Müellifin Hal Tercümesi: O, Ebü'l-Kāsım Muhammed b. Ahmed b. Cüzeyy el-Kelbî el-Gırnatî'dir. Asâlet, vecâhet, nebâhet ve adâlet sahibi, İmam, Hâfız, umde, mütefennin bir zâttır. İbn Zübeyr'den ders almış; İbn Rüşd, Ebü'l-Mecd b. Ebî'l-Ahvat, Kādî İbn Bertâl, Ebü'l-Kāsım b. eş-Şât, İbn el-Kemmâd, Velî et-Tancâlî ve başkalarına devam etmiştir. Kendisinden oğulları Muhammed, Ebû Bekir Ahmed, Abdullah; Emânüddîn b. el-Hatîb; İbrahim el-Hazrecî ve başkaları istifade etmiştir. İlmin çeşitli dallarında eser telif etmiştir. Bunlardan bazıları: *Vesîletü'l-Müslim fî Tehzîbi Sahîhi Müslim*, *el-Akvâlü's-Seniyye fi'l-Kelimâti's-Seniyye ve'd-Deavâti ve'l-Ezkâri'l-Muharrace min Sahîhi'l-Ahbâr*, *el-Kavânînü'l-Fıkhiyye fî Telhîsi Mezhebi'l-Mâlikiyye ve't-Tenbîh alâ Mezhebi'ş-Şâfi'iyye ve'l-Hanefiyye ve'l-Hanbeliyye*, *Takrîbü'l-Vusûl ilâ İlmi'l-Usûl*, *en-Nûru'l-Mübîn fî Kavâidi Akāidi'd-Dîn*, *el-Muhtasaru'l-Bâri‘ fî Kırâati Nâfi‘ ve Usûli'l-Kurrâi's-Sitteti gayri Nâfi‘*, *el-Fevâidü'l-Âmme fî Lahni'l-Âmme* ve tefsir, kıraat ile büyük bir fihristten (Maşrık ve Mağrib ehlini ihtiva eden) ibaret diğer kayıtlarıdır. Tarîf Vak'ası'nda şehid olarak 741 yılında vefat etmiş olup doğumu 693 yılındadır.
تَرْجَمَة الْمُؤلفهُوَ أَبُو الْقَاسِم مُحَمَّد بن أَحْمد بن جزي الْكَلْبِيّ الغرناطي من ذَوي الْأَصَالَة والوجاهة والنباهة وَالْعَدَالَة الإِمَام الْحَافِظ الْعُمْدَة المتفنن أَخذ عَن ابْن الزبير ولازم ابْن رشد وَأَبا الْمجد بن أبي الْأَحْوَط وَالْقَاضِي ابْن برطال وَأَبا الْقَاسِم بن الشَّاط وانتفع بِهِ وَابْن الكماد وَالْوَلِيّ الطنجالي وَغَيرهم وَمِنْه أبناؤه مُحَمَّد وَأَبُو بكر أَحْمد وعبد الله وأمان الدّين بن الْخَطِيب وَإِبْرَاهِيم الخزرجي وَغَيرهم ألف فِي فنون من الْعلم مِنْهَا وَسِيلَة الْمُسلم فِي تَهْذِيب صَحِيح مُسلم والأقوال السّنيَّة فِي الْكَلِمَات السّنيَّة والدعوات والأذكار المخرجة من صَحِيح الْأَخْبَار والقوانين الْفِقْهِيَّة فِي تَلْخِيص مَذْهَب الْمَالِكِيَّة والتنبيه على مَذْهَب الشَّافِعِيَّة وَالْحَنَفِيَّة والحنبلية وتقريب الْوُصُول إِلَى علم الْأُصُول والنور الْمُبين فِي قَوَاعِد عقائد الدّين والمختصر البارع فِي قِرَاءَة نَافِع وأصول الْقُرَّاء السِّتَّة غير نَافِع والفوائد الْعَامَّة فِي لحن الْعَامَّة وَغير ذَلِك مِمَّا قَيده من التَّفْسِير وَالْقِرَاءَة وفهرسة كَبِيرَة اشْتَمَلت على كثير من أهل الْمشرق وَالْمغْرب توفّي شَهِيدا فِي وَاقعَة طريف سنة ٧٤١ وَكَانَ مولده سنة ٦٩٣
Mukaddime
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah, Efendimiz Muhammed’e, âline, ashâbına salât ve selâm eylesin.
Kitap ve sünnetin hizmetkârı Abdullah, Muhammed b. Ahmed İbn Muhammed b. Cüzey el-Kelbî —Allah tevbesini kabul buyursun, âmîn— şöyle dedi:
Celâl sahibi, künhünü idrak etmekten âriflerin akıllarının âciz kaldığı; kemâl sahibi, senâsını sayıp dökmekten vasfedenlerin dillerinin kısa kaldığı; kudret sahibi, heybetinden korku ehlinin kalplerinin titrediği; azamet sahibi, izzeti karşısında tâat ve ibadet ehlinden yüzlerin zilletle eğildiği; arşın üstünden yerin dibine varıncaya dek her şeyi kuşatan ilim sahibi; görüp durduğumuz ve göremediğimiz her ne yaratmış, her ne var etmiş ve her neyi yaymışsa hepsinde hikmetinin eserleri açığa çıkan; engin rahmeti bütün mahlûkatı kapsayan; bol nimeti, kesin delili ve yalanlayıp iftira atanları ezen kahredici kuvvetiyle yüce olan Allah’a hamdolsun.
O, öyle bir Melik’tir ki kullarını boş yere yaratmamış, onları başıboş bırakmamıştır. Bilakis, müjdeleyici ve uyarıcı olarak, hakka ve hidayete çağıran resuller göndermiş; nehyetmiş, emretmiş, sakındırmış ve müjdelemiştir. Hidayete erene vaatte bulunmuş, azgınlık edeni de tehdit etmiştir. Sonra risaleti, Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) ile nihayete erdirmiştir. O, daveti tam, risaleti insa ve cinne şâmil, bütün dinleri nesheden milleti, ahir zamana kadar bâki kalacak şeriatı, apaçık âyetleri, kesin ve delili aşikâr hüccetleri getiren zattır. Allah, ona insanlar için bir hidayet, hidayet ve furkandan apaçık deliller olan Kur’ân’ı indirmiştir. Onu, gözle görülen, gece ile gündüz birbirini takip ettikçe, zamanlar birbirini izledikçe tazeliğini koruyan bir mucize kılmıştır. Nihayet Allah, onunla dini kemale erdirinceye, dosdoğru yolu apaçık beyan edinceye ve onu bütün insanlık üzerine Allah’ın bir hücceti kılıncaya dek ruhunu kabzetmemiştir. Nitekim varlık âleminde, Allah Teâlâ’nın “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 21/107) kavlinin tasdiki zuhur etmiştir. Allah’ın salât ve selamı, bereketi, rahmeti, şeref ve ikramı onun, pâk âlinin ve pek kerim ashâbının üzerine olsun.
(İmdî) bu kitap…
مُقَدّمَةبِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيم وَصلى الله على سيدنَا مُحَمَّد وَآله وَصَحبه وَسلم قَالَ عبد الله خديم الْكتاب وَالسّنة مُحَمَّد بن أَحْمد ابْن مُحَمَّد بن جزي الْكَلْبِيّ تَابَ الله عَلَيْهِ آمين الْحَمد لله ذِي الْجلَال الَّذِي عجزت عَن إِدْرَاك كنهه عقول العارفين والكمال الَّذِي قصرت عَن إحصاء ثنائه أَلْسِنَة الواصفين وَالْقُدْرَة الَّتِي وجلت من رهبتها قُلُوب الْخَائِفِينَ وَالْعَظَمَة الَّتِي عنت لعزتها وُجُوه الطائعين والعاكفين وَالْعلم الَّذِي أحَاط بِمَا فَوق الْعَرْش إِلَى أطباق الثرى وَالْحكمَة الَّتِي ظهر أَثَرهَا فِي كل مَا نَشأ وبرأ وذرأ مِمَّا نرى وَمِمَّا لَا نرى وَالرَّحْمَة الواسعة الَّتِي شملت أكنافها فِي جَمِيع الورى وَالنعْمَة السابغة وَالْحجّة الْبَالِغَة والسطوة الدامغة لمن كذب وافترى سُبْحَانَهُ من مليك لم يخلق عباده عبثاولم يتركهم سدى بل أرسل الرُّسُل مبشرين ومنذرين وداعين إِلَى الْحق وَالْهدى وَنهى وَأمر وحذر وَبشر ووعد من اهْتَدَى وأوعد من اعْتدى ثمَّ ختم الرسَالَة بنبينا مُحَمَّد صلى الله عليه وسلم صَاحب الدعْوَة التَّامَّة والرسالة الْعَامَّة إِلَى الْإِنْس والجان وَالْملَّة الناسخة لجَمِيع الْأَدْيَان والشريعة الْبَاقِيَة إِلَى آخر الزَّمَان والآيات الْبَينَات والأدلة القاطعة الساطعة الْبُرْهَان وَأنزل عَلَيْهِ الْقُرْآن هدى للنَّاس وبينات من الْهدى وَالْفرْقَان وَجعله معْجزَة ظَاهِرَة للعيان متجددة مَا اخْتلف الملوان وتعاقب الْأَزْمَان فَمَا قَبضه الله إِلَيْهِ حَتَّى أكمل بِهِ الدّين وأوضح السَّبِيل المستبين وأقامه حجَّة الله على الْخلق أَجْمَعِينَ وَظهر فِي الْوُجُود مصداق قَوْله تَعَالَى ((وَمَا أَرْسَلْنَاك إِلَّا رَحْمَة للْعَالمين)) ف صلى الله عليه وسلم وتبارك وترحم وَشرف وكرم وعَلى آله الطاهرين وَأَصْحَابه الأكرمين (أما بعد) فَهَذَا كتاب فِي
Şer‘î ahkâmın kānunları ve fürû‘-ı fıkhiyyeye dair meseleler, Medîne imâmı Ebû Abdullah Mâlik b. Enes el-Asbahî (r.a.)‘nin mezhebi üzeredir. Zira O, hicret diyârına iktidâen ve Allah teâlânın tevfîkiyle, Endülüs memleketimiz halkı ile sâir Mağrib ahalisinin seçip benimsediği imamdır; ayrıca, Sâdık ve Masdûk (s.a.v.)‘un: “Mağrib ehli, kıyamet kopuncaya kadar hak üzere zâhir olmaya devam edecektir” buyruğunu tasdik sadedindedir. Ardından buna, adı geçen imam ile Ebû Abdullah Ahmed b. İdrîs eş-Şâfi‘î, Ebû Hanîfe en-Nu‘mân b. Sâbit ve Ebû Abdullah b. Hanbel arasındaki pek çok ittifak ve ihtilafa dair uyarılar ekledik; tâ ki bu sayede fayda tamamlansın ve istifade büyüsün. Zira bu dört zât, arzın her köşesinde Müslümanların önderleri, tâbi‘leri ve taraftarları en çok olanlardır. Ayrıca Müslüman imamlardan Süfyân es-Sevrî, Hasan el-Basrî, Abdullah b. Mübârek, İshâk b. Râhûye, Ebû Sevr, en-Neha‘î ve Zâhiriyye imâmı Dâvûd b. Alî —ki onun mezhebini sıkça naklettik—, Leys b. Sa‘d, Sa‘îd b. Müseyyeb, Evzâ‘î ve diğerlerinin (Allah hepsinden râzı olsun) mezhebine de yer işaret ettim. Çünkü her biri Allah‘ın dîninde müctehiddir; mezhepleri ise Allah‘a ulaştıran yollardır. Bil ki bu kitap, diğer bütün kitapları üç fayda ile aşmaktadır. Birinci Fayda: Mezhebi temellendirme ile yüksek seviyeli ihtilâfı bir araya getirmesidir; hâlbuki diğer kitaplar ya yalnızca mezhebe hasredilmiş ya da yalnızca yüksek ihtilâfa ayrılmıştır. İkinci Fayda: Onu güzel taksim ve tertip ile tezyîn ettik, tehzîb ve takrîb ile kolaylaştırdık. Ne kadar nice kısımlara ayrılmış taksimler ve derinlemesine tafsilatlar vardır ki uzağı yakınlaştırır, kaçıp gideni yumuşatır. Üçüncü Fayda: Özlülük ile açıklığı bir araya getirmeyi hedefledik; oysa bu ikisi nadiren birlikte bulunur. Neticede eser, Allah‘ın yardımıyla kolay ifadeli, zarif işaretli, tam mânalı, muhtasar lafızlı olarak ortaya çıktı; gerçekten de hâfızların ona gönül vermesi lâyıktır. Allah‘a niyaz ederiz ki onu mağfiretine vesile, rızâsına ulaştırıcı, ihsan ve kerem hazinelerini açıcı kılsın. Şüphesiz O, büyük fazl sahibidir.
قوانين الْأَحْكَام الشَّرْعِيَّة ومسائل الْفُرُوع الْفِقْهِيَّة على مَذْهَب إِمَام الْمَدِينَة أبي عبد الله مَالك بن أنس الأصبحي رضي الله عنه إِذْ هُوَ الَّذِي اخْتَارَهُ أهل بِلَادنَا بالأندلس وَسَائِر الْمغرب اقْتِدَاء بدار الْهِجْرَة وتوفيقا من الله تَعَالَى وَتَصْدِيقًا لقَوْل الصَّادِق المصدوق صلى الله عليه وسلم (لَا يزَال أهل الْمغرب ظَاهِرين على الْحق حَتَّى تقوم السَّاعَة) ثمَّ زِدْنَا إِلَى ذَلِك التَّنْبِيه على كثير من الِاتِّفَاق وَالِاخْتِلَاف الَّذِي بَين الإِمَام الْمُسَمّى وَبَين الإِمَام أبي عبد الله أَحْمد بن إِدْرِيس الشَّافِعِي وَالْإِمَام أبي حنيفَة النُّعْمَان ابْن ثَابت وَالْإِمَام أبي عبد الله بن حَنْبَل لتكمل بذلك الْفَائِدَة ويعظم الِانْتِفَاع فَإِن هَؤُلَاءِ الْأَرْبَعَة هم قدوة الْمُسلمين فِي أقطار الأَرْض وأولو الأتباع والأشياع وَرُبمَا نبهت على مَذْهَب غَيرهم من أَئِمَّة الْمُسلمين كسفيان الثَّوْريّ وَالْحسن الْبَصْرِيّ وعبد الله بن الْمُبَارك وَإِسْحَاق بن رَاهَوَيْه وَأبي ثَوْر وَالنَّخَعِيّ وداوود بن عَليّ إِمَام الظَّاهِرِيَّة وَقد أكثرنا من نقل مذْهبه وَاللَّيْث بن سعد وَسَعِيد بن الْمسيب وَالْأَوْزَاعِيّ وَغَيرهم رضي الله عنهم أَجْمَعِينَ فَإِن كل وَاحِد مِنْهُم مُجْتَهد فِي دين الله ومذاهبهم طرق موصلة إِلَى الله وَاعْلَم أَن هَذَا الْكتاب ينيف على سَائِر الْكتب بِثَلَاث فَوَائِد (الْفَائِدَة الأولى) أَنه جمع بَين تمهيد الْمَذْهَب وَذكر الْخلاف العالي بِخِلَاف غَيره من الْكتب فَإِنَّهَا فِي الْمَذْهَب خَاصَّة أَو فِي الْخلاف العالي خَاصَّة (الْفَائِدَة الثَّانِيَة) إِنَّا لمحناه يحسن التَّقْسِيم وَالتَّرْتِيب وسهلناه بالتهذيب والتقريب فكم فِيهِ من تَقْسِيم قسيم وتفصيل أصيل يقرب الْبعيد ويلين الشريد (الْفَائِدَة الثَّالِثَة) إِنَّا قصدنا إِلَيْهِ الْجمع بَين الإيجاز وَالْبَيَان على أَنَّهُمَا قَلما يَجْتَمِعَانِ فجَاء بعون الله سهل الْعبارَة لطيف الْإِشَارَة تَامّ الْمعَانِي مُخْتَصر الْأَلْفَاظ حَقِيقا بِأَن يلهج بِهِ الْحفاظ وَإِلَى الله نرغب فِي أَن يَجعله مُوجبا لغفرانه وموصلا لرضوانه وفاتحا لخزائن إحسانه وامتنانه إِنَّه ذُو فضل عَظِيم
Kitabın Istılahının Beyanı: Bir meselede söz söylediğimizde, öncelikle Mâlik'in mezhebine göre kaydederiz, sonra onu başkasının mezhebiyle takip ederiz; ya açıkça ve sarihen, ya da işaret ve telvihen. Bir meselede ihtilafın hikâyesinden sükût ettiğimizde, bu çoğunlukla onda bir hilaf bulunmadığına delalet eder. İcmâ ve ittifaktan bahsettiğimizde, bununla ümmetin icmâını kastediyoruz. Cumhurdan bahsettiğimizde, sözü şâzz olan kimseler dışında âlimlerin ittifakını kastediyoruz. Dört (imam)dan bahsettiğimizde, Mâlik, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve İbn Hanbel'i kastediyoruz. Bunda, onlara muhalif olan bazı âlimlerin bulunduğuna işaret vardır; belki de bunu açıkça ifade ederiz. ‘Bir kavim şöyle dedi’ veya ‘bir kavme muhalif olarak’ dersek, bununla dört mezhebin dışındakileri kastediyoruz. Üç (imam)dan bahsettiğimizde, Mâlik, Şâfiî ve Ebû Hanîfe'yi kastediyoruz. Bunda, Ahmed b. Hanbel'in onlara muhalif olduğuna veya o meselede kendisinden bir mezhebin nakledilmediğine işaret vardır. İki imamdan bahsettiğimizde, Mâlik ve Şâfiî'yi kastediyoruz. İki zamiri zikrettiğimizde, mesela ‘indehümâ’ veya ‘hilâfen lehümâ’ dediğimizde, Şâfiî ve Ebû Hanîfe'yi kastediyoruz. Cemî zamirinden söz ettiğimizde, ‘indehüm’ yahut ‘hilâfen lehüm’ ve benzeri ifadelerde, Şâfiî, Ebû Hanîfe ve İbn Hanbel'i kastediyoruz. ‘Mezheb’ dediğimizde, Mâlik'in mezhebini kastediyoruz. Bunda başkalarının muhalefetine işaret eder. ‘Meşhûr’ dediğimizde, Mâlik mezhebinin meşhurunu kastediyoruz. Bunda mezheb içinde bir hilaf bulunduğuna işaret eder. ‘Şöyle denildi’ veya ‘şu meselede ihtilaf edildi’ veya ‘şu meselede iki veya daha çok kavl vardır’ dersek, bununla mezheb içindeki ihtilafı kastediyoruz. ‘İki rivayet vardır’ dersek, bununla Mâlik'ten gelen iki rivayeti kastediyoruz ve çoğunlukla meşhur olan kavli öne alırız.
Kitabın Tertibinin Beyanı: Bil ki kitabı, önemli olanı öne koymak üzere kısa ve sünnî bir akîdeyle açtım. Şüphesiz ki usûl, furû'dan daha önemlidir. Tâbi olanı sona erteleyip, tâbi olunanı öne almak da hak (doğru) olan bir iştir. Sonra fıkhı iki kısma ayırdım: birincisi ibadetler, diğeri muamelat. Her kısım için yüz bab üzerine on kitap düzenledim. Böylece fıkıh yirmi kitap ve iki yüz babta toplanmış oldu. (Birinci Kısım): Taharet kitabı, Salat kitabı, Cenâiz kitabı, Zekât kitabı, Siyam ve İtikaf kitabı, Hac kitabı, Cihad kitabı, Eymân ve Nüzur kitabı, Et'ime ve Eşribe, Sayd ve Zebâih kitabı, Dahâyâ ve Akika ve Hitan kitabı. (İkinci Kısım): Nikâh kitabı, Talak ve ona müteallik hususlar kitabı, Buyû' kitabı, Ukûd kitabı.
بَيَان اصْطِلَاح الْكتابإِذا تكلمنا فِي مَسْأَلَة قيدنَا أَولا بِمذهب مَالك ثمَّ نتبعه بِمذهب غَيره إِمَّا نصا وَتَصْرِيحًا وَإِمَّا إِشَارَة وتلويحا وَإِذا سكتنا عَن حِكَايَة الْخلاف فِي مَسْأَلَة فَذَلِك مُؤذن فِي الْأَكْثَر بِعَدَمِ الْخلاف فِيهَا وَإِذا ذكرنَا الْإِجْمَاع والإتفاق فنعني إِجْمَاع الْأمة وَإِذا ذكرنَا الْجُمْهُور فنعني إتفاق الْعلمَاء إِلَّا من شَذَّ قَوْله وَإِذا ذكرنَا الْأَرْبَعَة فنعني مَالِكًا وَالشَّافِعِيّ وَأَبا حنيفَة وَابْن حَنْبَل وَفِي ذَلِك إِشْعَار بمخالفة بعض الْعلمَاء لَهُم وَرُبمَا صرحنا بذلك وَإِذا قُلْنَا قَالَ قوم أَو خلافًا لقوم فنعني خَارج الْمذَاهب الْأَرْبَعَة وَإِذا ذكرنَا الثَّلَاثَة فنعني مَالِكًا وَالشَّافِعِيّ وَأَبا حنيفَة وَفِي ذَلِك إِشْعَار بمخالفة أَحْمد بن حَنْبَل لَهُم أَو أَنه لم ينْقل لَهُ مَذْهَب فِي تِلْكَ الْمَسْأَلَة وَإِذا ذكرنَا الْإِمَامَيْنِ فنعني مَالِكًا وَالشَّافِعِيّ وَإِذا ذكرنَا ضمير الْإِثْنَيْنِ كَقَوْلِنَا عِنْدهمَا أَو خلافًا لَهما فنعني الشَّافِعِي وَأَبا حنيفَة وَإِذا ذكرنَا ضمير الْجَمَاعَة فَقُلْنَا عِنْدهم أَو خلافًا لَهُم وَشبه ذَلِك فنعني الشَّافِعِي وَأَبا حنيفَة وَابْن حَنْبَل وَإِذا قُلْنَا الْمَذْهَب فنعني مَذْهَب مَالك وَفِي ذَلِك إِشْعَار بمخالفة غَيره وَإِذا قُلْنَا الْمَشْهُور فنعني مَشْهُور مَذْهَب مَالك وَفِي ذَلِك إِشْعَار بِخِلَاف فِي الْمَذْهَب وَإِذا قُلْنَا قيل كَذَا أَو اخْتلف فِي كَذَا أَو فِي كَذَا قَولَانِ فَأكْثر فنعني فِي الْمَذْهَب وَإِذا قُلْنَا رِوَايَتَانِ فنعني عَن مَالك وَأكْثر مَا نقدم القَوْل الْمَشْهُوربَيَان تَرْتِيب الْكتاباعْلَم أنني افتتحته بعقيدة سنية وجيزة تَقْدِيمًا للأهم فَلَا جرم أَن الْأُصُول أهم من الْفُرُوع وَمن الْحق تَأْخِير التَّابِع وَتَقْدِيم الْمَتْبُوع ثمَّ قسمت الْفِقْه إِلَى قسمَيْنِ أَحدهمَا فِي الْعِبَادَات وَالْآخر فِي الْمُعَامَلَات وضمنت كل قسم عشرَة كتب على مائَة بَاب فانحصر الْفِقْه فِي عشْرين كتابا ومائتي بَاب (الْقسم الأول) فِيهِ من الْكتب كتاب الطَّهَارَة كتاب الصَّلَاة كتاب الْجَنَائِز كتاب الزَّكَاة كتاب الصّيام والإعتكاف كتاب الْحَج كتاب الْجِهَاد كتاب الْأَيْمَان وَالنُّذُور كتاب الْأَطْعِمَة والأشربة وَالصَّيْد والذبائح كتاب الضَّحَايَا والعقيقة والختان (الْقسم الثَّانِي) فِيهِ من الْكتب كتاب النِّكَاح كتاب الطَّلَاق وَمَا يتَّصل بِهِ كتاب الْبيُوع كتاب الْعُقُود
Alım satıma uygunluk: Akdiyye ve şehâdât kitabı. Akdiyye ile ilgili konular kitabı. Diyetler ve hadler kitabı. Hibeler ve benzerleri kitabı. Itk ve ona dair meseleler kitabı. Ferâiz ve vasiyetler kitabı. (Sonra da) bunu, yirmi bölüm ihtiva eden Kitâbü'l-Câmi‘ ile sonlandırdım. Kitapların ve bölümlerin bu sayıda kalmasının sebebi, her şekli kendi benzerine katmam, her fer‘i aslına ilhak etmem ve insanların birçok başlık altında dağıttığı şeyleri, yakınlık ve benzerliği gözeterek ve ihtisar arzusuyla tek bir başlık altında toplamış olmamdır. Yardım yalnız Allah'tandır. Kuvvet ve kudret ancak yüce ve azametli Allah iledir. el-Fâtiha: İtikadlarda, dinî esasların temellerinden olan hususlara dair. On bölüm içerir: beşi ilâhiyyât ve beşi sem‘iyyât hakkındadır. Birinci Bölüm: Celâli pek yüce ve nimeti pek büyük olan el-Bâri’nin varlığı hakkındadır. Bil ki, yüce ve aşağı âlemin tamamı yoktan var edilmiş olup, kendi nefsine hudûsu, yaratıcısına ise kıdemi şahitlik eder. Bu, üzerinde görülen sıfat değişiklikleri, hareket ve sükûnun ardı ardına gelişi ve diğer ârızî durumlar sebebiyledir. Her sonradan var olanın mutlaka onu var eden bir muhdisi ve onu yaratan bir yaratıcısı olması gerekir; zira her fiilin bir fâili olmazsa olmaz. İşte yeryüzü, gökler, canlılar, cansızlar, dağlar, denizler, nehirler, ağaçlar, meyveler, çiçekler, rüzgârlar, bulutlar, yağmurlar, güneş, ay, yıldızlar, gece ve gündüzün ardı ardına gelişi gibi bütün mevcûdatın; küçük-büyük her şeyin üzerinde sanatın izleri ve hikmet, tedbir incelikleri vardır. Her şeyde Sâni‘in varlığına dair kesin bir delil ve apaçık bir bürhan vardır. O Sâni‘, âlemlerin Rabbi ve bütün yaratılmışların yaratıcısı olan Allah'tır. O, azameti ve şânının yüceliği sebebiyle gözlerden perdelemiş, fakat kudretinin gücü ve bürhanının açıklığı ile basîretlere görünmüştür. Allah'ın bürhanı ne kadar da büyüktür! Allah'a delâlet eden deliller ne kadar da çoktur! 'Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var?' (İbrahim 14:10). İnsanların üzerinde yaratıldığı fıtrat ve kulluk ihtiyacı ile Rabblığın tanınması zaruretinin nefislerde bulunması sana yeter. 'Onlara, gökleri ve yeri kimin yarattığını sorsan, elbette ‘Allah’ derler.' (Lokman 31:25; Zümer 38). İkinci Bölüm: Allah Teâlâ'nın sıfatları hakkındadır, şânı yüce ve saltanatı parlaktır. Mütekellimlerin âdeti yedi sıfat ispat etmektir: Hayat, Kudret, İrade, İlim, Semi‘, Basar ve Kelâm. Hayata gelince: Şüphesiz Allah, ezelin ezelinde, zamanların var oluşundan önce daima var olan el-Evvel ve Kadîm'dir. O'nunla birlikte hiçbir şey yoktu. O, şimdi de önceden olduğu gibidir. O, ölmeyen el-Hayy ve el-Bâkî, el-Âhir'dir. Her canlı fânidir. Kudrete gelince: O, her şeye kadirdir. Hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz, hiçbir şey O'na zor gelmez. Ve O'nun elindedir...
المشاكلة للبيوع كتاب الْأَقْضِيَة والشهادات كتاب الْأَبْوَاب الْمُتَعَلّقَة بالأقضية كتاب الدِّمَاء وَالْحُدُود كتاب الهبات وَمَا يجانسها كتاب الْعتْق وَمَا يتَعَلَّق بِهِ كتاب الْفَرَائِض والوصايا (ثمَّ ختمته) بِكِتَاب الْجَامِع وَهُوَ يحتوي على عشْرين بَابا وَإِنَّمَا انحصرت الْكتب والأبواب فِي هَذَا الْعدَد لأنني ضممت كل شكل إِلَى شكله وألحقت كل فرع بِأَصْلِهِ وَرُبمَا جمعت فِي تَرْجَمَة وَاحِدَة مَا يفرقه النَّاس فِي تراجم كَثِيرَة رعيا للمقاربة والمشاكلة ورغبة فِي الإختصار وَالله الْمُسْتَعَان وَلَا حول وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّه الْعلي الْعَظِيم (الْفَاتِحَة) فِيمَا يجب فِي الإعتقادات من أصُول من أصُول الديانَات ويشتمل على عشرَة أَبْوَاب خَمْسَة الإلهيات وَخَمْسَة فِي السمعياتالْبَاب الأول فِي وجود الْبَارِي جل جلاله وَعز نوالهاعْلَم أَن الْعَالم الْعلوِي والسفلي كُله مُحدث بعد الْعَدَم شَاهد على نَفسه بالحدوث ولخالقه بالقدم وَذَلِكَ لما يَبْدُو عَلَيْهِ من تَغْيِير الصِّفَات وتعاقب الحركات والسكنات وَغير ذَلِك من الْأُمُور الطارئات وكل مُحدث فَلَا بُد لَهُ من مُحدث أوجده وخالق خلقه إِذْ لَا بُد لكل فعل من فَاعل فَجَمِيع الموجودات من الأَرْض وَالسَّمَاوَات والحيوانات والجمادات من الْجبَال والبحار والأنهار وَالْأَشْجَار وَالثِّمَار والأزهار والرياح والسحاب والأمطار وَالشَّمْس وَالْقَمَر والنجوم وَاخْتِلَاف اللَّيْل وَالنَّهَار وكل صَغِير وكبير فِيهِ آثَار الصَّنْعَة ولطائف الْحِكْمَة وَالتَّدْبِير فَفِي كل شَيْء دَلِيل قَاطع وبرهان سَاطِع على وجود الصَّانِع وَهُوَ الله رب الْعَالمين وخالق الْخلق أَجْمَعِينَ الْملك الْحق الْمُبين الَّذِي احتجب عَن الْأَبْصَار بكبريائه وعلو شَأْنه وَظهر للبصائر بِقُوَّة سُلْطَانه ووضوح برهانه فَمَا أعظم برهَان الله وَمَا أَكثر الدَّلَائِل على الله ((أَفِي الله شكّ فاطر السَّمَوَات وَالْأَرْض)) وحسبك الْفطْرَة الَّتِي فطر النَّاس عَلَيْهَا وَمَا يُوجد فِي النُّفُوس ضَرُورَة من افتقار الْعُبُودِيَّة وَمَعْرِفَة الربوبية ((وَلَئِن سَأَلتهمْ من خلق السَّمَوَات وَالْأَرْض ليَقُولن الله))الْبَاب الثَّانِي فِي صِفَات الله تَعَالَى عز شَأْنه وبهر سُلْطَانهجرت عَادَة الْمُتَكَلِّمين بِإِثْبَات سبع صِفَات وَهِي الْحَيَاة وَالْقُدْرَة والإرادة وَالْعلم والسمع وَالْبَصَر وَالْكَلَام (فَأَما الْحَيَاة) فَإِن الله هُوَ الأول الْقَدِيم الَّذِي لم يزل فِي أزل الْأَزَل قبل وجود الْأَزْمَان وَلم يكن مَعَه شَيْء غَيره وَهُوَ الْآن على مَا عَلَيْهِ كَانَ وَأَنه الْحَيّ الْبَاقِي ((الآخر)) الَّذِي لَا يَمُوت وكل من عَلَيْهَا فان (وَأما الْقُدْرَة) فَإِنَّهُ قدير على كل شَيْء لَا يعجزه شَيْء وَلَا يصعب عَلَيْهِ شَيْء وَبِيَدِهِ
**Mülk ve Melekût:** „Göklerin ve yerin melekûtu“; yani her şeyin mülkü. O’nun kudret eserini, mevcudatı ihtira etmesinde ve yeri ile gökleri tutmasında ve emrinin mahlûkat üzerinde tasarrufta nefazını görmüyor musun? İşte her gün öldürür, diriltir, yaratır, yok eder, fakir kılar, zengin eder, hidayet verir, dalâlete düşürür, aziz kılar, zelil eder, verir, men eder, alçaltır, yükseltir, mutlu kılar, bedbaht eder, afiyet verir, belâya düçâr eder. „(O’nun) emri, bir şeyi diledi mi ona sadece „Ol!“ demektir; o da hemen oluverir.“ (Yâsîn, 82)
**İrade:** Allah sübhânehû, bütün kâinatın mürîdidir, hâdiseleri tedbir edendir, mukadderatı takdir edendir, dilediğini yapandır. Her fayda, zarar, tatlı, acı, küfür, iman, itaat, isyan, ziyade, noksan, kâr, zarar O’nun kadîm iradesi, kazası, kaderi ve hakîm meşietiyledir. O’nun emrini geri çevirecek yoktur, hükmünü bozacak yoktur, fiilinde O’na itiraz yoktur. „O, yaptığından sorgulanmaz, ama onlar sorgulanırlar.“ (Enbiyâ, 23) Her nimet O’ndan bir fazıldır, her musibet O’ndan bir adldir. Bunu O’nun mülkü ve hikmeti iktiza etmiştir. Mâlik, mülkünde dilediğini yapar; melik, memlûkleri hakkında dilediği gibi hükmeder; Hakîm ise hikmetinin neyi iktiza ettiğini en iyi bilendir. „Allah bilir, siz bilmezsiniz.“ (Bakara, 216) Mahlûkatın rızıklarını, ecelerini, amellerini, bedbahtlık ve mutluluklarını takdir etmiştir. „Hepsi apaçık bir kitaptadır.“ (Hûd, 6) Bir kavmi cennet için yaratmış, onları kolay olana tevfik etmiş; onlar cennet ehlinin ameliyle amel ederler. Bir kavmi de cehennem için yaratmış, onları zor olana tevfik etmiş; onlar cehennem ehlinin ameliyle amel ederler. „(Ve) Rabbin kullara zulmedici değildir.“ (Fussilet, 46)
**İlim:** Allah tebâreke ve teâlâ ismi, bütün malûmatı bilendir, yedi kat yerin altındakinden göklerin fevkindekine kadar her şeyi muhît olandır. Her şeyi ilmiyle kuşatmış, her şeyi sayıyla ihsâ etmiştir. Ne olmuşsa, ne olacaksa, ne olmayacaksa ve eğer olsaydı nasıl olacak idiyse hepsini bilir. İlmiyle her yerde hâzırdır, her insan üzerinde denetleyicidir. „Gizlinizi de açığınızı da bilir; ne kazandığınızı da bilir.“ (En‘âm, 3) O’nun katında zâhir ile bâtın eşit olmuştur. Sirlerin gizli taraflarına ve vicdanların gizli hazinelerine muttali olmuştur. Hatta denizlerin diplerindeki balıkların nefsinde ne gibi düşünceler geçtiğini bilir. „Şüphesiz O, sinelerin özünü bilendir.“ (Fâtır, 38)
**Semi‘ ve Basar:** Allah teâlâ, Semi‘ ve Basîr’dir. Gizli dahi olsa, işitilecek hiçbir şey işitmesinden kaçmaz; ne kadar ince olursa olsun, görülecek hiçbir şey görüşünden kaybolmaz. „Gizliyi ve daha gizliyi bilir.“ (Tâhâ, 7) Hatta zifiri karanlık gecede, katı kayanın üzerinde gezen siyah karıncanın yürüyüşünü dahi bilir. „Yerde ve gökte hiçbir şey O’na gizli kalmaz.“ (Âl-i İmrân, 5) Bunu şu burhanla takip etmek ne güzeldir: „O, sizi rahimlerde dilediği gibi tasvir edendir.“ (Âl-i İmrân, 6)
**Kelâm:** Allah celle ve azâ, ezelî bir sıfatla mütekellimdir; ne harflidir ne sestir; yokluğu kabul etmez; ne sukût gibi manası vardır; ne teb‘îd, ne takdîm ne te’hîr caizdir. O’nun kelâmı, mahlûkatın kelâmına benzemez; zâtı mahlûkatın zâtına benzemediği gibi. O’nun kelimeleri tükenmez; nitekim malûmâtı sonsuz, kudreti sınırsızdır. „De ki: „Rabbimin kelimeleri için denizler mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden o deniz tükenir; hatta bir o kadarını daha getirsek bile.““ (Kehf, 109)
Bu sıfatların sübûtuna delil üç vecihtir:
**Birinci Vecih:** Bunlar kemal sıfatlarıdır; Allah’ı bunlarla vasfetmek vaciptir. Zıtları ise noksan sıfatlarıdır; Allah’ı bunlardan tenzih etmek vaciptir. „En yüce sıfatlar Allah’ındır.“ (Nahl, 60)
**İkinci Vecih:** Bunlara, O’nun hikmet eserleri delâlet eder. Zira sanatın sağlamlığı, Sâni’in hayatına, kudretine, ilmine ve diğer sıfatlarına delildir.
**Üçüncü Vecih:** Kur’ân-ı Kerîm’deki sarih nasslar ve sahih haberlerde gelen delillerdir.
ملكوت كل شَيْء أَلا ترى أثر قدرته فِي اختراع الموجودات وإمساك الأَرْض وَالسَّمَاوَات ونفوذ أمره فِي التَّصَرُّف فِي الْمَخْلُوقَات فَفِي كل يَوْم يُمِيت ويحيي ويخلق ويفني ويفقر ويغني وَيهْدِي ويضل ويعز ويذل وَيُعْطِي وَيمْنَع ويخفض وَيرْفَع ويسعد ويشقي ويعافي ويبتلي ((إِنَّمَا أمره إِذا أَرَادَ شَيْئا أَن يَقُول لَهُ كن فَيكون)) (وَأما الْإِرَادَة) فَإِنَّهُ سُبْحَانَهُ المريد لجَمِيع الكائنات الْمُدبر للحادثات الْمُقدر المقدورات الفعال لما يُرِيد فَكل نفع وضر وحلو وَمر وَكفر وإيمان وَطَاعَة وعصيان وَزِيَادَة ونقصان وَربح وخسران فبإرادته الْقَدِيمَة وقضائه وَقدره ومشيئته الحكيمة لَا راد لأَمره وَلَا معقب لحكمه وَلَا اعْتِرَاض عَلَيْهِ فِي فعله ((لَا يسْأَل عَمَّا يفعل وهم يسْأَلُون)) كل نعْمَة مِنْهُ فضل وكل نقمة مِنْهُ عدل اقْتضى ذَلِك ملكه وحكمته فالمالك يفعل مَا يَشَاء فِي ملكه وَالْملك يحكم بِمَا أَرَادَ على مماليكه والحكيم أعلم بِمَا تَقْتَضِيه حكمته ((وَالله يعلم وَأَنْتُم لَا تعلمُونَ)) قدر أرزاق الْخلق وآجالهم وأعمالهم وشقاوتهم وسعادتهم ((كل فِي كتاب مُبين)) خلق قوما للجنة فيسرهم لليسرى وبعمل أهل الْجنَّة يعْملُونَ وَخلق قوما للنار فيسرهم للعسرى وبعمل أهل النَّار يعْملُونَ ((وَمَا رَبك بظلام للعبيد)) (وَأما الْعلم) فَإِنَّهُ تبارك وتعالى اسْمه عَالم بِجَمِيعِ المعلومات مُحِيط بِمَا تَحت الأَرْض السُّفْلى إِلَى مَا فَوق السَّمَاوَات أحَاط بِكُل شَيْء علما وأحصى كل شَيْء عددا وَعلم مَا كَانَ وَمَا يكون وَمَا لَا يكون لَو كَانَ كَيفَ كَانَ يكون وَهُوَ حَاضر بِعِلْمِهِ فِي كل مَكَان ورقيب على كل إِنْسَان ((يعلم سركم وجهركم وَيعلم مَا تكسبون)) قد اسْتَوَى عِنْده الظَّاهِر وَالْبَاطِن واطلع على مخبآت السرائر ومكنونات الضمائر حَتَّى أَنه يعلم مَا يهجس فِي نفوس الْحيتَان فِي قعور الْبحار ((إِنَّه عليم بِذَات الصُّدُور)) (وَأما السّمع وَالْبَصَر) فَإِنَّهُ تَعَالَى سميع بَصِير لَا يعزب عَن سَمعه مسموع وَإِن خَفِي وَلَا يغيب عَن رُؤْيَته مرأى وَإِن دق ((يعلم السِّرّ وأخفى)) حَتَّى دَبِيب النملة السَّوْدَاء على الصَّخْرَة الصماء فِي اللَّيْلَة الظلماء ((لَا يخفى عَلَيْهِ شَيْء فِي الأَرْض وَلَا فِي السَّمَاء)) وَمَا أحسن تعقيب هَذَا ببرهان ((هُوَ الَّذِي يصوركم فِي الْأَرْحَام كَيفَ يَشَاء)) (وَأما الْكَلَام) فَإِنَّهُ جلّ وَعز مُتَكَلم بِصفة أزلية لَيْسَ بِحرف وَلَا صَوت وَلَا يقبل الْعَدَم وَلَا مَا فِي مَعْنَاهُ من السُّكُوت وَلَا التَّبْعِيض وَلَا التَّقْدِيم وَلَا التَّأْخِير الَّذِي لَا يشبه كَلَام المخلوقين كَمَا لَا تشبه ذَاته ذَوَات المخلوقين لَا تنفذ كَلِمَاته كَمَا لَا تحصى معلوماته وَلَا تَنْحَصِر مقدوراته ((قل لَو كَانَ الْبَحْر مدادا لكلمات رَبِّي لنفذ الْبَحْر قبل أَن تنفذ كَلِمَات رَبِّي وَلَو جِئْنَا بِمثلِهِ مدَدا)) وَالدَّلِيل على ثُبُوت هَذِه الصِّفَات ثَلَاثَة أوجه (الْوَجْه الأول) أَنَّهَا صِفَات كَمَال فَوَجَبَ وصف الله بهَا وأضدادها صِفَات نقص فَوَجَبَ تنزيهه عَنْهَا ((وَللَّه الْمثل الْأَعْلَى)) (الْوَجْه الثَّانِي) أَنَّهَا تدل عَلَيْهَا آثَار حكمته فَإِن اتقان الصَّنْعَة دَلِيل على حَيَاة الصَّانِع وَقدرته وَعلمه وَسَائِر صِفَاته (الْوَجْه الثَّالِث) مَا ورد من النُّصُوص الصَّرِيحَة فِي الْقُرْآن وَالْأَخْبَار الصَّحِيحَة
Üçüncü Bab, Allah Teâlâ'nın Esmâ-i Hüsnâ'sı hakkındadır.
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki Allah'ın doksan dokuz ismi vardır; kim bunları sayarsa (ihsâ ederse) cennete girer." Bu isimler, Ebû Hureyre (r.a.) yoluyla Tirmizî'nin rivayet ettiği bir hadiste sayılıp belirlenmiş olarak gelmiştir. İnsanlar, bu hadisteki belirlenmiş isimler hakkında ihtilaf etmişlerdir: Acaba bunlar, hadisin aslı gibi merfû olarak Peygamber (s.a.v.)'e mi dayanmaktadır, yoksa Ebû Hureyre'ye mevkuf mudur? Zira Allah Teâlâ'nın, bu belirlenmiş isimlerden fazla olarak başka isimleri de vardır. Bunlardan bir kısmı Kur'an ve hadiste geçmekte, bir kısmı ise fiillerinden türetilmiş isimlerdir.
Bil ki Allah'ın isimleri ve sıfatları, genel olarak üç kısma ayrılır: Zata dair olanlar, zat sıfatlarına dair olanlar ve fiil sıfatlarına dair olanlar. Tafsilatlı olarak ise, manalarına bakılarak on kısma ayrılır:
Birincisi: Zata delalet eden isim; bu da "Allah" lafzıdır. Bunun Allah'ın en büyük ismi (ism-i a‘zam) olduğu söylenmiştir.
İkincisi: Vahdaniyete delalet eden isimler; mesela "el-Vâhid", "es-Samed", "el-Vitr" gibi.
Üçüncüsü: Hayata delalet eden isimler; "el-Hayy", "el-Evvel", "el-Âhir" gibi.
Dördüncüsü: Mahlûkatın ihtira'ına delalet eden isimler; bu rubûbiyet sıfatlarının en özelidir; "el-Hâlık", "el-Bâri'", "el-Fâtır" gibi.
Beşincisi: Kudrete delalet eden isimler; "el-Kadîr", "el-Müntakim", "el-Kahhâr" gibi.
Altıncısı: İradeye delalet eden isimler; "el-Murîd", "el-Fa‘‘âl limâ yürîd", "el-Kâbıd", "el-Bâsıt" gibi.
Yedincisi: İdraka delalet eden isimler; "el-Alîm", "es-Semî'", "el-Basîr" gibi.
Sekizincisi: Azamet ve celâle delalet eden isimler; "el-Azîm", "el-Kebîr", "el-Aliyy" gibi.
Dokuzuncusu: Mülk ve temellüke delalet eden isimler; "el-Melik", "el-Mâlik", "el-Ganî" gibi.
Onuncusu: Rahmete delalet eden isimler; "er-Rahmân", "er-Rahîm", "el-Gaffâr", "et-Tevvâb", "el-Vehhâb" gibi.
Dördüncü Bab, Allah Teâlâ'nın tevhidi hakkındadır. Tevhid, "Lâ ilâhe illallah" sözümüzün özüdür. Yani, O'nun tek, bir, ferd, samed olan bir ilâh olduğuna iman etmendir; O, eş ve çocuk edinmemiştir, hükmünde kimse O'na ortak değildir. O'nun rubûbiyetinde ortağı ve benzeri yoktur; mülkünde zıddı, dengi, münazii ve yardımcısı yoktur.
Vahdaniyet üzerine açık delil, dört ayetin mefhumundan anlaşılır:
Birincisi: Allah Teâlâ'nın şu sözüdür: "Eğer ikisinde (yerde ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, her ikisi de fesada uğrardı." Kelâmcılar buradan "delîl-i temânu‘"u almışlardır; ancak Kur'an daha fasih ve açıktır.
İkincisi: Allah Teâlâ'nın şu sözüdür: "De ki: Eğer sizin dediğiniz gibi O'nunla beraber ilâhlar olsaydı, o takdirde onlar Arş'ın sahibine bir yol ararlardı." Zira niza‘ın olmaması, münazinin olmadığına delildir.
Üçüncüsü: Allah Teâlâ'nın şu sözüdür: "Allah hiçbir çocuk edinmemiştir ve O'nunla beraber hiçbir ilâh yoktur. Eğer öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığıyla gider ve mutlaka biri diğerine üstün gelmeye çalışırdı." Varlığın tamamının birbiriyle bağlantılı olması, sahibinin tek olduğuna delildir.
Dördüncüsü: Allah Teâlâ'nın şu sözünün mefhumudur: "Allah'ı bırakıp kendilerine hiçbir şey yaratmayan, aksine kendileri yaratılmış olan ilâhlar edindiler." Zira...
الْبَاب الثَّالِث فِي أَسمَاء الله تَعَالَى الْحسنىقَالَ رَسُول الله صلى الله عليه وسلم (إِن لله تِسْعَة وَتِسْعين اسْما من أحصاها دخل الْجنَّة) وَقد وَردت مَعْدُودَة مُعينَة فِي حَدِيث أخرجه التِّرْمِذِيّ من طَرِيق أبي هُرَيْرَة رضي الله عنه وَاخْتلف النَّاس فِي تِلْكَ الْأَسْمَاء الْمعينَة فِيهِ هَل هِيَ فِيهِ مَرْفُوعَة إِلَى النَّبِي صلى الله عليه وسلم كأصل الحَدِيث أَو هِيَ مَوْقُوفَة على أبي هُرَيْرَة لِأَن لله تَعَالَى أَسمَاء زَائِدَة على تِلْكَ الْمعينَة مِنْهَا مَا ورد فِي الْقُرْآن والْحَدِيث وَمِنْهَا مَا هِيَ أَسمَاء مُشْتَقَّة من أَفعاله وَاعْلَم أَن أَسمَاء الله وَصِفَاته تَنْقَسِم على الْجُمْلَة إِلَى ثَلَاثَة أَقسَام مِنْهَا مَا يرجع إِلَى الذَّات وَإِلَى صِفَات الذَّات وَإِلَى صِفَات الْفِعْل وتنقسم على التَّفْصِيل بِالنّظرِ إِلَى مَعَانِيهَا عشرَة أَقسَام (الأول) اسْم يدل على الذَّات وَهُوَ قَوْلنَا (الله) وَقد قيل أَنه اسْم الله الْأَعْظَم (الثَّانِي) أَسمَاء تدل على الوحدانية كإسمه الْوَاحِد الصَّمد وَالْوتر (الثَّالِث) أَسمَاء تدل على الْحَيَاة كالحي وَالْأول وَالْآخر (الرَّابِع) أَسمَاء تدل على اختراع الْمَخْلُوقَات وَذَلِكَ أخص صِفَات الربوبية كالخالق والباري والفاطر (الْخَامِس) أَسمَاء تدل على الْقُدْرَة كالقدير والمنتقم والقهار (السَّادِس) أَسمَاء تدل على الْإِرَادَة كالمريد والفعال لما يُرِيد والقابض والباسط (السَّابِع) أَسمَاء تدل على الْإِدْرَاك كالعليم والسميع والبصير (الثَّامِن) أَسمَاء تدل على العظمة والجلال كالعظيم وَالْكَبِير والعلي (التَّاسِع) أَسمَاء تدل على الْملك والتملك كالملك وَالْمَالِك والغني (الْعَاشِر) أَسمَاء تدل على الرَّحْمَة كالرحمن الرَّحِيم والغفار والتواب والوهابالْبَاب الرَّابِع فِي تَوْحِيد الله تَعَالَىوَهُوَ محصول قَوْلنَا ((لَا إِلَه إِلَّا الله)) وَهُوَ أَن تؤمن بِأَنَّهُ إِلَه وَاحِد أحد فَرد صَمد لم يتَّخذ صَاحِبَة وَلَا ولدا وَلَا يُشَارِكهُ فِي حكمه أحد لَيْسَ لَهُ فِي ربوبيته شريك وَلَا نَظِير وَلَيْسَ لَهُ فِي ملكه ضد وَلَا ند وَلَا مُنَازع وَلَا ظهير والبرهان الْوَاضِح على الوحدانية مَعْقُول أَربع آيَات (الأولى) قَوْله تَعَالَى ((لَو كَانَ فيهمَا آلِهَة إِلَّا الله لفسدتا)) وَمِنْه أَخذ المتكلمون دَلِيل التمانع إِلَّا أَن الْقُرْآن أفْصح وأوضح (وَالثَّانيَِة) قَوْله تَعَالَى ((قل لَو كَانَ مَعَه آلِهَة كَمَا تَقولُونَ إِذا لابتغوا إِلَى ذِي الْعَرْش سَبِيلا)) فَإِن عدم النزاع دَلِيل دَلِيل على عدم المنازع (وَالثَّالِثَة) قَوْله تَعَالَى ((مَا اتخذ الله من ولد وَمَا كَانَ مَعَه من إِلَه إِذا لذهب كل إِلَه بِمَا خلق ولعلا بَعضهم على بعض)) فكون الْوُجُود كُله مرتبطا بعضه بِبَعْض دَلِيل على أَن مَالِكه وَاحِد (وَالرَّابِعَة) مَعْقُول قَوْله تَعَالَى ((وَاتَّخذُوا من دون الله آلِهَة لَا يخلقون شَيْئا وهم يخلقون)) فَإِن
İlâh’ın sıfatlarından biri, O’nun Hâlık olmasıdır; Hâlık Allah’tan başka yoktur. O hâlde Allah’tan başka ilâh yoktur. O’nun gayrı mahlûktur; mahlûk ise Hâlık’ına ortak olamaz. ((Yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmez misiniz?)) Tevhid konusunda muhalif taifelerin zikri: Hristiyanlar, Mecûsîler, Sâbiîler, Müneccimler ve Tabiatçılar. Hristiyanlar, Îsâ ve annesi (a.s.) hakkındaki fâsid sözleri ve bâtıl mezhepleri sebebiyle küfre düştüler. Onlara en kuvvetli ret beş âyetin muhtevasındadır: (Birincisi) “Onlar yemek yerlerdi” sözü, hades ve ubûdiyyet sıfatıdır, rubûbiyyet sıfatı değildir. (İkincisi) “Muhakkak ki Îsâ’nın Allah katındaki misali Âdem’in misali gibidir” sözü; yani annesiz ve babasız insan yaratmaya kādir olan, babasız sadece anneden bir başkasını yaratmaya da kādirdir. (Üçüncüsü) “Allah çocuk edindi, diyenler; O bundan münezzehtir. O, Ganî’dir” sözü; zira mutlak Ganî olanın ne eşe ne çocuğa ne de hiç kimseye ihtiyacı yoktur. (Dördüncüsü) “Rahmân’ın çocuk edinmesi yaraşmaz. Göklerde ve yerde olan herkes Rahmân’a kul olarak gelecektir” sözü; zira rubûbiyyet ve ubûdiyyet bir arada bulunmaz. (Beşincisi) Îsâ (a.s.)’ın “Ben Allah’ın kuluyum” sözü ve “Ey İsrâiloğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin” sözü; onun kendisi hakkında kulluğu ikrarı, kendisini rubûbiyyetle niteleyenlerin yalan olduğunu beyan eder. Mecûsîler ise nura tapmakla küfrettiler. Onlara ret şudur: “Karanlıkları ve aydınlığı yaratan O’dur.” Zira muhdes ve mahlûk olan ilâh olamaz. Sâbiîler ise meleklere tapmak ve onları Allah’a nispet etmekle küfrettiler. Onlara ret şudur: “Bilâkis onlar ikram edilmiş kullardır.” Müneccimler ise yıldızların varlıkta tesiri olduğunu iddia ettiler. Onlara ret şudur: “Güneş, ay ve yıldızlar O’nun emrine musahhardır.” Musahhar olan mahlûk ve mahkûmdur. Yine “Güneş’e ve ay’a secde etmeyin; onları yaratan Allah’a secde edin” buyruğu; peki mahlûk, Hâlık’ına nasıl ortak olabilir? Tabiatçılar ise fiilleri tabiata nispet ettiler. Onlara ret şudur: “Renkleri farklı meyveler” ve “Aynı suyla sulandıkları halde yemişlerde birbirine üstün kılıyoruz” sözleri. Zira şekillerin, renklerin, kokuların, tatların, fayda ve zararların farklılığı, fiilinde muhtar olan bir fâilin delilidir. Sûfîlerin işareti: Tevhid iki çeşittir: umumî ve hususî. Umumî tevhid, açık şirki terk etmektir ki bu, bütün mü’minlerde bulunan iman makamıdır. Hususî tevhid ise gizli şirki terk etmektir ki bu, ihsan makamıdır ve velî âriflere hastır. Allah cümlesinden razı olsun. Beşinci Bâb: Allah Teâlâ’nın Tenzîhi Hakkındadır. Bu, “Sübhânallah” sözümüzün mânâsıdır. O, şu şekilde iman etmendir: O’nun misli hiçbir şey yoktur; O da hiçbir şeye benzemez. Hiçbir şeye benzemez, hiçbir şey de O’na benzemez. O’nun bir benzeri, eşi, dengi, nazîri veya karîni olmaktan yücedir. O, hiçbir şeye muhtaç değildir; her şey O’na muhtaçtır. O’na noksanlık ve ayıp yakışmaz; bilâkis O, her noksanlıktan münezzeh, bütün ayıplardan berîdir. O’na uyku ve uyuklama gelmez, O’na âfet ârız olmaz, O’na acziyet, yorgunluk ve usanç isabet etmez. Kulların itaati O’na fayda vermez, günahları O’na zarar vermez. O ölmez, yok olmaz, şaşırmaz, unutmaz ve
من صِفَات الْإِلَه كَونه خَالِقًا وَلَا خَالق إِلَّا الله فَلَا إِلَه إِلَّا الله وَغَيره مَخْلُوق والمخلوق لَا يكون شَرِيكا لخالقه ((أَفَمَن يخلق كمن لَا يخلق أَفلا تذكرُونَ)) تَكْمِيل الطوائف الْمُخَالفَة فِي التَّوْحِيد النَّصَارَى وَالْمَجُوس والصابئة والمنجمون والطبائعيون فَأَما النَّصَارَى فَكَفرُوا بأقوالهم الْفَاسِدَة ومذاهبهم الضَّالة فِي عِيسَى وَأمه عليهما السلام وأبلغ الرَّد عَلَيْهِم مَضْمُون خمس آيَات (الأولى) قَوْله ((كَانَا يأكلان الطَّعَام)) فَذَلِك صفة الْحُدُوث والعبودية لَا صفة الربوبية (الثَّانِيَة) قَوْله ((إِن مثل عِيسَى عِنْد الله كَمثل آدم)) أَي من قدر على خلق الْإِنْسَان من غير أم وَلَا ولد قَادر على خلق آخر بِأم دون وَالِد (الثَّالِثَة) قَوْله ((قُولُوا اتخذ الله ولدا سُبْحَانَهُ هُوَ الْغَنِيّ)) فَإِن الْغَنِيّ الْمُطلق لَا يحْتَاج إِلَى زَوْجَة وَلَا ولد وَلَا إِلَى أحد (الرَّابِعَة) قَوْله ((وَمَا يَنْبَغِي للرحمن أَن يتَّخذ ولدا إِن كل من فِي السَّمَوَات وَالْأَرْض إِلَّا آتِي الرَّحْمَن عبدا)) فَإِن الربوبية والعبودية لَا يَجْتَمِعَانِ (الْخَامِسَة) قَول عِيسَى عليه السلام ((إِنِّي عبد الله)) وَقَوله ((يَا بني إِسْرَائِيل اعبدوا الله رَبِّي وربكم)) فاعترافه على نَفسه بالعبودية بَيَان كذب من وَصفه بالربوبية وَأما الْمَجُوس فَكَفرُوا بِعبَادة النُّور وَالرَّدّ عَلَيْهِم قَوْله ((وَجعل الظُّلُمَات والنور)) فَإِن الْمُحدث الْمَخْلُوق لَا يكون إِلَهًا وَأما الصابئة فَكَفرُوا فَكَفرُوا بِعبَادة الْمَلَائِكَة ونسبتهم إِلَى الله وَالرَّدّ عَلَيْهِم قَوْله ((بل عباد مكرمون)) وَأما المنجمون فأثبتوا للكواكب تَأْثِيرا فِي الْوُجُود وَالرَّدّ عَلَيْهِم قَوْله ((وَالشَّمْس وَالْقَمَر والنجوم مسخرات بأَمْره)) والمسخر مَمْلُوك مقهور وَقَوله ((لَا تسجدوا للشمس وَلَا للقمر واسجدوا لله الَّذِي خَلقهنَّ)) فَكيف يُشَارك مَخْلُوق خالقه وَأما الطبائعيون فنسبوا الْأَفْعَال للطبيعة وَالرَّدّ عَلَيْهِم قَوْله ((ثَمَرَات مُخْتَلفَة ألوانها)) وَقَوله ((تسقى بِمَاء وَاحِد ونفضل بَعْضهَا على بعض فِي الْأكل)) فَإِن اخْتِلَاف الأشكال والألوان والروائح والطعوم وَالْمَنَافِع والمضار دَلِيل على الْفَاعِل الْمُخْتَار إِشَارَة صوفية التَّوْحِيد نَوْعَانِ عَام وخاص فالعام عدم الْإِشْرَاك الْجَلِيّ وَهُوَ مقَام الْإِيمَان الْحَاصِل لجَمِيع الْمُؤمنِينَ وَالْخَاص عدم الْإِشْرَاك الْخَفي وَهُوَ مقَام الْإِحْسَان وَهُوَ خَاص بالأولياء العارفين رضي الله عنهم أَجْمَعِينَالْبَاب الْخَامِس فِي تَنْزِيه اله تَعَالَىوَهُوَ معنى قَوْلنَا سُبْحَانَ الله وَذَلِكَ أَن تؤمن بِأَنَّهُ لَيْسَ كمثله شَيْء وَلَا هُوَ مثل شَيْء لَا يشبه شَيْئا وَلَا يُشبههُ شَيْء تَعَالَى أَن يكون لَهُ شَبيه أَو مثيل أَو عديل أَو نَظِير أَو قرين وَأَنه لَا يفْتَقر إِلَى شَيْء وَإِن كل شَيْء إِلَيْهِ فَقير وَأَنه لَا يَلِيق بِهِ نقص وَلَا عيب بل تقدس عَن كل نقص وتبرأ من جَمِيع الْعُيُوب وَأَنه لَا تَأْخُذهُ سنة وَلَا نوم وَلَا تلْحقهُ آفَة وَلَا يُصِيبهُ عجز وَلَا نصب وَلَا لغوب وَأَنه لَا تَنْفَعهُ طَاعَة الْعباد وَلَا تضره الذُّنُوب وَأَنه لَا يَمُوت وَلَا يفنى وَلَا يضل وَلَا ينسى وَلَا يكون فِي
Mülkü ancak dilediğidir; dilediği olur, dilemediği olmaz. Hiç kimseye zulmetmez, hazineleri eksilmez, katındakiler asla tükenmez. (Tenbih) Kur'an ve hadiste zahiri teşbih vehmettiren lafızlar vârid olmuştur: Allah Teâlâ'nın "Arş üzerine istivâ etti" ve "İki eli açıktır" buyruğu ile her gece dünya semasına nüzulü hadisi gibi. Bunlar pek çoktur. İnsanlar bu hususta üç fırkaya ayrılmıştır: (Birinci fırka) Selef-i Sâlih olan sahabe, tâbiîn ve müslüman imamlar, bunlara iman edip manalarını araştırmamış ve te'vil etmemiş, aksine bu konuda konuşanları reddetmişlerdir. "İlimde rusûh sahipleri: O'na iman ettik, hepsi Rabbimiz katındandır derler." Bu, selâmete götüren teslim yoludur. Mâlik, Şâfiî ve çoğu muhaddis bu yolu benimsemiştir. (İkinci fırka) Bunları zahirine hamledip tecsim lâzım gelen bir topluluk olup bu, Hanbelîlere ve bazı muhaddislere nispet edilir. (Üçüncü fırka) Bunları te'vil edip zahirinden akıl delillerinin gerektirdiği manaya çıkaran bir topluluk olup bunlar çoğu mütekellimindir. Allah en iyi bilir. Altıncı Bölüm: Allah'ın meleklerine, kitaplarına ve resullerine iman hakkındadır. Bil ki melekler, Allah'ın ikram edilmiş kullarıdır; O'na ibadet eder, tesbih eder ve itaat ederler, isyan etmezler, sözde O'nun önüne geçmezler ve O'nun emriyle iş görürler. Onlardan Arş'ı taşıyanlar, göklerde oturanlar, Âdemoğullarını koruyanlar, yağmurlar, bitkiler, nutfeler, rahimler ve zikir meclislerini aramakla görevli olanlar vardır. Sayılarını ancak Allah bilir. Allah peygamberleri göndermiş, resulleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak yollamıştır. Onlardan Allah'ın Kur'an'da isim verdikleri vardır, vermedikleri de vardır. İlkleri beşerin babası Âdem, sonları ise efendileri ümmî peygamber, nebîlerin hatemi Muhammed (s.a.v.)'dir. Allah ona, apaçık Kur'an'ıyla emin Cebrail'i indirdiği gibi, Musa'ya Tevrat'ı, İsa'ya İncil'i, Davud'a Zebur'u ve diğer peygamberlere de sahifeler indirmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Deyin ki: Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilene ve diğer peygamberlere Rablerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini ayırmayız ve biz O'na teslim olanlarız." Allah, bütün ümmetlere İslam dinine girmeyi farz kılmıştır: "Kim İslam'dan başka bir din ararsa, ondan kabul edilmez ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardandır." Allah her peygambere, benzerine insanların iman ettiği âyetler vermiştir. Peygamberimiz (s.a.v.)'in risâleti daha kapsamlı ve şeriatı öncekileri neshedici olduğundan, bu, onun burhanlarının daha açık, âyetlerinin daha parlak, sıdk delillerinin daha büyük ve hüccet ikamesinde daha kuvvetli, hak yolda yürümeyi daha açıklayıcı olmasını gerektirmiştir. Muhakkak ki Allah onu, çeşitli parlak âyetler ve açık alâmetlerle desteklemiş olup bunlarda akıl sahipleri için ibret vardır. Onun halleri, sözleri ve fiilleri acâibü'l-âcâibden başkası değildir. Âlimlerimiz (Allah onlardan razı olsun) onun için bin mucize saymışlardır ki bunlar beş türe ayrılır: (Birincisi) ins ve cinni benzerini getirmekten âciz bırakan, hatta birbirlerine yardım etseler dahi, yüce Kur'an'dır. İlâhî ilimlerden ve hikmetlerden
ملكه إِلَّا مَا يَشَاء فَمَا شَاءَ كَانَ وَمَا لم يَشَأْ لم يكن وَإنَّهُ لَا يظلم أحدا وَإنَّهُ لَا تنقص خزائنه وَلَا يبيد مَا عِنْده أبدا (تَنْبِيه) ورد فِي الْقُرْآن والْحَدِيث أَلْفَاظ يُوهم ظَاهرهَا التَّشْبِيه كَقَوْلِه تَعَالَى ((على الْعَرْش اسْتَوَى)) و ((يَدَاهُ مبسوطتان)) وكحديث نزُول الله كل لَيْلَة إِلَى سَمَاء الدُّنْيَا وَغير ذَلِك وَهِي كَثِيرَة تفرق النَّاس فِيهَا ثَلَاث فرق (الْفرْقَة الأولى) السّلف الصَّالح من الصَّحَابَة وَالتَّابِعِينَ وأئمة الْمُسلمين آمنُوا بهَا وَلم يبحثوا عَن مَعَانِيهَا وَلَا تأولوها بل أَنْكَرُوا على من تكلم فِيهَا ((والراسخون فِي الْعلم يَقُولُونَ أمنا بِهِ كل من عِنْد رَبنَا)) وَهَذِه طَريقَة التَّسْلِيم الَّتِي تعود إِلَى السَّلامَة وَبهَا أَخذ مَالك وَالشَّافِعِيّ وَأكْثر الْمُحدثين (الْفرْقَة الثَّانِيَة) قوم حملوها على ظَاهرهَا فلزمهم التجسيم ويعزى ذَلِك إِلَى الحنبلية وَبَعض الْمُحدثين (الْفرْقَة الثَّالِثَة) قوم تأولوها وأخرجوها على ظَاهرهَا إِلَى مَا يَقْتَضِيهِ أَدِلَّة الْعُقُول وهم أَكثر الْمُتَكَلِّمين وَالله أعلمالْبَاب السَّادِس فِي الْإِيمَان بملائكة الله وَكتبه وَرُسُلهاعْلَم أَن (الْمَلَائِكَة) عباد الله مكرمون عِنْده يعبدونه ويسبحونه ويطيعونه وَلَا يعصونه وَلَا يسبقونه بالْقَوْل وهم بأَمْره يعْملُونَ فَمنهمْ حَملَة الْعَرْش وسكان السَّمَوَات وحفظة على بني آدم وموكلون بالأمطار والنبات والنطف والأرحام والتماس مجَالِس الذّكر وَلَا يُحِيط بعددهم إِلَّا الله وَإِن الله بعث الْأَنْبِيَاء وَأرْسل الرُّسُل مبشرين ومنذرين وَمِنْهُم من سَمَّاهُ الله فِي الْقُرْآن وَمِنْهُم من لم يسمه وأولهم آدم أَبُو الْبشر وَآخرهمْ سيدهم (مُحَمَّد) صلى الله عليه وسلم النَّبِي الْأُمِّي خَاتم النَّبِيين وَإِن الله أنزل عَلَيْهِ جِبْرِيل الْأمين بِالْقُرْآنِ الْمُبين كَمَا أنزل التَّوْرَاة على مُوسَى وَأنزل الْإِنْجِيل على عِيسَى وَأنزل الزبُور على دَاوُود وَأنزل صحفا على غَيرهم من الْأَنْبِيَاء صلوَات الله عَلَيْهِم أَجْمَعِينَ فَقَالَ تَعَالَى ((قُولُوا آمنا بِاللَّه وَمَا أنزل إِلَيْنَا وَمَا أنزل إِلَى إِبْرَاهِيم وَإِسْمَاعِيل وَإِسْحَاق وَيَعْقُوب والأسباط وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَمَا أُوتِيَ النَّبِيُّونَ من رَبهم لَا نفرق بَين أحد مِنْهُم وَنحن لَهُ مُسلمُونَ)) وَأَن الله أوجب على جَمِيع الْأُمَم بِالدُّخُولِ فِي دين الْإِسْلَام ((وَمن يبتغ غير الْإِسْلَام دينا فَلَنْ يقبل مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَة من الخاسرين)) وَأَن الله آتى كل نَبِي من الْآيَات مَا مثله آمن عَلَيْهِ الْبشر وَلما كَانَت رِسَالَة نَبينَا صلى الله عليه وسلم أَعم وشريعته ناسخة لما تقدم اقْتضى ذَلِك أَن تكون براهينه أظهر وآياته أبهر وَدَلَائِل صدقه أكبر وَأكْثر مُبَالغَة فِي إِقَامَة الْحجَّة وإيضاحا لسلوك المحجة فَلَقَد أيده الله بأنواع من الْآيَات الباهرة والعلامات الظَّاهِرَة فِيهَا عِبْرَة لأولي الْأَلْبَاب وَمَا أَحْوَاله وأقواله وأفعاله إِلَّا الْعجب العجاب وَلَقَد أحصى لَهُ عُلَمَاؤُنَا رضوَان الله عَلَيْهِم ألف معْجزَة وَهِي ترجع إِلَى خَمْسَة أَنْوَاع (أَحدهَا) الْقُرْآن الْعَظِيم الَّذِي أعجز الْإِنْس وَالْجِنّ على الْإِتْيَان بِمثلِهِ وَلَو كَانَ بَعضهم لبَعض ظهيرا وتضمن من الْعُلُوم الالهية وَالْحكم
Rabbânîlik ve mahlûkatın akıllarından mahcûb kalmış olan sırlar; bu, kat‘î olarak onun er-Rahmân er-Rahîm’den bir tenzîl olduğuna delâlet eder.
(İkincisi:) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin elinde zuhur eden, âdetleri bozan (hârikulâde) mûcizelerdir ki bunlar pek çoktur.
(Üçüncüsü:) Ondan önce kendisinin haber verilmesi ve müjdelenmesi (tebşîrât).
(Dördüncüsü:) Onun ümmetinin sâir fertlerinde zuhur eden kerâmetlerdir. Zira bunlar, onların dinlerinin sahihliğine ve tâbi oldukları zâtın (s.a.v.) sıdkına delildir. Dininin doğuda ve batıda zuhuruna, yedi yüz yılı aşkın süredir tağyîr ve tebdîlden muhafazasına bakacak olursan, bunun semâvî bir emir ve Rabbânî bir itikad olduğu sana açıkça görülecektir.
(Beşincisi:) Allah’ın kendisine lütfettiği büyük ahlâk ve kerîm şemâillerdir ki Allah bunları ancak en sevgili ve en kerîm kullarına verir. Sana Allah Teâlâ’nın «وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ» kavli yeter.
Bil ki, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mûcizeleri, nakil cihetinden değerlendirilince üç kısma ayrılır:
(Birincisi:) Sıhhatine kat‘î olarak hükmettiğimiz mûcizelerdir ki tek başına dahi olsa delil teşkil eder; yüce Kur’an, ayın yarılması (Kur’an’da geçtiği için), parmakları arasından su fışkırması, az yiyeceğin çoğaltılması gibi. Bunlar şöhret ve yaygınlıkları, râvilerinin adaleti, büyük meclislerde vuku bulmaları sebebiyle bu dereceye ulaşmıştır.
(İkincisi:) Türünün sıhhatine kat‘î olarak hükmettiğimiz mûcizelerdir ki çokça vuku bulmalarına rağmen fertlerinin sıhhatine kat‘î hükmetmezsek de, örneğin gaybî haberler ve dualara icabet. Zira bunlar Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden o kadar çok vâki olmuştur ki toplamları kat‘î hale gelmiştir.
(Üçüncüsü:) Türü ve fertleri âhâd yoluyla nakledilmiş olmakla birlikte başka rivayetlerle birleşince mûcizelerin vukuuna dair kat‘î bilgi ifade eden mûcizelerdir.
Yedinci Bâb: Âhiret Yurduna İman
Bu bâb on iki meseleyi kapsar.
(Birinci Mesele:) Berzaha iman ve Allah’ın dilediği kimseleri kabir azabına çarptırması. Kur’an’dan delili: «بَرْزَخٌ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ» ile «النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا ۚ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ» âyetleridir. Bu, kıyamet gününden önce bir azabın varlığına delildir. Sünnetten de sahih haberler mevcuttur.
(İkinci Mesele:) İki meleğin suali (soru sorması). Buna dair sahih hadisler vârid olmuştur. Nitekim Allah Teâlâ’nın «يُثَبِّتُ اللَّـهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ» kavli buna işaret etmektedir.
(Üçüncü Mesele:) Mahlûkatın kabirlerinden kalkması, hesap, sevap ve ceza için haşredilmeleri. Bunun imkânına delil, Allah Azze ve Celle’nin buna kâdir olmasıdır: «وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ» ve «مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ». Vukuuna delil ise şeriatların gelmesi, peygamberlerin ve kitapların bunu haber vermesidir. Özellikle bizim şeriatımız, uyarı ve müjdelemede son derece ileri gitmiştir ki âlemlere karşı delil ikame edilsin. Bundan sonra hikmet, muhsine ihsanı, müsîe ise isyanı karşılığında mücazatı gerektirir: «لِيَجْزِيَ اللَّـهُ كُلَّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ». Bu, ancak âhiret yurdunda ortaya çıkar, dünyada değil. Eğer âhiret cezası olmasaydı müminle kâfir, itaatkârla âsî eşit olurdu: «أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ».
(Dördüncü Mesele:) Amellerin hesabı. Kitap ve sünnet bunu haber vermiştir.
(Beşinci Mesele:) Kullar arasında kısas.
الربانية والأسرار الَّتِي كَانَت محجوبة عَنْهَا عقول الْبَريَّة مَا يدل قطعا على أَنه تَنْزِيل من الرَّحْمَن الرَّحِيم (وَالثَّانِي) مَا ظهر على يَدَيْهِ صلى الله عليه وسلم من المعجزات الخوارق للعادات وَهِي كَثِيرَة جدا (وَالثَّالِث) مَا سبق قبله من الْإِعْلَام بِهِ والمبشرات (الرَّابِع) مَا ظهر لسَائِر أمته من الكرامات فَإِنَّهَا دَلِيل على صِحَة دينهم وَصدق متبوعهم صلى الله عليه وسلم وَانْظُر ظُهُور دينه فِي الْمَشَارِق والمغارب وَحفظه من التَّغْيِير والتبديل مُنْذُ أَزِيد من سَبْعمِائة عَام يظْهر لَك أَن ذَلِك بِأَمْر سماوي واعتقاد رباني (وَالْخَامِس) مَا وهبه الله من الْأَخْلَاق الْعَظِيمَة وَالشَّمَائِل الْكَرِيمَة الَّتِي لَا يجمعها الله إِلَّا لأحب عباده وَأكْرمهمْ عَلَيْهِ وحسبك قَوْله سُبْحَانَهُ ((وَإنَّك لعلى خلق عَظِيم)) وَاعْلَم أَن معجزاته صلى الله عليه وسلم بِالنّظرِ إِلَى نقلهَا تَنْقَسِم ثَلَاثَة أَقسَام (الأول) مَا نقطع بِصِحَّتِهِ فتقوم بِهِ الْحجَّة وَإِن كَانَ وَاحِدًا على انْفِرَاده كالقرآن الْعَظِيم وكانشقاق الْقَمَر لوروده فِي الْقُرْآن وكنبع المَاء من بَين أَصَابِعه صلى الله عليه وسلم وتكثير الطَّعَام الْقَلِيل لاشتهار ذَلِك وانتشاره وعدول رُوَاته ووقوعه فِي مشَاهد عَظِيمَة ومحافل كَثِيرَة (الثَّانِي) مَا نقطع بِصِحَّة نَوعه لِكَثْرَة وُقُوعه وَإِن لم نقطع بِصِحَّة آحاده كالأخبار بالغيوب وَإجَابَة الدَّعْوَات فَإِن ذَلِك كثر مِنْهُ صلى الله عليه وسلم حَتَّى صَار مَجْمُوعَة مَقْطُوعًا بِهِ (الثَّالِث) مَا نقل نَوعه وأشخاصه نقل الْآحَاد وَلَكِن إِذا جمع إِلَى غَيره أَفَادَ الْقطع بِوُقُوع المعجزاتالْبَاب السَّابِع فِي الْإِيمَان بِالدَّار الْآخِرَة وتشمل على اثْنَتَيْ عشرَة مَسْأَلَة(الْمَسْأَلَة الأولى) الْإِيمَان بالبرزخ وَعَذَاب من شَاءَ فِي الْقُبُور وَذَلِكَ من الْقُرْآن قَوْله ((برزخ إِلَى يَوْم يبعثون)) وَقَوله ((النَّار يعرضون عَلَيْهَا غدوا وعشيا وَيَوْم تقوم السَّاعَة أدخلُوا آل فِرْعَوْن أَشد الْعَذَاب)) فَذَلِك دَلِيل على عَذَاب قبل يَوْم الْقِيَامَة وَمن السّنة أَخْبَار صَحِيحَة (الْمَسْأَلَة الثَّانِيَة) سُؤال الْملكَيْنِ وَقد وَردت بِهِ الْأَحَادِيث الصِّحَاح وَإِلَيْهِ الْإِشَارَة بقوله ((يثبت الله الَّذين آمنُوا بالْقَوْل الثَّابِت فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا وَالْآخِرَة)) (الْمَسْأَلَة الثَّالِثَة) قيام الْخلق من قُبُورهم وحشرهم إِلَى الْحساب وَالثَّوَاب وَالْعِقَاب فدليل جَوَازه قدرَة الله عز وجل عَلَيْهِ ((وَهُوَ الَّذِي يبْدَأ الْخلق ثمَّ يُعِيدهُ وَهُوَ أَهْون عَلَيْهِ)) ((مَا خَلقكُم وَمَا بعثكم إِلَّا كَنَفس وَاحِدَة)) وَدَلِيل وُقُوعه وُرُود الشَّرَائِع ونطق الرُّسُل والكتب بِهِ وَلَا سِيمَا شريعتنا فقد أبلغت فِي النذارة والبشارة لتقوم الْحجَّة على الْعَالمين ثمَّ أَن الْحِكْمَة تَقْتَضِي مجازاة المحسن بإحسانه والمسيء بإساءته ((ليجزي الله كل نفس مَا كسبت)) وَإِنَّمَا يظْهر ذَلِك فِي الدَّار الْآخِرَة لَا فِي الدُّنْيَا وَلَوْلَا الْجَزَاء الأخروي لاستوى الْمُؤمن وَالْكَافِر والمطيع والعاصي ((أفنجعل الْمُسلمين كالمجرمين)) (الْمَسْأَلَة الرَّابِعَة) الْحساب على الْأَعْمَال وَقد نطق بِهِ الْكتاب وَالسّنة (الْمَسْأَلَة الْخَامِسَة) الْقصاص بَين الْعباد
Bu hususa da Kitâb ve Sünnet delâlet etmiştir. Altıncı Mesele: Amellerin tartılması. Buna da Kitâb ve Sünnet delâlet etmiştir. Yedinci Mesele: Kitabın ya sağdan ya da soldan verilmesi. Bu da Kitâb ve Sünnette vârid olmuştur. Sekizinci Mesele: İnsanların sırat üzerinden geçişi. Sırat, cehennemin üzerine kurulmuş bir köprüdür. İnsanlar, amellerine göre geçiş sür'atinde farklılık gösterirler; kimisi cehennem ateşine yüzüstü düşer. Kur'ân'daki delîli, "Onları cehennem yoluna iletin!" kavlidir. Sünnetten ise sahih hadisler gelmiştir. Dokuzuncu Mesele: Peygamber (s.a.v.)'in havzı. Ümmeti oraya varır; ondan içen ebediyen susamaz. Fakat değiştiren veya tahrif eden ondan uzaklaştırılır. Kur'ân'daki delîli, "Şüphesiz biz sana Kevser'i verdik" kavlidir. Sahih hadiste Kevser'in havuz olarak tefsir edildiği gelmiştir. Sünnetten de pek çok sahih hadis vardır. Onuncu Mesele: Peygamber (s.a.v.)'in ümmetine şefaati. Kur'ân'daki delîli, "Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmûd'a eriştirecektir" kavlidir. Sünnetten de sahih hadisler gelmiştir. Şefaat beş konumda vâkîdir: Birincisi, insanların haşir mevkiinden rahatlatılıp hesabın hemen görülmesidir; bu, yalnız Peygamberimize mahsustur. İkincisi, ateşe girmesi kesinleşmiş kimseleri kurtarmaktır. Üçüncüsü, günahkârlardan ateşe girmiş olanları çıkarmaktır. Dördüncüsü, cennete girişi çabuklaştırmaktır. Beşincisi, cennette derecelerin yükseltilmesidir. Onbirinci Mesele: Cehenneme giriş. Oraya iki sınıf girer: Birinci sınıf, kâfirlerin tamamıdır. Onlar çeşitli azaplarla azap görürler; bir kısmı diğerinden daha şiddetli azap çeker. Orada ebedî kalırlar: "Azap onlardan hafifletilmez; içinde ümitsizce kalırlar." İkinci sınıf, Allah'ın dilediği miktarda, günahkâr Müslümanlardan olanlardır. Sonra Allah Teâlâ'nın rahmetiyle ve peygamberlerin, meleklerin, sâlih şehidlerin ve diğer müminlerin şefaatiyle oradan çıkarlar.
Tahkîk: Müminlerden ancak şu yedi vasfı taşıyan kimse cehenneme girer:
1. Günahları bulunması (müttakîler bundan münezzehtir).
2. Tevbe etmeden ölmesi; zira günahtan tevbe eden, hiç günahı olmayan gibidir.
3. Günahlarının büyük olması; çünkü küçük günahlar, büyüklerden sakınmakla bağışlanır.
4. Hasenatının ağır gelmemesi; şayet seyyiatına tercih edilseydi, zerre ağırlığınca dahi olsa, ateşten kurtulurdu.
5. Bedir ashabı ve Rıdvân Biatı ehli gibi geçmiş amelleriyle kurtulanlardan olmaması.
6. Kendisine kimsenin şefaat etmemesi.
7. Allah'ın onu bağışlamaması.
Onikinci Mesele: Cennete giriş. Oraya ancak müminler girer; çeşitli nimetlerle nimetlenirler ve Allah'ın kerîm vechine bakarlar. Delîli, "Nice yüzler o gün ışıl ışıl parlar, Rablerine bakarlar" kavli ile açık ve sahih hadislerdir. Orada ebedî kalırlar. Allah, fazlı ve rahmetiyle bizi oraya dâhil eylesin.
Sekizinci Bâb: İmâmet Hakkındadır ve İki Mesele Vardır.
Birinci Mesele: Dört halîfenin (Allah onlardan râzı olsun) imâmetinin sübûtu hakkındadır. Delîli ise...
وَقد نطق بِهِ أَيْضا الْكتاب وَالسّنة (الْمَسْأَلَة السَّادِسَة) وزن الْأَعْمَال وَقد نطق بِهِ أَيْضا الْكتاب وَالسّنة (الْمَسْأَلَة السَّابِعَة) إِعْطَاء الْكتاب إِمَّا بِالْيَمِينِ وَإِمَّا بالشمال وَقد ورد أَيْضا فِي الْكتاب وَالسّنة (الْمَسْأَلَة الثَّامِنَة) جَوَاز النَّاس على الصِّرَاط وَهُوَ جسر مَمْدُود على جَهَنَّم وَالنَّاس متفاوتون فِي سرعَة الْجَوَاز على قدر أَعْمَالهم وَمِنْهُم من يكب فِي نَار جَهَنَّم دَلِيله من الْقُرْآن قَوْله ((فأهدوهم إِلَى صِرَاط الْجَحِيم)) وَمن السّنة أَحَادِيث صِحَاح (الْمَسْأَلَة التَّاسِعَة) حَوْض النَّبِي صلى الله عليه وسلم ترده أمته لَا يظمأ من شرب مِنْهُ أبدا وَيُزَاد عَنهُ من بدل أَو غير وَدَلِيله من الْقُرْآن قَوْله ((إِنَّا أعطيناك الْكَوْثَر)) وَقد جَاءَ تَفْسِيره بالحوض فِي الحَدِيث الصَّحِيح وَمن السّنة أَحَادِيث صَحِيحَة كَثِيرَة (الْمَسْأَلَة الْعَاشِرَة) شَفَاعَة النَّبِي صلى الله عليه وسلم فِي أمته ودليلها من الْقُرْآن قَوْله ((عَسى أَن يَبْعَثك رَبك مقَاما مَحْمُودًا)) وَمن السّنة أَحَادِيث صَحِيحَة والشفاعة فِي خَمْسَة مَوَاطِن (أَحدهَا) فِي إراحة النَّاس من الْموقف وتعجيل الْفَصْل وَهِي مُخْتَصَّة بنبينا صلى الله عليه وسلم (الثَّانِيَة) فِي إنقاذ من وَجَبت عَلَيْهِ النَّار (الثَّالِثَة) فِي إِخْرَاج من دخل النَّار من المذنبين (الرَّابِعَة) فِي تَعْجِيل دُخُول الْجنَّة (الْخَامِسَة) فِي رفْعَة الدَّرَجَات فِي الْجنَّة (الْحَادِيَة عشرَة) فِي دُخُول النَّار ويدخلها صنفان (الصِّنْف الأول) الْكفَّار كلهم ويعذبون بأنواع الْعَذَاب وَبَعْضهمْ أَشد عذَابا من بعض وهم فِيهَا خَالدُونَ ((لَا يفتر عَنْهُم وهم فِيهِ مبلسون)) (الصِّنْف الثَّانِي) من شَاءَ الله من عصاة الْمُسلمين ثمَّ يخرجُون مِنْهَا برحمة الله تَعَالَى وشفاعة الْأَنْبِيَاء وَالْمَلَائِكَة وَالشُّهَدَاء الصَّالِحين وَسَائِر الْمُؤمنِينَتَحْقِيقإِنَّمَا يدْخل من الْمُؤمنِينَ النَّار من اجْتمعت فِيهِ سَبْعَة أَوْصَاف (أَحدهَا) أَن تكون لَهُ ذنُوب تَحَرُّزًا من الْمُتَّقِينَ (الثَّانِي) أَن يَمُوت غير تائب من ذنُوبه فَإِن التائب من الذَّنب كمن لَا ذَنْب لَهُ (الثَّالِث) أَن تكون ذنُوبه كَبَائِر فَإِن الصَّغَائِر تغْفر باجتناب الْكَبَائِر (الرَّابِع) أَن لَا تثقل حَسَنَاته فَلَو رجحت على سيآته وَلَو بِوَزْن ذرة نجا من النَّار (الْخَامِس) أَن لَا يكون مِمَّن لَهُ النجَاة بِعَمَل سَابق كَأَهل بدر وبيعة الرضْوَان (السَّادِس) أَن لَا يشفع فِيهِ أحد (السَّابِع) أَن لَا يغْفر لَهُ الله (الثَّانِيَة عشرَة) دُخُول الْجنَّة وَلَا يدخلهَا إِلَّا الْمُؤْمِنُونَ وينعمون فِيهَا بأنواع النَّعيم وَيَنْظُرُونَ إِلَى وَجه الله الْكَرِيم بِدَلِيل قَوْله تَعَالَى ((وُجُوه يَوْمئِذٍ ناضرة إِلَى رَبهَا ناظرة)) وَأَحَادِيث صَحِيحَة صَرِيحَة وهم فِيهَا خَالدُونَ جعلنَا الله مِنْهَا بفضله وَرَحمتهالْبَاب الثَّامِن فِي الْإِمَامَة وَفِيه مَسْأَلَتَانِ(الْمَسْأَلَة الأولى) فِي إِثْبَات إِمَامَة الْخُلَفَاء الْأَرْبَعَة رضي الله عنهم وَالدَّلِيل على
Hepsinin imâmeti üç vecihtendir: (Birincisi) Onlardan her biri, imâmetin şartlarını kemâl üzere kendinde toplamıştır. (İkincisi) Her biri hakkında, Müslümanlar kendi döneminde onun bey‘atında ve itaatine girmede icmâ etmişlerdir; icmâ ise hüccettir. (Üçüncüsü) Her biri için geçmiş olan sahâbet, hicret, celîl menkıbeler, Allah’ın onlar hakkındaki senâsı ve es-Sâdık (s.a.v.)’in onlara cennetle şehâdetidir. Sonra Ebû Bekir ve Ömer’e gelince, Resûlullah (s.a.v.) onların hilâfetlerine işaret etmiş, onlara uyulmasını emretmiş, Ebû Bekir’i Vedâ‘ Haccı’nda ve vefat hastalığında insanlara namaz kıldırmak üzere öne geçirmiştir. Bu da onun istihlâfına delildir. Daha sonra Ebû Bekir, Ömer’i istihlâf etmiş, Ömer de işi altı kişi arasında şûrâya bırakmış, onlar da Osman’ı takdimde ittifak etmişlerdir. Nihayet Osman, Nebî (s.a.v.)’in bu husustaki şehâdeti ve cennet va‘di ile mazlûmen katledilmiştir. Ardından ondan sonra insanların en hak sahibi, şerefli mertebesi ve yüce faziletleri sebebiyle Ali olmuştur. Ali ile Muâviye ve her biriyle birlikte olan sahâbe arasında vuku bulan ihtilâfa gelince, evlâ olan onu anmaktan kaçınmak, onları en güzel zikirle anmak ve en güzel te’vîli aramaktır. Çünkü mesele içtihad mahallindeydi. Ali ve beraberindekiler hak üzereydiler; zira onlar içtihad edip isabet ettiler, dolayısıyla me’cûrdurlar. Muâviye ve beraberindekiler ise içtihad edip hata ettiler, bu sebeple ma‘zûrdurlar. Onlara ve diğer bütün sahâbeye hürmet etmek, onları sevmek gerekir; çünkü Kur’ân’da onlara senâ edilmiş ve onlar Resûlullah (s.a.v.)’e sahâbet etmişlerdir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: “Allah Allah, ashâbım hakkında; benim ardımdan onları hedef edinmeyin. Kim onları severse benim sevgimle sevmiş olur; kim de onlara buğzederse benim buğzumla buğzetmiş olur. Kim onlara eziyet ederse bana eziyet etmiş olur; kim bana eziyet ederse Allah’a eziyet etmiş olur.” (İkinci Mesele) İmâmetin şartları hakkındadır ki bunlar sekizdir: İslâm, bülûğ, akıl, zükûret, adâlet, ilim, kifâyet ve nesebinin Kureyş’ten olması. Bu sonuncusunda ihtilâf vardır. Şayet halk, kendisinde şartlar toplanmamış olan bir kimse üzerinde birleşirlerse, fitneye yol açma korkusuyla bu câiz olur. Yöneticilere –zulmetseler dahi– açık küfür ortaya çıkmadıkça isyan etmek câiz olmaz. İnsanın hoşuna gitse de gitmese de onlara itaat etmek vâciptir; ancak bir masiyet emrederlerse, o zaman Hâlık’a masiyette mahlûka itaat yoktur. Dokuzuncu Bâb, îmân ve İslâm hakkındadır. Bu bâbda iki mesele vardır: (Birinci Mesele) Mânalarına dairdir. İslâm’ın lügatteki mânası mutlak inkıyâd; şerîatteki mânası ise Allah’a ve Resûlü (s.a.v.)’e dil ile ikrar ve âzâlarla amel sûretiyle inkıyâddır. Îmânın lügatteki mânası mutlak tasdik; şerîatteki mânası ise Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe imandır. Bu tarife göre İslâm ve îmân birbirinden ayrı (mütebâyin)dir. Nitekim Yüce Allah’ın “Bedevîler ‘İman ettik’ dediler. De ki: İman etmediniz, fakat ‘Müslüman olduk’ deyin” âyeti bu kabildendir. Bazen müterâdif olarak da kullanılırlar, meselâ “Oranın içindeki müminleri çıkardık. Orada bir Müslüman evinden başka bulamadık” âyeti gibi. Bazen de umum-husus cihetiyle mütedâhil olurlar; bu durumda İslâm, îmândan daha geniş olur; çünkü inkıyâd dil, kalp ve âzâlar ile olduğunda îmân onun bir parçasıdır.
إِمَامَة جَمِيعهم من ثَلَاثَة أوجه (أَحدهَا) أَن كل وَاحِد مِنْهُم جمع شُرُوط الْإِمَامَة على الْكَمَال (وَالْآخر) أَن كل وَاحِد مِنْهُم أجمع الْمُسلمُونَ فِي زَمَانه على بيعَته وَالدُّخُول تَحت طَاعَته وَالْإِجْمَاع حجَّة (وَالثَّالِث) مَا سبق لكل وَاحِد مِنْهُم من الصُّحْبَة وَالْهجْرَة والمناقب الجليلة وثناء الله عَلَيْهِم وَشَهَادَة الصَّادِق صلى الله عليه وسلم لَهُم بِالْجنَّةِ ثمَّ إِن أَبَا بكر وَعمر أَشَارَ رَسُول الله صلى الله عليه وسلم إِلَى خِلَافَتهمَا وَأمر بالإقتداء بهما وَقدم أَبَا بكر على حجَّة الْوَدَاع وعَلى الصَّلَاة بِالنَّاسِ فِي مرض مَوته وَذَلِكَ دَلِيل على استخلافه ثمَّ اسْتخْلف أَبُو بكر عمر ثمَّ جعل عمر الْأَمر شُورَى بَين سِتَّة وَاتَّفَقُوا على تَقْدِيم عُثْمَان إِلَى أَن قتل مَظْلُوما بِشَهَادَة النَّبِي صلى الله عليه وسلم بذلك ووعده لَهُ بِالْجنَّةِ على ذَلِك ثمَّ ثمَّ كَانَ أَحَق النَّاس بهَا بعده عَليّ لرتبته الشَّرِيفَة وفضائله المنيفة وَأما مَا شجر بَين عَليّ وَمُعَاوِيَة وَمن كَانَ مَعَ كل مِنْهُمَا من الصَّحَابَة فَالْأولى الْإِمْسَاك عَن ذكره وَأَن يذكرُوا بِأَحْسَن الذّكر ويلتمس لَهُم أحسن التَّأْوِيل فَإِن الْأَمر كَانَ فِي مَحل الإجتهاد فَأَما عَليّ وَمن كَانَ مَعَه فَكَانُوا على الْحق لأَنهم اجتهدوا فَأَصَابُوا فهم مأجورون وَأما مُعَاوِيَة وَمن كَانَ مَعَه فاجتهدوا فأخطأوا فهم معذورون وَيَنْبَغِي توقيرهم وتوقير سَائِر الصَّحَابَة ومحبتهم لما ورد فِي الْقُرْآن من الثَّنَاء عَلَيْهِم ولصحبتهم لرَسُول الله صلى الله عليه وسلم فقد قَالَ صلى الله عليه وسلم ((الله الله فِي أَصْحَابِي لَا تجعلوهم غَرضا بعدِي فَمن أحبهم فبحبي أحبهم وَمن أبْغضهُم فببغضي أبْغضهُم وَمن آذاهم فقد آذَانِي وَمن آذَانِي فقد آذَى الله) (الْمَسْأَلَة الثَّانِيَة) فِي شُرُوط الْإِمَامَة وَهِي ثَمَانِيَة الْإِسْلَام وَالْبُلُوغ وَالْعقل والذكورة والعدول وَالْعلم والكفاءة وَأَن يكون نسبه من قُرَيْش وَفِي هَذَا خلاف فَإِن اجْتمع النَّاس على من لم تَجْتَمِع الشُّرُوط فِيهِ جَازَ خوفًا من إِيقَاع الْفِتْنَة وَلَا يجوز الْخُرُوج على الْوُلَاة وَإِن جاروا حَتَّى يظْهر مِنْهُم الْكفْر الصراح وَتجب طاعتهم فِيمَا أحب الْإِنْسَان وَكره إِلَّا أَن أمروا بِمَعْصِيَة فَلَا طَاعَة لمخلوق فِي مَعْصِيّة الْخَالِقالْبَاب التَّاسِع فِي الْإِيمَان وَالْإِسْلَام وَفِيه مَسْأَلَتَانِ(الْمَسْأَلَة الأولى) فِي مَعْنَاهُمَا أما الْإِسْلَام فَمَعْنَاه فِي اللُّغَة الإنقياد مُطلقًا وَمَعْنَاهُ فِي الشَّرِيعَة الإنقياد لله وَلِرَسُولِهِ صلى الله عليه وسلم بالنطق بِاللِّسَانِ وَالْعَمَل بالجوارح وَأما الْإِيمَان فَمَعْنَاه فِي اللُّغَة التَّصْدِيق مُطلقًا وَمَعْنَاهُ فِي الشَّرِيعَة التَّصْدِيق بِاللَّه وَمَلَائِكَته وَكتبه وَرُسُله وَالْيَوْم الآخر فالإسلام وَالْإِيمَان على هَذَا متباينان وعَلى ذَلِك قَوْله تَعَالَى ((قَالَت الْأَعْرَاب آمنا قل لم تؤمنوا وَلَكِن قُولُوا أسلمنَا)) وَقد يستعملان مترادفين كَقَوْلِه ((فأخرجنا من كَانَ فِيهَا من الْمُؤمنِينَ فَمَا وجدنَا فِيهَا غير بَيت من الْمُسلمين)) وَقد يستعملان متداخلين بِالْعُمُومِ وَالْخُصُوص فَيكون الْإِسْلَام أَعم إِذا كَانَ الإنقياد بِاللِّسَانِ وَالْقلب والجوارح لِأَن الْإِيمَان خَاص
Kalp ile... İman, dilin ikrârı, kalbin ihlâsı ve câriha ile amel olduğu takdirde daha kapsamlıdır. Bu, selefin çoğunun görüşüdür. Eğer İslâm’ın sadece dil ve câriha ile olduğunu söylersek (ikinci mesele) onların hükümlerindedir. Bunda dört sûret vardır: (Birincisi) Her ikisini bir arada bulundurmak: Kulun kalbiyle mümin, cârihasıyla inkiyâd halinde olması. İşte bu, Allah katında muhlisdir. (İkincisi) Bunun aksi: İki vasfı da bulunmamak. İşte bu, kâfirdir, cehennemde muhalleddir. (Üçüncüsü) Kalbiyle îmân etmeksizin cârihasıyla inkiyâd etmek. İşte bu da cehennemde muhalleddir. Nübüvvet zamanında buna münâfık denilirdi, sonraları zındık diye isimlendirildi. (Dördüncüsü) Bunun aksi: Söz ve amel olmaksızın kalp ile îmân. Eğer bu bir ikrâh ve vaktin darlığından dolayıysa – meselâ Müslüman olup hemen peşinden, konuşma ve amel imkânı bulamadan ölen kimse gibi – o zaman mazurdur, Allah katında muhlisdir. Eğer bunun dışında bir sebep varsa, bu konuda ihtilâf edilmiştir.
Onuncu Bâb: Sünnete i‘tisâm hakkındadır. Bu bâbda iki mesele vardır:
(Birinci Mesele) Bid‘atleri terk etmek. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Size iki şey bıraktım, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece sapmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim sünnetim.” Yine buyurdu: “Ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz.” Râşid halifelere uymayı teşvik etti. Bütün hayır, Kitab ve Sünnet’e sarılmak, sâlih selefe uymak, her muhdes ve bid‘atten kaçınmaktadır. Önceden gelenler bid‘atleri mutlak olarak zemmederlerdi. Sonrakiler ise bid‘atlerin beş kısım olduğunu söylediler: Vâcib (ilmin tedvini gibi), mendup (terâvih namazı gibi), haram (mükûs ve benzeri gibi), mekruh (bazı ibadetleri belirli günlere tahsis etmek gibi), mubah (insanların yiyecek ve giyeceklerde icat ettikleri gibi). Nitekim Âişe radıyallahu anhâ, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem zamanında elek bulunmadığını söylemiştir.
(İkinci Mesele) Nazar ve taklîd hakkındadır. İtikad, ya nazar ile ya taklîd ile hâsıl olur. Taklîde gelince, ulemâ arasında ihtilâf vardır. Mütekellimîn mezhebine göre câiz değildir ve geçerli olmaz. Muhaddisîn çoğunluğu ise câiz olduğunu, Allah katında kurtuluşa erdireceğini söylemiştir ki sahih olan da budur. Çünkü Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanlardan, ister taklîd ister nazar yoluyla olsun, herhangi bir şekilde îmânın hâsıl olmasıyla yetinmiştir. Eğer istidlâl veya nazarı onlara farz kılsaydı, bedevîler ve diğer birçok insan için dine girmek zorlaşırdı. Nazar ve istidlâl, ancak sağlam akıllı ve sâbit zihinli kimselerin şânındandır. Bu hususta âlimlerin dereceleri farklılaşır. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bir fazilettir. Sonra en hayırlı istidlâl, sâlih selefin (sahâbe, tâbiîn ve İslâm imamları) yoluna uygun olanıdır ki bu, Allah’ın Kitabı ile istidlâl, âyetlerini tefekkür, yaratılmışlardaki bedîi mahlûkāt, acâib masnûāt üzerinde ibret almak; Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem’in haberlerine, sîretinin tamamına ve bâhir alâmetlerine uymak; sonra ona, onun tâhir Ehl-i Beytine, ezvâcına (Ümmühâtü’l-mü’minîn), ebrâr ve ekrem ashâbına ve onlara ihsân ile tâbi olanlara kıyamet gününe kadar muhabbet ihlâsı beslemektir. Allah hepsinden razı olsun, âmîn.)
بِالْقَلْبِ وَيكون الْإِيمَان أَعم إِذا قُلْنَا أَنه قَول اللِّسَان واخلاص بِالْقَلْبِ وَعمل بالجوارح وَهُوَ قَول كثير من السّلف وَإِذا قُلْنَا أَن الْإِسْلَام بِاللِّسَانِ والجوارح خَاصَّة (المسأة الثَّانِيَة) فِي أحكامهما وَفِي ذَلِك أَربع صور (الأولى) أَن يجمع بَينهمَا وَهُوَ أَن يكون العَبْد مُؤمنا بِقَلْبِه منقادا بجوارحه فَهَذَا مخلص عِنْد الله (الثَّانِيَة) عكسهما وَهُوَ أَن يعْدم الوصفين فَهَذَا كَافِر مخلد فِي النَّار (الثَّالِثَة) الانقياد بالجوارح دون الْإِيمَان بِالْقَلْبِ فَهَذَا مخلد فِي النَّار وَهُوَ الَّذِي كَانَ يُسمى فِي زمن النبوءة منافقا وَسمي بعد ذَلِك زنديقا (الرَّابِعَة) عكسها) وَهِي الْإِيمَان بِالْقَلْبِ دون النُّطْق وَالْعَمَل فَإِذا كَانَ ذَلِك لإكراه ولضيق الْوَقْت كمن أسلم ثمَّ مَاتَ بأثر ذَلِك قبل أَن يَسعهُ نطق وَلَا عمل فَهُوَ مَعْذُور مخلص عِنْد الله وان كَانَ لغير ذَلِك فَاخْتلف فِيهِالْبَاب الْعَاشِر فِي الِاعْتِصَام بِالسنةِ وَفِيه مَسْأَلَتَانِ(الْمَسْأَلَة الأولى) فِي ترك الْبدع قَالَ رَسُول الله صلى الله عليه وسلم (تركت فِيكُم أَمريْن لن تضلوا مَا تمسكتم بهما كتاب الله وسنتي) وَقَالَ صلى الله عليه وسلم (أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ بأهيم اقْتَدَيْتُمْ) وحض على الِاقْتِدَاء بالخلفاء الرَّاشِدين فالخير كُله فِي التَّمَسُّك بِالْكتاب وَالسّنة والاقتداء بالسلف الصَّالح وتجنب كل مُحدث وبدعة وَقد كَانَ المتقدمون يذمون الْبدع على الاطلاق وَقَالَ الْمُتَأَخّرُونَ أَنَّهَا خَمْسَة أَقسَام وَاجِبَة كتدوين الْعلم ومندوبة كَصَلَاة التَّرَاوِيح وَحرَام كالمكوس وَغَيرهَا ومكروه كتخصيص بعض الْأَيَّام بِبَعْض الْعِبَادَات ومباح كَمثل مَا أحدثه النَّاس من المطاعم والملابس فقد قَالَت عَائِشَة رضي الله عنها لم يكن فِي زمن النَّبِي صلى الله عليه وسلم مناخل (الْمَسْأَلَة الثَّانِيَة) فِي النّظر والتقليد وَذَلِكَ أَن الِاعْتِقَاد يحصل إِمَّا بِالنّظرِ وَإِمَّا بالتقليد فَأَما التَّقْلِيد فَاخْتلف الْعلمَاء فِيهِ فمذهب الْمُتَكَلِّمين أَنه لَا يجوز وَلَا يجزأ وَقَالَ أَكثر الْمُحدثين أَنه جَائِز يخلص عِنْد الله وَهُوَ الصَّحِيح لِأَن رَسُول الله صلى الله عليه وسلم قنع من النَّاس بِحُصُول الْإِيمَان بِأَيّ وَجه حصل من تَقْلِيد أَو نظر وَلَو أوجب عَلَيْهِم الِاسْتِدْلَال أَو النّظر لعسر الدُّخُول فِي الدّين على كثير من النَّاس كَأَهل الْبَوَادِي وَغَيرهم وَإِنَّمَا النّظر وَالِاسْتِدْلَال شأنذوي الْعُقُول الراجعة والأذهان الثَّابِتَة وَفِيه تَتَفَاوَت دَرَجَات الْعلمَاء وَذَلِكَ فضل الله يؤتيه من يَشَاء ثمَّ إِن خير الِاسْتِدْلَال مَا كَانَ على طَريقَة السّلف الصَّالح من الصَّحَابَة وَالتَّابِعِينَ وأئمة الْمُسلمين وَهُوَ الِاسْتِدْلَال بِكِتَاب الله وتدبر آيَاته وَالِاعْتِبَار فِي بديع مخلوقاته وعجائب مصنوعاته والاقتداء بأخبار الْمُصْطَفى صلى الله عليه وسلم وجمي لسيرته وباهر علاماته ثمَّ إخلاص الْمحبَّة لَهُ وَلأَهل بَيته الطاهرين وأزواجه وَأُمَّهَات الْمُؤمنِينَ وَأَصْحَابه الْأَبْرَار الأكرمين وَالتَّابِعِينَ لَهُم بِإِحْسَان إِلَى يَوْم الدّين وَرَضي الله عَنْهُم أَجْمَعِينَ آمين))
Fıkhî kâidelerin birinci kısmı ibadetler hakkındadır ve on kitabı ihtiva eder. Birinci kitap taharet hakkındadır ve bir mukaddime ile on babı havidir. Mukaddime iki mes'eleyi ihtiva eder. (Birinci mes'ele) Taharetin nevileri hakkındadır: Şer'de taharet mânevî ve hissî olmak üzere iki kısımdır. Mânevî taharet, cârihe ve kalbin zünûb kirlerinden temizlenmesidir. Hissî taharet ise namaz için istenen fıkhî taharettir ve iki nevi üzeredir: Hadesten taharet ve habesten taharet. Hadesten taharet üçtür: Büyüğü gusül, küçüğü abdest ve bunların müteazzir olduğu halde bedeli olan teyemmüm. Habesten taharet ise üçtür: Gazl, mesh ve nadh. (İkinci mes'ele) Taharetin vücûb şartları hakkındadır. Taharet ancak namaz kendisine vacip olana vacip olur ve bu on şart iledir. (Birincisi) İslâm -kimine göre davetin ulaşmasıdır-. Birincisine göre kâfire vacip olmaz; ikincisine göre vacip olur. Bu, kâfirlerin füru ile muhatap olup olmadıkları ihtilafına dayanır. Kâfirin namazı icmâ ile sahih olmaz. Mürted Müslüman olduğunda, irtidadı döneminde kaçırdığı namazları kaza etmesi gerekmez; Şâfiî'ye muhalefeten. (İkincisi) Akıl: Mecnûn ve muğmâ aleyh kimseye vacip olmaz; ancak vaktin kalan kısmında ayılırsa vacip olur. Sarhoş ise bunun aksine kendisinden düşmez. (Üçüncüsü) Bulûğ: Alâmetleri beştir: İhtilâm, inbât, hayz, haml ve sen-i bulûğ ki on beş yaştır; on yedi yaş dendiği de vardır. Bu itibarla sabiye vacip olmaz. Yedi yaşında emrolunur, on yaşında dövülür. Şayet sabi namaz kılar, sonra vaktin kalanında veya namaz esnasında bâliğ olursa, iade lâzım gelir; Şâfiî'ye muhalefeten. (Dördüncüsü) Hayz ve nifas kanının kesilmesi. (Beşincisi) Duhûl.
الْقسم الأول من القوانين الْفِقْهِيَّة فِي الْعِبَادَات وفيهَا عشرَة كتب= الْكتاب الأول فِي الطَّهَارَة وفيهَا مُقَدّمَة وَعشرَة أَبْوَاب =الْمُقدمَة وفيهَا مَسْأَلَتَانِ(الْمَسْأَلَة الأولى) فِي أَنْوَاع الطَّهَارَة الطَّهَارَة فِي الشَّرْع معنوية وحسية فالمعنوية طَهَارَة الْجَوَارِح وَالْقلب من دنس الذُّنُوب والحسية هِيَ الْفِقْهِيَّة الَّتِي ترَاد للصَّلَاة وَهِي على نَوْعَيْنِ طَهَارَة حدث وطهارة خبث فطهارة الْحَدث ثَلَاث كبرى وَهِي الْغسْل وصغرى وَهِي الْوضُوء وَبدل مِنْهُمَا عِنْد تعذرهما وَهُوَ التَّيَمُّم وطهارة الْخبث ثَلَاث غسل وَمسح ونضح (الْمَسْأَلَة الثَّانِيَة) فِي شُرُوط وجوب الطَّهَارَة وَإِنَّمَا تجب الطَّهَارَة على من وَجَبت عَلَيْهِ الصَّلَاة وَذَلِكَ بِعشْرَة شُرُوط (الأول) الْإِسْلَام وَقيل بُلُوغ الدعْوَة فعلى الأول لَا تجب على الْكَافِر وعَلى الثَّانِي تجب عَلَيْهِ وَذَلِكَ مَبْنِيّ على الْخلاف فِي مُخَاطبَة الْكفَّار بالفروع وَلَا تصح الصَّلَاة من كَافِر بِإِجْمَاع وَإِذا أسلم الْمُرْتَد لم يلْزمه قَضَاء مَا فَاتَهُ من الصَّلَوَات فِي ردته خلافًا للشَّافِعِيّ (الثَّانِي) الْعقل فَلَا تجب على الْمَجْنُون والمغمى عَلَيْهِ إِلَّا إِذا أَفَاق فِي بَقِيَّة الْوَقْت بِخِلَاف السَّكْرَان فَإِنَّهَا لَا تسْقط عَنهُ (الثَّالِث) الْبلُوغ وعلاماته خمس الِاحْتِلَام والانبات وَالْحيض وَالْحمل وبلوغ السن وَهُوَ خَمْسَة عشر عَاما وَقيل سَبْعَة عشر عَاما فَلَا تجب على الصَّبِي وَيُؤمر بهَا لسبع وَيضْرب عَلَيْهَا لعشر وان صلى ثمَّ بلغ فِي بَقِيَّة الْوَقْت أَو فِي أثْنَاء الصَّلَاة لَزِمته الْإِعَادَة خلافًا للشَّافِعِيّ (الرَّابِع) ارْتِفَاع دم الْحيض وَالنّفاس (الْخَامِس) دُخُول
Vakit (altıncı), uykunun yokluğu / Ademu’n-nevm (yedinci), nisyanın yokluğu (sekizinci), ikrahın yokluğu. Uyuyan, unutan ve ikraha uğrayan icmâ ile kaza eder. (Dokuzuncu) Su veya sadîdin varlığı. İkisi de bulunmayan kimsenin namaz kılıp kılmayacağı ve kaza edip etmeyeceği ihtilaflıdır. (Onuncu) Fiile güç yetirmek, imkân nispetinde. Birinci bab, abdest hakkındadır; dört fasıl ihtiva eder. (Birinci fasıl) Abdestin çeşitleri hakkındadır; beş çeşittir: vacip, müstehap, sünnet, mubah ve memnû. Ancak vacib ile namaz kılınır; vacip abdest, farz ve nâfile namaz ile Kur'an secdesi içindir –icmâ ile–; cenaze namazı içindir –cumhura göre–; Mushaf'a dokunmak içindir –Zâhiriyye'ye muhalif olarak–; tavaf içindir –Ebû Hanîfe'ye muhalif olarak–. Bu şeylerden biri için abdest alan kimsenin hepsini yapması caiz olur. Sünnete gelince, cünübün nev' için abdest almasıdır; İbn Habib ve Zâhiriyye bunu vacip kıldı. Müstehap abdest, cumhura göre her namaz için abdest almaktır –vacip kılanlara muhalif olarak–; müstehaza ve sürekli akıntı sahibinin her namaz için abdest alması –vücûbunda onlara muhalif olarak–; kurbetler için abdest, tilavet, zikir, dua ve ilim gibi; korku veren şeyler için abdest, denize binmek, sultana ve kavme girmek gibi. Mubah ise temizlik ve serinlemek içindir. Memnû ise, kendisiyle bir ibadet yapılmadan önce yenilemektir. (İkinci fasıl) Abdestin farzları hakkındadır; altıdır: niyet, yüzü yıkamak, elleri yıkamak, başı mesh etmek, ayakları yıkamak ve fovr (ara vermemek). Niyet, kasıttır; her kurbette dört vasıfla vacip olur: (1) Fiil olması, terk olmaması –oruç müstesna–; (2) Allah Teâlâ'nın haklarından olması –borç ve benzeri edasından kaçınmak için–; (3) Kişinin bizzat kendisinin yapacağı şeylerden olması –cenazenin yıkanmasından ve başkasına abdest aldırmasından kaçınmak için–; (4) Manası akledilir olması. Bu sebeple necaset gidermede icmâ ile vacip değildir. Dört mezhebe göre teyemmümde vaciptir. İmameyn'e göre abdest ve gusülde vaciptir –Ebû Hanîfe'ye muhalif olarak–. (İki fer'): (Birincisi) Abdest alan farzın edasını, hades hükmünün kaldırılmasını veya taharetin vacip olduğu şeyin mubah kılınmasını niyet eder; ister mutlak, ister muayyen niyet etsin. (İkincisi) Niyetin mahalli taharetin başındadır; denildi ki ilk farzlarındadır –Şâfiî'ye uygun olarak–; denildi ki zikri taharetin başından ilk farza kadar sürdürülür. Eğer mahallinden sonra veya çok önce olursa bâtıl olur; az önce olursa iki kavl vardır. Zikren değil hükmen devamı şart değildir. Niyeti terk etmenin tesiri hakkında iki kavl vardır. Veche (yüz) gelince, uzunluğu normal saç bitiminden çene altına kadardır; kel yer ve nâziatân (iki yan saç çizgisi) girmez. Genişliği kulaktan kulağadır –Şâfiî'ye uygun olarak–; denildi ki uyuzdan uyuza; denildi ki birincisi yanak boşluğunda, ikincisi sakallı kısımdadır. Kâdî Abdülvehhâb tek başına şunu söyledi: Şakak ile kulak arası sünnettir. Yüzdeki hafif kılları hilallemek vaciptir, sık kıllarda ihtilaf edildi. Sakala el sürmek vaciptir; hilallemesinin vücûbunda iki kavl vardır. Eller ise parmak uçlarından dirseklere kadardır. Meşhura göre dirseklerin ve topuk kemiklerinin yıkanması vaciptir ve muvâfık olarak (ittifâkla).
الْوَقْت (السَّادِس) عدم النَّوْع (السَّابِع) عدم النسْيَان (الثَّامِن) عدم الْإِكْرَاه وَيَقْضِي النَّائِم وَالنَّاسِي وَالْمكْره اجماعا (التَّاسِع) وجود المَاء أَو الصَّعِيد فَمن عدمهما فَاخْتلف هَل يُصَلِّي أم لَا وَهل يقْضِي أم لَا (الْعَاشِر) الْقُدْرَة على الْفِعْل بِقدر الْإِمْكَانالْبَاب الأول فِي الْوضُوء وَفِيه أَرْبَعَة فُصُول(الْفَصْل الأول) فِي أَنْوَاع الْوضُوء وَهُوَ على خَمْسَة أَنْوَاع وَاجِب ومستحب وَسنة ومباح وممنوع وَلَا يُصَلِّي إِلَّا بِالْوَاجِبِ وَهُوَ الْوضُوء لصَلَاة الْفَرْض والتطوع وَسُجُود الْقُرْآن بِإِجْمَاع ولصلاة الْجِنَازَة عِنْد الْجُمْهُور ولمس الْمُصحف خلافًا للظاهرية وللطواف خلافًا لأبي حنيفَة فَمن تَوَضَّأ لشَيْء من هَذِه الْأَشْيَاء جَازَ لَهُ فعل جَمِيعهَا وَأما السّنة فوضوء الْجنب للنوع وأوجبه ابْن حبيب والظاهرية وَأما الْمُسْتَحبّ فالوضوء لكل صَلَاة عِنْد الْجُمْهُور خلافًا لمن أوجبه ووضوء الْمُسْتَحَاضَة وَصَاحب السلس لكل صَلَاة خلافًا لَهُم فِي وُجُوبه وَالْوُضُوء للقربات كالتلاوة وَالذكر وَالدُّعَاء وَالْعلم وللمخاوف كركوب الْبَحْر وَالدُّخُول على السُّلْطَان وَالْقَوْم وَأما الْمُبَاح فللتنظيف والتبرد وَأما الْمَمْنُوع فالتجديد قبل أَن تقع بِهِ عبَادَة (الْفَصْل الثَّانِي) فِي فَرَائض الْوضُوء وَهِي سِتَّة النِّيَّة وَغسل الْوَجْه وَغسل الْيَدَيْنِ وَمسح الرَّأْس وَغسل الرجلَيْن والفور فَأَما النِّيَّة فَهِيَ الْقَصْد وَتجب فِي كل قربَة بأَرْبعَة أَوْصَاف وَهِي أَن تكون فعلا لَا تركا سوى الصّيام وَأَن تكون من حُقُوق الله تَعَالَى تَحَرُّزًا من أَدَاء الدُّيُون وَشبهه وَأَن تكون فِيمَا يَفْعَله الْمَرْء بِنَفسِهِ تَحَرُّزًا من غسل الْمَيِّت وَمن يوضىء غَيره وَأَن تكون معقولة الْمَعْنى فَلهَذَا لَا تجب فِي إِزَالَة النَّجَاسَة بِإِجْمَاع وَتجب فِي التَّيَمُّم عِنْد الْأَرْبَعَة وَتجب فِي الْوضُوء وَالْغسْل عِنْد الْإِمَامَيْنِ خلافًا لأبي حنيفَة (فرعان) (الأول) يَنْوِي المتطهر أَدَاء الْفَرْض أَو رفع حكم الْحَدث أَو اسْتِبَاحَة مَا تجب الطَّهَارَة لَهُ سَوَاء أطلق أَو عين (الثَّانِي) مَحل النِّيَّة فِي أول الطَّهَارَة وَقيل فِي أول فروضها وفَاقا للشَّافِعِيّ وَقيل يستصحب ذكرهَا من أول الطَّهَارَة إِلَى أول فرض فَإِن تَأَخَّرت عَن محلهَا أَو تقدّمت بِكَثِير بطلت وَإِن تقدّمت بِيَسِير فَقَوْلَانِ وَلَا يشْتَرط بَقَاؤُهَا ذكرا بل حكما وَفِي تَأْثِير رفضها قَولَانِ وَأما الوجبه فحده طولا من أول منابت شعر الرَّأْس الْمُعْتَاد إِلَى آخر الذقن فَلَا يدْخل الصلع وَلَا النزعتان وَحده عرضا من الْأذن إِلَى الْأذن وفَاقا للشَّافِعِيّ وَقيل من العذار إِلَى العذار وَقيل ببالأول فِي نقي الخد وَبِالثَّانِي فِي الملتحى وَانْفَرَدَ القَاضِي عبد الوهاب بقوله مَا بَين الصدغ وَالْأُذن سنة وَيجب تَخْلِيل مَا على الْوَجْه من شعر خَفِيف وَاخْتلف فِي الكثيف وَيجب إمرار الْيَد على اللِّحْيَة وَفِي وجوب تخليلها قَولَانِ وَأما اليدان فَمن أَطْرَاف الْأَصَابِع إِلَى الْمرْفقين وَيجب غسل الْمرْفقين والكعبين على الْمَشْهُور وفَاقا