Tebyînü'l-Hakāik Şerhu Kenzi'd-Dekāik ve Hâşiyetü'ş-Şilibbî (el-Fahr ez-Zeylaî). Bölüm: Fıkıh (Hanefî). Kitap: Tebyînü'l-Hakāik Şerhu Kenzi'd-Dekāik ve Hâşiyetü'ş-Şilibbî. Müellif: Osman b. Ali ez-Zeylaî el-Hanefî. Hâşiye: Şehâbeddin Ahmed [b. Muhammed b. Ahmed b. Yûnus b. İsmâil b. Yûnus] eş-Şilibbî [ö. 1021 h.]. Neşreden: el-Matbaatü'l-Kübrâ el-Emîriyye - Bûlâk, Kahire. Baskı: Birinci Baskı, 1314 h. (Daha sonra Dârü'l-Kitâbi'l-İslâmî tarafından 2. baskı olarak tıpkıbasımı yapılmıştır). Cilt Sayısı: 6. Uyarı: Tebyînü'l-Hakāik sayfanın üst kısmında, eş-Şilibbî haşiyesi ise alt kısmında, aralarına bir ayraç konularak basılmıştır. [Kitabın numaralandırması matbu nüshayla uyumludur]. Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
تبيين الحقائق شرح كنز الدقائق وحاشية الشلبي (الفخر الزيلعي)القسم: الفقه الحنفيالكتاب: تبيين الحقائق شرح كنز الدقائق وحاشية الشِّلْبِيِّالمؤلف: عثمان بن علي الزيلعي الحنفيالحاشية: شهاب الدين أحمد [بن محمد بن أحمد بن يونس بن إسماعيل بن يونس] الشِّلْبِيُّ [ت ١٠٢١ هـ]الناشر: المطبعة الكبرى الأميرية - بولاق، القاهرةالطبعة: الأولى، ١٣١٤ هـ(ثم صورتها دار الكتاب الإسلامي ط ٢)عدد الأجزاء: ٦تنبيه: تبيين الحقائق بأعلى الصفحة وحاشية الشِّلْبِيِّ بأسفلها مفصولا بينهما بفاصل[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Tebyînü'l-Hakāik Şerhu Kenzi'd-Dekāik ve Hâşiyetü'ş-Şilbî — Cilt 1. Müellif: Osman b. Alî b. Milcen el-Bâri‘î, Fahruddîn ez-Zeyla‘î el-Hanefî (ö. 743). Hâşiye: Şihâbeddîn Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. Yûnus b. İsmâil b. Yûnus eş-Şilbî (ö. 1021). Neşreden: Matbaa-i Kübrâ-yı Emîriyye — Bûlâk, Kâhire. Tab‘ı: Birinci, 1313. [Kitap numaralandırması matbû‘a uygundur. Tebyînü'l-Hakāik sayfanın üst kısmında, Hâşiyetü'ş-Şilbî ise alt kısmında yer almakta olup aralarına bir ayraç konulmuş ve renk farkıyla ayrılmıştır.]
تبيين الحقائق شرح كنز الدقائق وحاشية الشلبي - جـ ١ـ[تبيين الحقائق شرح كنز الدقائق وحاشية الشِّلْبِيِّ]ـالمؤلف: عثمان بن علي بن محجن البارعي، فخر الدين الزيلعي الحنفي (المتوفى: ٧٤٣ هـ)الحاشية: شهاب الدين أحمد بن محمد بن أحمد بن يونس بن إسماعيل بن يونس الشِّلْبِيُّ (المتوفى: ١٠٢١ هـ)الناشر: المطبعة الكبرى الأميرية - بولاق، القاهرةالطبعة: الأولى، ١٣١٣ هـ[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع، تبيين الحقائق بأعلى الصفحة وحاشية الشِّلْبِيِّ بأسفلها مفصولا بينهما بفاصل ومميزا باختلاف في اللون]
Hamd, âriflerin kalplerini hidâyet nuruyla açan, onları îman ve kendisine ilham ettiği hikmetle süsleyen Allah'a mahsustur. Azametini bilen, birliğini ikrar eden bir ârifin hamdiyle O'na hamd ederim. Risâleti kendisiyle mühürlediği, dinini bütün dinlere üstün kılma ve şeriatını zamanın sonuna dek sürekli kılma husûsiyetiyle seçilmiş olan Muhammed el-Mustafâ'ya en faziletli salât ve selâm olsun; onun temiz âline, bütün sahâbesine ve sünnetini ihyâ ederek kıyâmet gününe dek onlara tâbi olanlara... Bundan sonra: Nitekim Kenzü’d-Dekāik adlı bu muhtasarı, fıkıh sahasında en güzel muhtasar olarak, ihtiyaç duyulan meseleleri veciz ibaresiyle ve hacminin latâfetiyle topladığını görünce, onun lafızlarını çözecek, hükümlerini ta‘lîl edecek ve kendisine uygun az sayıda fer‘î mesele ilâve edecek orta hacimli bir şerhinin olmasını istedim ve içinde, dercedilmiş ince meseleleri açıklaması ve gereken ekleri sunması sebebiyle bu şerhe Tebyînü’l-Hakāik adını verdim. Yüce Allah’tan, onu tamamlamakta beni muvaffak kılmasını, söz ve fiillerimde hatâ ve eksiklikten O’na sığınarak korunmamı dilerim. O bana yeter; ne güzel vekildir, ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır. Tahâret Kitabı (Abdest Bölümü): Rahimehullah dedi ki: Abdestin farzı, yüzü yıkamaktır; zira Yüce Allah \"Yüzlerinizi yıkayın\" (el-Mâide 5/6) buyurmuştur. Yine rahimehullah dedi: (Yüz, saç bitiminden çene altına ve kulak yumuşağına kadardır.) Yani yüz, bu cümle ile ifade edilir; çünkü müvâceheden (karşılıklı yüzleşmeden) türemiştir ve bu müvâche, bu cümleyle gerçekleşir. Saç bitiminden ifadesi, çoğunluk esas alınarak söylenmiştir; aksi takdirde yüzün uzunluk sınırı,Hâşiyetü’ş-Şilbî:] (Metinde geçen \"yüz, saç bitiminden... ilâ âhirihi\" ifadesine) gelince, müellif bu terkibte birkaç açıdan tenkit edilmiştir: Birincisi: \"Saç bitiminden\" sözü böyle değildir; çünkü yüzün boyu, ister saç olsun ister olmasın, alın yüzeyinin başlangıcından çene kemiklerinin sonuna kadardır. İkincisi: \"ve kulak yumuşağına kadar\" ifadesi, \"çene altına kadar\"a atfedilmiştir; bu durumda yüzün uzunluk sınırı, saç bitiminden çene altına ve aynı zamanda kulak yumuşağına kadar uzanır gibi bir anlam doğar ki böyle olmadığı açıktır. Üçüncüsü: \"Kulak yumuşağına\" değil, \"iki kulağın yumuşağına\" denilmeliydi; çünkü her kulağın bir yumuşağı vardır ve genişlik, bir yumuşaktan diğerinedir, tek kulakta iki yumuşak bulunmaz. Dördüncüsü: Bu sınır tanımı, göz içlerinin, burnun, ağzın, kaş, sakal ve bıyık köklerinin, sinek pisliğinin ve pire kanının yıkanmasını da gerekli kılar; hâlbuki böyle değildir. Bu tenkitlere şöyle cevap verilmiştir: Birinciye, çoğunluğa itibar edildiği; ikinciye, sözün içinde takdirî bir ifade bulunduğu (meselâ, asıl ifadenin \"saç bitiminden çene altına kadar ve bir kulak yumuşağından diğer kulak yumuşağına kadar\" şeklinde olduğu) ki bu takdîrde bir zorlama varsa da, aynı ibare el-Hidâye sahibinin de ibaresidir. O şöyle demiştir: \"Yüzün sınırı, saç bitiminden çene altına ve kulak yumuşağına kadardır; çünkü müvâche bu cümle ile gerçekleşir ve yüz de ondan türemiştir.\" Malumdur ki fukahâ, ibarelerin kullanımında müsamaha gösterirler; fakat en dakik ibare şudur: \"Yüz, saç bitiminden çene altına ve bir kulak yumuşağından diğer kulak yumuşağına kadardır.\" Üçüncüye de yine aynı takdîrle ve içindeki müsamahayla cevap verilir. Dördüncüye ise, bu sayılan şeyler harac (zorluk) sebebiyle sâkıt olmuştur. Ayrıca \"yüz, insanın karşılaştığı şeydir\" diyenlerin sınırına göre bu unsurlar müvâcehenin dışında kaldığı için girmez. Aynî böyle der. \"Kâf\" harfinde üç lügat (fetha, kesra, damme) vardır; en üstünü dammeli (ötreli) okuyuştur. \"Çene altına\" sözü, zel harfi ile \"zekan\" (ذ ق ن) olup çene kemiklerinin birleştiği yerdir.
[مُقَدِّمَة الْكتاب]الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي شَرَحَ قُلُوبَ الْعَارِفِينَ بِنُورِ هِدَايَتِهِ، وَزَيَّنَهَا بِالْإِيمَانِ وَمَا أَلْهَمَهَا مِنْ حِكْمَتِهِ، أَحْمَدُهُ حَمْدَ عَارِفٍ لِعَظَمَتِهِ مُقِرٍّ بِوَحْدَانِيِّتِهِ، وَعَلَى مَنْ خَتَمَ بِهِ الرِّسَالَةَ أَفْضَلَ صَلَاتِهِ وَتَحِيَّتِهِ مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى الْمَخْصُوصِ بِإِظْهَارِ مِلَّتِهِ عَلَى الْمِلَلِ كُلِّهَا وَدَوَامِ شَرِيعَتِهِ إلَى آخِرِ الدَّهْرِ وَنِهَايَتِهِ، وَعَلَى آلِهِ الْكِرَامِ وَجَمِيعِ صَحَابَتِهِ وَعَلَى التَّابِعِينَ لَهُمْ إلَى يَوْمِ الدِّينِ بِإِحْيَاءِ سُنَّتِهِ.(أَمَّا بَعْدُ) فَإِنِّي لَمَّا رَأَيْت هَذَا الْمُخْتَصَرَ الْمُسَمَّى بِكَنْزِ الدَّقَائِقِ أَحْسَنَ مُخْتَصَرٍ فِي الْفِقْهِ حَاوِيًا مَا يُحْتَاجُ إلَيْهِ مِنْ الْوَاقِعَاتِ مَعَ لَطَافَةِ حَجْمِهِ لِاخْتِصَارِ نَظْمِهِ، أَحْبَبْت أَنْ يَكُونَ لَهُ شَرْحٌ مُتَوَسِّطٌ يَحُلُّ أَلْفَاظَهُ، وَيُعَلِّلُ أَحْكَامَهُ، وَيَزِيدُ عَلَيْهِ يَسِيرًا مِنْ الْفُرُوعِ مُنَاسِبًا لَهُ مُسَمًّى بِتَبْيِينِ الْحَقَائِقِ؛ لِمَا فِيهِ مِنْ تَبْيِينِ مَا اكْتَنَزَ مِنْ الدَّقَائِقِ وَزِيَادَةِ مَا يُحْتَاجُ إلَيْهِ مِنْ اللَّوَاحِقِ، وَأَسْأَلُ اللَّهَ تَعَالَى أَنْ يُوَفِّقَنِي لِإِتْمَامِهِ مُعْتَصِمًا بِهِ عَنْ الزَّلَلِ وَالْخَلَلِ فِيمَا أَقُولُ وَأَفْعَلُ، وَهُوَ حَسْبِي وَنِعْمَ الْوَكِيلُ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ. [كِتَابُ الطَّهَارَةِ][الْوُضُوء](كِتَابُ الطَّهَارَةِ) قَالَ رحمه الله (فَرْضُ الْوُضُوءِ غَسْلُ وَجْهِهِ) لِقَوْلِهِ تَعَالَى {فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ} [المائدة: ٦] قَالَ رحمه الله: (وَهُوَ مِنْ قِصَاصِ الشَّعْرِ إلَى أَسْفَلِ الذَّقَنِ وَإِلَى شَحْمَتَيْ الْأُذُنِ) أَيْ الْوَجْهُ هَذِهِ الْجُمْلَةُ لِأَنَّهُ مُشْتَقٌّ مِنْ الْمُوَاجَهَةِ وَهِيَ تَقَعُ بِهَذِهِ الْجُمْلَةِ، وَقَوْلُهُ: مِنْ قِصَاصِ الشَّعْرِ خَرَجَ مَخْرَجَ الْغَالِبِ وَإِلَّا فَحَدُّ الْوَجْهِ فِي الطُّولِ مِنْــ [حاشية الشِّلْبِيِّ] ( قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَهُوَ مِنْ قِصَاصِ الشَّعْرِ إلَى آخِرِهِ) نُوقِشَ الْمُصَنِّفُ فِي هَذَا التَّرْكِيبِ مِنْ وُجُوهٍ (الْأَوَّلُ) أَنَّ قَوْلَهُ مِنْ قِصَاصِ شَعْرِهِ لَيْسَ كَذَلِكَ؛ لِأَنَّ الْوَجْهَ فِي الطُّولِ مِنْ مَبْدَأِ سَطْحِ الْجَبْهَةِ إلَى مُنْتَهَى اللَّحْيَيْنِ كَانَ عَلَيْهِ شَعْرٌ أَوْ لَمْ يَكُنْ. (الثَّانِي) أَنَّ قَوْلَهُ وَإِلَى شَحْمَتَيْ الْأُذُنِ مَعْطُوفٌ عَلَى قَوْلِهِ إلَى أَسْفَلِ ذَقَنِهِ فَيَكُونُ دَاخِلًا فِي حُكْمِهِ، وَيَكُونُ الْمَعْنَى حَدُّ الْوَجْهَ طُولًا مِنْ قِصَاصِ شَعْرِهِ إلَى أَنْ يَنْتَهِيَ إلَى أَسْفَلِ الذَّقَنِ وَإِلَى أَنْ يَنْتَهِيَ إلَى شَحْمَتَيْ الْأُذُنِ، وَلَيْسَ كَذَلِكَ عَلَى مَا لَا يَخْفَى. (الثَّالِثُ) كَانَ يَنْبَغِي أَنْ يُقَالَ وَإِلَى شَحْمَتَيْ الْأُذُنَيْنِ؛ لِأَنَّ لِكُلِّ أُذُنٍ شَحْمَةً وَالْعَرْضُ مِنْ الشَّحْمَةِ إلَى الشَّحْمَةِ وَلَيْسَ لِلْأُذُنِ الْوَاحِدَةِ شَحْمَتَانِ. (الرَّابِعُ) يَلْزَمُ مِنْ هَذَا الْحَدِّ أَنَّهُ يَجِبُ غَسْلُ دَاخِلِ الْعَيْنَيْنِ وَالْأَنْفِ وَالْفَمِ وَأُصُولِ شَعْرِ الْحَاجِبَيْنِ وَاللِّحْيَةِ وَالشَّارِبِ وَوَنِيمِ الذُّبَابِ وَدَمِ الْبَرَاغِيثِ، وَلَيْسَ كَذَلِكَ وَأُجِيبَ عَنْ الْأَوَّلِ أَنَّهُ بِاعْتِبَارِ الْغَالِبِ وَعَنْ الثَّانِي بِأَنَّ فِيهِ مُقَدَّرًا وَهُوَ مَا ذَكَرْنَاهُ، وَإِنْ كَانَ فِيهِ تَعَسُّفٌ وَهُوَ أَيْضًا بِعَيْنِهِ عِبَارَةُ صَاحِبِ الْهِدَايَةِ حَيْثُ قَالَ: وَحَدُّ الْوَجْهِ مِنْ قِصَاصِ الشَّعْرِ إلَى أَسْفَلِ الذَّقَنِ وَإِلَى شَحْمَتَيْ الْأُذُنِ؛ لِأَنَّ الْمُوَاجَهَةَ تَقَعُ بِهَذِهِ الْجُمْلَةِ وَهُوَ مُشْتَقٌّ مِنْهَا، وَقَدْ عُلِمَ أَنَّ الْفُقَهَاءَ يَتَسَامَحُونَ فِي إطْلَاقِ الْعِبَارَاتِ وَلَكِنَّ الْعِبَارَةَ الْمُنَقَّحَةَ أَنْ يُقَالَ وَهُوَ مِنْ قِصَاصِ شَعْرِهِ إلَى أَسْفَلِ ذَقَنِهِ وَمِنْ شَحْمَةِ الْأُذُنِ إلَى شَحْمَةِ الْأُذُنِ وَعَنْ الثَّالِثِ بِمَا قَدَّرْنَا أَيْضًا مَعَ مَا فِيهِ مِنْ الْمُسَامَحَةِ، وَعَنْ الرَّابِعِ أَنَّ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ سَقَطَتْ لِلْحَرَجِ وَعَلَى حَدِّ مَنْ يَقُولُ الْوَجْهُ مَا يُوَاجِهُهُ الْإِنْسَانُ لَا تَدْخُلُ هَذِهِ الْأَشْيَاءُ لِخُرُوجِهَا عَنْ الْمُوَاجَهَةِ عَيْنِيٌّ وَفِي الْقَافِ ثَلَاثُ لُغَاتٍ وَالضَّمُّ أَعْلَاهَا وَقَوْلُهُ إلَى أَسْفَلِ الذَّقَنِ بِفَتْحِ الذَّالِ الْمُعْجَمَةِ وَالْقَافِ وَهُوَ مُجْتَمَعُ لَحْيَيْهِ
Alın yüzeyinin başlangıcından çene kemiklerinin nihayetine kadar olan kısımda, ister saç bulunsun ister bulunmasın [yıkanır]. İmam (r.a.) şöyle buyurdu: “Ve kollarını dirsekleriyle birlikte yıkayın.” Yüce Allah’ın “Ve kollarınızı dirseklere kadar yıkayın” [Mâide, 6] kavli sebebiyle. Onun “dirsekleriyle birlikte” sözü, yani dirsekleriyle birlikte anlamındadır. ب (be) harfi burada musâhabe (beraberlik) içindir. Nitekim “Atı eyeriyle birlikte satın aldım” denir; yani eyeriyle birlikte. Züfer ise dirseklerin [yıkamaya] dâhil olmadığını söyledi; çünkü gaye (son nokta) kendisiyle sınırlandırılan şeye (mugayyâ) dâhil olmaz. Biz dedik ki: Evet, dâhil olmaz; fakat burada mugayyâ ancak “yıkamayı düşürmek/düşürmemek”tir. Takdiri şöyledir –en doğrusunu Allah bilir–: “Omuzlardan dirseklere kadar yıkayın.” Çünkü eğer bu takdir olunmasaydı, dirseklerin ötesindeki kısmın [yıkamadan] çıkarılmasının bir veçhi olmazdı; zira “el” lafzı onu da kapsamıştı. İmam (r.a.) şöyle buyurdu: “Ve ayaklarını topuklarıyla birlikte yıkayın.” Bu ikisi hakkındaki söz, el hakkındaki söz gibidir. Ke’b (topuk kemiği), çıkıntılı kemiktir. Hişâm, Muhammed (r.a.)’den rivayet ettiğine göre o, ayakkabı bağının bağlandığı yerdeki mafsaldır. Bu, Hişâm’ın yanılgısıdır; çünkü Muhammed (r.a.) bunu abdestte kastetmemiş, bu sözü ihramlı kimse hakkında söylemiştir: İki nalin bulamadığı takdirde, ayağın ortasında bulunan topuk kemiğinin alt kısmından mestini keser. Yine onun bu görüşüne, Yüce Allah’ın “İki topuğa kadar” [Mâide, 6] kavli de itiraz teşkil eder; zira “topuk” lafzı tesniye (ikil) kalıbında gelmiştir. Çünkü bir şeyden iki tane varsa tesniye lafzıyla tesniye edilir; iki şeyden her biri bir cüz ise onun tesniyesi cem‘ lafzıyla olur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İkinizin kalpleri eğrilmişti” [Tahrîm, 4]; “iki kalbiniz” dememiştir. Eğer durum onun dediği gibi olsaydı, dirseklerde olduğu gibi “topuklara kadar” değil, “topuk kemiklerine kadar” denilirdi. Bu da onun iddiasının geçersiz olduğunu gösterir. Halktan bazıları ayağın alt kısmının mesh edilmesi gerektiğini iddia etmiş, Yüce Allah’ın “ayaklarınız” [Mâide, 6] ifadesini başın üzerine atıf olarak mecrûr okumalarına dayandırmışlardır. Bizim lehimize ise ayakların “iki el” üzerine atıf olarak mansûb okunuşu vardır. Ayrıca Resûlullah (s.a.v.) ayaklarını yıkadıktan sonra şöyle buyurmuştur: “İşte bu öyle bir abdesttir ki Allah onunla olmadıkça namazı kabul etmez.” Cer (mecrûr okuma) ise civar (komşuluk) sebebiyledir; tıpkı sonu cer ile okuyanlara göre Yüce Allah’ın “Ve iri gözlü huriler” [Vâkıa, 22] âyetinde olduğu gibi. İmam (r.a.) şöyle buyurdu: “Ve başının dörtte birini mesh etmek.” Muğîre hadisine dayanarak: “Resûlullah (s.a.v.) alnının üzerine mesh etti.” Alın (nâsiye) dörtte birdir; çünkü o başın dört tarafından biridir. Muhammed (r.a.) dedi ki: Vacip olan miktar üç parmak kadardır. Bu, mesh âletinin itibar edilmesi esasına dayanır; mesh âdeti eldir ve asıl olan parmaklardır. Parmaklar ondur; bunun dörtte biri iki buçuk eder. Bir [parmak] bölünemeyeceği için tamamlanır [üç olur]. Her iki imam (Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf) ise mesh edilen yeri itibar ettiler. Bizim rivayet ettiğimiz [hadis] onlara karşı delildir. Çünkü eğer bundan daha azı caiz olsaydı, Resûlullah (s.a.v.) caiz olduğunu öğretmek için bir kere olsun onu yapardı. İmam’ın “ve sakalı” sözü: Sakalın atfedilmesi “baş” üzerine olabilir, yani “başının dörtte birini ve sakalının dörtte birini mesh etmek.” Bu, Hasan’ın Ebû Hanîfe’den rivayetidir. Çünkü sakal altındaki derinin yıkanması, yüzün bir parçası olmadığı için veya güçlük sebebiyle düşünce, sargı (cebîre) gibi mesh edilmesi vacip olmuştur. Mesh edilen şeyin tamamını kaplamak vacip olmadığı için dörtte bir itibar edilmiştir. Sakalın “dörtte bir” üzerine atfedilmesi de caizdir, yani “başının dörtte birini mesh etmek ve sakalının tamamını mesh etmek.” Bu takdirde sakalın tamamını mesh etmek vacip olur. Bu, Bişr’in Ebû Yusuf’tan ve yine Ebû Hanîfe’den gelen rivayetidir. Ebû Hanîfe’den dörtte birini yıkamak gerektiği de rivayet edilmiştir. Ebû Yusuf’tan ise ne yıkamak ne de mesh etmek vaciptir, rivayeti gelmiştir. Ebû Hanîfe ve Muhammed’den suyun sakalın dış yüzeyinden geçirilmesinin vacip olduğu rivayet edilmiştir ki en sahih olan budur. Çünkü saçın altını yıkamak güçleşince, kaşlarda ve kirpiklerde olduğu gibi, bir değişiklik olmaksızın vacip ona (dış yüzeye) intikal etmiştir. Bundan daha yakın olanı ise baş meshidir; güçleşince görev saça değişiklik olmaksızın intikal etmiştir. Bütün bunlar sarkmayan sakal hakkındadır. Çeneden aşağı sarkan sakala gelince, suyun ona ulaştırılması vacip değildir; çünkü o yüzden sayılmaz. İmam (r.a.) şöyle buyurdu: “Abdestin sünnetleri: Başlangıçta, besmele gibi, ellerini bileklerine kadar yıkamaktır.” Ellerini yıkamakla başlamanın sebebi, onların temizlik âleti olmasıdır; bu sebeple onları temizlemekle işe başlanır. “Bileklerine kadar” ifadesi, temizlikte bunun yeterli olması sebebiyledir. Bu mutlak olarak zikredilmiş olup uykudan uyananı ve diğerlerini kapsar. “Besmele gibi” sözüyle şunu kasteder: Tıpkı besmele gibi… [Şilbî Hâşiyesi: Metindeki “Ve kollarını dirsekleriyle birlikte” sözü, onların arasındaki parmakları ve fazladan olan eli de kapsar. Kolu kesik olan kimse, farz mahallinden kalan kısmı, hatta organın ucundaki çıkıntıya (kenûn) kadar yıkar. “Gaye (son nokta), mugayyâya dahil olmaz” sözü, oruçtaki gece gibidir ki bu Züfer’in görüşüdür. “Dirseklere kadar” sözü; çünkü “Elleriniz” [Nisâ, 43] kavli bütün elleri omuzlara kadar kapsar. Bu, lügat itibarıyladır. “Tesniye lafzıyla” sözü; yani “İki topuğa kadar” denildiğinde, her bir ayakta iki topuk olduğu anlaşılır. “Halktan bazıları” sözü; onlar Râfızîlerdir. Mîrâcü’d-Dirâye’de denildiğine göre, Râfızîlerce ayakların üst kısmını ve parmakları topuklara kadar mesh etmek gerekir, yıkamak caiz değildir. “Cer ile okuyanlara göre” sözü; bu kıraat Hamza, Kisâî ve Hafs’a aittir. Metindeki “Ve başının dörtte birini mesh etmek” sözü; yıkamak da onun yerine geçer, hatta yüzle birlikte olsa bile. Abdest üç çeşittir: Hadis sahibine namaz için farzdır; cenaze namazı veya nafile namaz için bile olsa. Aynı hükümde olanlar tilâvet secdesi (ona itibar edene göre) ve Mushaf’a dokunmaktır. Tavaf için vaciptir; bu sebeple kurbetle telafi edilir. Uyku için temizlik üzere olmak, gusülden önce ve sonra, gıybet, nemime, yalandan sonra, cenaze yıkamak ve taşımaktan sonra, ezan, ikamet, hutbe, Safâ ile Merve arasında sa’y esnasında sünnettir. Cünüp için yemek, içmek, uyumak ve uyanıklık hâlinde, Peygamber (s.a.v.)’in kabrini ziyaret için ve deve eti yedikten sonra ihtilâftan kurtulmak için sünnettir. (Bitti.) “Mesh âletinin itibarı” sözü; âletin itibar edilmesinin vechi şudur: ب (be) harfi mahalle (mesh edilecek yere) girerse, âletin tamamını değil mahalli kapsamayı gerektirir. Âletin çoğu ise tamamı yerine geçer; bu sebeple üç parmakla mesh etmek vacip olur. Yahyâ’dan (nakledilmiştir). “Bundan daha yakın olanı baş meshidir” sözü; sakalın baş saçına kıyaslanması, kaşlara ve kirpiklere kıyaslanmasından daha açıktır. Çünkü sakalın altındaki deri, baş saçında olduğu gibi, görünür değildir; kaşların aksine. (Bitti.) “Vacip değildir” sözü; Şâfiî’ye göre vaciptir ve mezhebinin en sahih görüşü budur; çünkü sakal tabiî hükümle yüzdendir. Kâkî’den (nakledilmiştir). “Çünkü o yüzden sayılmaz” sözü; “Onun yüzünü sakalı olmaksızın gördüm” dersin; “Yüzü sakalı olmaksızın uzadı” denmez, “Sakalı uzadı” denir. Abdestin Sünnetleri: Metindeki “Abdestin sünneti” sözü; on üçtür, yani zikredilene göre. Aynî’den (nakledilmiştir). Metindeki “Bileklerine kadar” sözü; Kâmûs’ta: “Rusğ (bilek), önkol ile el arasındaki, bacak ile ayak arasındaki mafsaldır.” (Bitti.) Metindeki “Başlangıçta” sözü; zaman zarfı olarak nasb olunmuştur, yani abdestin başlangıcında. Hâl olması da caizdir; takdiren “mübtedi’en” (başlayarak) şeklinde. Aynî’den (nakledilmiştir). Sünnetin kendisi, eller ile fiile başlamaktır. Yıkamanın kendisi ise farzdır. (Bitti.)]
مُبْتَدَأِ سَطْحِ الْجَبْهَةِ إلَى مُنْتَهَى اللَّحْيَيْنِ كَانَ عَلَيْهِ شَعْرٌ أَوْ لَمْ يَكُنْ قَالَ رحمه الله (وَيَدَيْهِ بِمِرْفَقَيْهِ) لِقَوْلِهِ تَعَالَى {وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ} [المائدة: ٦] وَقَوْلُهُ: بِمِرْفَقَيْهِ أَيْ مَعَ مِرْفَقَيْهِ، وَتَكُونُ الْبَاءُ لِلْمُصَاحَبَةِ، يُقَالُ: اشْتَرَيْت الْفَرَسَ بِسَرْجِهِ أَيْ مَعَ سَرْجِهِ، وَقَالَ زُفَرُ لَا تَدْخُلُ الْمَرَافِقُ؛ لِأَنَّ الْغَايَةَ لَا تَدْخُلُ فِي الْمُغَيَّا قُلْنَا: نَعَمْ لَا تَدْخُلُ لَكِنَّ الْمُغَيَّا هُنَا إنَّمَا هُوَ الْإِسْقَاطُ، فَتَقْدِيرُهُ وَاَللَّهُ أَعْلَمُ أَسْقِطُوا مِنْ الْمَنَاكِبِ إلَى الْمَرَافِقِ، إذْ لَوْلَا هَذَا التَّقْدِيرُ لَمْ يَكُنْ لِإِخْرَاجِ مَا وَرَاءَ الْمَرَافِقِ وَجْهٌ، بَعْدَمَا تَنَاوَلَهُ لَفْظُ الْيَدِ.قَالَ رحمه الله (وَرِجْلَيْهِ بِكَعْبَيْهِ) وَالْكَلَامُ فِيهِمَا كَالْكَلَامِ فِي الْيَدِ، وَالْكَعْبُ هُوَ الْعَظْمُ النَّاتِئُ، وَرَوَى هِشَامٌ عَنْ مُحَمَّدٍ أَنَّهُ الْمَفْصِلُ الَّذِي عِنْدَ مَعْقِدِ الشِّرَاكِ، وَهُوَ سَهْوٌ مِنْهُ؛ لِأَنَّ مُحَمَّدًا رحمه الله لَمْ يُرِدْ ذَلِكَ فِي الْوُضُوءِ، وَإِنَّمَا قَالَ ذَلِكَ فِي الْمُحْرِمِ إذَا لَمْ يَجِدْ نَعْلَيْنِ يَقْطَعُ خُفَّيْهِ مِنْ أَسْفَلِ الْكَعْبِ الَّذِي فِي وَسَطِ الْقَدَمِ، وَيَرِدُ عَلَيْهِ أَيْضًا قَوْله تَعَالَى {إِلَى الْكَعْبَيْنِ} [المائدة: ٦] بِتَثْنِيَةِ الْكَعْبِ؛ لِأَنَّ الِاثْنَيْنِ مِنْ وَاحِدٍ فَتَثْنِيَتُهُ بِلَفْظِ التَّثْنِيَةِ، وَمِنْ اثْنَيْنِ وَهُوَ جُزْءٌ لَهُ فَتَثْنِيَتُهُ بِلَفْظِ الْجَمْعِ.قَالَ اللَّهُ تَعَالَى {فَقَدْ صَغَتْ قُلُوبُكُمَا} [التحريم: ٤] وَلَمْ يَقُلْ قَلْبَاكُمَا وَلَوْ كَانَ كَمَا قَالَهُ لَقِيلَ إلَى الْكِعَابِ كَالْمَرَافِقِ فَبَطَلَ زَعْمُهُ، وَمِنْ النَّاسِ مَنْ زَعَمَ أَنَّ وَظِيفَةَ الرِّجْلِ الْمَسْحُ لِقَوْلِهِ تَعَالَى {وَأَرْجُلَكُمْ} [المائدة: ٦] بِالْجَرِّ عَطْفًا عَلَى الرَّأْسِ، وَلَنَا قِرَاءَةُ النَّصْبِ عَطْفًا عَلَى الْيَدَيْنِ «، وَقَالَ عليه السلام بَعْدَمَا غَسَلَ رِجْلَيْهِ هَذَا وُضُوءٌ لَا يَقْبَلُ اللَّهُ الصَّلَاةَ إلَّا بِهِ»، وَالْجَرُّ لِلْمُجَاوَرَةِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى {وَحُورٌ عِينٌ} [الواقعة: ٢٢] عَلَى مَنْ قَرَأَ بِالْجَرِّ قَالَ رحمه الله: (وَمَسْحُ رُبْعِ رَأْسِهِ) لِحَدِيثِ الْمُغِيرَةِ «أَنَّهُ عليه السلام مَسَحَ عَلَى نَاصِيَتِهِ» وَهِيَ الرُّبْعُ؛ لِأَنَّهَا أَحَدُ جَوَانِبِهِ الْأَرْبَعِ، وَقَالَ مُحَمَّدٌ الْوَاجِبُ قَدْرُ ثَلَاثَةِ أَصَابِعَ اعْتِبَارًا لِآلَةِ الْمَسْحِ، وَهِيَ الْيَدُ وَالْأَصْلُ فِيهَا الْأَصَابِعُ، وَهِيَ عَشَرَةٌ فَرُبْعُهَا اثْنَانِ وَنِصْفٌ، وَالْوَاحِدُ لَا يَتَجَزَّأُ فَكَمُلَ، وَهُمَا اعْتَبَرَا الْمَمْسُوحَ، وَالْحُجَّةُ عَلَيْهِ مَا رَوَيْنَا إذْ لَوْ جَازَ أَقَلُّ مِنْ ذَلِكَ لَفَعَلَهُ عليه السلام مَرَّةً تَعْلِيمًا لِلْجَوَازِ،وَقَوْلُهُ (وَلِحْيَتِهِ) يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ اللِّحْيَةُ مَعْطُوفَةً عَلَى الرَّأْسِ أَيْ وَمَسْحُ رُبْعِ رَأْسِهِ وَرُبْعِ لِحْيَتِهِ، وَهُوَ رِوَايَةُ الْحَسَنِ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ؛ لِأَنَّهُ لَمَّا سَقَطَ غَسْلُ مَا تَحْتَهُ لِعَدَمِ الْمُوَاجَهَةِ بِهِ أَوْ لِتَعَسُّرِهِ وَجَبَ مَسْحُهُ كَالْجَبِيرَةِ، وَالْمَمْسُوحُ لَا يَجِبُ اسْتِيعَابُهُ فَاعْتُبِرَ الرُّبْعُ، وَيَجُوزُ أَنْ تَكُونَ مَعْطُوفَةً عَلَى الرُّبْعِ أَيْ وَمَسْحُ رُبْعِ رَأْسِهِ وَمَسْحُ لِحْيَتِهِ، فَعَلَى هَذَا يَجِبُ مَسْحُ كُلِّ اللِّحْيَةِ وَهِيَ رِوَايَةُ بِشْرٍ عَنْ أَبِي يُوسُفَ وَمِثْلُهُ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ، وَرُوِيَ عَنْهُ غَسْلُ الرُّبْعِ وَعَنْ أَبِي يُوسُفَ أَنَّهُ لَا يَجِبُ غَسْلُهُ وَلَا مَسْحُهُ، وَرُوِيَ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ وَمُحَمَّدٍ أَنَّهُ يَجِبُ إمْرَارُ الْمَاءِ عَلَى ظَاهِرِ اللِّحْيَةِ وَهُوَ الْأَصَحُّ؛ لِأَنَّهُ لَمَّا تَعَسَّرَ غَسْلُ مَا تَحْتَ الشَّعْرِ انْتَقَلَ الْوَاجِبُ إلَيْهِ مِنْ غَيْرِ تَغْيِيرٍ كَالْحَاجِبَيْنِ وَأَهْدَابِ الْعَيْنَيْنِ، وَأَقْرَبُ مِنْهُ مَسْحُ الرَّأْسِ لَمَّا تَعَسَّرَ انْتَقَلَ الْوَظِيفَةُ إلَى الشَّعْرِ مِنْ غَيْرِ تَغْيِيرٍ، وَهَذَا كُلُّهُ فِي غَيْرِ الْمُسْتَرْسِلِ، وَأَمَّا الْمُسْتَرْسِلُ عَنْ الذَّقَنِ فَلَا يَجِبُ إيصَالُ الْمَاءِ إلَيْهِ لِأَنَّهُ لَيْسَ مِنْ الْوَجْهِ قَالَ رحمه الله (وَسُنَّتُهُ) أَيْ سُنَّةُ الْوُضُوءِ (غَسْلُ يَدَيْهِ إلَى رُسْغَيْهِ ابْتِدَاءً كَالتَّسْمِيَةِ)، أَمَّا الْبُدَاءَةُ بِغَسْلِ الْيَدَيْنِ فَلِأَنَّهُمَا آلَةُ التَّطْهِيرِ فَيُبْدَأُ بِتَنْظِيفِهِمَا وَقَالَ إلَى رُسْغَيْهِ لِوُقُوعِ الْكِفَايَةِ بِهِ فِي التَّنْظِيفِ، وَأَطْلَقَهُ لِيَتَنَاوَلَ الْمُسْتَيْقِظَ وَغَيْرَهُ، وَقَالَ كَالتَّسْمِيَةِ وَيَعْنِي كَمَاــ [حاشية الشِّلْبِيِّ] ( قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَيَدَيْهِ بِمِرْفَقَيْهِ) وَمَا بَيْنَهُمَا مِنْ الْأَصَابِعِ وَالْيَدِ الزَّائِدَتَيْنِ وَيَغْسِلُ الْأَقْطَعُ مَا بَقِيَ مِنْ مَحَلِّ الْفَرْضِ حَتَّى طَرَفَ الْعُضْوِ كَنُونٍ. (قَوْلُهُ: لِأَنَّ الْغَايَةَ لَا تَدْخُلُ فِي الْمُغَيَّا) أَيْ كَاللَّيْلِ فِي الصَّوْمِ وَهُوَ قَوْلُ زُفَرَ (قَوْلُهُ إلَى الْمَرَافِقِ) لِأَنَّ قَوْلَهُ {وَأَيْدِيكُمْ} [النساء: ٤٣] يَتَنَاوَلُ كُلَّ الْأَيْدِي إلَى الْمَنَاكِبِ وَهُوَ لُغَةٌ (قَوْلُهُ بِلَفْظِ التَّثْنِيَةِ) أَيْ لَمَّا قَالَ إلَى الْكَعْبَيْنِ دَلَّ أَنَّهُ ثَنَّى فِي كُلِّ رِجْلٍ (قَوْلُهُ وَمِنْ النَّاسِ) وَهُمْ الرَّوَافِضُ قَالَ فِي مِعْرَاجِ الدِّرَايَةِ وَعِنْدَ الرَّوَافِضِ الْمَسْحُ عَلَى ظَاهِرِ الْقَدَمِ وَالْأَصَابِعِ إلَى الْكَعْبَيْنِ وَالْغَسْلُ غَيْرُ جَائِزٍ. (قَوْلُهُ عَلَى مَنْ قَرَأَ بِالْجَرِّ) أَيْ هُوَ حَمْزَةُ وَالْكِسَائِيُّ وَحَفْصٌ (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَمَسْحُ رُبْعِ رَأْسِهِ) وَالْغَسْلُ يَنُوبُ عَنْهُ وَلَوْ مَعَ الْوَجْهِ، وَالْوُضُوءُ ثَلَاثَةُ أَنْوَاعٍ فَرْضٌ عَلَى الْمُحْدِثِ لِلصَّلَاةِ وَلَوْ جِنَازَةً أَوْ نَفْلًا وَمَا فِي مَعْنَاهُ كَسَجْدَةِ التِّلَاوَةِ عِنْدَ مَنْ يَعْتَبِرُهَا وَمَسِّ الْمُصْحَفِ، وَوَاجِبٌ لِلطَّوَافِ بِالْبَيْتِ وَلِهَذَا يَنْجَبِرُ بِالدَّمِ، وَسُنَّةٌ لِلنَّوْمِ عَلَى طَهَارَةٍ وَقَبْلَ الْغُسْلِ وَبَعْدَ الْغِيبَةِ وَالنَّمِيمَةِ وَالْكَذِبِ وَغُسْلِ الْمَيِّتِ وَحَمْلِهِ وَعِنْدَ الْأَذَانِ وَالْإِقَامَةِ وَالْخُطْبَةِ وَالسَّعْيِ بَيْنَ الصَّفَا وَالْمَرْوَةِ وَلِلْجُنُبِ عِنْدَ أَكْلِهِ وَشُرْبِهِ وَنَوْمِهِ وَيَقَظَتِهِ وَلِزِيَارَةِ قَبْرِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَبَعْدَ أَكْلِ لَحْمِ الْجَزُورِ لِلْخُرُوجِ مِنْ الِاخْتِلَافِ انْتَهَى.(قَوْلُهُ اعْتِبَارًا لِآلَةِ الْمَسْحِ) وَجْهُ اعْتِبَارِ الْآلَةِ أَنَّ الْبَاءَ إنْ دَخَلَتْ عَلَى الْمَحَلِّ اقْتَضَتْ اسْتِيعَابَ الْآلَةِ دُونَ الْمَحَلِّ، وَأَكْثَرُ الْآلَةِ قَائِمَةٌ مَقَامَ كُلِّهَا فَيَجِبُ الْمَسْحُ بِثَلَاثِ أَصَابِعَ انْتَهَى يَحْيَى (قَوْلُهُ وَأَقْرَبُ مِنْهُ مَسْحُ الرَّأْسِ) قِيَاسُ اللِّحْيَةِ عَلَى شَعْرِ الرَّأْسِ أَظْهَرُ مِنْ قِيَاسِهَا عَلَى الْحَاجِبَيْنِ وَأَهْدَابِ الْعَيْنَيْنِ؛ لِأَنَّ مَا تَحْتَ اللِّحْيَةِ مِنْ الْبَشَرَةِ غَيْرُ ظَاهِرٍ كَمَا فِي شَعْرِ الرَّأْسِ بِخِلَافِ الْحَاجِبَيْنِ انْتَهَى (قَوْلُهُ فَلَا يَجِبُ) وَعِنْدَ الشَّافِعِيِّ يَجِبُ وَهُوَ أَصَحُّ مَذْهَبِهِ لِأَنَّهُ مِنْ الْوَجْهِ بِحُكْمِ التَّبَعِيَّةِ انْتَهَى كَاكِيٌّ (قَوْلُهُ لِأَنَّهُ لَيْسَ مِنْ الْوَجْهِ) تَقُولُ رَأَيْت وَجْهَهُ دُونَ لِحْيَتِهِ وَلَا يُقَالُ طَالَ وَجْهُهُ دُونَ لِحْيَتِهِ وَلَا يُقَالُ طَالَ وَجْهُهُ وَيُقَالُ طَالَتْ لِحْيَتُهُ انْتَهَى [سُنَن الْوُضُوء](قَوْلُهُ وَسُنَّةُ الْوُضُوءِ) ثَلَاثَةَ عَشَرَ أَيْ عَلَى مَا ذَكَرَهُ انْتَهَى عَيْنِيٌّ (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ إلَى رُسْغَيْهِ) قَالَ فِي الْقَامُوسِ الرُّسْغُ كَالْقُفْلِ مَفْصِلٌ مَا بَيْنَ السَّاعِدِ وَالْكَفِّ وَالسَّاقِ وَالْقَدَمِ انْتَهَى (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ ابْتِدَاءً) نُصِبَ عَلَى الظَّرْفِ أَيْ فِي ابْتِدَاءِ الْوُضُوءِ وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ حَالًا عَلَى تَقْدِيرِ مُبْتَدِئًا انْتَهَى عَيْنِيٌّ السُّنَّةُ نَفْسُ الِابْتِدَاءِ بِفِعْلِ الْيَدَيْنِ، وَأَمَّا نَفْسُ الْغَسْلِ فَفَرْضٌ انْتَهَى
Şüphesiz ki besmele çekmek, başlangıçta mutlak olarak sünnettir. Aynı şekilde elleri yıkamak da mutlak olarak sünnettir. Hadiste bunun uykudan uyanan kişiyle kayıtlanması başkası için de sünnet oluşuna aykırı değildir. Bundan dolayı Resûlullah (s.a.v.) onu hiçbir zaman terk etmemiştir; onun abdestini anlatan sahâbeler de böyle bildirmişlerdir. Besmeleye gelince, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim abdest alır ve Allah Teâlâ'nın ismini zikrederse, o abdest bütün bedeni için temizleyici olur; kim de abdest alır da Allah Teâlâ'nın ismini zikretmezse, sadece abdest organları için temizleyici olur." Bu hadis, abdestin besmele çekilmeksizin de var olduğunu gerektirir. Besmele, abdestin başlangıcında muteberdir; öyle ki kişi onu unutup bir kısım yıkadıktan sonra hatırlar ve besmele çekerse sünneti ikâme etmiş olmaz. Yemek ve benzerinin aksine; çünkü abdest, bölünmeyen tek bir fiildir, dolayısıyla başında söylenmesi gerekir; o başlangıç geçip gitmiştir. Yemekte ise her lokma müstakil bir fiil başlangıcıdır, bu yüzden kaçırılmış olmaz. Sonra, su ile istincâdan önce mi yoksa sonra mı besmele çekileceği hususunda ihtilaf vardır: Bir görüşe göre abdestin bir parçası olduğu için önce çekilir; diğer görüşe göre ise avret mahallini açarken zikir ta‘zîm ifade etmeyeceğinden sonraya bırakılır. Sahih olan, ihtiyaten her ikisinde de çekilmesidir.
Yazarın "ve misvak kullanmak" sözü iki şekilde yorumlanır: Birincisi, cer (mecrur) hâlinde olup besmeleye atfedilmiş olması; ikincisi ise ref‘ (merfu) hâlinde olup el yıkamaya atfedilmiş olmasıdır. Birincisi daha açıktır; çünkü sünnet olan, abdestin başlangıcında misvak kullanmaktır. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) "Ümmetime zorluk çıkarmayacak olsaydım, her abdest alışta misvak kullanmalarını emrederdim" buyurmuştur. Nebî (s.a.v.) buna devamlı riayet etmiş, misvak bulunmadığında parmakla işaret etmiştir. Sahih olan görüşe göre, misvak ve besmele müstehaptır; zira bu ikisi yalnızca abdeste mahsus değildir.
Yazar (rahimehullah) "ağzını ve burnunu yıkamak" ifadesiyle, mazmaza ve istinşak kelimelerini bırakıp yıkamayı (gasl) tercih etmiştir. Bu ya kısaltma maksatlıdır ya da gasl, ihata/kaplama anlamına delâlet ettiğinden daha evlaydır. Çünkü bu ikisinde sünnet olan mübalağadır; zira Resûlullah (s.a.v.) "Oruçlu olmadıkça, mazmaza ve istinşakta mübalağa et" buyurmuştur. Gasl, buna daha çok işaret eder. Bu yıkama sünnettir; zira Nebî (s.a.v.) ona devamlı riayet etmiştir. Şekli ise, üç defa ağza su alıp çalkalamak ve üç defa buruna su çekmek olup, her seferinde yeni su alır. Resûlullah (s.a.v.) böyle yapardı. Ondan rivayet edilen "tek bir avuçla mazmaza ve istinşak yaptı" ifadesi, iki eli birden kullanmadığı veya yüzü yıkarken olduğu gibi değil, sadece sağ eliyle yaptığı anlamındadır. Bu, "istincâ mahalline benzetip sümkürmenin sol elle yapılacağını" söyleyenlere bir reddir. Yazarın "ağzını yıkamak" ifadesi, besmeleye atfen cer hâlinde okunabilir; bu durumda mazmaza, tertibe göre abdestin ilk fiili olduğundan, abdest başlangıcındaki sünnetlerden sayılır.
Yazar (rahimehullah) "sakalının ve parmaklarının arasını hilallemek" konusunda şöyle der: Sakalı hilallemek, Ebû Yûsuf'a göre sünnettir; çünkü Nebî (s.a.v.) onu yapmıştır. İmameyn (Ebû Hanîfe ve Muhammed) indinde ise caizdir, yani bid‘at olmaz, ancak sünnet değildir; zira farzın tamamlanması, farz mahalli dışında kalan bölgede olmaz. Parmakların hilallenmesi ise varit olan emir sebebiyle icmâ ile sünnettir.
[Hâşiye] (Yazarın "ve hadiste uykudan uyanan ile kayıtlanması" sözü): "Sizden biri uykusundan uyandığında, ellerini abdeste daldırmadan önce yıkasın; zira gecileyin elinin nerede kaldığını bilemez." Bu hadisi Buhârî bu lafızla, diğer hadis imamları ise farklı lafızlarla tahric etmiştir. Aynî böyle demiştir. (Yazarın "ve Allah Teâlâ'nın ismini zikrederse" sözü): Yani başlangıcında; çünkü Resûlullah (s.a.v.) "Her önemli iş ki..." hadisi gereğince. Gâye'de böyle denmiştir. (Yazarın "dolayısıyla kaçırılmış olmaz" sözü): Bu, yemekte geri kalan kısmı tamamlayarak sünneti elde etmeyi gerektirir; böylece geçen kısım telafi edilir. (Yazarın "ihtiyaten her ikisinde de çekilmesi" sözü): Yani ne avretin açıldığı hâlde ne de necâset mahallinde; Kemâl böyle demiştir.
(Metinde "ve misvak" hakkında): Misvak kullanmaktır. Muhît'in el-İstihsân kitabında, kadının dişleri zayıf olduğundan sakız (alk) çiğnemesinin misvak yerine geçtiği belirtilmiştir; çünkü kadın misvakın dişini düşürmesinden korkar. Misvak dişleri temizleyen şeydir. Bir soru: Misvakın faydalarından biri diş etini güçlendirmesidir; bu nasıl uygun düşer? Cevap: Bazı kimselerde sürekli misvak kullanmanın dişleri düşürmeye yol açması uzak değildir. Nitekim Taberânî'nin Evsat'ta sahih ricâlle rivayet ettiği hadiste Nebî (s.a.v.) "Misvak kullanmayı o kadar sürdürdüm ki, dişlerimin döküleceğinden korktum" buyurmuştur. Dolayısıyla, durumu böyle olan kişiye sürekli misvak kullanmak müstehap değil, ara sıra kullanması müstehaptır. (Yazarın "birincisi daha açıktır" sözü): Aynî, "Bence ikincisi daha açıktır; çünkü Sâhibu'l-Müfîd'in nakline göre Ebû Hanîfe (r.a.) misvakın dinin sünnetlerinden olduğunu söylemiştir; bu durumda misvak her hâl için eşit olur" demiştir.
(Yazarın "sahih olan ikisi de müstehaptır" sözü): Yani besmele ve misvak müstehaptır. (Yazarın "mazmazayı terk ederek" sözü): Mazmaza, suyun ağızda çevrilmesidir; istinşak ise suyun burun deliklerine çekilmesidir. (Yazarın "ihata/kaplama ifade eder" sözü): Bir de bu ikisinin sınırlarına dikkat çekmek içindir; Aynî böyle demiştir. (Yazarın "mazmaza ve istinşakta mübalağa et" sözü): Mazmazada mübalağa, gargara yapmaktır; istinşakta ise sümkürerek suyu dışarı vermektir; Kâfî'de böyle denmiştir. (Yazarın "bu" yani ağız ve burnu yıkamak): Ona devamlı riayet etti. Birisi şöyle diyebilir: Eğer hiç terk etmediği bir fiil ise, vâcip olması gerekmez mi? Zira devamlı yapılan fiil, terk edilmediğinde vücûba delildir. (Sağ el ile istinşak hakkında): Çünkü burun, istincâ mahalli gibi eziyet yeridir. (Yazarın "cer ile okunabilir" sözü): Aynı zamanda ref‘ ile el yıkamaya atfen de okunabilir; nitekim misvakta söylendi. Zahîriyye'de: "Bir avuç su alıp bir kısmıyla mazmaza yapsa, kalanıyla istinşak etse caizdir; bunun aksini yapmak caiz değildir" denmiştir. (Yazarın "farz mahalli değildir" sözü): Zira kılın altına su ulaştırmak farz olmadığı gibi, mazmaza ve istinşak sünnet olduğu hâlde onlar da farz mahalli değildir. Kâkî cevaben: "Bunlar yüzün hükmündedir; yüz ise farz mahallidir; çünkü bir bakıma dış organ sayılırlar" demiştir. (Parmak hilallemek): Hem el hem ayak parmaklarıdır; emir sebebiyle icmâ ile sünnettir. Emir bulunduğu için vâcip olması gerekmez mi? Mâlik'in iki el ve iki ayak parmaklarını hilallemeyi vâcip görmesi ve terk edene vaîd bulunması gibi? Deriz ki: Bu haber-i vâhid farziyet ifade etmez; vücûb da ifade etmez; çünkü abdestte vücûb yoktur; abdest namazın şartıdır, namaza tâbidir. Dolayısıyla namazın düşmesiyle düşer, vücûbuyla vücûb bulur. Eğer vâcip deseydik..."
أَنَّ التَّسْمِيَةَ سُنَّةٌ فِي الِابْتِدَاءِ مُطْلَقًا، فَكَذَا غَسْلُ الْيَدَيْنِ سُنَّةٌ مُطْلَقًا، وَتَقْيِيدُهُ بِالْمُسْتَيْقِظِ فِي الْحَدِيثِ لَا يُنَافِي غَيْرَهُ، وَلِهَذَا لَمْ يَتْرُكْهُ عليه السلام قَطُّ وَكَذَا مَنْ حَكَى وُضُوءَهُ عليه السلام، وَأَمَّا التَّسْمِيَةُ فَلِقَوْلِهِ عليه السلام «مَنْ تَوَضَّأَ وَذَكَرَ اسْمَ اللَّهِ تَعَالَى كَانَ طَهُورًا لِجَمِيعِ بَدَنِهِ وَمَنْ تَوَضَّأَ وَلَمْ يَذْكُرْ اسْمَ اللَّهِ تَعَالَى كَانَ طَهُورًا لِأَعْضَاءِ وُضُوئِهِ»، وَهَذَا يَقْتَضِي وُجُودَ الْوُضُوءِ بِلَا تَسْمِيَةٍ، وَتُعْتَبَرُ التَّسْمِيَةُ عِنْدَ ابْتِدَاءِ الْوُضُوءِ حَتَّى لَوْ نَسِيَهَا، ثُمَّ ذَكَرَ بَعْدَ غَسْلِ الْبَعْضِ وَسَمَّى لَا يَكُونُ مُقِيمًا لِلسُّنَّةِ بِخِلَافِ الْأَكْلِ وَنَحْوِهِ، وَالْفَرْقُ أَنَّ الْوُضُوءَ كُلَّهُ شَيْءٌ وَاحِدٌ لَا يَتَجَزَّأُ، فَيُشْتَرَطُ عِنْدَ ابْتِدَائِهِ، وَقَدْ فَاتَ وَكُلُّ لُقْمَةٍ مِنْ الْأَكْلِ فِعْلٌ مُبْتَدَأٌ، فَلَمْ يَفُتْ، ثُمَّ قِيلَ يُسَمِّي قَبْلَ الِاسْتِنْجَاءِ بِالْمَاءِ لِأَنَّهُ مِنْ الْوُضُوءِ وَقِيلَ بَعْدَهُ؛ لِأَنَّ الذِّكْرَ عِنْدَ كَشْفِ الْعَوْرَةِ لَا يَكُونُ تَعْظِيمًا، وَالصَّحِيحُ أَنَّهُ يُسَمِّي فِيهِمَا احْتِيَاطًا.قَوْلُهُ (وَالسِّوَاكِ) يَحْتَمِلُ وَجْهَيْنِ: أَحَدُهُمَا أَنْ يَكُونَ مَجْرُورًا عَطْفًا عَلَى التَّسْمِيَةِ، وَالثَّانِي أَنْ يَكُونَ مَرْفُوعًا عَطْفًا عَلَى الْغَسْلِ، وَالْأَوَّلُ أَظْهَرُ؛ لِأَنَّ السُّنَّةَ أَنْ يَسْتَاكَ عِنْدَ ابْتِدَاءِ الْوُضُوءِ لِقَوْلِهِ عليه السلام «لَوْلَا أَنْ أَشُقَّ عَلَى أُمَّتِي لَأَمَرْتهمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ وُضُوءٍ»، وَقَدْ وَاظَبَ عَلَيْهِ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم وَكَانَ عِنْدَ فَقْدِهِ يُعَالِجُ بِالْأُصْبُعِ، وَالصَّحِيحُ أَنَّهُمَا مُسْتَحَبَّانِ يَعْنِي السِّوَاكَ وَالتَّسْمِيَةَ؛ لِأَنَّهُمَا لَيْسَا مِنْ خَصَائِصِ الْوُضُوءِ قَالَ رحمه الله (وَغَسْلُ فَمِهِ وَأَنْفِهِ) عَدَلَ عَنْ الْمَضْمَضَةِ وَالِاسْتِنْشَاقِ إلَى الْغَسْلِ إمَّا اخْتِصَارًا أَوْ؛ لِأَنَّ الْغَسْلَ يُشْعِرُ بِالِاسْتِيعَابِ فَكَانَ أَوْلَى، وَهَذَا لِأَنَّ السُّنَّةَ فِيهِمَا الْمُبَالَغَةُ لِقَوْلِهِ عليه السلام «بَالِغْ فِي الْمَضْمَضَةِ وَالِاسْتِنْشَاقِ إلَّا أَنْ تَكُونَ صَائِمًا»، وَالْغَسْلُ أَدَلُّ عَلَى ذَلِكَ، وَهُوَ سُنَّةٌ لِأَنَّ النَّبِيَّ عليه السلام وَاظَبَ عَلَيْهِ وَكَيْفِيَّتُهُ أَنْ يَتَمَضْمَضَ ثَلَاثًا وَيَسْتَنْشِقَ كَذَلِكَ يَأْخُذُ لِكُلِّ مَرَّةٍ مَاءً جَدِيدًا هَكَذَا فَعَلَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم وَمَا رُوِيَ عَنْهُ عليه السلام «أَنَّهُ تَمَضْمَضَ وَاسْتَنْشَقَ بِكَفٍّ وَاحِدٍ» مَعْنَاهُ أَنَّهُ لَمْ يَسْتَعِنْ بِالْيَدَيْنِ مِثْلَ مَا يَفْعَلُ فِي غَسْلِ الْوَجْهِ، أَوْ مَعْنَاهُ فَعَلَهُمَا بِالْيَدِ الْيُمْنَى فَيَكُونُ رَدًّا عَلَى مَنْ يَقُولُ: الِاسْتِنْشَاقُ بِالْيُسْرَى؛ لِأَنَّ الْأَنْفَ مَوْضِعُ الْأَذَى كَمَوْضِعِ الِاسْتِنْجَاءِ، وَقَوْلُهُ وَغَسْلِ فَمِهِ يَجُوزُ بِالْجَرِّ عَلَى أَنَّهُ مَعْطُوفٌ عَلَى التَّسْمِيَةِ فَتَكُونُ الْمَضْمَضَةُ مِنْ السُّنَّةِ الَّتِي فِي ابْتِدَاءِ الْوُضُوءِ؛ لِأَنَّهَا أَوَّلُ الْوُضُوءِ عَلَى اعْتِبَارِ التَّرْتِيبِ.قَالَ رحمه الله (وَتَخْلِيلُ لِحْيَتِهِ وَأَصَابِعِهِ) أَمَّا تَخْلِيلُ اللِّحْيَةِ فَقِيلَ هُوَ قَوْلُ أَبِي يُوسُفَ فَإِنَّهُ يَقُولُ إنَّهُ عليه السلام فَعَلَهُ وَعِنْدَهُمَا جَائِزٌ وَمَعْنَاهُ لَا يَكُونُ بِدْعَةً، وَلَيْسَ بِسُنَّةٍ لِأَنَّهُ إكْمَالُ الْفَرْضِ فِي مَحَلِّهِ، وَدَاخِلُهَا لَيْسَ بِمَحَلِّ الْفَرْضِ وَأَمَّا تَخْلِيلُ الْأَصَابِعِ فَسُنَّةٌ إجْمَاعًا لِلْأَمْرِــ[حاشية الشِّلْبِيِّ] قَوْلُهُ وَتَقْيِيدُهُ بِالْمُسْتَيْقِظِ فِي الْحَدِيثِ) «إذَا اسْتَيْقَظَ أَحَدُكُمْ مِنْ مَنَامِهِ فَلْيَغْسِلْ يَدَيْهِ قَبْلَ أَنْ يُدْخِلَهُمَا فِي وُضُوئِهِ فَإِنَّ أَحَدَكُمْ لَا يَدْرِي أَيْنَ بَاتَتْ يَدُهُ» أَخْرَجَهُ الْبُخَارِيُّ بِهَذِهِ الْعِبَارَةِ، وَبَقِيَّةُ الْجَمَاعَةِ بِأَلْفَاظٍ مُخْتَلِفَةٍ انْتَهَى عَيْنِيٌّ (قَوْلُهُ وَذَكَرَ اسْمَ اللَّهِ تَعَالَى) أَيْ فِي ابْتِدَائِهِ لِقَوْلِهِ صلى الله عليه وسلم «كُلُّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ» الْحَدِيثَ انْتَهَى غَايَةٌ (قَوْلُهُ فَلَمْ يَفُتْ) وَهُوَ إنَّمَا يَسْتَلْزِمُ فِي الْأَكْلِ تَحْصِيلَ السُّنَّةِ فِي الْبَاقِي لِاسْتِدْرَاكِ مَا فَاتَ انْتَهَى. (قَوْلُهُ إنَّهُ يُسَمِّي فِيهِمَا) أَيْ لَا حَالَةَ الِانْكِشَافِ وَلَا فِي مَحَلِّ النَّجَاسَةِ انْتَهَى كَمَالٌ.(قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَالسِّوَاكِ) أَيْ اسْتِعْمَالُهُ وَذَكَرَ فِي كِتَابِ الِاسْتِحْسَانِ مِنْ الْمُحِيطِ أَنَّ الْعَلْكَ لِلْمَرْأَةِ يَقُومُ مَقَامَ السِّوَاكِ لِأَنَّهَا تَخَافُ مِنْ السِّوَاكِ سُقُوطَ سِنِّهَا؛ لِأَنَّ سِنَّهَا أَضْعَفُ مِنْ سِنِّ الرَّجُلِ وَهُوَ مَا يُنَقِّي الْأَسْنَانَ انْتَهَى فَإِنْ قُلْت مِنْ فَوَائِده أَنَّهُ يَشُدُّ اللِّثَةَ فَكَيْفَ يَسْتَقِيمُ هَذَا فَالْجَوَابُ أَنَّهُ لَا بُعْدَ فِي كَوْنِ الْمُوَاظَبَةِ عَلَيْهِ قَدْ تُفْضِي إلَى سُقُوطِ الْأَسْنَانِ مِنْ بَعْضِ أَفْرَادِ الْإِنْسَانِ، وَمِمَّا يَشْهَدُ بِهِ مَا أَخْرَجَهُ الطَّبَرَانِيُّ فِي الْأَوْسَطِ بِرِجَالِ الصَّحِيحِ أَنَّهُ صلى الله عليه وسلم قَالَ «لَزِمْت السِّوَاكَ حَتَّى خَشِيت أَنْ يَدْرَدَ فِي» وَالدَّرَدُ سُقُوطُ الْأَسْنَانِ لَكِنَّ الْوَجْهَ أَنْ يُقَالَ لَا تُسْتَحَبُّ لِمَنْ هَذِهِ حَالَتُهُ الْمُوَاظَبَةُ عَلَيْهِ بَلْ يُسْتَحَبُّ لَهُ فِعْلُهُ أَحْيَانًا انْتَهَى. (قَوْلُهُ وَالْأَوَّلُ أَظْهَرُ) قَالَ الْعَيْنِيُّ قُلْت بَلْ الْأَظْهَرُ هُوَ الثَّانِي؛ لِأَنَّ الْمَنْقُولَ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ رضي الله عنه عَلَى مَا ذَكَرَهُ صَاحِبُ الْمُفِيدِ أَنَّ السِّوَاكَ مِنْ سُنَنِ الدِّينِ فَحِينَئِذٍ يَسْتَوِي فِيهِ كُلُّ الْأَحْوَالِ انْتَهَى.(قَوْلُهُ وَالصَّحِيحُ أَنَّهُمَا) أَيْ التَّسْمِيَةَ وَالسِّوَاكَ انْتَهَى (قَوْلُهُ عَدَلَ عَنْ الْمَضْمَضَةِ) وَالْمَضْمَضَةُ إدَارَةُ الْمَاءِ فِي الْفَمِ، وَأَمَّا الِاسْتِنْشَاقُ فَهُوَ جَذْبُ الْمَاءِ بِالْمَنْخَرَيْنِ انْتَهَى (قَوْلُهُ يُشْعِرُ بِالِاسْتِيعَابِ) وَإِمَّا تَنْبِيهًا عَلَى حَدَّيْهِمَا انْتَهَى عَيْنِيٌّ (قَوْلُهُ بَالِغْ فِي الْمَضْمَضَةِ وَالِاسْتِنْشَاقِ) الْمُبَالَغَةُ فِي الْمَضْمَضَةِ بِالْغَرْغَرَةِ وَفِي الِاسْتِنْشَاقِ بِالِاسْتِنْثَارِ انْتَهَى.كَافِي (قَوْلُهُ وَهُوَ) أَيْ غَسْلُ فَمِهِ وَأَنْفِهِ انْتَهَى (قَوْلُهُ وَاظَبَ عَلَيْهِ) وَلِقَائِلٍ أَنْ يَقُولَ فَعَلَى هَذَا يَنْبَغِي أَنْ تَكُونَا وَاجِبَتَيْنِ إذْ لَمْ يَذْكُرُوا عَنْهُ تَرْكَهُمَا وَلَا مَرَّةً وَاحِدَةً وَالْمُوَاظَبَةُ عَلَى الْفِعْلِ مَعَ عَدَمِ التَّرْكِ دَلِيلُ الْوُجُوبِ انْتَهَى. (قَوْلُهُ بِالْيَدِ الْيُسْرَى) أَيْ لِأَنَّ الْأَنْفَ مَوْضِعُ الْأَذَى كَمَوْضِعِ الِاسْتِنْجَاءِ انْتَهَى (قَوْلُهُ يَجُوزُ بِالْجَرِّ) أَيْ وَيَجُوزُ بِالرَّفْعِ عَطْفًا عَلَى الْغَسْلِ كَمَا قَالَ ذَلِكَ فِي السِّوَاكِ. قَالَ فِي الظَّهِيرِيَّةِ: وَإِذَا أَخَذَ الْمَاءَ بِكَفِّهِ فَمَضْمَضَ بِبَعْضِهِ وَاسْتَنْشَقَ بِالْبَاقِي جَازَ، وَلَوْ كَانَ عَلَى خِلَافِهِ لَا يَجُوزُ انْتَهَى (قَوْلُهُ لَيْسَ بِمَحَلِّ الْفَرْضِ) لِعَدَمِ وُجُوبِ إيصَالِ الْمَاءِ إلَى بَاطِنِ الشَّعْرِ، وَيُشْكِلُ عَلَى هَذَا بِالْمَضْمَضَةِ وَالِاسْتِنْشَاقِ فَإِنَّهُمَا سُنَّتَانِ مَعَ أَنَّهُمَا لَيْسَا فِي مَحَلِّ الْفَرْضِ، وَقَالَ الْكَاكِيُّ فِي جَوَابِهِ إنَّهُمَا فِي الْوَجْهِ وَالْوَجْهُ مَحَلُّ الْفَرْضِ إذْ لَهُمَا حُكْمُ الْخَارِجِ مِنْ وَجْهٍ كَمَا ذَكَرْنَا انْتَهَى.(قَوْلُهُ: وَأَمَّا تَخْلِيلُ الْأَصَابِعِ) أَيْ أَصَابِعِ الْيَدِ وَالرِّجْلِ انْتَهَى (قَوْلُهُ فَسُنَّةٌ إجْمَاعًا لِلْأَمْرِ الْوَارِدِ) فَإِنْ قِيلَ يَنْبَغِي أَنْ يَكُونَ التَّخْلِيلُ وَاجِبًا نَظَرًا إلَى الْأَمْرِ كَمَا قَالَ مَالِكٌ فِي الْيَدَيْنِ وَاحِدٌ وَثَانِيهَا وَفِي الرِّجْلَيْنِ أَيْضًا مَعَ كَوْنِهِ مَقْرُونًا بِالْوَعِيدِ لِتَارِكِهِ قُلْنَا هَذَا لَا يُفِيدُ الْفَرْضِيَّةَ لِكَوْنِهِ مِنْ الْآحَادِ وَلَا الْوُجُوبَ؛ لِأَنَّهُ لَا مَدْخَلَ لِلْوُجُوبِ فِي الْوُضُوءِ لِأَنَّهُ شَرْطُ الصَّلَاةِ فَيَكُونُ تَبَعًا لَهَا، وَلِهَذَا يَسْقُطُ بِسُقُوطِهَا وَيَجِبُ بِوُجُوبِهَا فَلَوْ قُلْنَا
Kendisiyle varid olan emir gereğince; yine araları (bıyık ve kaş gibi) farzın mahallidir, halbuki sakal –Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf'a göre– böyle değildir. Bu hüküm, suyun aralarına ulaşması halindedir; eğer ulaşmazsa, yani bitişik (sık) ise, o takdirde (aralarına suyu ulaştırmak) vâciptir. (Müellif) rahmetullahi aleyh buyurdu: "(Her uzvu) üçer kere yıkamak (sünnettir)." Zira Resûlullah (s.a.v.) üçer üçer abdest almış ve "Bu benim ve benden önceki peygamberlerin abdestidir. Kim bundan fazla veya eksik yaparsa haddi aşmış ve zulmetmiş olur" buyurmuştur. Sonra denilmiştir ki: 'Tecavüz' (haddi aşmak) fazlalığa râcidir; çünkü o haddi aşmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, kendi nefsine zulmetmiş olur" (et-Talâk 65/1). 'Zulüm' ise noksana râcidir. Allah Teâlâ: "Ondan hiçbir şey eksiltmedi" (el-Kehf 18/33) buyurmuştur; yani eksiltmedi. Binaenaleyh birinci (yıkayış) farz, ikincisi sünnet, üçüncüsü sünnetin kemâlidir. Denilmiştir ki ikinci ve üçüncü sünnettir. Denilmiştir ki ikincisi sünnet, üçüncüsü nafiledir. Denilmiştir ki bunun aksinedir. Ebû Bekr el-İskâf'tan rivayet edildiğine göre, üç kere yıkamak –tıpkı rükû ve secdeyi uzatmak ve benzeri gibi– farz olarak gerçekleşir. 'Fazlalık' ve 'noksanlık'ın mânası hakkında söz söylemişlerdir. Denilmiştir ki: Bunlarla sırf sayı (aded) kastedilmiştir. Denilmiştir ki: Fazlalık, abdest uzuvlarının sayısından fazla olmak; noksanlık ise abdest uzuvlarının sayısından eksik olmaktır. Denilmiştir ki: Fazlalık, sınırlanmış olan haddin ötesine geçmek; noksanlık ise sınırlanmış olan haddin gerisinde kalmaktır. Denilmiştir ki: Fazlalık ve noksanlık, kişinin üç kere yıkamayı sünnet olarak görmemesine bağlıdır. Öyle ki eğer üç kereyi sünnet görür, sonra başka bir ihtiyaçtan ötürü –meselâ abdest üzerine abdest almak kastıyla– fazla yaparsa, ona bir şey gerekmez. Aynı şekilde başka bir ihtiyaçtan ötürü noksan yapmak da böyledir.
(Müellif) rahmetullahi aleyh buyurdu: "(Abdeste) niyet etmek." Yani abdest için niyet; zamir abdest'e râcidir; çünkü zikredilen odur. Nitekim Kudûrî'nin Muhtasar'ında da bu şekilde geçmiştir: "Tahârete niyet eder" demiştir. Mezhebin tercih ettiği görüşe göre, tahâret olmaksızın sahih olmayan ibadetlerden birine –tıpkı teyemmümde olduğu gibi– niyet etmeli veya hadesi kaldırmaya niyet etmelidir. Bazılarına göre ise teyemmümde tahârete niyet etmek yeterlidir; burada da aynıdır. Bu takdirde kendisine (itiraz) yöneltilmez. Zamirin abdest alan kişiye de âid olması câizdir; çünkü kelâm buna delâlet etmektedir. Yani: "Kişinin namaza niyeti" anlamındadır; bu durumda mef'ûl (niyet edilen şey) mahzuftur. Sonra bu (niyet) sünnettir. İmam Şâfiî (r.a.) ise bunun farz olduğunu söylemiştir. Delili, Resûlullah (s.a.v.)'in "Ameller niyetlere göredir" hadisi ile bu (abdestin) bir ibadet olması, teyemmüm gibi niyet olmaksızın sahih olmamasıdır. Bizim delilimiz ise, Resûlullah (s.a.v.)'in bedevîye abdesti öğretirken –o câhil olduğu halde– niyeti öğretmemiş olmasıdır. Eğer niyet farz olsaydı, onu öğretirdi. Yine niyet, namazın şartıdır; diğer şartları gibi niyete ihtiyaç duymaz. Teyemmüm bundan müstesnadır; çünkü teyemmümde niyet emredilmiştir. Allah Teâlâ'nın "Temiz bir toprakla teyemmüm edin" (en-Nisâ 4/43) buyruğu, "kastedin" anlamındadır. Yine teyemmümde niyet, toprağı temizleyici (tahûr) kılmak içindir; zira toprak mülevvestir (kirlidir). Su ise bizzat kendisi, gerek hissen gerek şer'an ve hükmen temizleyicidir. Allah Teâlâ'nın "Temizleyici su" (el-Furkân 25/48) buyruğu bunu göstermektedir. Kim suyun temizleyici olması için niyeti şart koşarsa, onda (ibadete) ilavede bulunmuş olur ki bu neshtir. (Müellif) rahmetullahi aleyh buyurdu: "Başın tamamını ve kulakları, (başın) suyu ile bir kere mesh etmek." Yani iki kulağın tamamını baş suyu ile mesh etmek; çünkü kulaklar başa atfedilmiştir. Meshin keyfiyyeti hakkında söz söylemişlerdir. En zahir olan görüşe göre, kişi iki avucunu ve parmaklarını başının ön kısmına koyar, başın tamamını kaplayacak şekilde onları ensesine kadar uzatır; sonra iki parmağıyla kulaklarını mesh eder. Bu su (mesh edilen su), bu şekilde kullanılmış (müsta'mel) su olmaz; çünkü tek bir su ile (başın tamamını) kaplamak ancak bu şekilde mümkün olur.
[Şilbî Hâşiyesi'nden] Vücûb ile ilgili olarak, namazdaki gibi –tabi‘ asla müsâvî olduğu için– (hüküm sâbittir). Bu, Kâfî ve diğer eserlerde böyledir. Ancak bu zayıftır. Bu zayıflığın vechini, Şerhu'l-Usûl ile Câmi‘u'l-Esrâr fî Şerhi'l-Menâr'da vusûlün beyanında açıklamış bulunuyoruz. Bilakis kuvvetli vâcip görüşü şudur: Haber-i vâhid ile sâbit olan emir, ancak onu engelleyen bir mâni‘ bulunmaz ve zâhirinden çevirecek bir karîne mevcut olmazsa vücûb ifade eder; tıpkı sadaka-i fıtır, udhiyye ve Fâtiha haberlerinde olduğu gibi. Fakat engel bulunduğu takdirde vücûb ile hükmetmek mümkün olmaz. Burada ise bu emre, bedevînin (abdest) öğretilmesi ve kendisinde tahîlilin (parmakların arasına su geçirmenin) zikredilmediği Resûlullah (s.a.v.)'in abdestinin anlatıldığı haberler ârız olmuştur. Bu sebeple, delil ile elden geldiğince amel ederek (emir), vücûbun altında bir derece olan nedb veya sünnete hamledilmiştir. Abdest hakkında zâhirleri (vücûba) delâlet eden bütün delillerin durumu da böyledir; onlar üzerinde düşündüğünüzde, bunların (vücûb ile) hükmetmeyi engelleyen delillerle muâraza edildiğini görürsünüz. Hocam Allâme (rahmetullahi aleyh), Resûlullah (s.a.v.)'in "(Parmaklarınızı) aralayın" hadisi hakkında şöyle buyurmuştur: Bu hadis, ayağın vazifesinin mesh değil, yıkamak olduğuna delildir. O halde bu, Râfızîler'e karşı bir hüccettir.
Kâkî (Hâşiyesi'nde) belirtildiğine göre: "(Müellifin) 'Haddi aşmış ve zulmetmiş olur' sözü" hakkında Kirmânî bunun zayıf olduğunu söylemiştir. Irâkî, İhyâ hadislerinin tahrici hakkında: "Bunun bir aslını bulamadım" demiştir. Şâyet dersen ki: "Eğer üçten noksan yapmak zulüm olsaydı, o takdirde üç kere yıkamak sünnet değil, vâcip olurdu?" Cevaben derim ki: "Onun zulüm olması, kişinin (üç kere yıkamayı) sünnet olarak görmemesine itibâr iledir; yalnızca noksanlığın kendisine değil."
(Şu söz): "Üçüncüsü nafiledir." Zahiren bu, birincisi ile aynı mânadadır. (Fethu'l-Kadîr'den)
(Şu söz): "Denilmiştir ki fazlalık sınırlanmış olan haddin ötesine geçmektir... sonuna kadar" Bu te'vîli, Resûlullah (s.a.v.)'in: "Sizden kim (abdestte) gurresini (yüz ve el parlaklığını) uzatabilirse yapsın" hadisi reddetmektedir. Hadis, Meşâbîh'te geçmektedir. Buna cevap ise şudur: Burada kastedilen, (üçten) fazla yapmanın, farzın onsuz hâsıl olmayacağı itikadına (dayanarak yapılan) fazlalık olduğudur.
(Şu söz): "Sonra başka bir ihtiyaçtan ötürü fazla yaparsa" –meselâ abdest almayı istemek veya şüphe halinde kalbini tatmin etmek gibi– (Kâfî'den)
(Şu söz): "Aynı şekilde başka bir ihtiyaçtan ötürü noksan yapmak da böyledir" –meselâ suyun kifâyetsizliği gibi–
(Şu söz): "Tahâret olmaksızın sahih olmayan ibadetlerden birine niyet etmesi" –Buna göre meselâ oruca niyet ederse, bu onu namazdan cüzî (yeterli) olmaz. Hâsılı, metnin ibâresinin zâhiri, tahârete niyet etmenin sünnet olduğunu ifade etmektedir. Halbuki durum öyle değildir; bilakis sünnet olan, tahâret olmaksızın sahih olmayan bir ibadete –namaz gibi– niyet etmektir. O halde (metni) zâhirine hamletmek, ancak bazılarının kavline göre sahih olur. (Yahyâ Hâşiyesi'nden) Niyetin vakti, yüzü yıkarkendir; mahalli ise kalptir. (Cevhere'den) Kudûrî (r.a.) Muhtasar'ında şöyle buyurmuştur: "Abdest alan kimse için tahârete niyet etmek müstehaptır." Şeyh Kâsım (r.a.) şerhinde: "Yani kalbiyle Allah Teâlâ'nın emrine imtisâlen abdest fiillerini tahâret için icra etmeyi kastetmesidir" buyurmuştur. Ebû Zür'a'nın: "Su, hadesi kaldırmak ve namazı mubah kılmak içindir" sözü ise bir şey ifade etmez; çünkü niyet kalbin amelidir, unutmaya itibar edilmez. Esahh olan görüş, niyetin sünnet olduğudur; çünkü icmâ ile onunla fiil kurbet (Allah'a yakınlık) hâline gelir.
(Metinde geçen "Başın tamamını bir kere mesh etmek" sözü hakkında ez-Zahîriyye'de: "Bunu (terk etmeyi) âdet haline getirmek günahtır. Yıkamada üç kere yapmak sünnet; başı mesh etmede farklı sularla üç kere yapmak ise bid'attır. Ebû Hanîfe'den garîb rivayette ise sünnettir" denilmiştir.
(Metinde geçen "Sonra iki parmağıyla kulaklarını mesh eder" sözü hakkında el-Yenâbî‘’da: "Sonra şehâdet parmağını kulağının içine sokar, başparmaklarını da kulaklarının arkasında döndürür" denilmiştir. Miskîn Şerhi'nde: "Parmakları kulak deliğine sokmak edeptir, sünnet değildir; meşhur olan budur" denilmiştir. el-Muhît'te de böyledir.
الْوَارِدِ بِهِ، وَلِأَنَّ أَثْنَاءَهَا مَحَلٌّ لِلْفَرْضِ بِخِلَافِ اللِّحْيَةِ عِنْدَهُمَا هَذَا إذَا وَصَلَ الْمَاءُ إلَى أَثْنَائِهَا، وَإِنْ لَمْ يَصِلْ بِأَنْ كَانَتْ مُنْضَمَّةً فَوَاجِبٌ. قَالَ رحمه الله (وَتَثْلِيثُ الْغَسْلِ) لِأَنَّهُ عليه السلام «تَوَضَّأَ ثَلَاثًا ثَلَاثًا، وَقَالَ هَذَا وُضُوئِي وَوُضُوءُ الْأَنْبِيَاءِ مِنْ قَبْلِي فَمَنْ زَادَ عَلَى هَذَا أَوْ نَقَصَ فَقَدْ تَعَدَّى وَظَلَمَ»، ثُمَّ قِيلَ التَّعَدِّي يَرْجِعُ إلَى الزِّيَادَةِ لِأَنَّهُ مُجَاوَزَةُ الْحَدِّ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى {وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ} [الطلاق: ١] وَالظُّلْمُ إلَى النُّقْصَانِ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى {وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئًا} [الكهف: ٣٣] أَيْ لَمْ تَنْقُصْ، فَالْأَوَّلُ فَرْضٌ وَالثَّانِي سُنَّةٌ وَالثَّالِثُ إكْمَالُ السُّنَّةِ، وَقِيلَ الثَّانِي وَالثَّالِثُ سُنَّةٌ، وَقِيلَ الثَّانِي سُنَّةٌ وَالثَّالِثُ نَفْلٌ، وَقِيلَ عَلَى عَكْسِهِ، وَعَنْ أَبِي بَكْرٍ الْإِسْكَافِ أَنَّ الثَّلَاثَ تَقَعُ فَرْضًا كَإِطَالَةِ الرُّكُوعِ وَالسُّجُودِ وَنَحْوِ ذَلِكَ وَتَكَلَّمُوا فِي مَعْنَى الزِّيَادَةِ وَالنُّقْصَانِ قِيلَ أُرِيدَ بِهِ مُجَرَّدُ الْعَدَدِ فِيهِمَا، وَقِيلَ الزِّيَادَةُ عَلَى أَعْضَاءِ الْوُضُوءِ، وَالنُّقْصَانُ عَنْ أَعْضَاءِ الْوُضُوءِ، وَقِيلَ الزِّيَادَةُ عَلَى الْحَدِّ الْمَحْدُودِ، وَالنُّقْصَانُ عَنْ الْحَدِّ الْمَحْدُودِ، وَقِيلَ الزِّيَادَةُ وَالنُّقْصَانُ لِعَدَمِ رُؤْيَتِهِ الثَّلَاثَ سُنَّةً حَتَّى لَوْ رَأَى الثَّلَاثَ سُنَّةً، ثُمَّ زَادَ لِحَاجَةٍ أُخْرَى كَإِرَادَةِ الْوُضُوءِ عَلَى الْوُضُوءِ لَيْسَ عَلَيْهِ شَيْءٌ، وَكَذَا النُّقْصَانُ لِحَاجَةٍ أُخْرَى.قَالَ رحمه الله (وَنِيَّتُهُ) أَيْ وَنِيَّةُ الْوُضُوءِ وَالْهَاءُ رَاجِعَةٌ إلَى الْوُضُوءِ لِأَنَّهُ الْمَذْكُورُ، وَكَذَا وَقَعَ فِي مُخْتَصَرِ الْقُدُورِيِّ حَيْثُ قَالَ يَنْوِي الطَّهَارَةَ وَالْمَذْهَبُ أَنْ يَنْوِيَ مَا لَا يَصِحُّ إلَّا بِالطَّهَارَةِ مِنْ الْعِبَادَاتِ أَوْ رَفْعَ الْحَدَثِ كَمَا فِي التَّيَمُّمِ وَعَنْ بَعْضِهِمْ نِيَّةُ الطَّهَارَةِ فِي التَّيَمُّمِ تَكْفِي فَكَذَا هَاهُنَا فَعَلَى هَذَا لَا يَرِدُ عَلَيْهِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الضَّمِيرُ عَائِدًا عَلَى الشَّخْصِ الْمُتَوَضِّئِ؛ لِأَنَّ الْكَلَامَ يَدُلُّ عَلَيْهِ أَيْ وَنِيَّةُ الرَّجُلِ الصَّلَاةَ، فَيَكُونُ الْمَفْعُولُ مَحْذُوفًا ثُمَّ هِيَ سُنَّةٌ، وَقَالَ الشَّافِعِيُّ رحمه الله فَرْضٌ لِقَوْلِهِ عليه السلام «الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ» وَلِأَنَّهُ عِبَادَةٌ فَلَا يَصِحُّ بِدُونِ النِّيَّةِ كَالتَّيَمُّمِ، وَلَنَا أَنَّهُ عليه السلام لَمْ يُعَلِّمْ الْأَعْرَابِيَّ النِّيَّةَ حِينَ عَلَّمَهُ الْوُضُوءَ مَعَ جَهْلِهِ، وَلَوْ كَانَ فَرْضًا لَعَلَّمَهُ، وَلِأَنَّهُ شَرْطُ الصَّلَاةِ فَلَا يَفْتَقِرُ إلَى النِّيَّةِ كَسَائِرِ شُرُوطِهَا بِخِلَافِ التَّيَمُّمِ؛ لِأَنَّ النِّيَّةَ مَأْمُورٌ بِهَا فِيهِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى {فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا} [النساء: ٤٣] أَيْ فَاقْصِدُوا، وَلِأَنَّهَا فِي التَّيَمُّمِ لِصَيْرُورَةِ التُّرَابِ طَهُورًا لِأَنَّهُ مُلَوَّثِ وَالْمَاءُ مُطَهِّرٌ بِنَفْسِهِ حِسًّا وَكَذَا شَرْعًا وَحُكْمًا لِقَوْلِهِ تَعَالَى {مَاءً طَهُورًا} [الفرقان: ٤٨] فَمَنْ شَرَطَ النِّيَّةَ لِصَيْرُورَتِهِ طَهُورًا فَقَدْ زَادَ فِيهِ، وَهُوَ نَسْخٌ قَالَ رحمه الله (وَمَسْحُ كُلِّ رَأْسِهِ مَرَّةً وَأُذُنَيْهِ بِمَائِهِ) أَيْ وَمَسْحُ كُلِّ أُذُنَيْهِ بِمَاءِ الرَّأْسِ؛ لِأَنَّهُ مَعْطُوفٌ عَلَى الرَّأْسِ وَتَكَلَّمُوا فِي كَيْفِيَّةِ الْمَسْحِ.وَالْأَظْهَرُ أَنَّهُ يَضَعُ كَفَّيْهِ وَأَصَابِعَهُ عَلَى مُقَدَّمِ رَأْسِهِ، وَيَمُدُّهُمَا إلَى قَفَاهُ عَلَى وَجْهٍ يَسْتَوْعِبُ جَمِيعَ الرَّأْسِ، ثُمَّ يَمْسَحُ أُذُنَيْهِ بِإِصْبَعَيْهِ وَلَا يَكُونُ الْمَاءُ مُسْتَعْمَلًا بِهَذَا؛ لِأَنَّ الِاسْتِيعَابَ بِمَاءٍ وَاحِدٍ لَا يَكُونُ إلَّا بِهَذِهِــ[حاشية الشِّلْبِيِّ] بِالْوُجُوبِ كَمَا فِي الصَّلَاةِ لَسَاوَى التَّبَعُ الْأَصْلَ كَذَا فِي الْكَافِي وَغَيْرِهِ لَكِنَّ هَذَا ضَعِيفٌ، وَقَدْ بَيَّنَّا وَجْهَ الضَّعْفِ فِي بَيَانِ الْوُصُولِ فِي شَرْحِ الْأُصُولِ وَجَامِعِ الْأَسْرَارِ فِي شَرْحِ الْمَنَارِ بَلْ الْوَاجِبُ الْقَوِيُّ أَنَّ الْأَمْرَ الثَّابِتَ بِخَبَرِ الْوَاحِدِ إنَّمَا يُفِيدُ الْوُجُوبَ إذَا لَمْ يَمْنَعْهُ مَانِعٌ وَلَمْ تُوجَدْ قَرِينَةٌ صَارِفَةٌ عَنْ ظَاهِرِهِ كَخَبَرِ صَدَقَةِ الْفِطْرِ وَالْأُضْحِيَّةِ وَخَبَرِ الْفَاتِحَةِ.أَمَّا إذَا وُجِدَ لَا يُمْكِنُ الْقَوْلُ بِالْوُجُوبِ وَهَاهُنَا عَارَضَ هَذَا الْأَمْرَ مِنْ تَعْلِيمِ الْأَعْرَابِيِّ وَالْأَخْبَارِ الَّتِي حُكِيَ فِيهَا وُضُوءُ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِأَنَّ التَّخْلِيلَ لَمْ يُذْكَرْ فِيهَا فَحُمِلَ عَلَى النَّدْبِ أَوْ السُّنَّةِ الَّتِي دُونَ الْوُجُوبِ عَمَلًا بِالدَّلِيلِ بِقَدْرِ الْإِمْكَانِ وَهَكَذَا جَمِيعُ الدَّلَائِلِ الَّتِي تَدُلُّ ظَوَاهِرُهَا عَلَيْهِ فِي الْوُضُوءِ مُعَارَضٌ بِمَا يَمْنَعُ الْقَوْلَ بِهِ إذَا تَأَمَّلْت فِيهَا وَقَالَ شَيْخِي الْعَلَّامَةُ فِي قَوْلِهِ عليه الصلاة والسلام «خَلِّلُوا» الْحَدِيثَ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ وَظِيفَةَ الرِّجْلِ الْغَسْلُ لَا الْمَسْحُ فَكَانَ حُجَّةً عَلَى الرَّوَافِضِ انْتَهَى كَاكِيٌّ (قَوْلُهُ «فَقَدْ تَعَدَّى وَظَلَمَ») قَالَ الْكَرْمَانِيُّ إنَّهُ ضَعِيفٌ، وَقَالَ الْعِرَاقِيُّ فِي تَخْرِيجِ أَحَادِيثِ الْإِحْيَاءِ: إنَّهُ لَمْ يَجِدْ لَهُ أَصْلًا انْتَهَى فَإِنْ قُلْت لَوْ كَانَ النَّقْصُ مِنْ الثَّلَاثِ ظُلْمًا كَانَ التَّثْلِيثُ وَاجِبًا لَا سُنَّةً قُلْت: كَوْنُهُ ظُلْمًا بِاعْتِبَارِ عَدَمِ رُؤْيَتِهِ سُنَّةً لَا بِمُجَرَّدِ النَّقْضِ انْتَهَى يَحْيَى.(قَوْلُهُ وَالثَّالِثُ نَفْلٌ) وَالظَّاهِرُ أَنَّهُ بِمَعْنَى الْأَوَّلِ انْتَهَى فَتْحٌ (قَوْلُهُ وَقِيلَ الزِّيَادَةُ عَلَى الْحَدِّ الْمَحْدُودِ إلَى آخِرِهِ) رَدَّ هَذَا التَّأْوِيلَ قَوْلُهُ عليه الصلاة والسلام «مَنْ اسْتَطَاعَ مِنْكُمْ أَنْ يُطِيلَ غُرَّتَهُ فَلْيَفْعَلْ» وَالْحَدِيثُ فِي الْمَصَابِيحِ وَجَوَابُهُ أَنَّ الْمُرَادَ هُوَ الزِّيَادَةُ عَلَى اعْتِقَادِ أَنَّ الْفَرْضَ لَمْ يَحْصُلْ بِدُونِهَا انْتَهَى. (قَوْلُهُ ثُمَّ زَادَ لِحَاجَةٍ أُخْرَى) كَإِرَادَةِ الْوُضُوءِ أَوْ طُمَأْنِينَةِ الْقَلْبِ عِنْدَ الشَّكِّ انْتَهَى كَافِي (قَوْلُهُ وَكَذَا النُّقْصَانُ لِحَاجَةٍ أُخْرَى) كَإِعْوَازِ الْمَاءِ انْتَهَى (قَوْلُهُ أَنْ يَنْوِيَ مَا لَا يَصِحُّ إلَّا بِالطَّهَارَةِ مِنْ الْعِبَادَةِ) فَلَوْ نَوَى الصَّوْمَ مَثَلًا لَا يُجْزِئُهُ عَنْ الصَّلَاةِ، وَالْحَاصِلُ أَنَّ ظَاهِرَ عِبَارَةِ الْمَتْنِ تُفِيدُ أَنَّ السُّنَّةَ نِيَّةُ الطَّهَارَةِ، وَلَيْسَ كَذَلِكَ بَلْ السُّنَّةُ أَنْ يَنْوِيَ عِبَادَةً لَا تَصِحُّ بِدُونِ الطَّهَارَةِ كَالصَّلَاةِ فَلَا يَصِحُّ الْحَمْلُ عَلَى الظَّاهِرِ إلَّا عَلَى قَوْلِ الْبَعْضِ انْتَهَى يَحْيَى وَوَقْتُهَا عِنْدَ غَسْلِ الْوَجْهِ وَمَحَلُّهَا الْقَلْبُ انْتَهَى جَوْهَرَةٌ قَالَ الْقُدُورِيُّ رحمه الله فِي مُخْتَصَرِهِ: وَيُسْتَحَبُّ لِلْمُتَوَضِّئِ أَنْ يَنْوِيَ الطَّهَارَةَ قَالَ الشَّيْخُ قَاسِمٌ رحمه الله فِي شَرْحِهِ أَيْ يَقْصِدَ بِقَلْبِهِ إيقَاعَ أَفْعَالِ الْوُضُوءِ لِلطَّهَارَةِ امْتِثَالًا لِأَمْرِ اللَّهِ تَعَالَى وَمَا قَالَهُ أَبُو زُرْعَةَ: إنَّ الْمَاءَ لِرَفْعِ الْحَدَثِ وَاسْتِبَاحَةِ الصَّلَاةِ فَلَيْسَ بِشَيْءٍ؛ لِأَنَّ النِّيَّةَ عَمَلُ الْقَلْبِ وَلَا مُعْتَبَرَ بِالنِّسْيَانِ، وَالْأَصَحُّ أَنَّ النِّيَّةَ سُنَّةٌ لِأَنَّ بِهَا يَصِيرُ الْفِعْلُ قُرْبَةً بِالْإِجْمَاعِ انْتَهَى.(قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَمَسْحُ كُلِّ رَأْسِهِ مَرَّةً) وَتَرْكُهُ دَائِمًا إثْمٌ قَالَ فِي الظَّهِيرِيَّةِ وَالتَّثْلِيثُ فِي الْغَسْلِ سُنَّةٌ وَالتَّثْلِيثُ فِي مَسْحِ الرَّأْسِ بِالْمِيَاهِ الْمُخْتَلِفَةِ بِدْعَةٌ، وَعَنْ أَبِي حَنِيفَةَ فِي غَرِيبِ الرِّوَايَةِ سُنَّةٌ انْتَهَى. (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ ثُمَّ يَمْسَحُ أُذُنَيْهِ بِإِصْبَعَيْهِ) قَالَ فِي الْيَنَابِيعِ ثُمَّ يُدْخِلُ السَّبَّابَةَ فِي أُذُنِهِ وَيُدِيرُ إبْهَامَيْهِ مِنْ وَرَائِهِمَا انْتَهَى قَالَ فِي شَرْحِ مِسْكِينٍ وَإِدْخَالُ الْأَصَابِعِ فِي صِمَاخِ الْأُذُنَيْنِ أَدَبٌ، وَلَيْسَ بِسُنَّةٍ هُوَ الْمَشْهُورُ وَكَذَا فِي الْمُحِيطِ انْتَهَى
Tarîkate ve onlardan bazısının, (mesh sırasında) ellerini yanlara ayırmanın kullanımdan kaçınmak amacıyla olduğu yönündeki sözü fayda vermez; çünkü ister istemez el koyma (vaz‘) ve uzatma (med) gereklidir. Eğer ilk koyuş itibarıyla kullanılmış ise ikincisi de aynıdır; o halde geciktirmenin faydası yoktur. Ayrıca kulaklar baştan sayılır nassla; yani hükümleri başın hükmü gibidir. Bu ise ancak, başı mesh ettiği su ile kulakları da mesh etmesiyle olur. Ayrıca başın her bir cüzü için suyun yenilenmesine ihtiyaç olmadığına göre, kulak ona tabi olduğu için önceliklidir. Müellifin (rahimehullah) ‘bir kere’ sözü bizim mezhebimizdir. Şâfiî (rahimehullah) ise, yıkanan uzuvlar gibi üç kere dedi. Bizim delilimiz: Osman (r.a.) Resûlullah’ın (s.a.v.) abdestini naklederken bir kere mesh ettiğini rivayet etmiştir. Ayrıca tekrar, yıkamada temizlikte mübalağa içindir; mesh ile bu elde edilmez, o halde tekrar fayda vermez. Bu itibarla mest, cebire ve teyemmüm meshi gibi olur.
Müellif (rahimehullah): ‘Tertîb-i mensûs’ buyurdu. Yani âlimler tarafından belirtilen tertîb. Kişi, Allah’ın zikrine başladığı yerden başlar. Bu, şâri‘ tarafından nas edilmiş değildir, ileride beyanı geleceği gibi. Bu bizce sünnettir; Şâfiî (rahimehullah) ise farzdır, çünkü Allah Teâlâ’nın ‘Namaza kalktığınızda yüzlerinizi ve ellerinizi yıkayın…’ âyeti (Mâide 6). فَ harfi ta‘kīb (hemen ardından gelme) içindir; başkasıyla başlamaya cevaz veren kişi fasıl yapmış olur. Ayrıca Resûlullah (s.a.v.)’in ‘Allah, suyu yerlerine koyup ellerini, sonra yüzünü, sonra kollarını yıkamadıkça bir kişinin namazını kabul etmez’ hadisindeki ثُمَّ harfi tertîb içindir. Delilimiz: Vâv harfi, dilcilerin icmâı ile mutlak cem‘ içindir; bunu Sîbeveyh de nass olarak belirtmiştir. فَ’ya taalluku konusunda şöyle deriz: فَ her ne kadar tertîb gerektirse de, فَ’nin girdiği fiilin üzerine vâv ile atfedilen, o fiille beraber tek bir şey gibidir. Bu itibarla فَ, bu organların yıkanmasını namaza kalkışa bağlamıştır; birbirlerine tertîbini değil. Bu zarûretle bilinir. Allah Teâlâ ‘Kim bir mümini hatâen öldürürse, mümin bir köle azad etmesi ve ailesine teslim edilecek bir diyet gerekir’ (Nisâ 92) buyurmuştur. Bunda kâtil, icmâ ile dilediğinden başlayabilir. Eğer bir kişi hizmetçisine: ‘Çarşıya girdiğinde et, ekmek ve muz satın al’ dese, önce eti alması gerekmez. ثُمَّ ile ilgili cevap ise: ثُمَّ zâhirinden iki yönden terkedilmiştir: Biri, ellerle başlamayı gerektirir, hâlbuki o yüzle başlamayı gerektiriyor. İkincisi, ثُمَّ terahî (gecikme) içindir, ama hiç kimse bunu söylememiştir. Bu yüzden vâv anlamında olmuştur; nitekim Allah’ın ‘Andolsun sizi yarattık, sonra da şekillendirdik’ (A‘râf 11) âyetinde ‘ve şekillendirdik’ anlamındadır. Ayrıca ‘Fakat o sarp yokuşu aşamadı’ (Beled 11) âyetinden ‘Sonra iman edenlerden olanlar’ (Beled 17) âyetine kadar: ‘ve iman edenlerden olanlar’ anlamında, yani besleme anında iman etmiş olmalı; çünkü kâfirin beslemesi fayda vermez, sonradan iman etse bile. Eğer denilse ki: Başka bir hadiste Nebî (s.a.v.) birer kere abdest alırken ‘Bu, Allah’ın ancak kendisiyle namazı kabul ettiği bir abdesttir’ buyurmuştur; bu tertîbi gerektirir; zira zâhiren onun abdesti tertîbli idi. Deriz ki: Zâhiren onun abdesti ağız çalkalama, buruna su çekme, sağdan başlama gibi edeplerle idi ve hiç kimse bunu söylememiştir.
Müellif (rahimehullah) ‘Muvâlât’ buyurdu: Çünkü Nebî (s.a.v.) ona devam etmiştir. O, ikinci uzvu birinci kurumadan önce yıkamaktır. Bir rivâyet de aralarında abdest dışında başka bir işle meşgul olmamaktır. Müellif (rahimehullah) ‘Müstehâbbı tayâmündür’ buyurdu: Âişe (r.anhâ) hadisine dayanarak Nebî (s.a.v.) pabuç giymek, saç taramak ve temizlenmek gibi her işinde sağdan başlamayı severdi. Müellif (rahimehullah) ‘Boynunu mesh etmesi’ buyurdu: Çünkü Nebî (s.a.v.) onu mesh etmiştir. Abdestin edeplerindendir: Kıbleye yönelmek, organları ovmak, serçe parmağını kulak deliğine sokmak (Gâye’de zikredilmiştir), vakitten önce abdest almak, yüzüğünü hareket ettirmek, abdestte başkasından yardım istememek ve…
[Haşiyetü’ş-Şilbî]: Onun ‘ellerini yanlara ayırması’ sözünün açıklaması: Yani parmaklarını başın ön kısmından enseye kadar uzatır, sonra iki şakaklarını avuç içleriyle mesh eder. Yahya es-Sîrâmî böyle söyledi. ‘Vaz‘ ve medden kaçınılmaz’ sözü: Yani avuçları koymak ve uzatmak gerekir. ‘Şâfiî üç kere’ sözü: Bu, Ebû Hanîfe’den de bir rivâyettir (Kâfî). ‘Tekrar’ sözü: Yani meshin tekrarı yıkama sayılır, böylece başın vazifesini değiştirir. Bizim kıyasımız Şâfiî’nin kıyasından daha evlâdır, çünkü o memsûhu mağsûle kıyaslarken biz memsûhu memsûha kıyaslıyoruz (İbn Ferşete). ‘Âlimler tarafından belirtilen’ sözü: Nass tarafından belirtileni dışarıda bırakmak içindir; çünkü ona muhalefet caiz değildir. ‘Allah bir kişinin namazını kabul etmez…’ hadisi: Ebû Bekr er-Râzî bu hadisi zayıf saymış, Nevevî de zayıf ve meşhur olmadığını söylemiştir (Kâkî). ‘Namaza kalkışa bağlı’ sözü: Sanki ‘Vallahu a‘lem şu organları yıkayın’ denmiş gibi olur. ‘O’ zamiri: Ya Kur’an nassı ya da Şâfiî’dir. Allah’ın ‘Andolsun sizi yarattık, sonra şekillendirdik’ (A‘râf 11) âyeti ‘ve şekillendirdik’ anlamındadır. ‘Fakat sarp yokuşu aşamadı’ (Beled 11) âyetinden ‘Sonra iman edenlerden olanlar’ (Beled 17) âyetine kadar: ‘ve iman edenlerden olanlar’ anlamında, yani besleme anında iman etmiş olmalı; çünkü kâfiri beslemenin faydası yoktur, sonra iman etse bile. Bu, Yahya es-Sîrâmî’nin asıl nüshasında Şeyh Şemseddin ez-Zerâyetî’nin hattıyla böyledir. Sîrâmî dedi ki: Bu, müellifin hattıyla olan müsveddede bulunmadı. ‘Hiç kimse söylememiştir’ sözü: Yani hiç kimse edepler olmadan namazın kabul edilmeyeceğini söylememiştir; böylece kabul etmemenin abdestin aslına döndüğü, sünnet ve edeplerine olmadığı anlaşılır (Yahya). [Abdestin müstehapları] ‘Metinde boynunu meshetmesi’ sözü: Yani ellerin arkası ile, ıslaklığı kullanmamak için; boğaz (hulkum) ise bid‘attır (Kemâl). İhtiyar’da denildi: Boyun meshinin sünnet olduğu söylendiği gibi müstehap olduğu da söylenmiştir. [Abdestin âdâbı] ‘Onda başkasından yardım istememesi’ sözü: İhtiyar’da şöyle denilir: Kişinin abdestinde başkasından yardım istemesi mekruhtur; ancak fecr vaktinde olursa, sevabı daha büyük ve ibadeti daha saf olur. Sahîh-i Buhârî’de Usâme (r.a.)’nin Nebî (s.a.v.)’e abdestinde su döktüğü, aynı şekilde Mugīre b. Şu‘be (r.a.)’nin de yaptığı rivayet edilmiştir. Muğlatây şerhinde Taberî’den şu nakledilir: İbn Abbas’ın Ömer’in ellerine abdest suyu döktüğü sahihtir. İbn Ömer’den bunun men edildiği rivayet edilmişse de sahih olan hilâfıdır; çünkü men eden ravi meçhuldür. Mücâhid’in İbn Ömer’e su döküp ayaklarını yıkadığı sabittir. Ali’den (r.a.) gelen nehy de sahih değildir; çünkü Nadr b. Mansur’un Ebü’l-Cûn vasıtasıyla rivayetidir ve ikisi de dinde hüccet değildir. Şöyle denilebilir: Usâme (r.a.) onun emri olmaksızın gönüllü olarak su döktü; başkaları da aynı şekilde. Kişinin abdest için yardım talep etmesi caiz midir?
الطَّرِيقَةِ وَمَا قَالَهُ بَعْضُهُمْ مِنْ أَنَّهُ يُجَافِي كَفَّيْهِ تَحَرُّزًا عَنْ الِاسْتِعْمَالِ لَا يُفِيدُ؛ لِأَنَّهُ لَا بُدَّ مِنْ الْوَضْعِ وَالْمَدِّ فَإِنْ كَانَ مُسْتَعْمَلًا بِالْوَضْعِ الْأَوَّلِ فَكَذَا بِالثَّانِي فَلَا يُفِيدُ تَأْخِيرُهُ، وَلِأَنَّ الْأُذُنَيْنِ مِنْ الرَّأْسِ بِالنَّصِّ أَيْ حُكْمُهُمَا حُكْمُ الرَّأْسِ، وَلَا يَكُونُ ذَلِكَ إلَّا إذَا مَسَحَهُمَا بِمَاءٍ مَسَحَ بِهِ الرَّأْسَ، وَلِأَنَّهُ لَا يَحْتَاجُ إلَى تَجْدِيدِ الْمَاءِ لِكُلِّ جُزْءٍ مِنْ أَجْزَاءِ الرَّأْسِ فَالْأُذُنُ أَوْلَى لِكَوْنِهِ تَبَعًا لَهُ، وَقَوْلُهُ مَرَّةً مَذْهَبُنَا، وَقَالَ الشَّافِعِيُّ رحمه الله ثَلَاثًا كَالْمَغْسُولِ، وَلَنَا «أَنَّ عُثْمَانَ حَكَى وُضُوءَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَمَسَحَ مَرَّةً» وَلِأَنَّ التَّكْرَارَ فِي الْغَسْلِ لِأَجْلِ الْمُبَالَغَةِ فِي التَّنْظِيفِ، وَلَا يَحْصُلُ ذَلِكَ بِالْمَسْحِ فَلَا يُفِيدُ التَّكْرَارُ فَصَارَ كَمَسْحِ الْخُفِّ وَالْجَبِيرَةِ وَالتَّيَمُّمِ.قَالَ رحمه الله (وَالتَّرْتِيبُ الْمَنْصُوصُ) أَيْ التَّرْتِيبُ الْمَنْصُوصُ عَلَيْهِ مِنْ جِهَةِ الْعُلَمَاءِ، وَهُوَ أَنْ يَبْدَأَ بِمَا بَدَأَ اللَّهُ بِذِكْرِهِ، وَلَا نَصَّ عَلَيْهِ مِنْ جِهَةِ الشَّارِعِ عَلَى مَا يَأْتِي بَيَانُهُ، وَهُوَ سُنَّةٌ عِنْدَنَا وَقَالَ الشَّافِعِيُّ رحمه الله فَرْضٌ لِقَوْلِهِ تَعَالَى لِقَوْلِهِ {إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ} [المائدة: ٦] الْآيَةَ فَأَوْجَبَ غَسْلَ الْوَجْهِ عَقِيبَ الْقِيَامِ إلَى الصَّلَاةِ مِنْ غَيْرِ فَصْلٍ؛ لِأَنَّ الْفَاءَ لِلتَّعْقِيبِ، وَمَنْ أَجَازَ الْبُدَاءَةَ بِغَيْرِهِ فَقَدْ فَصَلَ، وَلِقَوْلِهِ صلى الله عليه وسلم «لَا يَقْبَلُ اللَّهُ صَلَاةَ امْرِئٍ حَتَّى يَضَعَ الطَّهُورَ مَوَاضِعَهُ فَيَغْسِلَ يَدَيْهِ ثُمَّ يَغْسِلَ وَجْهَهُ ثُمَّ ذِرَاعَيْهِ» الْحَدِيثَ وَكَلِمَةُ ثُمَّ لِلتَّرْتِيبِ، وَلَنَا أَنَّ الْوَاوَ لِمُطْلَقِ الْجَمْعِ بِإِجْمَاعِ أَهْلِ اللُّغَةِ نَصَّ عَلَيْهِ سِيبَوَيْهِ، وَأَمَّا تَعَلُّقُهُ بِالْفَاءِ قُلْنَا إنَّ الْفَاءَ وَإِنْ اقْتَضَتْ التَّرْتِيبَ لَكِنَّ الْمَعْطُوفَ عَلَى مَا دَخَلَتْ عَلَيْهِ الْفَاءُ بِالْوَاوِ مَعَ مَا دَخَلَتْ عَلَيْهِ كَالشَّيْءِ الْوَاحِدَةِ فَأَفَادَتْ تَرْتِيبَ غَسْلِ هَذِهِ الْأَعْضَاءِ عَلَى الْقِيَامِ إلَى الصَّلَاةِ لَا تَرْتِيبَ بَعْضِهَا عَلَى بَعْضٍ وَهَذَا مِمَّا يُعْلَمُ بِالْبَدِيهَةِ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى {وَمَنْ قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَأً فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ} [النساء: ٩٢] فَلِلْقَاتِلِ أَنْ يَبْدَأَ بِأَيِّهِمَا شَاءَ إجْمَاعًا.وَلَوْ قَالَ لِغُلَامِهِ إذَا دَخَلْت السُّوقَ فَاشْتَرِ لَحْمًا وَخُبْزًا وَمَوْزًا لَا يَلْزَمُهُ شِرَاءُ اللَّحْمِ أَوَّلًا، وَأَمَّا الْجَوَابُ عَنْ تَعَلُّقِهِ بِثُمَّ فَإِنَّهُ مَتْرُوكُ الظَّاهِرِ مِنْ وَجْهَيْنِ: أَحَدُهُمَا أَنَّهُ يُوجِبُ الْبُدَاءَةَ بِالْيَدَيْنِ وَهُوَ يُوجِبُهُ بِالْوَجْهِ، وَالثَّانِي أَنَّ كَلِمَةَ ثُمَّ لِلتَّرَاخِي وَلَمْ يَقُلْ بِهِ أَحَدٌ فَصَارَتْ بِمَعْنَى الْوَاوِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى {وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ} [الأعراف: ١١] أَيْ وَصَوَّرْنَاكُمْ، وقَوْله تَعَالَى {فَلا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ} [البلد: ١١] {وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ} [البلد: ١٢] {فَكُّ رَقَبَةٍ} [البلد: ١٣] {أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ} [البلد: ١٤] {يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ} [البلد: ١٥] {أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ} [البلد: ١٦] {ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا} [البلد: ١٧] أَيْ وَكَانَ مِنْ الَّذِينَ آمَنُوا وَقْتَ الْإِطْعَامِ؛ لِأَنَّ إطْعَامَ الْكَافِرِ لَا يَنْفَعُ وَلَوْ آمَنَ بَعْدَهُ فَإِنْ قِيلَ قَوْلُهُ عليه السلام فِي حَدِيثٍ آخَرَ حِينَ تَوَضَّأَ مَرَّةً مَرَّةً وَقَالَ «هَذَا وُضُوءٌ لَا يَقْبَلُ اللَّهُ الصَّلَاةَ إلَّا بِهِ» يُوجِبُ التَّرْتِيبَ؛ لِأَنَّ الظَّاهِرَ أَنَّ وُضُوءَهُ عليه السلام كَانَ مُرَتَّبًا قُلْنَا الظَّاهِرُ أَنَّهُ كَانَ بِالْمَضْمَضَةِ وَالِاسْتِنْشَاقِ وَالِابْتِدَاءِ بِالْيَمِينِ وَنَحْوِ ذَلِكَ مِنْ آدَابِهِ، وَلَمْ يَقُلْ بِهِ أَحَدٌ قَالَ رحمه الله (وَالْوَلَاءُ)؛ لِأَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم وَاظَبَ عَلَيْهِ وَهُوَ أَنْ يَغْسِلَ الْعُضْوَ الثَّانِيَ قَبْلَ جَفَافِ الْأَوَّلِ، وَقِيلَ أَنْ لَا يَشْتَغِلَ بَيْنَهُمَا بِعَمَلٍ آخَرَ غَيْرِ الْوُضُوءِ قَالَ رحمه الله (وَمُسْتَحَبُّهُ التَّيَامُنُ) لِحَدِيثِ عَائِشَةَ رضي الله عنها «إنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم كَانَ يُحِبُّ التَّيَامُنَ فِي شَأْنِهِ كُلِّهِ حَتَّى فِي تَنَعُّلِهِ وَتَرَجُّلِهِ وَطَهُورِهِ» قَالَ رحمه الله (وَمَسْحُ رَقَبَتِهِ) لِأَنَّهُ عليه السلام مَسَحَ عَلَيْهَا. وَمِنْ آدَابِ الْوُضُوءِ اسْتِقْبَالُ الْقِبْلَةِ عِنْدَهُ وَدَلْكُ أَعْضَائِهِ وَإِدْخَالُ خِنْصَرِهِ فِي صِمَاخِ أُذُنَيْهِ، ذَكَرَهُ فِي الْغَايَةِ، وَتَقْدِيمُ الْوُضُوءِ عَلَى الْوَقْتِ وَتَحْرِيكُ خَاتَمِهِ، وَأَنْ لَا يَسْتَعِينَ فِيهِ بِغَيْرِهِ وَأَنْــ[حاشية الشِّلْبِيِّ] قَوْلُهُ مِنْ أَنَّهُ يُجَافِي كَفَّيْهِ) أَيْ يَمُدُّ الْأَصَابِعَ مِنْ مُقَدَّمِ الرَّأْسِ إلَى الْقَفَا، ثُمَّ يَمْسَحُ الْفَوْدَيْنِ بِالْكَفَّيْنِ انْتَهَى يَحْيَى السِّيرَامِيُّ (قَوْلُهُ لَا بُدَّ مِنْ الْوَضْعِ) أَيْ وَضْعِ الْكَفَّيْنِ وَمَدِّهِ انْتَهَى. (قَوْلُهُ وَقَالَ الشَّافِعِيُّ ثَلَاثًا) وَهُوَ رِوَايَةٌ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ انْتَهَى كَافِي (قَوْلُهُ وَلِأَنَّ التَّكْرَارَ) أَيْ وَلِأَنَّ تَكْرَارَ الْمَسْحِ غَسْلٌ فَتُغَيِّرُ وَظِيفَةَ الرَّأْسِ، وَقِيَاسُنَا أَوْلَى مِنْ قِيَاسِ الشَّافِعِيِّ - رَضِيَ اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُ - الْمَمْسُوحُ عَلَى الْمَغْسُولِ لِأَنَّهُ قِيَاسُ الْمَمْسُوحِ عَلَى الْمَمْسُوحِ انْتَهَى.ابْنُ فَرْشَتَةَ (قَوْلُهُ الْمَنْصُوصُ عَلَيْهِ مِنْ جِهَةِ الْعُلَمَاءِ) لِيَخْرُجَ الْمَنْصُوصُ عَلَيْهِ مِنْ جِهَةِ النَّصِّ فَإِنَّهُ لَا تَجُوزُ مُخَالَفَتُهُ (قَوْلُهُ «لَا يَقْبَلُ اللَّهُ صَلَاةَ امْرِئٍ» إلَى آخِرِهِ) هَذَا الْحَدِيثُ ضَعَّفَهُ أَبُو بَكْرٍ الرَّازِيّ وَقَالَ النَّوَوِيُّ هُوَ ضَعِيفٌ غَيْرُ مَعْرُوفٍ انْتَهَى كَاكِيٌّ (قَوْلُهُ عَلَى الْقِيَامِ إلَى الصَّلَاةِ) فَصَارَ كَأَنَّهُ قَالَ: وَاَللَّهُ أَعْلَمُ فَاغْسِلُوا هَذِهِ الْأَعْضَاءَ (قَوْلُهُ وَهُوَ) أَيْ نَصُّ الْقُرْآنِ أَوْ الشَّافِعِيُّ انْتَهَى قَوْله تَعَالَى {وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ} [الأعراف: ١١] أَيْ وَصَوَّرْنَاكُمْ وقَوْله تَعَالَى {فَلا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ} [البلد: ١١] إلَى قَوْله تَعَالَى {ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا} [البلد: ١٧] أَيْ وَكَانَ مِنْ الَّذِينَ آمَنُوا وَقْتَ الْإِطْعَامِ؛ لِأَنَّ إطْعَامَ الْكَافِرِ لَا يَنْفَعُ وَلَوْ آمَنَ بَعْدَهُ كَذَا فِي أَصْلِ نُسْخَةِ الشَّيْخِ يَحْيَى السِّيرَامِيِّ الَّتِي بِخَطِّ الشَّيْخِ شَمْسِ الدِّينِ الزَّرَايَتِيِّ قَالَ السِّيرَامِيُّ لَمْ يُوجَدْ هَذَا فِي الْمُسَوَّدَةِ الَّتِي بِخَطِّ الْمُصَنِّفِ.(قَوْلُهُ وَلَمْ يَقُلْ بِهِ أَحَدٌ) أَيْ لَمْ يَقُلْ أَحَدٌ بِعَدَمِ قَبُولِ الصَّلَاةِ بِدُونِ آدَابِهِ فَعُلِمَ أَنَّ عَدَمَ الْقَبُولِ رَاجِعٌ لِأَصْلِ الْوُضُوءِ دُونَ سُنَنِهِ وَآدَابِهِ انْتَهَى يَحْيَى [مُسْتَحَبَّات الْوُضُوء]. (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَمَسْحُ رَقَبَتِهِ) أَيْ بِظَهْرِ الْيَدَيْنِ لِعَدَمِ اسْتِعْمَالِ بَلَّتِهِمَا وَالْحُلْقُومُ بِدْعَةٌ انْتَهَى كَمَالٌ، وَقَالَ فِي الِاخْتِيَارِ وَمَسْحُ الرَّقَبَةِ قِيلَ سُنَّةٌ وَقِيلَ مُسْتَحَبٌّ انْتَهَى [آدَاب الْوُضُوء](قَوْلُهُ وَأَنْ لَا يَسْتَعِينَ فِيهِ بِغَيْرِهِ) قَالَ فِي الِاخْتِيَارِ وَيُكْرَهُ أَنْ يَسْتَعِينَ فِي وُضُوئِهِ بِغَيْرِهِ إلَّا عِنْدَ الْفَجْرِ لِيَكُونَ أَعْظَمَ لِثَوَابِهِ وَأَخْلَصَ لِعِبَادَتِهِ انْتَهَى وَفِي صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ «أَنَّ أُسَامَةَ صَبَّ الْمَاءَ عَلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فِي وُضُوئِهِ»، وَكَذَلِكَ الْمُغِيرَةُ بْنُ شُعْبَةَ وَفِي شَرْحِهِ لِمُغَلْطَاي قَالَ فِي الطَّبَرِيِّ صَحَّ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ صَبَّ عَلَى يَدَيْ عُمَرَ الْوَضُوءَ وَرُوِيَ عَنْ ابْنِ عُمَرَ الْمَنْعُ عَنْهُ، وَالصَّحِيحُ خِلَافُهُ لِأَنَّ رَاوِيَ الْمَنْعِ عَنْهُ أَيَقَعُ وَهُوَ مَجْهُولٌ، وَثَبَتَ أَنَّ مُجَاهِدًا كَانَ يَسْكُبُ الْمَاءَ عَلَى ابْنِ عُمَرَ فَيَغْسِلُ رِجْلَيْهِ، وَكَذَا النَّهْيُ عَنْ عَلِيٍّ لَيْسَ بِصَحِيحٍ؛ لِأَنَّ رِوَايَةَ النَّضْرِ بْنِ مَنْصُورٍ عَنْ أَبِي الْجَوْنِ عَنْهُ وَهُمَا غَيْرُ حُجَّةٍ فِي الدِّينِ، وَلِقَائِلٍ أَنْ يَقُولَ أُسَامَةُ تَبَرَّعَ بِالصَّبِّ وَكَذَا غَيْرُهُ مِنْ غَيْرِ أَمْرٍ مِنْهُ صلى الله عليه وسلم فَهَلْ يَجُوزُ أَنْ يَسْتَدْعِيَ الْإِنْسَانُ
(Abdestte) insanlarla konuşmamak, yüzüne suyu (sertçe) vurmaksızın serpmek, yüksekçe bir yerde oturmak, küçük kabı soluna, içinden su alacağı büyük kabı ise sağına koymak, kalp niyeti ile dilin fiilini birleştirmek ve her uzvu yıkarken Allah Teâlâ’nın adını anmak (besmele çekmek) gerekir. Ağız çalkalarken: “Allah’ım, beni Kur’an tilâveti, zikrin, şükrün ve güzel ibadetin üzere muvaffak kıl” demeli; istinşak (buruna su çekerken): “Allah’ım, bana cennetin kokusunu tattır ve cehennemin kokusunu bana tattırma”; yüzü yıkarken: “Allah’ım, yüzlerin ağardığı ve karardığı günde benim yüzümü ağart”; sağ eli yıkarken: “Allah’ım, kitabımı sağımdan ver ve beni kolay bir hesapla hesaba çek”; sol eli yıkarken: “Allah’ım, kitabımı solumdan ve arkamdan verme”; başı meshederken: “Allah’ım, beni arşının gölgesi altına al, öyle bir günde ki o gün senin arşının gölgesinden başka gölge yoktur”; kulakları meshederken: “Allah’ım, beni sözü dinleyip en güzeline uyanlardan eyle”; boynu meshederken: “Allah’ım, boynumu cehennemden âzâd eyle”; sağ ayağı yıkarken: “Allah’ım, ayakların kaydığı günde benim ayağımı sırat üzerinde sabit kıl”; sol ayağı yıkarken: “Allah’ım, günahımı mağfiret eyle, çalışmamı makbul kıl ve ticaretimi ziyana uğratma”; her uzvu yıkadıktan sonra Peygamber (s.a.v.)’e salât getirmeli ve abdesti tamamlayınca: “Allah’ım, beni çokça tevbe edenlerden ve temizlenenlerden eyle” demelidir. Abdestin artan suyundan kıbleye yönelerek ayakta bir miktar içmelidir; denilmiştir ki ayakta içmek ancak bu durumda ve zemzem suyu içerken câizdir. Abdestten sonra iki rekât namaz kılmalıdır. Abdest suyu bir müdden (yaklaşık iki avuç) aşağı olmamalıdır. Abdestin mekruhları: yüzü su ile tokatlamak, suyu israf etmek ve başı mesh için yeni bir su kullanarak üç defa mesh etmektir. Abdestten sonra havlu ile kurulanmakta beis yoktur; bu, Osman, Enes, Mesrûk ve Hasan b. Ali’den (r.a.) rivayet edilmiştir.
(İmam) (rahmetullahi aleyh) dedi ki: “Onu, kendisinden necâset çıkması bozar.” Yani abdesti, necâsetin çıkması bozar. Bu ifade altında bütün hakikî nâkızlar (bozucular) girmektedir. Kendisi temiz olsa bile –arkadan kurt gibi– bu da necâsetin bir kısmını beraberinde taşıdığı için abdesti bozar; çünkü abdesti bozan o necâsettir. O halde “necâset çıkması” sözü doğrudur. Fakat bu ifade mücmeldir (kapsamlı olduğu için ayrıntıya ihtiyaç duyar). Bu sebeple mahrecin (çıkış yerinin) ve ondan çıkan şeylerin beyanı ile tafsilata gerek vardır.
Bil ki mahreç iki türlüdür: iki yol (sebîleyn = ön ve arka) ve diğerleri. İki yol hakkında: Bunlardan herhangi bir şeyin çıkması abdesti bozar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Yahut sizden biriniz tuvaletten (gâit) gelmişse…” (en-Nisâ, 43). “Gâit” yerdeki çukur yerin adıdır, sonra çıkılan yere (kenefe) istiâre edilmiştir. Bu sebeple âyet mutad (normal) olanı da gayr-i mutad olanı da kapsar. Yine Resûlullah (s.a.v.)’e hadesten sorulduğunda: “İki yoldan çıkan şey” buyurmuştur. “Mâ” kelimesi umumîdir, mutad ve gayr-i mutad olanı kapsar; Mâlik (r.a.)’in gayr-i mutadda muhalif kalması aksinedir. Ona karşı delilimiz okuduğumuz âyet ve rivayet ettiğimiz hadis ile Resûlullah (s.a.v.)’in müstehâzaya: “Her namaz vaktinde abdest al” buyruğudur. Hâlbuki istihâze kanı mutad değildir. Sonra çıkma, (mahreçte) zuhur etmekle olur; idrarın erkeklik organının (zeker) borucuğuna (kasaba) inmesi ile abdest bozulmaz. Ancak sünnete (gulfe) inerse bozulur. Bu işkâllidir; çünkü âlimler dediler ki: Cünüp kimsenin suyu sünnete ulaştırması gerekmez; zira bu, borucuk gibi yaratılıştandır; inşallah açıklaması gelecektir. Kişi idrar deliğini (ihlîl) pamukla tıkarsa, çıkma dış kısmın ıslanmasıyladır. Kadın da ferçini (vajina) pamukla tıkarsa, eğer pamuk ferçin içinde ise abdest gerekmez; Ebû Yûsuf’a muhalefeten.
[Şilbî hâşiyesi: Başkasından su dökmesi (hizmetçinin su dökmesi) – emreder ve su döker. “Evet” denir. Zira Tirmizî’nin hasen saydığı, İbn Akîl’in Rebî’den rivayet ettiği hadiste: “Nebî (s.a.v.)’e ibrik getirdim; ‘dök’ buyurdu, ben de döktüm.” Yardım almak seferde ve hazarda (yerleşik hayatta) câizdir. Nitekim İbn Mâce’nin, İbn Hibbân’ın şartına göre sahih senetle Safvân b. Assâl’dan rivayet ettiği hadiste: “Seferde ve hazarda abdest için Nebî (s.a.v.)’e su döktüm” buyrulmuştur. “Biz abdest konusunda kimseden yardım almayız” hadisine gelince, Nevevî onun bâtıl olduğunu belirtmiştir. Ancak Resûlullah (s.a.v.)’in abdestte kimseden yardım almadığı sahih olmuştur. Birinci rivayet cevaza, ikincisi ise istihbâba (müstehap olmaya) hamledilir, aynen Sürûcî’nin dediği gibi. Kunye’de denildi ki: Abdesti bizzat kendisinin alması başkasından yardım almaya önceliklidir; tıpkı namazı temiz toprakta kılmanın seccade üzerinde kılmaya öncelikli olması gibi. (Bitti) Allâme Kemâlüddin (r.a.) edeplerle ilgili olarak: Suyunu bizzat kendisinin kuyudan çekmesini, abdestten sonra bir başka namaza hazırlık için kabı doldurmasını ve abdest esnasında insanlarla konuşmamasını zikretmiştir. (Bitti)
Fakîr’in ziyâdesi: “Ağız çalkalarken: Allah’ım, zikrinin tilâvetinde bana yardım et… denir.” Nevevî, bu duaların Selef-i Sâlihînden me’sûr (rivayet edilmiş) olduğunu, Nebî (s.a.v.)’den nakledilmediğini belirtmiştir. (Bitti) [Abdestin mekruhları] “Havlu ile kurulanmakta beis yoktur.” Mâlik ve Ahmed de bunu söylemiştir – Kâkî. Halvânî’den: Ayakları yıkamadan önce havlu ile kurulamak yapılmaz; çünkü bunda muvâlâtı (ara vermeme şartını) terk etmek vardır – Kâkî. [Abdesti bozan şeyler] “Metinde: Onu, necâset çıkması bozar.” “Çıkma” (hurûc) ifadesi, mahrecin (çıkış yerinin) bozmayacağına işarettir. Çıkma, iki yolda (sebîleyn) sırf zuhur ile, diğer yerlerde ise temizlik hükmünün uygulanacağı yere akma (seyelân) iledir. (Bitti) “Hakikî nâkızlar” ifadesi, hükmî nâkızlardan (uyku, bayılma, sarhoşluk gibi) ihtiraz içindir. (Bitti) “İşte o (dışkı), abdesti bozandır.” Buna göre nâkızın kurda izâfe edilmesi mecazdır. (Bitti) “Mutad ve gayr-i mutad olanı kapsar” – çakıl taşı, kurt gibi. Mutad bazen normal şekilde olmayabilir: idrar, kan, istihâze kanı gibi. Kitap ve Sünnet lafzı hepsini kapsar. (Bitti) “Sünnete (gulfeye) inerse” – Kemâl (r.a.) dedi: Sünnete (gulfe) gelince bunda ihtilaf vardır; sahih olan abdestin bozulmasıdır. Musannif Tecnis’te dedi: Çünkü bu, kadının ferçine idrar gelip dışarı çıkmaması durumuna benzer. (Bitti) “Dış kısmın ıslanması ile” – Eğer bir katmana nüfuz eder de diğerine ulaşmazsa abdest bozulur – Kâkî. (Bitti) “Onun için abdest gerekmez.” Eğer pamuğu çıkarırsa ve üzerinde ıslaklık varsa, çıkarma anında hades oluşur. Pamuk dudaklarda (şefeteyn) ise abdest bozulur – Kâkî. (Bitti) “Önce geçen: Onu, necâset çıkması bozar” – Zahire göre nâkız çıkmanın kendisidir, necîs olan çıkan şey değildir. Vâfî’deki tabir: “Onu, iki yoldan çıkan şey bozar.” Gördüğün gibi bu, nâkızın necîs olan çıkan şey olduğunda açıktır. Musannif (Allah Teâlâ’nın rahmeti üzerine olsun) Mustasfâ’da Nâfi‘’deki şu sözün yanında dedi: “Kan ve irin bedenden çıktığında çıkma şart koşulur; çünkü necâsetin bizzat kendisi, çıkma vasfıyla nitelenmedikçe nâkız değildir. Zira kendisi nâkız olsaydı, hiçbir kişi (o halde) temizlik elde edemezdi.”
لَا يَتَكَلَّمَ فِيهِ بِكَلَامِ النَّاسِ وَيَنْثُرَ الْمَاءَ عَلَى وَجْهِهِ مِنْ غَيْرِ لَطْمٍ وَالْجُلُوسُ فِي مَكَان مُرْتَفِعٍ وَجَعْلُ الْإِنَاءِ الصَّغِيرِ عَلَى يَسَارِهِ وَالْكَبِيرِ الَّذِي يَغْتَرِفُ مِنْهُ عَلَى يَمِينِهِ، وَالْجَمْعُ بَيْنَ نِيَّةِ الْقَلْبِ وَفِعْلِ اللِّسَانِ وَتَسْمِيَةُ اللَّهِ تَعَالَى عِنْدَ غَسْلِ كُلِّ عُضْوٍ، وَأَنْ يَقُولَ عِنْدَ الْمَضْمَضَةِ اللَّهُمَّ أَعِنِّي عَلَى تِلَاوَةِ الْقُرْآنِ وَذِكْرِك وَشُكْرِك وَحُسْنِ عِبَادَتِك وَعِنْدَ الِاسْتِنْشَاقِ اللَّهُمَّ أَرِحْنِي رَائِحَةَ الْجَنَّةِ وَلَا تُرِحْنِي رَائِحَةَ النَّارِ وَعِنْدَ غَسْلِ وَجْهِهِ اللَّهُمَّ بَيِّضْ وَجْهِي يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ، وَعِنْدَ غَسْلِ يَدِهِ الْيُمْنَى اللَّهُمَّ أَعْطِنِي كِتَابِي بِيَمِينِي وَحَاسِبْنِي حِسَابًا يَسِيرًا، وَعِنْدَ غَسْلِ الْيُسْرَى اللَّهُمَّ لَا تُعْطِنِي كِتَابِي بِشِمَالِي وَلَا مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي، وَعِنْدَ مَسْحِ رَأْسِهِ اللَّهُمَّ أَظِلَّنِي تَحْتَ ظِلِّ عَرْشِك يَوْمَ لَا ظِلَّ إلَّا ظِلُّ عَرْشِك، وَعِنْدَ مَسْحِ أُذُنَيْهِ اللَّهُمَّ اجْعَلْنِي مِنْ الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ، وَعِنْدَ مَسْحِ عُنُقِهِ اللَّهُمَّ أَعْتِقْ رَقَبَتِي مِنْ النَّارِ، وَعِنْدَ غَسْلِ قَدَمِهِ الْيُمْنَى اللَّهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمِي عَلَى الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزِلُّ الْأَقْدَامُ، وَعِنْدَ غَسْلِ رِجْلِهِ الْيُسْرَى اللَّهُمَّ اجْعَلْ ذَنْبِي مَغْفُورًا وَسَعْيِي مَشْكُورًا وَتِجَارَتِي لَنْ تَبُورَ، وَيُصَلِّي عَلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم بَعْدَ غَسْلِ كُلِّ عُضْوٍ، وَيَقُولُ بَعْدَ الْفَرَاغِ اللَّهُمَّ اجْعَلْنِي مِنْ التَّوَّابِينَ وَاجْعَلْنِي مِنْ الْمُتَطَهِّرِينَ، وَيَشْرَبُ شَيْئًا مِنْ فَضْلِ وَضُوئِهِ مُسْتَقْبِلَ الْقِبْلَةِ قَائِمًا قِيلَ لَا يَشْرَبُ قَائِمًا إلَّا فِي هَذَا الْمَوْضِعِ وَعِنْدَ زَمْزَمَ، وَيُصَلِّي رَكْعَتَيْنِ بَعْدَ الْفَرَاغِ وَلَا يُنْقِصُ مَاؤُهُ أَيْ مَاءَ وُضُوئِهِ عَنْ مُدٍّ. وَمَكْرُوهَاتُهُ لَطْمُ الْوَجْهِ بِالْمَاءِ وَالْإِسْرَافُ فِيهِ وَتَثْلِيثُ الْمَسْحِ بِمَاءٍ جَدِيدٍ وَلَا بَأْسَ بِالتَّمَسُّحِ بِالْمِنْدِيلِ بَعْدَ الْوُضُوءِ، رُوِيَ ذَلِكَ عَنْ عُثْمَانَ وَأَنَسٍ وَمَسْرُوقٍ وَالْحَسَنِ بْنِ عَلِيٍّ قَالَ رحمه الله (وَيَنْقُضُهُ خُرُوجُ نَجِسٍ مِنْهُ) أَيْ وَيَنْقُضُ الْوُضُوءَ خُرُوجُ نَجِسٍ فَدَخَلَ تَحْتَ هَذِهِ الْكَلِمَةِ جَمِيعُ النَّوَاقِضِ الْحَقِيقِيَّةِ، وَإِنْ كَانَ طَاهِرًا فِي نَفْسِهِ كَالدُّودَةِ مِنْ الدُّبُرِ؛ لِأَنَّهَا تَسْتَصْحِبُ شَيْئًا مِنْ النَّجَاسَةِ وَتِلْكَ هِيَ النَّاقِضَةُ لِلْوُضُوءِ فَصَدَقَ قَوْلُهُ خُرُوجُ نَجِسٍ، وَهُوَ مُجْمَلٌ فَيَحْتَاجُ فِيهِ إلَى التَّفْصِيلِ مِنْ بَيَانِ الْمَخْرَجِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهُ.اعْلَمْ أَنَّ الْمَخْرَجَ عَلَى نَوْعَيْنِ سَبِيلَيْنِ وَغَيْرِهِمَا، أَمَّا السَّبِيلَانِ فَخُرُوجُ كُلِّ شَيْءٍ مِنْهُمَا نَاقِضٌ لِلْوُضُوءِ لِقَوْلِهِ تَعَالَى {أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَائِطِ} [النساء: ٤٣] وَهُوَ اسْمٌ لِلْمَوْضِعِ الْمُطْمَئِنِّ مِنْ الْأَرْضِ فَاسْتُعِيرَ لِمَا يَخْرُجُ إلَيْهِ، فَيَتَنَاوَلُ الْمُعْتَادَ وَغَيْرَهُ، وَلِقَوْلِهِ عليه السلام حِينَ سُئِلَ عَنْ الْحَدَثِ مَا يَخْرُجُ مِنْ السَّبِيلَيْنِ وَكَلِمَةُ مَا عَامَّةٌ تَتَنَاوَلُ الْمُعْتَادَ وَغَيْرَهُ خِلَافًا لِمَالِكٍ رحمه الله فِي غَيْرِ الْمُعْتَادِ، وَالْحُجَّةُ عَلَيْهِ مَا تَلَوْنَاهُ وَمَا رَوَيْنَاهُ وَقَوْلُهُ عليه السلام لِلْمُسْتَحَاضَةِ «تَوَضَّئِي لِوَقْتِ كُلِّ صَلَاةٍ» وَدَمُ الِاسْتِحَاضَةِ لَيْسَ بِمُعْتَادٍ، ثُمَّ خُرُوجُهُ يَكُونُ بِالظُّهُورِ حَتَّى لَا يَنْتَقِضُ بِنُزُولِ الْبَوْلِ إلَى قَصَبَةِ الذَّكَرِ، وَلَوْ نَزَلَ إلَى الْقُلْفَةِ انْتَقَضَ، وَهُوَ مُشْكِلٌ لِأَنَّهُمْ قَالُوا لَا يَجِبُ عَلَى الْجُنُبِ إيصَالُ الْمَاءِ إلَيْهِ؛ لِأَنَّهُ خِلْقَةٌ كَالْقَصَبَةِ عَلَى مَا يَجِيءُ بَيَانُهُ إنْ شَاءَ اللَّهُ تَعَالَى وَإِنْ حَشَا إحْلِيلَهُ بِقُطْنٍ فَخُرُوجُهُ بِابْتِلَالِ خَارِجِهِ، وَإِنْ حَشَتْ الْمَرْأَةُ فَرْجَهَا بِهِ فَإِنْ كَانَ دَاخِلَ الْفَرْجِ فَلَا وُضُوءَ عَلَيْهَا خِلَافًا لِأَبِي يُوسُفَــ[حاشية الشِّلْبِيِّ] الصَّبَّ مِنْ غَيْرِهِ فَيَأْمُرُهُ بِهِ فَيُقَالُ لَهُ نَعَمْ لِمَا رَوَيْنَا مِنْ عِنْدِ التِّرْمِذِيِّ مُحْسِنًا مِنْ حَدِيثِ ابْنِ عَقِيلٍ عَنْ الرَّبِيعِ أَنَّهَا قَالَتْ «أَتَيْت النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم بِمِيضَأَةٍ فَقَالَ اُسْكُبِي فَسَكَبْت» وَالِاسْتِعَانَةُ جَائِزَةٌ فِي السَّفَرِ وَالْحَضَرِ لِمَا فِي حَدِيثِ صَفْوَانَ بْنِ عَسَّالٍ مِنْ عِنْدِ ابْنِ مَاجَهْ بِسَنَدٍ صَحِيحٍ عَلَى شَرْطِ ابْنِ حِبَّانَ قَالَ «صَبَبْت عَلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم الْمَاءَ فِي السَّفَرِ وَالْحَضَرِ فِي الْوُضُوءِ»، وَأَمَّا فِي حَدِيثِ «إنَّا لَا نَسْتَعِينُ عَلَى الْوُضُوءِ بِأَحَدٍ» فَقَدْ ذَكَرَ فِيهِ النَّوَوِيُّ أَنَّهُ حَدِيثٌ بَاطِلٌ، لَكِنْ صَحَّ أَنَّهُ عليه الصلاة والسلام مَا كَانَ يَسْتَعِينُ عَلَى الْوُضُوءِ بِأَحَدٍ فَيُحْمَلُ الْأَوَّلُ عَلَى الْجَوَازِ وَالثَّانِي عَلَى الِاسْتِحْبَابِ، كَذَا قَالَهُ السُّرُوجِيُّ قَالَ فِي الْقُنْيَةِ: وَالْوُضُوءُ بِنَفْسِهِ أَوْلَى مِنْ الِاسْتِعَانَةِ بِغَيْرِهِ كَالصَّلَاةِ فِي الْأَرْضِ الطَّاهِرَةِ أَوْلَى مِنْهَا عَلَى الطَّنَافِسِ انْتَهَى.وَذَكَرَ الْعَلَّامَةُ كَمَالُ الدِّينِ رحمه الله مِنْ جِهَةِ الْآدَابِ اسْتِقَاءَ مَائِهِ بِنَفْسِهِ وَأَنْ يَمْلَأَ الْإِنَاءَ بَعْدَ فَرَاغِهِ اسْتِعْدَادًا لِصَلَاةٍ أُخْرَى، وَأَنْ لَا يُكَلِّمَ النَّاسَ فِي الْوُضُوءِ انْتَهَى. زَادُ الْفَقِيرِ (قَوْلُهُ وَأَنْ يَقُولَ عِنْدَ الْمَضْمَضَةِ اللَّهُمَّ أَعِنِّي عَلَى تِلَاوَةِ ذِكْرِك إلَى آخِرِهِ) ذَكَرَ النَّوَوِيُّ أَنَّ هَذِهِ الْأَدْعِيَةَ مَأْثُورَةٌ عَنْ السَّلَفِ، وَلَيْسَتْ بِمَنْقُولَةٍ عَنْ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم انْتَهَى [مَكْرُوهَات الْوُضُوء]. (قَوْلُهُ وَلَا بَأْسَ بِالتَّمَسُّحِ بِالْمِنْدِيلِ) وَبِهِ قَالَ مَالِكٌ وَأَحْمَدُ انْتَهَى كَاكِيٌّ، وَعَنْ الْحَلْوَانِيِّ التَّجْفِيفُ قَبْلَ غَسْلِ الْقَدَمَيْنِ بِالْمِنْدِيلِ لَا يُفْعَلُ؛ لِأَنَّ فِيهِ تَرْكَ الْوَلَاءِ انْتَهَى كَاكِيٌّ [نَوَاقِض الْوُضُوء]. (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَيَنْقُضُهُ خُرُوجُ نَجِسٍ) أَشَارَ بِالْخُرُوجِ إلَى أَنَّ الْمَخْرَجَ لَا يَنْقُضُ، وَالْخُرُوجُ بِمُجَرَّدِ الظُّهُورِ فِي السَّبِيلَيْنِ وَفِي غَيْرِهِمَا بِالسَّيَلَانِ إلَى مَوْضِعٍ يَلْحَقُهُ حُكْمُ التَّطْهِيرِ انْتَهَى.(قَوْلُهُ النَّوَاقِضُ الْحَقِيقِيَّةُ) احْتِرَازًا عَنْ النَّوَاقِضِ الْحُكْمِيَّةِ كَالنَّوْمِ وَالْإِغْمَاءِ وَالسُّكْرِ انْتَهَى.(قَوْلُهُ فَتِلْكَ هِيَ النَّاقِضَةُ لِلْوُضُوءِ) وَعَلَى هَذَا فَإِضَافَتُهُمْ النَّقْضَ إلَى الدُّودَةِ مَجَازٌ انْتَهَى. (قَوْلُهُ فَيَتَنَاوَلُ الْمُعْتَادَ وَغَيْرَهُ) كَالْحَصَاةِ وَالدُّودَةِ وَالْمُعْتَادُ قَدْ لَا يَكُونُ عَلَى الْوَجْهِ الْمُعْتَادِ كَالْبَوْلِ وَالدَّمِ وَدَمِ الِاسْتِحَاضَةِ، وَلَفْظُ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةَ يَتَنَاوَلُ الْجَمِيعَ. (قَوْلُهُ وَلَوْ نَزَلَ إلَى الْقُلْفَةِ) قَالَ الْكَمَالُ رحمه الله وَإِلَى الْقُلْفَةِ فِيهِ خِلَافٌ وَالصَّحِيحُ النَّقْضُ فِيهِ قَالَ الْمُصَنِّفُ فِي التَّجْنِيسِ؛ لِأَنَّ هَذَا بِمَنْزِلَةِ الْمَرْأَةِ إذَا خَرَجَ مِنْ فَرْجِهَا بَوْلٌ وَلَمْ يَظْهَرْ (قَوْلُهُ بِابْتِلَالِ خَارِجِهِ) وَلَوْ نَفَذَ إلَى طَاقٍ وَلَمْ يَنْفُذْ إلَى الْآخَرِ نَقَضَ انْتَهَى كَاكِيٌّ. (قَوْلُهُ فَلَا وُضُوءَ عَلَيْهَا) فَلَوْ أَخْرَجَتْهُ وَعَلَيْهِ بَلَّةٌ كَانَ حَدَثًا حَالَةَ الْإِخْرَاجِ، وَإِنْ كَانَتْ الْقُطْنَةُ فِي الشَّفَتَيْنِ نَقَضَ انْتَهَى كَاكِيٌّ. (قَوْلُهُ فِيمَا تَقَدَّمَ وَيَنْقُضُهُ خُرُوجُ نَجِسٍ) ظَاهِرُهُ أَنَّ النَّاقِضَ هُوَ الْخُرُوجُ لَا الْخَارِجُ النَّجِسُ وَعِبَارَتُهُ فِي الْوَافِي وَيَنْقُضُهُ مَا خَرَجَ مِنْ السَّبِيلَيْنِ وَهِيَ كَمَا تَرَى صَرِيحَةٌ فِي أَنَّ النَّاقِضَ هُوَ الْخَارِجُ النَّجِسُ، وَقَدْ قَالَ الْمُصَنِّفُ - رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى - فِي الْمُسْتَصْفَى عِنْدَ قَوْلِهِ فِي النَّافِعِ وَالدَّمُ وَالْقَيْحُ إذَا خَرَجَا مِنْ الْبَدَنِ شُرِطَ الْخُرُوجُ؛ لِأَنَّ نَفْسَ النَّجَاسَةِ غَيْرُ نَاقِضٍ مَا لَمْ تُوصَفْ بِالْخُرُوجِ إذْ لَوْ كَانَ نَفْسُهَا نَاقِضًا لَمَا حَصَلَتْ الطَّهَارَةُ لِشَخْصٍ مَا
Eğer kadın, kendisini hapsetmediği takdirde bu rüzgârın çıkacağını bilirse hüküm böyledir. Kadının, fercline veya dübürüne elini ya da başka bir şeyi sokması hâlinde, onu çıkardığında abdesti bozulur; zira bu şey necaseti beraberinde taşır. Kadının ön tarafından ve erkeğin zekerinden çıkan rüzgâr ise abdesti bozmaz; çünkü bu bir kasılma/seyirmeden ibarettir, rüzgâr değildir. İmam Muhammed'den rivayet edildiğine göre, kadının ön tarafından çıkan bu rüzgâr, dübüre kıyasla hades sayılır. Keza kadının ön tarafından çıkan kurtçuğun hükmü de bu ihtilaf üzerinedir. Eğer kadın 'müfzât' [idrar ve dışkı yolu veya idrar yolu ile vaty mahalli tek bir kanal hâline gelen kadın] ise, ihtiyaten abdest alması müstehaptır, vacip değildir; çünkü yakîn, şek ile zail olmaz. Ebû Hafs ise abdestin vacip olduğunu söylemiştir. Yine, çıkan rüzgâr pis kokulu ise vacip olacağı, değilse olmayacağı da söylenmiştir. Hünsâ [çift cinsiyetli] olan kişinin, erkek veya kadın olduğu belirginleşirse, diğer uzvu yara hükmünde olup buradan akan bir şey akmadıkça abdesti bozmaz. Çoğunluk ise ihtiyaten ona abdestin vacip olduğu görüşündedir. Sebileyn [ön ve arka yollar] dışındaki bir yerden bir şey çıkıp da cenabet veya benzeri hadeslerde temizlenmesi vacip olan bir yere ulaşırsa, bu abdesti bozar. İmam Şâfiî, Sehvân b. Assâl hadisine dayanarak bozmayacağını söylemiştir: mezkûr hadiste bozucu sebepler arasında yalnızca idrar vb. sayılmış, sebileyn dışından çıkan şey zikredilmemiştir; eğer hades olsaydı zikredilirdi. Ayrıca, necaset isabet eden bir yeri bırakıp isabet etmeyen yeri yıkamanın makul olmadığını, bu yüzden hükmün şer‘î naslarla sınırlı kalması gerektiğini delil getirir. Bizim delilimiz ise Peygamber (s.a.v.)'in 'Akan her kandan dolayı abdest gerekir' hadisidir. Bu, cennetle müjdelenen on sahabe ile Abdullah b. Mes‘ûd, İbn Abbâs, Zeyd b. Sâbit, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî ve diğer büyük sahabe ile tabiînin önde gelenlerinin mezhebidir. Ayrıca, necasetin çıkması temizliğin zail olmasında etkilidir. Çıktığı mahal itibarıyla hüküm açıktır; diğer mahaller itibarıyla ise insan bedeni, kendisinden çıkan şeyin vasfı itibarıyla bölünemez. Bedenin bir kısmı necasetle vasıflandığında, iman-küfür, sadakat-yalan gibi vasıfların bütüne şamil olması misali, tamamına o vasfın verilmesi vacip olur. Bedenin tamamı necis olunca da tamamını temizlemek gerekir. Ancak şeriat, sebileyn için çıkan şeyin tekerrüründen ötürü zorluk olmasın diye dört organla iktifa etmiştir. İşte biz de hükmün illetinde sebileyn ile her yönden aynı mânâda olan çıkışları ona ilhak ettik. Şâfiî'nin rivayet ettiği hadis, başka hükümleri nefyetmez; nitekim kendisine göre dokunma hades olduğu hâlde bu hadiste zikredilmemiştir. Daha sonra, necasetin çıkışı ancak zikrettiğimiz mahalle ulaşmasıyla tahakkuk eder; zira deri altı kanla doludur, kanın görünmesiyle çıkmış değil, mahallinde belirmiş olur. Sebileynin aksine, mahalli burası necaset mahalli değildir; dolayısıyla görünmesi, yerinden ayrıldığına delalet eder. Keza, yaranın başında biriken kan aşağı akmadıkça abdest bozulmaz, zira akan bir şey olmadığı için çıkış tahakkuk etmez. İmam Muhammed bu durumda abdestin bozulacağını söylemiş olup birinci görüş daha sahihtir. İmam Hasan'ın kan dışındakiler hakkındaki hilafına rağmen, irin, kan, cerahat ve su arasında fark yoktur. Hasan bunları ter, süt ve sümük gibi saymıştır. Bizim delilimiz, bunların kanın pişme/olgunlaşma safhaları olmasıdır: kan olgunlaşarak irin, sonra cerahat, sonra da su hâline gelir. Olgunlaşma tamamlandığında artık değişmez ve kanın diğer türleri gibi olur. Nitekim el-Gâye'de böyle zikredilmiştir. Kâdîhân ise Hasan'ın muhalefetinin yalnızca su hakkında olduğunu belirtmiştir. Burundan kan gelip yumuşak kısmına ulaşırsa abdest bozulur; zira orayı temizlemek vaciptir. Ağız boşluğundan çıkan kanda, kan ile tükürüğün birbirine galibiyetine bakılır; eşit olurlarsa abdest bozulur, çünkü tükürük zaten kendi başına akıcı bir sıvıdır, ona eşit olan da öyledir. Mağlup olan kan ise, galibin kuvvetiyle akıcı hâle geldiğinden bozmaz. Bu durum renge göre tespit edilir: kırmızı olursa bozar, sarı olursa bozmaz. İmam Alâüddin şöyle demiştir: Ekmek yerken diş diplerinden gelen kanın izini ekmeğin üzerinde gören kimse, parmağını veya elbisesinin yeninin ucunu o yere koymalı; eğer kanda iz görürse abdesti bozulur, aksi takdirde bozulmaz. Kulaktan ağrı olmaksızın çıkan irin veya cerahat abdesti bozmaz; ağrıyla birlikte çıkarsa bozar, zira ağrı yaranın delilidir. Bu hüküm Halevânî'den rivayet olunmuştur. Gözlerinde çapaklanma veya sulanma [remez ya da ameş] olup da sürekli yaş akan kimseye, her namaz vakti için abdest alması emrolunur [...]
فِيمَا إذَا عَلِمَتْ أَنَّهَا لَوْ لَمْ تَحْبِسْهُ لَخَرَجَ.وَلَوْ أَدْخَلَتْ فِي فَرْجِهَا أَوْ دُبُرِهَا يَدَهَا أَوْ شَيْئًا آخَرَ يَنْتَقِضُ وُضُوءُهَا إذَا أَخْرَجَتْهُ؛ لِأَنَّهُ يَسْتَصْحِبُ النَّجَاسَةَ، وَالرِّيحُ الْخَارِجُ مِنْ قُبُلِ الْمَرْأَةِ، وَذَكَرِ الرَّجُلِ لَا يَنْقُضُ الْوُضُوءَ لِأَنَّهُ اخْتِلَاجٌ وَلَيْسَ بِرِيحٍ، وَعَنْ مُحَمَّدٍ أَنَّهُ حَدَثٌ مِنْ قُبُلِهَا قِيَاسًا عَلَى الدُّبُرِ وَعَلَى هَذَا الْخِلَافِ الدُّودَةُ الْخَارِجَةُ مِنْ قُبُلِهَا، وَإِنْ كَانَتْ الْمَرْأَةُ مُفْضَاةً وَهِيَ الَّتِي صَارَ مَسْلَكُ الْبَوْلِ وَالْغَائِطِ مِنْهَا وَاحِدًا أَوْ الَّتِي صَارَ مَسْلَكُ بَوْلِهَا وَوَطْئِهَا وَاحِدًا فَيُسْتَحَبُّ لَهَا الْوُضُوءُ احْتِيَاطًا وَلَا يَجِبُ؛ لِأَنَّ الْيَقِينَ لَا يُزَالُ بِالشَّكِّ، وَقَالَ أَبُو حَفْصٍ: يَجِبُ وَقِيلَ إنْ كَانَتْ الرِّيحُ مُنْتِنَةً يَجِبُ وَإِلَّا فَلَا، وَالْخُنْثَى إذَا تَبَيَّنَ أَنَّهُ رَجُلٌ أَوْ امْرَأَةٌ فَالْفَرْجُ الْآخَرُ مِنْهُ بِمَنْزِلَةِ الْقُرْحَةِ فَلَا يَنْقُضُ الْخَارِجُ مِنْهُ الْوُضُوءَ مَا لَمْ يَسِلْ، وَأَكْثَرُهُمْ عَلَى إيجَابِ الْوُضُوءِ عَلَيْهِ، وَأَمَّا غَيْرُهُمَا أَيْ غَيْرُ السَّبِيلَيْنِ إذَا خَرَجَ مِنْهُ شَيْءٌ وَوَصَلَ إلَى مَوْضِعٍ يَجِبُ تَطْهِيرُهُ فِي الْجَنَابَةِ وَنَحْوِهِ يَنْقُضُ الْوُضُوءَ، وَقَالَ الشَّافِعِيُّ لَا يَنْقُضُ لِحَدِيثِ صَفْوَانَ بْنِ عَسَّالٍ لَكِنْ مِنْ بَوْلٍ الْحَدِيثَ، وَلَمْ يَذْكُرْ الْخَارِجَ مِنْ غَيْرِ السَّبِيلَيْنِ وَلَوْ كَانَ حَدَثًا لَذَكَرَهُ، وَلِأَنَّ تَرْكَ مَوْضِعٍ أَصَابَهُ نَجَسٌ وَغَسْلَ مَوْضِعٍ لَمْ يُصِبْهُ مِمَّا لَا يُعْقَلُ فَيُقْتَصَرُ عَلَى مَوْرِدِ الشَّرْعِ وَلَنَا قَوْلُهُ عليه السلام «الْوُضُوءُ مِنْ كُلِّ دَمٍ سَائِلٍ».وَهُوَ مَذْهَبُ الْعَشَرَةِ الْمُبَشَّرِينَ بِالْجَنَّةِ وَابْنِ مَسْعُودٍ وَابْنِ عَبَّاسٍ وَزَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ وَأَبِي مُوسَى الْأَشْعَرِيِّ وَغَيْرِهِمْ مِنْ كِبَارِ الصَّحَابَةِ وَصُدُورِ التَّابِعِينَ، وَلِأَنَّ خُرُوجَ النَّجَسِ مُؤَثِّرٌ فِي زَوَالِ الطَّهَارَةِ، أَمَّا مَوْضِعُ الْخُرُوجِ فَظَاهِرٌ وَأَمَّا غَيْرُهُ فَلِأَنَّ بَدَنَ الْإِنْسَانِ بِاعْتِبَارِ مَا يَخْرُجُ مِنْهُ لَا يَتَجَزَّأُ فِي الْوَصْفِ فَإِذَا وُصِفَ مَوْضِعٌ مِنْهُ بِالنَّجَاسَةِ وَجَبَ وَصْفُ كُلِّهِ بِذَلِكَ كَالْإِيمَانِ وَالْكُفْرِ وَالْكَذِبِ وَالصِّدْقِ وَنَحْوِ ذَلِكَ فَإِنَّهُ يُوصَفُ بِهِ كُلُّهُ، وَإِنْ كَانَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ فِي مَحَلٍّ مَخْصُوصٍ فَإِذَا صَارَ كُلُّهُ نَجِسًا وَجَبَ تَطْهِيرُ كُلِّهِ، لَكِنْ وَرَدَ الشَّرْعُ بِالِاقْتِصَارِ عَلَى الْأَعْضَاءِ الْأَرْبَعَةِ فِي السَّبِيلَيْنِ لِلْحَرَجِ لِتَكَرُّرِ مَا يَخْرُجُ مِنْهُمَا فَأَلْحَقْنَا بِهِ مَا هُوَ فِي مَعْنَاهُ مِنْ كُلِّ وَجْهٍ، وَمَا رَوَاهُ لَا يُنَافِي غَيْرَهُ أَلَا تَرَى أَنَّ اللَّمْسَ عِنْدَهُ حَدَثٌ مَعَ أَنَّهُ لَمْ يُذْكَرْ فِي هَذَا الْحَدِيثِ، ثُمَّ الْخُرُوجُ إنَّمَا يَتَحَقَّقُ بِوُصُولِهِ إلَى مَا ذَكَرْنَا؛ لِأَنَّ مَا تَحْتَ الْجِلْدَةِ مَمْلُوءٌ دَمًا فَبِالظُّهُورِ لَا يَكُونُ خَارِجًا بَلْ بَادِيًا وَهُوَ فِي مَوْضِعِهِ بِخِلَافِ السَّبِيلَيْنِ؛ لِأَنَّ ذَلِكَ الْمَوْضِعَ لَيْسَ بِمَوْضِعِ النَّجَاسَةِ فَيُسْتَدَلُّ بِالظُّهُورِ عَلَى الِانْتِقَالِ عَنْ مَوْضِعِهِ، وَكَذَا لَوْ عَلَا عَلَى رَأْسِ الْجُرْحِ مَا لَمْ يَنْحَدِرْ لَمْ يَنْقُضْ؛ لِأَنَّهُ لَيْسَ بِسَائِلٍ وَبِهِ يَتَحَقَّقُ الْخُرُوجُ.وَقَالَ مُحَمَّدٌ يَنْتَقِضُ وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ وَلَا فَرْقَ بَيْنَ الصَّدِيدِ وَالدَّمِ وَالْقَيْحِ وَالْمَاءِ خِلَافًا لِلْحَسَنِ فِي غَيْرِ الدَّمِ، هُوَ يَجْعَلُهُ كَالْعَرَقِ وَاللَّبَنِ وَالْمُخَاطِ وَلَنَا أَنَّهُ دَمٌ تَمَّ نُضْجُهُ؛ لِأَنَّ الدَّمَ يَنْضَجُ فَيَصِيرُ صَدِيدًا، ثُمَّ يَزْدَادُ نُضْجًا فَيَصِيرُ قَيْحًا، ثُمَّ يَزْدَادُ نُضْجًا فَيَصِيرُ مَاءً فَإِذَا تَمَّ نُضْجُهُ فَلَا يَتَغَيَّرُ فَصَارَ كَسَائِرِ أَنْوَاعِهِ، كَذَا ذَكَرَهُ فِي الْغَايَةِ وَذَكَرَ قَاضِي خَانْ خِلَافَ الْحَسَنِ فِي الْمَاءِ لَا غَيْرُ وَلَوْ نَزَلَ الدَّمُ مِنْ الْأَنْفِ انْتَقَضَ وُضُوءُهُ إذَا وَصَلَ إلَى مَا لَانَ مِنْهُ؛ لِأَنَّهُ يَجِبُ تَطْهِيرُهُ وَإِنْ خَرَجَ مِنْ نَفْسِ الْفَمِ تُعْتَبَرُ الْغَلَبَةُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ الرِّيقِ، وَإِنْ تَسَاوَيَا انْتَقَضَ الْوُضُوءُ؛ لِأَنَّ الْبُصَاقَ سَائِلٌ بِقُوَّةِ نَفْسِهِ فَكَذَا مُسَاوِيهِ بِخِلَافِ الْمَغْلُوبِ لِأَنَّهُ سَائِلٌ بِقُوَّةِ الْغَالِبِ، وَيُعْتَبَرُ ذَلِكَ مِنْ حَيْثُ اللَّوْنُ فَإِنْ كَانَ أَحْمَرَ انْتَقَضَ، وَإِنْ كَانَ أَصْفَرَ لَا يَنْتَقِضُ، وَذَكَرَ الْإِمَامُ عَلَاءُ الدِّينِ أَنَّ مَنْ أَكَلَ خُبْزًا وَرَأَى أَثَرَ الدَّمِ فِيهِ مِنْ أُصُولِ أَسْنَانِهِ يَنْبَغِي أَنْ يَضَعَ إصْبَعَهُ أَوْ طَرَفَ كُمِّهِ عَلَى ذَلِكَ الْمَوْضِعِ فَإِنْ وَجَدَ فِيهِ أَثَرَ الدَّمِ انْتَقَضَ وُضُوءُهُ وَإِلَّا فَلَا.وَالْقَيْحُ الْخَارِجُ مِنْ الْأُذُنِ أَوْ الصَّدِيدُ إنْ كَانَ بِدُونِ الْوَجَعِ لَا يَنْقُضُ الْوُضُوءَ، وَمَعَ الْوَجَعِ يَنْقُضُ لِأَنَّهُ دَلِيلُ الْجُرْحِ رُوِيَ ذَلِكَ عَنْ الْحَلْوَانِيِّ وَلَوْ كَانَ فِي عَيْنَيْهِ رَمَدٌ أَوْ عَمَشٌ يَسِيلُ مِنْهُمَا الدُّمُوعُ قَالُوا يُؤْمَرُ بِالْوُضُوءِ لِوَقْتِ كُلِّ صَلَاةٍــ[حاشية الشِّلْبِيِّ] قَوْلُهُ يَدُهَا) قَالَ الْوَلْوَالِجِيُّ رحمه الله مَنْ أَدْخَلَ إصْبَعَهُ عِنْدَ الِاسْتِنْجَاءِ فِي الدُّبُرِ يَنْقُضُ وُضُوءُهُ وَيَفْسُدُ صَوْمُهُ؛ لِأَنَّ إصْبَعَهُ لَا يَخْلُو عَنْ الْبَلَّةِ السَّائِلَةِ انْتَهَى (قَوْلُهُ وَذَكَرِ الرَّجُلِ لَا يَنْقُضُ) أَيْ فِي أَصَحِّ الرِّوَايَتَيْنِ انْتَهَى كَاكِيٌّ (قَوْلُهُ فَيُسْتَحَبُّ لَهَا الْوُضُوءُ احْتِيَاطًا) لِاحْتِمَالِ خُرُوجِهَا مِنْ الدُّبُرِ انْتَهَى هِدَايَةٌ.وَأَثَرُ هَذَا الِاحْتِمَالِ يَظْهَرُ فِي مَسْأَلَةٍ أُخْرَى وَهِيَ أَنَّ الْمُفْضَاةَ إذَا طَلَّقَهَا زَوْجُهَا ثَلَاثًا وَتَزَوَّجَتْ بِآخَرَ، وَدَخَلَ بِهَا الزَّوْجُ الثَّانِي لَا تَحِلُّ لِلْأَوَّلِ مَا لَمْ تَحْبَلْ لِاحْتِمَالِ أَنَّ الْوَطْءَ كَانَ فِي دُبُرِهَا لَا فِي قُبُلِهَا انْتَهَى كَاكِيٌّ. وَفِي حُرْمَةِ جِمَاعِهَا عَلَى الزَّوْجِ قَالَ فِي فَتَاوَى قَاضِي خَانْ إلَّا أَنْ يَعْلَمَ أَنَّهُ يُمْكِنُهُ إتْيَانُهَا فِي قُبُلِهَا مِنْ غَيْرِ تَعَدٍّ انْتَهَى كَمَالٌ. وَكَتَبَ أَيْضًا عَلَى قَوْلِهِ فَيُسْتَحَبُّ لَهَا الْوُضُوءُ إلَى آخِرِهِ مَا نَصُّهُ قَالَ الْكَمَالُ رحمه الله: وَفِي التَّعْلِيلِ وَهُوَ قَوْلُهُ لِاحْتِمَالِ خُرُوجِهِ مِنْ الدُّبُرِ إشَارَةً إلَى الْأَوَّلِ انْتَهَى. (قَوْلُهُ وَقَالَ أَبُو حَفْصٍ يَجِبُ) وَهُوَ رِوَايَةُ هِشَامٍ عَنْ مُحَمَّدٍ انْتَهَى كَاكِيٌّ. (قَوْلُهُ إذَا تَبَيَّنَ أَنَّهُ رَجُلٌ أَوْ امْرَأَةٌ) وَإِنْ كَانَ مُشْكِلًا فَكُلٌّ مِنْهُمَا فِي حُكْمِ الْفَرْجِ الْمُعْتَادِ حَتَّى انْتَقَضَ وُضُوءُهُ بِمُجَرَّدِ الظُّهُورِ، وَلَا يُشْتَرَطُ السَّيَلَانُ إلَى مَوْضِعٍ يَلْحَقُهُ حُكْمُ التَّطْهِيرِ انْتَهَى يَحْيَى. (قَوْلُهُ وَأَكْثَرُهُمْ عَلَى إيجَابِ الْوُضُوءِ) يَعْنِي سَالَ أَوْ لَمْ يَسِلْ احْتِيَاطًا لِاحْتِمَالِ أَنَّهُ فَرْجٌ انْتَهَى. (قَوْلُهُ وَأَمَّا غَيْرُهُمَا) أَيْ غَيْرُ السَّبِيلَيْنِ (قَوْلُهُ وَوَصَلَ إلَى مَوْضِعٍ) أَيْ وَهُوَ ظَاهِرُ الْبَدَنِ (قَوْلُهُ فِي الْجَنَابَةِ وَنَحْوِهِ) أَيْ الْحَدَثِ الْأَصْغَرِ انْتَهَى.(قَوْلُهُ عَلَى مَوْرِدِ الشَّرْعِ) أَيْ وَهُوَ الْخَارِجُ مِنْ السَّبِيلَيْنِ انْتَهَى (قَوْلُهُ وَصُدُورِ التَّابِعِينَ) كَالْحَسَنِ الْبَصْرِيِّ وَالثَّوْرِيِّ، وَالْحَاصِلُ أَنَّ الْخَارِجَ مِنْ السَّبِيلَيْنِ إنَّمَا كَانَ حَدَثًا لِكَوْنِهِ خَارِجًا نَجِسًا، وَهَذَا الْمَعْنَى مُتَحَقِّقٌ فِي الْخَارِجِ النَّجِسِ مِنْ غَيْرِ السَّبِيلَيْنِ فَهُوَ فِي مَعْنَاهُ مِنْ كُلِّ وَجْهٍ فَيَلْحَقُ بِهِ دَلَالَةً فَيَكُونُ حَدَثًا يَحْيَى (قَوْلُهُ خِلَافَ الْحَسَنِ فِي الْمَاءِ) قَالَ الْحَلْوَانِيُّ: وَفِيهِ تَوْسِعَةٌ لِمَنْ بِهِ جَرَبٌ أَوْ جُدَرِيٌّ أَوْ مَجَلَتْ يَدُهُ مُجْتَبَى (قَوْلُهُ قَالُوا يُؤْمَرُ بِالْوُضُوءِ) قَالَ الزَّاهِدِيُّ وَهَذِهِ مَسْأَلَةٌ النَّاسُ عَنْهَا غَافِلُونَ قَالَ الشَّيْخُ كَمَالُ الدِّينِ فِي فَصْلِ الْمُسْتَحَاضَةِ وَقَوْلُ هَذَا التَّعْلِيلِ يَقْتَضِي أَنَّهُ أَمْرُ اسْتِحْبَابٍ فَإِنَّ الشَّكَّ وَالِاحْتِمَالَ فِي كَوْنِهِ نَاقِضًا لَا يُوجِبُ الْحُكْمَ بِالنَّقْضِ إذْ الْيَقِينُ لَا يَزُولُ بِالشَّكِّ وَاَللَّهُ أَعْلَمُ نَعَمْ إذَا عَلِمَ مِنْ طَرِيقِ غَلَبَةِ الظَّنِّ بِإِخْبَارِ الْأَطِبَّاءِ أَوْ عَلَامَةٍ تُغَلِّبُ ظَنَّ الْمُبْتَلَى يَجِبُ انْتَهَى
Kanın irin veya cerahat olma ihtimaline binaen [şöyle ki:] eğer yaradaki kanı bir bez parçasıyla alırsa veya sinek emer de yerinde artarsa, şayet kan alınmasaydı artıp akacak durumda ise abdesti bozulur; aksi halde bozulmaz. Eğer [kan] sıkma yoluyla çıkarsa abdesti bozmaz; çünkü o kendiliğinden çıkan (hâric) değil, çıkarılandır (muhrec). Şemsü'l-Eimme ise ‘bozar’ demiştir; ona göre bu kasıtlı bir hadestir. (Müellif rahmetullahi aleyh) dedi ki: ‘Ağzı dolduran kusmuk (kay’) — ister bir defa olsun, ister pıhtı, ister yemek veya su [kusmak] — [abdesti bozar].’ Kusmuğu ayrıca zikretmesi, onun ‘necisin çıkması’ kapsamına girmesine rağmen, ileride geleceği üzere çıkış (hurûc) tanımında farklılık arz etmesindendir. Kusmuk bize göre hadestir; zira Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘Biriniz namazında kusar veya kalasar (ağzına geleni çıkarırsa) hemen dönüp abdest alsın.’ Hadis böyledir. Bu, cennetle müjdelenen on sahabî ve onlara tâbi olanların mezhebidir. Ali b. Ebû Tâlib (r.a.) hadesleri sayarken şöyle demiştir: ‘…veya ağzı dolduran bir dâs‘a (ani kusma).’ İbn Abbâs'tan da benzeri rivayet edilmiştir. Kusmuk çeşitleri arasında fark yoktur; çünkü hepsi necistir. Hasan [el-Basrî]'nin su ve yemek konusundaki muhalefeti ise değişmedikleri takdirde geçerlidir. Eğer kan kusarsa: Eğer [kan] baştan inmişse, ister az ister çok olsun, ashabımızın icmasıyla abdesti bozar. Eğer göğüsten (karından) yükselmişse, Ebû Hanîfe'den de bunun gibi rivayet vardır. Hasan [b. Ziyâd] ondan ağzı doldurma şartı olduğunu rivayet etmiştir ki bu, Muhammed'in görüşüdür. Tercih edilen görüş: Eğer [kusulan] pıhtı (alak) ise ağzı doldurma şartı aranır; çünkü o kan değil, yanmış sevdâdır (kara safra). Eğer akıcı ise az da olsa abdesti bozar; zira göğüsteki bir yaradan gelmiştir ve temizlenme hükmüne tabi olan bir yere ulaşmıştır. Ağzı doldurma şartı, ağzın dışarı çıkan (hâric) hükmünde olmasındandır; öyle ki oruçlu ağız çalkalamakla orucu bozulmaz. Aynı zamanda ağız içeri giren (dâhil) hükmündedir; öyle ki oruçlu diş arasındaki bir şeyi (tükürük gibi) yutmakla orucu bozulmaz. Bu sebeple ağzı doldurmadıkça ona dışarı çıkan hükmü verilmez. Ağzı doldurmanın sınırı konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları: ‘Zorluk çekmeden kontrol edilemeyecek miktar’ demiştir. Bazıları: ‘Onunla konuşmanın mümkün olmadığı miktar’ demiştir. Bazıları ise bunu ağzın yarısından fazlası olarak takdir etmiştir. Birinci görüş en sahihtir. Müellif (rahmetullahi aleyh) dedi ki: ‘Balgam değil,’ yani sırf balgam abdesti bozmaz. Bu, İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göredir. Ebû Yûsuf'a göre ise göğüsten yükselen balgam bozar, baştan inen bozmaz. Çünkü balgam bir tür kusmuktur, diğer kusmuk türleri gibi olur. Ve midede necis hale gelir; baştan inen ise böyle değildir, çünkü baş necislik mahalli değildir, mide ise necislik mahallidir. İkisi (Ebû Hanîfe ve Muhammed) için delil: Balgam yapışkandır, içine necis parçaları karışmaz; bu itibarla tükürük kusmak gibidir. Eğer balgam yemekle karışmışsa, yemek galipse icma ile abdesti bozar. Müellif (rahmetullahi aleyh) dedi ki: ‘Veya tükürüğün galip olduğu kan [dahi bozmaz];’ çünkü hüküm gâlibe aittir, sanki tamamı tükürükmüş gibi olur. Galebeyi (çoğunluk olmayı) daha önce açıklamıştık. Bu, [kan] ağzın kendisinden çıkmışsa böyledir. Eğer göğüsten çıkmışsa, tafsilatını ve rivayetlerin ihtilafını zikretmiştik. Müellif (rahmetullahi aleyh) dedi ki: ‘Sebep onun dağınık parçalarını birleştirir.’ Yani sebep, kusmuğun dağınık kısımlarını birleştirir. Bunun açıklaması: İkinci kusma, bulantıdan dolayı nefesin sakinleşmesinden önce olursa [bu bir kabul edilir]. Çünkü sebebin birliğinin, bütün dağınık şeylerde etkisi vardır. Nitekim satılan bir köle, alıcının elinde satıcıdaki sebeple hastalanırsa onu geri verir ve ikinciyi birincinin aynı sayar. Bu, Muhammed'in görüşüdür. Ebû Yûsuf ise: ‘Meclis birliği varsa birleştirir, yoksa birleştirmez’ demiştir. Çünkü meclis de dağınıkları birleştirir; tıpkı akitlerde (icab ve kabulün bağlanması), ikrar ve tekrarlanan tilavette olduğu gibi. Ebû Ali ed-Dekkâk ise: ‘Nasıl olursa olsun birleştirir’ demiştir. Müellif (rahmetullahi aleyh) dedi ki: ‘Sırtüstü yatan ve (ayağını dikerek) yan yatana uyku [abdesti bozar].’ [Şilbî Hâşiyesi:] ‘Çünkü o kendiliğinden çıkan (hâric) değil, çıkarılandır (muhrec)’ sözüne dair el-Kemâl şöyle demiştir: ‘İhrâc etmenin veya etmemenin bu hükümde görünür bir etkisi yoktur. Bilakis abdesti bozma, necis bir maddenin dışarı çıkması sebebiyledir ve bu, ihraçla birlikte de gerçekleşir, ihraç olmaksızın da gerçekleşir. Nitekim fasd (kan alma) ve çıban kabuğunu kaldırma gibi.’ Bu sebeple Serahsî, Câmi‘inde abdestin bozulacağını tercih etmiştir. Kâfî'de ise: ‘En sahih görüş, muhrecin (çıkarılanın) abdesti bozduğudur. Hem Sünnet'ten hem kıyastan nakledilen bütün deliller, abdestin bozulmasının necis dışarı çıkana bağlı olduğunu gösterir ve bu, muhrecte de sabittir.’ sözüyle bitmiştir. Nevázil'de ve Attâbî fetvalarında: ‘Çıban sıkıldı, ondan çokça bir şey çıktı, eğer sıkmasaydı çıkmazdı — abdesti bozmaz.’ denmiş, fakat ‘bunda nazar vardır’ denilmiştir. İmam Serahsî'nin el-Câmi‘inde: ‘Onu sıkınca sıkma sebebiyle kan çıkarsa abdest bozulur; bu fasd ve hacamat gibi kasıtlı bir hadestir ve namazına devam etmez (yeniden başlar).’ Kâfî'de: ‘En sahih görüş, muhrecin abdesti bozduğudur.’ ez-Zâhiriyye Fevâid'inde kitapta zikredilenin benzeri vardır. Bazıları farkı şöyle ifade etmiştir: ‘İkisinde de deri kesildikten sonra kan kendiliğinden çıkar, aynı şekilde muhrec (çıkarılan) da öyledir.’ Kâkî böyle nakletmiştir. (Metinde ‘Ağzı dolduran kusmuk’ ifadesi) — yani abdest alan kişinin ağzı. (Metinde ‘velev merreten’ ifadesi) — ‘merre’ mimin kesriyle safrâ (öd) demektir. Aynî. (Metinde ‘ev alakan’ ifadesi) — yani katı kan (pıhtı). Aynî. (Resûlullah (s.a.v.)’in ‘Biriniz kusarsa…’ hadisine dair) — ‘İddia edilen şey, yani kusmuğun ağzı doldurmasının hades olması, delilden daha özeldir, çünkü delil mutlaktır.’ denilmiştir. Ben derim ki: Burada iddia edilen, kusmuğun hades olmasıdır. Ağzı doldurma şartı ise başka bir delil ile ileride gelecektir. Yahyâ. (‘Ev kalase’ ifadesi) — doğru rivayet ‘ev raafe’ (yani burun kanaması) şeklindedir. Yahyâ. (‘Temleü’l-fem’ ifadesi) — görünüşe göre Hz. Ali bunu Nebî (s.a.v.)'den işiterek söylemiştir. Kâkî. Beyhakî ve el-Muhît sahibi, Nebî (s.a.v.)'den şunu rivayet etmiştir: ‘Abdest yedi şeyden yenilenir: gâlip uyku, göğüs kusmuğu, idrar damlaması, akan kan, ağzı dolduran dâs‘a (ani kusma), hades ve namazda gülmek.’ Kâkî. Fethu'l-Kadîr'de denilmiştir: ‘Hz. Ali'nin ‘veya ağzı dolduran dâs‘a’ sözü bilinmektedir. Beyhakî el-İlâfiyyât'ta ondan (s.a.v.) şunu rivayet etmiştir: ‘Abdest yedi şeyden yenilenir: idrar damlaması, akan kan, kusmuk, ağzı dolduran dâs‘a, sırtüstü yatanın uykusu, kişinin namazda gülmesi ve kan çıkması.’ Bu rivayette Sehl b. Affân ve Cârûd b. Yezîd bulunmaktadır ki ikisi de zayıftır.’ (Ağzın dışarı çıkan hükmünde olmasına dair) — ‘Bu, nassın karşısında bir ta‘lildir, kabul edilmez.’ denilmiştir. Ben derim ki: Bu, asıl olduğu üzere nassın ta‘lilidir, onun karşısında bir ta‘lil değildir. Yahyâ. (‘Bu Muhammed'in görüşüdür’ sözüne kadar) — el-Kâfî'de: ‘En sahih görüş Muhammed (rahmetullahi aleyh)'in görüşüdür; çünkü asıl, hükümlerin sebeplere izâfe edilmesidir. Meclis ancak bazı sûretlerde zaruret sebebiyle dikkate alınır; tilâvet secdesi gibi. Zira sebep esas alınsaydı tedâhül (iç içelik) ortadan kalkardı; çünkü her tilâvet ayrı bir sebeptir. İkrar ve icâb-kabulde ise meclis örf ve zarureti def için dikkate alınmıştır.’ (Dağınıklar için de) — yani sebep gibi. (İkrar gibi) — yani ikrar tekrarlandığında tektir. (Metinde ‘Sırtüstü yatan ve (ayağını dikerek) yan yatana uyku’) — Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, Amr b. Dînâr ve İmâmiyye'den uykunun hades olmadığı rivayet edilmiştir. Kâkî. ez-Zâhiriyye Fevâid'inde şöyle denilmiştir: ‘İmam Muhammed'e göre uyku abdesti bozar; Ebû Yûsuf ise ancak iyice yerleşip oturduğu hâlde uyursa bozulur, yoksa bozulmaz. İmam Âzam Ebû Hanîfe (r.a.)'ye göre, ayakta veya otururken uyursa abdest bozulmaz, ancak yan üstü veya sırtüstü yatarken uyursa bozulur.’
لِاحْتِمَالِ أَنْ يَكُونَ صَدِيدًا أَوْ قَيْحًا، وَلَوْ كَانَ الدَّمُ فِي الْجُرْحِ فَأَخَذَهُ بِخِرْقَةٍ أَوْ أَكَلَهُ الذُّبَابُ فَازْدَادَ فِي مَكَانِهِ فَإِنْ كَانَ بِحَيْثُ يَزِيدُ وَيَسِيلُ لَوْ لَمْ يَأْخُذْهُ بَطَلَ وُضُوءُهُ، وَإِلَّا فَلَا وَلَوْ خَرَجَ بِالْعَصْرِ لَا يَنْقُضُ الْوُضُوءَ لِأَنَّهُ لَيْسَ بِخَارِجٍ، وَإِنَّمَا هُوَ مُخْرَجٌ، وَقَالَ شَمْسُ الْأَئِمَّةِ يَنْقُضُ وَهُوَ حَدَثٌ عَمْدٌ عِنْدَهُ. قَالَ رحمه الله (وَقَيْءٌ مَلَأَ فَاهُ وَلَوْ مِرَّةً أَوْ عَلَقًا أَوْ طَعَامًا أَوْ مَاءً)، وَإِنَّمَا أَفْرَدَ الْقَيْءَ بِالذِّكْرِ وَإِنْ كَانَ يَدْخُلُ تَحْتَ قَوْلِهِ خُرُوجُ نَجِسٍ لِمَا أَنَّهُ يُخَالِفُ فِي حَدِّ الْخُرُوجِ عَلَى مَا يَأْتِي، وَهُوَ حَدَثٌ عِنْدَنَا لِقَوْلِهِ عليه الصلاة والسلام «إذَا قَاءَ أَحَدُكُمْ فِي صَلَاتِهِ أَوْ قَلَسَ فَلْيَنْصَرِفْ وَلْيَتَوَضَّأْ» الْحَدِيثَ، وَهُوَ مَذْهَبُ الْعَشَرَةِ الْمُبَشَّرِينَ بِالْجَنَّةِ وَمَنْ تَابَعَهُمْ، وَعَنْ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه حِينَ عَدَّ الْأَحْدَاثَ قَالَ أَوْ دَسْعَةٌ تَمْلَأُ الْفَمَ وَعَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ مِثْلُهُ وَلَا فَرْقَ بَيْنَ أَنْوَاعِ الْقَيْءِ؛ لِأَنَّهَا نَجِسَةٌ خِلَافًا لِلْحَسَنِ فِي الْمَاءِ وَالطَّعَامِ إذَا لَمْ يَتَغَيَّرَا، وَلَوْ قَاءَ دَمًا إنْ نَزَلَ مِنْ الرَّأْسِ نَقَضَ قَلَّ أَوْ كَثُرَ بِإِجْمَاعِ أَصْحَابِنَا وَإِنْ صَعِدَ مِنْ الْجَوْفِ فَرُوِيَ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ مِثْلُهُ، وَرَوَى الْحَسَنُ عَنْهُ أَنَّهُ يُعْتَبَرُ مِلْءُ الْفَمِ، وَهُوَ قَوْلُ مُحَمَّدٍ وَالْمُخْتَارُ إنْ كَانَ عَلَقًا يُعْتَبَرُ مِلْءُ الْفَمِ؛ لِأَنَّهُ لَيْسَ بِدَمٍ وَإِنَّمَا هُوَ سَوْدَاءُ احْتَرَقَتْ، وَإِنْ كَانَ مَائِعًا نَقَضَ وَإِنْ قَلَّ لِأَنَّهُ مِنْ قُرْحَةٍ فِي الْجَوْفِ، وَقَدْ وَصَلَ إلَى مَا يَلْحَقُهُ حُكْمُ التَّطْهِيرِ، وَشَرْطٌ أَنْ يَكُونَ مِلْءَ الْفَمِ؛ لِأَنَّ لِلْفَمِ حُكْمَ الْخَارِجِ حَتَّى لَا يُفْطِرُ الصَّائِمُ بِالْمَضْمَضَةِ، وَلَهُ حُكْمُ الدَّاخِلِ حَتَّى لَا يُفْطِرُ بِابْتِلَاعِ شَيْءٍ مِنْ بَيْنِ أَسْنَانِهِ مِثْلُ الرِّيقِ فَلَا يُعْطَى لَهُ حُكْمُ الْخَارِجِ مَا لَمْ يَمْلَأْ الْفَمَ، وَاخْتَلَفُوا فِي حَدِّ مِلْءِ الْفَمِ فَقَالَ بَعْضُهُمْ مَا لَا يُمْكِنُ ضَبْطُهُ إلَّا بِكُلْفَةٍ، وَقِيلَ مَا لَا يُمْكِنُ الْكَلَامُ مَعَهُ، وَبَعْضُهُمْ قَدَّرَهُ بِالزِّيَادَةِ عَلَى نِصْفِ الْفَمِ، وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ قَالَ رحمه الله (لَا بَلْغَمًا) أَيْ الْبَلْغَمُ الصِّرْفُ لَا يَنْقُضُ، وَهَذَا عِنْدَهُمَا وَعِنْدَ أَبِي يُوسُفَ يَنْقُضُ الصَّاعِدَ مِنْ الْجَوْفِ دُونَ النَّازِلِ مِنْ الرَّأْسِ؛ لِأَنَّهُ نَوْعٌ مِنْ أَنْوَاعِ الْقَيْءِ فَصَارَ كَسَائِرِ أَنْوَاعِهِ، وَلِأَنَّهُ يَتَنَجَّسُ فِي الْمَعِدَةِ بِخِلَافِ النَّازِلِ مِنْ الرَّأْسِ؛ لِأَنَّ الرَّأْسَ لَيْسَ بِمَحَلِّ النَّجَاسَةِ وَالْمَعِدَةُ مَحَلُّ النَّجَاسَةِ وَلَهُمَا أَنَّهُ لَزِجٌ لَا يَتَدَاخَلُهُ أَجْزَاءُ النَّجَاسَةِ فَصَارَ كَمَا قَاءَ بُصَاقًا، وَلَوْ كَانَ الْبَلْغَمُ مَخْلُوطًا بِالطَّعَامِ فَإِنْ كَانَ الطَّعَامُ هُوَ الْغَالِبُ نَقَضَ إجْمَاعًا.قَالَ رحمه الله: (أَوْ دَمًا غَلَبَ عَلَيْهِ الْبُصَاقُ)؛ لِأَنَّ الْحُكْمَ لِلْغَالِبِ فَصَارَ كَأَنَّهُ كُلُّهُ بُصَاقٌ، وَقَدْ بَيَّنَّا تَفْسِيرَ الْغَلَبَةِ فِيمَا تَقَدَّمَ هَذَا إذَا خَرَجَ مِنْ نَفْسِ الْفَمِ، وَإِنْ خَرَجَ مِنْ الْجَوْفِ فَقَدْ ذَكَرْنَا تَفَاصِيلَهُ وَاخْتِلَافَ الرِّوَايَاتِ فِيهِ قَالَ رحمه الله (وَالسَّبَبُ يَجْمَعُ مُتَفَرِّقَهُ) أَيْ السَّبَبُ يَجْمَعُ مُتَفَرِّقَ الْقَيْءِ، وَتَفْسِيرُهُ أَنْ يَكُونَ الْقَيْءُ الثَّانِي قَبْلَ سُكُونِ النَّفْسِ مِنْ الْغَثَيَانِ؛ لِأَنَّ لِاتِّحَادِ السَّبَبِ أَثَرًا فِي جَمِيعِ الْمُتَفَرِّقَاتِ فَإِنَّ الْعَبْدَ الْمَبِيعَ لَوْ مَرِضَ فِي يَدِ الْمُشْتَرِي بِالسَّبَبِ الَّذِي كَانَ فِي يَدِ الْبَائِعِ يَرُدُّهُ، وَيَجْعَلُ الثَّانِيَ عَيْنَ الْأَوَّلِ، وَهَذَا قَوْلُ مُحَمَّدٍ، وَقَالَ أَبُو يُوسُفَ إنْ اتَّحَدَ الْمَجْلِسُ يَجْمَعُ وَإِلَّا فَلَا؛ لِأَنَّ الْمَجْلِسَ جَامِعٌ لِلْمُتَفَرِّقَاتِ أَيْضًا كَالْعُقُودِ أَيْ حَتَّى يَرْتَبِطُ الْإِيجَابُ بِالْقَبُولِ وَكَالْإِقْرَارِ وَالتِّلَاوَةِ الْمُتَكَرِّرَةِ، وَقَالَ أَبُو عَلِيٍّ الدَّقَّاقُ يَجْمَعُ كَيْفَمَا كَانَ قَالَ رحمه الله (وَنَوْمُ مُضْطَجِعٍ وَمُتَوَرِّكٍ)ــ[حاشية الشِّلْبِيِّ] قَوْلُهُ لِأَنَّهُ لَيْسَ بِخَارِجٍ، وَإِنَّمَا هُوَ مُخْرَجٌ) قَالَ الْكَمَالُ لَا تَأْثِيرَ يَظْهَرُ لِلْإِخْرَاجِ وَعَدَمِهِ فِي هَذَا الْحُكْمِ بَلْ النَّقْضُ لِكَوْنِهِ خَارِجًا نَجِسًا، وَذَلِكَ يَتَحَقَّقُ مَعَ الْإِخْرَاجِ كَمَا يَتَحَقَّقُ مَعَ عَدَمِهِ فَصَارَ كَالْفَصْدِ وَقِشْرِ النَّفْطَةِ، فَلِذَا اخْتَارَ السَّرَخْسِيُّ فِي جَامِعِهِ النَّقْضَ وَفِي الْكَافِي وَالْأَصَحُّ أَنَّ الْمُخْرَجَ نَاقِضٌ، وَكَيْفَ وَجَمِيعُ الْأَدِلَّةِ الْمُورَدَةِ مِنْ السُّنَّةِ وَالْقِيَاسِ تُفِيدُ تَعَلُّقَ النَّقْضِ بِالْخَارِجِ النَّجِسِ وَهُوَ ثَابِتٌ فِي الْمُخْرَجِ انْتَهَى.وَفِي النَّوَازِلِ وَفَتَاوَى الْعَتَّابِيِّ عُصِرَتْ الْقُرْحَةُ فَخَرَجَ مِنْهَا شَيْءٌ كَثِيرٌ وَلَوْ لَمْ يَعْصِرْ لَا يَخْرُجُ لَا يَنْقُضُ، وَلَكِنْ قَالَ وَفِيهِ نَظَرٌ وَفِي الْجَامِعِ لِلْإِمَامِ السَّرَخْسِيِّ إذَا عَصَرَهَا فَخَرَجَ الدَّمُ بِعَصْرِهَا انْتَقَضَ وَهُوَ حَدَثٌ عَمْدٌ كَالْفَصْدِ وَالْحِجَامَةِ وَلَا يَبْنِي عَلَى صَلَاتِهِ وَفِي الْكَافِي الْأَصَحُّ أَنَّ الْمُخْرَجَ نَاقِضٌ وَفِي الْفَوَائِدِ الظَّهِيرِيَّةِ مِثْلُ مَا ذَكَرَ فِي الْكِتَابِ، وَقِيلَ فِي الْفَرْقِ إنَّ فِيهِمَا بَعْدَ قَطْعِ الْجِلْدَةِ يَخْرُجُ الدَّمُ بِنَفْسِهِ وَكَذَلِكَ الْمُخْرَجُ انْتَهَى كَاكِيٌّ (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَقَيْءٌ مَلَأَ فَاهُ) أَيْ فَمَ الْمُتَوَضِّئِ انْتَهَى.(قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَلَوْ مِرَّةً) بِكَسْرِ الْمِيمِ أَيْ صَفْرَاءَ انْتَهَى عَيْنِيٌّ (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ أَوْ عَلَقًا) أَيْ دَمًا جَامِدًا انْتَهَى عَيْنِيٌّ (قَوْلُهُ لِقَوْلِهِ عليه الصلاة والسلام «إذَا قَاءَ أَحَدُكُمْ» إلَى آخِرِهِ) قِيلَ الْمُدَّعَى وَهُوَ كَوْنُ الْقَيْءِ مِلْءَ الْفَمِ حَدَثًا أَخَصُّ مِنْ الدَّلِيلِ لِأَنَّهُ مُطْلَقٌ، أَقُولُ الْمُدَّعَى هَاهُنَا كَوْنُ الْقَيْءِ حَدَثًا، وَأَمَّا اشْتِرَاطُ مِلْءِ الْفَمِ فَبِدَلِيلٍ آخَرَ سَيَأْتِي انْتَهَى يَحْيَى. (قَوْلُهُ أَوْ قَلَسَ) الْمَضْبُوطُ أَوْ رَعَفَ يَحْيَى. (قَوْلُهُ تَمْلَأُ الْفَمَ) وَالظَّاهِرُ أَنَّهُ قَالَهُ سَمَاعًا مِنْ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم انْتَهَى كَاكِيٌّ، وَرَوَى الْبَيْهَقِيُّ وَصَاحِبُ الْمُحِيطِ عَنْ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ «يُعَادُ الْوُضُوءُ مِنْ سَبْعٍ مِنْ نَوْمٍ غَالِبٍ وَقَيْءٍ ذَارِعٍ وَتَقَاطُرِ بَوْلٍ وَدَمٍ سَائِلٍ وَدَسْعَةٍ تَمْلَأُ الْفَمَ وَالْحَدَثِ وَالْقَهْقَهَةِ فِي الصَّلَاةِ» انْتَهَى كَاكِيٌّ قَالَ فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ، وَأَمَّا قَوْلُ عَلِيٍّ أَوْ دَسْعَةٍ تَمْلَأُ الْفَمَ يُعْرَفُ وَرَوَى الْبَيْهَقِيُّ فِي الْخِلَافِيَّاتِ عَنْهُ صلى الله عليه وسلم «يُعَادُ الْوُضُوءُ مِنْ سَبْعٍ مِنْ إقْطَارِ الْبَوْلِ وَالدَّمِ السَّائِلِ وَالْقَيْءِ وَمِنْ دَسْعَةٍ تَمْلَأُ الْفَمَ وَنَوْمِ الْمُضْطَجِعِ وَقَهْقَهَةِ الرَّجُلِ فِي الصَّلَاةِ وَخُرُوجِ الدَّمِ»، وَفِيهِ سَهْلُ بْنُ عَفَّانَ وَالْجَارُودُ بْنُ يَزِيدَ وَهُمَا ضَعِيفَانِ. (قَوْلُهُ؛ لِأَنَّ لِلْفَمِ حُكْمَ الْخَارِجِ) قِيلَ هَذَا تَعْلِيلٌ فِي مُقَابَلَةِ النَّصِّ فَلَا يُقْبَلُ أَقُولُ هَذَا تَعْلِيلُ النَّصِّ كَمَا هُوَ الْأَصْلُ لَا تَعْلِيلَ يُقَابِلُهُ انْتَهَى يَحْيَى.(قَوْلُهُ وَهَذَا قَوْلُ مُحَمَّدٍ إلَى آخِرِهِ) قَالَ فِي الْكَافِي وَالْأَصَحُّ قَوْلُ مُحَمَّدٍ رحمه الله؛ لِأَنَّ الْأَصْلَ إضَافَةُ الْأَحْكَامِ إلَى الْأَسْبَابِ، وَإِنَّمَا تَدُلُّ فِي بَعْضِ الصُّوَرِ لِلضَّرُورَةِ كَمَا فِي سَجْدَةِ التِّلَاوَةِ إذْ لَوْ اُعْتُبِرَ السَّبَبُ لَانْتَفَى التَّدَاخُلُ؛ لِأَنَّ كُلَّ تِلَاوَةٍ سَبَبٌ وَفِي الْأَقَارِيرِ اُعْتُبِرَ الْمَجْلِسُ لِلْعُرْفِ وَالْإِيجَابِ وَالْقَبُولِ لِدَفْعِ الضَّرُورَةِ. (قَوْلُهُ لِلْمُتَفَرِّقَاتِ أَيْضًا) يَعْنِي كَالسَّبَبِ (قَوْلُهُ وَكَالْإِقْرَارِ) أَيْ الْإِقْرَارِ إذَا تَكَرَّرَ فَهُوَ وَاحِدٌ (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَنَوْمُ مُضْطَجِعٍ وَمُتَوَرِّكٍ) حُكِيَ عَنْ أَبِي مُوسَى الْأَشْعَرِيِّ وَعَمْرِو بْنِ دِينَارٍ وَالْإِمَامِيَّةِ أَنَّ النَّوْمَ لَيْسَ بِحَدَثٍ انْتَهَى كَاكِيٌّ قَالَ فِي الْفَوَائِدِ الظَّهِيرِيَّةِ: وَكَانَ
Resûlullah (s.a.v.)'in: "Abdest ancak yan üstü yatıp uyuyana gerekir; çünkü yan üstü yatanın mafsalları gevşer" buyruğu sebebiyledir. Yani mafsallar son derece gevşer. Aksi takdirde gevşemenin aslı ayakta durma ve benzeri hallerde de bulunduğundan, yatma hâline tahsis fayda vermez. Sonra uyuyan kişi ya uzanmış (mudtedia') olur -ki bunun hükmü geçti- ya da "müteverriken" (kalça üzerine oturup ayakları yana çıkararak) oturur ki bu da, oturak yeri (mak'ad) yerden ayrıldığı için uzanmışa ilhak edilir; ya da bir şeye dayanmış olur ki o dayanak kaldırıldığında düşecek durumda olur. Bu durumda ya oturak yeri yerden ayrılmıştır ya da ayrılmamıştır. Eğer ayrılmışsa icmâ ile abdesti bozulur. Eğer ayrılmamışsa Kudûrî bunun bozacağını zikretmiş olup bu, Tahâvî'den de rivayet edilmiştir. Sahih olan ise bozulmayacağıdır; bunu Ebû Yûsuf, Ebû Hanîfe'den rivayet etmiştir. Yahut (uyuyan) ayakta, rükûda veya secdededir. Eğer namaz içinde ise abdesti bozulmaz; zira Resûlullah (s.a.v.) "Ayakta, rükûda veya secdede uyuyana abdest gerekmez" buyurmuştur. Eğer namaz dışında ise, secde hâlinde bulunup da karnını uyluklarından kaldırmış, kollarını yanlarından uzak tutmuş ise yine sahih olana göre bozulmaz; aksi halde abdesti bozulur. Hasta olup yan üstü yatarak namaz kılan kimse uyusa, sahih olana göre abdesti bozulur; rivayet ettiğimiz hadis sebebiyle. Uyuklama (nüas) iki türlüdür: ağır uyuklama ki yatma hâlinde hadestir; hafif uyuklama ki onda hades yoktur. İkisi arasındaki ayırıcı, yanında söyleneni işitiyorsa hafif, işitmiyorsa ağırdır. Eğer oturur veya ayakta dururken uyuyup yüzüstü veya yanı üzerine düşerse, düşmeden önce veya düşme anında uyanırsa veya uyurken düşüp hemen uyanırsa abdesti bozulmaz. Eğer düştükten sonra uyuyarak kalıp sonra uyanırsa, yatarken uyuma (nazm-ı mudtedia') gerçekleştiği için bozar. Ebû Yûsuf'tan rivayete göre, düştüğü için tutunma (istimsâk) ortadan kalktığından düşmekle bozulur. Muhammed'den rivayete göre, oturak yeri yerden ayrılmadan uyanırsa bozulmaz; uyurken ayrılırsa bozulur. Bu, Ebû Hanîfe'den de rivayet edilmiştir. Zahir olan birinci görüştür. Sonra uykunun kendisi (ayn an-nevm) hades değildir; hades, uyuyan kişinin kendisinden (veya ondan) ayrılmayan şeydir. Bu sebeple zahirî sebep onun yerine ikame edilmiştir; tıpkı sefer ve benzerlerinde olduğu gibi. İmam (rahimehullah) buyurdu: "Bayılma, delilik ve sarhoşluk" işte bu şeyler bütün hallerde -yani ayakta, rükûda ve secdede- hades olurlar. Çünkü bunlar yatarken uyumaktan üstündür; zira uyuyan uyarıldığında uyanır, oysa bu şeyler kendisinde bulunan öyle değildir. Yine delilik ve bayılmanın ibadetin düşmesinde etkisi vardır, uykunun ise yoktur. Yine kıyas, uykunun bütün hallerde hades olmasını gerektirir, ancak nas (hadis) ile terkedilmiştir; bu şeylerde ise nas yoktur, asıl (kıyas) üzere kalmıştır. Sonra bayılma (iğmâ), akıl ile mağlup olunan şeydir; delilik (cünûn) ise akıl ile mahrum (meslûb) olunan şeydir. Sarhoşluktan (sükr) murat, erkeği kadından ayırt edemeyecek durumda olmaktır. Bu, Sadru'ş-Şehîd'in tercihidir. Halvânî'den rivayet edildiğine göre... [Haşiyetü'ş-Şilbî] Ebû Mûsâ el-Eş'arî uyuduğunda yanında kendisini gözetleyecek birini oturtur, uyandığında ona sorar; eğer kendisinden bir şey (yellenme vs.) çıktığını haber verirse abdestini yenilerdi, bitti. Kâdî Hân'ın Emâlî'sinde: Otururken uyuyup sallanan, böylece oturak yeri yerden ayrılan kimse hakkında Halvânî şöyle demiştir: Mezhebin zâhirine göre bu hades değildir, bitti. Kâkî ve Müctebâ da böyledir. Fethu'l-Kadîr'de denilmiştir: Eğer ihtibâ' (dizleri karnına çekip oturma) halinde uyur ve başı dizlerinin üzerinde olursa abdesti bozulmaz, bitti. Kuniye'de: Resûlullah (s.a.v.)'in uykusu hades değildir ve bu O'nun hasâisindendir. Bunun Ebû Hanîfe (r.a.)'nin görüşü olduğu zikredilmiştir. Tarasûsî (rahimehullah) bu meseleyi nazmetmiştir: "İmam-ı A'zam'a göre Nebî'nin uykusu / Abdesti bozmaz kat'iyyen, bil bunu." Delil O'nun "Gözlerim uyur, kalbim uyumaz" sözü ve Sahih'te rivayet edildiği üzere "O (s.a.v.) horultusu işitilecek kadar uyumuş, sonra kalkıp namaz kılmış ve abdest almamıştır" hadisidir, bitti. (Müellifin sözü: "Resûlullah (s.a.v.)'in 'Abdest ancak uyuyana gerekir' hadisi sebebiyle..."). Fahruddin er-Râzî şöyle der: "İnnemâ" ya bir şeyi hükme tahsis için ya da hükmü bir şeye tahsis içindir; çünkü "inne" ispat, "mâ" nefiy içindir, bu da zikredileni ispat ve diğerlerini nefyeyler. Denemez ki burada hüküm münhasır değildir, zira uyku dışında da bozulur. Biz deriz ki: Uykuya bağlı olan abdestin tahsisi, uykunun yatma sıfatıyla olmasına dairdir. Dayanana ve yaslanana abdesti gerekli kılmaları ise, onların nass ile belirtilen manada (mafsalların gevşemesi) nassda belirtilene eşit olmaları sebebiyledir. Böylece hüküm, nassın delaletiyle onlarda da sabit olur; üstadımız (r.a.) böyle buyurdu, bitti (Mustasfâ). (Müellifin sözü: "Ayakta ve benzeri hallerde") yani oturma, rükû ve secde hallerinde. (Müellifin sözü: "Hemen uyanırsa") yani yanını yere koyup yere yerleşmeden önce, bitti (Yahyâ). (Müellifin sözü: "Düştüğü için") yani yere yerleşmese bile. (Fâide) Kendisinden yel kaçıran (enfliat-ı rîh) bir şahıs hakkında uykunun abdestini bozup bozmayacağı soruldu. Cevap verdim: Bozmaz, çünkü sahih olana göre uykunun kendisi nakz edici değildir, nakzeden ancak çıkan şeydir. Kim uykunun kendisinin nakzedici olduğu görüşüne giderse, kendisinden yel kaçıranın uykuyla abdestinin bozulması gerekir. Allah en iyi bilendir. (Müellifin sözü: "Uykunun kendisi hades değildir") Mebsût'ta zikredilmiştir ki yatarken uykunun hades oluşunda iki yol vardır: Birincisi, bizzat uykunun kendisi (aynı) mervî sünnetle hadestir. Çünkü temiz olması yakîn ile sabittir, yakîn ancak benzeri bir yakîn ile giderilir. Ondan bir şeyin çıkması ise yakîn değildir. O halde biz biliriz ki bizzat uyku hadestir. İkincisi, hades, uyuyanın âdeten kendisinden ayrılmayan şeydir. Zira yatarken uyku istihkâm kazanır, mafsallar gevşer ve âdeten ondan bir şey çıkar. Âdeten sabit olan, yakînen sabit gibidir. Böylece uyku, çıkışın yerine kaim olduğu için takdiren hades sabit olur. Bitti (Kâkî). (Metindeki "ve cünûn" ifadesi) Şeyhülislam'ın Mebsût'unda: (Delilik) istirhanın (gevşemenin) galebesi sebebiyle nakz etmez; çünkü deli, sağlamdan daha güçlüdür (burada kast edilen belki aksidir - kontrol etmeli). Aslında hadesi diğerinden ayırt edememe sebebiyledir, bitti (Feth). (Müellifin sözü: "Delilik, akıl ile mahrum (meslûb) olunan şeydir") İşte bu sebeple bayılma peygamberlerde (aleyhimu's-salâtü ve's-selâm) sahih olurken delilik sahih olmaz, bitti (Aynî?). (Müellifin sözü: "Sarhoşluktan murat, erkeği kadından ayırt edemeyecek durumdur") Hocamız Allâme Seriyyüddîn (Allah onun hayatından faydalandırsın) kendi şerhinde (Kaydü'ş-Şerâid) şöyle demiştir: Nakzeden sarhoşluğun haddi konusunda ihtilaf vardır. Denilmiştir ki haddi, had (ceza) daki haddidir; bazı meşâyiha göre erkekle kadını ayırt edememektir. Bu, Sadru'ş-Şehîd'in tercihidir. Sahih olan ise Şemsü'l-Eimme el-Hulvânî'den rivayet edilen şudur: Yürüyüşünde bir sallantı (taharrük) oluşursa, bu sarhoşluktur ve abdest bozulur. Yemin konusunda da cevap böyledir; eğer sarhoş olmadığına yemin edip bu durumda bulunursa yeminini bozar. Eğer (sarhoş) erkeği kadından ayırt edemeyecek bir halde değilse... işte böyledir.
لِقَوْلِهِ عليه السلام «إنَّمَا الْوُضُوءُ عَلَى مَنْ نَامَ مُضْطَجِعًا فَإِنَّ مَنْ اضْطَجَعَ اسْتَرْخَتْ مَفَاصِلُهُ» أَيْ اسْتَرْخَتْ غَايَةَ الِاسْتِرْخَاءِ، وَإِلَّا فَأَصْلُ الِاسْتِرْخَاءِ مَوْجُودٌ حَالَةَ الْقِيَامِ وَنَحْوِهِ فَلَا يُفِيدُ التَّخْصِيصُ بِحَالَةِ الِاضْطِجَاعِ ثُمَّ النَّائِمُ لَا يَخْلُو إمَّا أَنْ يَكُونَ مُضْطَجِعًا، وَقَدْ تَقَدَّمَ ذِكْرُهُ أَوْ مُتَوَرِّكًا وَهُوَ مُلْحَقٌ بِهِ لِزَوَالِ الْمَقْعَدَةِ عَنْ الْأَرْضِ أَوْ مُسْتَنِدًا إلَى شَيْءٍ لَوْ أُزِيلَ عَنْهُ لَسَقَطَ، فَهَذَا لَا يَخْلُو إمَّا أَنْ تَكُونَ مَقْعَدَتُهُ زَائِلَةً عَنْ الْأَرْضِ أَوْ لَا، فَإِنْ كَانَتْ زَائِلَةً نَقَضَ بِالْإِجْمَاعِ، وَإِنْ كَانَتْ غَيْرَ زَائِلَةٍ فَقَدْ ذَكَرَ الْقُدُورِيُّ أَنَّهُ يَنْقُضُ، وَهُوَ مَرْوِيٌّ عَنْ الطَّحَاوِيِّ وَالصَّحِيحُ أَنَّهُ لَا يَنْتَقِضُ رَوَاهُ أَبُو يُوسُفَ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ أَوْ يَكُونُ قَائِمًا أَوْ رَاكِعًا أَوْ سَاجِدًا فَإِنَّهُ إنْ كَانَ فِي الصَّلَاةِ لَا يَنْتَقِضُ وُضُوءُهُ لِقَوْلِهِ عليه السلام «لَا وُضُوءَ عَلَى مَنْ نَامَ قَائِمًا أَوْ رَاكِعًا أَوْ سَاجِدًا»، وَإِنْ كَانَ خَارِجَ الصَّلَاةِ فَكَذَلِكَ فِي الصَّحِيحِ إنْ كَانَ عَلَى هَيْئَةِ السُّجُودِ بِأَنْ كَانَ رَافِعًا بَطْنَهُ عَنْ فَخِذَيْهِ مُجَافِيًا عَضُدَيْهِ عَنْ جَنْبَيْهِ، وَإِلَّا انْتَقَضَ وُضُوءُهُ، وَاخْتَلَفُوا فِي الْمَرِيضِ إذَا كَانَ يُصَلِّي مُضْطَجِعًا فَنَامَ فَالصَّحِيحُ أَنَّ وُضُوءَهُ يَنْتَقِضُ لِمَا رَوَيْنَا، وَالنُّعَاسُ نَوْعَانِ ثَقِيلٌ وَهُوَ حَدَثٌ فِي حَالَةِ الِاضْطِجَاعِ وَخَفِيفٌ وَهُوَ لَيْسَ بِحَدَثٍ فِيهَا، وَالْفَاصِلُ بَيْنَهُمَا أَنَّهُ إنْ كَانَ يَسْمَعُ مَا قِيلَ عِنْدَهُ فَهُوَ خَفِيفٌ وَإِلَّا فَهُوَ ثَقِيلٌ وَلَوْ نَامَ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَسَقَطَ عَلَى وَجْهِهِ أَوْ جَنْبِهِ إنْ انْتَبَهَ قَبْلَ سُقُوطِهِ أَوْ حَالَةَ سُقُوطِهِ أَوْ سَقَطَ نَائِمًا وَانْتَبَهَ مِنْ سَاعَتِهِ لَا يَنْتَقِضُ، وَإِنْ اسْتَقَرَّ بَعْدَ السُّقُوطِ نَائِمًا ثُمَّ انْتَبَهَ نَقَضَ لِوُجُودِ النَّوْمِ مُضْطَجِعًا، وَعَنْ أَبِي يُوسُفَ يَنْقُضُ بِالسُّقُوطِ لِزَوَالِ الِاسْتِمْسَاكِ حَيْثُ سَقَطَ، وَعَنْ مُحَمَّدٍ إنْ انْتَبَهَ قَبْلَ أَنْ تُزَايِلَ مَقْعَدَتُهُ الْأَرْضَ لَمْ يَنْتَقِضْ، وَإِنْ زَايَلَهَا وَهُوَ نَائِمٌ انْتَقَضَ وَهُوَ مَرْوِيٌّ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ، وَالظَّاهِرُ الْأَوَّلُ ثُمَّ النَّوْمُ نَفْسُهُ لَيْسَ بِحَدَثٍ، وَإِنَّمَا الْحَدَثُ مَا لَا يَخْلُو النَّائِمُ عَنْهُ فَأُقِيمَ السَّبَبُ الظَّاهِرُ مَقَامَهُ كَمَا فِي السَّفَرِ وَنَحْوِهِ. قَالَ: رحمه الله (وَإِغْمَاءٌ وَجُنُونٌ وَسُكْرٌ) فَهَذِهِ الْأَشْيَاءُ تَكُونُ حَدَثًا فِي الْأَحْوَالِ كُلِّهَا أَيْ حَالَةَ الْقِيَامِ وَالرُّكُوعِ وَالسُّجُودِ؛ لِأَنَّهَا فَوْقَ النَّوْمِ مُضْطَجِعًا؛ لِأَنَّ النَّائِمَ إذَا نُبِّهَ انْتَبَهَ بِخِلَافِ مَنْ قَامَ بِهِ هَذِهِ الْأَشْيَاءُ، وَلِأَنَّ لِلْجُنُونِ وَالْإِغْمَاءِ أَثَرًا فِي سُقُوطِ الْعِبَادَةِ بِخِلَافِ النَّوْمِ، وَلِأَنَّ الْقِيَاسَ أَنْ يَكُونَ النَّوْمُ حَدَثًا فِي الْأَحْوَالِ كُلِّهَا فَتُرِكَ بِالنَّصِّ وَلَا نَصَّ فِي هَذِهِ الْأَشْيَاءِ فَبَقِيَتْ عَلَى الْأَصْلِ، ثُمَّ الْإِغْمَاءُ مَا يَصِيرُ الْعَقْلُ بِهِ مَغْلُوبًا وَالْجُنُونُ مَا يَصِيرُ بِهِ مَسْلُوبًا، وَالْمُرَادُ بِالسُّكْرِ مَنْ لَا يَعْرِفُ الرَّجُلَ مِنْ الْمَرْأَةِ، وَهُوَ اخْتِيَارُ الصَّدْرِ الشَّهِيدِ وَعَنْ الْحَلْوَانِيِّــ[حاشية الشِّلْبِيِّ] أَبُو مُوسَى الْأَشْعَرِيُّ إذَا نَامَ أَجْلَسَ عِنْدَهُ مَنْ يَحْفَظُهُ فَإِذَا انْتَبَهَ سَأَلَهُ فَإِنْ أَخْبَرَهُ بِظُهُورِ شَيْءٍ مِنْهُ أَعَادَ الْوُضُوءَ انْتَهَى. وَفِي أَمَالِي قَاضِي خَانْ نَامَ جَالِسًا وَهُوَ يَتَمَايَلُ فَتَزُولُ مَقْعَدَتُهُ عَنْ الْأَرْضِ، قَالَ الْحَلْوَانِيُّ ظَاهِرُ الْمَذْهَبِ أَنَّهُ لَيْسَ بِحَدَثٍ انْتَهَى كَاكِيٌّ وَمُجْتَبَى قَالَ فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ وَلَوْ نَامَ مُحْتَبِيًا وَرَأْسُهُ عَلَى رُكْبَتَيْهِ لَا يَنْتَقِضُ انْتَهَى وَفِي الْقُنْيَةِ وَنَوْمُ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَيْسَ بِحَدَثٍ وَهُوَ مِنْ خَصَائِصِهِ، وَذَكَرَ أَنَّهُ قَوْلُ أَبِي حَنِيفَةَ رضي الله عنه وَقَدْ نَظَمَ هَذِهِ الْمَسْأَلَةَ الطَّرَسُوسِيُّ - رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى -نَوْمُ النَّبِيِّ عِنْدَ الْإِمَامِ الْأَعْظَمِ … لَا يَنْقُضُ الْوُضُوءَ حَتْمًا فَاعْلَمْوَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ «تَنَامُ عَيْنَايَ وَلَا يَنَامُ قَلْبِي» وَفِي الصَّحِيحِ «أَنَّهُ نَامَ حَتَّى سُمِعَ لَهُ غَطِيطٌ ثُمَّ قَامَ فَصَلَّى وَلَمْ يَتَوَضَّأْ» انْتَهَى.(قَوْلُهُ لِقَوْلِهِ عليه الصلاة والسلام «إنَّمَا الْوُضُوءُ عَلَى مَنْ نَامَ» إلَى آخِرِهِ) قَالَ فَخْرُ الدِّينِ الرَّازِيّ إنَّمَا لِحَصْرِ الشَّيْءِ فِي الْحُكْمِ أَوْ لِحَصْرِ الْحُكْمِ فِي الشَّيْءِ؛ لِأَنَّ إنَّ لِلْإِثْبَاتِ وَمَا لِلنَّفْيِ فَيَقْتَضِي إثْبَاتَ الْمَذْكُورِ وَنَفْيَ مَا عَدَاهُ وَلَا يُقَالُ الْحُكْمُ لَمْ يَنْحَصِرْ هَاهُنَا لِانْتِقَاضِهِ بِغَيْرِ النَّوْمِ قُلْنَا حَصْرُ الْوُضُوءِ الْمُتَعَلِّقِ بِالنَّوْمِ فِي النَّوْمِ بِصِفَةِ الِاضْطِجَاعِ، وَإِنَّمَا أَوْجَبُوا الْوُضُوءَ عَلَى الْمُسْتَنِدِ وَالْمُتَّكِئِ لِاسْتِوَائِهِمَا الْمَنْصُوصِ عَلَيْهِ فِي الْمَعْنَى الْمَنْصُوصِ، وَهُوَ اسْتِرْخَاءُ الْمَفَاصِلِ فَيَثْبُتُ الْحُكْمُ فِيهِمَا بِدَلَالَةِ النَّصِّ هَكَذَا قَالَ أُسْتَاذُنَا رضي الله عنه انْتَهَى مُسْتَصْفَى (قَوْلُهُ حَالَةَ الْقِيَامِ وَنَحْوِهِ) أَيْ مِنْ الْقُعُودِ وَالرُّكُوعِ وَالسُّجُودِ. (قَوْلُهُ وَانْتَبَهَ مِنْ سَاعَتِهِ) أَيْ قَبْلَ أَنْ يَسْتَقِرَّ عَلَى الْأَرْضِ بِوَضْعِ الْجَنْبِ عَلَيْهَا انْتَهَى يَحْيَى (قَوْلُهُ حَيْثُ سَقَطَ) أَيْ وَإِنْ لَمْ يَسْتَقِرَّ عَلَى الْأَرْضِ.(فَائِدَةٌ) سُئِلْت عَنْ شَخْصٍ بِهِ انْفِلَاتُ رِيحٍ هَلْ يَنْتَقِضُ وُضُوءُهُ بِالنَّوْمِ (فَأَجَبْت) بِعَدَمِ النَّقْضِ بِنَاءً عَلَى مَا هُوَ الصَّحِيحُ أَنَّ النَّوْمَ نَفْسَهُ لَيْسَ بِنَاقِضٍ، وَإِنَّمَا النَّاقِضُ مَا يَخْرُجُ وَمَنْ ذَهَبَ إلَى أَنَّ النَّوْمَ نَفْسَهُ نَاقِضٌ لَزِمَهُ نَقْضُ وُضُوءِ مَنْ بِهِ انْفِلَاتُ الرِّيحِ بِالنَّوْمِ وَاَللَّهُ أَعْلَمُ.(قَوْلُهُ النَّوْمُ نَفْسُهُ لَيْسَ بِحَدَثٍ) ذَكَرَ فِي الْمَبْسُوطِ فِي كَوْنِ نَوْمِ الْمُضْطَجِعِ طَرِيقَانِ أَحَدُهُمَا أَنَّ عَيْنَهُ حَدَثٌ بِالسُّنَّةِ الْمَرْوِيَّةِ؛ لِأَنَّ كَوْنَهُ طَاهِرًا ثَابِتٌ بِيَقِينٍ وَلَا يُزَالُ الْيَقِينُ إلَّا بِيَقِينٍ مِثْلِهِ وَخُرُوجُ شَيْءٍ مِنْهُ لَيْسَ بِيَقِينٍ فَعَرَفْنَا أَنَّ عَيْنَهُ حَدَثٌ وَالثَّانِي أَنَّ الْحَدَثَ مَا لَا يَخْلُو عَنْهُ النَّائِمُ عَادَةً فَإِنَّ نَوْمَ الْمُضْطَجِعِ مُسْتَحْكِمٌ فَتَسْتَرْخِي مَفَاصِلُهُ فَيَخْرُجُ شَيْءٌ مِنْهُ عَادَةً، وَمَا ثَبَتَ مِنْهُ عَادَةً كَالْمُتَيَقِّنِ بِهِ فَيَثْبُتُ الْحَدَثُ تَقْدِيرًا لِقِيَامِ النَّوْمِ مَقَامَ الْخُرُوجِ انْتَهَى كَاكِيٌّ . (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَجُنُونٌ) وَفِي مَبْسُوطِ شَيْخِ الْإِسْلَامِ لَمْ يَنْقُضْ لِغَلَبَةِ الِاسْتِرْخَاءِ؛ لِأَنَّ الْمَجْنُونَ أَقْوَى مِنْ الصَّحِيحِ بَلْ لِعَدَمِ تَمْيِيزِ الْحَدَثِ مِنْ غَيْرِهِ انْتَهَى فَتْحٌ. (قَوْلُهُ وَالْجُنُونُ مَا بِهِ يَصِيرُ مَسْلُوبًا) فَعَنْ هَذَا صَحَّ الْإِغْمَاءُ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ - عَلَيْهِمْ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ - دُونَ الْجُنُونِ انْتَهَى ع (قَوْلُهُ وَالْمُرَادُ بِالسُّكْرِ مَا لَا يَعْرِفُ الرَّجُلَ مِنْ الْمَرْأَةِ) قَالَ شَيْخُنَا الْعَلَّامَةُ سَرِيِّ الدِّينِ أَمْتَعَ اللَّهُ بِحَيَاتِهِ فِي شَرْحِهِ عَلَى قَيْدِ الشَّرَائِدِ مَا نَصُّهُ وَحَدُّ السُّكْرِ النَّاقِضِ فِيهِ خِلَافٌ فَقِيلَ هُوَ حَدُّهُ فِي الْحَدِّ، وَهُوَ أَنْ لَا يَعْرِفَ الرَّجُلَ مِنْ الْمَرْأَةِ عِنْدَ بَعْضِ الْمَشَايِخِ، وَهُوَ اخْتِيَارُ الصَّدْرِ الشَّهِيدِ وَالصَّحِيحُ مَا قِيلَ عَنْ شَمْسِ الْأَئِمَّةِ الْحُلْوَانِيُّ أَنَّهُ دَخَلَ فِي مِشْيَتِهِ تَحَرُّكٌ فَهَذَا سُكْرٌ يَنْتَقِضُ بِهِ الْوُضُوءُ، وَكَذَا الْجَوَابُ فِي حُكْمِ الْحِنْثِ إذَا حَلَفَ أَنَّهُ لَيْسَ بِسَكْرَانَ وَكَانَ عَلَى هَذِهِ الْكَيْفِيَّةِ يَحْنَثُ، وَإِنْ لَمْ يَكُنْ بِحَالٍ لَا يَعْرِفُ الرَّجُلَ مِنْ الْمَرْأَةِ كَذَا فِي
Yürüyüşünde bir düzensizlik meydana gelirse (sarhoşluktan dolayı) abdest bozulur. Bu sebeple bir kimse 'sarhoş olmayacağına' dair yemin ederse, böyle bir hal onun yeminini bozar. Rahimehullah şöyle buyurdu: (Bâliğ olan bir namaz kılanın kahkahası) – 'Namaz kılan' kaydıyla namaz kılmayan kimse (bu hükümden) çıkarılmış olur. 'Namaz kılan' sözü, rükünleri tam olan namaza hamledilir; zira âdet olan budur. İmâ ile veya binek üzerinde namaz kılıyorsa –ki bu caizdir– yine aynı hüküm geçerlidir. Keza teşehhüd miktarı oturduktan sonra veya sehiv secdesinde yahut bir hades (abdest bozucu durum) sebebiyle abdest aldıktan sonra –namaz mutlak olmak kaydıyla– binaen (kaldığı yerden devam) etmeden önce kahkaha atarsa (abdest bozulur). Cenaze namazı ise bunun hilafınadır. 'Bâliğ' kaydıyla bâliğ olmayan kimse (bu hükümden) çıkarılmıştır; çünkü onun hakkında bu bir cinayet (suç) sayılmaz. (Bazısı) bozacağı söylenmiştir. Sonra kahkaha kasten veya unutarak olsun fark etmez; hepsi abdesti bozar. Şâfiî (r.a.) ise abdesti bozmayacağını söylemiştir. Çünkü eğer bir hades olsaydı, namaz içinde veya dışında olması arasında fark bulunmazdı; diğer hadeslerde olduğu gibi. Bizim delilimiz ise şu rivayettir: 'Âmâ bir adam bir kuyuya düştü. O sırada Nebî (s.a.v.) ashabıyla namaz kılıyordu. Onunla (aleyhisselam) birlikte namaz kılanlardan bazıları güldü. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.), içlerinden gülenlere abdestlerini yenilemelerini ve namazlarını iade etmelerini emretti.' Nakledilen bu hadise karşılık kıyas yapmak merduddur (kabul edilmez). Ayrıca kahkaha ile diğer hadesler arasındaki fark açıktır: Namazdan maksat huşû göstermektir; gülmek ise buna aykırıdır. Bu sebeple kişiyi caydırmak için taharetin bozulmasıyla cezalandırılması uygun görülmüştür. Tıpkı miras ve vasiyetin katl ile bâtıl olması gibi. Yine bu durumda kişi gülmenin son noktasına ulaştığından hissi kaybolabilir; bu sebeple yan yatanın uykusuna veya deliliğe benzetilmiştir. Şayet denilirse ki: 'Peygamber (s.a.v.)'in mescidinde kuyu yoktu ve sahâbeden –özellikle onun (aleyhisselam) arkasında– gülme tasavvur edilemez, dolayısıyla bu hadis sabit olmaz.' Cevaben deriz ki: Gülenlerden maksadın Hulefâ-yi Râşidîn, cennetle müjdelenen on kişi veya muhacir ve ensarın büyükleri olmadığı açıktır. Bilakis gülen kişi, belki bazı gençlerden, münafıklardan veya üzerlerine cehalet galip gelen bedevî Araplardan idi. Nitekim bir bedevî, O'nun (aleyhisselam) mescidinde bevletmişti. Bu da Allah Teâlâ'nın 'Seni ayakta bırakıp gittiler' (Cuma, 11) âyetine benzer. Zira büyük sahâbe onu eğlenceyle terk etmemişti. Kuyudan maksat da mescidin kapısına yağmur suyu için kazılmış bir kuyudur; çünkü ona da 'kuyu' denir. Kahkaha ile teyemmüm bâtıl olur, gusül bâtıl olmaz. (Bazılarına göre) dört uzvun tahareti bâtıl olur; böylece kişi guslü değil, abdeste iade eder. Uykuda namaz kılarken kahkaha atsa: (Bazısına göre) namazı ve abdesti bozulur. Namazın bozulması konuşma sebebiyledir; abdestin bozulması ise nass (hadis) sebebiyledir; zira bu namaz içindeyken olmuştur. (Bazısına göre) sadece abdest bozulur, namaz bozulmaz; diğer hadeslerin namaza önceden yetişmesi gibi. (Bazısına göre) sadece namaz bozulur, abdest bozulmaz; çünkü uyuyanın hakkında kahkaha çirkin bir fiil değildir, dolayısıyla cinayet sayılmaz; namazın bozulması ise konuşma sebebiyledir. Sahih olan görüş ise kahkahanın ne abdeste ne de namaza zarar vermediğidir; çünkü uyku konuşmanın hükmünü kaldırır, diğer hükümlerde olduğu gibi. Uyuyan hakkında kahkaha çirkin değildir, bu sebeple bir hüküm sabit olmaz. Sonra kahkaha, kişinin kendisinin ve komşularının duyacağı şekilde olan gülmeye denir; dişleri görünsün veya görünmesin fark etmez. Bunun hükmü geçti. Gülmek (dahk), kişinin kendisinin duyup komşularının duymadığı gülmedir; bu namazı bozar, abdesti bozmaz. Tebessüm ise sesi olmayan gülmedir; bunun ikisine de bir tesiri yoktur. Rahimehullah şöyle buyurdu: (Ve fâhiş bir mübâşeret) – yani kişinin hanımıyla doğrudan teması (cinsel ilişki). [Hâşiyetü'ş-Şilbî] ez-Zahîre'de: Bunun namazda bulunmasına itiraz edilmiştir; ancak kişinin (sarhoşluk verecek bir şey) içip bu hale gelmeden önce namaza durduğu, sonra namaz esnasında yürüse dengesiz hareket edecek bir duruma geldiği şeklinde yorumlanırsa (bu mümkündür). En doğrusunu Allah bilir. (Sözü: 'Yürüyüşünde bir düzensizlik olursa abdest bozulur') Zâhidî dedi ki: Bu en sahihtir. Sadrüşşerîa ise Vekâye Şerhi'nde: Bu sahihtir, dedi. (Sözü: 'Keza teşehhüd miktarı oturduktan sonra kahkaha atsa') Züfer'in hilâfınadır; çünkü o, kahkahanın abdesti bozmayacağını söyler. Biz ise deriz ki: Kahkaha namazda bir hadestir ve hadislerde ayrıntı yoktur; namazın hürmeti bakidir. el-Kâfî sonu. (Sözü: 'Cenaze namazı bunun hilafınadır') Yani tilâvet secdesi de öyle; cenaze namazında veya tilâvet secdesinde kahkaha atsa abdest bozulmaz, sadece kahkaha atılan şey (namaz/secde) bâtıl olur. Vekâye Şerhi. Bu, tilâvet secdesini namaz dışında yaparsa böyledir. Namaz içinde tilâvet secdesinde kahkaha atsa tahareti bozulur; bunun gibi diğer hadesler de öyledir. en-Nihâye'de tilâvet secdesinde böyle zikredilmiştir. Biz deriz ki: Namaz dışında gülmek, namaz içinde gülmek gibi değildir; çünkü namaz hali, Allah Teâlâ ile münacaat halidir; bu halde gülmek cinayeti büyütür. Cenaze namazı mutlak bir namaz olmadığından münacaat sayılmaz; tilâvet secdesi de öyle. Kıyastan istisna edilen bir şeye, her yönden aynı manada olmayan bir şey ilhak edilmez; bu sebeple münacaat olmaz. el-Mustasfâ sonu. (Sözü: 'Taharetin bozulmasıyla') Bazı meşâyih bunu bir hades saymış, bu sebeple bu halde Mushaf'a dokunmak caiz olmaz. Bazıları ise abdeste ceza olarak gerekli kılmış, bu halde Mushaf'a dokunmak caiz olur. el-Kâkî sonu. (Sözü: 'Kahkaha teyemmümü bozar') Çünkü teyemmüm abdest manasındadır. et-Tecnîs'te böyle denmiş ve ihtilaf nakledilmemiştir. el-Muhît'te: Guslü bozmaz. Peki, gusleden kimse hakkında abdesti bozar mı ki, gusülden sonra abdest yenilemeden namaz kılamaz mı? Meşâyih bu konuda ihtilaf etmiştir: (Bir görüşe göre) bozmaz, abdesti yenilemez; çünkü abdest guslün zımnında sabittir; mütezammın (gusül) bozulmayınca mütezamman (abdest) de bozulmaz. Sahih olan ise bozduğu ve yenilemesi gerektiğidir; çünkü abdestin iadesi, kahkaha anında ceza yoluyla vacip olur; yoksa hakikatte bir hades olduğu için değil. Zira kahkaha necist bir çıkış değil, ağlama ve konuşma gibidir. el-Kâkî sonu. (Sözü: 'Çünkü uyku konuşmanın hükmünü kaldırır') Muhtar olan, uyuyanın konuşmasının namazı ifsat ettiğidir. Yahyâ sonu. (Sözü: 'Kahkaha ... değildir') Fethu'l-Kadîr'de şöyle açıklanmıştır: Kahkaha, ancak bir cinayet olma şartıyla hades kılınmıştır; uyuyan kimsenin ise cinayeti yoktur. Sehiv (unutma) böyle değildir; çünkü o bir cinayettir ve kişi ondan sorumlu tutulur. Uyuyanın kahkaha atması ise nadirdir; namaz hali onu hatırlatır, dolayısıyla mazur görülmez. Kemâl (r.h.) Zâdü'l-Fakîr adlı eserinde şöyle demiştir: Mutlak namazda kahkaha abdesti bozar; ancak kişi namazında uyur ve uykusunda kahkaha atarsa abdest bozulmaz, fakat muhtara göre namazı bozulur. Bu mesele bir muammadır. Çocuğun ve yetişkinin gülmesi eşittir. Mecma' Şerhi'nde müellif (r.h.) şöyle demiştir: İcma vardır ki, gülmek namazı bozar, abdesti bozmaz. (Metindeki söz: 'Fâhiş mübâşeret') Bu, erkek ve kadın için abdeste sebep olur. el-Kunye sonu. (Fer') Feth'te zikredilmiştir: Bir kimse (hadesli olarak) abdest organlarının bir kısmını yıkadı, su bitti, teyemmüm etti ve namaza başladı, sonra kahkaha attı, ardından su buldu. Ebû Yûsuf'a göre: Kalan organları yıkar ve namaz kılar. İmameyn'e göre: Bütün organları (baştan) yıkar. Bu, kahkahanın abdest organlarından yıkanmış olanları iptal edip etmediği meselesine dayanır.
إذَا دَخَلَ فِي مَشْيِهِ اخْتِلَالٌ نَقَضَ، وَلِذَا يَحْنَثُ بِهِ فِي يَمِينِهِ أَنْ لَا يَسْكَرَ. قَالَ رحمه الله: (وَقَهْقَهَةُ مُصَلٍّ بَالِغٍ) اُحْتُرِزَ بِقَوْلِهِ مُصَلٍّ مِمَّا لَيْسَ بِمُصَلٍّ، وَيَنْصَرِفُ قَوْلُهُ مُصَلٍّ إلَى الصَّلَاةِ الْكَامِلَةِ الْأَرْكَانِ لِأَنَّهَا هِيَ الْمَعْهُودَةُ، وَإِنْ كَانَ يُصَلِّي بِالْإِيمَاءِ أَوْ عَلَى الدَّابَّةِ حَيْثُ يَجُوزُ، وَكَذَا لَوْ قَهْقَهَ بَعْدَمَا قَعَدَ قَدْرَ التَّشَهُّدِ أَوْ فِي سُجُودِ السَّهْوِ أَوْ بَعْدَمَا تَوَضَّأَ لِحَدَثٍ قَبْلَ أَنْ يَبْنِيَ بَعْدَ أَنْ كَانَتْ الصَّلَاةُ مُطْلَقَةً بِخِلَافِ صَلَاةِ الْجِنَازَةِ، وَاحْتُرِزَ بِقَوْلِهِ بَالِغٍ مِمَّنْ لَيْسَ بِبَالِغٍ لِأَنَّهَا لَيْسَتْ بِجِنَايَةٍ فِي حَقِّهِ وَقِيلَ يَنْقُضُ ثُمَّ لَا فَرْقَ بَيْنَ أَنْ يُقَهْقِهَ عَامِدًا أَوْ نَاسِيًا فَالْكُلُّ نَاقِضٌ.وَقَالَ الشَّافِعِيُّ لَا يَنْقُضُ لِأَنَّهُ لَوْ كَانَ حَدَثًا لَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ بَيْنَ أَنْ يَكُونَ فِي الصَّلَاةِ أَوْ خَارِجَهَا كَسَائِرِ الْأَحْدَاثِ، وَلَنَا مَا رُوِيَ «أَنَّ أَعْمَى تَرَدَّى فِي بِئْرٍ وَالنَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يُصَلِّي بِأَصْحَابِهِ فَضَحِكَ بَعْضُ مَنْ كَانَ يُصَلِّي مَعَهُ عليه السلام فَأَمَرَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم مَنْ كَانَ ضَحِكَ مِنْهُمْ أَنْ يُعِيدَ الْوُضُوءَ وَيُعِيدَ الصَّلَاةَ»، وَالْقِيَاسُ بِمُقَابَلَةِ الْمَنْقُولِ مَرْدُودٌ، وَلِأَنَّ الْفَرْقَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ سَائِرِ الْأَحْدَاثِ ظَاهِرٌ وَهُوَ أَنَّ الْمَقْصُودَ بِالصَّلَاةِ إظْهَارُ الْخُشُوعِ، وَالضِّحْكُ يُنَافِيهِ فَنَاسَبَ الْمُجَازَاةَ بِانْتِقَاضِ الطَّهَارَةِ زَجْرًا لَهُ كَالْإِرْثِ وَالْوَصِيَّةِ يَبْطُلَانِ بِالْقَتْلِ، وَلِأَنَّ مَنْ بَلَغَ هَذِهِ الْغَايَةَ مِنْ الضِّحْكِ فِي هَذِهِ الْحَالَةِ رُبَّمَا غَابَ حِسُّهُ فَأَشْبَهَ نَوْمَ الْمُضْطَجِعِ وَالْجُنُونَ.فَإِنْ قِيلَ لَيْسَ فِي مَسْجِدِهِ عليه الصلاة والسلام بِئْرٌ وَلَا يُتَصَوَّرُ مِنْ الصَّحَابَةِ ضَحِكٌ خُصُوصًا خَلْفَهُ عليه السلام فَلَا يَثْبُتُ، قُلْنَا: لَيْسَ الْمُرَادُ بِمَنْ ضَحِكَ الْخُلَفَاءَ الرَّاشِدِينَ وَلَا الْعَشَرَةَ الْمُبَشَّرِينَ بِالْجَنَّةِ وَلَا الْكِبَارَ مِنْ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ بَلْ لَعَلَّ الضَّاحِكَ كَانَ مِنْ بَعْضِ الْأَحْدَاثِ أَوْ الْمُنَافِقِينَ أَوْ بَعْضِ الْأَعْرَابِ لِغَلَبَةِ الْجَهْلِ عَلَيْهِمْ كَمَا بَالَ أَعْرَابِيٌّ فِي مَسْجِدِهِ عليه السلام وَهُوَ نَظِيرُ قَوْله تَعَالَى {وَتَرَكُوكَ قَائِمًا} [الجمعة: ١١] فَإِنَّهُ لَمْ يَتْرُكْهُ كِبَارُ الصَّحَابَةِ بِاللَّهْوِ، وَكَذَا الْمُرَادُ بِالْبِئْرِ بِئْرٌ حُفِرَتْ لِأَجْلِ الْمَطَرِ عِنْدَ بَابِ الْمَسْجِدِ؛ لِأَنَّهَا تُسَمَّى بِئْرًا وَيَبْطُلُ التَّيَمُّمُ بِالْقَهْقَهَةِ وَلَا يَبْطُلُ الْغُسْلُ وَقِيلَ تَبْطُلُ طَهَارَةُ الْأَعْضَاءِ الْأَرْبَعَةِ، فَيُعِيدُ الْوُضُوءَ دُونَ الْغُسْلِ وَلَوْ قَهْقَهَ نَائِمًا فِي الصَّلَاةِ قِيلَ تَفْسُدُ صَلَاتُهُ وَوُضُوءُهُ، أَمَّا الصَّلَاةُ فَلِأَجْلِ أَنَّهُ كَلَامٌ وَأَمَّا الْوُضُوءُ فَلِلنَّصِّ إذْ هُوَ فِي الصَّلَاةِ، وَقِيلَ يَبْطُلُ الْوُضُوءُ دُونَ الصَّلَاةِ كَغَيْرِهَا مِنْ الْأَحْدَاثِ إذَا سَبَقَهُ الْحَدَثُ، وَقِيلَ تَبْطُلُ الصَّلَاةُ دُونَ الْوُضُوءِ لِأَنَّهَا لَيْسَتْ بِقَبِيحٍ فِي حَقِّهِ فَلَا تَكُونُ جِنَايَةً، وَبُطْلَانُ الصَّلَاةِ لِأَجْلِ أَنَّهَا كَلَامٌ، وَالصَّحِيحُ أَنَّهَا لَا تُبْطِلُ الْوُضُوءَ وَلَا الصَّلَاةَ؛ لِأَنَّ النَّوْمَ يُبْطِلُ حُكْمَ الْكَلَامِ كَمَا فِي سَائِرِ الْأَحْكَامِ، وَلَيْسَتْ الْقَهْقَهَةُ بِقَبِيحَةٍ فِي حَقِّهِ فَلَا يَثْبُتُ بِهِ حُكْمٌ، ثُمَّ الْقَهْقَهَةُ مَا يَكُونُ مَسْمُوعًا لَهُ وَلِجِيرَانِهِ بَدَتْ أَسْنَانُهُ أَوْ لَا، وَقَدْ تَقَدَّمَ حُكْمُهَا، وَالضَّحِكُ مَا يَكُونُ مَسْمُوعًا لَهُ دُونَ جِيرَانِهِ، وَهُوَ مُبْطِلٌ لِلصَّلَاةِ دُونَ الْوُضُوءِ، وَالتَّبَسُّمُ مَا لَا صَوْتَ فِيهِ وَلَا تَأْثِيرَ لَهُ فِي وَاحِدٍ مِنْهُمَا قَالَ رحمه الله (وَمُبَاشَرَةٌ فَاحِشَةٌ) وَهِيَ أَنْ يُبَاشِرَ امْرَأَتَهُــ[حاشية الشِّلْبِيِّ] الذَّخِيرَةِ وَفِي عُرُوضِ هَذَا فِي الصَّلَاةِ نَظَرٌ اللَّهُمَّ إلَّا أَنْ يُحْمَلَ عَلَى أَنَّهُ شَرِبَ الْمُسْكِرَ فَقَامَ إلَى الصَّلَاةِ قَبْلَ أَنْ يَصِيرَ إلَى هَذِهِ الْحَالَةِ، ثُمَّ صَارَ فِي أَثْنَائِهَا إلَى حَالَةٍ لَوْ مَشَى فِيهَا لَتَحَرَّكَ وَاَللَّهُ أَعْلَمُ انْتَهَى.(قَوْلُهُ إذَا دَخَلَ فِي مَشْيِهِ اخْتِلَالٌ نَقَضَ) قَالَ الزَّاهِدِيُّ هُوَ الْأَصَحُّ وَقَالَ صَدْرُ الشَّرِيعَةِ فِي شَرْحِ الْوِقَايَةِ هُوَ الصَّحِيحُ انْتَهَى (قَوْلُهُ وَكَذَا لَوْ قَهْقَهَ بَعْدَمَا قَعَدَ قَدْرَ التَّشَهُّدِ) خِلَافًا لِزُفَرَ لِأَنَّهَا لَا تُفْسِدُ الْوُضُوءَ وَقُلْنَا الْقَهْقَهَةُ حَدَثٌ فِي الصَّلَاةِ، وَلَا تَفْصِيلَ فِي الْأَخْبَارِ وَحُرْمَةُ الصَّلَاةِ بَاقِيَةٌ انْتَهَى كَافِي.(قَوْلُهُ بِخِلَافِ صَلَاةِ الْجِنَازَةِ) أَيْ وَسَجْدَةُ التِّلَاوَةِ حَتَّى لَوْ قَهْقَهَ فِي صَلَاةِ الْجِنَازَةِ أَوْ سَجْدَةُ التِّلَاوَةِ لَا يَنْتَقِضُ الْوُضُوءُ بَلْ يَبْطُلُ مَا قَهْقَهَ فِيهِ شَرْحُ الْوِقَايَةِ انْتَهَى هَذَا إذَا قَهْقَهَ فِي سَجْدَةِ التِّلَاوَةِ خَارِجَ الصَّلَاةِ، أَمَّا لَوْ قَهْقَهَ فِي سَجْدَةِ التِّلَاوَةِ فِي الصَّلَاةِ تَنْتَقِضُ طَهَارَتُهُ ذَكَرَهُ فِي النِّهَايَةِ فِي سُجُودِ التِّلَاوَةِ وَنَحْنُ نَقُولُ الضَّحِكُ فِي غَيْرِ الصَّلَاةِ لَيْسَ كَالضَّحِكِ فِي الصَّلَاةِ؛ لِأَنَّ حَالَةَ الصَّلَاةِ حَالَةُ الْمُنَاجَاةِ مَعَ اللَّهِ تَعَالَى فَتَعْظُمُ الْجِنَايَةُ مِنْهُ بِالضَّحِكِ فِي حَالَةِ الْمُنَاجَاةِ، وَصَلَاةُ الْجِنَازَةِ لَيْسَتْ بِصَلَاةٍ مُطْلَقَةٍ فَلَا تَكُونُ مُنَاجَاةً، وَكَذَلِكَ سَجْدَةُ التِّلَاوَةِ وَالْمَخْصُوصُ عَنْ الْقِيَاسِ لَا يَلْحَقُ بِهِ مَا لَيْسَ فِي مَعْنَاهُ مِنْ كُلِّ وَجْهٍ فَلَا يَكُونُ مُنَاجَاةً انْتَهَى مُسْتَصْفَى. (قَوْلُهُ بِانْتِقَاضِ الطَّهَارَةِ) وَبَعْضُ الْمَشَايِخِ جَعَلَهَا حَدَثًا فَلَا يَجُوزُ مَسُّ الْمُصْحَفِ مَعَهَا، وَبَعْضُهُمْ أَوْجَبَ الْوُضُوءَ عُقُوبَةً فَيَجُوزُ مَسُّ الْمُصْحَفِ مَعَهَا انْتَهَى كَاكِيٌّ.(قَوْلُهُ وَيُبْطِلُ التَّيَمُّمَ الْقَهْقَهَةُ) أَيْ لِأَنَّهُ فِي مَعْنَى الْوُضُوءِ قَالَهُ فِي التَّجْنِيسِ وَلَمْ يَحْكِ خِلَافًا وَفِي الْمُحِيطِ وَلَا يُبْطِلُ الْغُسْلَ وَهَلْ يُبْطِلُ الْوُضُوءَ فِي حَقِّ الْمُغْتَسِلِ حَتَّى لَا يَجُوزُ أَنْ يُصَلِّيَ بَعْدَهُ بِلَا تَجْدِيدِ وُضُوئِهِ؟ اخْتَلَفَ الْمَشَايِخُ فِيهِ قِيلَ لَا يُبْطِلُهُ فَلَا يُعِيدُ الْوُضُوءَ لِأَنَّهُ ثَابِتٌ فِي ضِمْنِ الْغُسْلِ فَإِذَا لَمْ يَبْطُلْ الْمُتَضَمِّنُ لَا يَبْطُلُ الْمُتَضَمَّنُ، وَالصَّحِيحُ أَنَّهُ يُبْطِلُهُ وَيُعِيدُهُ؛ لِأَنَّ إعَادَةَ الْوُضُوءِ وَاجِبَةٌ بِطَرِيقِ الْعُقُوبَةِ عِنْدَ الْقَهْقَهَةِ لَا أَنَّهَا حَدَثٌ حَقِيقَةً؛ لِأَنَّهَا لَيْسَ بِخَارِجٍ نَجِسٍ بَلْ هِيَ كَالْبُكَاءِ وَالْكَلَامِ انْتَهَى كَاكِيٌّ. (قَوْلُهُ لِأَنَّ النَّوْمَ يُبْطِلُ حُكْمَ الْكَلَامِ) الْمُخْتَارُ أَنَّ كَلَامَ النَّائِمِ مُفْسِدٌ لِلصَّلَاةِ انْتَهَى يَحْيَى (قَوْلُهُ وَلَيْسَتْ الْقَهْقَهَةُ إلَى آخِرِهِ) وَعَلَّلَهُ فِي فَتْحِ الْقَدِيرِ بِأَنَّهَا إنَّمَا جُعِلَتْ حَدَثًا بِشَرْطِ كَوْنِهَا جِنَايَةً وَلَا جِنَايَةَ مِنْ النَّائِمِ بِخِلَافِ السَّهْوِ لِأَنَّهُ جِنَايَةٌ فَيُؤَاخَذُ بِهِ، وَلَا يَغْلِبُ وُجُودُ الْقَهْقَهَةِ سَاهِيًا؛ لِأَنَّ حَالَةَ الصَّلَاةِ تُذَكِّرُهُ فَلَا يُعْذَرُ قَالَ الْكَمَالُ رحمه الله فِي كِتَابِهِ زَادِ الْفَقِيرِ وَيَنْقُضُهُ الْقَهْقَهَةُ فِي الصَّلَاةِ الْمُطْلَقَةِ إلَّا إذَا كَانَ نَائِمًا فِي صَلَاتِهِ وَقَهْقَهَ فِي نَوْمِهِ لَا يَنْتَقِضُ، وَلَكِنْ تَفْسُدُ صَلَاتُهُ فِي الْمُخْتَارِ، وَهَذِهِ الْمَسْأَلَةُ أُحْجِيَّةٌ وَضَحِكُ الصَّبِيِّ وَالْبَالِغِ سَوَاءٌ قَالَ فِي شَرْحِ الْمَجْمَعِ لِلْمُصَنِّفِ رحمه الله وَأَجْمَعُوا عَلَى أَنَّ الضِّحْكَ يَنْقُضُ الصَّلَاةَ وَلَا يَنْقُضُ الْوُضُوءَ. (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَمُبَاشَرَةُ فَاحِشَةٍ) تُوجِبُ الْوُضُوءَ عَلَى الرَّجُلِ وَالْمَرْأَةِ انْتَهَى قُنْيَةٌ.(فَرْعٌ) ذَكَرَهُ فِي الْفَتْحِ مُحْدِثٌ غَسَلَ بَعْضَ أَعْضَاءِ الْوُضُوءِ فَفَنِيَ الْمَاءُ فَتَيَمَّمَ وَشَرَعَ فِي الصَّلَاةِ فَقَهْقَهَ، ثُمَّ وَجَدَ الْمَاءَ عِنْدَ أَبِي يُوسُفَ يَغْسِلُ بَاقِيَ الْأَعْضَاءِ وَيُصَلِّي وَعِنْدَهُمَا يَغْسِلُ جَمِيعَهَا بِنَاءً عَلَى أَنَّ الْقَهْقَهَةَ هَلْ تُبْطِلُ مَا غَسَلَ مِنْ أَعْضَاءِ الْوُضُوءِ
Bir engel olmaksızın (erkeğin tenasül uzvunun kadınınkine temas etmesi) ve onun zikrinin (tenasül uzvunun) kadına yayılması/intışarı ve erkeğin ferci kadının ferci üzerine koyması (halinde abdest bozulur). Bazıları ise fercin fercie temasını şart koşmamışlardır. Birinci görüş daha zahirdir. İmam Muhammed (rahimehullah) şöyle demiştir: 'Mezi çıkmadıkça abdest bozulmaz. Kıyas da budur. Zira (mezinin çıkışını) hakikati üzere tespit etmek mümkündür; hıtaneyn'in (sünnet mahallerinin) birbirine temasından farklı olarak.' İstihsanın vechi ise şudur: Fâhiş mübâşeret ekseriya mezi çıkışından hâlî olmaz; bu (mezi çıkışı) tahakkuk etmiş gibidir. Nadir olana itibar edilmez.
(Râcih) buyurdu ki (rahimehullah): 'Yaradan kurt çıkması (abdesti bozmaz).' Yani yaradan çıkan kurt abdesti bozmaz; makat/dübürden çıkandan farklı olarak. İkisi arasındaki fark iki vecihtendir: Birincisi, dübürden çıkan kurt yemekten tevellüd eder; halbuki yemek kendiliğinden çıksa abdesti bozardı; ondan tevellüd eden de böyledir. Yaradan çıkan kurt ise etten tevellüd eder; et düşse abdesti bozmaz; ondan tevellüd eden de böyledir. İkincisi, (dübürden çıkan kurt) az da olsa bir rutubet/yaşlılık taşır ki bu iki yol (sebîleyn) dışında değil, ancak bu iki yolda hadestir.
(Râcih) buyurdu ki (rahimehullah): 'Ve erkeğin tenasül uzvuna dokunması (abdesti bozmaz).' Yani erkeğin kendi tenasül uzvuna dokunması abdesti bozmaz. Bu cümle, abdest bozmayan şeylerin zikrine atfedilmiştir. Bu, Ömer b. el-Hattâb, Ali b. Ebî Tâlib, İbn Mes‘ûd, İbn Abbâs, Zeyd b. Sâbit (r.a.) ve diğer büyük sahabe ile tâbiînin önde gelenlerinden Hasan-ı Basrî, Saîd b. el-Müseyyib ve es-Sevrî (rahimehumullah)'nin mezhebidir. İmam et-Tahâvî şöyle demiştir: 'Sahabeden bu konuda abdest alınması gerektiğine fetva veren hiç kimseyi bilmiyoruz; İbn Ömer'den başka. O ise sahabenin çoğuna muhalefet etmiştir.' İmam Şâfiî (rahimehullah) ise şöyle demiştir: 'Bu, abdesti bozar. Çünkü Büşre bt. Safvân (r.anhâ) rivayet etmiştir ki Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kim tenasül uzvuna dokunursa abdest alsın." Ayrıca (dokunmak) mezinin bağını çözmeye sebeptir; o halde mezi gibi olur. Nitekim hıtaneyn'in birbirine teması da meninin bağını çözmeye sebep olduğu için meni hükmünde sayılmıştır."
Bizim lehimize ise Kays b. Talk (r.a.) hadisidir: 'Resûlullah (s.a.v.)'e bedevî olduğu anlaşılan bir adam geldi ve: "Ey Allah'ın Resûlü, namazda tenasül uzvuna dokunan kimse hakkında ne buyurursunuz?" diye sordu. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "O, senden bir çiğnemlik et veya bir parça değil midir?" Tirmizî şöyle demiştir: 'Bu hadis, bu babta en güzel ve en sahih olandır.' Bunu diğer büyük âlimler de rivayet etmiştir. Ebû Ümâme el-Bâhilî (r.a.)'den de rivayet edilmiştir ki 'Resûlullah (s.a.v.)'e tenasül uzvuna dokunma hakkında soruldu; buyurdu ki: "O, senden bir cüzdür (parçadır)." Büşre hadisini ise bir cemaat zayıf saymıştır. Hatta Yahyâ b. Maîn şöyle demiştir: 'Üç hadis vardır ki Resûlullah (s.a.v.)'den sahih olarak sabit değildir: Tenasül uzvuna dokunma hadisi, "Velisiz nikâh olmaz" hadisi ve "Her sarhoş edici haramdır" hadisi. Bunu Ebü'l-Ferec zikretmiştir. Aynısı Ahmed b. Hanbel ve İshak b. Râhûye'den de nakledilmiştir.
Onların 'Sebep, mezinin bağını çözmeye vesiledir' sözlerine gelince, deriz ki: Bir şeyin yerine başka bir şeyi ikame etmenin iki kaidesi vardır: Birincisi, bir şeyin hakikatine vakıf olmanın mümkün olmaması; bu durumda sebep, onun yerine ikame edilir. Nitekim uyuyan kimsenin uykusu ile hıtaneyn'in birbirine teması, (hadesten) çıkan şeyin yerine ikame edilmiştir. İkincisi, bir sebebin yanında (o şeyin) bulunması galip olmakla birlikte onu tespit etmek mümkün olur; bu durumda nadir olan, yok gibi sayılır – tıpkı fâhiş mübâşeret hakkında söylediğimiz gibi. Halbuki burada bu iki kaideden hiçbiri bulunmamaktadır. Ayrıca onlar, bir kimse başkasının tenasül uzvuna dokunduğunda, dokunanın abdestinin bozulacağını, dokunulanın abdestinin bozulmayacağını söylemişlerdir. Bu ise manası akledilemez bir şeydir; çünkü hadisin lafzı bunu kapsamadığı gibi, onların zikrettiği mana da dokunanda bulunmamaktadır. Aksine şehvet itibarıyla dokunulanın abdesti bozulmaya daha layıktır. Bundan daha uzak olanı ise kesik/ampute edilmiş tenasül uzvuna veya hadım edilmiş (testisleri alınmış) kimsenin (o bölgesine) dokunmaktır. Çünkü onlara göre bu, ne naklî ne de aklî bir delil olmaksızın abdesti bozar. Bu ihtilaf üzere hayvanın ferci/tenasül uzvuna dokunmak da aynı hükümdedir.
(Râcih) buyurdu ki (rahimehullah): 'Ve kadına dokunmak (abdesti bozmaz).' Yani kadına dokunmak da abdest bozmayan şeyler kapsamındadır. İmam Şâfiî ise: 'Bu, abdesti bozar' demiştir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur: "...yahut kadınlara dokunmuşsanız..." (en-Nisâ, 4/43) Ayrıca kadına dokunmak mezinin çıkışına sebeptir; o halde hüküm buna bağlanır. Bizim lehimize Âişe (r.anhâ) hadisidir: 'Ben Resûlullah (s.a.v.)'in önünde uyurdum, ayaklarım kıbleye doğru idi. Secde edeceği zaman bana dokunurdu, ben de ayaklarımı çekerdim. Kalktığında ise ayaklarımı uzatırdım.' Yine ondan rivayet edilmiştir ki 'Resûlullah (s.a.v.) hanımlarından birini öper, sonra abdest almaksızın namaza çıkardı.' Onlar için ayet bir hüccet/delil değildir; çünkü ayette kastedilen cimâ'dır. Zira 'lems' (dokunmak) lafzı zikredilir ve onunla cimâ kastedilir. İbn Abbâs (r.a.) –ki Kur'an'ın tercümanıdır– ayeti cimâ ile tefsir etmiştir. Bu, ehl-i lügatin söylediklerine de uygundur. Hatta İbnü's-Sikkît şöyle demiştir: 'Lems, kadınla birlikte zikredildiğinde onunla cimâ kastedilir. Araplar "lemestü'l-mer'e" derler, yani "onunla cima ettim" manasında. O halde lafzı cimâ üzerine hamletmek evlâdır.' Bunu şu husus da teyit eder: Mülâmese, lems'ten müfâale veznindedir ve bu iki kişi arasında olur. Halbuki onlara göre iki taraftan da dokunma şart değildir. O halde ayet onların aleyhine bir delildir. Ayrıca Allah Teâlâ 'mess' (dokunma) lafzını zikretmiş ve onunla cimâyı kastetmiştir – Meryem hakkındaki şu ayette olduğu gibi: "...bana bir beşer dokunmadı..." (Âl-i İmrân, 3/47). Keza 'mübâşeret' lafzını da şu ayette cimâ manasında kullanmıştır: "...mescitlerde itikâfta iken onlarla (hanımlarınızla) cinsel temasta bulunmayın..." (el-Bakara, 2/187). O halde zahir odur ki bu (Lems) da onun gibidir; çünkü 'mess' ve 'lems' lügatte aynı manadadır. Nitekim Cevherî şöyle demiştir: 'Lems ve mess: el ile dokunmaktır. Ayrıca bu lafız kinâye yoluyla cimâ hakkında da kullanılır.' Ayrıca Allah Teâlâ küçük ve büyük tahareti (abdest ve guslü) şu halde beyan etmiştir: [Hâşiyetü'ş-Şilbî] O'na (İmam Ebû Yûsuf'a) göre hayır; ikisine (İmam Muhammed ve Ebû Yûsuf'un bir diğer rivayetine) göre evet. (Şilbî'nin sözü) bitti.
(Metinde geçen) 've yenteşiru zekeruhû' (zikri intişar eder) ifadesine ilişkin: Fâhiş mülâmesede, kadının taharetinin bozulması bakımından erkeğin âletinin intişar edip etmemesine itibar edilmez; tıpkı müsâhere (nikâh) hürmetinde dokunmanın itibar edilmediği gibi. (Kunye'den) bitti.
Fâhiş mübâşeret iki kadın arasında veya bir erkekle emred (sakalı çıkmamış genç oğlan) arasında olsa, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre abdesti bozar. (Kunye'den) bitti.
(Metinde) 'Yaradan kurt çıkması (abdesti bozmaz)' (ifadesine gelince): Keza bedenden (damar gibi) bir şey çıksa da abdesti bozmaz. (Münteha'dan) bitti.
مِنْ غَيْرِ حَائِلٍ، وَيَنْتَشِرَ ذَكَرُهُ لَهَا وَيَضَعَ فَرْجُهُ عَلَى فَرْجِهَا، وَلَمْ يَشْتَرِطْ بَعْضُهُمْ مُمَاسَّةَ الْفَرْجِ لِلْفَرْجِ، وَالْأَوَّلُ الظَّاهِرُ وَقَالَ مُحَمَّدٌ لَا يَنْتَقِضُ الْوُضُوءُ إلَّا بِخُرُوجِ مَذْيٍ وَهُوَ الْقِيَاسُ لِأَنَّهُ يُمْكِنُهُ الْوُقُوفُ عَلَى حَقِيقَتِهِ بِخِلَافِ الْتِقَاءِ الْخِتَانَيْنِ، وَجْهُ الِاسْتِحْسَانِ أَنَّ الْمُبَاشَرَةَ الْفَاحِشَةَ لَا تَخْلُو عَنْ خُرُوجِ مَذْيٍ غَالِبًا وَهُوَ كَالْمُتَحَقِّقِ وَلَا عِبْرَةَ بِالنَّادِرِ قَالَ رحمه الله (لَا خُرُوجُ دُودَةٍ مِنْ جُرْحٍ) أَيْ الدُّودَةُ الْخَارِجَةُ مِنْ الْجُرْحِ لَا تَنْقُضُ الْوُضُوءَ بِخِلَافِ الْخَارِجَةِ مِنْ الدُّبُرِ، وَالْفَرْقُ بَيْنَهُمَا مِنْ وَجْهَيْنِ: أَحَدُهُمَا أَنَّ الْخَارِجَةَ مِنْ الدُّبُرِ مُتَوَلِّدَةٌ مِنْ الطَّعَامِ، وَهُوَ لَوْ خَرَجَ بِنَفْسِهِ نَقَضَ الْوُضُوءَ فَكَذَا مَا تَوَلَّدَ مِنْهُ، وَالْخَارِجَةُ مِنْ الْجُرْحِ مُتَوَلِّدَةٌ مِنْ اللَّحْمِ وَهُوَ لَوْ سَقَطَ لَا يَنْقُضُ فَكَذَا مَا تَوَلَّدَ مِنْهُ وَالثَّانِي أَنَّهَا تَسْتَصْحِبُ قَلِيلًا مِنْ الرُّطُوبَةِ وَهُوَ حَدَثٌ فِي السَّبِيلَيْنِ دُونَ غَيْرِهِمَا. قَالَ رحمه الله (وَمَسُّ ذَكَرٍ) أَيْ مَسُّهُ لَا يَنْقُضُ الْوُضُوءَ، وَهُوَ مَعْطُوفٌ عَلَى غَيْرِ النَّاقِضِ، وَهُوَ مَذْهَبُ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ وَعَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ وَابْنِ مَسْعُودٍ وَابْنِ عَبَّاسٍ وَزَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ وَغَيْرِهِمْ مِنْ كِبَارِ الصَّحَابَةِ وَصُدُورِ التَّابِعِينَ مِثْلُ الْحَسَنِ الْبَصْرِيِّ وَسَعِيدِ بْنِ الْمُسَيِّبِ وَالثَّوْرِيِّ وَقَالَ الطَّحَاوِيُّ لَمْ نَعْلَمْ أَحَدًا مِنْ الصَّحَابَةِ أَفْتَى بِالْوُضُوءِ مِنْهُ غَيْرَ ابْنِ عُمَرَ، وَقَدْ خَالَفَهُ أَكْثَرُهُمْ وَقَالَ الشَّافِعِيُّ يَنْقُضُ الْوُضُوءَ لِحَدِيثِ بُسْرَةَ بْنِ صَفْوَانَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ «مَنْ مَسَّ ذَكَرَهُ فَلْيَتَوَضَّأْ»، وَلِأَنَّهُ سَبَبٌ لِاسْتِطْلَاقِ وِكَاءِ الْمَذْيِ فَصَارَ كَالْمَذْيِ، وَكَمَا فِي الْتِقَاءِ الْخِتَانَيْنِ لَمَّا كَانَ سَبَبًا لِاسْتِطْلَاقِ الْمَنِيِّ جُعِلَ كَالْمَنِيِّ، وَلَنَا حَدِيثُ قَيْسِ بْنِ طَلْقٍ «أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم جَاءَهُ رَجُلٌ كَأَنَّهُ بَدَوِيٌّ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا تَرَى فِي رَجُلٍ مَسَّ ذَكَرَهُ فِي الصَّلَاةِ قَالَ هَلْ هُوَ إلَّا مُضْغَةٌ مِنْك أَوْ بَضْعَةٌ مِنْك»، قَالَ التِّرْمِذِيُّ وَهَذَا الْحَدِيثُ أَحْسَنُ شَيْءٍ فِي هَذَا الْبَابِ وَأَصَحُّ، وَقَدْ رَوَاهُ غَيْرُهُ مِنْ الْأَكَابِرِ وَعَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ «أَنَّهُ صلى الله عليه وسلم سُئِلَ عَنْ مَسِّ الذَّكَرِ فَقَالَ إنَّمَا هُوَ جُزْءٌ مِنْك» وَحَدِيثُ بُسْرَةَ ضَعَّفَهُ جَمَاعَةٌ حَتَّى قَالَ يَحْيَى بْنُ مَعِينٍ ثَلَاثَةُ أَحَادِيثَ لَمْ تَصِحَّ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَدِيثُ مَسِّ الذَّكَرِ «وَلَا نِكَاحَ إلَّا بِوَلِيٍّ» «وَكُلُّ مُسْكِرٍ حَرَامٌ»، ذَكَرَ ذَلِكَ أَبُو الْفَرَجِ وَمِثْلُهُ عَنْ أَحْمَدَ بْنِ حَنْبَلٍ وَإِسْحَاقَ بْنِ رَاهْوَيْهِ وَأَمَّا قَوْلُهُمْ سَبَبٌ لِاسْتِطْلَاقِ وِكَاءِ الْمَذْيِ قُلْنَا الْإِقَامَةُ لَهَا قَاعِدَتَانِ: إحْدَاهُمَا أَنْ يَتَعَذَّرَ الِاطِّلَاعُ عَلَى حَقِيقَةِ الشَّيْءِ فَيُقَامُ السَّبَبُ مَقَامَهُ كَمَا فِي نَوْمِ الْمُضْطَجِعِ وَالْتِقَاءِ الْخِتَانَيْنِ أُقِيمَا مَقَامَ الْخَارِجِ.وَالثَّانِيَةُ أَنْ يَكُونَ الْغَالِبُ وُجُودَهُ عِنْدَ سَبَبِهِ مَعَ إمْكَانِ الِاطِّلَاعِ فَيُجْعَلُ النَّادِرُ كَالْمَعْدُومِ كَمَا قُلْنَا فِي الْمُبَاشَرَةِ الْفَاحِشَةِ، وَلَمْ يُوجَدْ وَاحِدٌ مِنْهُمَا هُنَا وَلِأَنَّهُمْ قَالُوا إذَا مَسَّ ذَكَرَ غَيْرِهِ يَنْتَقِضُ وُضُوءُ الْمَاسِّ دُونَ الْمَمْسُوسِ، وَهُوَ مِمَّا لَا يُعْقَلُ مَعْنَاهُ؛ لِأَنَّهُ لَا يَتَنَاوَلُهُ لَفْظُ الْحَدِيثِ وَلَا وُجِدَ الْمَعْنَى الَّذِي ذَكَرُوهُ فِي الْمَاسِّ بَلْ كَانَ الْمَمْسُوسُ أَوْلَى بِالنَّقْضِ عَلَى اعْتِبَارِ الشَّهْوَةِ، وَأَبْعَدُ مِنْهُ مَسُّ الذَّكَرِ الْمَقْطُوعِ أَوْ مَوْضِعُ الْجَبِّ فَإِنَّهُ عِنْدَهُمْ يَنْقُضُ بِلَا دَلِيلٍ نَقْلِيٍّ وَلَا عَقْلِيٍّ وَعَلَى هَذَا الْخِلَافِ مَسُّ فَرْجِ الْبَهِيمَةِ قَالَ رحمه الله (وَامْرَأَةٍ) أَيْ وَمَسُّ امْرَأَةٍ وَهُوَ مَعْطُوفٌ عَلَى غَيْرِ النَّاقِضِ.وَقَالَ الشَّافِعِيُّ يَنْقُضُ الْوُضُوءَ لِقَوْلِهِ تَعَالَى {أَوْ لامَسْتُمُ النِّسَاءَ} [النساء: ٤٣] وَلِأَنَّ مَسَّهَا سَبَبُ خُرُوجِ الْمَذْيِ فَيُدَارُ الْحُكْمُ عَلَيْهِ، وَلَنَا حَدِيثُ «عَائِشَةَ رضي الله عنها قَالَتْ كُنْت أَنَامُ بَيْنَ يَدَيْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَرِجْلَايَ فِي قِبْلَتِهِ فَإِذَا سَجَدَ غَمَزَنِي فَقَبَضْت رِجْلِي، وَإِذَا قَامَ بَسَطْتهمَا» وَعَنْهَا «أَنَّهُ عليه السلام كَانَ يُقَبِّلُ بَعْضَ نِسَائِهِ ثُمَّ يَخْرُجُ إلَى الصَّلَاةِ وَلَا يَتَوَضَّأُ» وَلَا حُجَّةَ لَهُمْ فِي الْآيَةِ؛ لِأَنَّ الْمُرَادَ بِهَا الْجِمَاعُ؛ لِأَنَّ اللَّمْسَ يُذْكَرُ وَيُرَادُ بِهِ الْجِمَاعُ، وَفَسَّرَ الْآيَةَ ابْنُ عَبَّاسٍ بِالْجِمَاعِ وَهُوَ تُرْجُمَانُ الْقُرْآنِ وَهُوَ مُوَافِقٌ لِمَا قَالَهُ أَهْلُ اللُّغَةِ حَتَّى قَالَ ابْنُ السِّكِّيتِ اللَّمْسُ إذَا قُرِنَ بِالْمَرْأَةِ يُرَادُ بِهِ الْجِمَاعُ، تَقُولُ الْعَرَبُ لَمَسْت الْمَرْأَةَ أَيْ جَامَعْتهَا فَكَانَ الْحَمْلُ عَلَى الْجِمَاعِ أَوْلَى، وَيُؤَيِّدُهُ أَنَّ الْمُلَامَسَةَ مُفَاعَلَةٌ مِنْ اللَّمْسِ، وَذَلِكَ يَكُونُ بَيْنَ اثْنَيْنِ وَعِنْدَهُمْ لَا يُشْتَرَطُ اللَّمْسُ مِنْ الطَّرَفَيْنِ فَكَانَتْ الْآيَةُ حُجَّةً عَلَيْهِمْ وَلِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى ذَكَرَ الْمَسَّ وَأَرَادَ بِهِ الْجِمَاعَ بِقَوْلِهِ تَعَالَى حِكَايَةً عَنْ مَرْيَمَ {وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ} [آل عمران: ٤٧]، وَكَذَا الْمُبَاشَرَةُ بِقَوْلِهِ تَعَالَى {وَلا تُبَاشِرُوهُنَّ وَأَنْتُمْ عَاكِفُونَ فِي الْمَسَاجِدِ} [البقرة: ١٨٧] فَالظَّاهِرُ أَنَّ هَذَا مِثْلُهُ؛ لِأَنَّ الْمَسَّ وَاللَّمْسَ بِمَعْنًى وَاحِدٍ فِي اللُّغَةِ حَتَّى قَالَ الْجَوْهَرِيُّ اللَّمْسُ وَالْمَسُّ بِالْيَدِ وَيُكْنَى بِهِ عَنْ الْجِمَاعِ، وَلِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَدْ بَيَّنَ الطَّهَارَةَ الصُّغْرَى وَالْكُبْرَى فِي حَالِــ[حاشية الشِّلْبِيِّ] عِنْدَهُ لَا وَعِنْدَهُمَا نَعَمْ انْتَهَى. (قَوْلُهُ وَيَنْتَشِرُ ذَكَرُهُ) فِي الْمُلَامَسَةِ الْفَاحِشَةِ لَا يُعْتَبَرُ انْتِشَارُ آلَةِ الرَّجُلِ فِي انْتِقَاضِ طَهَارَةِ الْمَرْأَةِ كَاللَّمْسِ فِي حُرْمَةِ الْمُصَاهَرَةِ انْتَهَى قُنْيَةٌ وَالْمُبَاشَرَةُ الْفَاحِشَةُ بَيْنَ الْمَرْأَتَيْنِ وَبَيْنَ الرَّجُلِ وَالْأَمْرَدِ تَنْقُضُ عِنْدَهُمَا انْتَهَى قُنْيَةٌ (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ لَا خُرُوجُ دُودَةٍ مِنْ جُرْحٍ) وَكَذَا إذَا خَرَجَ الْعِرْقُ الْبَدَنِيُّ) لَا يَنْقُضُ انْتَهَى مس
وُجُودِ الْمَاءِ بِقَوْلِهِ تَعَالَى {إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ} [المائدة: ٦] إلَى أَنْ قَالَ {وَإِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا} [المائدة: ٦] فَيَنْبَغِي أَنْ يُبَيِّنَهُمَا حَالَ عَدَمِ الْمَاءِ عِنْدَ وُجُوبِ التَّيَمُّمِ لِيَكُونَ التُّرَابُ طَهُورًا لِلْحَدَثَيْنِ الْأَصْغَرِ وَالْأَكْبَرِ كَمَا كَانَ الْمَاءُ طَهُورًا لَهُمَا لِأَنَّ بِالنَّاسِ حَاجَةً إلَى بَيَانِهِمَا فَإِذَا حُمِلَتْ الْآيَةُ عَلَى الْجِمَاعِ كَانَ بَيَانًا مُفِيدًا لِلْحُكْمِ فِيهِمَا مُحَصِّلًا لِلطَّهَارَتَيْنِ الصُّغْرَى وَالْكُبْرَى عِنْدَ عَدَمِ الْمَاءِ وَلِأَنَّهُ عليه السلام أَمَرَ بَعْضَ أَصْحَابِهِ بِالتَّيَمُّمِ لِلْجَنَابَةِ فَيَكُونُ بَيَانًا لِلْآيَةِ أَنَّ الْمُرَادَ بِهَا الْجِمَاعُ كَمَا فِي سَائِرِ الشَّرَائِعِ الَّذِي يَدُلُّ عَلَيْهِ ظَاهِرُ الْكِتَابِ أَوْ يَحْتَمِلُهُ ثُمَّ بَيَّنَهُ عليه السلام بِالْقَوْلِ أَوْ بِالْفِعْلِ. [الْغُسْل]قَالَ رحمه الله (وَفَرْضُ الْغُسْلِ غَسْلُ فَمِهِ وَأَنْفِهِ وَبَدَنِهِ) وَقَدْ تَقَدَّمَ وَجْهُ الْعُدُولِ عَنْ الْمَضْمَضَةِ وَالِاسْتِنْشَاقِ إلَى الْغَسْلِ، وَقَالَ الشَّافِعِيُّ الْمَضْمَضَةُ وَالِاسْتِنْشَاقُ سُنَّتَانِ فِيهِ لِقَوْلِهِ عليه الصلاة والسلام «عَشْرٌ مِنْ الْفِطْرَةِ أَيْ مِنْ السُّنَّةِ، وَهِيَ قَصُّ الشَّارِبِ وَإِعْفَاءُ اللِّحْيَةِ وَالسِّوَاكُ وَالْمَضْمَضَةُ وَالِاسْتِنْشَاقُ وَقَصُّ الْأَظْفَارِ وَغَسْلُ الْبَرَاجِمِ وَنَتْفُ الْإِبْطِ وَحَلْقُ الْعَانَةِ وَانْتِقَاصُ الْمَاءِ» وَلِهَذَا كَانَتَا سُنَّتَيْنِ فِي الْوُضُوءِ، وَلَنَا قَوْله تَعَالَى {وَإِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا} [المائدة: ٦] أَيْ فَطَهِّرُوا أَبْدَانَكُمْ فَكُلُّ مَا أَمْكَنَ تَطْهِيرُهُ يَجِبُ غَسْلُهُ، وَبَاطِنُ الْفَمِ وَالْأَنْفِ يُمْكِنُ غَسْلُهُ فَإِنَّهُمَا يُغْسَلَانِ عَادَةً وَعِبَادَةً نَفْلًا فِي الْوُضُوءِ وَفَرْضًا فِي الْجَنَابَةِ بِخِلَافِ بَاطِنِ الْعَيْنَيْنِ وَبَاطِنِ الْجُرْحِ فَإِنَّهُ يُوَرِّثُ الْعَمَى فِي الْعَيْنَيْنِ وَالضَّرَرَ فِي الْجُرْحِ، وَلِهَذَا كُفَّ بَصَرُ مَنْ تَكَلَّفَ غَسْلَهُمَا مِنْ الصَّحَابَةِ، وَلَا يَجِبُ غَسْلُهُمَا مِنْ النَّجَاسَةِ فَكَانَ فِيهِ ضَرُورَةٌ وَبِخِلَافِ الْوُضُوءِ؛ لِأَنَّ فِيهِ يَجِبُ غَسْلُ الْوَجْهِ، وَهُوَ مَا تَقَعُ الْمُوَاجَهَةُ بِهِ وَلَا تَقَعُ الْمُوَاجَهَةُ بِدَاخِلِ الْأَنْفِ وَالْفَمِ، وَقَالَ عليه الصلاة والسلام «تَحْتَ كُلِّ شَعْرَةٍ جَنَابَةٌ فَبِلُّوا الشَّعْرَ وَأَنْقُوا الْبَشَرَةَ» وَرُوِيَ «فَاغْسِلُوا الشَّعْرَ» فَفِي الْفَمِ بَشَرَةٌ وَفِي الْأَنْفِ شَعْرَةٌ وَبَشَرَةٌ؛ لِأَنَّ الْبَشَرَةَ هِيَ الْجِلْدَةُ الَّتِي تَقِي اللَّحْمَ مِنْ الْأَذَى وَمَا رَوَاهُ الْخَصْمُ حُجَّةٌ عَلَيْهِ فَإِنَّهُ ذَكَرَ مِنْ الْعَشَرَةِ الْخِتَانَ، وَهُوَ فَرْضٌ عِنْدَهُ وَكَذَا ذَكَرَ الِانْتِقَاصَ بِالْمَاءِ وَهُوَ الِاسْتِنْجَاءُ بِالْمَاءِ وَذَلِكَ فَرْضٌ عِنْدَهُ لَا بُدَّ مِنْهُ أَوْ مِنْ بَدَلِهِ، وَأَطْلَقَ صَاحِبُ الْكِتَابِ اسْمَ الْفَرْضِ عَلَى غَسْلِ الْفَمِ وَإِنْ كَانَ مُجْتَهِدًا فِيهِ لِمَا أَنَّ ظَاهِرَ النَّصِّ يَتَنَاوَلُهُ، وَاَللَّهُ أَعْلَمُ.قَوْلُهُ وَبَدَنِهِ أَيْ وَغَسْلُ جَمِيعِ بَدَنِهِ وَهَذَا بِالِاتِّفَاقِ عَلَى مَا بَيَّنَّا، قَالَ رحمه الله (لَا دَلْكُهُ) أَيْــ[حاشية الشِّلْبِيِّ] قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَفَرْضُ) أَيْ مَفْرُوضُهُ ذَكَرَ الْمَصْدَرَ وَأَرَادَ بِهِ الْمَفْعُولَ انْتَهَى مُسْتَصْفَى (قَوْلُهُ عَشْرٌ مِنْ الْفِطْرَةِ) رَوَى مُسْلِمٌ عَنْ عَائِشَةَ رضي الله عنها قَالَتْ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم «عَشْرٌ مِنْ الْفِطْرَةِ قَصُّ الشَّارِبِ وَإِعْفَاءُ اللِّحْيَةِ وَالسِّوَاكُ وَاسْتِنْشَاقُ الْمَاءِ وَقَصُّ الْأَظَافِرِ وَغَسْلُ الْبَرَاجِمِ وَنَتْفُ الْإِبْطِ وَحَلْقُ الْعَانَةِ وَانْتِقَاصُ الْمَاءِ قَالَ مُصْعَبُ بْنُ شَيْبَةَ وَنَسِيت الْعَاشِرَةَ إلَّا أَنْ تَكُونَ الْمَضْمَضَةُ وَانْتِقَاصُ الْمَاءِ الِاسْتِنْجَاءُ»، وَرَوَاهُ أَبُو دَاوُد مِنْ رِوَايَةِ عَمَّارٍ وَذَكَرَ الْخِتَانَ بَدَلَ إعْفَاءِ اللِّحْيَةِ، وَذَكَرَ الِانْتِضَاحَ بَدَلَ انْتِقَاصِ الْمَاءِ انْتَهَى فَتْحُ الْقَدِيرِ قَالَ فِي الْمُسْتَصْفَى الْجُنُبُ يَسْتَوِي فِيهِ الْوَاحِدُ وَالْجَمْعُ وَالْمُذَكَّرُ وَالْمُؤَنَّثُ لِأَنَّهُ اسْمٌ جَرَى مَجْرَى الْمَصْدَرِ الَّذِي هُوَ الْإِجْنَابُ كَذَا ذَكَرَ فِي الْكَشَّافِ وَفِيهِ التَّطَهُّرُ وَالِاطِّهَارُ وَالِاغْتِسَالُ انْتَهَى (قَوْلُهُ وَغَسْلُ الْبَرَاجِمِ) مَفَاصِلِ الْأَصَابِعِ جَمْعُ بُرْجُمَةٍ بِضَمِّ الْبَاءِ انْتَهَى (قَوْلُهُ وَانْتِقَاصُ الْمَاءِ إلَخْ) الْمَاءُ إنْ أُرِيدَ بِهِ الْبَوْلُ كَانَ الِانْتِقَاصُ مَصْدَرًا مُضَافًا إلَى الْمَفْعُولِ، وَإِنْ أُرِيدَ بِهِ الْمَاءُ الَّذِي يَغْسِلُ بِهِ الذَّكَرَ كَانَ مَصْدَرًا مُضَافًا إلَى الْفَاعِلِ، وَالْمَفْعُولُ مُقَدَّرٌ وَهُوَ الْبَوْلُ انْتَهَى يَحْيَى.(قَوْلُهُ فَطَهِّرُوا أَبْدَانَكُمْ) وَالْبَدَنُ اسْمٌ لِلظَّاهِرِ وَالْبَاطِنِ إلَّا أَنَّ الْبَاطِنَ سَقَطَ بِالْإِجْمَاعِ لِعَدَمِ الْإِمْكَانِ كَيْ لَا يَلْزَمَ تَكْلِيفُ مَا لَيْسَ فِي الْوُسْعِ انْتَهَى مُسْتَصْفَى (قَوْلُهُ وَالْأَنْفُ يُمْكِنُ غَسْلُهُ) فَشَمَلَهُمَا نَصُّ الْكِتَابِ مِنْ غَيْرِ مُعَارِضٍ كَمَا شَمَلَهُ قَوْلُهُ صلى الله عليه وسلم «تَحْتَ كُلِّ شَعْرَةٍ جَنَابَةٌ فَبِلُّوا الشَّعْرَ وَأَنْقُوا الْبَشَرَةَ» رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ مِنْ غَيْرِ مُعَارِضٍ إذْ كَوْنُهُ مِنْ الْفِطْرَةِ لَا يَنْفِي الْوُجُوبَ؛ لِأَنَّهَا الدِّينُ وَهُوَ أَعَمُّ مِنْهُ فَلَا يُعَارِضُهُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم «كُلُّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ» وَالْمُرَادُ أَعْلَى الْوَاجِبَاتِ عَلَى مَا هُوَ أَعْلَى الْأَقْوَالِ انْتَهَى فَتْحٌ. (قَوْلُهُ وَبَاطِنُ الْجُرْحِ) وَمَا يَعْسُرُ كَثَقْبِ الْقُرْطِ وَجِلْدَةِ الْأَقْلَفِ الَّتِي لَا تَنْحَسِرُ عَنْهَا الْحَشَفَةُ لَا يَجِبُ إيصَالُ الْمَاءِ إلَيْهِ انْتَهَى كُنُوزٌ. (قَوْلُهُ فَإِنَّهُ يُوَرِّثُ الْعَمَى) أَيْ لِأَنَّهُ شَحْمٌ لَا يَقْبَلُ الْمَاءَ انْتَهَى كَافِي (قَوْلُهُ وَلَا يَجِبُ غَسْلُهُمَا مِنْ النَّجَاسَةِ إلَى آخِرِهِ) كَمَا إذَا اكْتَحَلَ بِكُحْلٍ نَجِسٍ انْتَهَى (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَبَدَنِهِ) أَيْ جَمِيعِ ظَاهِرِ الْبَدَنِ حَتَّى لَوْ بَقِيَ الْعَجِينُ فِي الظُّفْرِ فَاغْتَسَلَ لَا يُجْزِي وَفِي الدَّرَنِ يُجْزِي إذْ هُوَ مُتَوَلِّدٌ مِنْ هُنَاكَ وَكَذَا الطِّينُ؛ لِأَنَّ الْمَاءَ يَنْفُذُ مِنْ هُنَاكَ وَكَذَا الصِّبْغُ وَالْحِنَّاءُ انْتَهَى شَرْحُ وِقَايَةٍ فَيَجِبُ تَحْرِيكُ الْقُرْطِ وَالْخَاتَمِ الضَّيِّقَيْنِ وَلَوْ لَمْ يَكُنْ قُرْطٌ فَدَخَلَ الْمَاءُ الثَّقْبَ عِنْدَ مُرُورِهِ أَجْزَأَ كَالسُّرَّةِ، وَإِلَّا أَدْخَلَهُ وَيُدْخِلُهُ الْقُلْفَةَ اسْتِحْبَابًا وَفِي النَّوَازِلِ لَا يُجْزِيهِ تَرْكُهُ وَالْأَصَحُّ الْأَوَّلُ لِلْحَرَجِ لَا لِكَوْنِهِ خِلْقَةً انْتَهَى كَمَالٌ كَمَا قَالَ فِي السِّرَاجِ الْوَهَّاجِ وَالْخِضَابُ إذَا تَجَسَّدَ وَيَبِسَ يَمْنَعُ تَمَامَ الْوُضُوءِ وَالْغُسْلِ كَذَا فِي الْوَجِيزِ وَقِشْرَةُ الْقُرْحَةِ إذَا ارْتَفَعَتْ وَلَمْ يَصِلْ الْمَاءُ إلَى مَا تَحْتَهَا لَا بَأْسَ بِهِ فِي الْوُضُوءِ وَالْغُسْلِ، وَالْفَرْقُ بَيْنَهُمَا وَبَيْنَ الْخِضَابِ أَنَّ قِشْرَةَ الْقُرْحَةِ مُتَّصِلَةٌ بِالْجِلْدِ اتِّصَالَ الْخِلْقَةِ قَالَ فِي الْيَنَابِيعِ وَإِنْ اغْتَسَلَ الْأَقْلَفُ مِنْ الْجَنَابَةِ، وَلَمْ يَغْسِلْ مَا وَرَاءَ الْجِلْدِ مِنْ رَأْسِ الذَّكَرِ يُجْزِيهِ وَيَخْرُجُ مِنْ الْجَنَابَةِ وَعَلَى مَا فِي النَّوَازِلِ مَشَى صَاحِبُ الْبَدَائِعِ فَقَالَ: وَكَذَا الْأَقْلَفُ يَجِبُ عَلَيْهِ إيصَالُ الْمَاءِ إلَى الْقُلْفَةِ وَقَالَ بَعْضُهُمْ لَا يَجِبُ وَلَيْسَ بِصَحِيحٍ لِإِمْكَانِ إيصَالِ الْمَاءِ إلَيْهِ بِلَا حَرَجٍ انْتَهَى.(قَوْلُهُ لَا دَلْكُهُ) قَالَ الْكَمَالُ وَلَا يَجِبُ الدَّلْكُ إلَّا فِي رِوَايَةٍ عَنْ أَبِي يُوسُفَ وَكَأَنَّ وَجْهَهُ خُصُوصُ صِيغَةِ اطَّهَّرُوا فَإِنْ تَفْعَلْ لِلْمُبَالَغَةِ، وَذَلِكَ بِالدَّلْكِ وَفِي الْحَقَائِقِ الدَّلْكُ عِنْدَ مَالِكٍ شَرْطٌ فِي الْوُضُوءِ وَالْغُسْلِ وَعِنْدَنَا لَيْسَ بِشَرْطٍ وَفِي الثَّوْبِ شَرْطٌ إجْمَاعًا. قَالَ فِي الْمُصَفَّى قَالَ الْمَأْمُورُ بِهِ الْفِعْلُ وَهُوَ الْغُسْلُ وَالِاغْتِسَالُ
Vücudunu ovması (delk) vacip değildir; çünkü emredilen şey temizlenmektir (tat-hîr) ve bu, ovmaya bağlı değildir. Kim bunu şart koşarsa, nassa bir ziyade yapmış olur ki bu da nesih sayılır. Allah ona rahmet etsin (r.a.) şöyle buyurdu: “(Sünnet olmayanın -aklef-) derisinin içine suyu ulaştırması (da vacip değildir).” Yani sünnetli olmayan kişiye, derisinin içine suyu ulaştırması vacip değildir; çünkü bu, erkeklik bezinin (kasaba) tıpkı bir yaratılış (hılkat) meselesidir. Bu (hüküm) problemlidir (müşkil); zira idrar sünnet derisine (kulfe) ulaştığında abdest bozulur. Onlar (âlimler) bu hükmü (abdestsizlikte) onu (sünnet derisini) dışarıdaki bir şey (hâriç) gibi kabul etmişler, gusül hakkında ise içerideki bir şey (dâhil) gibi kabul ederek bazı meşayıhın görüşüne göre suyun ona ulaştırılmasını vacip görmemişlerdir. Kerderî ise, bazı meşayıhın yanında suyun ona ulaştırılmasının vacip olduğunu söylemiş ve “Sahih olan budur” demiştir. Buna göre (bu konuda) bir problem yoktur. Allah ona rahmet etsin (r.a.) şöyle buyurdu: “(Guslün) sünneti (ise) şudur: Ellerini, avret yerini ve eğer varsa bedenindeki necaseti yıkar; sonra abdest alır; ardından suyu bedenine üç kere döker (ifâza).” Bunun delili, İbn Abbas (r.a.)'ın halası Meymûne (r.anhâ)'dan rivayet ettiği şu haberdir: “Ben Nebî (s.a.v.)'e yıkanmak için su koydum, cünüplükten yıkandı. Kabı sol eliyle sağ eline döktü, avuçlarını yıkadı. Sonra elini kabın içine soktu, avret yerine su döktü. Ardından eliyle duvarı veya yeri ovdu. Sonra ağzına ve burnuna su verdi, yüzünü ve kollarını yıkadı. Sonra başına üç kere su döktü ve bütün vücudunu yıkadı. Sonra (yıkandığı yerden) çekilip ayaklarını yıkadı.” Ayrıca el, temizlik aletidir; bu sebeple temizliğine öncelik verilir. “Avret yerini ve eğer varsa necaseti” sözüne gelince, yani avret yerini yıkar ve eğer bedeninde necaset varsa onu da yıkar; ta ki necaset yayılmasın. “Avret yerini” demek yerine sadece “necaseti” demesi yeterli olurdu; zira avret yeri ancak necaset sebebiyle yıkanır. Kadın da dış avret yerini (fercini) yıkar; çünkü o da ağız (fem) gibidir, temizlenmesi vaciptir. Sünnetsiz (aklef) kimsenin sünnet derisinin içini yıkayıp yıkamayacağı ise, daha önce cünüplükten guslünün gerekliliği konusunda geçen ihtilafa bağlıdır. (Müellif) “Sonra abdest alır” dedi, ayakların sonraya bırakılmasını (te'hîr) zikretmedi; çünkü ayaklar ancak su birikintisinde (mustenka‘) bulunuyorsa sonraya bırakılır. Başın mesh edilmesi konusunda ihtilaf etmişlerdir. Hasan, Ebû Hanîfe'den şöyle rivayet etmiştir: “Başını mesh etmez.” Çünkü onun başını yıkaması gerekir ve yıkama varken meshin varlığı ortaya çıkmaz; ya da bundan sonra başını yıkaması zorunlu olduğu için mesh fayda vermez. Yüz ve kolların yıkanması ise böyle değildir. Zâhir rivayette ise başını mesh eder; sahih olan da budur. Çünkü bazı rivayetlerde (Nebî aleyhisselâm'ın) namaz için abdest aldığı gibi abdest aldığı rivayet edilmiştir ki bu (abdest), yıkamayı ve meshi kapsayan bir isimdir. Allah ona rahmet etsin (r.a.) şöyle buyurdu: “(Saç) örgüsü çözülmez, eğer dibi ıslanırsa.” (Müellifin) “çözülmez” (lâ tunkadu) sözü, eğer meçhul (mebnî li'l-mef‘ûl) olarak kurulmuşsa anlamı “kadının örgüsü” demektir ve “kadın” (lafzı) kısaltma amacıyla hazfedilmiştir. Eğer malum (mebnî li'l-fâ‘il) olarak kurulmuşsa anlamı “Kadın örgüsünü çözmez” demektir ve “tunkadu” fiilinde kadına dönen bir zamir vardır, her ne kadar kadın zikredilmemişse de sözün akışı (siyâk) ona delalet eder. Birincisi (mebnî li'l-mef‘ûl) daha açıktır (azhar); çünkü “eğer dibi ıslanırsa” (in bulla asluhâ) ifadesi meçhul (ismi fâili zikredilmemiş) olarak gelmiştir; şayet birincisi malum (mebnî li'l-fâ‘il) olsaydı, “in bellet” (kadın ıslatırsa) denilirdi. Cumhurun mezhebi, kadının örgüyü çözmesinin vacip olmadığı, ancak örgü zamkla yapıştırılmış (mulebbed) ise gerektiğidir. Buna delil, Ümmü Seleme (r.anhâ)'nın hadisidir: “Ey Allah'ın Resûlü, ben saç örgümü sıkıca bağlayan bir kadınım; cünüplük guslü için onu çözeyim mi? Buyurdu ki: Başına üç avuç su dökmen yeterlidir, sonra bütün vücuduna suyu dökersin, böylece temizlenmiş olursun.” Ayrıca örgüyü çözmekte ona zorluk (harac), saçı kazıtmakta da müsle (sakat bırakma) vardır; bu sebeple (çözme yükümlülüğü) düşer.
[ŞİLBÎ HÂŞİYESİ]: Bu (temizlik) ovma (delk) ile gerçekleşmez, tıpkı elbisenin yıkanmasında olduğu gibi. Deriz ki: Emredilen şey temizlenmektir (ittihâr). Eğer ovmayı şart koşarsak, bu nassa bir ziyade olur. Elbisede ise necaset (liflerine) işlemiştir; bu sebeple dökme işleminden sonra sıkma (asr) gerekir ki (necaset) çıkarılsın. (Söz) bitti. Ovmak (delk) ise tamamlayıcılardandır (mütimmât); bu sebeple müstehaptır. Kâkî (böyle) bitirdi.
(“Bu problemlidir” (وَهٰذَا مُشْكِلٌ) sözü hakkında): Buna şöyle cevap verilebilir: Abdestin bozulması, (sünnet derisinin) dışarı (hâriç) gibi kabul edilmesinden dolayı değildir; bilakis idrar sünnet derisine ulaştığında mutlaka ondan çıkacağı içindir; bu itibarla abdesti bozar. Veya kıyas (asıl ölçü), suyun deri içine ulaştırılmasını gerektirir; ancak biz zorluğu (harac) defetmek için kıyası terk ettik. Abdestin bozulmasında ise bir zorluk yoktur; bu sebeple asıl kıyas üzere kalmıştır. (Söz) bitti. [GUSLÜN SÜNNETLERİ].
(“Sonra suyu döker... sonuna kadar” sözü hakkında): (Müellif) dedi ki: Suyu dökme keyfiyetine gelince, Halvânî şöyle dedi: Suyu sağ omzuna üç kere, sonra sol omzuna üç kere, sonra başına ve bütün vücuduna üç kere döker. Bazı rivayetlerde ise sağ (omuzdan) başlar (üç kere), sonra baş, sonra sol (omuz). Denildi ki: Metinde işaret edildiği gibi baştan başlar. Birincisi (Halvânî'nin kavli) daha sahihtir. Zâhidî (böyle) bitirdi. Bu, şârihin zikrettiği Meymûne hadisinin de zahiridir. Allah en iyi bilendir.
(“Guslen (yıkanmak için su)” sözü hakkında): “Ğusl” (غُسْل) zamme ile, kendisiyle yıkanılan sudur; tıpkı “ükl” (اُكْل) kelimesinin yenilen şey için olması gibi; o da zammelidir. “Ğaseltuhu” fiilinden gelir. “Ğasl” (غَسْل) fetha ile mastardır. “Ğısl” (غِسْل) kesre ile, hatmi ve benzeri kendisiyle yıkanılan şeydir. (Kaynak: İbnü'l-Esîr). Şümnünî dedi ki: İbn Dakîki'l-Îd, “el-İmâm” adlı eserinde şöyle dedi: “Ğısl” (غِسْل) ise kesreli olarak, kendisiyle yıkanılan şeydir. (Söz) bitti.
(“(Yalnızca necaseti demesi) yeterli olurdu” (وَكَانَ يُغْنِيهِ) sözü hakkında): Denildi ki: Yeterli olmaz; çünkü necaset genellikle avret yerinde sabittir ve genel olan (gâlib), gerçekleşmiş (mütehakkık) gibidir; bu sebeple “avret yeri” ifadesi uygun düşmez. (Müellifin) “eğer varsa” (in kânet) sözü, (necasetin) avret yeri dışında olmasına hamledilir. Yahyâ (böyle) bitirdi. Aynî dedi ki: (Necaseti) önemseme (ihtimâm) sebebiyle ve İbn Abbas hadisinde zikredilene tabi olarak zikretmiştir. (Söz) bitti.
(“Temizlenmesi vaciptir” (فَيَجِبُ تَطْهِيرُهُ) sözü hakkında): Ebü'l-Kasım es-Saffâr'dan rivayetle, kadının kendi ön kısmına (kubul) parmağını sokması vacip değildir; Zâhidî bununla fetva verir.
(Metindeki “necaseten” (وَنَجَاسَةً) sözü hakkında): “el-Mustasfâ”da şöyle denildi: (Müellifin) “sonra necaseti giderir” sözü, nekire (belirsiz) olarak gelmiştir; tıpkı Allah Teâlâ'nın {فَهَلْ إِلَىٰ خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ} (Ğâfir 11) kavli gibi. Çünkü o bazen olur, bazen olmaz. Bu sebeple “eğer varsa” (in kânet) demiştir, “olduğunda” (izâ kânet) dememiştir. İmâm Bedrüddîn, hocasından, o da Sâhibü'l-Hidâye'den şöyle nakletti: “(Necaset) marife (belirli) olsaydı, ya ahd için olan lâm (lâm-ı ahd) ya da cins için olan lâm (lâm-ı cins) olurdu. Birincisi caiz değildir; çünkü ahid (önceden zikredilmiş bir şey) yoktur; ahit, bir şeyi zikredip sonra ona dönmektir. Ayrıca (Müellifin) ‘eğer varsa’ sözü buna engeldir. İkincisi de caiz değildir; çünkü ya bütün cins kastedilir ki bu imkansızdır; ya da en azı kastedilir ki bu da murat değildir.” (Söz) bitti. Kemâl (r.a.) şöyle dedi: “Eğer cünüp kimse akan suya dalar ve abdest ve gusül miktarı kadar (suda) kalırsa sünneti tamamlamış olur; aksi takdirde tamamlamış olmaz.” (Söz) bitti.
(Metindeki “Saç örgüsü çözülmez... sonuna kadar” sözü hakkında): “Zafr” (ضَفْر), saçı büküp birbirine geçirmektir (feth). “Zafîre” (ضَفِيرَة) ise, zülüf (saç lülesi) demektir. Yahyâ (böyle) bitirdi. Bu, örgünün mevcut olmasına bağlı bir meseledir; eğer örgüleri çözülmüş ise, Fakih Ebû Ca‘fer'den rivayetle suyun ona ulaştırılması vaciptir. Feth (Fethu'l-Kadîr) (böyle) bitirdi.
(“Sözün akışı” (لِأَنَّ سِيَاقَ الْكَلَامِ) sözü hakkında): Yani fiilin müennes (dişil) oluşu (buna delildir). (Söz) bitti.
لَا يَجِبُ دَلْكُ بَدَنِهِ؛ لِأَنَّ الْمَأْمُورَ بِهِ هُوَ التَّطْهِيرُ وَلَا يَتَوَقَّفُ ذَلِكَ عَلَى الدَّلْكِ فَمَنْ شَرَطَهُ فَقَدْ زَادَ فِي النَّصِّ وَهُوَ نَسْخٌ قَالَ رحمه الله (وَإِدْخَالُ الْمَاءِ دَاخِلَ الْجِلْدَةِ لِلْأَقْلَفِ) أَيْ لَا يَجِبُ عَلَيْهِ أَنْ يُدْخِلَ الْمَاءَ دَاخِلَ الْجِلْدَةِ لِلْأَقْلَفِ لِأَنَّهُ خِلْقَةٌ كَقَصَبَةِ الذَّكَرِ وَهَذَا مُشْكِلٌ لِأَنَّهُ إذَا وَصَلَ الْبَوْلُ إلَى الْقُلْفَةِ يَنْتَقِضُ الْوُضُوءُ فَجَعَلُوهُ كَالْخَارِجِ فِي هَذَا الْحُكْمِ وَفِي حَقِّ الْغُسْلِ كَالدَّاخِلِ حَتَّى لَا يَجِبُ إيصَالُ الْمَاءِ إلَيْهِ عِنْدَ بَعْضِ الْمَشَايِخِ، وَقَالَ الْكَرْدَرِيُّ يَجِبُ إيصَالُ الْمَاءِ إلَيْهِ عِنْدَ بَعْضِ الْمَشَايِخِ وَهُوَ الصَّحِيحُ فَعَلَى هَذَا لَا إشْكَالَ فِيهِ. قَالَ رحمه الله (وَسُنَّتُهُ) أَيْ سُنَّةُ الْغُسْلِ (أَنْ يَغْسِلَ يَدَيْهِ وَفَرْجَهُ وَنَجَاسَةً لَوْ كَانَتْ عَلَى بَدَنِهِ، ثُمَّ يَتَوَضَّأُ ثُمَّ يُفِيضُ الْمَاءَ عَلَى بَدَنِهِ ثَلَاثًا) لِمَا رَوَى ابْنُ عَبَّاسٍ رضي الله عنهما عَنْ خَالَتِهِ مَيْمُونَةَ رضي الله عنها أَنَّهَا قَالَتْ «وَضَعْت لِلنَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم غُسْلًا فَاغْتَسَلَ مِنْ الْجَنَابَةِ فَأَكْفَأَ الْإِنَاءَ بِشِمَالِهِ عَلَى يَمِينِهِ فَغَسَلَ كَفَّيْهِ ثُمَّ أَدْخَلَ يَدَهُ فِي الْإِنَاءِ فَأَفَاضَ الْمَاءَ عَلَى فَرْجِهِ ثُمَّ دَلَّكَ بِيَدِهِ الْحَائِطَ أَوْ الْأَرْضَ ثُمَّ تَمَضْمَضَ وَاسْتَنْشَقَ فَغَسَلَ وَجْهَهُ وَذِرَاعَيْهِ ثُمَّ أَفَاضَ الْمَاءَ عَلَى رَأْسِهِ ثَلَاثًا وَغَسَلَ سَائِرَ جَسَدِهِ ثُمَّ تَنَحَّى فَغَسَلَ رِجْلَيْهِ» وَلِأَنَّ الْيَدَ آلَةٌ لِلتَّطْهِيرِ فَيُبْدَأُ بِتَنْظِيفِهَا.وَقَوْلُهُ: وَفَرْجَهُ وَنَجَاسَةً لَوْ كَانَتْ أَيْ يَغْسِلُ فَرْجَهُ وَيَغْسِلُ النَّجَاسَةَ لَوْ كَانَتْ عَلَى بَدَنِهِ لِئَلَّا تَشِيعَ النَّجَاسَةُ، وَكَانَ يُغْنِيهِ أَنْ يَقُولَ وَنَجَاسَةً عَنْ قَوْلِهِ وَفَرْجَهُ لِأَنَّ الْفَرْجَ إنَّمَا يُغْسَلُ لِأَجْلِ النَّجَاسَةِ وَالْمَرْأَةُ تَغْسِلُ فَرْجَهَا الْخَارِجَ لِأَنَّهُ بِمَنْزِلَةِ الْفَمِ فَيَجِبُ تَطْهِيرُهُ وَهَلْ يَغْسِلُ الْأَقْلَفُ دَاخِلَ الْقُلْفَةِ فَهُوَ عَلَى الِاخْتِلَافِ الَّذِي مَضَى فِي لُزُومِ غُسْلِهِ مِنْ الْجَنَابَةِ، وَقَالَ ثُمَّ يَتَوَضَّأُ وَلَمْ يَذْكُرْ تَأْخِيرَ الرِّجْلِ؛ لِأَنَّهُ لَا يُؤَخِّرُ إلَّا إذَا كَانَ فِي مُسْتَنْقَعِ الْمَاءِ.وَاخْتَلَفُوا فِي مَسْحِ الرَّأْسِ رَوَى الْحَسَنُ عَنْ أَبِي حَنِيفَةَ أَنَّهُ لَا يَمْسَحُ لِأَنَّهُ لَزِمَهُ غَسْلُ رَأْسِهِ وَوُجُودُ الْمَسْحِ لَا يَظْهَرُ مَعَ وُجُودِ الْغَسْلِ أَوْ لِأَنَّهُ لَا بُدَّ لَهُ مِنْ غَسْلِ رَأْسِهِ بَعْدَ ذَلِكَ فَلَا يُفِيدُ الْمَسْحُ بِخِلَافِ غَسْلِ الْوَجْهِ وَالذِّرَاعَيْنِ وَفِي ظَاهِرِ الرِّوَايَةِ يَمْسَحُ بِرَأْسِهِ هُوَ الصَّحِيحُ لِأَنَّهُ رُوِيَ فِي بَعْضِ الرِّوَايَاتِ عليه السلام تَوَضَّأَ وُضُوءَهُ لِلصَّلَاةِ وَهُوَ اسْمٌ لِلْغَسْلِ وَالْمَسْحِ، قَالَ رحمه الله (وَلَا تُنْقَضُ ضَفِيرَةٌ إنْ بُلَّ أَصْلُهَا) قَوْلُهُ لَا تَنْقُضُ إنْ كَانَ مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ فَمَعْنَاهُ ضَفِيرَةُ الْمَرْأَةِ وَحُذِفَتْ الْمَرْأَةُ اخْتِصَارًا، وَإِنْ كَانَ مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ فَمَعْنَاهُ لَا تَنْقُضُ الْمَرْأَةُ ضَفِيرَتَهَا وَفِي تَنْقُضُ ضَمِيرٌ يَعُودُ عَلَى الْمَرْأَةِ، وَإِنْ لَمْ تَكُنْ مَذْكُورَةً لِأَنَّ سِيَاقَ الْكَلَامِ يَدُلُّ عَلَيْهَا، وَالْأَوَّلُ أَظْهَرُ لِقَوْلِهِ إنْ بُلَّ أَصْلُهَا عَلَى مَا لَمْ يُسَمَّ فَاعِلُهُ إذْ لَوْ كَانَ الْأَوَّلُ مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ لَقَالَ إنْ بَلَّتْ، وَمَذْهَبُ الْجُمْهُورِ أَنَّهُ لَا يَجِبُ عَلَى الْمَرْأَةِ نَقْضُ الضَّفِيرَةِ إلَّا أَنْ تَكُونَ مُلَبَّدَةً لِحَدِيثِ «أُمِّ سَلَمَةَ رضي الله عنها أَنَّهَا قَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ إنِّي امْرَأَةٌ أَشُدُّ ضَفْرَ رَأْسِي أَفَأَنْقُضُهُ لِغُسْلِ الْجَنَابَةِ قَالَ إنَّمَا يَكْفِيك أَنْ تَحْثِي عَلَى رَأْسِك ثَلَاثَ حَثَيَاتٍ مِنْ مَاءٍ ثُمَّ تُفِيضِي عَلَى سَائِرِ جَسَدِك الْمَاءَ فَتَطْهُرِينَ» وَلِأَنَّ فِي النَّقْضِ عَلَيْهَا حَرَجًا وَفِي الْحَلْقِ مُثْلَةً فَسَقَطَــ[حاشية الشِّلْبِيِّ] وَذَا لَا يَتَحَقَّقُ إلَّا بِالدَّلْكِ كَمَا فِي غَسْلِ الثَّوْبِ قُلْنَا الْمَأْمُورُ بِهِ هُوَ الِاطِّهَارُ فَلَوْ شَرَطْنَا الدَّلْكَ يَكُونُ زِيَادَةً عَلَى النَّصِّ، وَفِي الثَّوْبِ تَخَلَّلَتْ النَّجَاسَةُ فَلَا بُدَّ مِنْ الْعَصْرِ بَعْدَ الصَّبِّ لِلِاسْتِخْرَاجِ انْتَهَى.وَالدَّلْكُ مِنْ الْمُتِمَّاتِ فَكَانَ مُسْتَحَبًّا انْتَهَى كَاكِيٌّ (قَوْلُهُ وَهَذَا مُشْكِلٌ) يُمْكِنُ أَنْ يُجَابَ عَنْهُ بِأَنَّ انْتِقَاضَ الْوُضُوءِ لَمْ يَكُنْ بِاعْتِبَارِ أَنَّهُ جُعِلَ كَالْخَارِجِ بَلْ بِاعْتِبَارِ أَنَّ الْبَوْلَ إذَا وَصَلَ إلَى الْقُلْفَةِ لَا بُدَّ أَنْ يَخْرُجَ مِنْهُ فَبِاعْتِبَارِهِ يَنْقُضُ الْوُضُوءَ أَوْ لِأَنَّ الْقِيَاسَ إيصَالُ الْمَاءِ إلَى دَاخِلِ الْجِلْدَةِ لَكِنْ تَرَكْنَا الْقِيَاسَ دَفْعًا لِلْحَرَجِ، وَلَا حَرَجَ فِي انْتِقَاضِ الْوُضُوءِ فَبَقِيَ عَلَى أَصْلِ الْقِيَاسِ انْتَهَى [سُنَن الْغُسْل]. (قَوْلُهُ ثُمَّ يُفِيضُ الْمَاءَ إلَى آخِرِهِ) قَالَ وَأَمَّا كَيْفِيَّةُ الْإِفَاضَةِ قَالَ الْحَلْوَانِيُّ يُفِيضُ الْمَاءَ عَلَى مَنْكِبِهِ الْأَيْمَنِ ثَلَاثًا ثُمَّ الْأَيْسَرِ ثَلَاثًا ثُمَّ عَلَى رَأْسِهِ وَعَلَى سَائِرِ جَسَدِهِ ثَلَاثًا، وَفِي بَعْضِهَا يَبْدَأُ بِالْأَيْمَنِ ثَلَاثًا بِالرَّأْسِ ثُمَّ بِالْأَيْسَرِ، وَقِيلَ يَبْدَأُ بِالرَّأْسِ كَمَا أَشَارَ إلَيْهِ فِي الْمَتْنِ، وَالْأَوَّلُ أَصَحُّ انْتَهَى زَاهِدِيٌّ وَهُوَ ظَاهِرُ حَدِيثِ مَيْمُونَةَ الَّذِي ذَكَرَهُ الشَّارِحُ وَاَللَّهُ أَعْلَمُ. (قَوْلُهُ غُسْلًا) الْغُسْلُ بِالضَّمِّ الْمَاءُ الَّذِي يُغْتَسَلُ بِهِ كَالْأُكْلِ لِمَا يُؤْكَلُ وَهُوَ الضَّمُّ أَيْضًا مِنْ غَسَلْته وَالْغَسْلُ بِالْفَتْحِ الْمَصْدَرُ وَبِالْكَسْرِ مَا يَغْسِلُ بِهِ مِنْ خِطْمِيٍّ وَغَيْرِهِ ابْنُ الْأَثِيرِ. قَالَ الشُّمُنِّيُّ قَالَ ابْنُ دَقِيقِ الْعِيدِ فِي الْإِمَامِ غِسْلُهُ بِكَسْرِ الْغَيْنِ مَا يَغْتَسِلُ بِهِ انْتَهَى (قَوْلُهُ وَكَانَ يُغْنِيهِ) قِيلَ لَا اسْتِغْنَاءَ؛ لِأَنَّ النَّجَاسَةَ عَلَى الْفَرْجِ ثَابِتَةٌ غَالِبًا وَالْغَالِبُ كَالْمُتَحَقِّقِ فَلَا يُلَائِمُ الْفَرْجَ. قَوْلُهُ: إنْ كَانَتْ فَيُحْمَلُ عَلَى غَيْرِ الْفَرْجِ انْتَهَى يَحْيَى، وَقَالَ الْعَيْنِيُّ ذَكَرَهُ لِلِاهْتِمَامِ وَاتِّبَاعًا لِمَا ذُكِرَ فِي حَدِيثِ ابْنِ عَبَّاسٍ انْتَهَى. (قَوْلُهُ فَيَجِبُ تَطْهِيرُهُ) وَعَنْ أَبِي الْقَاسِمِ الصَّفَّارِ لَا يَجِبُ عَلَيْهَا إدْخَالُ الْإِصْبَعِ فِي قُبُلِهَا وَبِهِ يُفْتِي زَاهِدِيٌّ (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَنَجَاسَةً) قَالَ فِي الْمُسْتَصْفَى قَوْلُهُ ثُمَّ يُزِيلُ نَجَاسَةً عَلَى التَّنْكِيرِ كَقَوْلِهِ {فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ} [غافر: ١١] لِأَنَّهُ عَسَى يَكُونُ وَعَسَى لَا يَكُونُ وَلِذَلِكَ قَالَ إنْ كَانَتْ وَلَمْ يَقُلْ إذَا كَانَتْ، حَكَى الْإِمَامُ بَدْرُ الدِّينِ عَنْ شَيْخِهِ عَنْ صَاحِبِ الْهِدَايَةِ وَذَلِكَ لِأَنَّهُ إنْ كَانَتْ مَعْرِفَةً فَإِمَّا أَنْ يَكُونَ الْأَلِفُ وَاللَّامُ فِيهِ لِلْعَهْدِ أَوْ لِلْجِنْسِ لَا يَجُوزُ الْأَوَّلُ لِمَا أَنَّهُ لَا مَعْهُودَ؛ لِأَنَّ الْعَهْدَ أَنْ تَذْكُرَ شَيْئًا ثُمَّ تُعَاوِدَهُ وَلِأَنَّ قَوْلَهُ إنْ كَانَتْ يَأْبَاهُ وَلَا يَجُوزُ الثَّانِي أَيْضًا لِأَنَّهُ إمَّا أَنْ يُرَادَ بِهِ كُلُّ الْجِنْسِ وَهُوَ مُحَالٌ، وَإِمَّا أَنْ يُرَادَ بِهِ أَقَلُّهُ وَهُوَ غَيْرُ مُرَادٍ أَيْضًا انْتَهَى.قَالَ الْكَمَالُ رحمه الله وَلَوْ انْغَمَسَ الْجُنُبُ فِي مَاءٍ جَارٍ إنْ مَكَثَ فِيهِ قَدْرَ الْوُضُوءِ وَالْغُسْلِ فَقَدْ أَكْمَلَ السُّنَّةَ وَإِلَّا فَلَا انْتَهَى. (قَوْلُهُ فِي الْمَتْنِ وَلَا تَنْقُضُ ضَفِيرَةً إلَى آخِرِهِ) الضَّفْرُ فَتْلُ الشَّعْرِ وَإِدْخَالُ بَعْضِهِ فِي الْبَعْضِ، وَالضَّفِيرَةُ الذُّؤَابَةُ انْتَهَى. يَحْيَى هَذَا فَرْعُ قِيَامِ الضَّفِيرَةِ فَلَوْ كَانَتْ ضَفَائِرُهَا مَنْقُوضَةً فَعَنْ الْفَقِيهِ أَبِي جَعْفَرٍ يَجِبُ إيصَالُ الْمَاءِ إلَيْهِ انْتَهَى فَتْحٌ. (قَوْلُهُ: لِأَنَّ سِيَاقَ الْكَلَامِ) أَيْ وَهُوَ تَأْنِيثُ الْفِعْلِ انْتَهَى