdevs, Adn, Naîm, Dâru’l-Huld, Me’vâ, Dâru’s-Selâm ve İlliyyûn. Her birinde amellerin ve çalışmanın farklılığına göre farklı mertebeler ve dereceler vardır. Sonra deriz ki: Çoğulun çoğula mukabelesi fertler arasında taksimi gerektirir; ancak görünüşe göre her cennetin sekiz kapısı vardır. (Sözü: 'Seyyidinâ' seyyid, kâmil ve kendisine ihtiyaç duyulan kimsedir; azîz ve şerîf olduğu da söylenmiştir. (Sözü: 'Abduhu ve Rasûluhu' kulluğu öne almıştır; çünkü denilmiştir ki ubûdiyyet şerefli sıfatlardandır ve Rabbin fiiline rızâ göstermektir; ayrıca 'Abdullah ve Rasûluhu deyin' hadisine uymak içindir. Ve Allah’a en sevimli isimlerdendir; bundan dolayı O’nu en şerefli makamlarda bu sıfatla vasfetmiştir: Kur’an’ın indirilmesinde 'قُلْ مَا أَنْزَلْنَا عَلَى عَبْدِنَا', davet makamında 'وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ يَدْعُوهُ', İsrâ ve vahiy makamında 'أَسْرَى بِعَبْدِهِ' ve 'فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى'. Eğer ondan daha şerefli bir sıfat olsaydı, yüce makamlarda onunla anardı. 'Rasûluhu' deyip 'Nebiyyuhu' dememiştir; çünkü resul daha hassastır ve nebinin risâleti nübüvvetinden daha faziletlidir. (Sözü: 'Ve Halîluhu' 'halle'den (fetha ile) gelir, ihtiyaç anlamındadır; yani O, Mevlâsına şiddetle muhtaçtır, başkasına bakmaz ve ihtiyacını yalnız Mevlâsına hasreder. Veya 'hulle'den (zammeli) gelir, dostluğun saflığı anlamındadır. O halde anlamı: Mevlâsını, başkalarından hiçbir şey karışmayan, ondan başkasında bulunmayan, hiç kimsenin sahasına girmemiş halis ve saf bir muhabbetle sever. (Sözü: 'Kutbu dâirati’l-enbiyâ' dâire, ortasında kutup denilen nokta bulunan çevre çizgisidir; öyle ki o noktadan çıkan ve dâireye ulaşan her çizgi diğer çizgilere eşittir. Bellidir ki dâirenin varlığı ve istikameti ancak o hakikaten ortada bulunan nokta iledir. İşte burada dâire, bir topluluk için istiâre; kutup lafzı da bir asıl için istiâredir. Sonra bu, Sa‘deddin’in yoluna göre 'Zeyd aslandır' kabilinden nebî (s.a.v.) için kullanılmıştır. Sonra 'dâire'nin 'enbiyâ'ya izafeti...
حَتَّى الْحِيتَانُ فِي الْبَحْرِ وَيُحِبُّهُمْ أَهْلُ السَّمَاءِ وأَشْهَدُ أَنْ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ وَلَا ضِدَّ لَهُ شَهَادَةً أَسْتَفْتِحُ بِمَدَدِهَا أَبْوَابَ الْجِنَانِ وَأَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا صلى الله عليه وسلم عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ وَخَلِيلُهُ قُطْبُ دَائِرَةِ الْأَنْبِيَاءِــ[حاشية العدوي] أَيْ مِمَّنْ كَانَ ذَا رُوحٍ كَمَا تَدُلُّ عَلَيْهِ الْغَايَةُ وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ مَا يَشْمَلُ الْجَمَادَاتِ وَلَا مَانِعَ أَنَّ اللَّهَ عز وجل يَخْلُقُ فِيهَا إدْرَاكًا فَتَسْتَغْفِرُ لَهُمْ عَلَى أَنَّ ذَلِكَ مِنْ جُمْلَةِ التَّسْبِيحِ الْتِزَامًا وَقَدْ قَالَ {وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ} [الإسراء: ٤٤] بِنَاءً عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ التَّسْبِيحُ بِلِسَانِ الْمَقَالِ، وَهُوَ الْمُعْتَمَدُ وَقَدْ قَالَ ابْنُ الْعَرَبِيِّ سِرُّ الْحَيَاةِ سَارَ عِنْدَنَا فِي جَمِيعِ الْمَوْجُودَاتِ (قَوْلُهُ حَتَّى الْحِيتَانُ) جَمْعُ حُوتٍ وَالْمُرَادُ مُطْلَقُ السَّمَكِ، ثُمَّ إنَّ حَتَّى عَاطِفَةٌ عَلَى قَوْلِهِ كُلُّ شَيْءٍ وَعَطَفَ بِهَا ذَلِكَ مَعَ دُخُولِهِ فِي كُلِّ شَيْءٍ دَفْعًا لِتَوَهُّمِ أَنَّهَا خَارِجَةٌ مِنْ الْعُمُومِ لِكَوْنِهَا مُسْتَتِرَةً بِالْمَاءِ فَلَمْ تَكُنْ عَلَى ظَاهِرِ الْأَرْضِ كَبَقِيَّةِ الْحَيَوَانَاتِ وَخُلَاصَتُهُ أَنَّهُ رُبَّمَا يُتَوَهَّمُ أَنَّ الْمُسْتَغْفِرَ لَهُمْ هُوَ مَا شَارَكَهُمْ فِي الظُّهُورِ فَوْقَ الْأَرْضِ فَأَفَادَ بِذَلِكَ دَفْعُهُ (قَوْلُهُ وَيُحِبُّهُمْ أَهْلُ السَّمَاءِ) أَيْ وَأَهْلُ الْأَرْضِ كَمَا فِي الْحَدِيثِ أَيْ أَهْلُ كُلِّ سَمَاءٍ وَأَهْلُ كُلِّ أَرْضٍ وَمِنْ لَازِمِ ذَلِكَ اسْتِغْفَارُهُمْ لَهُمْ وَقَدْ قَالَ الْعُلَمَاءُ مَا جَاءَ فِي فَضْلِ الْعُلَمَاءِ فَإِنَّمَا ذَلِكَ فِي الْعُلَمَاءِ الْعَامِلِينَ، فَإِنْ قُلْت إذَا كَانَ كَذَلِكَ فَمَا الْمُوجِبُ لِاقْتِصَارِ الشَّارِحِ عَلَى مَا ذَكَرَ قُلْت لِشِدَّةِ مَحَبَّتِهِمْ وَعِظَمِهَا إذْ هُمْ مُصَفُّونَ مِنْ الْكُدُورَاتِ الْبَشَرِيَّةِ الْمُوجِبَةِ لِكَرَاهَتِهِمْ سَاعَةً مَا أَوْ؛ لِأَنَّ مَحَبَّةَ أَهْلِ الْأَرْضِ فَرْعٌ عَنْ مَحَبَّةِ أَهْلِ السَّمَاءِ وَذَلِكَ؛ لِأَنَّ اللَّهَ إذَا أَحَبَّ عَبْدًا أَمَرَ أَهْلَ السَّمَاءِ بِمَحَبَّتِهِ فَإِذَا أَحَبَّهُ أَهْلُ السَّمَاءِ أَحَبَّهُ أَهْلُ الْأَرْضِ ثُمَّ لَا يَخْفَى أَنَّ أَلْ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ لِلِاسْتِغْرَاقِ وَأَنَّ الْمُرَادَ بَعْضُ أَهْلِ الْأَرْضِ لَا كُلُّهُمْ لِمَا هُوَ مَعْلُومٌ مِنْ بُغْضِ أَعْدَاءِ الدِّينِ لِلْعُلَمَاءِ الْعَامِلِينَ أَوْ أَنَّ الْمَحَبَّةَ مَرْكُوزَةٌ فِي قُلُوبِهِمْ وَالْبُغْضُ الْحَاصِلُ مِنْهُمْ كَالْمُتَكَلَّفِ لَهُمْ، ثُمَّ مِنْ لَازِمِ الْمَحَبَّةِ الدُّعَاءُ بِالْغُفْرَانِ وَغَيْرِهِ فَهُوَ الْمَقْصُودُ الْأَصْلِيُّ. (قَوْلُهُ وَأَشْهَدَ) أَيْ أَعْتَرِفُ وَأُذْعِنُ إذْ لَا يُعْتَدُّ بِهَا إلَّا إذَا كَانَتْ عَنْ صَمِيمِ الْقَلْبِ وَأَتَى بِذَلِكَ لِحَدِيثِ كُلِّ خُطْبَةٍ لَيْسَ فِيهَا تَشَهُّدٌ فَهِيَ كَالْيَدِ الْجَذْمَاءِ (قَوْلُهُ أَنْ لَا إلَهَ إلَخْ) أَيْ لَا مَعْبُودَ بِحَقٍّ مَوْجُودٌ وَأَنْ مُخَفَّفَةٌ مِنْ الثَّقِيلَةِ لَا مُفَسِّرَةٌ وَاسْمُهَا ضَمِيرُ الشَّأْنِ مَحْذُوفٌ وَجُمْلَةُ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ خَبَرُهَا وَوَحْدَهُ حَالٌ اُخْتُلِفَ فِي صَاحِبِهَا هَلْ هُوَ اللَّهُ وَالضَّمِيرُ فِي الْخَبَرِ وَعَلَى الْأَوَّلِ فَهِيَ حَالٌ مُؤَكِّدَةٌ وَعَلَى الثَّانِي فَهِيَ مُؤَسِّسَةٌ (قَوْلُهُ وَحْدَهُ) حَالٌ مِنْ اللَّهِ أَيْ مُتَوَحِّدًا فِي الذَّاتِ وَالصِّفَاتِ وَهِيَ حَالٌ مُؤَسِّسَةٌ عَلَى مَا تَقَدَّمَ وَقَوْلُهُ لَا شَرِيكَ لَهُ أَيْ فِي الْأَفْعَالِ وَقَوْلُهُ وَلَا ضِدَّ لَهُ أَيْ لَا مُضَادَّ لَهُ أَيْ لَا مُنَازِعَ لَهُ أَيْ يُرِيدُ أَنْ يَحِلَّ مَحَلَّهُ أَيْ يَقُومَ مَقَامَهُ وَلَا يُرِيدُ الْمُشَارَكَةَ وَقَوْلُهُ شَهَادَةً مَفْعُولٌ مُطْلَقٌ مُبَيِّنٌ لِلنَّوْعِ لِقَوْلِهِ أَشْهَدُ وَقَوْلُهُ أَسْتَفْتِحُ أَيْ أَطْلُبُ الْفَتْحَ بِمَدَدِهَا أَيْ بِمَا تَمُدُّهُ مِنْ الْخَيْرِ وَالْبَرَكَةِ.(قَوْلُهُ أَبْوَابَ الْجِنَانِ) الثَّمَانِيَةَ هِيَ بَابُ الصَّلَاةِ وَبَابُ الزَّكَاةِ وَبَابُ الصِّيَامِ وَبَابُ الْجِهَادِ وَبَابُ التَّوْبَةِ وَبَابُ الْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنْ النَّاسِ وَبَابُ الرَّاضِينَ أَيْ عَنْ اللَّهِ فِي أَحْكَامِهِ وَالْبَابُ الْأَيْمَنُ الَّذِي يَدْخُلُ فِيهِ مَنْ لَا حِسَابَ عَلَيْهِ مِنْ حَاشِيَةِ مُسْلِمٍ لِلسُّيُوطِيِّ وَلَمْ يَذْكُرْ بَابَ الْحَجِّ وَلَعَلَّهُ لِكَوْنِهِ لَا يَكُونُ إلَّا لِمَا كَانَ مَبْرُورًا وَذَلِكَ نَادِرٌ فَتَدَبَّرْ، فَإِنْ قُلْت قَدْ عَلِمْنَا مِنْ ذَلِكَ أَصْحَابَ تِلْكَ الْأَبْوَابِ وَأَنَّهُمْ أُنَاسٌ مَخْصُوصُونَ لَا كُلُّ مَنْ نَطَقَ بِالشَّهَادَتَيْنِ عَلَى الْوَجْهِ الَّذِي لَاحَظَهُ الشَّارِحُ رحمه الله قُلْت الْمَعْنَى أَنَّهَا تُفْتَحُ لَهُ إكْرَامًا لَهُ وَلَكِنْ لَا يَشَاءُ وَلَا يَدْخُلُ إلَّا مِنْ الْبَابِ الَّذِي هُوَ مِنْ أَهْلِهِ كَمَا قَالُوا فِي قَوْلِهِ فُتِحَتْ لَهُ أَبْوَابُ الْجَنَّةِ الثَّمَانِيَةِ إذَا قَالَ آخِرَ الْوُضُوءِ أَشْهَدُ أَنْ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ إلَخْ وَبَعْضُهُمْ ذَكَرَ أَنَّ لَهَا أَبْوَابًا ثَمَانِيَةَ عَشَرَ وَلَا تَنَافِي؛ لِأَنَّ الثَّمَانِيَةَ هِيَ الْكَبِيرَةُ الْمَشْهُورَةُ وَمِنْ دَاخِلِ كُلِّ بَابٍ صِغَارٌ دُونَهَا كَمَا أَفَادَهُ بَعْضُهُمْ.ثُمَّ إنَّ تَعْبِيرَهُ بِالْجِنَانِ يُفِيدُ أَنَّهَا أَكْثَرُ مِنْ وَاحِدَةٍ، وَهُوَ الْأَصَحُّ وَقِيلَ وَاحِدَةٌ وَعَلَى الْأَوَّلِ فَهِيَ سَبْعٌ، وَهُوَ الْأَصَحُّ وَقِيلَ أَرْبَعٌ وَعَلَى الْأَوَّلِ فَهِيَ سَبْعٌ مُتَجَاوِرَةٌ أَوْسَطُهَا وَأَفْضَلُهَا الْفِرْدَوْسُ، وَهُوَ أَعْلَاهَا وَفَوْقَهَا عَرْشُ الرَّحْمَنِ أَيْ هُوَ سَقْفُهَا؛ وَلِهَذَا كَانَ مَسْكَنُ الْأَنْبِيَاءِ وَمِنْهَا تَنْفَجِرُ أَنْهَارُ الْجَنَّةِ كَمَا جَاءَ فِي الْحَدِيثِ وَجَنَّةُ الْمَأْوَى وَجَنَّةُ الْخُلْدِ وَجَنَّةُ النَّعِيمِ وَجَنَّةُ عَدْنٍ وَدَارُ السَّلَامِ وَدَارُ الْخُلْدِ وَعِبَارَةٌ أُخْرَى وَالْجِنَانُ عَلَى مَا ذَكَرَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ رضي الله عنهما سَبْعٌ جَنَّةُ الْفِرْدَوْسِ وَجَنَّةُ عَدْنٍ وَجَنَّةُ النَّعِيمِ وَدَارُ الْخُلْدِ وَجَنَّةُ الْمَأْوَى وَدَارُ السَّلَامِ وَعِلِّيُّونَ وَفِي كُلِّ وَاحِدَةٍ مِنْهَا مَرَاتِبُ وَدَرَجَاتٌ مُتَفَاوِتَةٌ عَلَى حَسَبِ تَفَاوُتِ الْأَعْمَالِ وَالْعَمَلِ، ثُمَّ نَقُولُ إنَّ مُقَابَلَةَ الْجَمْعِ بِالْجَمْعِ تَقْتَضِي الْقِسْمَةَ عَلَى الْآحَادِ لَكِنَّ الظَّاهِرَ أَنَّ لِكُلِّ جَنَّةٍ الْأَبْوَابَ الثَّمَانِيَةَ (قَوْلُهُ سَيِّدَنَا إلَخْ) السَّيِّدُ هُوَ الْكَامِلُ الْمُحْتَاجُ إلَيْهِ وَقِيلَ الْعَزِيزُ الشَّرِيفُ (قَوْلُهُ عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ) قَدَّمَ الْعَبْدَ لِمَا قِيلَ أَنَّ الْعُبُودِيَّةَ أَشْرَفُ الصِّفَاتِ وَهِيَ الرِّضَا بِفِعْلِ الرَّبِّ وَامْتِثَالًا لِمَا فِي الْحَدِيثِ وَلَكِنْ قُولُوا عَبْدَ اللَّهِ وَرَسُولَهُ وَلِأَنَّهُ أَحَبُّ الْأَسْمَاءِ إلَى اللَّهِ وَمِنْ ثَمَّ وَصَفَهُ بِهِ فِي أَشْرَفِ الْمَقَامَاتِ فَذَكَرَهُ فِي إنْزَالِ الْقُرْآنِ عَلَيْهِ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا وَفِي مَقَامِ الدَّعْوَةِ إلَيْهِ وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ يَدْعُوهُ وَفِي مَقَامِ الْإِسْرَاءِ وَالْوَحْيِ أَسْرَى بِعَبْدِهِ فَأَوْحَى إلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى فَلَوْ كَانَ لَهُ وَصْفٌ أَشْرَفُ مِنْهُ لَذَكَرَهُ بِهِ فِي الْمَقَامَاتِ الْعَلِيَّةِ وَقَالَ وَرَسُولُهُ دُونَ نَبِيِّهِ؛ لِأَنَّ الرَّسُولَ أَخَصُّ وَلِأَنَّ رِسَالَةَ النَّبِيِّ أَفْضَلُ مِنْ نُبُوَّتِهِ.(قَوْلُهُ وَخَلِيلُهُ) مِنْ الْخَلَّةِ بِالْفَتْحِ وَهِيَ الْحَاجَةُ أَيْ أَنَّهُ شَدِيدُ الِافْتِقَارِ إلَى مَوْلَاهُ فَلَمْ يَنْظُرْ إلَى مَنْ سِوَاهُ وَقَصَرَ حَاجَتَهُ عَلَى مَوْلَاهُ أَوْ مِنْ الْخُلَّةِ بِالضَّمِّ وَهِيَ صَفَاءُ الْمَوَدَّةِ فَالْمَعْنَى وَاَلَّذِي يُحِبُّ مَوْلَاهُ مَحَبَّةً خَالِصَةً صَافِيَةً لَا يُخَالِطُهَا شَيْءٌ مِنْ الْأَغْيَارِ مَحَبَّةً لَمْ تُوجَدْ فِيمَنْ سِوَاهُ وَلَمْ تَطْرُقْ سَاحَةَ أَحَدٍ مِمَّنْ عَدَاهُ (قَوْلُهُ قُطْبُ دَائِرَةِ الْأَنْبِيَاءِ إلَخْ) الدَّائِرَةُ هِيَ الْخَطُّ الْمُحِيطُ الَّذِي فِي وَسَطِهِ نُقْطَةٌ تُسَمَّى قُطْبَهَا بِحَيْثُ إنَّ كُلّ خَطٍّ خَرَجَ مِنْ تِلْكَ النُّقْطَةِ وَاتَّصَلَ بِتِلْكَ الدَّائِرَةِ يَكُونُ مُسَاوِيًا لِمَا عَدَاهُ مِنْ الْخُطُوطِ وَلَا خَفَاءَ أَنَّهُ لَا وُجُودَ لِلدَّائِرَةِ وَلَا اسْتِقَامَةَ لَهَا إلَّا بِتِلْكَ النُّقْطَةِ الْمُتَوَسِّطَةِ تَوَسُّطًا حَقِيقِيًّا كَمَا قُلْنَا فَإِذَنْ تَكُونُ الدَّائِرَةُ مُسْتَعَارَةً لِجَمَاعَةٍ وَلَفْظُ قُطْبٍ مُسْتَعَارٌ لِأَصْلٍ، ثُمَّ وَصَفَ بِهِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم عَلَى حَدِّ مَا قِيلَ فِي زَيْدٌ أَسَدٌ عَلَى طَرِيقَةِ سَعْدِ الدِّينِ ثُمَّ تَكُونُ إضَافَةُ دَائِرَةٍ لِمَا
Ve mürselîn ve Allah'ın mukarreb kullarından müteşekkil tayfanın nişanesi (tirâzı) olan Peygamberimize (s.a.v.), âline, ashâbına, şiasına ve hizbine, tâ ceza gününe kadar devam eden ve birbirinden ayrılmayan salât ve selâm olsun. Amma ba‘d: Şüphesiz ilimle meşgul olmak, taatlerin en faziletlisindendir ve kıymetli vakitlerin sarf edilmeye en lâyık olanıdır. Hususen helali haramdan ayırt etmeyi üstlenen tatlı ve duru (azb ü zülâl) fıkıh ilmi. İmam Mâlik'in (r.a.) mezhebi de işte buna ehil ve hakikaten lâyıktı. Bu mezhepte telif edilen muhtasarların en büyüğü ve uzun (mutavvel) kitapların birçoğundan müstağni kılan ise, Mevlânâ Ebü’z-Ziyâ Halîl b. İshak'ın (rahimehullah) Muhtasar'ıdır. [Hâşiye-i Adevi] Bunun akabinde beyan içindir. Buna göre mana şöyle olur: “Nebiler ve mürselîn olan o cemaatin aslı.” Nasıl ki bir dairenin o nokta olmaksızın varlığı mümkün değilse, nebiler ve mürselîn ile beyan edilen o cemaatin de Peygamber (s.a.v.) olmaksızın varlığı mümkün değildir. Şayet O’nun varlığı olmasaydı, onlar da var olmazlardı; hatta kâinat O’nun hatırı için yaratılmıştır. İşte asalet (asıllık) ile kastedilen budur. Yahut bu, beliğ teşbih kabilindendir; yani nebiler ve mürselîne nispetle O, dairenin kutbu (merkez noktası) gibidir. “Ve’l-mürselîn” ifadesi, âmmdan sonra hâssın atfıdır. (Şârihin) “Ve tırâzu usâbeti” sözü: Tırâz, elbisenin alameti (işlemesi) demektir. Sonra tırâz kelimesinden “müzeyyen” (süslenmiş) manasının mecâzen kastedilmesi caizdir; çünkü elbisede tırâzın bulunması, süslenmeyi gerektirir. Bu durumda bu, alakası lüzum olan mürsel mecâz olur. Daha sonra masdar isminin kullanılıp ism-i fâil manası kastedilerek mecâz yoluyla “müzeyyin” (süsleyen) anlamı murat edilmiştir; yani bu, mecâz üzerine mecâzdır. Akabinde bu kelime Peygamber (s.a.v.)'i vasfetmek için kullanılmıştır. Böylece “usâbe” yani Allah'ın o tayfası, bir elbiseye benzetilmiş olur. Nasıl ki bir elbisenin ziyneti onun tırâzı ise, Allah'ın mukarreb kullarının ziyneti de Peygamber (s.a.v.)'dir. İstersen bunun beliğ bir teşbih olduğunu söyle; yani Peygamber (s.a.v.), Allah'ın mukarreb kullarından oluşan tayfaya nispetle tırâz gibidir. “Usâbeti”nin kendisinden sonrakine izafeti beyan içindir, düşün! “El-mukarrebîn” ya keşfedici (kâşif) bir sıfattır ya da “Ehlullah” ile iyiler (ebrâr) ve mukarreblerin kastedildiği kabulüne göre tahsis edicidir. (Şârihin) “Sallallahu” sözü: Lâfzen haber, mânen inşâ cümlesidir. “Ve sahbihi” sözü: “Sâhib”in çoğuludur veya onun için bir ism-i cemi olduğu yönünde iki görüş vardır. Buna dair hususlar ileride gelecektir. “Ve şîatihî” sözü: Ona tâbi olanlar ve yardım edenler demektir. Kâmûs'ta belirtildiği üzere bu kelime tekil, ikil, çoğul, müzekker ve müennes için kullanılır. “Ve hizbihî” sözü: Onun cemaati demektir. Buna göre, bizim söylediğimiz üzere “şîa”sını tahsis etmiş olmaktadır. “Dâimeyn” sözü: Yani Allah Teâlâ O'na dâimî bir salât eder ve yine dâimî bir selâm verir; yani O'nu dâimî olarak tazim eder ve O'na dâimî bir tahiyyede bulunur. “Mütelâzimeyn” sözü: Yani bu ikisinden biri diğerinden ayrılmaz. “İlâ yevmi’d-dîn” sözü: Yani ceza gününe kadar; çünkü o gün insanlar amellerinin karşılığını alırlar. Sonra bu ifade, hakikatte olmayıp devamlılığa kinayedir; zira talep edilen, O'nun tazimidir, kıyamette veya cennette dahi olsa. (Şârihin) “Feinne’l-iştiğâle” sözü: Cevap mahzuftur; yani “Ben derim ki...” gibidir. Çünkü şartın cevabı ancak gelecek zamana ait olabilir. “Bi’l-‘ilmi” sözü: Yani şer‘î ilim ve onun âletleri. “Min efdali’t-tâ‘ât” sözü: Yani mendub olan taatten; hatta o, taatlerin en faziletlisidir; çünkü menfaati başkalarına da geçer. Bu da, menfaati sadece kişiye ait olandan daha faziletlidir. Ancak, mezhebimizin bazı imamlarının sözünden anlaşıldığına göre, nâfile (revâtib) namazların kılındığı vakitler müstesnadır. Nitekim o imamlar şöyle demiştir: “Talebe-i ulûm için revâtibe devam etmek uygundur.” Taat, emre uymaktır; emredilenin (mutâ‘) bilinip bilinmemesi fark etmez; tıpkı onu bilmeye götüren nazar gibi. Kurbet (Allah'a yaklaştıran amel) ise, kendisine yaklaşılanı (mütekarraba ileyh) bilmeye bağlı olandır; her ne kadar köle azadı gibi niyete bağlı olmasa da. İbadet ise, kendisine ibadet edilenin (ma‘bûd) bilinmesine ve niyete bağlıdır. “Ve evlâ” sözü: “Efdal”e matuftur. “Nefâise’l-evkât” sözü: Yani kıymetli vakitler; yani Allah Teâlâ'ya itaat veya ona yardımcı olacak şeyler için bir zarf olmaları itibarıyla rağbet edilen vakitler. O halde bu, keşfedici (kâşif) bir sıfattır. Bu kelâmda kinaye yoluyla istiare vardır; vakitler, harcanan altın ve gümüşe benzetilmiş ve müşebbehün bihin adı müşebbehe verilmiştir. “İnfak”ın ispatı ise istiâre-i tahyîliyyedir (hayalî istiâre; mekniyyeyi tamamlayan hayalî atıf). Yahut “nefâis”in “evkât”a izafeti, müşebbehün bihin müşebbehe izafeti kabilindendir. Burada “nefâis” ile, hakikatte olduğu üzere, maddî şeylerden rağbet edilenler kastedilmiştir. Belki de bu, “infâk”tan anlaşılmaktadır. “İnfâk” ise teşbihi takviye (terşîh) içindir. (Şârihin) “İlme’l-fıkh” sözü: Yani hususen fıkıh ilmini kastediyorum. “İlim”in “fıkıh”a izafeti beyan içindir, beyâniyye değildir; çünkü beyâniyyenin şartı, muzâf ile muzâfun ileyh arasında “hâtem-i hadîd” örneğinde olduğu gibi, bir yönden umum ve husus bulunmasıdır. “El-‘azb” sözü: “Azb” ve “zülâl”, Mısbâh ve Muhtâr'a göre eş anlamlıdır. Kâmûs'a göre ise “zülâl” daha özeldir; zira soğuk, safi, kolay ve akıcı olan tatlı su demektir. Sonra bu, beliğ teşbih kabilinden olabilir; yani “tatlı ve duru su gibi.” Yahut nefsin kendisine meylettiği şey anlamında, iltizam alakasıyla mecâz olabilir; çünkü tatlı su, kendisine meyletmeyi gerektirir. Düşünce sahibi isen iyice düşün! “El-mütekefifli” sözü: Yani içine alan (muştemil). Böylece onun helal ve haramın beyanını içine alması, bir insanın başka bir insan için bir mala kefil olmasına benzetilmiş; müşebbehün bihin adı müşebbehe istiare edilmiş ve “tekefful”den “mütekefifl” (ihtiva eden manasında) türetilmiştir. Yahut bu, aklî mecâzdır. “Bi-beyâni” sözü: Yani helali açıklamak. Burada helal ile, tahrim kabilinden nehyedilmemiş olan şey kastedilmiştir; bu da haram dışındaki diğer hükümleri kapsar. “Ve kad kâne” sözü: Hal cümlesidir. “Kad” edatı, geçmiş zamanı şimdiki zamana yaklaştırmak içindir; yahut müstenef (yeni başlayan) cümledir ve buradaki “kad” tahkik içindir. “Ve hakîkan” sözü: Kendisinden önceki kelime ile eş anlamlıdır; yani bu vasfa layık olan. O halde burada maksat, mezhebini diğerlerinde bulunmayan bir üstünlükle ayırmak değildir; tıpkı “Falan adam ders vermeye ehildir” dediğinde olduğu gibi; bu, onun sıfatına sahip başkalarının da aynı şekilde ehil olmasına engel teşkil etmez. Bununla birlikte, şu yerleşik kuraldan dolayı müellifin o manayı kastetmesi de caizdir: “Onun ilmini elde etmek için develerin semerleri dövüle dövüle yola çıkıldığı kadar başka hiçbir âlim için çıkılmamıştır.” Bu sebeple ilmi her bölgede yayılmış ve bütün şehirlere dağılmıştır. Bu da helal ve haram hususundadır. İşte bu itibarla onun mezhebi bu işe ehil ve hakikaten lâyıktı. Yahut mezhebinin sedd-i zerâyi‘ prensibine dayandığının bilinmesinden dolayıdır. “A‘zame ilâh” sözü: Takdim edilmiş haberdir. “Muhtasarun” sözü ise tehir edilmiş isimdir. Bu en açık irabdır. Yahut “a‘zam” isim, “muhtasar” ise haberdir; bu, “a‘zam” olan şeyin nefislerde yerleşik ve hazır olduğu iddiasına dayanır. Hükmolunan şey ise bu muhtasar mıdır, yoksa başka bir şey midir? Cümle, onun bu muhtasar olduğunu ifade eder. “Ve ağnâ” sözü: “Kâne”ye matuftur; yani “Mevlânâ Ebü’z-Ziyâ'nın Muhtasar'ının, bu alanda yazılmış muhtasarların en büyüğü olduğunu haber verdi. ‘Min’ edatı, beyanla karışık teb‘îz (kısmi) ifade eder. Yine onun, birçok uzun kitaptan müstağni kıldığını haber verdi.” “Kesîrin mine’l-mutavvelât” sözü: Tamamından müstağni kılmadığına işaret vardır. Durum da böyledir; çünkü bazı mutavvel kitaplarda bulunan ve ihtiyaç duyulan birçok mesele burada yoktur. Dolayısıyla bu muhtasar onlardan tamamen müstağni kılmaz. Burada “mutavvel” ile, fazlalığın bir fayda için olduğu, “mutnab” (uzatılmış) kitap kastedilmiştir. Yoksa “Ve elfâ kavlehâ kiziben ve meynâ” (Kavluhâ kiziben ve meynâ: Onun sözünü yalan ve uydurma buldu) örneğinde olduğu gibi, fazlalığın faydasız olduğu ve yaşanabilir olmadığı kitap kastedilmemiştir. “Mevlânâ” sözü: Mevlâ, yardımcı anlamındadır; lügat kitaplarında böyledir. Burada müellif, “efendi” yani ihtiyaç duyulan kâmil insan manasını kastetmiştir. Yahut “mezhebimizin veya dinimizin yardımcısı” anlamındadır. “Rahimehullah” sözü: Cümle-i mu‘terizadır; müellif bununla dua etmeyi kastetmiştir.
وَالْمُرْسَلِينَ وَطِرَازُ عِصَابَةِ أَهْلِ اللَّهِ الْمُقَرَّبِينَ صلى الله عليه وسلم وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَشِيعَتِهِ وَحِزْبِهِ صَلَاةً وَسَلَامًا دَائِمَيْنِ مُتَلَازِمَيْنِ إلَى يَوْمِ الدِّينِ (أَمَّا بَعْدُ) فَإِنَّ الِاشْتِغَالَ بِالْعِلْمِ مِنْ أَفْضَلِ الطَّاعَاتِ وَأَوْلَى مَا أُنْفِقَتْ فِيهِ نَفَائِسُ الْأَوْقَاتِ خُصُوصًا عِلْمَ الْفِقْهِ الْعَذْبِ الزُّلَالِ الْمُتَكَفِّلِ بِبَيَانِ الْحَرَامِ مِنْ الْحَلَالِ وَقَدْ كَانَ مَذْهَبُ الْإِمَامِ مَالِكٍ أَهْلًا وَحَقِيقًا بِذَلِكَ وَكَانَ أَعْظَمَ مَا صُنِّفَ فِيهِ مِنْ الْمُخْتَصَرَاتِ وَأَغْنَى عَنْ كَثِيرٍ مِنْ الْمُطَوَّلَاتِ مُخْتَصَرُ مَوْلَانَا أَبِي الضِّيَاءِ خَلِيلِ بْنِ إِسْحَاقَ رحمه اللهــ[حاشية العدوي] بَعْدَهَا لِلْبَيَانِ فَيَكُونُ الْمَعْنَى أَصْلُ الْجَمَاعَةِ الَّذِينَ هُمْ الْأَنْبِيَاءُ وَالْمُرْسَلُونَ فَكَمَا لَا وُجُودَ لِلدَّائِرَةِ إلَّا بِتِلْكَ النُّقْطَةِ لَا وُجُودَ لِلْجَمَاعَةِ الْمُبَيَّنِينَ بِالْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ إلَّا بِالنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فَلَوْلَا وُجُودُهُ مَا وُجِدُوا وَمَا خُلِقَ الْكَوْنُ إلَّا مِنْ أَجْلِهِ هَذَا هُوَ الْمُرَادُ بِالْأَصَالَةِ أَوْ أَنَّهُ مِنْ قَبِيلِ التَّشْبِيهِ الْبَلِيغِ أَيْ كَالْقُطْبِ لِلدَّائِرَةِ بِالنِّسْبَةِ لِلْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ وَالْمُرْسَلِينَ عَطْفُ خَاصٍّ عَلَى عَامٍّ.(قَوْلُهُ وَطِرَازُ عِصَابَةِ) الطِّرَازُ عَلَمُ الثَّوْبِ، ثُمَّ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ تُجُوِّزَ بِطِرَازٍ عَنْ مُزَيَّنٍ؛ لِأَنَّهُ يَلْزَمُ مِنْ وُجُودِ الطِّرَازِ فِي الثَّوْبِ التَّزَيُّنُ فَيَكُونُ مَجَازًا مُرْسَلًا عَلَاقَتُهُ اللُّزُومُ ثُمَّ أُرِيدَ بِهِ مُزَيِّنٌ تَجَوُّزًا مِنْ إطْلَاقِ الْمَصْدَرِ وَإِرَادَةِ اسْمِ الْفَاعِلِ فَهُوَ مَجَازٌ عَلَى مَجَازٍ، ثُمَّ بَعْدَ ذَلِكَ وَصَفَ بِهِ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم وَيَكُونُ شَبَّهَ عِصَابَةَ أَيْ جَمَاعَةَ أَهْلِ اللَّهِ بِثَوْبٍ فَكَمَا أَنَّ زِينَةَ الثَّوْبِ بِطِرَازِهِ كَذَلِكَ زِينَةُ أَهْلِ اللَّهِ الْمُقَرَّبِينَ بِالنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَإِنْ شِئْت قُلْت أَنَّهُ تَشْبِيهٌ بَلِيغٌ أَيْ إنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم كَالطِّرَازِ بِالنِّسْبَةِ لِعِصَابَةِ أَهْلِ اللَّهِ الْمُقَرَّبِينَ وَإِضَافَةُ عِصَابَةٍ لِمَا بَعْدَهُ لِلْبَيَانِ فَتَدَبَّرْ وَالْمُقَرَّبِينَ إمَّا وَصْفٌ كَاشِفٌ أَوْ مُخَصِّصٌ بِنَاءً عَلَى أَنْ يُرَادَ بِأَهْلِ اللَّهِ مَا يَشْمَلُ الْأَبْرَارَ وَالْمُقَرَّبِينَ (قَوْلُهُ صَلَّى اللَّهُ) جُمْلَةٌ خَبَرِيَّةٌ لَفْظًا إنْشَائِيَّةٌ مَعْنًى (قَوْلُهُ وَصَحْبِهِ) جَمْعُ صَاحِبٍ أَوْ اسْمُ جَمْعٍ لَهُ قَوْلَانِ وَسَيَأْتِي مَا يَتَعَلَّقُ بِذَلِكَ.(قَوْلُهُ وَشِيعَتِهِ) أَتْبَاعِهِ وَأَنْصَارِهِ وَيَقَعُ عَلَى الْوَاحِدِ وَالِاثْنَيْنِ وَالْجَمْعِ وَالْمُذَكَّرِ وَالْمُؤَنَّثِ كَمَا فِي الْقَامُوسِ (قَوْلُهُ وَحِزْبِهِ) جَمَاعَتِهِ فَيَكُونُ عَيَّنَ شِيعَتَهُ عَلَى مَا قُلْنَا (قَوْلُهُ دَائِمَيْنِ) أَيْ إنَّ اللَّهَ يُصَلِّي عَلَيْهِ صَلَاةً دَائِمَةً وَيُسَلِّمُ عَلَيْهِ كَذَلِكَ أَيْ يُعَظِّمُهُ تَعْظِيمًا دَائِمًا وَيُحَيِّيهِ تَحِيَّةً دَائِمَةً (قَوْلُهُ مُتَلَازِمَيْنِ) أَيْ لَا يَنْفَكُّ أَحَدُهُمَا عَنْ الْآخَرِ وَقَوْلُهُ إلَى يَوْمِ الدِّينِ أَيْ يَوْمِ الْجَزَاءِ؛ لِأَنَّهُ الْيَوْمُ الَّذِي يُجْزَى النَّاسُ فِيهِ عَلَى أَعْمَالِهِمْ، ثُمَّ ذَلِكَ كِنَايَةٌ عَنْ الدَّوَامِ لَا حَقِيقَةً؛ لِأَنَّ الْمَطْلُوبَ تَعْظِيمُهُ وَلَوْ فِي الْقِيَامَةِ أَوْ الْجَنَّةِ (قَوْلُهُ فَإِنَّ الِاشْتِغَالَ) الْجَوَابُ مَحْذُوفٌ أَيْ فَأَقُولُ إلَخْ؛ لِأَنَّ جَوَابَ الشَّرْطِ لَا يَكُونُ إلَّا مُسْتَقْبَلًا (قَوْلُهُ بِالْعِلْمِ) أَيْ الْعِلْمِ الشَّرْعِيِّ وَآلَاتِهِ (قَوْلُهُ مِنْ أَفْضَلِ الطَّاعَاتِ) أَيْ الطَّاعَةِ الْمَنْدُوبَةِ بَلْ هُوَ أَفْضَلُ الطَّاعَاتِ لِتَعَدِّي نَفْعِهِ، وَهُوَ أَفْضَلُ مِنْ النَّفْعِ الْقَاصِرِ خَلَا الْأَوْقَاتِ الَّتِي تُطْلَبُ فِيهَا الرَّوَاتِبُ كَمَا يَدُلُّ عَلَيْهِ كَلَامُ بَعْضِ أَئِمَّةِ الْمَذْهَبِ حَيْثُ قَالَ يَنْبَغِي لِطَالِبِ الْعِلْمِ أَنْ يُدِيمَ عَلَى الرَّوَاتِبِ وَالطَّاعَةُ هِيَ امْتِثَالُ الْأَمْرِ عَرَفَ الْمُطَاعُ أَوْ لَا كَالنَّظَرِ الْمُؤَدِّي لِمَعْرِفَتِهِ وَالْقُرْبَةِ هِيَ مَا تَوَقَّفَ عَلَى مَعْرِفَةِ الْمُتَقَرَّبِ إلَيْهِ، وَإِنْ لَمْ يَتَوَقَّفْ عَلَى نِيَّةٍ كَالْعِتْقِ وَالْعِبَادَةِ مَا تَوَقَّفَ عَلَى مَعْرِفَةِ الْمَعْبُودِ وَالنِّيَّةِ (قَوْلُهُ وَأَوْلَى) مَعْطُوفٌ عَلَى أَفْضَلِ (قَوْلُهُ نَفَائِسَ الْأَوْقَاتِ) أَيْ الْأَوْقَاتِ النَّفِيسَةِ أَيْ الْمَرْغُوبِ فِيهَا بِاعْتِبَارِ كَوْنِهَا ظَرْفًا لِطَاعَةِ اللَّهِ تَعَالَى أَوْ مَا يُعِينُ عَلَيْهَا فَإِذَنْ هُوَ وَصْفٌ كَاشِفٌ وَفِي الْكَلَامِ اسْتِعَارَةٌ بِالْكِنَايَةِ شَبَّهَ الْأَوْقَاتِ بِمَا يُنْفَقُ مِنْ ذَهَبٍ وَفِضَّةٍ وَاسْتَعَارَ اسْمَ الْمُشَبَّهِ بِهِ لِلْمُشَبَّهِ فِي النَّفَسِ وَإِثْبَاتُ الْإِنْفَاقِ تَخْيِيلٌ أَوْ أَنَّ إضَافَتَهُ نَفَائِسَ لِلْأَوْقَاتِ مِنْ إضَافَةِ الْمُشَبَّهِ بِهِ لِلْمُشَبَّهِ وَأَرَادَ بِالنَّفَائِسِ مَا كَانَ مَرْغُوبًا فِيهِ مِنْ الْحِسِّيَّاتِ كَمَا هُوَ الْحَقِيقَةُ وَرُبَّمَا يَظْهَرُ ذَلِكَ مِنْ الْإِنْفَاقِ وَالْإِنْفَاقُ تَرْشِيحٌ لِلتَّشْبِيهِ (قَوْلُهُ عِلْمَ الْفِقْهِ) أَيْ أَخُصُّ عِلْمَ الْفِقْهِ خُصُوصًا وَإِضَافَةُ عِلْمٍ إلَى الْفِقْهِ لِلْبَيَانِ لَا بَيَانِيَّةٌ؛ لِأَنَّ شَرْطَ الْبَيَانِيَّةِ أَنْ يَكُونَ بَيْنَ الْمُضَافِ وَالْمُضَافِ إلَيْهِ عُمُومٌ وَخُصُوصٌ مِنْ وَجْهٍ كَخَاتَمِ حَدِيدٍ.(قَوْلُهُ الْعَذْبِ) الْعَذْبُ وَالزُّلَالُ مُتَرَادِفَانِ عَلَى مَا فِي الْمِصْبَاحِ وَالْمُخْتَارِ وَعَلَى مَا فِي الْقَامُوسِ فَالزُّلَالُ أَخَصُّ مِنْ حَيْثُ إنَّهُ الْعَذْبُ الْبَارِدُ الصَّافِي السَّهْلُ السَّلِسُ، ثُمَّ يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مِنْ قَبِيلِ التَّشْبِيهِ الْبَلِيغِ أَيْ كَالْمَاءِ الْعَذْبِ الزُّلَالِ أَوْ تَجَوَّزَ بِهِ عَنْ الْمُتَشَوِّفَةِ إلَيْهِ النَّفْسُ لِعَلَاقَةِ اللُّزُومِ فِي الْجُمْلَةِ؛ لِأَنَّ الْمَاءَ الْعَذْبُ يَلْزَمُهُ التَّشَوُّفِ فَتَأَمَّلْ إنْ كُنْت ذَا تَأَمُّلٍ (قَوْلُهُ الْمُتَكَفِّلِ) أَيْ الْمُشْتَمِلِ فَشَبَّهَ اشْتِمَالَهُ عَلَى بَيَانِ الْحَلَالِ وَالْحَرَامِ بِتَكَفُّلِ إنْسَانٍ لِإِنْسَانٍ فِي مَالٍ وَاسْتُعِيرَ اسْمُ الْمُشَبَّهِ بِهِ إلَى الْمُشَبَّهِ وَاشْتُقَّ مِنْ التَّكَفُّلِ مُتَكَفِّلٌ بِمَعْنَى الْمُشْتَمِلِ أَوْ أَنَّهُ مَجَازٌ عَقْلِيٌّ (قَوْله بِبَيَانِ) أَيْ تَبْيِينِ الْحَلَالِ وَأَرَادَ بِهِ مَا لَمْ يُنْهَ عَنْهُ نَهْيَ تَحْرِيمٍ فَيَشْمَلُ مَا عَدَا الْحَرَامِ مِنْ الْأَحْكَامِ (قَوْلُهُ وَقَدْ كَانَ) جُمْلَةٌ حَالِيَّةٌ وَقَدْ لِتَقْرِيبِ الْمَاضِي مِنْ الْحَالِ أَوْ مُسْتَأْنَفَةٌ وَقَدْ لِلتَّحْقِيقِ (قَوْلُهُ وَحَقِيقًا) مُرَادِفٌ لِمَا قَبْلَهُ أَيْ مُسْتَحِقًّا لِلْوَصْفِ بِذَلِكَ فَلَا يَكُونُ قَصْدُهُ إذَنْ تَمْيِيزُ مَذْهَبِهِ بِمَزِيَّةٍ لَمْ تُوجَدْ فِيمَا سِوَاهُ كَمَا تَقُولُ فُلَانٌ أَهْلٌ لِلتَّدْرِيسِ فَلَا يُنَافِي أَنَّ غَيْرَهُ مِمَّنْ اتَّصَفَ بِصِفَتِهِ كَذَلِكَ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ مُرَادُهُ ذَلِكَ لِمَا تَقَرَّرَ مِنْ أَنَّهُ لَمْ تُضْرَبْ أَكْبَادُ الْإِبِلِ لِأَحَدٍ مِثْلَ مَا ضُرِبَتْ لَهُ فَكَثُرَ عِلْمُهُ فِي الْأَقْطَارِ وَبُثَّ فِي جَمِيعِ الْأَمْصَارِ، وَهُوَ فِي الْحَلَالِ وَالْحَرَامِ فَكَانَ بِهَذَا الِاعْتِبَارِ أَهْلًا وَحَقِيقًا بِذَلِكَ أَوْ لِمَا عُلِمَ مِنْ كَوْنِ مَذْهَبِهِ سَدُّ الذَّرَائِعِ.(قَوْلُهُ أَعْظَمَ إلَخْ) خَبَرٌ مُقَدَّمٌ وَقَوْلُهُ مُخْتَصَرٌ اسْمُهَا مُؤَخَّرٌ هَذَا هُوَ الْأَظْهَرُ أَوْ أَنَّ أَعْظَمَ اسْمُهَا وَقَوْلُهُ مُخْتَصَرَ خَبَرٌ بِادِّعَاءِ أَنَّ هَذَا الْأَعْظَمَ أَمْرٌ مُقَرَّرٌ فِي النُّفُوسِ مُسْتَحْضَرٌ فِيهَا وَالْمَحْكُومُ بِهِ هَلْ هُوَ هَذَا الْمُخْتَصَرُ أَوْ غَيْرُهُ فَأَفَادَ أَنَّهُ الْمُخْتَصَرُ (قَوْلُهُ وَأَغْنَى) مَعْطُوفٌ عَلَى كَانَ أَيْ وَأَخْبَرَ بِأَنَّ مُخْتَصَرَ مَوْلَانَا أَبِي الضِّيَاءِ أَعْظَمُ مَا صُنِّفَ فِيهِ مِنْ الْمُخْتَصَرَاتِ وَمِنْ لِلْبَيَانِ مَشُوبَةٌ بِتَبْعِيضٍ وَأَخْبَرَ بِأَنَّهُ أَغْنَى عَنْ كَثِيرٍ مِنْ الْمُطَوَّلَاتِ (قَوْلُهُ كَثِيرٍ مِنْ الْمُطَوَّلَاتِ) فِيهِ إشَارَةٌ إلَى أَنَّهُ لَمْ يُغْنِ عَنْ الْكُلِّ، وَهُوَ كَذَلِكَ لِفَوَاتِ كَثِيرٍ مِنْ الْمَسَائِلِ الْمُحْتَاجِ إلَيْهَا الْمَوْجُودَةِ فِي بَعْضِ الْكُتُبِ الْمُطَوَّلَاتِ فَلَمْ يَكُنْ هَذَا الْمُخْتَصَرُ مُغْنِيًا عَنْهَا وَأَرَادَ بِالْمُطَوَّلِ الْمُطْنَبَ، وَهُوَ مَا كَانَتْ الزِّيَادَةُ فِيهِ لِفَائِدَةٍ لَا مَا كَانَتْ الزِّيَادَةُ فِيهِ غَيْرَ مَعِيشَةٍ لِغَيْرِ فَائِدَةٍ كَقَوْلِهِوَأَلْفَى قَوْلَهَا كَذِبًا وَمَيْنَا(قَوْلُهُ مَوْلَانَا) الْمَوْلَى النَّاصِرُ كَذَا فِي كُتُبِ اللُّغَةِ وَأَرَادَ بِهِ مَعْنَى السَّيِّدِ أَيْ الْكَامِلِ الْمُحْتَاجِ إلَيْهِ أَوْ أَنَّهُ نَاصِرُنَا أَيْ نَاصِرُ مَذْهَبِنَا أَوْ دِينِنَا (قَوْلُهُ رحمه الله) جُمْلَةٌ مُعْتَرِضَةٌ قَصَدَ بِهَا الدُّعَاءَ
Nice müşkilleri keşfetti ve galileyi soğuttu. Halbuki onun üzerine, lafızlarını tahlil eden, onun takyidâtını ve fevâidini ihtiva eden bir şerh yazmıştım ki bunları anlamak mübtedi'ler ve gayr-i mümârisîn için güçtü. Sonra beni du'afâya merhamet bürüdü; yardım sevgisi kalemin yularını onlara çevirdi. Zira benden bir grup ihvân ve bir cümle hıllân, kâsirîne fayda vermekten hâli kalmayan, ıtnâbtan ve mübtedi'lere anlaşılması güç gelen îcâzdan arî, öyle bir şerh talep ettiler ki faydası bütün ibâdı kuşatsın, hadarî ve bâdî onu elden ele alsın. Ben de onlara icâbet ettim.—[Adavî Hâşiyesi] (Müellifin 'fe-kem' kavli, 'a'zame' kavlini ta'lil içindir. Bu haber cümlesi teksir ifade eder: yani o, müşkilleri çokça keşfetti.) (Müellifin 'mu'dilât' kavli. Yâsîn dedi ki: 'Mu'dilât, dâd'ın fethi ve kesriyle olur; 'emrun mu'dil'dendir ki bir işin veçhi bilinemez demektir.' Feth, kesr manasındadır. Kâmûs'ta sahih olduğu zannedilen nüshada kalem darbıyla dâd'ın altında kesre ile kaydedildiğini gördüm.) (Müellifin 've abrede'l-galil' kavli. Galil: susuzluk veya şiddeti veya ciğerdeki hararettir, Kâmûs'ta böyledir. Bunu bildiğinde, ibarede tasrihi istiare vardır. İnsanın ilim meselelerinden muradını idrak edemediği zamanki hayret ve sıkıntısını, hangi manada olursa olsun galile benzetmiştir. Câmî' açıktır. Müşebbehün bihin ismini müşebbehe istiare etmiştir. 'Abrede' sözü: onu soğuk yaptı demektir, bu terşîhtir veya müstaardır—düşün.) (Müellifin 've kad vada'tu' kavli. Büyük şerh varken bu şerhle meşgul olmaktan özür dilemeye başlamadır.) (Müellifin 'yehillu elfazehu' kavli. Bununla i'râbla ilgili hususları beyan etmeyi ve lafızdan murad edilen manayı anlatmayı kastetmiştir; yalnızca birinci murad değil. 'Hall'in şerhe isnadı aklî mecazdır; zira hakikatte şahsa isnad edilir. 'Hall'in elfâza vurulması da aklî mecazdır; zira hakikatte ip düğümüne vurulur veya lafızlar düğümlü ipe benzetilmiştir kinaye yoluyla istiare ile; 'yehillu' karinedir.) (Müellifin 'takyidâtihi' kavli. Takyîdin çoğuludur, mukayyedâtı manasında; yani masdar, ism-i fâil manasında mecazdır.) (Müellifin 've fevâide' kavli. Fâide'nin çoğuludur. Lugatte ilimden veya maldan elde ettiğin şeydir. Örfte amel üzerine terettüp eden maslahattır, neticesi olmak bakımından. Burada murad lugavî manadır.) (Müellifin 'ale'l-mübtediîn' kavli. Mübtedi'in çoğuludur. Meseleyi tasavvur etmemiş kimsedir. Mütevassıt, meseleyi tasavvur eden fakat istinbât edemeyendir. Müntehî, meseleyi tasavvur eden ve istinbâta kadir olandır. 'Ve gayri'l-mümârisîn' sözü, lazımın atfıdır; yani 'gayri'l-muâlicîn' anlamında olup, sanatta çokça mütalaa ve kıraat yapmışlardır.) (Müellifin 'edrakatnî rahmetu'd-du'âf' kavli. Yani bana erişti. İbârede kinaye yoluyla istiare vardır. Zayıflara karşı rikkatini, bir süvarinin birisini bir iş için hızla takip etmesine benzetip bu rikkatini hızlı kılmıştır. O halde 'sümme' burada sadece tertip içindir. 'Du'âf', 'zaîf'in çoğuludur; yani ilimde zayıflar.) (Müellifin 'fe-sennâ ilh' kavli. 'Sennâ'ş-şey'e': bir şeyi kat kat büküp iade etmek. Burada mutlak iade manasında kullanmıştır; tecrid yapmıştır.) (Müellifin 'inâne'l-kalem' kavli. 'İnân', hayvanın yularıdır. Kalemi, yularlı bir hayvana benzetmiştir kinaye yoluyla istiare ile. 'İnân'ın ispatı tahyîldir veya müşebbehün bihin müşebbehe izâfesidir; yani her birinde mutlak tasarruf bakımından kalem yulara benzer—düşün.) (Müellifin 'ileyhim' kavli. Yani onların hallerine münasip olana, mesela bu şerhe. 'Hubbe'l-is'âf' sözü, aklî mecaz olarak fâildir veya kinaye yoluyla istiaredir. 'İs'âf': maksada ulaştırmak. Yani o, kalemin yularını başkalarına yöneltmişken, yardım sevgisi yuları onlara geri çevirdi. 'Hîne' sözü, 'edrakatnî'nin zarfıdır. Ancak sen bilirsin ki ibarenin ifade ettiği mana şudur: talep anında bu şerhi telife başladı. Böylece sonraki 'fe-ecettuhum' sözü onu nakzeder gibi görünür; müteemmiline açıktır. Cevap olarak denir ki: O şey, talep anında adeta gerçekleşmiş gibiydi; çünkü onun gibinin talebi boşa çıkmaz. Fiilen vaki olan mertebesine indirilmiştir, نزل منزلة الواقع—Allah'ın {{'أَتَى أَمْرُ اللَّهِ'}} ayetinde olduğu gibi.) (Müellifin 'talebe minnî' kavli. 'İltemese' dememiş, Cenâb-ı Hakk'ın nimetini dile getirerek kendisinin o talebe ehil olduğunu belirtmiştir. 'İhvân': 'ah'ın çoğuludur, 'ashâb'da galip bir kullanımdır; 'ihve' ise nesebî kardeşlerde galip. Hasılı: 'ihvân' ve 'ihve'nin her ikisi de 'ah'ın çoğuludur; lakin 'ihvân' arkadaşlarda, 'ihve' nesebî kardeşlerde yaygındır.) (Müellifin 've cümletün' kavli. 'Cemâat'un' ile eş anlamlıdır; lafız tekrarından doğacak ağırlığı def için farklı lafız kullanılmıştır.) (Müellifin 'el-hıllân' kavli. Hâ'nın zammıyla, 'halîl'in çoğuludur. 'İhvân'ın masduku, hıllân'ın masdukudur—onlar hem ihvân hem hıllân olarak vasıflandırılırlar veya hıllân ile ihvândan daha hususî bir mana kastedilmiştir: sevgileri şiddetli olanlar, her ne kadar hullet mertebesine (muhabbetin safiyet mertebesi) ulaşmamış olsalar da.) (Müellifin 'lâ yekûnu kâsıran' kavli. 'Şerhan' için ikinci sıfattır.) (Müellifin 'el-kâsirîne' kavli. Yani mübtedi'lerden ibaret olanlar.) (Müellifin 'hâliyen 'ani'l-itnâb' kavli. 'Hâliyen', üçüncü sıfattır; ikinci sıfatın sebebi gibidir veya öyle olan bir isimden haldir. 'İtnâb': fayda için çok söz söylemek; fayda yoksa bu 'tatyîl'dir—eğer ziyade olduğu tayin edilmemişse—tıpkı "ve elfî kavlahâ kiziben ve meynâ" örneğinde olduğu gibi; yoksa 'haşv' olur, "va'lem ilme'l-yevmi ve'l-emsi kablehû" örneğindeki 'kablehû' gibi ki ziyadelik için tayin edilmiştir; meyn ise ma'tuf olduğu için tayin edilmemiştir. Sonra şurası gizli kalmasın ki 'itnâb' müellifin sıfatıdır, şerhin sıfatı değil; o halde 'itnâb' ism-i mef'ûl manasına tevil edilmelidir: mütnab kelam. Aynı şey 'mine'l-îcâz' için de söylenir. 'Mine'l-îcâz'daki 'min' teb'îz içindir, beyâniyye değil; aksi halde îcâzın bütün fertlerinin anlaşılmasının güç olduğunu gerektirirdi ki öyle değildir. Veya 'min' ta'lîl içindir: ihlal eden îcâz demektir.) (Müellifin 'ale'l-mübtediîne' kavli. Yani kâsirûn olanlar.) (Müellifin 'li-yaumme nef'uhu'l-ibâd' kavli. Bu, zikredilen vasıftaki şerh talebinin ta'lîlidir; çünkü faydanın umumî olması her iki şeyden de hâlî olmaya bağlıdır.) (Müellifin 'el-ibâd' kavli. Yani mübtedi ve gayri; büyük şerh ise yalnız müntehîye kâsırdır. Sonra, onun mübtedi'e faydası açıktır; müntehî ve mütevassıta ise ihvânla müzakere ve unuttuklarını hatırlama yönüyle faydalıdır.) (Müellifin 'el-hadarî' kavli. Bâdînin zıddıdır; hadarî ile kırsalı da kapsar.) (Müellifin 'fe-ecettuhum ilh' kavli. 'Fe' harfi ile gelerek hemen icabet ettiğine işaret etmiştir.)
فَكَمْ كَشَفَ عَنْ مُعْضِلَاتٍ وَأَبْرَدَ الْغَلِيلَ وَقَدْ وَضَعْت عَلَيْهِ شَرْحًا يَحِلُّ أَلْفَاظَهُ يَحْتَوِي عَلَى تَقْيِيدَاتِهِ وَفَوَائِدَ يَصْعُبُ فَهْمُهَا عَلَى الْمُبْتَدَئِينَ وَغَيْرِ الْمُمَارِسِينَ، ثُمَّ أَدْرَكَتْنِي رَحْمَةُ الضِّعَافِ فَثَنَى عِنَانَ الْقَلَمِ إلَيْهِمْ حُبُّ الْإِسْعَافِ حِينَ طَلَبَ مِنِّي جَمَاعَةٌ مِنْ الْإِخْوَانِ وَجُمْلَةٌ مِنْ الْخِلَّانِ شَرْحًا آخَرَ لَا يَكُونُ قَاصِرًا عَنْ إفَادَةِ الْقَاصِرِينَ خَالِيًا عَنْ الْإِطْنَابِ وَعَمَّا يَصْعُبُ فَهْمُهُ مِنْ الْإِيجَازِ عَلَى الْمُبْتَدَئِينَ لِيَعُمَّ نَفْعُهُ الْعِبَادَ وَيَتَعَاطَاهُ الْحَضَرِيُّ وَالْبَادِ فَأَجَبْتهمْــ[حاشية العدوي] قَوْلُهُ فَكَمْ) تَعْلِيلٌ لِقَوْلِهِ أَعْظَمَ وَهِيَ خَبَرِيَّةٌ لِلتَّكْثِيرِ أَيْ؛ لِأَنَّهُ كَشَفَ عَنْ مُعْضِلَاتٍ كَشْفًا كَثِيرًا (قَوْلُهُ مُعْضِلَاتٍ) قَالَ يَاسِينُ مُعْضِلَاتٌ بِفَتْحِ الضَّادِ وَكَسْرِهَا مِنْ قَوْلِهِمْ أَمْرٌ مُعْضِلٌ لَا يُهْتَدَى لِوَجْهِهِ اهـ.وَالْفَتْحُ بِمَعْنَى الْكَسْرِ وَفِي الْقَامُوسِ فِيمَا رَأَيْته مِنْ نُسْخَةٍ يُظَنُّ بِهَا الصِّحَّةُ بِضَبْطِ الْقَلَمِ بِكَسْرَةٍ تَحْتَ الضَّادِ.(قَوْلُهُ وَأَبْرَدَ الْغَلِيلَ إلَخْ) الْغَلِيلُ الْعَطَشُ أَوْ شِدَّتُهُ أَوْ حَرَارَةُ الْجَوْفِ كَذَا فِي الْقَامُوسِ فَإِذَا عَلِمْت ذَلِكَ فَيَكُونُ فِي الْعِبَارَةِ اسْتِعَارَةٌ تَصْرِيحِيَّةٌ شَبَّهَ التَّحَيُّرَ وَالْقَلَقَ الَّذِي يَقُومُ بِالْإِنْسَانِ حِينَ لَا يُدْرِكُ مَا يُرِيدُهُ مِنْ مَسَائِلِ الْعِلْمِ بِالْغَلِيلِ بِأَيِّ مَعْنًى كَانَ وَالْجَامِعُ ظَاهِرٌ وَاسْتَعَارَ اسْمَ الْمُشَبَّهِ بِهِ لِلْمُشَبَّهِ وَقَوْلُهُ أَبْرَدَ أَيْ صَيَّرَهُ بَارِدًا، وَهُوَ تَرْشِيحٌ أَوْ مُسْتَعَارٌ لَازَالَ تَأَمَّلْ (قَوْلُهُ وَقَدْ وَضَعْت) شُرُوعٌ فِي الِاعْتِذَارِ عَنْ الِاشْتِغَالِ بِهَذَا الشَّرْحِ مَعَ وُجُودِ الشَّرْحِ الْكَبِيرِ (قَوْلُهُ يَحِلُّ أَلْفَاظَهُ) أَرَادَ بِهِ بَيَانَ مَا يَتَعَلَّقُ بِالْإِعْرَابِ وَيُفْهَمُ الْمَعْنَى الْمُرَادُ مِنْ اللَّفْظِ لَا خُصُوصِ الْأَوَّلِ وَإِسْنَادُ الْحِلِّ لِلشَّرْحِ مَجَازٌ عَقْلِيٌّ؛ لِأَنَّهُ حَقِيقَةٌ فِي إسْنَادِهِ لِلشَّخْصِ وَإِيقَاعُ الْحِلِّ عَلَى الْأَلْفَاظِ مَجَازٌ عَقْلِيٌّ أَيْضًا؛ لِأَنَّهُ حَقِيقَةٌ فِي إيقَاعِهِ عَلَى عَقْدِ الْحَبْلِ أَوْ شَبَّهَ الْأَلْفَاظَ بِحَبْلٍ مُعَقَّدٍ عَلَى سَبِيلِ الِاسْتِعَارَةِ بِالْكِنَايَةِ وَيَحِلُّ قَرِينَةٌ (قَوْلُهُ تَقْيِيدَاتِهِ) جَمْعُ تَقْيِيدٍ بِمَعْنَى مُقَيِّدَاتِهِ فَهُوَ مَصْدَرٌ بِمَعْنَى اسْمِ الْفَاعِلِ مَجَازٌ (قَوْلُهُ وَفَوَائِدَ) جَمْعُ فَائِدَةٍ وَهِيَ لُغَةً مَا حَصَّلْته مِنْ عِلْمٍ أَوْ مَالٍ أَوْ غَيْرِهِمَا وَعُرْفًا الْمَصْلَحَةُ الْمُتَرَتِّبَةُ عَلَى الْفِعْلِ مِنْ حَيْثُ إنَّهَا ثَمَرَتُهُ وَنَتِيجَتُهُ وَالْمُرَادُ هُنَا الْمَعْنَى اللُّغَوِيُّ.(قَوْلُهُ عَلَى الْمُبْتَدَئِينَ) جَمْعُ مُبْتَدِئٍ، وَهُوَ مَنْ لَمْ يَصِلْ إلَى تَصْوِيرِ الْمَسْأَلَةِ وَالْمُتَوَسِّطُ مَنْ وَصَلَ إلَيْهِ دُونَ اسْتِنْبَاطِ الْمَسَائِلِ وَالْمُنْتَهِي مَنْ وَصَلَ لِتَصْوِيرِ الْمَسْأَلَةِ وَقَدَرَ عَلَى الِاسْتِنْبَاطِ وَقَوْلُهُ وَغَيْرِ الْمُمَارِسِينَ مِنْ عَطْفِ اللَّازِمِ أَيْ وَغَيْرِ الْمُعَالِجِينَ أَيْ الَّذِينَ كَثُرَتْ مُطَالَعَتُهُمْ وَقِرَاءَتُهُمْ فِي الْفَنِّ (قَوْلُهُ أَدْرَكَتْنِي رَحْمَةُ الضِّعَافِ) أَيْ لَحِقَتْنِي وَفِي الْعِبَارَةِ اسْتِعَارَةٌ بِالْكِنَايَةِ حَيْثُ شَبَّهَ رِقَّتَهُ عَلَى الضِّعَافِ فِي الْعِلْمِ بِفَارِسٍ مَثَلًا طَلَبَ إنْسَانًا لِأَمْرٍ مَا فَأَسْرَعَ إلَيْهِ فَلَحِقَهُ إشَارَةً إلَى سُرْعَةِ هَذِهِ الرِّقَّةِ فَإِذَنْ تَكُونُ ثُمَّ لِمُجَرَّدِ التَّرْتِيبِ وَالضِّعَافُ جَمْعُ ضَعِيفٍ أَيْ فِي الْعِلْمِ (قَوْلُهُ فَثَنَى إلَخْ) ثَنَّى الشَّيْءَ رَدَّ بَعْضَهُ عَلَى بَعْضٍ أَيْ تَرْجِيعَ بَعْضِهِ عَلَى بَعْضٍ فَأَطْلَقَهُ هُنَا عَلَى مُطْلَقِ التَّرْجِيعِ فَقَدْ ارْتَكَبَ التَّجْرِيدَ (قَوْلُهُ عِنَانَ الْقَلَمِ) الْعِنَانُ هُوَ مَا تُقَادُ بِهِ الدَّابَّةُ فَقَدْ شَبَّهَ الْقَلَمَ بِدَابَّةٍ ذَاتِ عِنَانٍ عَلَى طَرِيقِ الِاسْتِعَارَةِ بِالْكِنَايَةِ وَإِثْبَاتُ الْعِنَانِ تَخْيِيلٌ أَوْ أَنَّهُ مِنْ إضَافَةِ الْمُشَبَّهِ بِهِ لِلْمُشَبَّهِ أَيْ الْقَلَمِ الشَّبِيهِ بِالْعِنَانِ فِي مُطْلَقِ التَّصَرُّفِ فِي كُلٍّ فَتَدَبَّرْ (قَوْلُهُ إلَيْهِمْ) أَيْ إلَى مَا يُنَاسِبُ حَالَهُمْ مِثْلَ هَذَا الشَّرْحِ وَقَوْلُهُ حُبُّ الْإِسْعَافِ فَاعِلٌ مَجَازٌ عَقْلِيٌّ أَوْ اسْتِعَارَةٌ بِالْكِنَايَةِ وَالْإِسْعَافُ تَبْلِيغُ الْمَقْصُودِ أَيْ أَنَّهُ بَعْدَ أَنْ كَانَ مُوَجِّهًا عِنَانَ الْقَلَمِ لِغَيْرِهِمْ أَيْ لِغَيْرِ مُرَادِهِمْ رَجَّعَ حُبَّ الْإِسْعَافِ عِنَانَ الْقَلَمِ إلَيْهِمْ أَيْ إلَى مُرَادِهِمْ وَقَوْلُهُ حِينَ ظَرْفٌ لِقَوْلِهِ أَدْرَكَتْنِي إلَّا أَنَّك خَبِيرٌ بِأَنَّ مُفَادَ الْعِبَارَةِ حِينَئِذٍ أَنَّهُ حِينَ الطَّلَبِ شَرَعَ فِي تَأْلِيفِ هَذَا الشَّرْحِ فَيُنَكَّدُ عَلَيْهِ قَوْلُهُ بَعْدُ فَأَجَبْتهمْ إلَخْ كَمَا هُوَ ظَاهِرٌ لِلْمُتَأَمِّلِ وَيُجَابُ بِأَنَّ ذَلِكَ الشَّيْءَ لَمَّا كَانَ كَالْمُحَقَّقِ الْوُقُوعِ حِينَ الطَّلَبِ؛ لِأَنَّ مِثْلَهُ لَا يَخِيبُ سَائِلُهُ نُزِّلَ مَنْزِلَ الْوَاقِعِ بِالْفِعْلِ عَلَى حَدِّ قَوْله تَعَالَى {أَتَى أَمْرُ اللَّهِ} [النحل: ١] الْآيَةَ.(قَوْلُهُ طَلَبَ مِنِّي) لَمْ يَقُلْ الْتَمَسَ تَحَدُّثًا بِنِعْمَةِ الْمَوْلَى فِي أَنَّهُ صَارَ أَهْلًا لَأَنْ يُطْلَبَ مِنْهُ ذَلِكَ وَالْإِخْوَانُ جَمْعُ أَخٍ غَلَبَ فِي الْأَصْحَابِ دُونَ إخْوَةٍ بِخِلَافِ إخْوَةٍ فَهُوَ غَالِبٌ فِيمَنْ كَانَ مِنْ النَّسَبِ وَالْحَاصِلُ أَنَّ كُلًّا مِنْ إخْوَانَ وَإِخْوَةٍ جَمْعُ أَخٍ إلَّا أَنَّ إخْوَانَ غَلَبَ فِي الْأَصْحَابِ وَإِخْوَةً غَلَبَ فِي النَّسَبِ (قَوْلُهُ وَجُمْلَةٌ) مُرَادِفٌ لِجَمَاعَةٍ وَغَايَرَ دَفْعًا لِلثِّقَلِ الْحَاصِلِ مِنْ تَكْرَارِ اللَّفْظِ (قَوْلُهُ الْخُلَّانِ) بِضَمِّ الْخَاءِ جَمْعُ خَلِيلٍ وَمَصْدُوقُ الْإِخْوَانِ مَصْدُوقُ الْخُلَّانِ فَهُمْ مَوْصُوفُونَ بِأَنَّهُمْ خُلَّانُ وَإِخْوَانُ أَوْ أَرَادَ بِالْخُلَّانِ مَعْنًى أَخَصَّ مِنْ الْإِخْوَانِ، وَهُوَ مَنْ اشْتَدَّتْ مَحَبَّتُهُمْ، وَإِنْ لَمْ يَصِلُوا إلَى مَرْتَبَةِ الْخُلَّةِ الَّتِي هِيَ صَفَاءُ الْمَوَدَّةِ (قَوْلُهُ لَا يَكُونُ قَاصِرًا) وَصْفٌ ثَانٍ لِشَرْحًا (قَوْلُهُ الْقَاصِرِينَ) أَيْ الَّذِينَ هُمْ عِبَارَةٌ عَنْ الْمُبْتَدِئِينَ أَيْ بِخُلُوِّهِ عَنْ الْإِطْنَابِ وَعَمَّا يَصْعُبُ فَهْمُهُ مِنْ الْإِيجَازِ فَقَوْلُهُ خَالِيًا وَصْفٌ ثَالِثٌ كَالْعِلَّةِ لِلْوَصْفِ الثَّانِي أَوْ حَالٌ مِنْ اسْمٍ يَكُونُ كَذَلِكَ.(قَوْلُهُ الْإِطْنَابِ) الْإِتْيَانُ بِالْكَلَامِ الْكَثِيرِ لِفَائِدَةٍ، وَأَمَّا إذَا لَمْ يَكُنْ لِفَائِدَةٍ فَهُوَ تَطْوِيلٌ إنْ لَمْ يَتَعَيَّنْ كَقَوْلِهِوَإِلْفِي قَوْلَهَا كَذِبًا وَمَيْنَاوَإِلَّا كَانَ حَشْوًا كَقَوْلِهِوَاعْلَمْ عِلْمَ الْيَوْمِ وَالْأَمْسِ قَبْلَهُفَقَبْلَهُ حَشْوٌ؛ لِأَنَّهُ مُتَعَيِّنٌ لِلزِّيَادَةِ بِخِلَافِ مَيْنٍ فَإِنَّهُ مَعْطُوفٌ فِي مَنْزِلَةِ الْمَعْطُوفِ عَلَيْهِ فَلَمْ يَتَعَيَّنْ لِلزِّيَادَةِ، ثُمَّ لَا يَخْفَى أَنَّ الْإِطْنَابَ مِنْ صِفَةِ الْمُؤَلِّفِ لَا مِنْ صِفَةِ الشَّرْحِ فَلْيُؤَوَّلْ الْإِطْنَابُ بِاسْمِ الْمَفْعُولِ أَيْ الْكَلَامُ الْمُطْنَبُ وَكَذَا يُقَالُ فِي قَوْلِهِ مِنْ الْإِيجَازِ وَمِنْ فِي قَوْلِهِ مِنْ الْإِيجَازِ لِلتَّبْعِيضِ لَا بَيَانِيَّةٌ وَإِلَّا لَاقْتَضَى أَنَّ الْإِيجَازَ جَمِيعُ أَفْرَادِهِ يَصْعُبُ فَهْمُهُ وَلَيْسَ كَذَلِكَ أَوْ أَنَّ مِنْ لِلتَّعْلِيلِ أَيْ الْإِيجَازِ الْمُخِلِّ (قَوْلُهُ عَلَى الْمُبْتَدِئِينَ) أَيْ الَّذِينَ هُمْ الْقَاصِرُونَ (قَوْلُهُ لِيَعُمَّ نَفْعُهُ الْعِبَادَ) تَعْلِيلٌ لِطَلَبِ الشَّرْحِ عَلَى الْوَصْفِ الْمَذْكُورِ؛ لِأَنَّ عُمُومَ نَفْعِهِ بِالْخُلُوِّ عَنْ الْأَمْرَيْنِ مَعًا (قَوْلُهُ الْعِبَادَ) أَيْ الْمُبْتَدِئَ وَغَيْرَهُ بِخِلَافِ الْكَبِيرِ فَإِنَّهُ قَاصِرٌ عَلَى الْمُنْتَهِي، ثُمَّ نَفْعُهُ الْمُبْتَدِئَ ظَاهِرٌ وَالْمُنْتَهِي وَمِثْلُهُ الْمُتَوَسِّطُ بِالْمُذَاكَرَةِ مَعَ الْإِخْوَانِ وَتَذْكَارُ مَا قَدْ يَغْفُلُ عَنْهُ (قَوْلُهُ الْحَضَرِيُّ) خِلَافُ الْبَادِي وَأَرَادَ بِالْحَضَرِيِّ مَا يَشْمَلُ الْقَرَوِيَّ (فَأَجَبْتهمْ إلَخْ) أَتَى بِالْفَاءِ إشَارَةً إلَى أَنَّهُ أَجَابَهُمْ فَوْرًا
Buna güvenerek, kerîm ve mâlik olan (Allah'ın) beni kudretli kılmasına itimat ederek. İşte ben şimdi murad edilene başlıyor; şerh için (ş) ve asıl metin için (ص) işareti koyuyorum. Şöyle diyorum: Allah'tan, umulanın (matlubun) elde edilmesi hususunda yardım dilerim. (Asıl metin:) “Bismillâhirrahmânirrahîm.” (Şerh:) Müellif kitabına besmele ile başlamıştır; bu, Kitâb-ı Azîz'e (Kur'an'a), Nebevî eserlere ve ümmetin icmâına uyarak kitabı besmele ile açma amacını taşır. Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şu hadisi de buna delildir: “Bir rivayette olduğu gibi, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ ile başlanmayan her önemli iş, ebter (kesik, kuyruksuz), akta‘ (kopuk, eli kesik) veya eczem (parmaksız, hastalıklı) olur,” yani noksan ve bereketi azdır. (Buradaki) ‘bâ’ harfi, istiâne (yardım talep etme) içindir. [Hâşiye-i ‘Adevî]: “Vâsikan” (güvencrek) ifadesi, “ecebt” (icabet ettim) fiilindeki “tâ” zamirinden haldir. “Bi-ikdâri” (beni kudretli kılmasına) sözü, beni güçlendirmesi, yani bana yeterli kudreti vermesi anlamındadır; bilgime ve anlayışıma güvenmek anlamında değildir. (Şârihin) “el-Kerîmi’l-Mâlik” sözü: Zira söz konusu ikdâr (güç verme) bir nimettir ve bu nimet, ancak hem kerîm hem de mâlik olandan gelir; bu iki sıfattan yoksun olandan veya yalnızca birine sahip olandan gelmez. Bu sebeple şârih bu iki sıfatı zikretmiştir. “Ve hâ ene eşra‘u” (işte ben başlıyorum) sözü: Burada “hâ” tenbih harfi kullanılmıştır; oysa haber işaret ismi değildir, bu yönüyle kullanım şâzzdır (nadirdir). “Râkımen” ifadesi haldir; bu, “râkım” ism-i fâilidir ve mef‘ûlü (ص) ve (ش) işaretleridir. Yani şerh için (ش) işaretini –ki “şârih” lafzının kısaltmasıdır– ve asıl metin için (ص) işaretini –ki “musannif” lafzının kısaltmasıdır– yazıyorum. Görünüşe göre bu işaretlerin okunuşu, adıyla (harf ismiyle) değil, sembolik ismiyle okunmalıdır. Bunu, fakir kâtiplerin kırmızı mürekkep masrafına olan şefkatinden dolayı yapmıştır. “Fe-ekûlu” (Şöyle derim:) sözünün mef‘ûlü, “ifeteteha”dır (açtı, başladı). Mef‘ûlün “Sâd (ص)” (yani musannifin sözü) olması da muhtemeldir; yani “Musannifin ‘Bismillahirrahmanirrahim’ dediğini söylüyorum” şeklinde. Bu durumda “musannif” mübteda, haberi ise mahzuftur. “Ve minallahi” (Allah'tan) sözü: Hâl cümlesidir; yani “Ben Allah'tan medet (yardım) diliyorum; mededi ancak Allah'tan talep ederim.” İşte doğru anlayış budur. “Alâ husûli’l-me’mûli” (umulanın elde edilmesi üzerine / için) ifadesi, matlubun elde edilmesi içindir; yahut “istemedde” fiiline “takviye (güçlenme)” anlamı yüklenmiştir. “Bil-besmeleti” sözü: Aslında “besmele”, “Bismillah” dediğinde kullanılan mastardır; ancak örfî bir hakikat olarak “Bismillâhirrahmânirrahîm” lafzının tamamı için kullanılır olmuştur. “İktidâen” sözü: Yani Kitâb-ı Azîz'e uymak amacıyla. Zira Kur'an besmele ile başlamıştır; her ne kadar mezhebimize göre Kur'an'dan bir ayet olmasa da. “el-Kitâb” lafzı, belirli lafızlar için örfî bir hakikattir; aslı ise “ketebe” fiilinin mastarıdır. “el-Azîz” sözü: Eşsiz, benzeri olmayan anlamındadır; bu durumda tenzih isimlerindendir. Yahut kuvvetli, galip anlamındadır; çünkü O, kendisine karşı çıkmak isteyen herkesi yener; bu yönüyle celâl sıfatlarındandır. “Ve’l-âsâri’n-nebeviyye” sözü: “Eser”in çoğuludur. “Eser”, rivayet edilen şey için kullanılır; ister Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den, ister sahâbîden rivayet edilmiş olsun. Nitekim tercih edilen mezhep budur. Nevevî de böyle söylemiştir. “Nebeviyye” ifadesi, Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)'e nispettir ve (sadece ona ait olanı) tahsis eder. (Tenbih:) “Ve’l-âsâri’n-nebeviyye” sözünün takdiri “ve amelen bi’l-âsâri’n-nebeviyye” (nebevî eserlerle amel ederek) şeklindedir. Tıpkı “‘aleftehâ tibnen ve mâen bâridâ” (Onu saman ve soğuk suyla besledim) ifadesinde olduğu gibi. Yani onlara (hayvanlara) su verdim; çünkü nebevî eserlerle uygun olan “amel”dir, “iktidâ” (uyma) değildir. “Ve’l-icmâu” (ve icmâ) sözü, “ve amelen bi-mûcebi icmâihim el-fi‘lî” (ümmetin fiilî icmâsının gereğince amel ederek) takdirindedir. “Li-iftitâhi” ifadesi, “iktidâen” sözüne bağlıdır. “Ve li-kavlihî” ifadesi ise “ve’l-âsâr” sözüne bağlıdır. Bu üç lafzın (ebter, akta‘, eczem) bir arada zikredilmesi, her bir rivayetin ayrı ayrı bulunması haysiyetiyledir; yahut eserlerin cinsini kastetmiştir ki bu cins, tek bir fertte tahakkuk eder. Oysa icmâ için de bir bağlayıcı ifade eklemesi daha uygun olurdu; meselâ “li-icmâi’l-ümmeti ale’l-ityâni bihâ” (ümmetin onu getirme konusundaki icmâsı için) denmeliydi. “Zî bâlin” sözü: Yani şer‘an veya kalben önemsenen, ehemmiyet verilen bir durum. “Zî kalbin”e (kalp sahibine) benzetilerek, istiâre-i mekniyye (kapalı istiâre) vardır; müşebbehün bih zikredilmeyip levâzımından biriyle ima edilmiştir. Burada müşebbeh (benzeyen) olan “emir” (iş) zikredilmiş, müşebbehün bih (kendisine benzetilen) olan “kalb”in (kalbin) lazımlarından bir şey –ki o da “zî”dir– anılmıştır. Yahut bu iş, şerefinden dolayı sanki sahibinin kalbine sahip olmuş, onu meşgul etmiş gibidir; bu sebeple işe “zî bâl” denmiştir. “Zî” denmiş, “sâhib” denmemiştir; her ne kadar aynı anlamda olsa da. Çünkü “zî” ile vasfetmek, “sâhib” ile vasfetmekten daha beliğdir. Zira “zî”, tâbi olana (tabi‘) izafe edilir ve bu durumda “zî” metbû‘ (kendisine uyulan) olur. “Sâhib” ise metbû‘a (kendisine uyulana) izafe edilir, bu durumda “sâhib” tâbi‘ olur. Nitekim “Ebû Hureyre sâhibu Resûlillâh” denir; “Resûlullah sâhibu Ebî Hureyre” denmez. “Zü” için ise “zü’l-mâl” (mal sahibi), “zü’l-feres” (at sahibi) dersin; burada birincinin (zü) metbû‘ olduğunu görürsün. “Lâ yübdeü fîh” sözü: Yani “Onda ‘Bismillah’ ile başlanmaz.” Burada “bâ” harfi “yübdeü” fiiline mütealliktir; “fîh” ise nâib-i fâildir. Ardından, muhtemelen kastedilen, bu lafızla başlanmamasıdır ki görünüşte olan da budur. Bir diğer ihtimal ise, Allah'ın isimlerinden herhangi bir isimle başlanmamasının kastedilmesidir; bu da “zikrillah” rivayetindeki gibidir. Bu ikinci ihtimale şöyle bir itiraz yöneltilmiştir: Nekire, marifeye izafe edildiğinde umum ifade eder. O halde mana, “Allah'ın bütün isimleriyle başlanmayan her iş” şeklinde olur ki bu son derece güçtür. Cevap olarak denir ki: “Nekire marifeye izafe edildiğinde umum ifade eder” sözü, onun bir karine ile umum için kullanılmaya elverişli olduğu anlamına gelir. Burada ise bunun aksini gösteren bir karine mevcuttur; çünkü bu ümmetten güçlük kaldırılmıştır. Şârihin sözünden anlaşılan, bu üç lafzın (ebter, akta‘, eczem) üç ayrı rivayet olduğu ve her rivayette besmelenin “bâ” ve “er-Rahmânirrahîm” ile zikredildiği, ayrıca “fâ” ve zamirin durumunun farklı olduğudur. Oysa durum böyle değildir. Ebter rivayeti olan birinci rivayet: “Küllü emrin zî bâlin lâ yübdeü fîhi bi-bismillâhi fehüve ebter” şeklindedir; yani hikâye üzere iki “bâ” ile. Diğer bazılarının rivayeti de böyledir ve bunu Hatîb'e nispet etmişlerdir. İkinci rivayet ise: “Küllü emrin zî bâlin lâ yübdeü fîhi bi-bismillâhirrahmânirrahîmi akta‘” şeklindedir; “fâ” ve zamir olmaksızın. Rahâvî'nin (râ’nın zamı ile) rivayeti böyledir. Üçüncü rivayet: “Küllü emrin zî bâlin lâ yübdeü fîhi bi-bismillâhirrahmânirrahîmi fehüve eczem” şeklindedir. “Ebter” lügatte, kuyruğu olmayan hayvan demektir. “Akta‘”, iki eli veya bir eli kesik olan kimsedir. “Eczem” lügatte, cüzzam hastalığına yakalanmış kimsedir; kimi âlimlere göre ise iki avucunun parmakları kesilmiş kimsedir. Sâhibu’l-Misbâh, “eczem”i “akta‘” ile eşdeğer görmüştür. Kâmûs ise onu, hem cüzzamlı hem de eli kesik kimse olarak açıklamıştır. Bunların her biri hadiste, bereketi az olan (şârihin dediği gibi) veya kaybolan (başka birinin dediği gibi) şey için kullanılmıştır. Bu, yaratılışını tamamlayan kuyruğunu kaybetmiş hayvana; veya güç ve elde etme işinde dayandığı iki elini kaybetmiş kimseye; yahut elde etmek istediği şeye ulaşmak için vesile olan parmaklarını kaybetmiş kimseye benzetilerek yapılmıştır. Bu durumda ifade, ya teşbîh-i belîğ kabilindendir ya da “Zeyd esed” (Zeyd aslandır) örneğinde olduğu gibi, noksan ve bereketsiz için kullanılmış tasrîhî istiâredir. Şârihin “yani noksan ve bereketi azdır” sözü, ya ikinci vecihte müstearün leh’tir (kendisi için istiare yapılan), ya da birinci vecihte mananın hâsılıdır. Kimi âlimler bunu istiâre-i mekniyye olarak değerlendirmiştir. Şöyle ki: Besmele ile başlanmayan işi, yaratılışça noksan olana benzetmiş; bu benzetmeyi zihninde gizli tutmuş (teşbih-i muzmer) ve müşebbehün bihin adını müşebbehe vermiştir. Bu durumda istiâre-i mekniyye olur. Buna şöyle bir itiraz yöneltilmiştir: Bu kullanımda iki taraf (müşebbeh ve müşebbehün bih) arasında cem‘ yapılmış olur. Ancak bu, vasfın (betr) hususiyetinin dikkate alınmasıyla veya vasfın delaletinin zat ile birlikte sıfat değil, yalnızca sıfat olduğu esasına dayanarak cevaplanabilir. “Ve kalîlü’l-bereketi” (bereketi az) ifadesi, “nâkıs” (noksan) sözünün tefsir atfıdır. Yani onun noksanlığından maksat, hissen (duyusal olarak) tam olsa bile bereketinin az olmasıdır. “Ve’l-bâü li’l-istiâneti” (Bâ harfi istiâne içindir) sözü: Yani bu bâ harfi, ta‘diye (geçişlilik) veya musâhabe (beraberlik) için değil, istiâne (yardım talep) içindir.
إلَى ذَلِكَ وَاثِقًا بِإِقْدَارِ الْكَرِيمِ الْمَالِكِ وَهَا أَنَا أَشْرَعُ فِي الْمُرَادِ رَاقِمًا لِلشَّرْحِ (ش) وَلِلْأَصْلِ (ص) فَأَقُولُ وَمِنْ اللَّهِ أَسْتَمِدُّ عَلَى حُصُولِ الْمَأْمُولِ (ص) بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (ش) افْتَتَحَ كِتَابَهُ بِالْبَسْمَلَةِ اقْتِدَاءً بِالْكِتَابِ الْعَزِيزِ وَالْآثَارِ النَّبَوِيَّةِ وَالْإِجْمَاعِ لِافْتِتَاحِ الْكِتَابِ بِهَا وَقَوْلُهُ عليه الصلاة والسلام «كُلُّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَا يُبْدَأُ فِيهِ بِبِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ كَمَا فِي رِوَايَةٍ فَهُوَ أَبْتَرُ أَوْ أَقْطَعُ أَوْ أَجْذَمُ» أَيْ نَاقِصٌ وَقَلِيلُ الْبَرَكَةِ وَالْبَاءُ لِلِاسْتِعَانَةِــ[حاشية العدوي] قَوْلُهُ وَاثِقًا) حَالٌ مِنْ التَّاءِ فِي أَجَبْت وَقَوْلُهُ بِإِقْدَارِ أَيْ بِكَوْنِهِ يُقَدِّرُنِي أَيْ يُعْطِينِي قَدْرَهُ أَيْ لَا وَاثِقًا بِعِلْمِي وَفَهْمِي (قَوْلُهُ الْكَرِيمِ الْمَالِكِ) لَمَّا كَانَ الْإِقْدَارُ الْمَذْكُورُ نِعْمَةً وَهِيَ لَا تَكُونُ إلَّا مِنْ كَرِيمٍ مَالِكٍ لَا مِنْ خِلَافِهِ مِمَّنْ عُدِمَ فِيهِ الْوَصْفَانِ أَوْ أَحَدُهُمَا خَصَّهُمَا بِالذِّكْرِ (قَوْلُهُ وَهَا أَنَا أَشْرَعُ إلَخْ) فِيهِ شُذُوذٌ حَيْثُ أَدْخَلَ هَا التَّنْبِيه وَلَيْسَ الْخَبَرُ اسْمَ إشَارَةٍ (قَوْلُهُ رَاقِمًا) حَالٌ، وَهُوَ اسْمُ فَاعِلٍ مَعْمُولُهُ ص وش أَيْ رَاقِمًا عَلَامَةَ الشَّرْحِ ش مُخْتَصَرَةً مِنْ لَفْظِ الشَّارِحِ وص مُخْتَصَرَةٌ مِنْ لَفْظِ الْمُصَنِّفِ وَالظَّاهِرُ قِرَاءَتُهُ بِالْمُسَمَّى لَا بِالِاسْمِ وَفَعَلَ ذَلِكَ شَفَقَةً عَلَى فُقَرَاءِ الْكَتَبَةِ فِي ثَمَنِ الْمِدَادِ الْأَحْمَرِ (قَوْلُهُ فَأَقُولُ) مَقُولُ الْقَوْلِ افْتَتَحَ وَيُحْتَمَلُ أَنَّ مَعْمُولَهُ ص إلَخْ أَيْ فَأَقُولُ الْمُصَنِّفُ قَالَ بِسْمِ اللَّه الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ فَالْمُصَنِّفُ مُبْتَدَأٌ وَخَبَرُهُ مَحْذُوفٌ وَقَوْلُهُ وَمِنْ اللَّهِ أَيْ وَالْحَالُ أَنِّي أَسْتَمِدُّ مِنْ اللَّهِ أَيْ لَا أَطْلُبُ الْمَدَدَ إلَّا مِنْ اللَّهِ، وَهُوَ الْفَهْمُ الصَّائِبُ (قَوْلُهُ عَلَى حُصُولِ الْمَأْمُولِ) أَيْ لِأَجْلِ حُصُولِ الْمَأْمُولِ أَوْ أَنَّهُ ضَمَّنَ اسْتَمَدَّ مَعْنَى التَّقَوِّي (قَوْلُهُ بِالْبَسْمَلَةِ) هِيَ فِي الْأَصْلِ مَصْدَرُ بَسْمَلَ إذَا قَالَ بِسْمِ اللَّهِ إلَّا أَنَّهَا صَارَتْ حَقِيقَةً عُرْفِيَّةً فِي بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (قَوْلِهِ اقْتِدَاءً) أَيْ لِأَجْلِ الِاقْتِدَاءِ بِالْكِتَابِ الْعَزِيزِ مِنْ حَيْثُ إنَّهُ اُبْتُدِئَ بِهَا، وَإِنْ لَمْ تَكُنْ مِنْهُ عَلَى مَذْهَبِنَا وَالْكِتَابُ هُوَ حَقِيقَةٌ عُرْفِيَّةٌ فِي الْأَلْفَاظِ الْمَخْصُوصَةِ، وَهُوَ فِي الْأَصْلِ مَصْدَرُ كَتَبَ (قَوْلُهُ الْعَزِيزِ) أَيْ الْعَدِيمِ الْمِثَالِ فَيَكُونُ مِنْ أَسْمَاءِ التَّنْزِيهِ أَوْ الْقَوِيِّ الْغَالِبِ؛ لِأَنَّهُ يَغْلِبُ كُلَّ مَنْ يُرِيدُ مُعَارَضَتَهُ فَهُوَ مِنْ صِفَاتِ الْجَلَالِ (قَوْلُهُ وَالْآثَارِ النَّبَوِيَّةِ) جَمْعُ أَثَرٍ وَالْأَثَرُ يُطْلَقُ عَلَى الْمَرْوِيِّ سَوَاءٌ كَانَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَوْ عَنْ الصَّحَابِيِّ كَمَا هُوَ الْمَذْهَبُ الْمُخْتَارُ كَذَا قَالَ النَّوَوِيُّ فَقَوْلُهُ النَّبَوِيَّةِ نِسْبَةٌ لِلنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم مُخَصَّصَةً.(تَنْبِيهٌ) : قَوْلُهُ وَالْآثَارِ النَّبَوِيَّةِ أَيْ وَعَمَلًا بِالْآثَارِ النَّبَوِيَّةِ عَلَى حَدِّعَلَفْتهَا تِبْنًا وَمَاءً بَارِدًاأَيْ وَسَقَيْتهَا إذْ الْآثَارُ النَّبَوِيَّةُ يُنَاسِبُهَا الْعَمَلُ لَا الِاقْتِدَاءُ وَقَوْلُهُ وَالْإِجْمَاعُ أَيْ وَعَمَلًا بِمُقْتَضَى إجْمَاعِهِمْ الْفِعْلِيِّ (قَوْلُهُ لِافْتِتَاحِ) رَاجِعٌ لِقَوْلِهِ اقْتِدَاءً إلَخْ.وَقَوْلُهُ وَلِقَوْلِهِ إلَخْ رَاجِعٌ لِقَوْلِهِ وَالْآثَارِ وَالْجَمْعُ بِاعْتِبَارِ أَبْتَرُ وَأَقْطَعُ وَأَجْذَمُ أَوْ أَرَادَ جِنْسَ الْآثَارِ الْمُتَحَقِّقِ فِي وَاحِدٍ وَكَانَ الْأَوْلَى أَنْ يَزِيدَ مَا يَرْجِعُ لِلْإِجْمَاعِ فَيَقُولُ لِإِجْمَاعِ الْأُمَّةِ عَلَى الْإِتْيَانِ بِهَا (قَوْلُهُ ذِي بَالٍ إلَخْ) أَيْ حَالٍ يَهْتَمُّ بِهِ شَرْعًا أَوْ قَلْبٍ تَشْبِيهًا بِذِي قَلْبٍ عَلَى سَبِيلِ الِاسْتِعَارَةِ الْمَكْنِيَّةِ أَعْنِي ذِكْرَ الْمُشَبَّهِ، وَهُوَ هُنَا الْأَمْرُ وَشَيْءٍ مِنْ لَوَازِمِ الْمُشَبَّهِ بِهِ، وَهُوَ هُنَا الْقَلْبُ أَوْ عَلَى أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ لِشَرَفِهِ كَأَنَّهُ مَلَكَ قَلْبَ صَاحِبِهِ لِاشْتِغَالِهِ بِهِ فَنُسِبَ إلَيْهِ وَقَالَ ذِي وَلَمْ يَقُلْ كُلُّ أَمْرٍ صَاحِبُ بَالٍ إلَخْ مَعَ أَنَّهُ بِمَعْنَاهُ؛ لِأَنَّ الْوَصْفَ بِذِي أَبْلَغَ مِنْ الْوَصْفِ بِصَاحِبٍ فَإِنَّ ذِي تُضَافُ لِلتَّابِعِ فَتَكُونُ هِيَ الْمَتْبُوعَةُ وَصَاحِبُ يُضَافُ إلَى الْمَتْبُوعِ فَيَكُونُ تَابِعًا تَقُولُ أَبُو هُرَيْرَةَ صَاحِبُ رَسُولِ اللَّهِ وَلَا تَقُولُ رَسُولُ اللَّهِ صَاحِبُ أَبِي هُرَيْرَةَ، وَأَمَّا ذُو فَتَقُولُ ذُو الْمَالِ وَذُو الْفَرَسِ فَتَجِدُ الْأَوَّلَ مَتْبُوعًا (قَوْلُهُ لَا يُبْدَأُ فِيهِ) أَيْ لَا يُبْدَأُ بِبِسْمِ اللَّهِ فِيهِ فَالْبَاءُ صِلَةُ يُبْدَأُ وَفِيهِ نَائِبُ الْفَاعِلِ، ثُمَّ يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ لَا يُبْدَأُ فِيهِ بِهَذَا اللَّفْظِ، وَهُوَ الظَّاهِرُ وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ بِاسْمٍ مِنْ أَسْمَاءِ اللَّهِ فَيَكُونُ كَرِوَايَةِ ذِكْرِ اللَّهِ وَأُورِدُ عَلَى هَذَا الِاحْتِمَالِ أَنَّ النَّكِرَةَ إذَا أُضِيفَتْ إلَى مَعْرِفَةٍ تَعُمُّ فَيَكُونُ الْمَعْنَى كُلُّ أَمْرٍ لَا يُبْدَأُ فِيهِ بِجَمِيعِ أَسْمَاءِ اللَّهِ وَهَذَا عَسِرٌ جِدًّا وَأُجِيبُ بِأَنَّ مَعْنَى قَوْلِهِمْ النَّكِرَةُ إذَا أُضِيفَتْ إلَى مَعْرِفَةٍ تَعُمُّ أَنَّهَا تَصْلُحُ لِلْعُمُومِ إذَا دَلَّ عَلَيْهِ قَرِينَةٌ.وَالْقَرِينَةُ هَاهُنَا قَائِمَةٌ عَلَى عَدَمِ ذَلِكَ إذْ الْعُسْرُ مُنْتَفٍ عَنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ وَقَضِيَّةُ كَلَامِهِ أَنَّهَا ثَلَاثُ رِوَايَاتٍ فِي بِسْمِ اللَّه الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ بِزِيَادَةِ الْبَاءِ وَالرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَالْفَاءُ وَالضَّمِيرِ وَلَيْسَ كَذَلِكَ أَمَّا الرِّوَايَةُ الْأُولَى الَّتِي هِيَ رِوَايَةُ أَبْتَرُ فَهِيَ «كُلُّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَا يُبْدَأُ فِيهِ بِبِسْمِ اللَّهِ فَهُوَ أَبْتَرُ» فَهِيَ بِبَاءَيْنِ عَلَى الْحِكَايَةِ وَكَذَا رِوَايَةُ بَعْضِهِمْ وَنَسَبَهُ لِلْخَطِيبِ، وَأَمَّا الرِّوَايَةُ الثَّانِيَةُ فَهِيَ «كُلُّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَا يُبْدَأُ فِيهِ بِبِسْمِ اللَّه الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ أَقْطَعُ» بِدُونِ الْفَاءِ وَالضَّمِيرِ هَكَذَا فِي رِوَايَةِ الرَّهَاوِيِّ بِضَمِّ الرَّاءِ، وَأَمَّا الرِّوَايَةُ الثَّالِثَةُ فَهِيَ «كُلُّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَا يُبْدَأُ فِيهِ بِبَسْمِ اللَّه الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ فَهُوَ أَجْذَمُ» وَالْأَبْتَرُ لُغَةً مَا كَانَ مِنْ ذَوَاتِ الذَّنْبِ وَلَا ذَنْبَ لَهُ وَالْأَقْطَعُ مَنْ قُطِعَتْ يَدَاهُ أَوْ إحْدَاهُمَا وَالْأَجْذَمُ لُغَةً مَنْ بِهِ الدَّاءُ الْمَعْرُوفُ وَقِيلَ مَنْ قُطِعَتْ أَصَابِعُ كَفَّيْهِ وَجَعَلَهُ صَاحِبُ الْمِصْبَاحِ مُسَاوِيًا لِأَقْطَعَ. وَأَمَّا الْقَامُوسُ فَقَدْ فَسَّرَهُ بِمَنْ بِهِ الدَّاءُ الْمَعْرُوفُ وَبِمَنْ قُطِعَتْ يَدُهُ أَطْلَقَ كُلٌّ مِنْهَا فِي الْحَدِيثِ عَلَى مَا قَلَّتْ بَرَكَتُهُ كَمَا قَالَ الشَّارِحُ أَوْ فُقِدَتْ كَمَا قَالَ آخَرُ تَشْبِيهًا لَهُ بِمَا فَقَدَ ذَنَبَهُ الَّذِي تَكْمُلُ بِهِ خِلْقَتُهُ أَوْ بِمَنْ فَقَدَ يَدَيْهِ اللَّتَيْنِ يَعْتَمِدُ بِهِمَا فِي الْبَطْشِ وَمُحَاوَلَةُ التَّحْصِيلِ أَوْ بِمَنْ فَقَدْ أَصَابِعَهُ الَّتِي يَتَوَصَّلُ بِهَا إلَى مَا يَرُومُ تَحْصِيلَهُ وَحِينَئِذٍ فَهُوَ إمَّا مِنْ قَبِيلِ التَّشْبِيهِ الْبَلِيغِ أَوْ الِاسْتِعَارَةِ التَّصْرِيحِيَّةِ لِنَاقِصٍ وَقَلِيلِ الْبَرَكَةِ عَلَى حَدِّ مَا قِيلَ فِي زَيْدٌ أَسَدٌ فَقَوْلُ الشَّارِحِ أَيْ نَاقِصٌ وَقَلِيلُ الْبَرَكَةِ إمَّا أَنَّهُ الْمُسْتَعَارُ لَهُ عَلَى الْوَجْهِ الثَّانِي وَإِمَّا حَاصِلُ الْمَعْنَى عَلَى الْوَجْهِ الْأَوَّلِ وَبَعْضُهُمْ جَعَلَهُ اسْتِعَارَةً بِالْكِنَايَةِ فَنَقُولُ شَبَّهَ الَّذِي لَا يُبْدَأُ فِيهِ بِالْبَسْمَلَةِ بِالنَّاقِصِ الْخِلْقَةِ تَشْبِيهًا مُضْمَرًا فِي النَّفْسِ وَأَطْلَقَ اسْمَ الْمُشَبَّهِ بِهِ عَلَى الْمُشَبَّهِ فَتَكُونُ اسْتِعَارَةً بِالْكِنَايَةِ وَيَرِدُ عَلَيْهِ أَنَّ فِيهِ جَمْعًا بَيْنَ الطَّرَفَيْنِ إلَّا أَنْ يُلَاحَظَ خُصُوصُ الصِّفَةِ الَّتِي هِيَ الْبَتْرُ أَوْ بِنَاءً عَلَى أَنَّ مَدْلُولَ الْوَصْفِ الصِّفَةُ لَا الذَّاتُ مَعَ الصِّفَةِ.(قَوْلُهُ وَقَلِيلُ الْبَرَكَةِ) عَطْفُ تَفْسِيرٍ عَلَى قَوْلِهِ نَاقِصٌ أَيْ الْمُرَادُ بِنُقْصَانِهِ قِلَّةُ بَرَكَتِهِ، وَإِنْ كَمُلَ حِسًّا (قَوْلُهُ وَالْبَاءُ لِلِاسْتِعَانَةِ) أَيْ فَلَيْسَتْ الْبَاءُ لِلتَّعْدِيَةِ وَلَا لِلْمُصَاحَبَةِ أَيْ الْبَاءُ
Müteallika, bir mahzufa ki takdiri "üellifü" (telif ederim) ve benzeridir. O, telifin bütün cüzlerini şumul eder. Böylece "iftetihu" (açarım) ve benzerinden daha evlâdır; zira [iftetihu] teberrükün yalnızca açılışa hasredildiği vehmini uyandırır. Allah, vâcibü'l-vücûd olan zâta alemdir (özel isim). Bu sebeple sıfatları da şumul eder. er-Rahmân, nimetlerin celâili (büyükleri) ile -kemmiyet veya keyfiyet bakımından- in'am edendir. er-Rahîm ise onların dakâiki (ince noktaları) ile -aynı şekilde- in'am edendir. [Müellif] birinciyi (Allah lafzını) takdim etmiştir; çünkü o zâta delalet eder. Sonra ikinciyi (Rahmân'ı) takdim etmiştir; çünkü [Rahmân] O'na (Allah'a) mahsustur ve üçüncüden (Rahîm'den) daha beliğdir (mübalağalıdır). Bu sebeple onu üçüncünün önüne geçirmiştir ki üçüncü, onun için bir tetimme (tamamlayıcı) olsun. [Hâşiyetü'l-Adevî] Müellifin kelâmında. Sonra deriz ki: En faziletli olan, bâ'yı teberrük vechiyle musâhabe (beraberlik) için kılmaktır. Zira istiâne bâ'sı, fiilin âletine dahil olur; nitekim "kalemle yazdım" (ketebtü bi'l-kalem) gibi. Burada istiâne için kılmak, Allah isminin başkası için bir âlet olduğu hissini verir ki bu edebe aykırıdır. Ayrıca bunun mercii (dayanağı) birinci [görüşe] döner. (Şârihin "müteallikatün bi-mahzûfin" sözü) Bil ki bâ istiâne için kılındığında ve aynı şekilde musâhabe için kılındığında, bir mahzufa taalluk eder; takdiri "üellifü müsteînen bismillâh" (Allah'ın adıyla yardım dileyerek telif ederim) şeklindedir. Sonra [bu mahzufun] hâl mi yoksa mecrur mu olduğu ihtilaf edilmiştir. Tahkik ehli [birinci görüşte] der ki: mahzuf hâldir. Meşhur görüş ise mahzufun mecrur olduğudur. Birinciye göre câr ve mecrurun mahalli (i'rab yeri), mahzuf olan hâl ile nasb olur; fiil ile değil. İkinciye göre ise mahalli, mahzuf hâl itibarıyla mef'ûliyet yönünden nasb; fiil ile ise hâliyet yönünden nasbdır. Bu tespit edildiğinde, şârihin "müteallikatün bi-mahzûfin takdîruhû üellifü" sözünün ancak hâliyet itibarıyla taalluk nazarıyla zahir olduğu anlaşılır; mef'ûliyet itibarıyla değil - meşhur kavle göre. (Şârihin "ve benzeri" sözü) Yani "kâ-üçannifü" (tasnif ederim) gibi. (Şârihin "iftetihu ve benzeri" sözü) Yani "kâ-ebtediü" (başlarım) gibi. (Şârihin "teberrükün hasredilmesi vehmi için" sözü) Yani "iftetihu" ve benzeriyle ifade, teberrükün yalnızca [başlangıca] hasredildiği vehmini uyandırır; yani zihinde -tercih yoluyla- bu vehmi doğurur, [kesinlikle değil]. Bu sebeple denilen şey itiraz olarak gelmez: "iftetihu" ile ifade tercih edilendir, tercih edilmeyen değil. (Şârihin "Allah, zâta alemdir" sözü) Yani şahıs alemidir, cins değil. [Âlimler] onu, müsemmâsı olan Teâlâ'nın kendi zâtına vaz'ettiğini; yahut galebenin takdiri olduğunu, tahkiki olmadığını söylemişlerdir. Veya bil ki, "el" (harf-i tarif) girmeden önce [lafza-i celâl] mutlak olarak mabuda ıtlak olunur. "El" girdikten sonra ise [o] ulvî zât üzerinde galebe (yaygın kullanım) yoluyla alem olur. Ancak hazf ve idğamdan önce galebesi tahkikîdir; onlardan sonra ise takdirîdir. Aralarındaki fark şudur: Tahkiki galebede lafız, fiilen galebe ettiği fertlerin dışındakilere ıtlak edilmiştir. Takdirî galebede ise lafız, galebe ettiği fertlerin dışındakilere ıtlak edilmeye salihtir. (Şârihin "vâcibü'l-vücûd" sözü) Yani zâtı, vücudunu gerektirendir. Eğer: "Bu, zâtın vücuddan gayrı olduğunu gerektirir; hâlbuki Eş'arî'nin benimsediği görüşe göre bir şeyin vücudu aynıdır" dersen, İbnü's-Sübkî, Men'u'l-Mevâni' adlı eserinde şöyle cevap vermiştir: Burada zâtından murad, zihinde tasavvur edilen zâttır; yani zâtın delalet ettiği âyetler (işaretler) kastedilir. Vücudundan murad ise onun haricî zâtıdır; yani vâkıadaki zâtı. Demek ki zihinde hazır olan zâtı, onun hariciyyetine hükmetmek için tasavvuru yeterlidir. Bu da şu söze bir reddiyedir: "Eğer zât vücudun sebebi ise, vücuttan önce gelmesi gerekir; hâlbuki farz, onun aynı olmasıdır." Bu, bazılarının Nâsır üzerine yazdıklarıdır. (Derim ki) Onun "vâcibü'l-vücûd" sözünün manasına en yakın olanı: Vücudu yokluğu kabul etmeyendir; düşün. (Şârihin "sıfatları da şumul eder" sözü) Yani zâtı şumul ettiği gibi. Sonra derim ki: Bunun gereği, "vâcibü'l-vücûd" sözünün mevzû-leh (ismin konuluş amacı) için tamamlayıcı olduğudur; bu, Şeyhülislâm'ın görüşüdür. Ancak zayıftır. Bilakis hak şudur: O, mevzû-leh için bir tayindir. Aksi takdirde vâcibü'l-vücûd zâtın küllî olduğu söylenir; o zaman mevzû-leh muayyen olmaz ve "Lâ ilâhe illallah" tevhidi ifade etmez; bu, üzerinde icmâ edilenin aksinedir. Şöyle cevap vermek mümkündür: [Bu lafzın] sıfatlara şumulü, onların delaletine tayin olarak alınması itibarıyladır; onun bir cüzü olması itibarıyla değil. Sıfatlardaki "el" cins içindir; bu sebeple tek bir sıfatla doğrulanır. Zira tayin olarak alınan, bütün sıfatlar değil, tek bir sıfattır; o da vücub-u vücuddur. Ancak [müellif] istilzam yoluyla bile olsa [bütün sıfatları] kastetmiş olabilir; zâhir olan budur. O zaman hepsiyle doğrulanır; çünkü vücub-u vücudun vâkıada bulunması bütün sıfatları istilzam eder. Zira vücub-u vücud ancak ilâh için olur; ilâh ise usûlde kararlaştırılmış sıfatları olmaksızın olmaz. Zâhir olan, "onun delaleti zât ve sıfatlardır" diyen kimsenin muradının, manevî, maneviyye, selbî ve fiilî bütün sıfatlar olduğudur. (Şârihin "şumul eder" sözü) Lafzın delaletine şumulündendir. (Şârihin "in'am edendir" sözü vs.) Bunda er-Rahmân'ın fiil sıfatı olduğuna işaret vardır; eğer "in'amı murat eden" diye tefsir edilirse zât sıfatı olur. (Şârihin "kemmiyet" sözü) Yani onun delâlet-i tazammuniyesinin fertlerinin çokluğu ve kendi zatında azametidir. Nitekim İbn Abdilhak'ta rivayet edildiğine göre, "dünya ve ahiretin Rahmân'ı ve Rahîm'i" [şeklinde gelmiştir]. Rahmân'ın delâlet-i tazammuniyesi, kemmiyet ve keyfiyet bakımından büyük rahmettir; tıpkı bin dinar ile in'am gibi. Kemmiyet itibarıyla: İn'âmın bin [adedi] ile yeni [cins] olması, bin olması yönünden; keyfiyet itibarıyla ise yeni olması, dinar olmaması hakir addedilir. Bu durumda bu in'am, Rahîm'in delâlet-i tazammuniyesinin medlulü olur. Şayet tek bir dinar ile in'am ederse, o in'am keyfiyet yönünden (dinar oluşu) Rahmân'ın delâlet-i tazammuniyesi; kemmiyet yönünden (tek oluşu) Rahîm'in delâlet-i tazammuniyesi olur. Tek bir yeni [elbise] ile in'am ederse, şüphe yok ki o tek yeni, kemmiyet ve keyfiyet bakımından hakirdir; onunla in'am, Rahîm'in delâlet-i tazammuniyesidir. Sonra, dünya ve ahiretteki azamet açıktır. Buna mukabil hakaretin zıddı dünyada açıktır, ahirette açık değildir; çünkü ahiretin hepsi büyüktür. Cevap: Hakaret, nisbî dahi olsa olur. Cennette sıradan bir kişiye verilen, ne kadar büyük olursa olsun, evliyâya verilene nispetle hakirdir. (Şârihin "veya keyfiyet" sözü) "Veya" (ev) huluvv (birini dışlama) manasındadır; bin dinar ile in'am gibi cemi (toplamı) caiz kılar. (Şârihin "onların dakâiki ile" sözü) Zamir, mukayyed olana (kayıtlı olana) racidir; o da kaydı olmaksızın in'am edendir. (Şârihin "zira o zâta delalet eder" sözü) Zât, rahmetle vasıflanan olduğu için ve zât aklen sıfatlardan önce geldiği için. Şu da açıktır ki bu, lafza-i celâlin delaletinin yalnızca zât olduğu anlamını verir; ki bu mu'temed kavildir. Bu, onun daha önce geçen sözünün zahiriyle çelişir. (Şârihin "sonra ikinci" sözü) "Sümme" (sonra) sadece tertip içindir; benzerlerini buna kıyas et. (Şârihin "çünkü O'na mahsustur" sözü) Bâ (harfi), kendisine hasredilenin üzerine girer; yani Rahmân, Allah Azze ve Celle'ye mahsustur, O'ndan başkasına geçmez. Müseylime cemaatinin "Rahmânü'l-Yemâme" demeleri ve "Seme-vtü bi'l-mecdi yâ ibne'l-ekremeyni ebâ… ve ente ğaysü'l-verâ lâ zilte rahmânâ" sözleri itiraz olarak gelmez; çünkü bu, onların küfürlerindeki taannütlerindendir. Ayrıca tahkike göre Allah'a mahsus olan, onların kelamında geçen nekire (belirsiz) değil, marife (belirli) olandır. (Şârihin "ve çünkü o üçüncüden daha beliğdir" sözü) Yani ikincinin üçüncüden daha beliğ olması sebebiyle, onu üçüncünün önüne geçirmiştir. er-Rahmân'ın daha beliğ olması, binanın (lafzın) artmasının mananın artmasına delalet etmesindendir.
مُتَعَلِّقَةٌ بِمَحْذُوفٍ تَقْدِيرُهُ أُؤَلِّفُ وَنَحْوُهُ، وَهُوَ يَعُمُّ جَمِيعَ أَجْزَاءِ التَّأْلِيفِ فَيَكُونُ أَوْلَى مِنْ افْتَتَحَ وَنَحْوِهِ لِإِيهَامِ قَصْرِ التَّبَرُّكِ عَلَى الِافْتِتَاحِ فَقَطْ وَاَللَّهُ عَلَمٌ عَلَى الذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ فَيَعُمُّ الصِّفَاتِ أَيْضًا وَالرَّحْمَنُ الْمُنْعِمُ بِجَلَائِلِ النِّعَمِ كَمِّيَّةً أَوْ كَيْفِيَّةً وَالرَّحِيمُ الْمُنْعِمُ بِدَقَائِقِهَا كَذَلِكَ وَقَدَّمَ الْأَوَّلَ، وَهُوَ اللَّهُ لِدَلَالَتِهِ عَلَى الذَّاتِ، ثُمَّ الثَّانِي لِاخْتِصَاصِهِ بِهِ وَلِأَنَّهُ أَبْلَغُ مِنْ الثَّالِثِ فَقَدَّمَ عَلَيْهِ لِيَكُونَ لَهُ كَالتَّتِمَّةِــ[حاشية العدوي] فِي كَلَامِ الْمُصَنِّفِ، ثُمَّ نَقُولُ إنَّ الْأَفْضَلَ جَعْلُهَا لِلْمُصَاحَبَةِ عَلَى وَجْهِ التَّبَرُّكِ؛ لِأَنَّ بَاءَ الِاسْتِعَانَةِ هِيَ الدَّاخِلَةُ عَلَى آلَةِ الْفِعْلِ نَحْوَ كَتَبْت بِالْقَلَمِ فَجَعْلُهَا لِلِاسْتِعَانَةِ فِيمَا نَحْنُ فِيهِ يُشْعِرُ بِأَنَّ اسْمَ اللَّهِ آلَةٌ لِغَيْرِهِ، وَهُوَ خِلَافُ الْأَدَبِ عَلَى أَنَّ مَرْجِعَهَا لِلْأُولَى.(قَوْلُهُ مُتَعَلِّقَةٌ بِمَحْذُوفٍ) اعْلَمْ أَنَّهُ إذَا جُعِلَتْ الْبَاءُ لِلِاسْتِعَانَةِ وَمِثْلُهَا الْمُصَاحَبَةُ تَكُونُ مُتَعَلِّقَةً بِمَحْذُوفٍ تَقْدِيرُهُ أُؤَلِّفُ مُسْتَعِينًا بِبِسْمِ اللَّهِ، ثُمَّ اخْتَلَفَ هَلْ الْحَالُ هُوَ الْمَحْذُوفُ، وَهُوَ التَّحْقِيقُ أَوْ الْمَجْرُورُ، وَهُوَ الْمَشْهُورُ فَعَلَى الْأَوَّلِ مَحَلُّ الْجَارِ وَالْمَجْرُورِ نَصْبٌ بِالْحَالِ الْمَحْذُوفِ لَا بِالْفِعْلِ الْمَحْذُوفِ وَعَلَى الثَّانِي مَحَلُّهُ نَصْبٌ مِنْ حَيْثُ الْمَفْعُولِيَّةُ بِالْحَالِ الْمَحْذُوفِ وَمِنْ حَيْثُ الْحَالِيَّةُ بِالْفِعْلِ الْمَحْذُوفِ إذَا تَقَرَّرَ هَذَا تَعْلَمُ أَنَّ قَوْلَ الشَّارِحِ مُتَعَلِّقَةٌ بِمَحْذُوفٍ تَقْدِيرُهُ أُؤَلِّفُ لَا يَظْهَرُ إلَّا بِاعْتِبَارِ التَّعَلُّقِ بِاعْتِبَارِ الْحَالِيَّةِ لَا الْمَفْعُولِيَّةِ عَلَى الْقَوْلِ الْمَشْهُورِ (قَوْلُهُ وَنَحْوِهِ) أَيْ كَأُصَنِّفُ (قَوْلُهُ مِنْ أَفْتَتِحُ وَنَحْوِهِ) أَيْ كَأَبْتَدِئُ (قَوْلُهُ لِإِيهَامِ قَصْرِ التَّبَرُّكِ) أَيْ إنَّ التَّعْبِيرَ بِأَفْتَتِحُ وَنَحْوِهِ يُوهِمُ أَيْ يُوقِعُ فِي الْوَهْمِ أَيْ الذِّهْنِ عَلَى سَبِيلِ الرُّجْحَانِ قَصْرَ التَّبَرُّكِ لَا الطَّرْفِ الْمَرْجُوحِ فَلَا يَرِدُ مَا يُقَالُ إنَّهُ رَاجِحٌ مِنْ التَّعْبِيرِ بِأَفْتَتِحُ لَا مَرْجُوحٌ.(قَوْلُهُ وَاَللَّهُ عَلَمٌ عَلَى الذَّاتِ) أَيْ عَلَمُ شَخْصٍ لَا جِنْسٍ وَضَعَهُ مُسَمَّاهُ تَعَالَى عَلَى ذَاتِهِ أَوْ الْغَلَبَةِ التَّقْدِيرِيَّةِ لَا التَّحْقِيقِيَّةِ أَوْ اعْلَمْ أَنَّهُ قَبْلَ دُخُولِ أَلْ يُطْلَقُ عَلَى الْمَعْبُودِ مُطْلَقًا، وَأَمَّا بَعْدَ دُخُولِهَا عَلَيْهِ فَهُوَ عَلَمٌ بِالْغَلَبَةِ عَلَى الذَّاتِ الْعَلِيَّةِ لَكِنَّهُ قَبْلَ الْحَذْفِ وَالْإِدْغَامِ غَلَبَتُهُ تَحْقِيقِيَّةٌ وَبَعْدَهُمَا غَلَبَتُهُ تَقْدِيرِيَّةٌ وَالْفَرْقُ بَيْنَهُمَا أَنَّ الْغَلَبَةَ التَّحْقِيقِيَّةَ اللَّفْظُ فِيهَا أُطْلِقَ بِالْفِعْلِ عَلَى غَيْرِ مَا غَلَبَ فِيهِ مِنْ أَفْرَادِهِ وَالتَّقْدِيرِيَّة اللَّفْظُ فِيهَا يَصْلُحُ إطْلَاقُهُ عَلَى غَيْرِ مَا غَلَبَ فِيهِ مِنْ أَفْرَادِهِ(قَوْلُهُ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ) أَيْ الَّذِي اقْتَضَتْ ذَاتُهُ وُجُودَهُ، فَإِنْ قُلْت هَذَا يَقْتَضِي أَنَّ الذَّاتَ غَيْرُ الْوُجُودِ، وَهُوَ خِلَافُ مَا عَلَيْهِ الْأَشْعَرِيُّ مِنْ أَنَّ وُجُودَ الشَّيْءِ عَيْنِهِ.أَجَابَ ابْنُ السُّبْكِيّ فِي مَنْعِ الْمَوَانِعِ بِأَنَّ الْمُرَادَ بِذَاتِهِ الْمُتَصَوَّرَةِ فِي الذِّهْنِ أَيْ بِالْآيَاتِ الدَّالَّةِ عَلَيْهَا وَبِوُجُودِهِ ذَاتُهُ الْخَارِجِيَّةُ أَيْ الَّتِي فِي الْوَاقِعِ أَيْ إنَّ ذَاتَهُ الْحَاضِرَةَ فِي الذِّهْنِ يَكْفِي تَصَوُّرُهَا فِي الْحُكْمِ بِكَوْنِهَا خَارِجِيَّةً وَهَذَا أَيْضًا رَدٌّ لِمَا يُقَالُ إذَا كَانَتْ الذَّاتُ سَبَبًا لِلْوُجُودِ لَزِمَ تَقَدُّمُهَا عَلَيْهِ وَالْفَرْضُ أَنَّهَا عَيْنُهُ هَذَا مَا كَتَبَهُ بَعْضُهُمْ عَلَى النَّاصِرِ (وَأَقُولُ) الْأَقْرَبُ أَنَّ مَعْنَى قَوْلِهِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الَّذِي لَا يَقْبَلُ وُجُودُهُ الِانْتِفَاءَ فَتَدَبَّرْ (قَوْلُهُ فَيَعُمُّ الصِّفَاتِ أَيْضًا) أَيْ كَمَا عَمَّ الذَّاتَ، ثُمَّ أَقُولُ قَضِيَّتُهُ أَنَّ قَوْلَهُ " الْوَاجِبِ الْوُجُودِ " مِنْ تَمَامِ الْمَوْضُوعِ لَهُ، وَهُوَ رَأْيُ شَيْخِ الْإِسْلَامِ، وَهُوَ ضَعِيفٌ بَلْ الْحَقُّ أَنَّهُ تَعْيِينٌ لِلْمَوْضُوعِ لَهُ وَإِلَّا وَرَدَ أَنَّ الذَّاتَ الْوَاجِبَ الْوُجُودِ كُلِّيٌّ فَلَا يَكُونُ الْمَوْضُوعُ لَهُ مُعَيَّنًا فَلَا يُفِيدُ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ التَّوْحِيدَ، وَهُوَ خِلَافُ مَا أَجْمَعُوا عَلَيْهِ وَيُمْكِنُ الْجَوَابُ بِأَنَّ عُمُومَهُ لِلصِّفَاتِ بِاعْتِبَارِ أَخْذِهَا تَعْيِينًا لِمَدْلُولِهِ لَا بِاعْتِبَارِ كَوْنِهَا جُزْءًا مِنْهُ وَأَلْ فِي الصِّفَاتِ لِلْجِنْسِ فَيَصْدُقُ بِالْوَاحِدَةِ إذْ الْمَأْخُوذُ تَعَيُّنًا لَيْسَ جَمِيعَ الصِّفَاتِ بَلْ صِفَةٌ وَاحِدَةٌ وَهِيَ وُجُوبُ الْوُجُودِ إلَّا أَنْ يُرِيدَ وَلَوْ بِالِاسْتِلْزَامِ كَمَا هُوَ الظَّاهِرُ فَيَصْدُقُ بِهَا كُلُّهَا إذْ وُجُوبُ الْوُجُودِ لَهُ فِي الْوَاقِعِ يَسْتَلْزِمُ جَمِيعَ الصِّفَاتِ؛ لِأَنَّ وُجُوبَ الْوُجُودِ لَا يَكُونُ إلَّا لِلْإِلَهِ وَالْإِلَهُ لَا يَكُونُ إلَّا بِصِفَاتِهِ الْمُقَرَّرَةِ فِي الْأُصُولِ وَالظَّاهِرُ أَنَّ مُرَادَ مَنْ يَقُولُ مَدْلُولُهُ الذَّاتُ وَالصِّفَاتُ جَمِيعُ الصِّفَاتِ مَعَانٍ وَمَعْنَوِيَّةٌ وَسُلُوبٌ وَأَفْعَالٌ (قَوْلُهُ فَيَعُمُّ) مِنْ عُمُومِ اللَّفْظِ لِمَدْلُولِهِ.(قَوْلُهُ الْمُنْعِمُ إلَخْ) فِيهِ إشَارَةٌ إلَى أَنَّ الرَّحْمَنَ صِفَةُ فِعْلٍ، وَإِنْ فُسِّرَ بِمُرِيدِ الْإِنْعَامِ يَكُونُ صِفَةَ ذَاتٍ (قَوْلُهُ كَمِّيَّةً) أَيْ كَثْرَةَ أَفْرَادِ مَدْلُولِهِ التَّضَمُّنِيِّ وَعَظَمَتَهُ فِي نَفْسِهِ وَلِذَلِكَ وَرَدَ كَمَا فِي ابْنِ عَبْدِ الْحَقِّ «رَحْمَنُ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَرَحِيمُهُمَا» فَرَحْمَنُ مَدْلُولُهُ التَّضَمُّنِيُّ الرَّحْمَةُ الْعَظِيمَةُ كَمْيَّةً وَكَيْفِيَّةً كَالْإِنْعَامِ بِأَلْفِ دِينَارٍ وَبِاعْتِبَارِ الْكَمْيَّةِ بِاعْتِبَارِ الْإِنْعَامِ بِأَلْفِ جَدِيدٍ مِنْ حَيْثُ كَوْنُهَا أَلْفًا، وَأَمَّا مِنْ حَيْثُ كَوْنُهُ جَدِيدًا لَا دِينَارًا يَكُونُ حَقِيرًا كَيْفِيَّةً فَيَكُونُ الْإِنْعَامُ بِهِ بِاعْتِبَارِ كَوْنِهِ مَدْلُولَ الرَّحِيمِ التَّضَمُّنِيِّ فَلَوْ أَنْعَمَ بِدِينَارٍ وَاحِدٍ فَالْإِنْعَامُ بِهِ مِنْ حَيْثُ الْكَيْفِيَّةُ وَهِيَ الدِّينَارِيَّةُ مَدْلُولُ الرَّحْمَنِ التَّضَمُّنِيُّ وَمِنْ حَيْثُ الْكَمْيَّةُ وَهِيَ كَوْنُهُ وَاحِدًا فَقَطْ مَدْلُولُ الرَّحِيمِ التَّضَمُّنِيُّ فَلَوْ أَنْعَمَ بِجَدِيدٍ وَاحِدٍ فَلَا شَكَّ وَلَا رَيْبَ أَنَّ الْجَدِيدَ الْوَاحِدَ حَقِيرٌ كَمِّيَّةً وَكَيْفِيَّةً فَالْإِنْعَامُ بِهِ مَدْلُولُ الرَّحِيمِ التَّضَمُّنِيُّ، ثُمَّ لَا يَخْفَى أَنَّ الْعِظَمَ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ ظَاهِرٌ، وَأَمَّا ضِدُّهُ مِنْ الْحَقَارَةِ فَهُوَ ظَاهِرٌ فِي الدُّنْيَا وَلَا يَظْهَرُ فِي الْآخِرَةِ؛ لِأَنَّهَا كُلَّهَا جِسَامٌ وَالْجَوَابُ أَنَّ الْحَقَارَةَ تَكُونُ وَلَوْ نِسْبِيَّةً فَمَا أَعْطَى فِي الْجَنَّةِ لِوَاحِدٍ مِنْ آحَادِ النَّاسِ وَلَوْ عَظُمَ هُوَ حَقِيرٌ بِالنِّسْبَةِ لِمَا أَعْطَى لِلْأَوْلِيَاءِ (قَوْلُهُ أَوْ كَيْفِيَّةً) أَوْ مَانِعَةُ خُلُوٍّ تُجَوِّزُ الْجَمْعَ كَالْإِنْعَامِ بِأَلْفِ دِينَارٍ (قَوْلُهُ بِدَقَائِقِهَا) الضَّمِيرُ عَائِدٌ عَلَى الْمُقَيَّدِ، وَهُوَ الْمُنْعِمُ بِدُونِ قَيْدِهَا.(قَوْلُهُ لِدَلَالَتِهِ عَلَى الذَّاتِ) الَّتِي هِيَ الْمَوْصُوفَةُ بِالرَّحْمَةِ وَالذَّاتُ مُقَدَّمَةٌ تَعَقُّلًا عَلَى الصِّفَاتِ وَلَا يَخْفَى أَنَّ هَذَا يُفِيدُ أَنَّ الْمَدْلُولَ لِلَفْظِ الْجَلَالَةِ الذَّاتُ فَقَطْ الَّذِي هُوَ الْقَوْلُ الْمُعْتَمَدُ فَيُنَافِي ظَاهِرَ مَا تَقَدَّمَ لَهُ (قَوْلُهُ: ثُمَّ الثَّانِي) ، ثُمَّ لِمُجَرَّدِ التَّرْتِيبِ وَقِسْ عَلَيْهِ نَظَائِرَهُ (قَوْلُهُ لِاخْتِصَاصِهِ بِهِ) الْبَاءُ دَاخِلَةٌ عَلَى الْمَقْصُورِ عَلَيْهِ أَيْ إنَّ رَحْمَنَ مُخْتَصٌّ بِاَللَّهِ عز وجل لَا يَتَجَاوَزُهُ إلَى غَيْرِهِ وَلَا يَرِدُ قَوْلُ جَمَاعَةِ مُسَيْلِمَةَ لَهُ رَحْمَنُ الْيَمَامَةِ وَقَوْلُهُمْسَمَوْت بِالْمَجْدِ يَا ابْنَ الْأَكْرَمَيْنِ أَبًا … وَأَنْتَ غَيْثُ الْوَرَى لَا زِلْت رَحْمَانَا؛ لِأَنَّ ذَلِكَ مِنْ تَعَنُّتِهِمْ فِي كُفْرِهِمْ عَلَى أَنَّ الْمُخْتَصَّ بِاَللَّهِ عَلَى التَّحْقِيقِ إنَّمَا هُوَ الْمُعَرَّفُ دُونَ الْمُنَكَّرِ الْوَاقِعِ فِي كَلَامِهِمْ.(قَوْلُهُ: وَلِأَنَّهُ أَبْلَغُ مِنْ الثَّالِثِ) أَيْ إنَّ الثَّانِيَ لِكَوْنِهِ أَبْلَغَ مِنْ الثَّالِثِ مِنْ الْمُبَالَغَةِ قَدَّمَ عَلَى الثَّالِثِ وَإِنَّمَا كَانَ الرَّحْمَنُ أَبْلَغَ؛ لِأَنَّ زِيَادَةَ الْبِنَاءِ تَدُلُّ عَلَى زِيَادَةِ الْمَعْنَى
ve'r-redîf. (s) Fakîru'l-mudtarru li-rahmeti rabbihi (ş) der ki: Besmeleyi kendisini tanıtmakla takip etti; zira bu, kitabına muttali olan kimsenin bilmesi gereken önemli hususlardandır ve takdim edilmelidir. "Yekūlu" cümlesi müstenefedir [istikbâl cümlesi]; aslı يَقْوُلُ idi, ayn'nın zamimesi fâya nakledildi. "el-Fakîr", faîl vezninde mübalağa sîgası veya رَفِيعٌ gibi sıfat-ı müşebbehedir; فَقُرَ (كَرُمَ vezninde) fiilinden, fakr yani ihtiyaç manasındandır. Yani çok muhtaç veya devamlı surette ihtiyaç sahibi olan demektir. "Rabbinin rahmetine" ifadesine muztar kalana kadar. "el-Mudtar", اُضْطُرَّ fiilinin meçhul bina ile, tâ'nın zammesiyle, ism-i mef‘ûlüdür. Bu lafız, çoğu zaman ism-i fâil ile ism-i mef‘ûlün birleştiği kelimelerdendir. Nitekim قَطَعَ ve قَطَّعَ fiillerinde olduğu gibi; birinin şeddeli, diğerinin hafif olması halinde, şeddeli ile ifade edilen kesme işlemi, hafif olanla ifade edilenden daha fazladır; zira şeddeli harflerin sayısı hafif olanınkinden fazladır. "Çoğu zaman" dedik; zira حَذِرَ ve حَاذَرَ gibi örnekler bu kaideyi bozar. Ancak müellifin sonraki sözü olan "üçüncüyü ikinciye takdim ederek üçüncüyü tamamlayıcı kıldı" ifadesi; "redîf"in, illetin "üstünlük/ebelik" olmadığını ifade ettiğini gösterir. O halde ifadede bir muğlaklık vardır. Doğrusu şöyle demektir: "er-Rahîm'i tamamlayıcı ve redîf olsun diye getirdi; yani عَطْشَانَ نَطْشَانَ gibi tâbi olan. O halde er-Rahîm ne tamamlayıcıdır ne de tâbi; bilakis tamamlayıcı gibi, tâbi gibidir." Tamamlayıcı ve redîf olmamasının sebebi; onun başka bir manayı ifade eden bir lafız olmasıdır. Halbuki tamamlayıcı veya redîf olan böyle değildir. Müellif bu illeti, her şeyin O'ndan olduğuna ve O'nun inayetinin bütün mahlûkatı kuşattığına dikkat çekmek için getirmiştir. Hülasası: Onun tamamlayıcı ve redîf olmaması, muğayere ve istiklaliyyet sebebiyledir; tamamlayıcı ve tâbi gibi olması ise, maksadın her şeyin O'ndan olduğunu beyan etmesi ve bunun da ancak O'nu anmakla mümkün olmasındandır; yoksa büyük nimetin tahsisi vehmedildiği gibi değildir. Müellif, er-Rahîm'i er-Rahmân'a takdim ederek tersini yapmamıştır; çünkü celîl (büyük) olan, kendisine tabi olunan, diğeri ise tabi olandır. (Müellifin "li-rahmeti rabbihi" sözü): Bu ifadeyi "el-fakîr" ve "el-mudtar" birlikte talep etmektedir [âmil ihtilafı]; ikinci âmil (el-mudtar) amel ettirilmiştir. Zira birinci âmil amel ettirilip ikincide zamir gizlenseydi, şöyle denirdi: "el-mudtarru lehâ li-rahmeti rabbihi." Buradaki lâm, "ilâ" manasınadır. Ta'lîl (sebep bildirme) manasına gelmesi câiz değildir; zira mana bozulur. Çünkü rahmet, zenginlik için sebeptir, fakirlik için değil; zira O'nun rahmeti cemâl sıfatıdır, ondan fakirlik sadır olmaz. Müellif, "ilâ" yerine "lâm"ı ihtisar için tercih etmiştir. Çünkü ızdırar ve fakr, "ilâ" ile müteaddî olur. Yani fakrının ve ızdırarının nihayeti, Rabbinin rahmetine sığınmaktır; yani O'nun in‘âmını irade etmesine veya in‘âmına yahut Rabbinin nimetine. "er-Rabb" aslında terbiye manasında bir masdardır; terbiye ise, bir şeyi istediği hadde ulaşıncaya kadar tedricen ulaştırmaktır. Sonra hakiki mâlik olan Allah Azze ve Celle hakkında kullanılmıştır. Anla! (Müellifin "besmeleyi takip etti" sözü üzerine): Şöyle sorulabilir: Müellif, kitabına hem besmele hem de hamdele ile başlamayı kastetmiş görünüyor. Öyleyse neden hikâyeyi [Arapça metindeki cümleyi] ikisi arasına yerleştirdi? Niçin onu da besmeleden önce getirmedi? Derim ki: Belki de hikâyede de besmele ile teberrük etmeyi kastetmiştir. Nitekim K. [Kürdî?] bunu söylemiştir. (Müellifin "kendini tanıtmakla" sözü): Yani kendini bildirmekle; buradaki lâm, bâ manasınadır. (Müellifin "bunu bilmesi için" sözü): Yani kendisini bilmesi için. (Müellifin "zira bu önemli hususlardandır" sözü): Bu, "takip etti" sözü ile onun illeti olan "bilmesi için" ifadesinin ta'lîlidir [gerekçesidir]. Bu işin önemli olmasının sebebi şudur: Kitap sahibinin ismi bilinmezse, kitap meçhul olur, içindekilere güvenilmez. Kitap sahibinin ismi bilindiğinde ise, muttali olan kişi, sahibini, diyanetini, ilmini ve mertebesini bildiği için içindekilere güvenir. "Mine'l-umûri" ifadesindeki "min", bunlardan başka da önemli hususlar olduğuna işaret eder. Nitekim öyledir; zira ileride üçünün vâcip, dördünün câiz olduğu gelecektir. Bunlar câiz olsa da râcihtirler. (Müellifin "yekūlu cümlesi müstenefedir" sözü): "Bismillâhirrahmânirrahîm" diyerek telif ediyorum" fiilinin failinden hâl değildir. O takdirde besmelenin o söze başlangıç olduğu ifade edilmez, böylece bereket de ona ulaşmaz. Denebilir ki hâl yoluyla elde edilen mukarenet [yakınlık] bereketi sağlar; düşün! K.'de denildi ki: "Yekūlu"nün mekûlü [söyleneni] ya hamd cümlesi ve ona taalluk edenlerdir; ya hamd cümlesi hutbenin geri kalanı veya bir kısmıyla beraberdir; ya da bütün kitaptır. Bu takdirde hükmün bir kısmının mazi, bir kısmının müstakbel olması zarar vermez; çünkü maziye bakarak müstakbel ile ifade, acîb [olağanüstü] sûreti istihzar içindir. Söz bitti. (Müellifin "nakledildi" sözü): Yani ayn harfi sâkin oldu; mazide olduğu gibi sâkin hale gelip elife dönüştü. Bu durumda naklin illeti, mazi ile muzari arasındaki müşareket [ortaklık]tır; çünkü mazide sâkin olunca muzaride de sâkin oldu. Ancak mazide kalb ile elife dönüştükten sonra, muzaride ise kalbsiz olarak bakidir. Denildi ki: Vav üzerindeki zamme ağır geldiği için kendinden önceki sâkine nakledildi. Bu doğru değildir; çünkü vav ve ya üzerindeki zamme, ancak kendinden önceki harf müteharrik olduğunda ağır olur. Sükûn halinde ise istisgal yoktur. Bu sebeple دَلْوٌ ve ظَبْيٌ kelimeleri zâhir harekelerle i‘râb edilir. Böyle denildi. Şu da denebilir: İsimde hareke, ismin hafifliği sebebiyle zahir olmuştur; fiil ise ağırdır. Ağır olan, içinde ağırlık bulunanı kaldıramaz. İşte bu sebeple ağırlıktan dolayı zamme nakledilmiştir. Fiil, manasının hades, zaman ve nispetten mürekkeb olması sebebiyle ağır olmuştur. (Müellifin "رَفِيعٌ gibi" sözü): İkinci ihtimale [sıfat-ı müşebbehe] işaret eder. O halde ilk ihtimal için [mübalağa sîgası] ayrı bir benzer getirmesi daha uygun olurdu. (Müellifin "فَقُرَ fiilinden" sözü): Yani فَقُرَ fiilinden me’huzdur. (Müellifin "dammeli olarak" sözü): فَقُرَ fiiline taalluk eder. كَرُمَ fiilinin dammeli olduğu açıktır. Buna ihtiyaç duymasının sebebi, İbn Mâlik'in "Onların [mübalağa sîgalarının] lâzım fiilden alındığı" sözüne işarettir. Sahibü'l-Misbâh'ın şu sözü ile birlikte düşün: "El-fakîr, faîl vezninde, fâil manasınadır. فَقِرَ yekûlü fakra, تعب babındandır; malı azaldığında kullanılır." İbn es-Serrâc dedi ki: "Fukur (dammeli) demediler; çünkü onun yerine iftekara fiilini kullanarak ondan müstağni oldular." Söz bitti. (Müellifin "yani ihtiyaç" sözü): "Fakr"ın tefsiridir. "Hâcet", ihtiyaç manasınadır; çünkü masdar odur. Yoksa dünya eşyasından ihtiyaç duyulan şey değildir. Yani belindeki omurun ağrıması manasındaki fakr değildir. Bel omuru (fakâratü'z-zahr) tekil olarak خَرَزَةٌ [omurga kemiği]dir, çoğulu sehâbetün-sehâb gibi hâ hazf edilerek فَقَارٌ'dır. (Müellifin "yani çok muhtaç" sözü): Yani çokça ihtiyaç duyan; "kesîran" kelimesi mahzuf bir masdarın sıfatıdır. "Yahut devamlı ihtiyaç sahibi" sözü, yani her an ve her yerde devamlı ihtiyaç duyan anlamındadır. Açıktır ki, devamlı ihtiyaç sahibi olmak, çok muhtaç olmaktan daha beliğdir; zira çok ihtiyaçtan devamlı ihtiyaç sahibi olmak gerekmez. Oysa devamlı ihtiyaçtan çok ihtiyaç gerekir; çünkü kesret [çokluk] müşekkek bir kavramdır. Ancak çok ihtiyaçta elemin daha fazla olması mümkündür; zira devamlı ihtiyaç sahibi buna alışmıştır, bu sebeple elemi azalır. (Müellifin "اُضْطُرَّ fiilinden" sözü): Yani ondan me’huzdur. Bu durumda müellifin "tâ'nın zammesiyle, meçhul bina ile" ifadesi yerindedir. "Ahz" dairesi daha geniştir. Keza müştak takdir edilip kelamı Kûfeliler mezhebine göre yürütülse de böyledir; onlara göre müştakların aslı fiildir. Basralılar mezhebine göre yürütülüp müştakların aslı masdar kabul edilir ve kelamda bir muzâf takdir edilirse (yani "min masdari'zturra"), o takdirde "meçhul bina ile" ifadesine ihtiyaç kalmaz; çünkü masdar, hem meçhul hem de malum binadan müştaktır. Birinci takdire göre meçhul bina ile olmasının sebebi, "el-mudtar" ism-i mef‘ûlünün çoğunlukla ancak meçhulden bina edilmesidir.
وَالرَّدِيفِ. (ص) يَقُولُ الْفَقِيرُ الْمُضْطَرُّ لِرَحْمَةِ رَبِّهِ (ش) أَتْبَعَ الْبَسْمَلَةَ بِالتَّعْرِيفِ لِنَفْسِهِ لِيَعْلَمَ ذَلِكَ مَنْ يَقِفُ عَلَى كِتَابِهِ فَإِنَّهُ مِنْ الْأُمُورِ الْمُهِمَّةِ الَّتِي يَنْبَغِي تَقْدِيمُهَا وَجُمْلَةُ يَقُولُ مُسْتَأْنَفَةٌ وَأَصْلُهُ يَقُولُ نُقِلَتْ ضَمَّةُ عَيْنِهِ إلَى فَائِهِ وَالْفَقِيرُ فَعِيلٌ صِيغَةُ مُبَالَغَةٍ أَوْ صِفَةٌ مُشَبَّهَةٌ كَرَفِيعِ مِنْ فَقُرَ كَكَرُمَ بِالضَّمِّ مِنْ الْفَقْرِ أَيْ الْحَاجَةِ أَيْ الْمُحْتَاجُ كَثِيرًا أَوْ الدَّائِمُ الْحَاجَةِ لِرَحْمَةِ رَبِّهِ أَوْ الْمُضْطَرُّ اسْمُ مَفْعُولٍ مِنْ اُضْطُرَّ بِضَمِّ الطَّاءِ بِالْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ وَهَذَا اللَّفْظُ مِمَّا يَتَّحِدُ فِيهِ اسْمُ الْفَاعِلِ وَاسْمُ الْمَفْعُولِ فِيــ[حاشية العدوي] غَالِبًا كَمَا فِي قَطَعَ وَقَطَّعَ بِتَشْدِيدِ أَحَدِهِمَا وَتَخْفِيفِ الْآخَرِ فَإِنَّ الْقَطْعَ الْمَدْلُولَ عَلَيْهِ بِالْمُشَدَّدِ أَزْيَدُ مِنْ الْقَطْعِ الْمَدْلُولِ عَلَيْهِ بِالْمُخَفَّفِ لِزِيَادَةِ حُرُوفِ الْمُشَدَّدِ بِتَشْدِيدِهِ عَلَى حُرُوفِ الْمُخَفَّفِ وَقُلْنَا غَالِبًا لِئَلَّا يُنْتَقَضَ بِحَذِرَ وَحَاذَرَ إلَى آخَرِ مَا قَالُوا لَكِنَّ قَوْلَهُ بَعْدُ فَقَدَّمَ الثَّانِيَ عَلَى الثَّالِثِ لِيَكُونَ الثَّالِثُ كَالتَّتِمَّةِ وَالرَّدِيفُ يُفِيدُ أَنَّ الْعِلَّةَ غَيْرُ الْأَبْلَغِيَّةِ فَإِذَنْ يَكُونُ فِي الْعِبَارَةِ مُضَارَبَةٌ فَالْمُنَاسِبُ أَنْ يَقُولَ وَأَتَى بِالرَّحِيمِ لِيَكُونَ كَالتَّتِمَّةِ وَالرَّدِيفِ أَيْ التَّابِعِ كَعَطْشَانَ نَطْشَانَ فَهُوَ أَيْ الرَّحِيمُ لَيْسَ بِتَتِمَّةٍ وَلَا تَابِعٍ بَلْ كَالتَّتِمَّةِ كَالتَّابِعِ وَإِنَّمَا لَمْ يَكُنْ تَتِمَّةً وَرَدِيفًا؛ لِأَنَّهُ لَفْظٌ مُفِيدٌ مَعْنًى آخَرَ وَمَا كَانَ تَتِمَّةً أَوْ رَدِيفًا لَيْسَ كَذَلِكَ، وَإِنَّمَا أَتَى بِهَذِهِ الْعِلَّةِ تَنْبِيهًا عَلَى أَنَّ الْكُلَّ مِنْهُ وَأَنَّ عِنَايَتَهُ شَمَلَتْ الْخَلَائِقَ كُلَّهُمْ وَخُلَاصَتُهُ أَنَّهُ إنَّمَا لَمْ يَكُنْ تَتِمَّةً وَرَدِيفًا لِلْمُغَايَرَةِ وَالِاسْتِقْلَالِيَّة وَكَانَ كَالتَّتِمَّةِ وَالتَّابِعِ؛ لِأَنَّ الْمَقْصُودَ بَيَانُ أَنَّ الْكُلَّ مِنْهُ وَلَا يَأْتِي ذَلِكَ إلَّا بِذِكْرِهِ لَا خُصُوصِ النِّعْمَةِ الْعَظِيمَةِ كَمَا يُتَوَهَّمُ وَلَمْ يَعْكِسْهُ بِأَنْ يُقَدِّمَ الرَّحِيمَ عَلَى الرَّحْمَنِ؛ لِأَنَّ الْجَلِيلَ هُوَ الَّذِي يَكُونُ مَتْبُوعًا وَغَيْرُهُ تَابِعًا. (قَوْلُهُ لِرَحْمَةِ رَبِّهِ) تَنَازَعَهُ الْفَقِيرُ وَالْمُضْطَرُّ وَأُعْمِلَ الثَّانِي إذْ لَوْ أُعْمِلَ الْأَوَّلُ وَأُضْمِرَ فِي الثَّانِي لَكَانَ يَقُولُ الْمُضْطَرُّ لَهَا لِرَحْمَةِ رَبِّهِ وَاللَّامُ بِمَعْنَى إلَى وَلَا يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ لِلتَّعْلِيلِ لِفَسَادِ الْمَعْنَى؛ لِأَنَّ الرَّحْمَةَ عِلَّةٌ لِلْغَنِيِّ لَا لِلْفَقِيرِ؛ لِأَنَّ رَحْمَتَهُ صِفَةُ جَمَالٍ لَا يَصْدُرُ عَنْهَا الْفَقْرُ وَآثَرَ اللَّامَ عَلَى إلَى لِلِاخْتِصَارِ؛ لِأَنَّ الِاضْطِرَارَ وَالْفَقْرَ يَتَعَدَّيَانِ بِإِلَى أَيْ غَايَةَ فَقْرِهِ وَاضْطِرَارِهِ إلَى أَنْ يَلُوذَ بِرَحْمَةِ رَبِّهِ أَيْ إرَادَةِ إنْعَامِهِ أَوْ إنْعَامِهِ أَوْ نِعْمَةِ رَبِّهِ وَالرَّبُّ فِي الْأَصْلِ مَصْدَرٌ بِمَعْنَى التَّرْبِيَةِ، وَهِيَ تَبْلِيغُ الشَّيْءِ شَيْئًا فَشَيْئًا إلَى الْحَدِّ الَّذِي أَرَادَهُ الْمُرَبِّي ثُمَّ أُطْلِقَ عَلَى الْمَالِكِ الْحَقِيقِيِّ الَّذِي هُوَ اللَّهُ عز وجل فَأَفْهَمْ (قَوْلُهُ أَتْبَعَ الْبَسْمَلَةَ) ، فَإِنْ قُلْت مِنْ الظَّاهِرِ أَنَّ الْمُؤَلِّفَ قَصَدَ ابْتِدَاءَ كِتَابِهِ بِكُلٍّ مِنْ الْبَسْمَلَةِ وَالْحَمْدَلَةِ فَلِمَ وَسَّطَ الْحِكَايَةَ بَيْنَهُمَا وَهَلَّا قَدَّمَهَا عَلَى الْبَسْمَلَةِ أَيْضًا قُلْت لَعَلَّهُ قَصَدَ التَّبَرُّكَ بِالْبَسْمَلَةِ فِي الْحِكَايَةِ أَيْضًا قَالَهُ فِي كَ (قَوْلِهِ بِالتَّعْرِيفِ لِنَفْسِهِ) أَيْ بِالْإِعْلَامِ بِنَفْسِهِ فَاللَّامُ بِمَعْنَى الْبَاءِ (قَوْلُهُ لِيَعْلَمَ ذَلِكَ) أَيْ نَفْسَهُ(قَوْلُهُ فَإِنَّهُ مِنْ الْأُمُورِ الْمُهِمَّةِ) تَعْلِيلٌ لِقَوْلِهِ أَتْبَعَ مَعَ عِلَّتِهِ الَّتِي هِيَ قَوْلُهُ لِيَعْلَمَ إلَخْ وَإِنَّمَا كَانَ مِنْ الْأُمُورِ الْمُهِمَّةِ؛ لِأَنَّهُ إذَا لَمْ يَعْلَمْ اسْمَ صَاحِبِ الْكِتَابِ صَارَ مَجْهُولًا لَا يُوثَقُ بِمَا فِيهِ، وَأَمَّا إذَا عَلِمَ اسْمَ صَاحِبِ الْكِتَابِ فَيَثِقُ مَنْ يَطَّلِعُ بِمَا فِيهِ لِعِلْمِهِ صَاحِبَهُ وَدِيَانَتَهُ وَعِلْمَهُ وَمَرْتَبَتَهُ وَالْإِتْيَانِ بِمَنْ يُشِيرُ إلَى أَنَّ هُنَاكَ أُمُورًا مُهِمَّةٌ غَيْرُ ذَلِكَ، وَهُوَ كَذَلِكَ؛ لِأَنَّهُ سَيَأْتِي أَنَّ ثَلَاثَةً وَاجِبَةٌ وَأَرْبَعَةً جَائِزَةٌ فَإِنَّهَا، وَإِنْ كَانَتْ جَائِزَةً لَكِنَّهَا رَاجِحَةٌ.(قَوْلُهُ وَجُمْلَةُ يَقُولُ مُسْتَأْنَفَةٌ) لَا حَالٌ مِنْ فَاعِلِ أُؤَلِّفُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ فَلَا يُفِيدُ كَوْنُ الْبَسْمَلَةِ بُدًّا لِذَلِكَ الْقَوْلِ فَلَا تَلْحَقُهُ الْبَرَكَةُ وَقَدْ يُقَالُ الْمُقَارَنَةُ الْحَاصِلَةُ بِالْحَالِيَّةِ تَحْصُلُ الْبَرَكَةُ فَتَدَبَّرْ قَالَ فِي كَ وَمَقُولُ يَقُولُ إمَّا جُمْلَةُ الْحَمْدِ وَمَا يَتَعَلَّقُ بِهَا أَوْ جُمْلَةُ الْحَمْدِ مَعَ بَقِيَّةِ الْخُطْبَةِ أَوْ بَعْضِهَا أَوْ جَمِيعِ الْكِتَابِ وَلَا يَضُرُّ عَلَى هَذَا كَوْنُ بَعْضِ الْحُكْمِ مَاضِيًا وَبَعْضُهُ آتِيًا؛ لِأَنَّ التَّعْبِيرَ بِالْمُضَارَعِ بِالنَّظَرِ لِلْمَاضِي لِاسْتِحْضَارِ الصُّورَةِ الْعَجِيبَةِ انْتَهَى.(قَوْلُهُ نُقِلَتْ إلَخْ) أَيْ فَسَكَنَتْ الْعَيْنُ كَمَا سَكَنَتْ فِي الْمَاضِي بِأَنْ صَارَتْ أَلِفًا وَحِينَئِذٍ فَعِلَّةُ النَّقْلِ الْمُشَارِكَةُ بَيْنَ الْمَاضِي وَالْمُضَارِعِ؛ لِأَنَّهَا لَمَّا سَكَنَتْ فِي الْمَاضِي سَكَنَتْ فِي الْمُضَارِعِ لَكِنْ فِي الْمَاضِي بَعْدَ قَلْبِهَا أَلِفًا وَفِي الْمُضَارِعِ مَعَ بَقَائِهَا مِنْ غَيْرِ قَلْبٍ وَقِيلَ اُسْتُثْقِلَتْ الضَّمَّةُ عَلَى الْوَاوِ فَنُقِلَتْ إلَى السَّاكِنِ قَبْلَهَا، وَهُوَ غَيْرُ مُسْتَقِيمٍ؛ لِأَنَّ الضَّمَّةَ عَلَى الْوَاوِ وَكَذَا عَلَى الْيَاءِ إنَّمَا تَكُونُ ثَقِيلَةً إذَا تَحَرَّكَ مَا قَبْلَهَا، وَأَمَّا عِنْدَ التَّسْكِينِ فَلَا اسْتِثْقَالَ وَلِذَلِكَ أُعْرِبَ دَلْوٌ وَظَبْيٌ بِالْحَرَكَاتِ الظَّاهِرَةِ كَذَا قِيلَ وَقَدْ يُقَالُ إنَّمَا ظَهَرَتْ فِي الِاسْمِ لِخِفَّتِهِ، وَأَمَّا الْفِعْلُ فَثَقِيلٌ وَالثَّقِيلُ لَا يَحْتَمِلُ مَا فِيهِ ثِقَلٌ فَلِذَلِكَ نُقِلَتْ الضَّمَّةُ لِأَجْلِ الثِّقَلِ كَ وَإِنَّمَا كَانَ الْفِعْلُ ثَقِيلًا لِتَرَكُّبِ مَدْلُولِهِ مِنْ الْحَدَثِ وَالزَّمَانِ وَالنِّسْبَةِ (قَوْلُهُ كَرَفِيعٍ) نَاظِرٌ لِلثَّانِي، وَهُوَ جَعْلُهُ صِفَةً مُشَبَّهَةً فَالْأَوْلَى حِينَئِذٍ أَنْ يَأْتِيَ بِنَظِيرٍ لِصِيغَةِ الْمُبَالَغَةِ حِينَئِذٍ (قَوْلُهُ مِنْ فَقُرَ) أَيْ مَأْخُوذُ مِنْ فَقُرَ.(قَوْلُهُ بِالضَّمِّ) مُتَعَلِّقٌ بِفَقُرَ وَكَوْنُ كَرُمَ بِالضَّمِّ ظَاهِرٌ وَاحْتَاجَ لِذَلِكَ إشَارَةً إلَى مَا ذَكَرَهُ ابْنُ مَالِكٍ مِنْ قَوْلِهِ وَأَخْذُهَا مِنْ لَازِمٍ وَانْظُرْ هَذَا مَعَ قَوْلِ صَاحِبِ الْمِصْبَاحِ الْفَقِيرُ فَعِيلٌ بِمَعْنَى فَاعِلٍ يُقَالُ فَقِرَ فَقْرًا مِنْ بَابِ تَعِبَ إذَا قَلَّ مَالُهُ قَالَ ابْنُ السِّرَاجِ وَلَمْ يَقُولُوا فَقُرَ بِالضَّمِّ اسْتَغْنَوْا عَنْهُ بِافْتَقَرَ انْتَهَى (قَوْلُهُ أَيْ الْحَاجَةِ) تَفْسِيرٌ لِلْفَقْرِ وَالْحَاجَةُ بِمَعْنَى الِاحْتِيَاجِ؛ لِأَنَّهُ الْمَصْدَرُ لَا مَا يُحْتَاجُ إلَيْهِ مِنْ أَمْتِعَةِ الدُّنْيَا أَيْ لَا مِنْ الْفَقْرِ بِمَعْنَى اشْتَكَى فَقَارَةَ ظَهْرِهِ وَفَقَارَةُ الظَّهْرِ الْخَرَزَةُ الْجَمْعُ فَقَارٌ بِحَذْفِ الْهَاءِ مِثْلَ سَحَابَةٌ وَسَحَابٌ (قَوْلُهُ أَيْ الْمُحْتَاجِ كَثِيرًا) أَيْ احْتِيَاجًا كَثِيرًا فَكَثِيرًا صِفَةٌ لِمَفْعُولٍ مُطْلَقٍ وَقَوْلُهُ أَوْ الدَّائِمِ الْحَاجَةِ أَيْ الدَّائِمِ الِاحْتِيَاجِ فِي كُلِّ زَمَنٍ وَكُلِّ مَكَان وَلَا يَخْفَى أَنَّ دَائِمَ الْحَاجَةِ أَبْلَغُ مِنْ الْمُحْتَاجِ كَثِيرًا؛ لِأَنَّهُ لَا يَلْزَمُ مِنْ الِاحْتِيَاجِ كَثِيرًا دَوَامُ الِاحْتِيَاجِ وَيَلْزَمُ مِنْ دَوَامِ الِاحْتِيَاجِ الِاحْتِيَاجُ الْكَثِيرُ؛ لِأَنَّ الْكَثْرَةَ مَقُولَةٌ بِالتَّشْكِيكِ إلَّا أَنَّ التَّأَلُّمَ أَكْثَرُ فِي كَثْرَةِ الِاحْتِيَاجِ؛ لِأَنَّ دَائِمَ الِاحْتِيَاجِ تَمَرَّنَ عَلَيْهِ فَيَقِلُّ تَأَلُّمُهُ (قَوْلُهُ مِنْ اُضْطُرَّ) أَيْ مَأْخُوذٌ مِنْهُ وَحِينَئِذٍ فَقَوْلُهُ بِضَمِّ الطَّاءِ بِالْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ فِي مَحَلِّهِ وَدَائِرَةُ الْأَخْذِ أَوْسَعُ وَكَذَا إنْ قُدِّرَ مُشْتَقٌّ وَأُجْرِيَ كَلَامُهُ عَلَى مَذْهَبِ الْكُوفِيِّينَ مِنْ أَنَّ أَصْلَ الْمُشْتَقَّاتِ الْفِعْلُ، وَأَمَّا إنْ أُجْرِيَ عَلَى مَذْهَبِ الْبَصْرِيِّينَ مِنْ أَنَّ أَصْلَهَا الْمَصْدَرُ وَقُدِّرَ فِي الْكَلَامِ مُضَافٌ أَيْ مِنْ مَصْدَرِ اُضْطُرَّ فَلَا يُحْتَاجُ لِقَوْلِهِ بِالْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ؛ لِأَنَّ الْمَصْدَرَ مُشْتَقٌّ مِنْهُ الْمَبْنِيُّ لِلْفَاعِلِ وَالْمَفْعُولِ مَعًا وَإِنَّمَا كَانَ بِالْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ عَلَى الْأَوَّلِ؛ لِأَنَّ الْمُضْطَرَّ اسْمُ مَفْعُولٍ لَا يُبْنَى غَالِبًا إلَّا مِنْ.
Lafzın takdîre tercih edilmesi, idğâm sebebiyle aralarındaki farkı gösteren harekenin ortadan kalkmasındandır. Vezninde "müfte'al" kalıbındadır; "zarûret"ten türemiştir. Aslı "mudtarar"dır. İfti'âl bâbının te'si, itbâk harflerinden biri olan sâd, dâd, tâ ve zâ'dan sonra tâ'ya dönüşür. Dâd'ın tâ'ya idğâmı câiz değildir; çünkü idğâm sebebiyle dâd'ın istitâlesi (uzaması) ortadan kalkar. Manası "melce' (sığınak)"tır; ism-i mef'ûl kalıbındadır. Bu lafız, "fakîr"den daha hass (özel) olduğu için onun na'tı (sıfatı) olur. Bazı nüshalarda "el-abdu'l-fakîr" (fakîr kul) ifadesiyle birlikte bulunur. "Abd" kelimesi dört türlü kullanılır: Birincisi: Şer'an abd; satışı sahih olan insandır [köle]. İkincisi: Îcâden (yaratılış bakımından) abd; bu ise yalnızca Allah içindir. Nitekim "Göklerde ve yerde kim varsa hepsi Rahmân'a kul olarak gelir" [Meryem, 93] âyetinde kastedilen budur. Üçüncüsü: Ubûdiyyetle abd; bu, "Kulumuz Eyyûb'u an" [Sâd, 41] âyetinde ve yine "Kulunu geceleyin yürüten (Allah) yücedir" [İsrâ, 1] âyetinde kastedilendir. Dördüncüsü: Dünya ve onun ârâz (geçici menfaatler)ının abd'i (kölesi); bu, dünyaya hizmete devam eden kimsedir. Resûlullah (s.a.v.)'in "Taise (kahrolasıca)" hadisinde kastettiği de budur.
[el-'Adevî Hâşiyesi]"Fi'l-i mebnî li'l-mef'ûl" [edilgen fiil] olup, fâil için de bina edilmesi câizdir; bunu Tilmisânî ve Nâsır Şerhi zikretmiştir. ("Zarûretten" ifadesi) mücerred masdardan türemiştir; mezîd masdar olan "ıztırâr"dan değil. Bu takrîrden anlaşıldığı üzere, tâ ile "mudtar" ıztırâr'dan (tâ ile), te ile "mudtarer" ise zarûretten alınmıştır; dikkat et! ("Aslı mudtarardır") "veznühu müfte'al" sözüne dayanır; içinde mîm ve te harflerinin zâid olduğuna işaret eder ki bunları "seeltümûnîhâ" lafzı toplar. ("İfti'âl'in te'si") yani mezîd te'dir. ("Tâ'ya dönüşür" denilmesinin sebebi) Bu harflerden sonra te ile telaffuzun güçlüğüdür; tâ ise mahreç olarak te'ye yakın olduğu için tercih edilmiştir. ("İtbâk harfleri") İtbâk harfleri denilmesinin sebebi, bunlarla telaffuz edilirken dilin bir kısmının damağa yapışmasıdır. "Hurûf" (çoğul) ifadesi uygun düşmüştür; zira bunlar dört harftir. Nahivciler nezdinde "cem'-i kıllet" üçten ona kadar, "cem'-i kesret" ise ondan sonsuza kadar olan çoğullar için kullanılır. Buna şöyle cevap verilmiştir: Birinin diğeri yerine mecazen kullanılması câizdir; ayrıca Sa'd, her iki çoğulun da üçten ona kadar ortak olduğunu, cem'-i kesret'in ise sonsuz için tahsis edildiğini açıkça ifade etmiştir. ("Dâd" örneği) "mudtar" gibi. ("Sâd" örneği) "mustabir" gibi; burada beyân (izhar) ve ikinci harfin birinciye kalbedilerek idğâmı câizdir, tersi câiz değildir; çünkü bu durumda sâd'ın safîri (ıslığı) kaybolur. ("Tâ"-i mühmele [noktasız tâ] örneği) "ıttelebe" gibi; te tâ'ya çevrilir ve bu durumda iki benzer harf birleştiği için idğâm vacib olur; "el-muttaleb" (mîm'in zammesi, tâ'nın şeddeli ve lâm'ın fethasıyla) gibi. ("Zâ" örneği) "ıztaleme" gibi; burada üç vecih câizdir: Beyân (izhar), sâd'ı tâ'ya idğâm etmemek ve idğâm—ya birinciyi ikinciye ya da tersi. Şairin şu beyti üç vecihle de rivayet edilmiştir: "O öyle cömerttir ki sana bağışını gönül hoşluğuyla verir / Bazen zulmeder, o zaman da kendisine zulmedilir." ("Dâd'ın istitâlesinin gitmesi") Yani dâd'ın ağızda yumuşaklık sebebiyle uzaması; öyle ki lâm'ın mahrecine kadar ulaşır. Bu sebeple lâm dâd'a idğâm edilir, "ve lâ'd-dâllîn"de olduğu gibi. İstitâle, bu harfin telaffuz edilirken mahrecinde (dilde) uzamasıdır; kimi âlime göre dilin başından sonuna kadar, kimi âlime göre ise başından sonundan önceye kadar; aralarında ihtilaf vardır. ("Manası melce'dir") Yani şiddetli ihtiyaç sahibi, bitkin düşmüş, kendinde hiçbir kuvvet ve çare görmeyen, güvenilecek hiçbir şey bulamayan kimsedir; denizdeki boğulmak üzere olan ve çölde yolunu kaybeden kişi gibi; imdadına yetişecek ancak Mevlâ'sını görür. ("İsm-i mef'ûl") Yani mîm ötreli, lâm sâkin, cîm fethalıdır. ("Fakîr'den daha hasstır") Yani ferdleri (kapsamı) daha dardır. Bazı âlimler şöyle yazmıştır: Hiçbir âlim na'tın (sıfatın), mevsuftan (nitelenenden) daha hass (özel) olmasını şart koşmamıştır; yani na't lafzının kapsamı, mevsuftan daha az ferde sahip olmalıdır. Ne var ki ikisi de marife ise, ikincinin birinciden daha az marifelikte veya ona eşit olması gerekir. İbnü'l-Hâcib buna şöyle işaret etmiştir: "Mevsûf (nitelenen) daha hass veya eşittir". Na'tın mevsuftan "dûn" (daha az) veya ona eşit olması demek, "bana akıllı adam geldi" sözün gibidir; bu eşitlik örneğidir. "Dûn" örneği: "Bu adama ikram ettim"; "daha hass" örneği: "Adaletsiz olmayan (adam) bana geldi —bu adam". Söylenenlerin özeti budur. (Ben derim ki:) Onun sözünün anlamı şudur: "Muztar" mefhumu, "fakîr" mefhumundan daha hasstır. Na't mefhumunun, mevsuftan daha hass olmasında şüphe yoktur; vechi hassa (yönsel özellik) olsa bile. Bu sebeple "onun na'tı olur" sözü doğrudur; düşün! ("Bazı nüshalarda bulunur") Bu nüshaya göre bize iki vecih câizdir: "Muztar"ın "abd"e na't olması veya "fakîr"e na't olması—Semîn'in dediği gibi: Bir şey bir na't ile nitelenip ardından daha hass bir na't getirilirse, bu na'tın birinciye veya ikinciye ait olması câizdir. Bu ibarenin bulunmadığı nüshada ise, "fakîr"e na't olması muayyen olur. "Yûcedu" ifadesi, bu nüshanın az bulunduğuna işarettir. ("Abd dört türlü kullanılır") Yani dört çeşit veya onların cüz'îleri üzerine hamledilir. Kâmûs'ta beşincisi ilave edilmiştir: İnsan, erkek veya kadın olsun. ("Şer'an abd") Yani köleliğinin sebebi şer'î hükümdür; yani Şâri'in hükmü. ("Îcâden abd") Yani kulluğu ve mülkiyeti, onu var etmesi, yani yoktan varlığa çıkarması sebebiyle sâbittir. ("Ubûdiyyetle abd") Yani Mevlâ'ya kulluğu veya mülkiyeti, var edilmesinden değil, O'na karşı tezellül (boyun eğme) göstermesinden kaynaklanır. Bu, Allah'ta ve başkasında olur. ("Kulumuz Eyyûb'u an") Yani bize ubûdiyyeti sebebiyle mülkümüz olanı hatırla; zira makam medih makamıdır, yoksa onu var etmemiz sebebiyle değil; çünkü bu (yaratılış itibarıyla kulluk) kâfirde de bulunur. Sonraki âyetler için de aynı şey söylenir. ("Dünyanın kulu") Öncekilerde izâfe yapılmamışken bunda yapılmıştır. Bunun sebebi şudur: Kulluğa sebep kılınan şey, mâlikiyetle vasıflanmaz; zira îcâd ve ubûdiyyette mâlik Allah Teâlâ'dır; rık (kölelik)te ise mâlik efendidir. Dünya ise farklıdır; çünkü kim Mevlâ'sının itaatinden geri kalıp dünyayla meşgul olursa, dünya onun mâliki olarak nitelenir. Bu sebeple ona izâfe edilmiştir. Denilebilir ki bu, ubûdiyyet abdinde de mümkündür; aralarındaki fark, dünya ve ârâzından nefret ettirme kasdıdır. Dünya burada dinar ve dirhem (para) anlamındadır; başka anlamlara da gelmekle birlikte—kimi âlime göre bütün mahlûkat, kimi âlime göre başka şeylerdir. ("Ve a'râzıhâ") Yani dünya sebebiyle meydana gelen oyalanmalar. ("Mu'tekif") Yani dünyaya hizmete müdavim olan. Şu da gizli değildir ki dünyaya hizmet, oyalanmaya döner. O halde şârihin (müellifin) sadece "dünya" ile yetinip "ve a'râzıhâ"yı eklememesi daha evlâdır. ("Taise")
اللَّفْظِ دُونَ التَّقْدِيرِ لِزَوَالِ الْحَرَكَةِ الْفَارِقَةِ بَيْنَهُمَا بِسَبَبِ الْإِدْغَامِ وَوَزْنُهُ مُفْتَعَلٌ مِنْ الضَّرُورَةِ فَأَصْلُهُ مُضْتَرَرٌ وَتَاءُ الِافْتِعَالِ تُبْدَلُ طَاءً بَعْدَ أَحَدِ حُرُوفِ الْإِطْبَاقِ وَهِيَ الصَّادُ وَالضَّادُ وَالطَّاءُ وَالظَّاءُ وَلَا يَجُوزُ إدْغَامُ الضَّادِ فِي الطَّاءِ لِزَوَالِ اسْتِطَالَةِ الضَّادِ بِالْإِدْغَامِ وَمَعْنَاهُ الْمَلْجَأُ اسْمُ مَفْعُولٍ، وَهُوَ أَخَصُّ مِنْ الْفَقِيرِ فَيَكُونُ نَعْتًا لَهُ وَيُوجَدُ فِي بَعْضِ النُّسَخِ بِقَوْلِ الْعَبْدِ الْفَقِيرِ وَالْعَبْدُ يُقَالُ عَلَى أَضْرُبٍ أَرْبَعَةٍ الْأَوَّلُ عَبْدٌ بِحُكْمِ الشَّرْعِ، وَهُوَ الْإِنْسَانُ الَّذِي يَصِحُّ بَيْعُهُ الثَّانِي عَبْدٌ بِالْإِيجَادِ وَذَلِكَ لَيْسَ إلَّا لِلَّهِ وَإِيَّاهُ قَصَدَ بِقَوْلِهِ {إِنْ كُلُّ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ إِلا آتِي الرَّحْمَنِ عَبْدًا} [مريم: ٩٣] الثَّالِثُ عَبْدٌ بِالْعُبُودِيَّةِ، وَهُوَ الْمَقْصُودُ بِقَوْلِهِ {وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ} [ص: ٤١] وَمِنْهُ {سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلا} [الإسراء: ١] .الرَّابِعُ عَبْدُ الدُّنْيَا وَأَعْرَاضِهَا، وَهُوَ الْمُعْتَكِفُ عَلَى خِدْمَتِهَا وَإِيَّاهُ قَصَدَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم بِقَوْلِهِ «تَعِسَــ[حاشية العدوي] فِعْلٍ مَبْنِيٍّ لِلْمَفْعُولِ وَيَجُوزُ بِنَاؤُهُ لِلْفَاعِلِ ذَكَرَهُ التِّلِمْسَانِيُّ كَمَا ذَكَرَهُ شَرْحُ النَّاصِرِ(قَوْلُهُ مِنْ الضَّرُورَةِ) أَيْ مُشْتَقٌّ مِنْ الْمَصْدَرِ الْمُجَرَّدِ لَا مِنْ الْمَصْدَرِ الْمَزِيدِ الَّذِي هُوَ الِاضْطِرَارُ وَظَهَرَ مِنْ هَذَا التَّقْرِيرِ أَنَّ مُضْطَرَّ بِالطَّاءِ مَأْخُوذٌ مِنْ اُضْطُرَّ بِالطَّاءِ وَمُضْتَرَّ بِالتَّاءِ مَأْخُوذٌ مِنْ الضَّرُورَةِ فَتَأَمَّلْ (قَوْلُهُ فَأَصْلُهُ مُضْتَرَرٌ) مُفَرَّعٌ عَلَى قَوْلِهِ وَوَزْنُهُ مُفْتَعَلٌ وَأَشَارَ إلَى أَنَّ فِيهِ مِيمًا وَتَاءً مِنْ حُرُوفِ الزِّيَادَةِ الَّتِي يَجْمَعُهَا قَوْلُك سَأَلْتُمُونِيهَا (قَوْلُهُ وَتَاءُ الِافْتِعَالِ) أَيْ الْمَزِيدِ (قَوْلُهُ تُبْدَلُ طَاءً) إنَّمَا قُلِبَتْ طَاءً لِتَعَسُّرِ النُّطْقِ بِالتَّاءِ بَعْدَ هَذِهِ الْحُرُوفِ وَاخْتِيرَ الطَّاءُ لِقُرْبِهَا مِنْ التَّاءِ مَخْرَجًا (قَوْلُهُ حُرُوفِ الْإِطْبَاقِ) إنَّمَا سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِانْطِبَاقِ طَائِفَةٍ مِنْ اللِّسَانِ بِهَا عَلَى الْحَنَكِ إلَّا عَلَى عِنْدَ النُّطْقِ بِهَا وَالْمُنَاسِبُ التَّعْبِيرُ بِأَحْرُفِ أَيْ جَمْعِ قِلَّةٍ؛ لِأَنَّهَا أَرْبَعَةٌ، وَهُوَ مِنْ ثَلَاثَةٍ لِعَشْرَةٍ وَجَمْعُ الْكَثْرَةِ لِمَا فَوْقَهَا إلَى مَا لَا نِهَايَةَ لَهُ عِنْدَ النَّحْوِيِّينَ وَأُجِيبَ بِأَنَّهُ يُسْتَعْمَلُ أَحَدُهُمَا فِي الْآخَرِ مَجَازًا وَبِأَنَّ السَّعْدَ صَرَّحَ بِمَا يُفِيدُ اشْتَرَاكَ الْجَمْعَيْنِ مِنْ ثَلَاثَةٍ إلَى عَشَرَةٍ وَاخْتِصَاصُ جَمْعِ الْكَثْرَةِ بِمَا لَا نِهَايَةَ لَهُ (قَوْلُهُ وَهِيَ الضَّادُ) نَحْوُ مُضْطَرٌّ.(قَوْلُهُ وَالصَّادُ) نَحْوِ مُصْطَبِرٌ وَيَجُوزُ فِيهِ الْبَيَانُ وَالْإِدْغَامُ بِقَلْبِ الثَّانِي لِلْأَوَّلِ دُونَ عَكْسِهِ؛ لِأَنَّ بِهِ يَزُولُ صَفِيرُ الصَّادِ (قَوْلُهُ وَالطَّاءُ) الْمُهْمَلَةُ نَحْوُ اطْتَلَبَ فَقُلِبَتْ التَّاءُ طَاءً وَيَجِبُ الْإِدْغَامُ حِينَئِذٍ لِاجْتِمَاعِ الْمِثْلَيْنِ نَحْوَ الْمُطَّلَبِ بِضَمِّ الْمِيمِ وَتَشْدِيدِ الطَّاءِ وَفَتْحِ اللَّامِ (قَوْلُهُ وَالظَّاءُ) نَحْوَ اظْطَلَمَ فَيَجُوزُ فِيهِ ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ الْبَيَانُ أَوْ عَدَمُ إدْغَامِ الصَّادِ فِي الطَّاءِ وَالْإِدْغَامُ إمَّا لِلْأَوَّلِ فِي الثَّانِي أَوْ عَكْسُهُ وَقَدْ رُوِيَ بِالْأَوْجُهِ الثَّلَاثَةِ قَوْلُ الشَّاعِرِهُوَ الْجَوَادُ الَّذِي يُعْطِيك نَائِلَهُ … عَفْوًا وَيَظْلِمُ أَحْيَانًا فَيُظْطَلَمُ(قَوْلُهُ لِزَوَالِ اسْتِطَالَةِ الضَّادِ) أَيْ اسْتِطَالَتِهَا فِي الْفَمِ لِرَخَاوَتِهَا حَتَّى اتَّصَلَتْ بِمَخْرَجِ اللَّامِ وَلِذَا أُدْغِمَتْ اللَّامُ فِيهَا نَحْوَ وَلَا الضَّالِّينَ وَاسْتِطَالَتُهَا عِبَارَةٌ عَنْ امْتِدَادِ هَذَا الْحَرْفِ فِي مَخْرَجِهِ عِنْدَ النُّطْقِ بِهِ، وَهُوَ اللِّسَانُ قِيلَ مِنْ أَوَّلِهِ إلَى آخِرِهِ وَقِيلَ مِنْ أَوَّلِهِ إلَى مَا قَبْلَ آخِرِهِ عَلَى خِلَافٍ عِنْدَهُمْ (قَوْلُهُ وَمَعْنَاهُ الْمُلْجَأُ) أَيْ الشَّدِيدُ الْحَاجَةِ الْمَجْهُودِ الَّذِي لَا يَرَى لِنَفْسِهِ شَيْئًا مِنْ الْحَوْلِ وَالْقُوَّةِ وَلَا يَرَى شَيْئًا يَعْتَمِدُ عَلَيْهِ كَالْغَرِيقِ فِي الْبَحْرِ وَالضَّالِّ فِي الْقَفْرِ لَا يَرَى لِإِغَاثَتِهِ إلَّا مَوْلَاهُ.(قَوْلُهُ اسْمُ مَفْعُولٍ) فَهُوَ بِضَمِّ الْمِيمِ وَسُكُونِ اللَّامِ وَفَتْحِ الْجِيمِ (قَوْلُهُ: وَهُوَ أَخَصُّ مِنْ الْفَقِيرِ) أَيْ أَقَلُّ أَفْرَادًا كَتَبَ بَعْضُهُمْ مَا نَصُّهُ فِيهِ أَنَّهُ لَمْ يَشْتَرِطْ أَحَدٌ أَنَّ النَّعْتَ يَجِبُ أَنْ يَكُونَ أَخَصَّ مِنْ الْمَنْعُوتِ أَيْ يَكُونَ مَا يُطْلَقُ عَلَيْهِ لَفْظُ النَّعْتِ أَقَلَّ أَفْرَادًا مِمَّا يُطْلَقُ عَلَيْهِ لَفْظُ الْمَنْعُوتِ نَعَمْ إذَا كَانَا مَعْرِفَتَيْنِ يَجِبُ أَنْ يَكُونَ الثَّانِي دُونَ الْأَوَّلِ فِي التَّعْرِيفِ أَوْ مُسَاوِيًا لَهُ فِيهِ وَلِذَلِكَ أَشَارَ ابْنُ الْحَاجِبِ بِقَوْلِهِ وَالْمَوْصُوفُ أَخَصُّ أَوْ مُسَاوٍ وَالْمَعْنَى بِقَوْلِهِ النَّعْتُ دُونَ الْمَنْعُوتِ أَوْ مُسَاوٍ لَهُ أَيْ كَقَوْلِك جَاءَنِي الرَّجُلُ الْعَاقِلُ وَهَذَا مِثَالٌ لِلْمُسَاوِي وَمِثَالُ الدُّونِ أَكْرَمْت هَذَا الرَّجُلَ وَمِثَالُ الْأَخَصِّ الْغَيْرُ الْجَائِرُ جَاءَنِي الرَّجُلُ هَذَا، هَذَا حَاصِلُ مَا قِيلَ (وَأَقُولُ) مَعْنَى كَلَامِهِ أَنَّ مَفْهُومَ الْمُضْطَرِّ أَخَصُّ مِنْ مَفْهُومِ الْفَقِيرِ وَلَا شَكَّ أَنَّ مَفْهُومَ النَّعْتِ أَخَصُّ مِنْ مَفْهُومِ الْمَنْعُوتِ وَلَوْ خُصُوصًا وَجْهِيًّا فَصَحَّ قَوْلُهُ فَيَكُونُ نَعْتًا لَهُ فَتَدَبَّرْ.(قَوْلُهُ وَيُوجَدُ فِي بَعْضِ النُّسَخِ) عَلَى هَذِهِ النُّسْخَةِ يَجُوزُ لَنَا وَجْهَانِ، وَهُوَ أَنْ يَكُونَ الْمُضْطَرُّ نَعْتًا لِعَبْدٍ وَأَنْ يَكُونَ نَعْتًا لِلْفَقِيرِ كَمَا قَالَهُ السَّمِينُ مِنْ أَنَّ الشَّيْءَ إذَا نُعِتَ بِنَعْتٍ وَأُتِيَ بَعْدَهُ بِنَعْتٍ أَخَصَّ جَازَ أَنْ يَكُونَ نَعْتًا لِلْأَوَّلِ أَوْ الثَّانِي وَعَلَى النُّسْخَةِ الَّتِي لَيْسَ فِيهَا ذَلِكَ يَتَعَيَّنُ أَنْ يَكُونَ نَعْتًا لِلْفَقِيرِ وَفِي وَالتَّعْبِيرُ بِيُوجَدُ إلَخْ إشَارَةٌ إلَى قِلَّةِ هَذِهِ النُّسْخَةِ (قَوْلُهُ وَالْعَبْدُ يُقَالُ عَلَى أَضْرُبٍ أَرْبَعَةٍ) أَيْ يُحْمَلُ عَلَى أَنْوَاعٍ أَرْبَعَةٍ أَوْ عَلَى جُزْئِيَّاتِهَا زَادَ فِي الْقَامُوسِ خَامِسًا، وَهُوَ الْإِنْسَانُ ذَكَرًا كَانَ أَوْ أُنْثَى (قَوْلُهُ عَبْدٌ بِحُكْمِ الشَّرْعِ) أَيْ رِقِّيَّتُهُ سَبَبُهَا حُكْمُ الشَّرْعِ بِهَا أَيْ حُكْمُ الشَّارِعِ (قَوْلُهُ عَبْدٌ بِالْإِيجَادِ) أَيْ رِقِّيَّتُهُ وَمَمْلُوكِيَّتُهُ ثَبَتَتْ لَهُ بِسَبَبِ إيجَادِهِ أَيْ إخْرَاجِهِ مِنْ الْعَدَمِ إلَى الْوُجُودِ.(قَوْلُهُ عَبْدٌ بِالْعُبُودِيَّةِ) أَيْ رِقِّيَّتُهُ لِلْمَوْلَى أَوْ مَمْلُوكِيَّتُهُ لَهُ لَيْسَ سَبَبُهَا الْإِيجَادُ بَلْ سَبَبُهَا إظْهَارُ تَذَلُّلِهِ لَهُ وَذَلِكَ يَكُونُ فِي اللَّهِ وَغَيْرِهِ (قَوْلُهُ {وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ} [ص: ٤١] أَيْ وَاذْكُرْ مَمْلُوكَنَا بِسَبَبِ عُبُودِيَّتِهِ لَنَا؛ لِأَنَّ الْمَقَامَ مَقَامُ مَدْحٍ لَا بِسَبَبِ إيجَادِنَا لَهُ لِوُجُودِهَا فِي الْكَافِرِ وَكَذَا يُقَالُ فِيمَا بَعْدُ (قَوْلُهُ عَبْدُ الدُّنْيَا) لَمْ يُضِفْ فِيمَا تَقَدَّمَ بِخِلَافِ هَذَا فَأَضَافَ وَوَجْهُ ذَلِكَ أَنَّ مَا جُعِلَ سَبَبًا فِي الْعَبْدِيَّةِ لَا يُوصَفُ بِالْمَالِكِيَّةِ إذْ الْمَالِكُ فِي الْإِيجَادِ وَالْعُبُودِيَّةِ لِلَّهِ تَعَالَى وَالْمَالِكُ فِي الرِّقِّ السَّيِّدُ بِخِلَافِ الدُّنْيَا فَإِنَّ مَنْ اشْتَغَلَ بِهَا عَنْ طَاعَةِ مَوْلَاهُ تَتَّصِفُ الدُّنْيَا بِأَنَّهَا مَالِكَةٌ لَهُ فَلِذَلِكَ أَضَافَهُ لَهَا وَفِيهِ أَنَّ ذَلِكَ مُمْكِنٌ فِي عَبْدِ الْعُبُودِيَّةِ وَيُفَرَّقُ بَيْنَهُمَا بِقَصْدِ التَّنْفِيرِ عَنْ الدُّنْيَا وَأَعْرَاضِهَا وَالدُّنْيَا الدِّينَارُ وَالدِّرْهَمُ فِي هَذَا الْمَقَامِ، وَإِنْ كَانَ لَهَا اطِّلَاقٌ عَلَى غَيْرِ ذَلِكَ فَقِيلَ إنَّهَا كُلُّ الْمَخْلُوقَاتِ وَقِيلَ غَيْرُ ذَلِكَ.(قَوْلُهُ وَأَعْرَاضِهَا) أَيْ مَا يَعْرِضُ بِهَا مِنْ التَّلَاهِي بِسَبَبِهَا (قَوْلُهُ الْمُعْتَكِفُ) أَيْ الْمُوَاظِبُ عَلَى خِدْمَتِهَا، ثُمَّ لَا يَخْفَى أَنَّ خِدْمَتَهَا تَرْجِعُ إلَى التَّلَاهِي فَإِذَنْ فَالْأَفْضَلُ أَنْ يَقْتَصِرَ الشَّارِحُ عَلَى الدُّنْيَا فَيَقُولَ: الرَّابِعُ عَبْدُ الدُّنْيَا وَلَا يَزِيدُ وَأَعْرَاضِهَا (قَوْلُهُ «تَعِسَ» )
«Dinar ve dirhemin kulu» ifadesi hakkında denir ki: Ubudiyet, tezellülün izharıdır. İbadet ise ondan daha ileridir; çünkü ibadet tezellülün en üst derecesidir. O dereceye ancak nihâî üstünlük sahibi olan Allah Sübhânehû ve Teâlâ lâyıktır. Müellifin «abd» kelimesinden ikinci veya üçüncü anlamı kastetmiş olması muhtemeldir. (ص): Gönlü kırık olan kimse. (ش): Yani kalbi acı duyan kimse. Bu iki ifadenin her biri mecâz-ı mürseldir; zira o, inkisârı (kırılmayı) ki o dağılmadır, ondan kaynaklanan teellüm (acı duyma) anlamında kullanmıştır. Hâtır ise vesvese olup kalbe ki o da onun mahallidir, izafe edilmiştir. Bu durumda alaka sebebiyye ve müsebbebiyye ile hâliyye ve mahalliyyedir. Yani alaka müşâbehet (benzerlik) dışındadır; işte bu sebeple her ikisi de mecâz-ı mürsel kapsamındadır. Sonra [Adevî Hâşiyesi]: (Abd) kelimesi ayn harfinin fethi ve kesriyle olmak üzere iki türlü okunur; anlamı ise Birmâvî'den nakledildiğine göre helak oldu ve düştü demektir. (Kavluhu: İzhâru't-Tezellül): Yani tezellülün cüz'îlerinden herhangi bir cüz'îyi izhar etmek veya hakikati, onun cüz'îlerinden herhangi bir cüz'îde izhar etmek demektir. Bu takdirde şeyh, baba ve benzerleri de bu tezellüle lâyık olur. «İzhâr» tabiri, tezellülün kalbî olduğuna işarettir. Muradın tezellülü tahsil etmek olması da muhtemeldir. (Kavluhu: Eblagü Minhâ): Yani o, kendisi dışındaki bütün fertlerden daha ileridir. Bu durumda ibadet daha hâs ve daha özeldir. Hülâsası şudur: İbadet, ubudiyet fertlerinin en üstünüdür. (Kavluhu: Li-ennehâ Gâyetü't-Tezellül): Yani tezellülün en yüksek ferdidir. Gizli değildir ki bu en yüksek, nevi itibarıyla tek olarak mülahaza edilir; tefekkür eden için bu açıktır. (Kavluhu: el-İfdâl): Yani ihsanın nihayeti yani ihsan nevilerinin en üstünü demektir. Bu ise ancak Mevlâ Tebâreke ve Teâlâ içindir. Görünen odur ki onun en üstün nev'inden maksat, kulun kudretinin yetmediği şeylerdir. (Kavluhu: Ve Lealle ilah.): Tecî (belki) ifadesi, iki ihtimalden birini belirlemeye yöneliktir. Muayyen olmayan iki ihtimalden biri ise zaten muayyendir. Sonra derim ki: «Ubudiyetin kulu» ifadesinin kastedilmesi, «gönlü kırık kimse» sözüne amelin ve takvanın azlığı sebebiyle aykırı düşer; bu ihtimalin kastedildiği açıkça görülmez. Dikkat et! Görünen odur ki «Dünyanın kulu» ifadesinin kastedilmesi tevazu açısından sahihtir; kişi, dünya ve onun zevkleriyle oyalanarak Mevlâsının şükrünü yerine getirmediği için kendini noksan görür, bu da büyük zatların hâlidir; zira onlar kendilerini kusurlu ve her türlü mekruha lâyık görürler. (Kavluhu: Hâtırühû): Bu, «el-münkesir» kelimesinin failidir. Bunun caiz olması, «el» takısının sıla konumunda olmasından kaynaklanır; ayrıca bir müsevvie ihtiyaç kalmaz. Düşün! (Kavluhu: Yani el-Müteellimü Kalbühû): Teellümün kalbe isnadı akli mecazdır. (Kavluhu: Feinnehû etlaka'l- inkisâre i.a.): Bunda, mecâz-ı mürselin, istiare henüz müştaklarda cari olmadan önce masdarda da cari olduğuna delil vardır. Aynı şekilde müştaklarda cari olan mecâz-ı mürsel de böyledir. Meânî âlimleri bunu açıkça ifade etmişlerdir. İşte bu sebeple metinde geçen «el-münkesir»den masdar olan «el-inkisâr»a dönülmüştür ki buna işaret edilmiştir. (Kavluhu: Ale't-Teellümi'l-Mütesebbibi anhu): Yani cümle olarak ondan mütevellit acı duyma anlamındadır. «Cümle olarak» dedik çünkü bu acının sebebi, taş gibi katı bir şeyin parçalarının dağılması anlamındaki inkisâr değildir. Teellüm ise mesela darp veya yaradan kaynaklanan acıdır. (Kavluhu: Ve Hüve'l-Hâcisü i.a.): Bunda bir nazar vardır; zira o hâcisten yukarıdır. Muhtemelen onu, mücâvere (komşuluk) sebebiyle mecazen hâcis olarak adlandırmıştır. Bil ki nefse gelen şeylerin mertebeleri vardır: Birincisi hâcistir; o, kalbe atılan ve kalpte devamlı dönüp durmayan düşüncedir; bu icmâ ile sorumluluk gerektirmez; çünkü kulun fiili değildir, ancak kulun defedemediği bir variddir. İkincisi hâtırdır; o, bu düşüncenin kalpte akması ve sürekli dönüp durmasıdır; o da affedilmiştir. Üçüncüsü hadîs-i nefstir; o, kişinin yapıp yapmama konusunda tereddüdüdür; o da affedilmiştir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Muhakkak ki Allah, ümmetimin nefislerinin konuştuklarını, konuşmadıkları veya amel etmedikleri sürece bağışlamıştır.» Dördüncüsü hemdir; o, fiili yapma veya terk etme yönünde ağır basan niyettir. Bu mertebede iyilik ve kötülük ayrışır; iyiliklerde sorumlu tutulur, kötülüklerde sorumlu tutulmaz. Beşincisi azimdir; o, kastın gücü ve kalbin fiili yapma konusunda kesin karar vermesidir. İyilik ve kötülüklerde sorumlu tutulur. Acaba fiili işlediğinde iki vizer (günah yükü) mi olur: amel vizeri ve azim vizeri? Yoksa hadîs-i nefs ve hem hakkında gelecek iki kavil burada da cari olur mu? Görünen birincisidir, her ne kadar uzak ihtimal olsa da. Tahrir edilmiştir. (Faydalar): Birincisi: Acaba bir masiyete azmetmek, büyüklük-küçüklük, hakirlik-azamet bakımından o masiyetin yerine mi geçer? Mesela zinaya azmeden kimse, zânînin günahı kadar günah kazanır mı? Yoksa bu mertebeye inilmez, bilakis ona azmetmek mutlak bir günah ve başka bir seyyiedir ve bu günah, azmedilen fiilin günahı gibi değil midir? Bâkıllânî bu konuda tereddüt etmiştir. Ondan başkası ise bunun azmedilen fiilin aynısı olmadığına, sadece mutlak bir seyyie olduğuna hükmetmiştir ki bu açıktır. (Diyorum ki): Bunun zahiri, küçük günah olduğudur. (İkincisi): Hadisteki «Konuşmadıkları veya amel etmedikleri sürece» ifadesi şu anlama gelir: Eğer bir masiyette nefsin konuştuklarını söyler veya onunla amel ederse, Allah onu affetmez. Acaba ona iki vizer mi yazılır: hadîs-i nefs vizeri ve konuşma veya amel vizeri? Belki hadisin zahiri buna şahitlik eder. Yoksa sadece bir vizer mi yazılır ki o da konuşma veya amel vizeridir? İki kavil vardır; ikincisi açık olanıdır. (Üçüncüsü): «Kötülüğe hem (niyet) etmek ona yazılmaz» sözümüzün anlamı şudur: Kişi o kötülüğü söylemedikçe veya işlemedikçe yazılmaz. Eğer söyler veya işlerse, üçüncü mertebeden evleviyetle yazılır ve bu konuda iki kavil cari olur. (Dördüncüsü): Dördüncü mertebede de «Hem ona seyyie olarak yazılmaz» deriz. Yani sonra, eğer kişi onu insanlardan korktuğu veya şehveti olmadığı için terk ederse ona hasene yazılmaz; eğer Allah korkusuyla terk ederse hasene yazılır. «Hem ona yazılmaz» sözümüzün zahiri, Harem'de dahi böyledir. Allah Teâlâ'nın «Kim orada zulüm ve ilhâd irade ederse» [Hac, 25] ayetindeki iradeden maksat, ilk olarak azm-i musammimdir veya fiilen zulüm işlemeye hamledilir. «Acaba bir masiyete azmetmek…» sözümüzün devamı: İyiliğe azmetmek ise onu fiilen yapmak gibidir. Ancak bu durumda iyiliğe azmetmek, «Kim ona niyet eder de yapmazsa ona tam bir hasene yazılır» haberinde geçen hem (niyet) ile aynı mıdır? Vâiz el-Feth'te şöyle denir: «Tam» sözünün anlamı, derecenin büyüklüğü itibarıyla eksik olmayandır; on katına çıkarma anlamında değildir. Buradan, iyiliğe azmetmek ile ona niyet etmek arasında bir fark ortaya çıkmaz. Evet, eğer iyiliğe azmetmenin on hasene olarak yazıldığı sabit olursa, niyetten ayrılır. Bu durumda sorulur: Ona azmetmek ile onu fiilen yapmak arasındaki fark nedir? Fiilde on hasene vardır. Hâsılı, iyiliğe azmetmek bir hasene olarak yazılırsa iyiliğe niyetle eşit olur; on hasene yazılırsa fiiliyle eşit olur. Naklen bu konuda açık olan nedir, düşün! (Kavluhu: Fe'l-alâku i.a.): İhtilaf edilmiştir: Alaka, şârihin zikrettiği şey midir? Sebebiyye midir? Müsebbebiyye midir? Denilmiştir. Bizim konumuzda râcih olan, alakanın sebebiyye olduğudur. Bu, kendisinden nakledilenin vasfıdır. (Kavluhu: Ve'l-hâliyyetü ve'l-mahalliyyetü): Bunda daha önce geçen durum söz konusudur. Bu konuda râcih olan, alakanın hâliyye olduğudur.
عَبْدُ الدِّينَارِ وَالدِّرْهَمِ» فَالْعُبُودِيَّةُ إظْهَارُ التَّذَلُّلِ وَالْعِبَادَةُ أَبْلَغُ مِنْهَا؛ لِأَنَّهَا غَايَةُ التَّذَلُّلِ وَلَا يَسْتَحِقُّهَا إلَّا مَنْ لَهُ غَايَةُ الْأَفْضَالِ، وَهُوَ اللَّهُ سبحانه وتعالى وَلَعَلَّ الْمُؤَلِّفَ أَرَادَ بِالْعَبْدِ الْمَعْنَى الثَّانِيَ أَوْ الثَّالِثَ (ص) الْمُنْكَسِرُ خَاطِرُهُ (ش) أَيْ الْمُتَأَلِّمُ قَلْبُهُ فَكُلٌّ مِنْهُمَا مَجَازٌ مُرْسَلٌ فَإِنَّهُ أَطْلَقَ الِانْكِسَارَ، وَهُوَ التَّفَرُّقُ عَلَى التَّأَلُّمِ الْمُتَسَبَّبِ عَنْهُ وَالْخَاطِرُ، وَهُوَ الْهَاجِسُ عَلَى الْقَلْبِ الَّذِي هُوَ مَحَلُّهُ فَالْعَلَاقَةُ السَّبَبِيَّةُ وَالْمُسَبَّبِيَّةُ وَالْحَالِيَّةُ وَالْمَحَلِّيَّةُ أَيْ فَالْعَلَاقَةُ غَيْرُ الْمُشَابَهَةِ فَلِذَلِكَ كَانَ كُلٌّ مِنْهُمَا مِنْ الْمَجَازِ الْمُرْسَلِ، ثُمَّــ[حاشية العدوي] بِفَتْحِ الْعَيْنِ وَكَسْرِهَا مَعْنَاهُ هَلَكَ وَسَقَطَ كَمَا نُقِلَ عَنْ الْبِرْمَاوِيِّ (قَوْلُهُ إظْهَارُ التَّذَلُّلِ) أَيْ إظْهَارُ أَيِّ جُزْئِيٍّ مِنْ جُزْئِيَّاتِ التَّذَلُّلِ أَوْ إظْهَارُ الْحَقِيقَةِ فِي أَيِّ جُزْئِيٍّ مِنْ جُزْئِيَّاتِهَا فَيَسْتَحِقُّهَا إذَنْ الشَّيْخُ وَالْوَالِدُ وَنَحْوُهُمَا وَفِي التَّعْبِيرِ بِإِظْهَارِ إشَارَةٌ إلَى أَنَّ التَّذَلُّلَ قَلْبِيٌّ وَيُحْتَمَلُ أَنَّ الْمُرَادَ تَحْصِيلُ التَّذَلُّلِ.(قَوْلُهُ أَبْلَغُ مِنْهَا) أَيْ أَبْلَغُ مِنْ جَمِيعِ أَفْرَادِهَا مَا عَدَاهَا فَالْعِبَادَةُ أَخَصُّ وَخُلَاصَتُهُ أَنَّ الْعِبَادَةَ الْفَرْدُ الْأَعْلَى مِنْ الْعُبُودِيَّةِ (قَوْلُهُ: لِأَنَّهَا غَايَةُ التَّذَلُّلِ) أَيْ أَعْلَى أَفْرَادِ التَّذَلُّلِ وَلَا يَخْفَى أَنَّ هَذَا الْأَعْلَى يُلَاحَظُ وَاحِدًا نَوْعِيًّا كَمَا هُوَ ظَاهِرٌ لِمَنْ تَأَمَّلْ (قَوْلُهُ الْإِفْضَالِ) أَيْ غَايَةِ الْإِحْسَانِ أَيْ النَّوْعِ الْأَعْلَى مِنْ أَنْوَاعِ الْإِحْسَانِ لَيْسَ إلَّا لِلْمَوْلَى تبارك وتعالى وَالظَّاهِرُ أَنْ يُرَادَ بِالنَّوْعِ الْأَعْلَى مِنْهُ مَا لَا يَتَعَلَّقُ بِهِ قُدْرَةُ الْعَبْدِ (قَوْلُهُ وَلَعَلَّ إلَخْ) التَّرَجِّي بِالنِّسْبَةِ لِأَحَدِهِمَا مُعَيَّنًا، وَأَمَّا أَحَدُهُمَا لَا بِعَيْنِهِ فَهُوَ مُتَعَيِّنٌ، ثُمَّ أَقُولُ لَا يَخْفَى أَنَّ إرَادَةَ عَبْدِ الْعُبُودِيَّةِ تَنَكَّدَ عَلَى قَوْلِهِ الْمُنْكَسِرُ خَاطِرُهُ لِقِلَّةِ الْعَمَلِ وَالتَّقْوَى فَلَا تَظْهَرُ إرَادَتُهُ تَأَمَّلْ وَالظَّاهِرُ صِحَّةُ إرَادَةِ عَبْدِ الدُّنْيَا تَوَاضُعًا بِجَعْلِ نَفْسِهِ غَيْرَ قَائِمَةٍ بِشُكْرِ مَوْلَاهَا بِتَلَاهِيهَا بِالدُّنْيَا وَحُظُوظِهَا كَمَا هُوَ شَأْنُ الْأَكَابِرِ؛ لِأَنَّهُمْ يَرَوْنَ أَنْفُسَهُمْ مُقَصِّرَةً مُسْتَحِقَّةً لَأَنْ يُفْعَلَ بِهَا كُلُّ مَكْرُوهٍ.(قَوْلُهُ خَاطِرُهُ) فَاعِلٌ بِالْمُنْكَسِرِ وَسَوَّغَ ذَلِكَ وُقُوعُهُ صِلَةً لِأَلْ فَلَمْ يَحْتَجْ لِمُسَوِّغٍ فَتَدَبَّرْ وَقَوْلُهُ أَيْ الْمُتَأَلِّمُ قَلْبُهُ إسْنَادُ التَّأَلُّمِ لِلْقَلْبِ مَجَازٌ عَقْلِيٌّ (قَوْلُهُ فَإِنَّهُ أَطْلَقَ الِانْكِسَارَ إلَخْ) فِيهِ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ كَمَا تَجْرِي الِاسْتِعَارَةُ فِي الْمَصْدَرِ قَبْلَ جَرَيَانِهَا فِي الْمُشْتَقَّاتِ كَذَلِكَ الْمَجَازُ الْمُرْسَلُ الْجَارِي فِي الْمُشْتَقَّاتِ وَبِذَلِكَ صَرَّحَ عُلَمَاءُ الْمَعَانِي فَلِذَلِكَ عَدَلَ عَنْ الْمُنْكَسِرِ الْوَاقِعِ فِي الْمَتْنِ إلَى الْمَصْدَرِ أَيْ الِانْكِسَارِ إشَارَةً لِذَلِكَ (قَوْلُهُ عَلَى التَّأَلُّمِ الْمُتَسَبَّبِ عَنْهُ) أَيْ فِي الْجُمْلَةِ وَإِنَّمَا قُلْنَا فِي الْجُمْلَةِ؛ لِأَنَّ هَذَا التَّأَلُّمَ الْقَائِمَ بِهِ لَيْسَ سَبَبُهُ الِانْكِسَارَ الَّذِي هُوَ تَفَرُّقُ أَجْزَاءِ مَا كَانَ صُلْبًا كَالْحَجَرِ وَالتَّأَلُّمُ هُوَ الْوَجَعُ النَّاشِئُ عَنْ الضَّرْبِ أَوْ الْجُرْحِ مَثَلًا.(قَوْلُهُ: وَهُوَ الْهَاجِسُ إلَخْ) فِيهِ نَظَرٌ فَإِنَّهُ فَوْقَ الْهَاجِسِ وَلَعَلَّهُ أَطْلَقَهُ عَلَيْهِ مَجَازًا لِلْمُجَاوَرَةِ وَاعْلَمْ أَنَّ مَا يَقَعُ فِي النَّفْسِ مَرَاتِبُ الْأَوَّلُ الْهَاجِسُ، وَهُوَ مَا يُلْقَى فِي الْقَلْبِ وَلَا يَدُومُ تَرَدُّدُهُ عَلَيْهِ وَلَا يُؤَاخَذُ بِهِ إجْمَاعًا؛ لِأَنَّهُ لَيْسَ مِنْ فِعْلِ الْعَبْدِ وَإِنَّمَا هُوَ وَارِدٌ لَا يَسْتَطِيعُ دَفْعُهُ الثَّانِي الْخَاطِرُ، وَهُوَ جَرَيَانُهُ فِي الْقَلْبِ وَدَوَامُ تَرَدُّدِهِ عَلَيْهِ، وَهُوَ مَرْفُوعٌ أَيْضًا وَالثَّالِثُ حَدِيثُ النَّفْسِ، وَهُوَ تَرَدُّدُهُ هَلْ يَفْعَلُ أَوْ لَا، وَهُوَ مَرْفُوعٌ أَيْضًا لِقَوْلِهِ صلى الله عليه وسلم «إنَّ اللَّهَ تَجَاوَزَ عَنْ أُمَّتِي مَا حَدَّثَتْ بِهِ أَنْفُسَهَا مَا لَمْ تَتَكَلَّمْ أَوْ تَعْمَلْ» الرَّابِعُ الْهَمُّ، وَهُوَ تَرْجِيحُ الْفِعْلِ أَوْ التَّرْكِ وَهَذَا يَفْتَرِقُ فِيهِ الْحَسَنَةُ وَالسَّيِّئَةُ فَيُؤَاخَذُ بِهِ فِي الْحَسَنَاتِ دُونَ السَّيِّئَاتِ.الْخَامِسَةُ الْعَزْمُ، وَهُوَ قُوَّةِ الْقَصْدِ وَالْجَزْمِ بِهِ بِحَيْثُ يُصَمِّمُ الْقَلْبُ فِيهِ عَلَى الْفِعْلِ وَيُؤَاخَذُ بِهِ فِي الْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّئَاتِ وَهَلْ إذَا عَمِلَ يَكُونُ عَلَيْهِ وِزْرَانِ وِزْرُ الْعَمَلِ وَوِزْرُ الْعَزْمِ قَطْعًا أَوْ يَجْرِي الْقَوْلَانِ الْآتِيَانِ فِي حَدِيثِ النَّفْسِ وَالْهَمِّ وَالظَّاهِرُ الْأَوَّلُ، وَإِنْ كَانَ بَعِيدًا وَحُرِّرَ.(فَوَائِدُ) الْأُولَى: هَلْ يَتَنَزَّلُ الْعَزْمُ عَلَى الْمَعْصِيَةِ مَنْزِلَةَ الْمَعْصِيَةِ فِي الْكِبَرِ وَالصِّغَرِ وَالْحَقَارَةِ وَالْعِظَمِ فَالْعَازِمُ عَلَى الزِّنَا مَثَلًا يَأْثَمُ إثْمَ الزَّانِي أَوْ لَا يَتَنَزَّلُ بَلْ الْعَزْمُ عَلَيْهَا مُطْلَقُ ذَنْبٍ وَسَيِّئَةٍ أُخْرَى وَلَيْسَ هَذَا الذَّنْبُ كَفِعْلِهَا الْمَعْزُومِ عَلَيْهِ هَكَذَا تَرَدَّدَ الْبَاقِلَّانِيُّ وَجَزَمَ غَيْرُهُ بِأَنَّهُ غَيْرُ فِعْلِ الْمَعْزُومِ عَلَيْهِ وَإِنَّمَا هُوَ مُطْلَقُ سَيِّئَةٍ، وَهُوَ ظَاهِرٌ (أَقُولُ) وَظَاهِرُ هَذَا أَنَّهُ صَغِيرَةٌ (الثَّانِيَةُ) قَوْلُهُ فِي الْحَدِيثِ مَا لَمْ تَتَكَلَّمْ بِهِ أَوْ تَعْمَلْ أَيْ، فَإِنْ تَكَلَّمْت بِهِ أَوْ عَمِلْت بِمَا حَدَّثَتْ بِهِ النَّفْسُ فِي الْمَعْصِيَةِ لَمْ يَتَجَاوَزْ عَنْهُ وَهَلْ يُكْتَبُ عَلَيْهِ وِزْرَانِ وِزْرُ حَدِيثِ النَّفْسِ وَوِزْرُ التَّكَلُّمِ أَوْ الْعَمَلِ وَرُبَّمَا يَشْهَدُ لَهُ ظَاهِرُ الْحَدِيثِ أَوْ إنَّمَا يُكْتَبُ عَلَيْهِ وِزْرٌ وَاحِدٌ، وَهُوَ وِزْرُ الْكَلَامِ أَوْ الْعَمَلِ فَقَطْ قَوْلَانِ وَالثَّانِي هُوَ الظَّاهِرُ.(الثَّالِثَةُ) قَوْلُنَا إنَّ الْهَمَّ بِالسَّيِّئَةِ لَا يُكْتَبُ عَلَيْهِ أَيْ مَا لَمْ يَتَكَلَّمْ بِتِلْكَ السَّيِّئَةِ أَوْ يَعْمَلْ، فَإِنْ تَكَلَّمَ بِهَا أَوْ عَمِلَ تُكْتَبُ عَلَيْهِ بِالْأَوْلَى مِنْ الْمَرْتَبَةِ الثَّالِثَةِ وَيَجْرِي فِي ذَلِكَ الْقَوْلَانِ.(الرَّابِعَةُ) قَوْلُنَا فِي الْمَرْتَبَةِ الرَّابِعَةِ أَيْضًا إنَّ الْهَمَّ لَا يُكْتَبُ عَلَيْهِ سَيِّئَةٌ أَيْ ثُمَّ يَظْهَرُ إنْ تَرَكَهَا خَوْفَ النَّاسِ أَوْ عَدَمَ شَهْوَةٍ لَمْ تُكْتَبْ لَهُ حَسَنَةٌ، وَإِنْ تَرَكَهَا خَوْفًا مِنْ اللَّهِ كُتِبَتْ لَهُ حَسَنَةٌ وَمَا قُلْنَاهُ مِنْ أَنَّ الْهَمَّ لَا يُكْتَبُ عَلَيْهِ ظَاهِرُهُ وَلَوْ فِي الْحَرَمِ وقَوْله تَعَالَى {وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ} [الحج: ٢٥] يُرَادُ بِالْإِرَادَةِ الْعَزْمُ الْمُصَمِّمُ أَوَّلًا وَيُحْمَلُ عَلَى فِعْلِ الظُّلْمِ بِالْفِعْلِ وَمَا قُلْنَا مِنْ أَنَّهُ هَلْ يَتَنَزَّلُ الْعَزْمُ عَلَى الْمَعْصِيَةِ إلَخْ، وَأَمَّا الْعَزْمُ عَلَى الْحَسَنَةِ فَهُوَ كَفِعْلِهَا لَكِنْ هَلْ يُسَاوِي حِينَئِذٍ الْعَزْمُ عَلَيْهَا الْهَمَّ بِهَا الْوَارِدَ فِي خَبَرِ «وَمَنْ هَمَّ بِهَا فَلَمْ يَعْمَلْهَا كُتِبَتْ لَهُ حَسَنَةٌ كَامِلَةٌ» وَفِي الْوَاعِظِ الْفَتْحِ إنَّ مَعْنَى قَوْلِهِ كَامِلَةٌ غَيْرُ نَاقِصَةٍ أَيْ فِي عِظَمِ الْقَدْرِ لَا التَّضْعِيفِ إلَى الْعَشْرِ فَلَمْ يَظْهَرْ مِنْ ذَلِكَ فَرْقٌ بَيْنَ الْعَزْمِ عَلَى الْحَسَنَةِ وَالْهَمِّ بِهَا نَعَمْ إنْ ثَبَتَ أَنَّ الْعَزْمَ عَلَيْهَا يُكْتَبُ عَشْرًا افْتَرَقَ مَعَ الْهَمِّ وَيُسْأَلُ حِينَئِذٍ مَا الْفَرْقُ بَيْنَ الْعَزْمِ عَلَيْهَا وَبَيْنَ فِعْلِهَا الَّذِي فِيهِ عَشْرُ حَسَنَاتٍ وَالْحَاصِلُ أَنَّ الْعَزْمَ عَلَى الْحَسَنَةِ، وَإِنْ كُتِبَ حَسَنَةً وَاحِدَةً سَاوَى الْهَمَّ عَلَى الْحَسَنَةِ، وَإِنْ كُتِبَ عَشْرًا سَاوَى فِعْلَهَا وَانْظُرْ مَا هُوَ الصَّرِيحُ فِي ذَلِكَ نَقْلًا (قَوْلُهُ فَالْعَلَاقَةُ إلَخْ) اُخْتُلِفَ فَقِيلَ الْعَلَاقَةُ مَا ذَكَرَهُ الشَّارِحُ وَقِيلَ السَّبَبِيَّةُ وَقِيلَ الْمُسَبَّبِيَّةُ وَالرَّاجِحُ أَنَّ الْعَلَاقَةَ فِيمَا نَحْنُ فِيهِ السَّبَبِيَّةُ وَصْفُ الْمَنْقُولِ عَنْهُ (قَوْلُهُ وَالْحَالِيَّةُ وَالْمَحَلِّيَّةُ) فِيهِ مَا تَقَدَّمَ وَالرَّاجِحُ أَنَّ الْعَلَاقَةَ فِي ذَلِكَ الْحَالِيَّةُ
Müellif (s) inkisârı, amelin ve takvânın azlığıyla ta‘lîl etmiş; şârih (ş) ise takvânın lügatte «az söz söylemek ve iki şey arasına perde olmak», ıstılahta ise «Allah’ın emrine ittibâ edip nehyettiklerinden kaçınmak» olduğunu belirtmiştir. Müellif (Allah teâlâ ona rahmet etsin) bunu ancak tevâzu eseri olarak zikretmiştir; aksi hâlde onun ameli, takvâsı ve dîni meşhurdur. O, şeyhi gibi keşf ehliydi. Nefsi kırmak (hazm-ı nefs) ise ilim ve din ehlinin şe’nindendir. Allah teâlâ buyurmuştur: «Nefislerinizi tezkiye etmeyin. Kimin takvâ sahibi olduğunu en iyi bilen O’dur.» (Necm, 32). Denilmiştir ki: Kim kendi değerinin aşağısına râzı olursa, Allah onu değerinin üstüne yükseltir. (Sâd) Halîl b. İshak’tır. (Şîn): Halîl, hulle (dostluk) kökünden «faîl» vezninde olup hulle, muhabbetin saflığı demektir. Sonra müellif (Allah ona rahmet etsin) bu isimle isimlendirilmiştir. Burada bu kelimenin ilmî mânasında kullanılması câizdir; zâhir olan da budur.
(Hâşiye-i Adeviyyede): «(Şârihin) 'amelin azlığı' sözüyle sâlih amel kastedilmiştir. Bunun karînesi, onun kalbinin kırık olmasıdır; zira kalp kırıklığı ancak sâlih amelin kaybından olur, mutlak amelin kaybından değil. Yahut 'amel'deki elif-lâm kemâl içindir; kemâl amel ise sâlih ameldir. Amel (عمل) fiilden (فعل) daha hâstır; çünkü fiil hayvanlara da nisbet edildiği gibi akıl sâhiplerine de nisbet edilir. Amel ise ancak tefekkür ve tedebbür ile yapılan şeyler için söylenir. (Şârihin) 'takvâ' sözü, 'takaytü'den gelir; aslı 'vaky' olup vâv te’ye çevrilmiştir, tıpkı 'turâs'da olduğu gibi. Sonra yâ vâva dönüşmüş, böylece 'takvâ' olmuştur. Kelime gayr-ı munsariftir; çünkü elifi te’nîs içindir. 'Az söz söylemek' tâbiri ıstılâhî mânâya uygundur; zira az söz söylemek bazen emrin gereği olabilir. Ayrıca az söz söylemekten umumiyetle emre ittibâ lâzım gelir; bu da ehli maârif indinde malûmdur. 'Perde olmak' ifadesi: Şeyhimiz Abdullah Mağribî nüshasında böyledir. Tete ve bazı nüshalarda 'hâciz' şeklindedir. Lügat mânâsıyla ıstılâhî mânâ arasındaki münâsebet açıktır. Nitekim Kâf’ta: ‘Sanki muttakî, Allah’ın emrine ittibâ ve nehyettiklerinden kaçınmayı kendisiyle azap arasında bir perde kılmıştır.’ denilmiştir. 'Allah’ın emrine ittibâ ve nehyettiklerinden kaçınmak' tâbiri, Allah’ın emirlerine ittibâ demektir. Tete’de: ‘Emirlerden ihlâs, sabır, rızâ, zühd, kanâat, tevekkül, mün‘ime şükür, nasîhat, ehli ilmi sevmek gibi dînin zarûrî işleri; nehiylerden ise kin, haset, bağy, Allah’tan gayrı için gazap, hıyânet, hîle, mekr, kibir ve ucubdur.’ denilmiştir.
Bil ki Nâsırüddîn el-Lekānî’nin dediği gibi muttakî için üç mertebe vardır: Birincisi, şirkten berî olarak ebedî azaptan sakınmaktır. Nitekim Allah teâlâ «Onlara takvâ kelimesini lâzım kıldı» (Fetih, 26) buyurur. İkincisi, günah olan her fiil veya terkten, hatta bazılarına göre küçük günahlardan bile kaçınmaktır. Bu, şer‘î örfte takvâ diye bilinir ve Allah teâlânın «Keşke o memleketlerin halkı îman etse ve takvâ sahibi olsaydı» (A‘râf, 96) âyetinde kastedilen budur. Üçüncüsü, sırrını Hakk’dan meşgul eden her şeyden temizlenmek; iki şerriyle, yani nefs ve cismiyle O’na teveccüh etmektir. İşte bu, «Ey îman edenler! Allah’tan korkun» (Âl-i İmrân, 102) âyetinde taleb edilen hakikî takvâdır. Metindeki takvâ ile ikinci mânâ kastedilmişse amel ondan mânen ayrı, vücûden ise ona lâzımdır. Üçüncü mânâ kastedilmişse yine mânen ayrı, vücûden ise ondan ayrılabilir, yani onsuz da bulunabilir –söz biter–. Bütün bunları bildikten sonra deriz ki: Müellif, takvâ ile ikinci veya üçüncü mânâyı kastetmiştir; birinci mânâyı kastetmesi sahih değildir. Şârihin «emre ittibâ» sözü eğer vücûb emri, «nehiy» ise tahrîm nehyiyle sınırlıysa ikinci mânâya işarettir. Emir ve nehiy –kerâhet nehyini ve hilâf-ı evlâ nehyini de kapsayacak şekilde– genellenirse üçüncü mânâya işaret olur. 'Nehiyleri' (nevâhî) kelimesi «nehiy»in çoğulu olup «nehyedilen şeyler» mânâsındadır. (Şârihin) 'tevâzu eseri' ifadesi: Yani nefsi kırma ve kırmayı yol edinmiş, nîmetle söze başlama yolunu değil. Âlimler bu hususta iki yol tutmuşlardır: Kimi birinci yolu, kimi ikinci yolu tercih etmiştir. Her iki yol da güzeldir. Birincisi sûfîlerin, ikincisi fukahâ, usûliyyûn ve muhaddislerin yoludur. Bunu Yûsuf el-Fîşî demiştir. (Şârihin) 'aksi hâlde onun ameli' sözü: Yani 'eğer böyle demeseydik' mânâsında; onun ameli, takvâsı –ve 'dîni' yani ibâdeti– meşhurdur. 'O, şeyhi gibi keşf ehliydi' sözüne gelince: Şöyle ki bir gün önünden bir koyun çeviren bir kebabçı geçmiş; onu çağırmış, kebabı köpeklere atmasını emretmiş ve bedelini (kıymeti kadar) vermiş, 'bir daha yapma' demiş. Kebabçıya sorulunca 'Koyunu beş dirhemle satın aldım, geceleyin öldü, yanımda hiçbir şey yoktu; ölü olarak kebab yapıp satmak istedim; (bu zat) bana keşf etti; ben de onun elinde tövbe ettim.' demiş. Bu zat, cündî (asker) idi ve mütekaşşif (zâhidane) gazî kıyafeti giyerdi. Kâfirler İskenderiye’yi almak istediklerinde sultan oraya onları defetmek için asker göndermiş; o da (müellif) onların arasında imiş. 'Şeyhi gibi' sözüyle Şeyh Abdullah el-Menûfî kastedilmiştir. Onun da keşifleri çok ve açıktır. Meselâ küçükken Battal Sîretti ve benzeriyle meşgul olduğu sırada şeyhi kendisine keşf ederek 'En büyük âfet, hurafelerle uyanık kalmaktır.' demiştir. 'Nefislerinizi tezkiye etmeyin' (Necm, 32) âyeti, ya övünme tezkiyesi yahut nîmetle söze başlama tezkiyesi mânâsındadır. Birincisi sûfîlerin yoluna, ikincisi ise diğer yoluna işarettir. Veya 'nefislerinizi övünme tezkiyesiyle tezkiye etmeyin; nîmetle söze başlama tezkiyesi caizdir' mânâsına gelir ki bu da ikinci yola işarettir. 'Denilmiştir ki: Kim kendi değerinin aşağısına râzı olursa' sözü, söz veya fiil ile olur. Burada söz kısmına girmektedir. Fiil olarak ise, hâlbuki o meclis başköşesinde oturmaya ehil olduğu hâlde –râzı olarak– ön sırada oturmazdı. 'Allah onu değerinin üstüne yükseltir' sözü, yani Allah onu, değerinin gerektirdiği mertebenin üstüne çıkarır. Kurtubî’nin işaret ettiği hulâsa şudur: Tevâzu eğer Allah, Resûlü, şeyh, ebeveyn, sultan veya hâkim için olursa vâcib; diğer insanlar için ise –dünyaları veya zulümleri için olmadıkça– menduptur. Eğer dünyaları veya zulümleri için olursa –korku hâli müstesna– haramdır. 'Halîl' kelimesi, 'fakîr' veya 'muztar'dan bedeldir yahut onun üzerine atf-ı beyândır. Çünkü marifenin sıfatı öne geçerse âmillerine göre i‘râb edilir; marifenin kendisi ise bedel veya atf-ı beyân olur; tabi‘, tâbi‘ hâline gelir. Nekirenin sıfatı öne geçerse hâl olarak nasb edilir; nitekim Allah teâlâ «Ve O’na hiçbir şey denk olmamıştır» (İhlâs, 4) buyurmuştur. 'Halîl, faîl veznindedir' yani faîl kalıbındadır. 'Hulle'den' (hâ’nın zammı ile) türemiştir; fetha ile okunursa 'hâcet' mânâsına gelir ve bu daha önce açıklanmıştır. 'Muhabbet' yani safî, hâlis ve başkalarının ortaklığından arınmış sevgi demektir. 'Sonra müellif bu isimle isimlendirilmiştir' sözü, kelimenin aslında sıfat-ı müşebbehe olduğunu, sonra müellifin bu isimle anıldığını ifade eder. Vâkıa göre böyledir. Daha sonra ise iki ihtimal câiz olur: (Birincisi) onu alem olarak bırakmak, (ikincisi) tenkîrini kastetmek. 'İlmî mânâsında kullanılması câizdir' sözünün hulâsası: Bu kelimenin alem olarak kalması da câiz, tenkîr edilmesi de câizdir.
عَلَّلَ الِانْكِسَارَ بِقَوْلِهِ (ص) لِقِلَّةِ الْعَمَلِ وَالتَّقْوَى (ش) وَهِيَ لُغَةً قِلَّةُ الْكَلَامِ وَالْحَجْزُ بَيْنَ الشَّيْئَيْنِ وَاصْطِلَاحًا امْتِثَالُ أَمْرِ اللَّهِ وَاجْتِنَابُ نَوَاهِيهِ وَإِنَّمَا ذَكَرَ ذَلِكَ - رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى - تَوَاضُعًا مِنْهُ وَإِلَّا فَعَمَلُهُ وَتَقْوَاهُ وَدِينُهُ مَشْهُورٌ وَكَانَ مِنْ أَهْلِ الْكَشْفِ كَشَيْخِهِ وَهَضْمُ النَّفْسِ شَأْنُ أَهْلِ الْعِلْمِ وَالدِّينِ قَالَ تَعَالَى {فَلا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى} [النجم: ٣٢] وَيُقَالُ مَنْ رَضِيَ بِدُونِ قَدْرِهِ رَفَعَهُ اللَّهُ فَوْقَ قَدْرِهِ (ص) خَلِيلُ بْنُ إِسْحَاقَ (ش) خَلِيلُ فَعِيلٌ مِنْ الْخُلَّةِ وَهِيَ صَفَاءُ الْمَوَدَّةِ، ثُمَّ سُمِّيَ بِهِ الْمُؤَلِّفُ رحمه الله ثُمَّ يَجُوزُ هُنَا أَنْ يَكُونَ مُسْتَعْمَلًا فِي مَعْنَاهُ الْعِلْمِيِّ، وَهُوَ الظَّاهِرُــ[حاشية العدوي] (قَوْلُهُ قِلَّةِ الْعَمَلِ) أَيْ الصَّالِحِ وَالْقَرِينَةُ عَلَيْهِ الْمُنْكَسِرُ خَاطِرُهُ؛ لِأَنَّ انْكِسَارَ الْخَاطِرِ لَا يَكُونُ إلَّا لِفَوَاتِ الْعَمَلِ الصَّالِحِ لَا لِفَوَاتِ مُطْلَقِ الْعَمَلِ أَوْ أَنَّ الْأَلِفَ وَاللَّامَ فِيهِ لِلْكَمَالِ وَالْعَمَلُ الْكَامِلُ هُوَ الْعَمَلُ الصَّالِحُ وَالْعَمَلُ أَخَصُّ مِنْ الْفِعْلِ؛ لِأَنَّ الْفِعْلَ يُنْسَبُ لِلْبَهَائِمِ كَمَا يُنْسَبُ لِذَوِي الْعُقُولِ، وَأَمَّا الْعَمَلُ فَلَا يُقَالُ إلَّا فِيمَا كَانَ عَنْ فِكْرٍ وَرَوِيَّةٍ (قَوْلُهُ وَالتَّقْوَى) مِنْ تَقَيْتُ وَالْأَصْلُ وَقْيًا قُلِبَتْ الْوَاوُ تَاءً كَمَا فِي تُرَاثٍ، ثُمَّ الْيَاءُ وَاوًا فَصَارَ تَقْوَى، وَهُوَ غَيْرُ مُنْصَرِفٍ؛ لِأَنَّ أَلِفَه لِلتَّأْنِيثِ (قَوْلُهُ قِلَّةُ الْكَلَامِ إلَخْ) مُنَاسِبٌ لِلْمَعْنَى الِاصْطِلَاحِيِّ؛ لِأَنَّ قِلَّةَ الْكَلَامِ قَدْ تَكُونُ مِنْ مُتَعَلِّقَاتِ الْأَمْرِ وَأَيْضًا يَلْزَمُ مِنْ قِلَّةِ الْكَلَامِ فِي الْجُمْلَةِ امْتِثَالُ الْأَمْرِ كَمَا هُوَ مَعْلُومٌ وَعِنْدَ أَهْلِ الْمَعَارِفِ مَفْهُومٌ (قَوْلُهُ وَالْحَجْزُ) كَذَا فِي نُسْخَةِ شَيْخِنَا عَبْدِ اللَّهِ الْمَغْرِبِيِّ وَفِي تت وَفِي بَعْضِ النُّسَخِ الْحَاجِزُ إلَخْ وَالْمُنَاسَبَةُ بَيْنَ الْمَعْنَى اللُّغَوِيِّ وَالْمَعْنَى الِاصْطِلَاحِيِّ ظَاهِرَةٌ وَذَلِكَ لِقَوْلِهِ فِي كَ فَكَأَنَّ الْمُتَّقِيَ جَعَلَ امْتِثَالَ أَمْرِ اللَّهِ وَالِاجْتِنَابَ عَمَّا نَهَاهُ اللَّهُ حَاجِزًا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْعَذَابِ (قَوْلُهُ امْتِثَالُ أَمْرِ اللَّهِ وَاجْتِنَابُ نَوَاهِيهِ) أَيْ امْتِثَالُ أَوَامِرِ اللَّهِ قَالَ تت وَمِنْ الْأَوَامِرِ الْإِخْلَاصُ وَالصَّبْرُ وَالرِّضَا وَالزُّهْدُ وَالْقَنَاعَةُ وَالتَّوَكُّلُ وَشُكْرُ الْمُنْعِمِ وَالنَّصِيحَةُ وَمَحَبَّةُ أَهْلِ الْعِلْمِ مَا لَا بُدَّ مِنْهُ مِنْ أُمُورِ الدِّينِ وَمِنْ النَّوَاهِي الْحِقْدُ وَالْحَسَدُ وَالْبَغْيُ وَالْغَضَبُ لِغَيْرِ اللَّهِ وَالْغِشُّ وَالْخَدِيعَةُ وَالْمَكْرُ وَالْكِبْرُ وَالْعُجْبُ.اعْلَمْ أَنَّ لِلْمُتَّقِي كَمَا قَالَ نَاصِرُ الدِّينِ اللَّقَانِيِّ ثَلَاثَ مَرَاتِبَ الْأُولَى التَّوَقِّي عَنْ الْعَذَابِ الْمُخَلَّدِ بِالتَّبَرِّي عَنْ الشِّرْكِ وَعَلَيْهِ قَوْله تَعَالَى {وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى} [الفتح: ٢٦] وَالثَّانِيَةُ التَّجَنُّبُ عَنْ كُلِّ مَا يُؤْثِمُ مِنْ فِعْلٍ أَوْ تَرْكٍ حَتَّى الصَّغَائِرِ عِنْدَ قَوْمٍ، وَهُوَ الْمُتَعَارَفُ بِاسْمِ التَّقْوَى فِي الشَّرْعِ، وَهُوَ الْمُعْنَى بِقَوْلِهِ تَعَالَى {وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا} [الأعراف: ٩٦] وَالثَّالِثَةُ أَنْ يَتَنَزَّه عَمَّا يَشْغَلُ سِرَّهُ عَنْ الْحَقِّ وَيَتَبَتَّلُ إلَيْهِ بِشَرَّيْ شَرِّهِ أَيْ نَفْسِهِ وَجِسْمِهِ، وَهُوَ التَّقَوِّي الْحَقِيقِيُّ الْمَطْلُوبُ بِقَوْلِهِ تَعَالَى {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ} [آل عمران: ١٠٢] إلَخْ فَالتَّقْوَى فِي الْمَتْنِ إنْ أُرِيدَ بِهَا الْمَعْنَى الثَّانِي فَالْعَمَلُ مُغَايِرُهَا مَفْهُومًا وَيَلْزَمُهَا وُجُودًا إنْ أُرِيدَ بِهَا الْمَعْنَى الثَّالِثُ فَهُوَ يُغَايِرُهَا مَفْهُومًا وَيَنْفَكُّ عَنْهَا وُجُودًا أَيْ يُوجَدُ بِدُونِهَا انْتَهَى فَإِذَا عَلِمْت هَذَا كُلَّهُ فَنَقُولُ قَدْ أَرَادَ الْمُصَنِّفُ بِالتَّقْوَى الْمَعْنَى الثَّانِيَ أَوْ الثَّالِثَ وَلَا تَصِحُّ إرَادَةُ الْمَعْنَى الْأَوَّلِ.وَقَوْلُ الشَّارِحِ امْتِثَالُ الْأَمْرِ إنْ قَصُرَ عَلَى أَمْرِ الْوُجُوبِ وَالنَّهْيِ عَلَى نَهْيِ التَّحْرِيمِ فَهُوَ إشَارَةٌ لِلْمَعْنَى الثَّانِي، وَإِنْ عُمِّمَ فِي الْأَمْرِ وَالنَّهْيِ حَتَّى يَشْمَلَ نَهْيَ التَّحْرِيمِ وَنَهْيَ الْكَرَاهَةِ وَنَهْيَ خِلَافِ الْأَوْلَى فَيَكُونُ إشَارَةً لَهَا بِالْمَعْنَى الثَّالِثِ (قَوْلُهُ نَوَاهِيهِ) جَمْعُ نَهْيٍ بِمَعْنَى مَنْهِيَّاتِهِ (قَوْلُهُ تَوَاضُعًا إلَخْ) أَيْ فَسَلَكَ مَسْلَكَ هَضْمِ النَّفْسِ وَكَسْرِهَا لَا مَسْلَكَ التَّحَدُّثِ بِالنِّعْمَةِ وَلِلْعُلَمَاءِ فِي ذَلِكَ طَرِيقَانِ فَمِنْهُمْ مَنْ سَلَكَ الْمَسْلَكَ الْأَوَّلَ وَمِنْهُمْ مَنْ سَلَكَ الْمَسْلَكَ الثَّانِيَ وَكِلَا الْمَسْلَكَيْنِ حَسَنٌ وَالْأَوَّلُ مَسْلَكُ الصُّوفِيَّةِ وَالثَّانِي مَسْلَكُ الْفُقَهَاءِ وَالْأُصُولِيِّينَ وَالْمُحَدِّثِينَ قَالَهُ يُوسُفُ الْفِيشِيُّ (قَوْلُهُ وَإِلَّا فَعَمَلُهُ) أَيْ، وَإِنْ لَمْ نَقُلْ إلَخْ فَلَا يَصِحُّ؛ لِأَنَّ عَمَلَهُ وَتَقْوَاهُ وَقَوْلُهُ دِينُهُ أَيْ عِبَادَتُهُ.(قَوْلُهُ وَكَانَ مِنْ أَهْلِ الْكَشْفِ إلَخْ) فَقَدْ مَرَّ بِشَوَّاءٍ بَيْنَ يَدَيْهِ خَرُوفٌ شَوَاهُ فَنَادَاهُ وَأَمَرَهُ بِطَرْحِهِ لِلْكِلَابِ وَدَفَعَ لَهُ مَبْلَغًا فَكَانَ قَدْرَ ثَمَنِهِ وَقَالَ لَا تَعُدْ فَسُئِلَ الشَّوَّاءُ عَنْ ذَلِكَ فَقَالَ اشْتَرَيْته بِخَمْسَةِ دَرَاهِمَ فَمَاتَ مِنْ اللَّيْلِ وَلَيْسَ عِنْدِي شَيْءٌ فَشَوَيْته مَيِّتًا لِأَبِيعَهُ فَكَاشَفَنِي وَقَدْ تُبْت عَلَى يَدَيْهِ وَكَانَ جُنْدِيًّا يَلْبَسُ زِيَّ الْغُزَاةِ الْمُتَقَشِّفِينَ وَلَمَّا أَرَادَ الْكُفَّارُ أَخْذَ إسْكَنْدَرِيَّةَ فَبَعَثَ السُّلْطَانُ إلَيْهَا جُنْدًا لِدَفْعِهِمْ فَكَانَ رحمه الله مِنْ جُمْلَتِهِمْ (قَوْلُهُ كَشَيْخِهِ) أَيْ الَّذِي هُوَ الشَّيْخُ عَبْدُ اللَّهِ الْمَنُوفِيُّ وَمُكَاشِفَاتُهُ ظَاهِرَةٌ كَثِيرَةٌ مِنْهَا مُكَاشَفَتُهُ عَلَيْهِ حِينَ اشْتَغَلَ فِي صِغَرِهِ بِسِيرَةِ الْبَطَّالِ وَنَحْوِهَا فَكَاشَفَهُ فَقَالَ لَهُ مِنْ أَعْظَمِ الْآفَاتِ السَّهَرُ فِي الْخُرَافَاتِ (قَوْلُهُ {فَلا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ} [النجم: ٣٢] أَيْ تَزْكِيَةَ فَخْرٍ أَوْ تَزْكِيَةَ تَحَدُّثٍ بِالنِّعْمَةِ فَيَكُونُ إشَارَةً لِلطَّرِيقِ الْأُولَى طَرِيقِ الصُّوفِيَّةِ وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ فَلَا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ تَزْكِيَةَ فَخْرٍ لَا تَزْكِيَةَ تَحَدُّثٍ بِالنِّعْمَةِ فَيَكُونُ إشَارَةً لِلطَّرِيقِ الثَّانِيَةِ.(قَوْلُهُ وَيُقَالُ مَنْ رَضِيَ بِدُونِ قَدْرِهِ) أَيْ قَوْلًا أَوْ فِعْلًا فَمَا نَحْنُ فِيهِ مِنْ قَبِيلِ الْقَوْلِ، وَأَمَّا فِعْلًا فَكَانَ لَا يَجْلِسُ فِي الصَّدْرِ وَالْحَالُ أَنَّهُ مِنْ أَهْلِهِ أَيْ رَضِيَ بِمَرْتَبَةٍ دُونَ الْمَرْتَبَةِ الَّتِي يَقْتَضِيهَا قَدْرُهُ وَقَوْلُهُ رَفَعَهُ اللَّهُ فَوْقَ قَدْرِهِ أَيْ رَفَعَهُ اللَّهُ مَرْتَبَةً فَوْقَ الْمَرْتَبَةِ الَّتِي يَقْتَضِيهَا قَدْرُهُ وَحَاصِلُ مَا أَشَارَ لَهُ الْقُرْطُبِيُّ أَنَّ التَّوَاضُعَ إنْ كَانَ لِلَّهِ أَوْ لِرَسُولِهِ أَوْ الشَّيْخِ أَوْ الْوَالِدِ أَوْ السُّلْطَانِ أَوْ الْحَاكِمِ فَوَاجِبٌ وَلِسَائِرِ النَّاسِ مَنْدُوبٌ مَا لَمْ يَكُنْ لِأَجْلِ دُنْيَاهُمْ أَوْ ظُلْمِهِمْ فَحَرَامٌ إلَّا لِخَوْفٍ (قَوْلُهُ خَلِيلُ) بَدَلٌ مِنْ الْفَقِيرِ أَوْ الْمُضْطَرِّ أَوْ عَطْفُ بَيَانٍ عَلَيْهِ؛ لِأَنَّ نَعْتَ الْمَعْرِفَةِ إذَا تَقَدَّمَ عَلَيْهَا أُعْرِبَ بِحَسَبِ الْعَوَامِلِ وَأُعْرِبَتْ هِيَ بَدَلًا أَوْ عَطْفُ بَيَانٍ وَصَارَ الْمَتْبُوعُ تَابِعًا وَنَعْتُ النَّكِرَةِ إذَا تَقَدَّمَ عَلَيْهَا نُصِبَ عَلَى الْحَالِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى {وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ} [الإخلاص: ٤] (قَوْلُهُ خَلِيلُ فَعِيلٌ) أَيْ عَلَى وَزْنِ فَعِيلٍ.(قَوْلُهُ مِنْ الْخُلَّةِ) أَيْ بِضَمِّ الْخَاءِ، وَأَمَّا بِفَتْحِهَا فَبِمَعْنَى الْحَاجَةِ وَقَدْ تَقَدَّمَ بَيَانُهُ (قَوْلُهُ الْمَوَدَّةِ) أَيْ الْمَحَبَّةِ الصَّافِيَةِ أَيْ الْخَالِصَةِ مِنْ مُشَارَكَةِ الْأَغْيَارِ (قَوْلُهُ ثُمَّ سَمَّى بِهِ الْمُؤَلِّفُ) أَيْ أَنَّهُ فِي الْأَصْلِ صِفَةٌ مُشَبَّهَةٌ، ثُمَّ سُمِّيَ الْمُؤَلِّفُ بِهِ هَذَا بِحَسَبِ الْوَاقِعِ وَبَعْدُ فَيَجُوزُ فِي الْمَقَامِ أَمْرَانِ إلَخْ (قَوْلُهُ: ثُمَّ يَجُوزُ) خُلَاصَتُهُ أَنَّهُ يَجُوزُ إبْقَاؤُهُ عَلَى عَلَمِيَّتِهِ وَيَجُوزُ أَنْ يُقْصَدَ تَنْكِيرُهُ (قَوْلُهُ فِي مَعْنَاهُ الْعَلَمِيِّ)