-[İCMÂ'IN DERECELERİ]- Kitap: İbadetler, Muamelat ve İtikadatta İcmâ'ın Dereceleri
Müellif: Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Saîd b. Hazm el-Endelüsî el-Kurtubî ez-Zâhirî (ö. 456/1064)
Neşreden: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut
Cilt adedi: 1
[Kitabın numaralandırması matbu nüshaya uygundur]
Fayda: İbn Teymiyye'nin "Nakdü Merâtibi'l-İcmâ" adlı eserindeki tenkitleri, bu elektronik nüshanın kenar boşluğunda ilgili yerlere eklenmiştir. İbn Teymiyye'nin tenkitleri, [Dâru İbn Hazm, Beyrut, I. Baskı, 1419/1998, Hasan Ahmed İsper neşri] künyeli baskıdan nakledilmiştir. Bu baskı her iki kitabı da ihtiva etmektedir: "Merâtibü'l-İcmâ" ve "Nakdü Merâtibi'l-İcmâ". Ancak burada –haşiyelerde– nakledilen sadece İbn Teymiyye'nin kitabıdır. Her bir tenkidin öncesinde, (Hasan İsper baskısındaki) ilgili yorumun bulunduğu sayfa numarasını zikrettik. Şu hususa dikkat edilmelidir ki bu elektronik nüshadaki tüm haşiyeler, kitabın el-Mektebetü'ş-Şâmile için hazırlayanı tarafından eklenmiş olup asıl kâğıt nüshada mevcut değildir.
-[مَرَاتِب الْإِجْمَاع]-الكتاب: مراتب الإجماع في العبادات والمعاملات والاعتقاداتالمؤلف: أبو محمد علي بن أحمد بن سعيد بن حزم الأندلسي القرطبي الظاهري (المتوفى: ٤٥٦هـ)الناشر: دار الكتب العلمية - بيروتعدد الأجزاء: ١[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]فائدة: أضيفت تعقبات ابن تيمية في كتابه (نقد مراتب الإجماع) في مواضعها من هامش هذه النسخة الإلكترونية.وقد نُقلت تعقبات ابن تيمية من [ط دار ابن حزم، بيروت، الطبعة الأولى، ١٤١٩هـ - ١٩٩٨م بعناية حسن أحمد إسبر] وهي طبعة تحتوي على الكتابين: «مراتب الإجماع» و «نقد مراتب الإجماع» ، إلا أن المنقول هنا - في الحواشي - هو كتاب ابن تيمية فقط.، وذكرنا قبل كل تعليق رقم الصفحة (من ط حسن إسبر) التي ورد فيها هذا التعليقفليُنتبه إلى أن جميع الحواشي في هذه النسخة الإلكترونية هي من إضافة مُعِدِّ الكتاب للشاملة وليست في أصل النسخة الورقية
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Muvaffakiyetim ancak Allah'tandır, O'na tevekkül ettim. Fakîh-i ecel İmam Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Saîd b. Hazm -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- dedi ki: Hamd, hükmünü sorgulayacak hiçbir kimse bulunmayan, kazasını geri çevirecek hiçbir şey olmayan, "O yaptığından sorgulanmaz, onlar (ise) sorgulanırlar" buyuran Allah'a mahsustur. Allah, kulu ve Resûlü, nebîlerin sonuncusu ve insan türü içinden seçtiği Muhammed'e salât ve selâm eylesin. O'nu, gönderilişinden bu dünyanın son bulmasına ve kıyametin kopmasına kadar tüm cin ve insanlara peygamber olarak gönderdi. O'nun şeriatıyla (önceki) şeriatları nesh etti; O'nun şeriatını nesh edecek hiçbir şeriat yoktur. Güç ve kuvvet ancak yüce Allah iledir.
Amma ba'd: Şüphesiz icmâ, Hanîf milletinin kaidelerinden bir kaidedir; ona başvurulur, ona sığınılır. Kendisine icmâ olduğuna dair hüccet ikame edildiği takdirde ona muhalefet eden kimse tekfir edilir. Ben, Azîz ve Celîl olan Allah'ın yardımıyla, hakkında icmâ sahih olan meseleleri bir araya toplamayı ve onları âlimler arasında ihtilaf vaki olan meselelerden ayırmayı ümit ediyorum. Zira bir şey kendi türüyle birleştirilip benzeriyle yan yana getirildiğinde ezberlenmesi kolaylaşır, talep edilmesi mümkün olur, anlaşılması yakınlaşır; böylece hakka muhalefet edenin hatası ortaya çıkar ve muhalifler onun yerini arayıp bulmakta zorlanmazlar.
بِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيم وَمَا توفيقي إلا بِاللَّه عَلَيْهِ توكلتقَالَ الْفَقِيه الأجل الإمام أَبُو مُحَمَّد عَليّ بن أَحْمد بن سعيد بن حزم رَحْمَة الله عَلَيْهِ الْحَمد لله الَّذِي لَا معقب لحكمه وَلَا راد لقضائه الَّذِي {لَا يسْأَل عَمَّا يفعل وهم يسْأَلُون} وَصلى الله على مُحَمَّد عَبده وَرَسُوله وَخَاتم أنبيائه وَخيرته من نوع الْإِنْسَان وَسلم بَعثه إلى جَمِيع الْجِنّ والإنس من مبعثه إلى انْقِضَاء هَذَا الْعَالم وَقيام السَّاعَة نسخ بملته الْملَل وَلَا نَاسخ لملته وَلَا حول وَلَا قُوَّة إلا بِاللَّه الْعَظِيمأما بعد فَإِن الْإِجْمَاع قَاعِدَة من قَوَاعِد الْملَّة الحنيفية يرجع إليه ويفزع نَحوه وَيكفر من خَالفه إذا قَامَت عَلَيْهِ الْحجَّة بأنه إجماع وأنا أملنا بعون الله عز وجل أَن نجمع الْمسَائِل الَّتِي صَحَّ فِيهَا الإجماع ونفردها من الْمسَائِل الَّتِي وَقع فِيهَا الْخلاف بَين الْعلمَاء فَإِن الشَّيْء إذا ضم إلى شكله وَقرن بنظيره سهل حفظه وَأمكن طلبه وَقرب متناوله ووضح خطأ من خَالف الْحق بِهِ وَلم يتعن المختصمون فِي الْبَحْث عَن مَكَانَهُ
Onun hakkında ihtilâf ettikleri sırada, bu vesileyle Allah azze ve celleden büyük ecir umduk. Zira bu meselelerin bir araya getirilmesinin faydası pek büyüktür. Ve gördük ki icmâ, ekseriyetle ve meselelerin çoğunda görüşlerin iki tarafını bölümlendirmektedir. Bu iki taraf arasında ise, içinde ihtilâfın çoğaldığı ve muhaliflerin kendi denizinde yüzdüğü vasıtalar bulunmaktadır. İşte taraflardan biri, bütün ulemanın vücûbunda veya tahrîminde yahut ne haram ne de vacip olmak üzere mübâh olduğunda ittifak ettikleri şeydir. Bu kısmı “zorunlu/bağlayıcı icmâ” (el-icmâ‘ü’l-lâzim) diye adlandırdık. İkinci taraf ise, bütün ulemanın, onu işleyen veya ondan kaçınan kimsenin üzerine düşen fiili veya terkini eda etmiş olduğu yahut günaha girmediği hususunda ittifak ettikleri şeydir. Bu kısmı da “mecâzî icmâ” (el-icmâ‘ü’l-mecâzî) olarak adlandırdık. Bu, her tür için kendisine has sıfatından türettiğimiz bir tabirdir ki, inşaallah muallim ile müteallim ve hakikati talep yolundaki münazaracılar arasında anlaşmayı kolaylaştırsın. Bizim tevfikimiz ancak Allah'tandır. Bu iki taraf arasında ise, bazı ulemanın haram dediği, diğer bazılarının ise haram olmayıp helâl olduğunu söylediği şeyler vardır. Bir kısmı vaciptir derken, diğer bir kısmı vacip olmayıp mübâhtır demiştir. Kimisi onu mekruh görmüş, kimisi müstehap saymıştır. İşte bunlar, ahkâm ve ibadetlerle ilgili meselelerdir ki ne küllî ne de ferdî olarak icmâ isminin bulunmasına imkân yoktur. Biz bunlardan bir misal veriyoruz: O da fitre zekâtı gibidir. Zira bir grup onun farz olduğunu söylemiş, bir grup ise…
عِنْد تنازعهم فِيهِ ورجونا بذلك جزيل الْأجر من الله عز وجل فَإِن الْمَنْفَعَة بِجمع هَذِه الْمسَائِل جليلة جداوَوجدنَا الإجماع يقتسم طرفِي الأقوال فِي الْأَغْلَب وَالْأَكْثَر من الْمسَائِل وَبَين هذَيْن الطَّرفَيْنِ وسائط فِيهَا كثر التَّنَازُع وَفِي بحرها سبح المخالفون فأحد الطَّرفَيْنِ هُوَ مَا اتفق جَمِيع الْعلمَاء على وُجُوبه أَو على تَحْرِيمه أَو على أَنه مُبَاح لَا حرَام وَلَا وَاجِب فسمينا هَذَا الْقسم الإجماع اللَّازِموالطرف الثَّانِي هُوَ مَا اتّفق جَمِيع الْعلمَاء على أَن من فعله أَو اجتنبه فقد أدّى مَا عَلَيْهِ من فعل أَو اجْتِنَاب أَو لم يَأْثَم فسمينا هَذَا الْقسم الإجماع المجازي عبارَة اشتققناها لكل صنف من صفته الْخَاصَّة بِهِ ليقرب بهَا التفاهم بَين الْمعلم والمتعلم والمناظرين على سَبِيل طلب الْحَقِيقَة إن شَاءَ الله وَمَا توفيقنا إلا بِاللَّهوَبَين هذَيْن الطَّرفَيْنِ أَشْيَاء قَالَ بعض الْعلمَاء هِيَ حرَام وَقَالَ آخَرُونَ مِنْهُم لَيست حَرَامًا لَكِنَّهَا حَلَال وَقَالَ قوم مِنْهُم هِيَ وَاجِبَة وَقَالَ آخَرُونَ مِنْهُم لَيست بواجبة لَكِنَّهَا مُبَاحَة وكرهها بَعضهم واستحبها بَعضهم فَهَذِهِ مسَائِل من الأحكام والعبادات لَا سَبِيل إلى وجود مُسَمّى الإجماع لَا فِي جوامعها وَلَا فِي أفرادهاوَنحن ممثلون مِنْهَا مِثَالا وَذَلِكَ مثل زَكَاة الْفطر فَإِن قوما قَالُوا هِيَ فرض وَقوم
Kimi âlimler bunun farz olmadığını söylemiş; bir kavim ise bunun neshedildiğini ileri sürmüştür. Ticaret için edinilen ticaret mallarının zekâtı da buna misaldir: Zira bir kavim bu mallarda zekâtın vâcip olduğunu söylerken, diğer bir kavim bunlarda zekât bulunmadığını söylemiştir. Sonra bu mallardaki zekâtın vücûbu hususunda da aralarında telifi mümkün olmayacak şekilde ihtilaf etmişlerdir: Kimi kıymetlerinden (bedelinden) çıkarılması gerektiğini söylemiş, kimi ise aynından (bizzat malın kendisinden) çıkarılması gerektiğini söylemiştir. Bu türden örnekler pek çoktur. İşte bu neviden olan meseleler, bu kitabın zikredileceği yer değildir. Başka yerlerde —Allah bize kendi katından bir kuvvet ve te'yid ile yardım eder, ömür ve vakit bahşederse— bu türlerin her birini, kendisine daha lâyık olan bir yerde bir araya getireceğiz, inşallah. Muvaffakiyetimiz ancak Allah'tandır.
İşte burada, icmâ nevilerinden bir nevi daha vardır ki burası onun zikredileceği yer değildir. O da şudur: Ulemâ, herhangi bir meselede ihtilaf eder; bir kavim onu mubah kılar, diğerleri yasaklar; yahut bir kavim onu vâcip kılar, diğerleri vâcip kılmaz. Bu durumda, birinin kavlinde hak bulunması kaçınılmazdır; diğerlerinin tümü ise —makalelerin kısımlarını isti‘âb, güven ve sıhhat üzere tetkik ettiğinde— sem‘î bir burhan veya şartlı aklî bir burhan ile bâtıl olurlar. İşte o zaman, o meselede muhakkiklerin icmâsı, sahih bir icmâ olup kendisine müracaat edilir ve hakkında ihtilaf edilen hususlarda —bir nas buna mâni olmadıkça— istishâb edilir. Bu, tıpkı müsâkât ve müzâra‘a akitlerini caiz görenlerin, bu akitlerin bazı fürûunu ibâha hususunda ittifak etmeleri gibidir; işte bunun üzerinde durulur.
İşte bunlar, icmâ vecihleridir ki bunların dışında icmâ yoktur ve bunların dışındakilerden katiyen icmâ adına bir hüccet ikame edilemez. Bazı kimseler, icmâa icmâ olmayan şeyleri de dâhil etmişlerdir:
- Bir kavim, ekseriyetin kavlini icmâ saymıştır.
- Bir kavim, içinde hilâf bilmedikleri şeyi —o hususta ihtilaf bulunmadığına kati surette hükmetmedikleri hâlde— icmâ saymıştır.
- Bir kavim ise, sahâbeden kendisine muhalif birini bilmedikleri meşhur ve münteşir bir sahâbî kavlini icmâ saymıştır.
قَالُوا لَيست فرضا وَقَالَ قوم هِيَ مَنْسُوخَة وَمثل زَكَاة الْعرُوض المتخذة للتِّجَارَة فَإِن قوما قَالُوا الزَّكَاة فِيهَا وَاجِبَة وَقَالَ آخَرُونَ لَا زَكَاة فِيهَا ثمَّ اخْتلف وجوب الزَّكَاة فِيهَا أَيْضا اخْتِلَافا لَا سَبِيل إلى الْجمع بَينهم فِيهِ فَقَالَ بَعضهم يخرج من أثمانها وَقَالَ آخَرُونَ يخرج من أعيانها وَمثل هَذَا كثير فَمَا كَانَ من هَذَا النَّوْع فَلَيْسَ هَذَا الْكتاب مَكَان ذكره وَفِي مَوَاضِع أخر إن أعاننا الله بِقُوَّة من قبله وتأييد وأمدنا بعمر وفراغ فستجمع كل صنف مِنْهَا فِي مَكَان هُوَ أملك بِهِ إن شَاءَ الله وَمَا توفيقنا إلا بِاللَّهوَهَهُنَا نَحْو من أنحاء الإجماع لَيْسَ هَذَا الْمَكَان مَكَان ذكره وَهُوَ أَن يخْتَلف الْعلمَاء فِي مَسْأَلَة مَا فيبيحها قوم ويحظرها آخَرُونَ أَو يُوجِبهَا قوم وَلَا يُوجِبهَا آخَرُونَ وَلَا بُد أَن يكون الْحق فِي قَول أحدهم وسائرهم مبطلون ببرهان سَمْعِي أو برهَان عَقْلِي شرطي إذا تقصيت أَقسَام الْمقَالة على اسْتِيعَاب وثقة وَصِحَّة فَيكون حِينَئِذٍ إجماع الْمُحَقِّقين فِي تِلْكَ الْمَسْأَلَة إجماعا صَحِيحا مرجوعا إليه مستصحبا فِيمَا اخْتلف فِيهِ مِنْهَا مَا لم يمْنَع من شَيْء من ذَلِك نَص وَذَلِكَ كإجماع الْقَائِلين بالمساقاة والمزارعة على إباحة شَيْء من فروعها فَيُوقف عِنْدهفَهَذِهِ وُجُوه الإجماع الَّتِي لَا إجماع سواهَا وَلَا تقوم حجَّة من الإجماع فِي غَيرهَا الْبَتَّةَ وَقد أَدخل قوم فِي الإجماع مَا لَيْسَ فِيهِ:- فقوم عدوا قَول الأكثر إجماعا- وَقوم عدوا مَا لَا يعْرفُونَ فِيهِ خلافًا إجماعا وان لم يقطعوا على أَنه لَا خلاف فِيهِ- وَقوم عدوا قَول الصاحب الْمَشْهُور الْمُنْتَشِر إذا لم يعلمُوا لَهُ من الصَّحَابَة مُخَالفا
Tâbiîn ve sonraki nesiller arasında ihtilaf bulunduğu hâlde onları icma sayanlar olduğu gibi, kendilerine sahâbe arasından muhalif bir sahâbî bilinmeyen bir sahâbînin sözünü —bu söz meşhur olmasa ve yayılmasa da— icma sayan bir topluluk da vardır. Yine Medine ehlinin sözünü icma sayan bir topluluk; Kûfe ehlinin sözünü icma sayan bir topluluk; ikinci asrın, kendinden önceki asra ait iki veya daha fazla görüşten birinde ittifakını icma sayan bir topluluk da vardır. Bütün bu görüşler fâsid olup bunların tenkidi başka bir yere aittir. Bunların fâsit olduğuna şu kadarı yeter: Onların, meselelerinin birçoğunda icma olduğunu iddia ettikleri şeyleri terk ettiklerini görürüz. Onlar, delil ve burhanlar kendilerini fâsid tercihlerini terk etmeye mecbur bıraktığında, zikrettiğimiz şeylere 'icma' adını vermeye inat ve muhalefet olsun diye yönelmişlerdir. Ayrıca onlar, bu mânâlarda kendilerine muhalefet edenleri tekfir etmezler. Hâlbuki sahih icmanın şartı, onda muhalefet edenin, Müslümanlardan hiçbirinin ihtilafı olmaksızın tekfir edilmesidir. Şu hâlde onların zikrettikleri şeyler icma olsaydı, muhaliflerini tekfir etmeleri gerekirdi. Hatta kendilerinin de tekfir edilmeleri gerekirdi; zira onlar bu icma‘lara sık sık muhalefet etmektedirler. (1) Bütün bunların beyanı başka bir yere aittir. Güç ve kuvvet ancak yüce ve büyük Allah‘a aittir. (1) İbn Teymiyye 'Nakdü Merâtibi’l-İcmâ’ adlı eserinde (s. 286) şöyle demiştir: "İlim ve din ehline gelince, onlar inat etmezler. Ancak onlardan bir kimse, ihtilafın kendisine ulaşmaması sebebiyle icma olmayan bir şeyi icma zannedebilir. Ya da bir icma bulunur da onu bilmiyor olabilir. Onların icma ile istidlalleri, naslarla istidlalleri gibidir: Bazen bir nass kendilerine ulaşmamış olur, bazen de bir nassın var olduğunu zannederler, oysa o nass zayıf veya mensuhtur. Yine onların başkalarını vasfettikleri şey, bizzat kendilerinde de mevcuttur; zira o da, bu kitapta icma olduğunu söylediği bazı meselelerinde kendi iddiasını terk etmektedir. Keza onları, muhalifi tekfir etmekle yükümlü tutması da gerekli değildir; çünkü birçok âlim icmaya muhalefet edeni tekfir etmez. Onun: 'İcmanın muhalifi, Müslümanlardan hiçbirinin ihtilafı olmaksızın tekfir edilir' sözü de bu kabildendir. Muhtemelen bu husustaki ihtilaf kendisine ulaşmamıştır. Oysa bu konudaki ihtilaf meşhur olup birçok kitapta zikredilmiştir. İcmanın hüccet olduğu hususunda muhalif olan Nazzâm‘ı bizzat İbn Hazm ve diğerleri tekfir etmemektedir. İcmanın muhalifini tekfir eden kimse, ancak kendisine bilinen icma ulaştığı takdirde tekfir eder. Hâlbuki birçok icma, birçok insana ulaşmamıştır. Yine son dönem âlimleri arasındaki birçok ihtilaf noktasında, taraflardan biri icma olduğunu iddia eder; bu ya zannî olup kat‘î değildir, ya diğerine ulaşmamıştır, ya da icmanın şartlarının bulunmadığı kanaatinden kaynaklanmaktadır. Yine insanlar birçok icma türünün kendisiyle ihticac edilip edilmeyeceğinde ihtilaf etmişlerdir: İkrarî icma, dört halifenin icması, ikinci asrın birinci asra ait iki görüşten birindeki icması, asrının sona ermesinden önce bazı mensuplarının muhalefet ettiği icma —ki bu, asrın sona ermesi şartına bağlıdır; hatta bu, icmanın şartındandır— ve diğerleri gibi. Onların bazı icma türlerinde, bunun kendisine uyulması gereken icmadan olup olmadığı hususundaki ihtilafları, tıpkı tahsis edilmiş umum, hitabın delili, kıyas ve benzerleri gibi bazı hitap türlerinin kendisiyle ihticac edilip edilmeyeceğindeki ihtilafları gibidir. İşte bu ve benzeri hususlar, âlimlerin bazı mazeretlerinin anlaşılmasını sağlar (s. 287).
وان وجد الْخلاف من التَّابِعين فَمن بعدهمْ فعدوه إجماعا- وَقوم عدوا قَول الصاحب الَّذِي لَا يعْرفُونَ لَهُ مُخَالفا من الصَّحَابَة رضي الله عنهم وَإِن لم يشْتَهر وَلَا انْتَشَر إجماعا- وَقوم عدوا قَول أهل الْمَدِينَة إجماعا- وَقوم عدوا قَول أهل الْكُوفَة إجماعا- وَقوم عدوا اتِّفَاق الْعَصْر الثَّانِي على أحد قَوْلَيْنِ أَو أَكثر كَانَت للعصر الَّذِي قبله إجماعاوكل هَذِه آراء فَاسِدَة ولنقضها مَكَان آخر وَيَكْفِي من فَسَادهَا أَنهم نجدهم يتركون فِي كثير من مسائلهم مَا ذكرُوا أَنه إجماع وإنما نَحوا إلى تَسْمِيَة مَا ذكرنَا إجماعا عنادا مِنْهُم وشغبا عِنْد اضطرار الْحجَّة والبراهين لَهُم إلى ترك اختياراتهم الْفَاسِدَةوأيضا فَإِنَّهُم لَا يُكَفِّرون من خالفهم فِي هَذِه الْمعَانِي وَمن شَرط الإجماع الصَّحِيح أَن يُكَفَّر من خَالفه بِلَا اخْتِلَاف بَين أحد من الْمُسلمين فِي ذَلِك فَلَو كَانَ مَا ذَكرُوهُ إجماعا لكُفِّر مخالفوهم بل لكُفِّروا هم لأَنهم يخالفونها كثيرا (١) ولبيان كل هَذَا مَكَان آخر وَلَا حول ولا قوة إلا بِاللَّه الْعلي الْعَظِيم(١) قال ابن تيمية في (نقد مراتب الإجماع) ، ص ٢٨٦:أهل العلم والدين لا يعاندون، ولكن قد يعتقد أحدهم إجماعا ما ليس بإجماع، لكون الخلاف لم يبلغه، وقد يكون هناك إجماع لم يعلمه، فهم في الاستدلال بذلك كما هم في الاستدلال بالنصوص: تارة يكون هناك نص لم يبلغ أحدهم، وتارة يعتقد أحدهم وجود نص، ويكون ضعيفا أو منسوخا.وأيضا فما وصفهم هو به قد اتصف هو به، فإنه يترك في بعض مسائله ما قد ذكر في هذا الكتاب أنه إجماع.وكذلك ما ألزمهم إياه من تكفير المخالف غير لازم؛ فإن كثيرا من العلماء لا يكفرون مخالف الإجماع.وقوله: " إن مخالف الإجماع يكفر بلا اختلاف من أحد المسلمين " هو من هذا الباب، فلعله لم يبلغه الخلاف في ذلك، مع أن الخلاف في ذلك مشهور مذكور في كتب متعددة، والنَّظَّامُ نفسه المخالف في كون الإجماع حجة لا يكفره ابن حزم والناس أيضا. فمن كفَّر مخالفَ الإجماع إنما يكفره إذا بلغه الإجماع المعلوم، وكثير من الإجماعات لم تبلغ كثيرا من الناس، وكثير من موارد النزاع بين المتأخرين يَدَّعي أحدهما الإجماع في ذلك، إما أنه ظني ليس بقطعي، وإما أنه لم يبلغ الآخر، وإما لاعتقاده انتفاء شروط الإجماع.وأيضا: فقد تنازع الناس في كثير من الأنواع: هل هي إجماع يُحتج به؟ كالإجماع الإقراري، وإجماعِ الخلفاء الأربعة، وإجماعِ العصر الثاني على أحد القولين للعصر الأول، والإجماعِ الذي خالف فيه بعضُ أهله قبل انقراض عصرهم، فإنه مبني على انقراض العصر، بل هو شرط في الإجماع، وغيرِ ذلك.فتنازعُهم في بعض الأنواع، هل هو من الإجماع الذي يجب اتباعهم فيه، كتنازعهم في بعض أنواع ⦗ص: ٢٨٧⦘ الخطاب، هل هو مما يحتج به، كالعموم المخصوص، ودليل الخطاب، والقياس، وغير ذلك. فهذا ونحوه مما يتبين به بعض أعذار العلماء.
Bir topluluk, yalnızca sahâbenin (radıyallahu anhum) icmâının muteber olduğunu söylemiştir. Bir topluluk da, her asrın icmâının, o meselede kendisinden önce bir ihtilaf bulunmamışsa sahih bir icmâ olduğunu söylemiştir. Sahih olan işte bu ikinci görüştür; çünkü ümmetin icmâı, tafsilata girildiğinde buna dayanmakta, onu delil getirmekte ve kendileri için koydukları aslî ilkeyi terk etmektedir. Hiç kimse, henüz yaratılmamış bütün asırların sözlerini öğrenmek için beklenmesinin bâtıl ve manasız olduğunda ihtilaf etmemiştir. Onlar ancak zikrettiğimiz iki görüş üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Bir topluluk da icmâdan, sahih icmâ olan bir durumu çıkarmıştır. Şöyle derler: Bir asrın âlimlerinin tamamı bir söz üzerinde ittifak edip de sonra içlerinden birine bu konuda başka bir kanaat zuhur edecek olsa, bu onun hakkıdır. Bu görüşlerinin başka bir yerde açık delilleri bulunmaktadır.
وَقوم قَالُوا الإجماع هُوَ إجماع الصَّحَابَة رضي الله عنهم فَقَطوَقوم قَالُوا إجماع كل عصر إجماع صَحِيح إذا لم يتَقَدَّم قبله فِي تِلْكَ الْمَسْأَلَة خلاف وَهَذَا هُوَ الصَّحِيح لإجماع الْأمة عِنْد التَّفْصِيل عَلَيْهِ واحتجاجهم بِهِ وَترك مَا أصلوه لَهُوَلَا خلاف بَين أحد فِي أَن انْتِظَار جَمِيع الْقُرُون الَّتِي لم تخلق بعد لتعرف أَقْوَالهم بَاطِل لَا معنى لَهُ وإنما اخْتلفُوا على الْقَوْلَيْنِ اللَّذين قدمنَاوَقوم أخرجُوا من الإجماع مَا هُوَ إجماع صَحِيح فَقَالُوا لَو اجْتمع أهل الْعَصْر كلهم على قَول مَا ثمَّ بدا لأحد مِنْهُم فِيهِ فَلهُ ذَلِك وَله براهين وَاضِحَة لَهَا مَكَان آخر إن
Allah'ın dilemesiyle, icmâ sabit olduğunda ihtilâf bâtıl olur ve bu icmâ asla bozulmaz. Ashâbımızdan bir grup şöyle dedi: İcmâ ancak Nebî (s.a.v.)'den gelen bir tevkîf ile olur. Bir başka grup dedi ki: İcmâ bazen kıyas yoluyla da olabilir; bu bâtıldır. Diğer bir grup da şöyle dedi: İcmâ iki yönden olur: Ya bize nakledilen bilinen bir tevkîf yoluyla, ya da bize nakledilen bilinen bir tevkîften elde edilen delil yoluyla. Ancak icmâ sabit olduğunda, delil aramamız gerekmez; çünkü icmâ ile hüccet sabit olmuştur. İşte sahih olan budur. Ashâbımızdan bir grup şöyle dedi: Eğer bir tâife iki meselede ittifak eder ve bunlardan birindeki sözleri delil ile sahih olursa, diğerinin de sahih olması gerekir. Bu ise açık değildir ve icmâ hususunda bir yolu yoktur; bunu başka yerde beyan ettiğim gibi. İcmâ'ın sıfatı, İslam âlimlerinden hiçbirinin onda ihtilâf etmediğine kesin olarak inanılmasıdır. Bunu da, tıpkı Müslümanların Hicaz ve Yemen'den çıkıp Irak, Horasan, Mısır ve Şam'ı fethetmeleri; Benî Ümeyye'nin uzun bir süre hüküm sürmesi, ardından Benî Abbâs'ın hüküm sürmesi; Sıffin ve Harre savaşlarının vuku bulması gibi, içine şüphe karışmayan haberleri bildiğimiz gibi biliriz. Bunlar kesin ve zarurî olarak bilinen şeylerdendir.(1) 'Âlimler' sözümüzle kastettiğimiz, kendisinden fetva rivayet edilen sahabe, tâbiîn, tebe-i tâbiîn, büyük şehir âlimleri, ehl-i hadis imamları ve onlara tâbi olanlardır —Allah hepsinden razı olsun.
(1) İbn Teymiyye, Nakdü Merâtibi'l-İcmâ' adlı eserinde (s. 287) şöyle der: "İbn Hazm da İcmâ kitabının sonunda şöyle demiştir: 'Yazdığımız bunların hepsi, içinde hiçbir şüphe olmayan yakîndir; kesindir, hiç kimseye bunlara muhalefet etmek asla helâl olmaz.' Ben (İbn Teymiyye) derim ki: O, icmâda daha önce geçtiği üzere kelâm ve fıkıh ehlinden birçoğunun şart koştuğu şartı koşmuştur: ihtilâfın olmadığını bilmek ve icmâ bilgisinin mütevâtir olması. İcmâ bilgisini, çoğunluğa göre mütevâtir haberlerin bilgisi gibi zarurî ilimlerden saymıştır. Oysa bilinmektedir ki, onun naklettiği icmâların birçoğu bu vasfa yakın değildir, hatta bu vasıfta olmaktan uzaktır. Hele ki içlerinde meşhur bir ihtilâf bulunanlar varken! Hatta içlerinde öyleleri vardır ki, kendisi o meselede icmâ olduğunu inkâr eder ve herhangi bir muhalif zuhur etmeksizin muhalefeti tercih eder!"
شَاءَ الله بل إذا صَحَّ الإجماع فقد بَطل الْخلاف وَلَا يبطل ذَلِك الإجماع أبداوَقوم قَالُوا من أَصْحَابنَا الإجماع لَا يكون إلا من تَوْقِيف من النَّبِي صلى الله عليه وسلموَقوم قَالُوا الإجماع قد يكون من قِيَاس وَهَذَا بَاطِلوَقوم قَالُوا الإجماع يكون من وَجْهَيْن إما من تَوْقِيف مَنْقُول إلينا مَعْلُوم وإما من دَلِيل من تَوْقِيف مَنْقُول إلينا مَعْلُوم وَلَكِن إذا صَحَّ الإجماع فَلَيْسَ علينا طلب الدَّلِيل إذ الْحجَّة بالإجماع قد لَزِمت وَهَذَا هُوَ الصَّحِيحوَقوم من أَصْحَابنَا قَالُوا إذا اتّفقت طَائِفَة على مَسْأَلَتَيْنِ فصح قَوْلهم فِي إحداهما بِدَلِيل وَجب أَن الأخرى صَحِيحَة وَهَذَا غير ظَاهر وَلَيْسَ لَهُ فِي الإجماع طَرِيق لما بَينته فِي غير هَذَا الْمَكَانوَصفَة الإجماع هُوَ مَا تَيَقّن أَنه لَا خلاف فِيهِ بَين أحد من عُلَمَاء الإسلام ونعلم ذَلِك من حَيْثُ علمنَا الأخبار الَّتِي لَا يتخالج فِيهَا شكّ مثل أَن الْمُسلمين خَرجُوا من الْحجاز واليمن ففتحوا الْعرَاق وخراسان ومصر وَالشَّام وَأَن بني أُميَّة ملكوا دهرا طَويلا ثمَّ ملك بَنو الْعَبَّاس وَأَنه كَانَت وقْعَة صفّين والحرة وَسَائِر ذَلِك مِمَّا يعلم بِيَقِين وضرورة (١)وإنما نعني بقولنَا الْعلمَاء من حفظ عَنهُ الْفتيا من الصَّحَابَة وَالتَّابِعِينَ وتابعيهم وعلماء الْأَمْصَار وأئمة أهل الحَدِيث وَمن تَبِعَهُمْ رضي الله عنهم أَجْمَعِينَ(١) قال ابن تيمية في (نقد مراتب الإجماع) ، ص ٢٨٧:وقال ابن حزم أيضا في آخر كتابه (كتاب الإجماع) : هذا كل ما كتبنا، فهو يقين لا شك فيه، مُتَيَقَّنٌ لا يَحِلُّ لِأَحدٍ خلافُه البتةقلت (أي ابن تيمية) : فقد اشترط في الإجماع ما يشترطه كثير من أهل الكلام والفقه كما تقدم:وهو العلم بنفي الخلاف، وأن يكون العلم بالإجماع تواترا.وجعل العلم بالإجماع من العلوم الضرورية، كالعلم بعلوم الأخبار المتواترة عند الأكثرين.ومعلوم أن كثيرا من الإجماعات ⦗ص: ٢٨٨⦘ التي حكاها ليست قريبةً من هذا الوصف، فضلا عن أن تكون منه، فكيف وفيها ما فيه خلاف معروف! وفيها ما هو نفسه ينكر الإجماع فيه ويختار خلافَه من غير ظهورِ مخالف!.
Biz, Ebü’l-Huzeyl’i, İbnü’l-Esamm’ı, Bişr b. el-Mu‘temir’i, İbrahim b. Seyyâr’ı ve Ca‘fer’i kastetmiyoruz.
ولسنا نعني أَبَا الْهُذيْل وَلَا ابْن الأصم وَلَا بشر بن الْمُعْتَمِر وَلَا إبراهيم بن سيار وَلَا جَعْفَر
Ne İbn Harb, ne Ca‘fer b. Mübeşşir, ne Sümâme, ne Ebû Gaffâr, ne er-Rakâşî, ne Ezârika ile Sıfriyye, ne İbâdiyye’nin câhilleri, ne de Ehl-i Refd.
ابْن حَرْب وَلَا جَعْفَر بن مُبشر وَلَا ثُمَامَة وَلَا أبا غفار وَلَا الرقاشِي وَلَا الأزارقة والصفرية وَلَا جهال الإباضية وَلَا أهل الرَّفْض
Şu muhakkak ki bunlar, eserlerin tahkikine, sahihini sakiminden ayırt etmeye ve fetva hakkının bâtılından tefrik edilmesi için Kur’an ahkâmını araştırmaya, beğenilen bir yönelişle ihtimam göstermemişler; bilakis bunlardan yüz çevirip itikadî esaslar üzerinde cedelleşmeye dalmışlardır. Her kavmin kendine göre bir ilmi vardır. Biz, zikrettiğimiz kimselerin çoğunu tekfir etmediğimiz gibi çoğunu da fâsık saymayız; bilakis ümmetin tekfirinde icmâ ettiği kimseler müstesna olmak üzere hepsini velî kabul ederiz. İşte biz onları iki sebepten dolayı bir tarafa bıraktık: Ya fetva, hadis ve eserlerin sınırlarına dair cehaletleri yüzünden, yahut bazılarından fiil ve ahlaksızlıkları hakkında sâbit olan fısk sebebiyle. Nitekim biz de kendi mezhebimizden olup önce gelenlerden cahil yahut ahlaksız olanlara bu muameleyi yaparız, arasında fark yoktur. Allah’tan tevfik dileriz.
Adaleti sâbit olmuş ve fetvanın sınırlarını araştırmış bir kimseyi —mezhebimize muhalif dahi olsa— âlimler zümresinden çıkarmayız; bilakis onun muhalefetini diğer âlimlerin muhalefeti gibi itibara alırız, arasında fark yoktur. Amr b. Ubeyd, Muhammed b. İshak, Katâde b. Diâme es-Sedûsî, Şebâbe b. Sevvâr, Hasan b. Hayy, Câbir b. Zeyd ve benzerleri gibi. Her ne kadar içlerinde Kaderî, Şiî, İbâdî ve Mürciî bulunsa da — zira onlar ehl-i ilim, ehl-i fazilet, hayır ve içtihat sahibi kimselerdi, Allah onlara rahmet etsin. Bunların bize muhalefet ettikleri hususlardaki hataları, diğer âlimlerin haram ve helal konusundaki hataları gibidir; arasında fark yoktur.
فَإِن هَؤُلَاءِ لم يتعنوا من تثقيف الْآثَار وَمَعْرِفَة صحيحها من سقيمها وَلَا الْبَحْث عَن أَحْكَام الْقُرْآن لتمييز حق الْفتيا من باطلها بِطرف مَحْمُود بل اشتغلوا عَن ذَلِك بالجدال فِي أصُول الاعتقادات وَلكُل قوم علمهمْوَنحن وان كُنَّا لَا نكفر كثيرا مِمَّن ذكرنَا وَلَا نفسق كثيرا مِنْهُم بل نتولى جَمِيعهم حاشا من أَجمعت الْأمة على تكفيره مِنْهُم فَإنَّا تركناهم لأحد وَجْهَيْن إما لجهلهم بحدود الْفتيا والْحَدِيث والْآثَار وإما لفسق ثَبت عَن بَعضهم فِي أَفعاله ومجونه فَقَط كَمَا نَفْعل نَحن بِمن كَانَ قبلنَا من أهل نحلتنا جَاهِلا أَو مَاجِنًا وَلَا فرق وَبِاللَّهِ التَّوْفِيقولسنا نخرج من جملَة الْعلمَاء من ثبتَتْ عَدَالَته وبحثه عَن حُدُود الْفتيا وإن كَانَ مُخَالفا لنحلتنا بل نعتد بِخِلَافِهِ كَسَائِر الْعلمَاء وَلَا فرق كعمرو بن عبيد وَمُحَمّد بن إسحق وَقَتَادَة بن دعامة السدُوسِي وشبابة بن سوار وَالْحسن بن حييّ وَجَابِر بن زيد ونظرائهم وإن كَانَ فيهم القدري والشيعي والإباضي والمرجيء لأَنهم كَانُوا أهل علم وَفضل وَخير واجتهاد رحمهم الله وَغلط هَؤُلَاءِ بِمَا خالفونا فِيهِ كغلط سَائِر الْعلمَاء فِي التَّحْرِيم والتحليل وَلَا فرق
Biz bu kitaba ancak, kendisinde katiyyen hiçbir muhalif bulunmayan, tıpkı emniyet ve korku halinde sabah namazının iki rekat olduğunun bilinmesi gibi bilinen; Ramazan ayının, Şevval ve Şaban ayları arasındaki ay olduğunun bilinmesi gibi bilinen; mushaflarda bulunanın, Muhammed (s.a.v.)'in getirdiği ve kendisinin Allah'tan bir vahiy olduğunu haber verdiği şey olduğunun bilinmesi gibi bilinen; beş devede bir koyun (zekat) olduğunun ve bunun benzeri hususların bilinmesi gibi bilinen tam icmayı dahil ederiz. Bunlar, haberi araştıran ve onun nakil vecihlerine muttali olan kişinin nefsinde meydana gelen zarurî bir bilgidir. Kişi, dünyasına ait haller ve kendi zamanındaki insanlarla ilgili olarak karşılaştığı her meselede bu yöntemi bizzat uyguladığında, bunu kendi nefsinde sabit ve yerleşik olarak bulur. Bizim başarımız ancak Allah iledir.
**TAHARET KİTABI**
Ümmet, içine idrar karışmamış, hayızlı bir kadının, bir kâfirin, bir cünübün artığı olmayan [1]; bir içecek veya başka bir şeyden (artık) olmayan; insan dışındaki canlıların ve eti yenen hayvanların artığı bulunmayan; ayrıca kendisine herhangi bir necaset karışmamış olan suyun kullanılması hususunda icma etmiştir. Bu necaset, suda görünmese dahi (bu hüküm böyledir); yahut görünse bile (bu konuda) ihtilaf etmişlerdir.
[1] İbn Teymiyye, *Nakdu Merâtibi'l-İcmâ*, s. 287'de şöyle demiştir:
İbn Hazm, *Kitâbu'l-İcmâ*' adlı eserinin sonunda şöyle demiştir: "Yazdıklarımızın tamamı, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan kesin bilgidir; katiyyen hiçbir kimsenin ona muhalefet etmesi helal olmaz."
Ben (İbn Teymiyye) derim ki:
İbn Hazm, icma hakkında, daha önce kelam ve fıkıh ehlinden birçoğunun şart koştuğu şeyleri şart koşmuştur: Muhalefetin bulunmadığının bilinmesi ve icma bilgisinin mütevatir olması. O, icma bilgisini, çoğunluğa göre mütevatir haberlerin bilgisi gibi zarurî ilimlerden saymıştır. Oysa bilinmektedir ki onun naklettiği icmaların birçoğu bu vasfa yakın değildir, bir kısmı ise bu vasfın kendisi olmaktan uzaktır. ⦗s. 288⦘ Hatta bu icmaların içinde bilinen bir ihtilaf bulunanlar vardır! Yine içinde öyleleri vardır ki, bizzat kendisi (İbn Hazm) o konudaki icmayı inkâr etmekte ve herhangi bir muhalif zuhur etmediği halde ona muhalif olan görüşü tercih etmektedir!
وإنما ندخل فِي هَذَا الْكتاب الإجماع التَّام الَّذِي لَا مُخَالف فِيهِ الْبَتَّةَ الَّذِي يعلم كَمَا يعلم أَن الصُّبْح فِي الْأَمْن وَالْخَوْف رَكْعَتَانِ وَأَن شهر رَمَضَان هُوَ الَّذِي بَين شَوَّال وَشَعْبَان وَأَن الَّذِي فِي الْمَصَاحِف هُوَ الَّذِي أَتَى بِهِ مُحَمَّد صلى الله عليه وسلم وَأخْبر أَنه وَحي من الله وَأَن فِي خمس من الإبل شَاة وَنَحْو ذَلِك وَهِي ضَرُورَة تقع فِي نفس الباحث عَن الْخَبَر المشرف على وُجُوه نَقله إذا تتبعها الْمَرْء من نَفسه فِي كل مَا يمر بِهِ من أَحْوَال دُنْيَاهُ وَأهل زَمَانه وجده ثَابتا مُسْتَقرًّا فِي نَفسه (١) وَمَا توفيقنا إلا بِاللَّه كتاب الطَّهَارَةأَجمعت الْأمة على أَن اسْتِعْمَال المَاء الَّذِي لم يبل فِيهِ وَلَا كَانَ سُؤْر حَائِض وَلَا كَافِر وَلَا جنب وَلَا من شراب وَلَا من غير ذَلِك وَلَا سُؤْر حَيَوَان غير النَّاس وَغير مَا يُؤْكَل لَحْمه وَلَا خالطته نَجَاسَة وان لم تظهر فِيهِ أَو ظَهرت على اخْتلَافهمْ فِيمَا(١) قال ابن تيمية في (نقد مراتب الإجماع) ، ص ٢٨٧:وقال ابن حزم أيضا في آخر كتابه (كتاب الإجماع) : هذا كل ما كتبنا، فهو يقين لا شك فيه، مُتَيَقَّنٌ لا يَحِلُّ لِأَحدٍ خلافُه البتةقلت (أي ابن تيمية) :فقد اشترط في الإجماع ما يشترطه كثير من أهل الكلام والفقه كما تقدم:وهو العلم بنفي الخلاف، وأن يكون العلم بالإجماع تواترا.وجعل العلم بالإجماع من العلوم الضرورية، كالعلم بعلوم الأخبار المتواترة عند الأكثرين.ومعلوم أن كثيرا من الإجماعات ⦗ص: ٢٨٨⦘ التي حكاها ليست قريبةً من هذا الوصف، فضلا عن أن تكون منه، فكيف وفيها ما فيه خلاف معروف! وفيها ما هو نفسه ينكر الإجماع فيه ويختار خلافَه من غير ظهورِ مخالف!.
Ne canlıdan ne de ölüden dolayı necis olur; ne de aslında kendiliğinden değişmiş, bozulmuş olursa—onu çözen bir şey olmasa bile—ne de içinde kurbağa veya balık ölmüşse; ne de hadesten dolayı abdest alanın veya vacip gusül yapanın kullandığı fazla su olursa; ne de kullanıldıktan sonra (tekrar) kullanılırsa; ne de bir kadın onunla abdest almış veya temizlenmişse; ne de güneşte ısıtılmış veya (ateşle) kızdırılmışsa; ne de denizden alınmamışsa; ne de gasp edilmişse; ne de uykusundan kalkan kimse, elini üç kere yıkamadan evvel o suya daldırmışsa; ne de içinde temiz bir şey eriyip de unsurunun toprağından başka bir şey onunla karışıp onda görünmüşse; ne de içinde ekmek ıslatılmışsa; ne de onunla (o su ile) bir insan abdest almış veya gusletmişse; ne de o su ile (kendisinden başka) bir şeyin herhangi bir uzvunu yıkamışsa—abdest ve gusül suyu, tatlı, acı, tuzlu veya acımtırak (her türlü su) için geçerlidir. Bu suyu bulan ve kullanmaya gücü yeten sıhhatli kimseye farzdır; meğer ki yanında nebîz buluna. Bu hüküm, cârî (akan) olmayan sular hakkındadır. Cârî suya gelince, onda necaset zuhur etmedikçe kullanılmasının caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. (1) Yine ittifak etmişlerdir ki, râkid (durgun) su, öyle bir miktarda olur ki ortası hareket ettirildiğinde iki kenarı ve onlardan hiçbir şey hareket etmezse, rengini veya tadını yahut kokusunu değiştiren bir şey olmadıkça onu hiçbir şey necis kılmaz. Yine sıvıların ve su ile nebîz dışındaki şeylerin hiçbiriyle abdest caiz olmadığında icmâ etmişlerdir. (2)
(1) İbn Teymiyye (Nakdu Merâtibi'l-İcmâ', s. 288) şöyle demiştir: Şâfiî'nin yeni kavlinde ve Ahmed b. Hanbel'in mezhebinde iki kavilden biri şudur: Cârî su, kıletân miktarının dikkate alınmasında râkid su gibidir; necasetin düşmesiyle, eser görünmese dahi, iki kıllenin altındaki suyu necis kılar.
(2) İbn Teymiyye (Nakdu Merâtibi'l-İcmâ', s. 288) şöyle demiştir: "(Şârih) demiştir ki: 'Âlimler' ile sözü ezberlenmiş (kendisinden fetva nakledilmiş) kimseleri kastediyoruz." Ve (şârih) dedi ki: "Sıvıların ve diğerlerinin hiçbiriyle—su ve nebîz hariç—abdest caiz olmadığında icmâ etmişlerdir." Ben (İbn Teymiyye) derim ki: Âlimler, İbn Ebî Leylâ'dan—ki İbn Hazm'ın kavlini naklettiği en büyük âlimlerdendir—gül suyu ve benzeri sıkılmış sıvılarla abdestin caiz olduğunu zikretmişlerdir; nitekim bunu Esam'dan da nakletmişlerdir. Lâkin Esam, İbn Hazm'ın icmâ ehli saydığı kimselerden değildir.
ينجس من حَيَوَان أَو ميت وَلَا كَانَ آجنا متغيرا من ذَاته وان لم يكن من شَيْء حلّه ولا مات فِيهِ ضفدع ولا حوت وَلَا كَانَ فضل متوضئ من حدث أَو مغتسل من وَاجِب وَلَا اسْتعْمل بعد وَلَا تَوَضَّأت مِنْهُ امْرَأَة وَلَا تطهرت مِنْهُ وَلم يشمس وَلَا سخن وَلم يُؤْخَذ من بَحر وَلَا غصب وَلَا أَدخل فِيهِ الْقَائِم من نَومه يَده قبل أَن يغسلهَا ثَلَاثًا وَلَا حل فِيهِ شَيْء طَاهِر فخالطه غير تُرَاب عنصره فَظهر فِيهِ وَلَا بل فِيهِ خبز وَلَا توضأ فِيهِ وَلَا بِهِ انسان وَلَا اغْتسل وَلَا وضأ شَيْئا من أَعْضَائِهِ بِهِ فِيهِ الْوضُوء وَالْغسْل حلوا كَانَ أَو مرا أَو ملحا أَو زعاقا فَفرض على الصَّحِيح الَّذِي يجده وَيقدر على اسْتِعْمَاله مَا لم يكن بِحَضْرَتِهِ نَبِيذ وَهَذَا فِي المَاء غير الْجَارِيفَأَما الْجَارِي فاتفقوا على جَوَاز اسْتِعْمَاله مَا لم تظهر فِيهِ نَجَاسَة (١)وَاتَّفَقُوا أَن المَاء الراكد إذا كَانَ من الْكَثْرَة بِحَيْثُ إذا حرك وَسطه لم يَتَحَرَّك طرفاه وَلَا شَيْء مِنْهُمَا فانه لَا يُنجسهُ شَيْء إلا مَا غير لَونه أَو طعمه أَو رَائِحَتهوَأَجْمعُوا أَنه لَا يجوز وضوء بِشَيْء من الْمَائِعَات وَغَيرهَا حاشا المَاء والنبيذ (٢)(١) قال ابن تيمية في (نقد مراتب الإجماع) ، ص ٢٨٨الشافعي في الجديد من قوليه، وأحد القولين في مذهب أحمد: أن الجاري كالراكد في اعتبار القلتين، فينجس ما دون القلتين بوقوع النجاسة فيه، وإن لم تظهر فيه. (٢) قال ابن تيمية في (نقد مراتب الإجماع) ، ص ٢٨٨قد قال: إنما نعني بقولنا العلماء من حُفظ عنه الفتيا.وقال: وأجمعوا أنه لا يجوز التوضؤ بشيء من المائعات وغيرها، حاشا الماء والنبيذ.قلت (أي ابن تيمية) : وقد ذكر العلماء عن ابن أبي ليلى - وهو مِن أَجَلِّ من يحكي ابنُ حزمٍ قولَه - أنه يجزئ الوضوء بالمعتصَر، كماء الورد ونحوه، كما ذكروا ذلك عن الأصَمِّ، لكنَّ الأصَمَّ ليس مِمَّن يَعُدُّه ابنُ حزمٍ في الإجماع.
İhtilâf ettiler: Erkek ve kadının birlikte abdest alması câiz midir, yoksa bu câiz değil midir? İki erkeğin ve iki kadının birlikte abdest almasının câiz olduğunda ittifak ettiler. Ve icmâ ettiler ki, kim bizim tarif ettiğimiz gibi su ile abdest alır ve temizlenirse, yanında hurma nebizi bulunsa dahi üzerine düşeni edâ etmiştir. Ve ittifak ettiler ki, sudan zarar gören ve ayrıca su bulamayan hasta için teyemmümün abdest ve gusle bedel olduğuna. Ve ittifak ettiler ki, namazı kısaltılan bir yolculukta bulunup hiç suya gücü yetmeyen ve yakınında da hiç su bulunmayan yolcunun, yalnızca namaz için abdest yerine teyemmüm edebileceğine. Ve ittifak ettiler ki, kim ellerini üç defa yıkasa, sonra üç defa ağzına su verip çalkalasa, sonra üç defa burnuna su çekip sümkürse, sonra bundan sonra tarif edeceğimiz şekilde yüzünü tamamen yıkasa, saçını ve sakalını suyla tahlîl etse (ıslatsa), kulaklarının içini ve dışını yıkasa, nihayet bulduğu yere kadar bütün saçını yıkasa, abdest almaya başlamadan önce ve giriş anında namaz için abdest niyet etse, besmele çekse, zikrettiğimiz gibi öne geçmesi gerekeni geri bırakmasa ve bu organların her birini yıkama ile suyu elle organlara nakletme arasında bir fark olmasa, her bir organı sınırlandırarak zikredilen organlarda üzerine düşeni edâ etmiş olur. Ve ittifak ettiler ki, sakalı olmayan kimse için yüzü, kaşlardaki saçın bittiği yerden kulakların başlangıcına ve çenenin sonuna kadar yıkamak farzdır. Ve ittifak ettiler ki, sakalı olanlardan gusül farz olan kimse, sakalı olmayan hakkında zikrettiğimiz gibi yüzünü alnın üst kısmındaki saç bitiminden itibaren yıkar, bütün sakalını su ile tahlîl eder, suyu sakalın ulaştığı her yere ulaştırır, kulaklarının içini ve dışını yıkar; işte o kimse yüzünü yıkamış ve bu hususta üzerine düşeni edâ etmiş olur. (1) İbn Teymiyye 'Nakdü Merâtibi'l-İcmâ'' adlı eserinde (s. 288) şöyle demiştir: İbn Hazm dedi ki: 'Kolları dirseklerin sonuna kadar yıkamanın abdestte farz olduğunda ittifak edilmiştir.' Dedim ki (İbn Teymiyye): 'Züfer dirseklerin yıkanmasının vücûbu hususunda muhalefet etmiştir; bu görüş Dâvud ve bazı Mâlikîlerden de rivayet edilmiştir. Ancak 'dirseklerin sonu' ile avuç tarafındaki sonları kastediyorsa o başka.'
وَاخْتلفُوا هَل يُجزئ أَن يتَوَضَّأ الرجل وَالْمَرْأَة مَعًا أم لَا يُجزئ ذَلِكوَاتَّفَقُوا فِي جَوَاز توضئ الرجلَيْن والمرأتين مَعًاوَأَجْمعُوا أَن من تَوَضَّأ وتطهر بِالْمَاءِ كَمَا وَصفنَا وإن كَانَ بِحَضْرَتِهِ نَبِيذ تمر فقد أدّى ما عليهوَاتَّفَقُوا على أَن الْمَرِيض الَّذِي يتَأَذَّى بِالْمَاءِ وَلَا يجد المَاء مَعَ ذَلِك أَن التَّيَمُّم لَهُ بدل الْوضُوء وَالْغسْلوَاتَّفَقُوا على أَن الْمُسَافِر سفرا تقصر فِيهِ الصَّلَاة إذا لم يقدر على مَاء أصلا وَلَيْسَ بِقُرْبِهِ مَاء أصلا أَن لَهُ أَن يتَيَمَّم بدل الْوضُوء للصَّلَاة فَقَطوَاتَّفَقُوا على أَن من غسل يَدَيْهِ ثلاثا ثمَّ مضمض ثَلَاثًا ثمَّ استنشق ثَلَاثًا ثمَّ استنثر ثَلَاثًا ثمَّ غسل وَجهه كُله على مَا نصفه بعد هَذَا وخلل شعره ولحيته بِالْمَاءِ وَغسل أُذُنَيْهِ باطنهما وظاهرهما وَجَمِيع شعره حَيْثُ انْتهى وَنوى الْوضُوء للصَّلَاة قبل دُخُوله فِيهِ وَمَعَ دُخُوله فِيهِ وسمى الله وَلم يقدم مُؤَخرا كَمَا ذكرنَا وَلَا فرق بَين غسل شَيْء من ذَلِك وَنقل المَاء بِيَدِهِ إلى جَمِيع الْأَعْضَاء الَّتِي ذكرنَا محددا لكل عُضْو مِنْهَا أَنه قد أدّى مَا عَلَيْهِ فِي الأعضاء الْمَذْكُورَةوَاتَّفَقُوا على أَن من غسل الْوَجْه من أصل منابت الشّعْر فِي الحاجبين إلى أصُول الأذنين إلى آخر الذقن فرض على من لَا لحية لَهُوَاتَّفَقُوا على أَن من عَلَيْهِ غسل من ذَوي اللحى وَجهه من أصُول منابت الشّعْر فِي أَعلَى الْجَبْهَة فَكَمَا ذكرنَا فِيمَن لَا لحية لَهُ وخلل جَمِيع لحيته بِالْمَاءِ وَأمر المَاء على جَمِيعهَا حَيْثُ بلغت وَغسل بَاطِن أُذُنَيْهِ وظاهرهما أَنه قد غسل وَجهه وَأدّى مَا عَلَيْهِ فِيهِوَاتَّفَقُوا أَن غسل الذراعين إلى مشد الْمرْفقين فرض فِي الْوضُوء (١)(١) قال ابن تيمية في (نقد مراتب الإجماع) ، ص ٢٨٨قال ابن حزم: واتفقوا على أن غسلَ الذراعين إلى منتهى المرفقين فرضٌ في الوضوء.قلت (أي ابن تيمية) : وزفر يخالف في وجوب غسل المرفقين، وحُكي ذلك عن داود وبعضِ المالكية، اللهم إلا أن يعني بمنتهى المرفقين منتهاهما من جهة الكف.
İttifak ettiler ki, kişi ellerini ve dirseklerini yıkayıp parmak aralarını ve yüzük altını su ile ıslatırsa, kollar hakkında üzerine vacip olan tamamlanmış olur. İttifak ettiler ki, başın bir kısmını su ile meshetmek farzdır; o kısmın belirli bir yer olması şart değildir. İttifak ettiler ki, kişi başının tamamını ileri geri meshedip kulaklarını ve bütün saçını mesh ederse, üzerine düşeni yerine getirmiş olur. İttifak ettiler ki, abdest alan kişi için açık olan ayakları suya değdirmek farzdır; fakat onları meshederek mi yoksa yıkayarak mı (yapılacağı) konusunda ihtilaf ettiler. İttifak ettiler ki, abdestte yüzü, kolları ve ayakları birer kere —bol su ile— yıkamak yeterlidir. Üçten fazlasının ise bir anlamı olmadığında ittifak ettiler. İttifak ettiler ki, guslü gerektiren bir durumda bütün cildi ve başı su ile ıslatmak guslün farzlarındandır; fakat bunu bir kaba dökerek mi, dökme suretiyle mi yoksa suya dalarak mı (yapacağı) konusunda —daha önce abdestin farz oluşu ve suyun niteliği hakkında ittifak ettikleri üzere— ihtilaf ettiler. İttifak ettiler ki, bir kimse guslü gerektiren bir durumdan dolayı gusleder; önce caiz olduğu ittifakla kabul edilen abdesti alır, sonra yeterli olduğu belirtilen suyu bütün vücuduna, başına ve saç diplerine döker, baştan sona her yerini ovalar, bir kıl yeri kadar dahi olsa hiçbir yeri bırakmaz, guslünü tamamlamadan önce abdesti bozacak bir şey yapmaz ve üzerine farz olan gusle niyet ederse, bu guslü onun için yeterlidir. İttifak ettiler ki, içine necâset düşüp rengini veya tadını değiştiren su, zaruret olmaksızın içilemez ve her hâlükârda onunla taharetlenmek caiz değildir; bu hüküm, necâsetler konusundaki büyük ihtilâflarına rağmen böyledir. İttifak ettiler ki, âdemoğlunun idrarı —çok miktarda olup iğne uçları gibi az değilse— ve dışkısı necistir. İttifak ettiler ki, kanın çoğu —herhangi bir kan— balık kanı ve akmayan kanı olan (canlıların kanı) hariç necistir. Tırnağın (kanının) çok miktarının sınırı —bir tırnaktan yarım elbiseye kadar— hakkında ihtilaf ettiler. İttifak ettiler ki, necâseti yemek ve içmek haramdır; sarhoş edici nebîz ise bundan müstesnadır.
وَاتَّفَقُوا على أَنه إن غسلهمَا وَغسل مرفقيه وخلل أَصَابِعه بِالْمَاءِ وَمَا تَحت الْخَاتم فقد تمّ مَا عَلَيْهِ فِي الذراعينوَاتَّفَقُوا أَن مسح بعض الرَّأْس بِالْمَاءِ غير معِين لذَلِك الْبَعْض فرضوَاتَّفَقُوا أَن من مسح جَمِيع رَأسه فَأقبل وَأدبر وَمسح أُذُنَيْهِ وَجَمِيع شعره فقد أدّى مَا عَلَيْهِوَاتَّفَقُوا أَن إمساس الرجلَيْن المكشوفتين المَاء لمن تَوَضَّأ فرض وَاخْتلفُوا أتمسح أم تغسلوَاتَّفَقُوا على أَن الْوضُوء مرّة مرّة مسبغة فِي الْوَجْه والذراعين وَالرّجلَيْنِ يُجزئ وَاتَّفَقُوا على أَن الزِّيَادَة على الثَّلَاث لَا معنى لَهَاوَاتَّفَقُوا على أَن إمساس الْجلد كُله وَالرَّأْس فِي الْغسْل مِمَّا يُوجب الْغسْل على اخْتلَافهمْ فِيمَا يُوجِبهُ بِالْمَاءِ على مَا ذكرنَا اتِّفَاقهم على إيجاب الْوضُوء عَلَيْهِ وبتلك الصّفة من المَاء فرض ثمَّ اخْتلفُوا أبدلك أم بصب أَو غمسوَاتَّفَقُوا أَن من اغْتسل لأمر يُوجب الْغسْل فَتَوَضَّأ على حسب مَا ذكرنَا من الْوضُوء الَّذِي ذكرنَا الِاتِّفَاق على أَنه يُجزئ ثمَّ صب المَاء الَّذِي ذكرنَا أَنه يُجزئ على جَمِيع جسده وَرَأسه وأصول شعر ودلك كل ذَلِك أَوله عَن آخِره وَلم يتْرك من كل ذَلِك مَكَان شَعْرَة فَمَا فَوْقهَا وَلم يحدث شَيْئا ينْقض الْوضُوء قبل تَمام جَمِيع غسله وَنوى الْغسْل لما أوجب عَلَيْهِ فقد أَجزَأَهُوَاتَّفَقُوا على أن المَاء الَّذِي حلت فِيهِ نجاسة فأحالت لَونه أَو طعمه فان شربه لغير ضَرُورَة وَالطَّهَارَة بِهِ على كل حَال لَا يجوز سيء من ذَلِك على عَظِيم اخْتلَافهمْ فِي النَّجَاسَاتوَاتَّفَقُوا على أَن بَوْل ابْن آدم إذا كَانَ كثيرا وَلم يكن كوؤس الإبر وغائطه نجس وَاتَّفَقُوا على أَن الْكثير من الدَّم أَي دم كَانَ حاشا دم السّمك وَمَا لَا يسيل دَمه نجسوَاخْتلفُوا فِي حد الْكثير من الظفر إلى نصف الثَّوْبوَاتَّفَقُوا على أَن أكل النَّجَاسَة وشربها حرَام حاشا النَّبِيذ الْمُسكر
İcmâ ettiler ki, idrar ve dışkı olmayan (pire, arı veya sinekten çıkanlar müstesna), şarap, ondan türeyen, ona dokunan, ondan alınan, canlıdan alınan (eti yenen hayvanların yünü, tüyü ve kılı müstesna), köpek, eti yenmeyen yırtıcı hayvan veya diğer hayvan, yenmeyen hayvanın salyası, irin, kusmuk, cerahat, kan, tükürük, sümük, ağızdan gelen az yemek ve bu zikrettiklerimizden herhangi birinin dokunduğu her şey temizdir.
İcmâ ettiler ki, istinca (taharetlenme) taşla ve yemek, dışkı, necis, deri, kemik, kömür veya kor halinde taş olmamak şartıyla her temiz şeyle yapılması caizdir. (1)
İcmâ ettiler ki, her kim abdestinin veya teyemmüm ehlinden ise teyemmümünün farzını tamamlamadan namaz kılarsa -tam bir organı terk ederek- namazı unutarak veya kasten batıldır.
Bir organın bir kısmını unutarak terk edenin namazdan dönüp onu kaza edip etmeyeceği hususunda ihtilaf ettiler.
İcmâ ettiler ki, müstenkih (sürekli idrar akıntısı olan) kimseden olmayan idrar, makattan çıkan yel ve osuruk, erkeğin kendi iradesiyle tenasül uzvunu kadının ferce (avret yerine) sokması -unutarak veya kasten- abdesti bozar. Aynı şekilde sarhoşluk, bayılma veya delilik sebebiyle aklın gitmesi de abdesti bozar.
İcmâ ettiler ki, yukarıda zikredilenler dışında kalan: kadının erkeğe, erkeğin kadına herhangi bir uzuvla ve herhangi bir şekilde dokunması; ferce, dübüre, erkeğin cinsel organına, koltuk altına dokunmak; haça dokunmak; putlara dokunmak; çirkin söz söylemek; şehvetle bakış; kanın herhangi bir yerden çıkması; hayvan kesimi; irin suyu; kusmuk; ağızdan gelen az yemek; cerahat; diş çekimi; şiir okumak; namazda gülmek; namazda karın guruldaması; ateş değmiş bir şeyi yemek veya içmek [abdesti bozmaz].
(1) İbn Teymiyye, 'Merâtibü'l-İcmâ'ın Tenkidi' (s. 288) der ki: 'Taş dışındaki şeylerle istinca yapmanın caiz olması hususunda iki meşhur görüş vardır; bunlar Ahmed'den iki rivayettir: Birincisi, sadece taşla yeterlidir; bu Ebû Bekr b. el-Münzir ile Ebû Bekr Abdülazîz'in tercihidir.' (⦗s. 289⦘)
وَاتَّفَقُوا على أَن مَا لم يكن بولا وَلَا رجيعا حاشا مَا خرج من برغوث أَو نحل أَو ذُبَاب وَلَا خمرًا وَلَا مَا تولد مِنْهَا ولامسه وَلَا مَا أَخذ مِنْهَا وَلَا مَا أَخذ من حَيّ حاشا الصُّوف والوبر وَالشعر مِمَّا يُؤْكَل لَحْمه وَلَا كَلْبا وَلَا حَيَوَانا لَا يُؤْكَل لَحْمه من سبع أَو غَيره وَلَا لعاب مَا لَا يُؤْكَل وَلَا صديدا ولا قيئا ولا قيحا ولا دما ولا بصاقا ولا مخاطا ولا قلسا وَلَا مَا مَسّه شَيْء من كل مَا ذكرنَا فانه طَاهِروَاتَّفَقُوا على أَن الاستنجاء بِالْحِجَارَةِ وَبِكُل طَاهِر مَا لم يكن طَعَاما أَو رجيعا أَو نجسا أَو جلدا أَو عظما أَو فحما أَو حممة جَائِز (١)وَاتَّفَقُوا على أَن كل من صلى قبل تَمام فرض وضوئِهِ أَو تيَمّمه إن كَانَ من أهل التَّيَمُّم أَن صلَاته بَاطِلَة نَاسِيا كَانَ أَو عَامِدًا إذ أسقط عضوا كَامِلاوَاخْتلفُوا فِيمَن أسقط بعض عُضْو نَاسِيا أينصرف من صلَاته ويقضيها أم لَاوَاتَّفَقُوا على أَن الْبَوْل من غير المستنكح بِهِ وَأَن الفسو والضراط إذا خرج كل ذَلِك من الدبر وَأَن إيلاج الذّكر فِي فرج الْمَرْأَة بِاخْتِيَار المولج ينْقض الْوضُوء بنسيان كَانَ ذَلِك أَو بعمد وَكَذَلِكَ ذهَاب الْعقل بسكر أَو إغماء أَو جُنُونوَاتَّفَقُوا على أَن مَا عدا مَا ذكرنَا وَمَا عدا مس الْمَرْأَة الرجل وَالرجل الْمَرْأَة بِأَيّ عُضْو تماسا وكيفما تماسا وَمَا عدا مس الْفرج والدبر وَالذكر والإبط وَمَسّ الصَّلِيب وَمَسّ الإبط والأوثان والكلمة القبيحة ونظرة الشَّهْوَة وَخُرُوج الدَّم حَيْثُمَا خرج وَذبح الْحَيَوَان وَمَاء الْمدَّة والقيئ والقلس والقيح وَقلع الضرس وإنشاد الشّعْر والضحك فِي الصَّلَاة وقرقرة الْبَطن فِي الصَّلَاة وَأكل مَا مست النَّار أَو شربه(١) قال ابن تيمية في (نقد مراتب الإجماع) ، ص ٢٨٨:في جواز الاستجمار بغير الأحجار قولان معروفان، هما روايتان عن أحمد: إحداهما: لا يجزئ إلا بالحجر، وهي اختيار أبي ⦗ص: ٢٨٩⦘ بكر بن المنذر، وأبي بكر عبد العزيز.