Bidâyetü'l-Müctehid ve Nihâyetü'l-Muktesid (İbn Rüşd el-Hafîd)
Kısım: Mâlikî Fıkhı
Kitap: Bidâyetü'l-Müctehid ve Nihâyetü'l-Muktesid
Müellif: Ebü'l-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. Rüşd el-Kurtubî el-Endelüsî, İbn Rüşd el-Hafîd diye meşhur [ö. 595 H.]
Hadislerini tahric edip hüküm veren: Ferîd Abdülazîz el-Cündî
Yayınevi: Dâru'l-Hadîs - Kâhire
Yayın Tarihi: 1425 H. - 2004 M.
Cilt Sayısı: 4 (2 cilt hâlinde)
[Kitabın numaralandırması basılı nüshaya uygundur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
بداية المجتهد ونهاية المقتصد (ابن رشد الحفيد)القسم: الفقه المالكيالكتاب: بداية المجتهد ونهاية المقتصدالمؤلف: أبو الوليد محمد بن أحمد بن محمد بن أحمد بن رشد القرطبي الأندلسي، الشهير بابن رشد الحفيد [ت ٥٩٥ هـ]خرج أحاديثه وحكم عليها: فريد عبدالعزيز الجنديالناشر: دار الحديث - القاهرةتاريخ النشر: ١٤٢٥ هـ - ٢٠٠٤ معدد الأجزاء: ٤ (في مجلدين)[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
[كِتَابُ الزَّكَاةِ] [الْجُمْلَةُ الْأُولَى فِي مَعْرِفَةِ مَنْ تَجِبُ عَلَيْهِ الزكاة]بسم الله الرحمن الرحيمكِتَابُ الزَّكَاةِ وَالْكَلَامُ الْمُحِيطُ بِهَذِهِ الْعِبَادَةِ بَعْدَ مَعْرِفَةِ وُجُوبِهَا يَنْحَصِرُ فِي خَمْسِ جُمَلٍ:الْجُمْلَةُ الْأُولَى: فِي مَعْرِفَةِ مَنْ تَجِبُ عَلَيْهِ.الثَّانِيَةُ: فِي مَعْرِفَةِ مَا تَجِبُ فِيهِ مِنَ الْأَمْوَالِ.الثَّالِثَةُ: فِي مَعْرِفَةِ كَمْ تَجِبُ، وَمِنْ كَمْ تَجِبُ.الرَّابِعَةُ: فِي مَعْرِفَةِ مَتَى تَجِبُ، وَمَتَى لَا تَجِبُ.الْخَامِسَةُ: مَعْرِفَةُ لِمَنْ تَجِبُ، وَكَمْ يَجِبُ لَهُ.فَأَمَّا مَعْرِفَةُ وُجُوبِهَا فَمَعْلُومٌ مِنَ الْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ وَالْإِجْمَاعِ وَلَا خِلَافَ فِي ذَلِكَ.الْجُمْلَةُ الْأُولَىوَأَمَّا عَلَى مَنْ تَجِبُ فَإِنَّهُمُ اتَّفَقُوا أَنَّهَا عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ حُرٍّ بَالِغٍ عَاقِلٍ مَالِكٍ النِّصَابَ مِلْكًا تَامًّا.وَاخْتَلَفُوا فِي وُجُوبِهَا عَلَى الْيَتِيمِ وَالْمَجْنُونِ وَالْعَبِيدِ وَأَهْلِ الذِّمَّةِ وَالنَّاقِصِ الْمِلْكِ مِثْلِ الَّذِي عَلَيْهِ دَيْنٌ أَوْ لَهُ الدَّيْنُ، وَمِثَالِ الْمَالِ الْمُحَبَّسِ الْأَصْلِ. فَأَمَّا الصِّغَارُ: فَإِنَّ قَوْمًا قَالُوا: تَجِبُ الزَّكَاةُ فِي أَمْوَالِهِمْ، وَبِهِ قَالَ عَلِيٌّ وَابْنُ عُمَرَ وَجَابِرٌ وَعَائِشَةُ مِنَ الصَّحَابَةِ، وَمَالِكٌ وَالشَّافِعِيُّ وَالثَّوْرِيُّ وَأَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ وَأَبُو ثَوْرٍ وَغَيْرُهُمْ مِنْ فُقَهَاءِ الْأَمْصَارِ.وَقَالَ قَوْمٌ: لَيْسَ فِي مَالِ الْيَتِيمِ صَدَقَةٌ أَصْلًا، وَبِهِ قَالَ النَّخَعِيُّ وَالْحَسَنُ وَسَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ مِنَ التَّابِعِينَ. وَفَرَّقَ قَوْمٌ بَيْنَ مَا تُخْرِجُ الْأَرْضُ وَبَيْنَ مَا لَا تُخْرِجُهُ فَقَالُوا: عَلَيْهِ الزَّكَاةُ فِيمَا تُخْرِجُهُ الْأَرْضُ، وَلَيْسَ عَلَيْهِ زَكَاةٌ فِيمَا عَدَا ذَلِكَ مِنَ الْمَاشِيَةِ وَالنَّاضِّ وَالْعُرُوضِ وَغَيْرِ ذَلِكَ، وَهُوَ أَبُو حَنِيفَةَ وَأَصْحَابُهُ. وَفَرَّقَ آخَرُونَ بَيْنَ النَّاضِّ فَقَالُوا: عَلَيْهِ الزَّكَاةُ إِلَّا فِي النَّاضِّ.
Kölenin malına zekâtın vâcip olup olmaması hususundaki ihtilaflarının sebebi, şer‘î zekât anlayışı hakkındaki ihtilaflarıdır: Zekât, namaz ve oruç gibi bir ibadet midir? Yoksa fakirler için zenginler üzerinde vâcip bir hak mıdır? "O bir ibadettir" diyen kimse, onda bülûğu şart koşmuştur. "O, zenginlerin mallarında fakirler ve miskinler için vâcip bir haktır" diyen kimse ise bu hususta bülûğu bir şart olarak görmemiştir. Yerin mahsulü olanla olmayan, gizli ve aşikâr mal arasında fark gözeten kimseye gelince, bu vakitte onun için bir dayanak bilmiyorum. Zimmet ehline gelince, cumhura göre hepsinden zekât alınmaz; ancak Benî Tağlib Hıristiyanları hakkında zekâtın iki kat alınacağını (yani her şeyden Müslümanlardan alınanın iki katının alınacağını) rivayet eden bir taife müstesnadır. Bu görüşü benimseyenler arasında Şâfiî, Ebû Hanîfe, Ahmed b. Hanbel ve es-Sevrî de vardır; Mâlik'ten bu hususta bir kavil nakledilmemiştir. Bunlar bu görüşe ancak, bunun Ömer b. el-Hattâb'ın (r.a.) onlar hakkındaki uygulaması olduğu sabit olduğu için varmışlardır; sanki böyle bir uygulamanın tevkīfî olduğu kanaatine varmışlardır, fakat usûl buna mâni olmaktadır. Kölelere gelince, insanlar bu hususta üç mezhebe ayrılmıştır: Bir kavim, onların mallarında asla zekât olmadığını söylemiştir; sahâbeden İbn Ömer (r.a.) ve Câbir (r.a.) ile fakihlerden Mâlik, Ahmed b. Hanbel ve Ebû Ubeyd'in kavli budur. Diğerleri, "Hayır, kölenin malının zekâtı efendisine aittir" demiştir; İbnü'l-Münzir, es-Sevrî, Ebû Hanîfe ve ashabının naklettiğine göre Şâfiî'nin kavli de budur. Bir diğer taife ise köleye kendi malında zekâtı vâcip kılmıştır; bu, sahâbeden İbn Ömer'den (r.a.) rivayet edilmiştir; tâbiînden Atâ, fakihlerden Ebû Sevr ile Zâhirîler ve bir kısmı bu görüştedir. "Kölenin malında zekât yoktur" diyenlerin cumhuru, mükâtebin malında âzat oluncaya kadar zekât olmadığı görüşündedir; Ebû Sevr ise mükâtebin malında zekât olduğunu söylemiştir. Kölenin malının zekâtı hususundaki ihtilaflarının sebebi, kölenin tam mülkiyete sahip olup olmadığı ihtilafıdır. Kölenin tam mülkiyete sahip olmadığını ve efendinin mâlik olduğunu (zira malın mülkiyetsiz olmayacağını) gören kimse, "Zekât efendiye aittir" demiştir. Mülkün ikisinden birine (ne köleye ne de efendiye) tam olarak ait olmadığını (zira malın tasarrufu kölenin elinde değildir; efendinin de elinde değildir; ayrıca efendi onu geri alabilir) gören kimse, "Onun malında asla zekât yoktur" demiştir. Mal üzerindeki elin (tasarrufun) zekâtı gerektirdiğini (çünkü hür kişinin elinin tasarrufuna kıyasla malda tasarruf etmektedir) gören kimse, "Zekât ona aittir" demiştir; özellikle de genel hitabın hürleri ve köleleri kapsadığı, zekâtın mükellefe ait bir ibadet olup maldaki elin (tasarrufun) bulunmasına bağlı olduğu görüşünde olanlar böyle hükmetmiştir. Mallarını tamamen kaplayan veya zekâta tâbi mallarını tamamen kaplayan borçları bulunan ve aynı zamanda ellerinde zekâta tâbi mallar bulunan mâliklere gelince, onlar da bu hususta ihtilaf etmiştir. Bir kavim, "Hububat olsun veya olmasın, borçlar çıkarılıncaya kadar malda zekât yoktur; geriye zekât gerektirecek miktar kalırsa zekât verir, kalmazsa vermez" demiştir; es-Sevrî, Ebû Sevr, İbnü'l-Mübârek ve bir cemaatin kavli budur. Ebû Hanîfe ve ashabı ise, "Borç, hububatın zekâtına mâni olmaz; diğerlerine mâni olur" demiştir. Mâlik, "Borç, yalnızca nakit (gümüş/altın) zekâtına mâni olur; ancak borcunu ödeyecek kadar ticaret malı varsa mâni olmaz" demiştir. Bir kavim ise birinci kavlin aksini söylemiş, yani borcun asla hiçbir zekâta mâni olmadığını ileri sürmüştür.
وَسَبَبُ اخْتِلَافِهِمْ فِي إِيجَابِ الزَّكَاةِ عَلَيْهِ أَوْ لَا إِيجَابِهَا: هُوَ اخْتِلَافُهُمْ فِي مَفْهُومِ الزَّكَاةِ الشَّرْعِيَّةِ: هَلْ هِيَ عِبَادَةٌ كَالصَّلَاةِ وَالصِّيَامِ؟ أَمْ هِيَ حَقٌّ وَاجِبٌ لِلْفُقَرَاءِ عَلَى الْأَغْنِيَاءِ؟ فَمَنْ قَالَ: إِنَّهَا عِبَادَةٌ اشْتَرَطَ فِيهَا الْبُلُوغَ، وَمَنْ قَالَ: إِنَّهَا حَقٌّ وَاجِبٌ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ فِي أَمْوَالِ الْأَغْنِيَاءِ لَمْ يَعْتَبِرْ فِي ذَلِكَ بُلُوغًا مِنْ غَيْرِهِ.وَأَمَّا مَنْ فَرَّقَ بَيْنَ مَا تُخْرِجُهُ الْأَرْضُ أَوْ لَا تُخْرِجُهُ، وَبَيْنَ الْخَفِيِّ وَالظَّاهِرِ: فَلَا أَعْلَمُ لَهُ مُسْتَنَدًا فِي هَذَا الْوَقْتِ، وَأَمَّا أَهْلُ الذِّمَّةِ: فَإِنَّ الْأَكْثَرَ عَلَى أَنْ لَا زَكَاةَ عَلَى جَمِيعِهِمْ إِلَّا مَا رَوَتْ طَائِفَةٌ مِنْ تَضْعِيفِ الزَّكَاةِ عَلَى نَصَارَى بَنِي تَغْلِبَ - أَعْنِي: أَنْ يُؤْخَذَ مِنْهُمْ مِثْلَا مَا يُؤْخَذُ مِنَ الْمُسْلِمِينَ فِي كُلِّ شَيْءٍ - وَمِمَّنْ قَالَ بِهَذَا الْقَوْلِ الشَّافِعِيُّ وَأَبُو حَنِيفَةَ وَأَحْمَدُ وَالثَّوْرِيُّ، وَلَيْسَ عَنْ مَالِكٍ فِي ذَلِكَ قَوْلٌ، وَإِنَّمَا صَارَ هَؤُلَاءِ لِهَذَا لِأَنَّهُ أَثْبَتَ أَنَّهُ فِعْلُ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ بِهِمْ، وَكَأَنَّهُمْ رَأَوْا أَنَّ مِثْلَ هَذَا هُوَ تَوْقِيفٌ، وَلَكِنَّ الْأُصُولَ تُعَارِضُهُ.وَأَمَّا الْعَبِيدُ: فَإِنَّ النَّاسَ فِيهِمْ عَلَى ثَلَاثَةِ مَذَاهِبَ: فَقَوْمٌ قَالُوا: لَا زَكَاةَ فِي أَمْوَالِهِمْ أَصْلًا، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عُمَرَ وَجَابِرٍ مِنَ الصَّحَابَةِ وَمَالِكٍ وَأَحْمَدَ وَأَبِي عُبَيْدٍ مِنَ الْفُقَهَاءِ. وَقَالَ آخَرُونَ: بَلْ زَكَاةُ مَالِ الْعَبْدِ عَلَى سَيِّدِهِ، وَبِهِ قَالَ الشَّافِعِيُّ فِيمَا حَكَاهُ ابْنُ الْمُنْذِرِ وَالثَّوْرِيُّ وَأَبُو حَنِيفَةَ وَأَصْحَابُهُ. وَأَوْجَبَتْ طَائِفَةٌ أُخْرَى عَلَى الْعَبْدِ فِي مَالِهِ الزَّكَاةَ، وَهُوَ مَرْوِيٌّ عَنِ ابْنِ عُمَرَ مِنَ الصَّحَابَةِ، وَبِهِ قَالَ عَطَاءٌ مِنَ التَّابِعِينَ وَأَبُو ثَوْرٍ مِنَ الْفُقَهَاءِ وَأَهْلُ الظَّاهِرِ وَبَعْضُهُمْ.وَجُمْهُورُ مَنْ قَالَ لَا زَكَاةَ فِي مَالِ الْعَبْدِ هُمْ عَلَى أَنْ لَا زَكَاةَ فِي مَالِ الْمُكَاتَبِ حَتَّى يَعْتِقَ، وَقَالَ أَبُو ثَوْرٍ: فِي مَالِ الْمُكَاتَبِ زَكَاةٌ. وَسَبَبُ اخْتِلَافِهِمْ فِي زَكَاةِ مَالِ الْعَبْدِ: اخْتِلَافُهُمْ فِي هَلْ يَمْلِكُ الْعَبْدُ مِلْكًا تَامًّا أَوْ غَيْرَ تَامٍّ؟ فَمَنْ رَأَى أَنَّهُ لَا يَمْلِكُ مِلْكًا تَامًّا وَأَنَّ السَّيِّدَ هُوَ الْمَالِكُ إِذْ كَانَ لَا يَخْلُو مَالٌ مِنْ مِلْكٍ قَالَ: الزَّكَاةُ عَلَى السَّيِّدِ، وَمَنْ رَأَى أَنَّهُ لِوَاحِدٍ مِنْهُمَا يَمْلِكُهُ مِلْكًا تَامًّا لَا السَّيِّدُ، إِذْ كَانَتْ يَدُ الْعَبْدِ هِيَ الَّتِي عَلَيْهِ لَا يَدُ السَّيِّدِ وَلَا الْعَبْدُ أَيْضًا ; لِأَنَّ لِلسَّيِّد انْتِزَاعَهُ مِنْهُ، قَالَ: لَا زَكَاةَ فِي مَالِهِ أَصْلًا. وَمَنْ رَأَى أَنَّ الْيَدَ عَلَى الْمَالِ تُوجِبُ الزَّكَاةَ فِيهِ لِمَكَانِ تَصَرُّفِهَا فِيهِ تَشْبِيهًا بِتَصَرُّفِ يَدِ الْحُرِّ، قَالَ: الزَّكَاةُ عَلَيْهِ، لَاسِيَّمَا مَنْ كَانَ عِنْدَهُ أَنَّ الْخِطَابَ الْعَامَّ يَتَنَاوَلُ الْأَحْرَارَ وَالْعَبِيدَ، وَأَنَّ الزَّكَاةَ عِبَادَةٌ تَتَعَلَّقُ بِالْمُكَلَّفِ لِتَصَرُّفِ الْيَدِ فِي الْمَالِ.وَأَمَّا الْمَالِكُونَ الَّذِينَ عَلَيْهِمُ الدُّيُونُ الَّتِي تَسْتَغْرِقُ أَمْوَالَهُمْ، أَوْ تَسْتَغْرِقُ مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ مِنْ أَمْوَالِهِمْ وَبِأَيْدِيهِمْ أَمْوَالٌ تَجِبُ فِيهَا الزَّكَاةُ، فَإِنَّهُمُ اخْتَلَفُوا فِي ذَلِكَ، فَقَالَ قَوْمٌ: لَا زَكَاةَ فِي مَالٍ حَبًّا كَانَ أَوْ غَيْرَهُ حَتَّى تُخْرَجَ مِنْهُ الدُّيُونُ، فَإِنْ بَقِيَ مَا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ زَكَّى وَإِلَّا فَلَا، وَبِهِ قَالَ الثَّوْرِيُّ وَأَبُو ثَوْرٍ وَابْنُ الْمُبَارَكِ وَجَمَاعَةٌ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ وَأَصْحَابُهُ: الدَّيْنُ لَا يَمْنَعُ زَكَاةَ الْحُبُوبِ وَيَمْنَعُ مَا سِوَاهَا. وَقَالَ مَالِكٌ: الدَّيْنُ يَمْنَعُ زَّكَاةَ النَّاضِّ فَقَطْ إِلَّا أَنْ يَكُونَ لَهُ عُرُوضٌ فِيهَا وَفَاءٌ مِنْ دَيْنِهِ، فَإِنَّهُ لَا يَمْنَعُ. وَقَالَ قَوْمٌ: بِمُقَابِلِ الْقَوْلِ الْأَوَّلِ، وَهُوَ أَنَّ الدَّيْنَ لَا يَمْنَعُ زَكَاةً أَصْلًا.
İhtilâflarının sebebi şudur: Zekât bir ibadet midir, yoksa malda miskinler için muayyen bir hak mıdır? Onların bir hak olduğunu görenler dedi ki: Borçlu kimsenin malında zekât yoktur. Zira alacaklının hakkı, zaman bakımından miskinlerin hakkından önce gelir. Ve o (mal) hakikatte, elinde mal bulunanın değil, alacaklının malıdır. Onun bir ibadet olduğunu söyleyenler ise dedi ki: Elinde mal bulunan kimseye zekât vacip olur; çünkü bu, teklîfin şartı ve mükellefe vücûbu gerektiren alâmetidir; borcu olsun veya olmasın. Ayrıca orada iki hak çatışmaktadır: Allah hakkı ve kul hakkı. Allah hakkı ise edâya daha lâyıktır. Şeriatın maksadına en uygun olan, borçlu kimse için zekâtı düşürmektir; zira O'nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bu husustaki hadis-i şerifi: «Sadaka, zenginlerinden alınır ve fakirlerine verilir.» Borçlu kimse ise zengin değildir. Hububat ile hububat dışındakiler, nâkıd para ile nâkıd olmayan arasında ayrım yapana gelince, onun açık bir dayanağı olduğunu bilmiyorum. Ebû Ubeyd ise şöyle derdi: Eğer borcunun olduğu bilinmezse ondan (zekât) alınmaz. Bu, borcun zekâtı düşürdüğünü söyleyenlere bir muhalefet değildir; bilakis bu, borçta da tıpkı malda olduğu gibi tasdik edilir diyenlere bir muhalefettir. Zimmette olan mala -yani başkasının zimmetinde bulunup da malikin elinde olmayan mala ki bu alacak (deyn) demektir- gelince; onda da ihtilâf etmişlerdir. Bir grup dedi ki: Onda zekât yoktur; kabzedilse bile, kabzeden kimse nezdinde zekât şartını -ki o da havldır- tamamlamadıkça. Bu, İmam Şâfiî'nin iki görüşünden biridir; Leys b. Sa'd da bu görüşü benimsemiştir veya bu onun kavlinin kıyasıdır. Bir grup da dedi ki: Onu kabzettiği zaman geçmiş yılların zekâtını verir. Mâlik dedi ki: Onu bir yıl için zekâtlandırır; borçlunun yanında senelerce kalsa dahi, aslı bir bedel karşılığında ise. Amma bedel karşılığı olmayan miras gibi bir şeyse, o zaman onun için yeni bir hale (dönem) başlatılır. Mezhepte bu hususta tafsilat vardır. Bu babtan olmak üzere, asılları (ağaçları) vakfedilmiş meyvelerin zekâtı hakkında ve kiralanmış arazinin zekâtı hakkında ihtilâf etmişlerdir: Ondan çıkan ürünün zekâtı kime vaciptir? Arazi sahibine mi yoksa ekin sahibine mi? Keza harac arazisinin, harac ehlinden Müslümanlara -ki onlar aşur ehlidir- intikal etmesi hâlindeki ihtilâfları da bu cümledendir. Ve öşür arazisi -ki Müslümanların arazisidir- haraca (yani zimmîlere) intikal ettiğinde de durum böyledir. Çünkü tüm bunlardaki ihtilâfın sebebinin, bunların nâkıs mülkler (tamamlanmamış mülkiyet türleri) olması muhtemeldir. Birinci meseleye gelince: O da asılları (ağaçları) hapsedilmiş (vakfedilmiş) meyvelerin zekâtıdır. Mâlik ve Şâfiî, onda zekâtı vacip görüyorlardı. Mekhûl ve Tâvûs ise 'Onda zekât yoktur' diyorlardı. Bir grup ise, miskinlere vakfedilmiş olması ile belirli bir topluluğa ait olması arasında ayrım yaparak, belirli bir topluluğa ait olduğunda onda sadakayı vacip gördüler; miskinlere ait olduğunda ise sadakayı vacip görmediler.
وَالسَّبَبُ فِي اخْتِلَافِهِمُ: اخْتِلَافُهُمْ هَلِ الزَّكَاةُ عِبَادَةٌ أَوْ حَقٌّ مُرَتَّبٌ فِي الْمَالِ لِلْمَسَاكِينِ؟ فَمَنْ رَأَى أَنَّهَا حَقٌّ لَهُمْ قَالَ: لَا زَكَاةَ فِي مَالِ مَنْ عَلَيْهِ الدَّيْنُ ; لِأَنَّ حَقَّ صَاحِبِ الدَّيْنِ مُتَقَدِّمٌ بِالزَّمَانِ عَلَى حَقِّ الْمَسَاكِينِ، وَهُوَ فِي الْحَقِيقَةِ مَالُ صَاحِبِ الدَّيْنِ لَا الَّذِي الْمَالُ بِيَدِهِ.وَمَنْ قَالَ هِيَ عِبَادَةٌ قَالَ: تَجِبُ عَلَى مَنْ بِيَدِهِ مَالٌ لِأَنَّ ذَلِكَ هُوَ شَرْطُ التَّكْلِيفِ، وَعَلَامَتُهُ الْمُقْتَضِيَةُ الْوُجُوبَ عَلَى الْمُكَلَّفِ، سَوَاءٌ كَانَ عَلَيْهِ دَيْنٌ أَوْ لَمْ يَكُنْ، وَأَيْضًا فَإِنَّهُ قَدْ تَعَارَضَ هُنَالِكَ حَقَّانِ: حَقٌّ لِلَّهِ، وَحَقٌّ لِلْآدَمِيِّ، وَحَقُّ اللَّهِ أَحَقُّ أَنْ يُقْضَى، وَالْأَشْبَهُ بِغَرَضِ الشَّرْعِ إِسْقَاطُ الزَّكَاةِ عَنِ الْمِدْيَانِ لِقَوْلِهِ عليه الصلاة والسلام فِيهَا: «صَدَقَةً تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ وَتُرَدُّ عَلَى فُقَرَائِهِمْ» وَالْمَدِينُ لَيْسَ بِغَنِيٍّ.وَأَمَّا مَنْ فَرَّقَ بَيْنَ الْحُبُوبِ وَغَيْرِ الْحُبُوبِ وَبَيْنَ النَّاضِّ وَغَيْرِ النَّاضِّ فَلَا أَعْلَمُ لَهُ شُبْهَةً بَيِّنَةً، وَقَدْ كَانَ أَبُو عُبَيْدٍ يَقُولُ: إِنَّهُ إِنْ كَانَ لَا يُعْلَمُ أَنَّ عَلَيْهِ دَيْنًا لَمْ يُؤْخَذْ مِنْهُ، وَهَذَا لَيْسَ خِلَافًا لِمَنْ يَقُولُ بِإِسْقَاطِ الدَّيْنِ الزَّكَاةَ، وَإِنَّمَا هُوَ خِلَافٌ لِمَنْ يَقُولُ: يُصَدَّقُ فِي الدَّيْنِ كَمَا يُصَدَّقُ فِي الْمَالِ.وَأَمَّا الْمَالُ الَّذِي هُوَ فِي الذِّمَّةِ - أَعْنِي: فِي ذِمَّةِ الْغَيْرِ -، وَلَيْسَ هُوَ بَيَدِ الْمَالِكِ وَهُوَ الدَّيْنُ: فَإِنَّهُمُ اخْتَلَفُوا فِيهِ أَيْضًا، فَقَوْمٌ قَالُوا: لَا زَكَاةَ فِيهِ وَإِنْ قُبِضَ حَتَّى يَسْتَكْمِلَ شَرْطَ الزَّكَاةِ عِنْدَ الْقَابِضِ لَهُ - وَهُوَ الْحَوْلُ - وَهُوَ أَحَدُ قَوْلَيِ الشَّافِعِيِّ، وَبِهِ قَالَ اللَّيْثُ، أَوْ هُوَ قِيَاسُ قَوْلِهِ. وَقَوْمٌ قَالُوا: إِذَا قَبَضَهُ زَكَاةً لِمَا مَضَى مِنَ السِّنِينَ. وَقَالَ مَالِكٌ: يُزَكِّيهِ لِحَوْلٍ وَاحِدٍ وَإِنْ أَقَامَ عِنْدَ الْمِدْيَانِ سِنِينَ، إِذَا كَانَ أَصْلُهُ عَنْ عِوَضٍ. وَأَمَّا إِذَا كَانَ عَنْ غَيْرِ عِوَضٍ مِثْلِ الْمِيرَاثِ فَإِنَّهُ يَسْتَقْبِلُ بِهِ الْحَوْلَ، وَفِي الْمَذْهَبِ تَفْصِيلٌ فِي ذَلِكَ.وَمِنْ هَذَا الْبَابِ اخْتِلَافُهُمْ فِي زَكَاةِ الثِّمَارِ الْمَحْبُوسَةِ الْأُصُولِ، وَفِي زَكَاةِ الْأَرْضِ الْمُسْتَأْجَرَةِ: عَلَى مَنْ تَجِبُ زَكَاةُ مَا يَخْرُجُ مِنْهَا، هَلْ عَلَى صَاحِبِ الْأَرْضِ أَوْ صَاحِبِ الزَّرْعِ؟ وَمِنْ ذَلِكَ اخْتِلَافُهُمْ فِي أَرْضِ الْخَرَاجِ إِذَا انْتَقَلَتْ مِنْ أَهْلِ الْخَرَاجِ إِلَى الْمُسْلِمِينَ، وَهُمْ أَهْلُ الْعُشْرِ، وَفِي الْأَرْضِ الْعُشْرُ وَهِيَ أَرْضُ الْمُسْلِمِينَ إِذَا انْتَقَلَتْ إِلَى الْخَرَاجِ - أَعْنِي: أَهْلَ الذِّمَّةِ -، وَذَلِكَ أَنَّهُ يُشْبِهُ أَنْ يَكُونَ سَبَبُ الْخِلَافِ فِي هَذَا كُلِّهِ أَنَّهَا أَمْلَاكٌ نَاقِصَةٌ. ; أَمَّا الْمَسْأَلَةُ الأُولَى: وَهِيَ زَكَاةُ الثِّمَارِ الْمُحَبَّسَةُ الْأُصُولِ: فَإِنَّ مَالِكًا وَالشَّافِعِيَّ كَانَا يُوجِبَانِ فِيهَا الزَّكَاةَ، وَكَانَ مَكْحُولٌ وَطَاوُسٌ يَقُولَانِ: لَا زَكَاةَ فِيهَا، وَفَرَّقَ قَوْمٌ بَيْنَ أَنْ تَكُونَ مُحَبَّسَةً عَلَى الْمَسَاكِينِ وَبَيْنَ أَنْ تَكُونَ عَلَى قَوْمٍ بِأَعْيَانِهِمْ، فَأَوْجَبُوا فِيهَا الصَّدَقَةَ إِذَا كَانَتْ عَلَى قَوْمٍ بِأَعْيَانِهِمْ، وَلَمْ يُوجِبُوا فِيهَا الصَّدَقَةَ إِذَا كَانَتْ عَلَى الْمَسَاكِينِ.
Zekâtı miskinlere yükleyen kimsenin görüşü anlamsızdır; çünkü burada iki husus bir araya gelmektedir: Bunlardan biri, (bu zekâtın) nâkıs bir mülk olması; ikincisi ise, (bu yükümlülüğün) sadakanın kendilerine sarf edildiği sınıftan olup muayyen olmayan bir topluluğa ait olmasıdır; yoksa zekâtın kendilerine vâcip olduğu kimselerden değildir. İkinci meseleye gelince, o da kiralanan arazidir; bu arazinin çıkardığı mahsulün zekâtı kime aittir? Bir kavim (âlimler) dedi ki: Zekât ekin sahibine aittir. Bu görüşü Mâlik, Şâfiî, Sevrî, İbnü’l-Mübârek, Ebû Sevr ve bir cemaat benimsemiştir. Ebû Hanîfe ve ashabı ise dedi ki: Zekât arazi sahibine aittir; kiracıya hiçbir şey gerekmez. İhtilâflarının sebebi şudur: Öşür (zekât) arazinin hakkı mıdır, yoksa ekinin hakkı mıdır, yoksa her ikisinin toplamının hakkı mıdır? Ancak hiç kimse onun ikisinin toplamının hakkı olduğunu söylememiştir; hâlbuki hakikatte o, ikisinin toplamının hakkıdır. Mademki onlara göre o iki şeyden birinin hakkıdır, o halde (üzerinde ittifak bulunan durumda, yani ekin ve arazinin tek bir mâlike ait olması hâlinde) bu hakkın hangisine nisbet edilmesinin daha evlâ olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Cumhur, zekâtın vâcip olduğu şeye, yani tohuma ait olduğu görüşüne gitmiştir. Ebû Hanîfe ise, onun vücûbun aslı olan şeye, yani araziye ait olduğu görüşüne gitmiştir. Harac arazisinin müslümanlara geçmesi hâlinde, üzerinde haracla birlikte öşür (zekât) var mıdır, yok mudur ihtilâflarına gelince: Cumhur, üzerinde öşür (yani zekât) bulunduğu görüşündedir. Ebû Hanîfe ve ashabı ise, üzerinde öşür olmadığını söylemişlerdir. İhtilâflarının sebebi, dediğimiz gibi, zekâtın arazinin hakkı mı yoksa tohumun hakkı mı olduğu meselesidir. Eğer zekât arazinin hakkıdır dersek, o zaman (harac arazisinde) iki hak (öşür ve harac) bir araya gelmez. Eğer zekât tohumun hakkıdır dersek, o zaman harac arazinin hakkı, zekât da tohumun hakkı olur. Bu ihtilâf, söz konusu arazinin (harac arazisinin) nâkıs bir mülk olmasından kaynaklanmaktadır; bu sebeple âlimler harac arazisinin satılmasının câiz olup olmadığında da ihtilâf etmişlerdir. Öşür arazisinin zimmîye geçmesi ve onun tarafından ekilmesi hâline gelince: Cumhur, bu arazide (zimmîye) hiçbir şey gerekmediği görüşündedir. Nu‘mân ise dedi ki: Zimmî bir öşür arazisi satın alırsa, o arazi harac arazisine dönüşür. Böylece o, öşrün müslümanların arazisinin hakkı, haracın ise zimmîlerin arazisinin hakkı olduğunu görmüş gibidir. Ancak bu esasa göre, harac arazisi müslümanlara geçtiğinde öşür arazisine dönüşmesi gerekirdi; nitekim ona göre öşür arazisi zimmîye geçtiğinde harac arazisine dönüşmektedir. Mâlik (mülk sahibi) ile ilgili olarak şu meseleler vardır ki en uygun zikredilme yeri bu bâbdır: Bunlardan biri: Kişi zekâtı çıkarıp da (çıkardıktan sonra) zayi olursa (hüküm nedir?). İkincisi: Zekâtı çıkarması mümkün iken, çıkarmadan önce malın bir kısmı helâk olursa (ne yapılır?).
وَلَا مَعْنَى لِمَنْ أَوْجَبَهَا عَلَى الْمَسَاكِينِ لِأَنَّهُ يَجْتَمِعُ فِي ذَلِكَ شَيْئَانِ اثْنَانِ: أَحَدُهُمَا: أَنَّهَا مِلْكٌ نَاقِصٌ، وَالثَّانِيَةُ: أَنَّهَا عَلَى قَوْمٍ غَيْرِ مُعَيَّنِينَ مِنَ الصِّنْفِ الَّذِينَ تُصْرَفُ إِلَيْهِمُ الصَّدَقَةُ، لَا مِنَ الَّذِينَ تَجِبُ عَلَيْهِمْ. وَأَمَّا الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: وَهِيَ الْأَرْضُ الْمُسْتَأْجَرَةُ عَلَى مَنْ تَجِبُ زَكَاةُ مَا تُخْرِجُهُ فَإِنَّ قَوْمًا قَالُوا: الزَّكَاةُ عَلَى صَاحِبِ الزَّرْعِ، وَبِهِ قَالَ مَالِكٌ وَالشَّافِعِيُّ وَالثَّوْرِيُّ وَابْنُ الْمُبَارَكِ وَأَبُو ثَوْرٍ وَجَمَاعَةٌ. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ وَأَصْحَابُهُ: الزَّكَاةُ عَلَى رَبِّ الْأَرْضِ وَلَيْسَ عَلَى الْمُسْتَأْجِرِ مِنْهُ شَيْءٌ.وَالسَّبَبُ فِي اخْتِلَافِهِمْ: هَلِ الْعُشْرُ حَقُّ الْأَرْضِ أَوْ حَقُّ الزَّرْعِ أَوْ حَقُّ مَجْمُوعِهِمَا؟ إِلَّا أَنَّهُ لَمْ يَقُلْ أَحَدٌ إِنَّهُ حَقٌّ لِمَجْمُوعِهِمَا، وَهُوَ فِي الْحَقِيقَةِ حَقُّ مَجْمُوعِهِمَا، فَلَمَّا كَانَ عِنْدَهُمْ أَنَّهُ حَقٌّ لِأَحَدِ الْأَمْرَيْنِ اخْتَلَفُوا فِي أَيِّهِمَا هُوَ أَوْلَى أَنْ يُنْسَبَ إِلَى الْمَوْضِعِ الَّذِي فِيهِ الِاتِّفَاقُ، وَهُوَ كَوْنُ الزَّرْعِ وَالْأَرْضِ لِمَالِكٍ وَاحِدٍ. فَذَهَبَ الْجُمْهُورُ إِلَى أَنَّهُ لِلشَّيْءِ الَّذِي تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ وَهُوَ الْحَبُّ. وَذَهَبَ أَبُو حَنِيفَةَ إِلَى أَنَّهُ لِلشَّيْءِ الَّذِي هُوَ أَصْلُ الْوُجُوبِ وَهُوَ الْأَرْضُ. ; وَأَمَّا اخْتِلَافُهُمْ فِي أَرْضِ الْخَرَاجِ إِذَا انْتَقَلَتْ إِلَى الْمُسْلِمِينَ هَلْ فِيهَا عُشْرٌ مَعَ الْخَرَاجِ أَمْ لَيْسَ فِيهَا عُشْرٌ؟ فَإِنَّ الْجُمْهُورَ عَلَى أَنَّ فِيهَا الْعُشْرَ - أَعْنِي: الزَّكَاةَ -. وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ وَأَصْحَابُهُ: لَيْسَ فِيهَا عُشْرٌ.وَسَبَبُ اخْتِلَافِهِمْ - كَمَا قُلْنَا -: هَلِ الزَّكَاةُ حَقُّ الْأَرْضِ، أَوْ حَقُّ الْحَبِّ؟ فَإِنْ قُلْنَا: إِنَّهُ حَقُّ الْأَرْضِ لَمْ يَجْتَمِعْ فِيهَا حَقَّانِ: وَهُمَا الْعُشْرُ وَالْخَرَاجُ، وَإِنْ قُلْنَا: وَالزَّكَاةُ حَقُّ الْحَبِّ كَانَ الْخَرَاجُ حَقَّ الْأَرْضِ، وَالزَّكَاةُ حَقَّ الْحَبِّ، وَإِنَّمَا يَجِيءُ هَذَا الْخِلَافُ فِيهَا لِأَنَّهَا ملكٌ نَاقِصٌ كَمَا قُلْنَا، وَلِذَلِكَ اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ فِي جَوَازِ بَيْعِ أَرْضِ الْخَرَاجِ. ; وَأَمَّا إِذَا انْتَقَلَتْ أَرْضُ الْعُشْرِ إِلَى الذِّمِّيِّ يَزْرَعُهَا: فَإِنَّ الْجُمْهُورَ عَلَى أَنَّهُ لَيْسَ فِيهَا شَيْءٌ. وَقَالَ النُّعْمَانُ: إِذَا اشْتَرَى الذِّمِّيُّ أَرْضَ عُشْرٍ تَحَوَّلَتْ أَرْضَ خَرَاجٍ، فَكَأَنَّهُ رَأَى أَنَّ الْعُشْرَ هُوَ حَقُّ أَرْضِ الْمُسْلِمِينَ، وَالْخَرَاجُ هُوَ حَقُّ أَرْضِ الذِّمِّيِّينَ، لَكِنْ كَانَ يَجِبُ عَلَى هَذَا الْأَصْلِ إِذَا انْتَقَلَتْ أَرْضُ الْخَرَاجِ إِلَى الْمُسْلِمِينَ أَنْ تَعُودَ أَرْضَ عُشْرٍ، كَمَا أَنَّ عِنْدَهُ إِذَا انْتَقَلَتْ أَرْضُ الْعُشْرِ إِلَى الذِّمِّيِّ عَادَتْ أَرْضَ خَرَاجٍ.وَيَتَعَلَّقُ بِالْمَالِكِ مَسَائِلُ أَلْيَقُ الْمَوَاضِعِ بِذِكْرِهَا هَذَا الْبَابُ:أَحَدُهَا: إِذَا أَخْرَجَ الْمَرْءُ الزَّكَاةَ فَضَاعَتْ.وَالثَّانِيَةُ: إِذَا أَمْكَنَ إِخْرَاجُهَا فَهَلَكَ بَعْضُ الْمَالِ قَبْلَ الْإِخْرَاجِ.
[Müellifin Mukaddimesi] Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. «Allah kime hayır dilerse, onu dinde fakih kılar.» Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'a bütün hamdleriyle hamdettikten ve O'nun Resûlü Muhammed'e, âline ve ashabına salât ve selâm getirdikten sonra; bu kitaptaki amacım, kendim için bir hatırlatma mahiyetinde, ittifak edilen ve ihtilaf edilen ahkâm meselelerini delilleriyle birlikte tespit etmek, bu meselelerdeki ihtilaf noktalarına dikkat çekmek ve şer‘î hükmü bulunmayan (meskût) meselelerle karşılaşan müctehid için usûl ve kāideler mesabesinde olacak esasları ortaya koymaktır. Bu meselelerin çoğu, şer‘î metinlerde açıkça ifade edilen (mantûk) meselelerdir veya mantûk olana yakın bir şekilde ilişkilidir. Bunlar, sahabe (r.a.) döneminden taklidin yaygınlaştığı zamana kadar İslam fakihleri arasında ittifak edilen veya ihtilafı meşhur olan meselelerdir. Bundan önce, şer‘î hükümlerin alındığı yolların kaç çeşit olduğunu, şer‘î hükümlerin kaç çeşit olduğunu ve ihtilafı gerektiren sebeplerin kaç çeşit olduğunu en kısa şekilde zikredelim ve diyelim ki: Nebî (s.a.v.)'den hükümlerin alındığı yollar cins itibarıyla üçtür: Ya söz (lafız), ya fiil, ya da takrir. Şâri‘in hakkında herhangi bir hüküm belirtmediği meselelere gelince, cumhur bu hükümleri bilmenin yolunun kıyas olduğunu söylemiştir. Zâhirîler ise kıyasın şer‘an bâtıl olduğunu, şâri‘in sükût ettiği şeylerin hükmünün olmadığını, akıl delilinin ise bu tür meselelerin varlığına şahitlik ettiğini söylemişlerdir. Çünkü insanlar arasında vuku bulan olaylar sonsuz, nasslar, fiiller ve takrirler ise sonludur; sonsuz olanın sonlu olanla karşılanması imkânsızdır. Hükümlerin işitme (sem‘) yoluyla alındığı lafız çeşitleri dörttür: Üçü ittifakla kabul edilen, dördüncüsü ihtilaflı olandır. İttifak edilen üç çeşit: Umûmuna hamledilen âmm lafız; hususuna hamledilen hâss lafız; âmm olup da husus kastedilen lafız; hâss olup da umûm kastedilen lafız. Buraya ... girer.
[مُقَدِّمَةُ الْمُؤَلِّفِ]بسم الله الرحمن الرحيم«مَنْ يُرِدِ اللَّهُ بِهِ خَيْرًا يُفَقِّهُ فِي الدِّينِ»بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ أَمَّا بَعْدَ حَمْدِ اللَّهِ بِجَمِيعِ مَحَامِدِهِ، وَالصَّلَاةِ وَالسَّلَامِ عَلَى مُحَمَّدٍ رَسُولِهِ وَآلِهِ وَأَصْحَابِهِ، فَإِنَّ غَرَضِي فِي هَذَا الْكِتَابِ أَنْ أُثْبِتَ فِيهِ لِنَفْسِي عَلَى جِهَةِ التَّذْكِرَةِ مِنْ مَسَائِلِ الْأَحْكَامِ الْمُتَّفَقِ عَلَيْهَا وَالْمُخْتَلَفِ فِيهَا بِأَدِلَّتِهَا، وَالتَّنْبِيهِ عَلَى نُكَتِ الْخِلَافِ فِيهَا، مَا يَجْرِي مَجْرَى الْأُصُولِ وَالْقَوَاعِدِ لِمَا عَسَى أَنْ يَرِدَ عَلَى الْمُجْتَهِدِ مِنَ الْمَسَائِلِ الْمَسْكُوتِ عَنْهَا فِي الشَّرْعِ، وَهَذِهِ الْمَسَائِلُ فِي الْأَكْثَرِ هِيَ الْمَسَائِلُ الْمَنْطُوقُ بِهَا فِي الشَّرْعِ، أَوْ تَتَعَلَّقُ بِالْمَنْطُوقِ بِهِ تَعَلُّقًا قَرِيبًا، وَهِيَ الْمَسَائِلُ الَّتِي وَقَعَ الِاتِّفَاقُ عَلَيْهَا، أَوِ اشْتَهَرَ الْخِلَافُ فِيهَا بَيْنَ الْفُقَهَاءِ الْإِسْلَامِيِّينَ مِنْ لَدُنِ الصَّحَابَةِ رضي الله عنهم إِلَى أَنْ فَشَا التَّقْلِيدُ.وَقَبْلَ ذَلِكَ فَلْنَذْكُرْ كَمْ أَصْنَافُ الطُّرُقِ الَّتِي تُتَلَقَّى مِنْهَا الْأَحْكَامُ الشَّرْعِيَّةُ، وَكَمْ أَصْنَافُ الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ، وَكَمْ أَصْنَافُ الْأَسْبَابِ الَّتِي أَوْجَبَتْ الِاخْتِلَافَ ; بِأَوْجَزِ مَا يُمْكِنُنَا فِي ذَلِكَ، فَنَقُولُ:إِنَّ الطُّرُقَ الَّتِي مِنْهَا تُلُقِّيَتِ الْأَحْكَامُ عَنِ النَّبِيِّ عليه الصلاة والسلام بِالْجِنْسِ ثَلَاثَةٌ: إِمَّا لَفْظٌ، وَإِمَّا فِعْلٌ، وَإِمَّا إِقْرَارٌ. وَأَمَّا مَا سَكَتَ عَنْهُ الشَّارِعُ مِنَ الْأَحْكَامِ فَقَالَ الْجُمْهُورُ: إِنَّ طَرِيقَ الْوُقُوفِ عَلَيْهِ هُوَ الْقِيَاسُ.وَقَالَ أَهْلُ الظَّاهِرِ: الْقِيَاسُ فِي الشَّرْعِ بَاطِلٌ، وَمَا سَكَتَ عَنْهُ الشَّارِعُ فَلَا حُكْمَ لَهُ وَدَلِيلُ الْعَقْلِ يَشْهَدُ بِثُبُوتِهِ، وَذَلِكَ أَنَّ الْوَقَائِعَ بَيْنَ أَشْخَاصِ الْأَنَاسِيِّ غَيْرُ مُتَنَاهِيَةٍ، وَالنُّصُوصَ، وَالْأَفْعَالَ وَالْإِقْرَارَاتِ مُتَنَاهِيَةٌ، وَمُحَالٌ أَنْ يُقَابَلَ مَا لَا يَتَنَاهَى بِمَا يَتَنَاهَى.وَأَصْنَافُ الْأَلْفَاظِ الَّتِي تُتَلَقَّى مِنْهَا الْأَحْكَامُ مِنَ السَّمْعِ أَرْبَعَةٌ: ثَلَاثَةٌ مُتَّفَقٌ عَلَيْهَا، وَرَابِعٌ مُخْتَلَفٌ فِيهِ. أَمَّا الثَّلَاثَةُ الْمُتَّفَقُ عَلَيْهَا: فَلَفْظٌ عَامٌّ يُحْمَلُ عَلَى عُمُومِهِ، أَوْ خَاصٌّ يُحْمَلُ عَلَى خُصُوصِهِ، أَوْ لَفْظٌ عَامٌّ يُرَادُ بِهِ الْخُصُوصُ، أَوْ لَفْظٌ خَاصٌّ يُرَادُ بِهِ الْعُمُومُ، وَفِي هَذَا يَدْخُلُ
Yüksek olanla aşağı olana, aşağı olanla yüksek olana ve eşit olanla eşit olana tenbih (işaret etme) şeklindeki beyan usulüne gelince: Birincinin misali, Allah Teâlâ'nın "Ölü hayvan, kan ve domuz eti size haram kılındı" (Mâide 3) kavlidir. Zira Müslümanlar, su domuzu gibi ismin ortaklık yoluyla söylendiği durumlar müstesna, domuz lafzının bütün domuz nevilerini kapsadığında ittifak etmişlerdir. Kendisiyle özel kastedilen umumun misali, Allah Teâlâ'nın "Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin ve arındıracağın bir sadaka al" (Tevbe 103) kavlidir; nitekim Müslümanlar, zekâtın bütün mal türlerinde vâcip olmadığında ittifak etmişlerdir. Kendisiyle umum kastedilen hususun misali ise Allah Teâlâ'nın "Onlara (ana babaya) 'öf!' bile deme" (İsrâ 23) kavlidir. Bu, aşağı olana işaret ederek yükseğe tenbih kabilindendir; zira bundan, vurmak, sövmek ve bunların ötesinin haram olduğu anlaşılır. Bu tür ifadeler, yapılması istenen fiili emir sîgasıyla yahut emir kastedilen haber sîgasıyla getirir. Aynı şekilde terk edilmesi istenen şey de nehiy sîgasıyla yahut nehiy kastedilen haber sîgasıyla gelir. Bu sîgalarla fiilin istenmesi, vücûba mı nedbe mi –vâcibin ve mendûbun tarifinde söyleneceği üzere– hamledilir yoksa bunlardan birine delâlet eden bir delil bulununcaya kadar tevakkuf mu edilir? Bu hususta âlimler arasında usûl-i fıkıh kitaplarında zikredilen bir ihtilâf vardır. Aynı durum nehiy sîgaları için de geçerlidir: Bunlar kerâheti mi yoksa tahrîmi mi gösterir, ya da hiçbirini göstermez mi? Burada da söz konusu ihtilâf mevcuttur. Hükmün kendisine taalluk ettiği aynlar ise ya yalnızca tek bir manaya delâlet eden bir lafızla belirtilirler –bu, usûl-i fıkıh sanatında 'nas' diye bilinir– ve bununla amel etmenin vâcip olduğunda ihtilâf yoktur; ya da birden fazla manaya delâlet eden bir lafızla belirtilirler. Bu da iki kısımdır: Delâleti o manalara eşit seviyede olursa –ki bu, usûl-i fıkıhta 'mücmel' diye bilinir– ve bunun bir hüküm ifade etmediğinde ihtilâf yoktur; veya delâleti bazı manalara diğerlerinden daha fazla olur. Bu, delâletinin daha çok olduğu manalara nisbetle 'zâhir', delâletinin daha az olduğu manalara nisbetle de 'mühtemel' diye adlandırılır. Mutlak olarak vârid olduğunda, mühtemel üzere hamline dair bir delil bulunmadıkça daha zâhir olduğu manalara hamledilir. Bu durumda fukahâ arasında Şâri‘in sözlerinde ihtilâf ortaya çıkar. Ancak bu, üç manadan kaynaklanır: Hükmün kendisine bağlandığı o ayn lafzındaki iştirâkten; o aynın cinsine bitişen elif-lâm'ın (ال) bütüne mi yoksa bir kısmına mı delâlet ettiği hususundaki iştirâkten; ve emirlerle nehiylerin lafızlarındaki iştirâkten. Dördüncü yola gelince, o da bir şeye bir hükmün vâcip kılınmasından o şeyin dışındakilerden o hükmün nefyedildiğini; ya da bir şeyden bir hükmün nefyedilmesinden, nefyedildiği şeyin dışındakiler için o hükmün ispat edildiğini anlamaktır. Bu, 'delilü'l-hitâb' diye bilinir ve ihtilaflı bir asıldır. Nitekim Resûlullah (s.a.v.)'in "Sâime (otlayan davar) hakkında...
التَّنْبِيهُ بِالْأَعْلَى عَلَى الْأَدْنَى، وَبِالْأَدْنَى عَلَى الْأَعْلَى، وَبِالْمُسَاوِي عَلَى الْمُسَاوِي ; فَمِثَالُ الْأَوَّلِ قَوْله تَعَالَى {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ} [المائدة: ٣] .فَإِنَّ الْمُسْلِمِينَ اتَّفَقُوا عَلَى أَنَّ لَفْظَ الْخِنْزِيرِ مُتَنَاوِلٌ لِجَمِيعِ أَصْنَافِ الْخَنَازِيرِ مَا لَمْ يَكُنْ يُقَالُ عَلَيْهِ الِاسْمُ بِالِاشْتِرَاكِ، مِثْلَ خِنْزِيرِ الْمَاءِ.وَمِثَالُ الْعَامِّ يُرَادُ بِهِ الْخَاصُّ: قَوْله تَعَالَى {خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِمْ بِهَا} [التوبة: ١٠٣] ، فَإِنَّ الْمُسْلِمِينَ اتَّفَقُوا عَلَى أَنْ لَيْسَتِ الزَّكَاةُ وَاجِبَةً فِي جَمِيعِ أَنْوَاعِ الْمَالِ.وَمِثَالُ الْخَاصِّ يُرَادُ بِهِ الْعَامُّ: قَوْله تَعَالَى {فَلا تَقُلْ لَهُمَا أُفٍّ} [الإسراء: ٢٣] ، وَهُوَ مِنْ بَابِ التَّنْبِيهِ بِالْأَدْنَى إِلَى الْأَعْلَى، فَإِنَّهُ يُفْهَمُ مِنْ هَذَا تَحْرِيمُ الضَّرْبِ وَالشَّتْمِ وَمَا فَوْقَ ذَلِكَ، وَهَذِهِ إِمَّا أَنْ يَأْتِيَ الْمُسْتَدْعَى بِهَا فِعْلُهُ بِصِيغَةِ الْأَمْرِ، وَإِمَّا أَنْ يَأْتِيَ بِصِيغَةِ الْخَبَرِ يُرَادُ بِهِ الْأَمْرُ، وَكَذَلِكَ الْمُسْتَدْعَى تَرْكُهُ، إِمَّا أَنْ يَأْتِيَ بِصِيغَةِ النَّهْيِ، وَإِمَّا أَنْ يَأْتِيَ بِصِيغَةِ الْخَبَرِ يُرَادُ بِهِ النَّهْيُ، وَإِذَا أَتَتْ هَذِهِ الْأَلْفَاظُ بِهَذِهِ الصِّيَغِ، فَهَلْ يُحْمَلُ اسْتِدْعَاءُ الْفِعْلِ بِهَا عَلَى الْوُجُوبِ أَوْ عَلَى النَّدْبِ - عَلَى مَا سَيُقَالُ فِي حَدِّ الْوَاجِبِ وَالْمَنْدُوبِ إِلَيْهِ - أَوْ يُتَوَقَّفُ حَتَّى يَدُلَّ الدَّلِيلُ عَلَى أَحَدِهِمَا؟ فِيهِ بَيْنَ الْعُلَمَاءِ خِلَافٌ مَذْكُورٌ فِي كُتُبِ أُصُولِ الْفِقْهِ، وَكَذَلِكَ الْحَالُ فِي صِيَغِ النَّهْيِ، هَلْ تَدُلُّ عَلَى الْكَرَاهِيَةِ أَوِ التَّحْرِيمِ، أَوْ لَا تَدُلُّ عَلَى وَاحِدٍ مِنْهُمَا؟ فِيهِ الْخِلَافُ الْمَذْكُورُ أَيْضًا.وَالْأَعْيَانُ الَّتِي يَتَعَلَّقُ بِهَا الْحُكْمُ إِمَّا أَنْ يُدَلَّ عَلَيْهَا بِلَفْظٍ يَدُلُّ عَلَى مَعْنًى وَاحِدٍ فَقَطْ وَهُوَ الَّذِي يُعْرَفُ فِي صِنَاعَةِ أُصُولِ الْفِقْهِ بِالنَّصِّ، وَلَا خِلَافَ فِي وُجُوبِ الْعَمَلِ بِهِ، وَإِمَّا أَنْ يُدَلَّ عَلَيْهَا بِلَفْظٍ يَدُلُّ عَلَى أَكْثَرَ مِنْ مَعْنًى وَاحِدٍ، وَهَذَا قِسْمَانِ: إِمَّا أَنْ تَكُونَ دَلَالَتُهُ عَلَى تِلْكَ الْمَعَانِي بِالسَّوَاءِ، وَهُوَ الَّذِي يُعْرَفُ فِي أُصُولِ الْفِقْهِ بِالْمُجْمَلِ، وَلَا خِلَافَ فِي أَنَّهُ لَا يُوجِبُ حُكْمًا، وَإِمَّا أَنْ تَكُونَ دَلَالَتُهُ عَلَى بَعْضِ تِلْكَ الْمَعَانِي أَكْثَرَ مِنْ بَعْضٍ، وَهَذَا يُسَمَّى بِالْإِضَافَةِ إِلَى الْمَعَانِي الَّتِي دَلَالَتُهُ عَلَيْهَا أَكْثَرُ ظَاهِرًا، وَيُسَمَّى بِالْإِضَافَةِ إِلَى الْمَعَانِي الَّتِي دَلَالَتُهُ عَلَيْهَا أَقَلُّ مُحْتَمِلًا. وَإِذَا وَرَدَ مُطْلَقًا حُمِلَ عَلَى تِلْكَ الْمَعَانِي الَّتِي هُوَ أَظْهَرُ فِيهَا حَتَّى يَقُومَ الدَّلِيلُ عَلَى حَمْلِهِ عَلَى الْمُحْتَمِلِ، فَيَعْرِضُ الْخِلَافُ لِلْفُقَهَاءِ فِي أَقَاوِيلِ الشَّارِعِ، لَكِنَّ ذَلِكَ مِنْ قِبَلِ ثَلَاثَةِ مَعَانٍ: مِنْ قِبَلِ الِاشْتِرَاكِ فِي لَفْظِ الْعَيْنِ الَّذِي عُلِّقَ بِهِ الْحُكْمُ، وَمِنْ قِبَلِ الِاشْتِرَاكِ فِي الْأَلِفِ وَاللَّامِ الْمَقْرُونَةِ بِجِنْسِ تِلْكَ الْعَيْنِ، هَلْ أُرِيدَ بِهَا الْكُلُّ أَوِ الْبَعْضُ؟ وَمِنْ قِبَلِ الِاشْتِرَاكِ الَّذِي فِي أَلْفَاظِ الْأَوَامِرِ وَالنَّوَاهِي.وَأَمَّا الطَّرِيقُ الرَّابِعُ فَهُوَ أَنْ يُفْهَمَ مِنْ إِيجَابِ الْحُكْمِ لِشَيْءٍ مَا نَفْيُ ذَلِكَ الْحُكْمِ عَمَّا عَدَا ذَلِكَ الشَّيْءَ، أَوْ مَا نَفْيُ الْحُكْمِ عَنْ شَيْءٍ مَا إِيجَابُهُ لِمَا عَدَا ذَلِكَ الشَّيْءَ الَّذِي نُفِيَ عَنْهُ، وَهُوَ الَّذِي يُعْرَفُ بِدَلِيلِ الْخِطَابِ، وَهُوَ أَصْلٌ مُخْتَلَفٌ فِيهِ، مِثْلَ قَوْلِهِ عليه الصلاة والسلام «فِي سَائِمَةِ
«…(otlayan) koyunda zekât vardır.» hadisinden bir topluluk, sâime olmayan hayvanda zekât olmadığını anlamıştır. Şer'î kıyasa gelince, o, şer'an bir şey için vâcip kılınan hükmün, hakkında sükût geçilen şeye, aralarındaki benzerlik sebebiyle veya her ikisini birleştiren bir illet dolayısıyla ilhak edilmesidir. Bu sebeple şer'î kıyas iki kısımdır: Kıyas-ı şebeh ve kıyas-ı illet. Şer'î kıyas ile kendisiyle umum kastedilen hâss lafız arasındaki fark şudur: Kıyas, kendisiyle hâss kastedilen hâss üzerine yapılır ve onun dışındakiler ona ilhak edilir. Yani hakkında sükût geçilen, kendisiyle hüküm verilen şeye, aralarındaki benzerlik cihetinden ilhak edilir; lafzın delâleti cihetinden değil. Çünkü hakkında sükût geçilenin, lafzın tenbihi yoluyla mantûka ilhak edilmesi kıyas değildir; aksine bu, lafzın delâleti babındandır. Bu iki kısım (kıyas ve hâss lafzın umum ifade etmesi) birbirine çok yakındır; zira her ikisi de hakkında sükût geçilenin mantûk olana ilhakıdır ve fakihler üzerinde pek çok defa birbirine karışır. Kıyasa örnek: İçki içen kimseye kazif haddinin uygulanması; mehirde nisabın (hırsızlıkta el kesme) kesme haddine kıyas edilmesidir. Ribevî malların, kıtlık zamanında tüketilen yiyeceğe, ölçüye tabi olana veya taam olana ilhak edilmesi ise kendisiyle umum kastedilen hâss babındandır. Buna dikkat et; zira burada bir kapalılık bulunmaktadır. Birinci kısım (kıyas-ı şebeh ve illet), Zâhirîlerin itiraz etmesi gereken kısımdır. İkinci kısım (hâss lafzın umum ifade etmesi) ise onların itiraz etmemesi gerekendir; çünkü bu, sem‘ (naklî delil) babındandır ve buna itiraz eden, Arapların hitap tarzının bir türünü reddetmiş olur. Fiile gelince: O, ekseriyete göre şer'î hükümlerin alındığı yollardandır. Bir topluluk ise fiillerin hüküm ifade etmediğini söylemiştir; zira fiillerin sîgaları yoktur. Fiillerden hüküm alınacağını söyleyenler, fiillerin delâlet ettiği hükmün türü hakkında ihtilaf etmişlerdir: Bir topluluk fiillerin vücûba delâlet ettiğini, bir topluluk da nedbe delâlet ettiğini söylemiştir. Muhakkiklere göre tercih edilen görüş şudur: Fiiller, eğer vâcip bir mücmelin beyânı olarak gelirse vücûba delâlet eder; mendûb bir mücmelin beyânı olarak gelirse nedbe delâlet eder. Eğer bir mücmelin beyânı olarak gelmezse, o zaman kurbet türünden ise nedbe delâlet eder; mubâhât türünden ise ibâhaya delâlet eder. İkrara gelince: O, cevâza delâlet eder. İşte hükümlerin kendilerinden alındığı veya istinbat edildiği yolların çeşitleri bunlardır. İcmâ ise bu dört yoldan birine dayanır. Ancak bu yollardan birinde vuku bulduğunda, o yol kat‘î olmasa bile hükmü zann-ı gālibden kat‘iyyete nakleder. İcmâ, bu yollardan birine dayanmaksızın kendi başına müstakil bir asıl değildir. Çünkü eğer böyle olsaydı, şer'î usûllerden birine dayanmadığı takdirde, Hz. Peygamber'den (s.a.v.) sonra fazladan bir şeriat (yeni bir hüküm koyma) gerektirirdi.
الْغَنَمِ الزَّكَاةُ» فَإِنَّ قَوْمًا فَهِمُوا مِنْهُ أَنْ لَا زَكَاةَ فِي غَيْرِ السَّائِمَةِ، وَأَمَّا الْقِيَاسُ الشَّرْعِيُّ فَهُوَ إِلْحَاقُ الْحُكْمِ الْوَاجِبِ لِشَيْءٍ مَا بِالشَّرْعِ بِالشَّيْءِ الْمَسْكُوتِ عَنْهُ لِشَبَهِهِ بِالشَّيْءِ الَّذِي أَوْجَبَ الشَّرْعُ لَهُ ذَلِكَ الْحُكْمَ أَوْ لِعِلَّةٍ جَامِعَةٍ بَيْنَهُمَا، وَلِذَلِكَ كَانَ الْقِيَاسُ الشَّرْعِيُّ صِنْفَيْنِ: قِيَاسَ شَبَهٍ، وَقِيَاسَ عِلَّةٍ، وَالْفَرْقُ بَيْنَ الْقِيَاسِ الشَّرْعِيِّ وَاللَّفْظِ الْخَاصِّ يُرَادُ بِهِ الْعَامُّ: أَنَّ الْقِيَاسَ يَكُونُ عَلَى الْخَاصِّ الَّذِي أُرِيدَ بِهِ الْخَاصُّ، فَيُلْحَقُ بِهِ غَيْرُهُ، أَعْنِي أَنَّ الْمَسْكُوتَ عَنْهُ يُلْحَقُ بِالْمَنْطُوقِ بِهِ مِنْ جِهَةِ الشَّبَهِ الَّذِي بَيْنَهُمَا، لَا مِنْ جِهَةِ دَلَالَةِ اللَّفْظِ، لِأَنَّ إِلْحَاقَ الْمَسْكُوتِ عَنْهُ بِالْمَنْطُوقِ بِهِ مِنْ جِهَةِ تَنْبِيهِ اللَّفْظِ لَيْسَ بِقِيَاسٍ، وَإِنَّمَا هُوَ مِنْ بَابِ دَلَالَةِ اللَّفْظِ، وَهَذَانِ الصِّنْفَانِ يَتَقَارَبَانِ جِدًّا، لِأَنَّهُمَا إِلْحَاقٌ مَسْكُوتٌ عَنْهُ بِمَنْطُوقٍ بِهِ، وَهُمَا يَلْتَبِسَانِ عَلَى الْفُقَهَاءِ كَثِيرًا جِدًّا.فَمِثَالُ الْقِيَاسِ: إِلْحَاقُ شَارِبِ الْخَمْرِ بِالْقَاذِفِ فِي الْحَدِّ، وَالصَّدَاقِ بِالنِّصَابِ فِي الْقَطْعِ، وَأَمَّا إِلْحَاقُ الرِّبَوِيَّاتِ بِالْمُقْتَاتِ أَوْ بِالْمَكِيلِ أَوْ بِالْمَطْعُومِ، فَمِنْ بَابِ الْخَاصِّ أُرِيدَ بِهِ الْعَامُّ، فَتَأَمَّلْ هَذَا، فَإِنَّ فِيهِ غُمُوضًا.وَالْجِنْسُ الْأَوَّلُ هُوَ الَّذِي يَنْبَغِي لِلظَّاهِرِيَّةِ أَنْ تُنَازِعَ فِيهِ، وَأَمَّا الثَّانِي، فَلَيْسَ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُنَازِعَ فِيهِ ; لِأَنَّهُ مِنْ بَابِ السَّمْعِ، وَالَّذِي يَرُدُّ ذَلِكَ يَرُدُّ نَوْعًا مِنْ خِطَابِ الْعَرَبِ.وَأَمَّا الْفِعْلُ: فَإِنَّهُ عِنْدَ الْأَكْثَرِ مِنَ الطُّرُقِ الَّتِي تُتَلَقَّى مِنْهَا الْأَحْكَامُ الشَّرْعِيَّةُ، وَقَالَ قَوْمٌ: الْأَفْعَالُ لَيْسَتْ تُفِيدُ حُكْمًا إِذْ لَيْسَ لَهَا صِيَغٌ، وَالَّذِينَ قَالُوا: إِنَّهَا تُتَلَقَّى مِنْهَا الْأَحْكَامُ اخْتَلَفُوا فِي نَوْعِ الْحُكْمِ الَّذِي تَدُلُّ عَلَيْهِ، فَقَالَ قَوْمٌ: تَدُلُّ عَلَى الْوُجُوبِ، وَقَالَ قَوْمٌ: تَدُلُّ عَلَى النَّدْبِ، وَالْمُخْتَارُ عِنْدَ الْمُحَقِّقِينَ أَنَّهَا إِنْ أَتَتْ بَيَانًا لِمُجْمَلٍ وَاجِبٍ دَلَّتْ عَلَى الْوُجُوبِ، وَإِنْ أَتَتْ بَيَانًا لِمُجْمَلٍ مَنْدُوبٍ إِلَيْهِ دَلَّتْ عَلَى النَّدْبِ ; وَإِنْ لَمْ تَأْتِ بَيَانًا لِمُجْمَلٍ، فَإِنْ كَانَتْ مِنْ جِنْسِ الْقُرْبَةِ دَلَّتْ عَلَى النَّدْبِ، وَإِنْ كَانَتْ مِنْ جِنْسِ الْمُبَاحَاتِ دَلَّتْ عَلَى الْإِبَاحَةِ.وَأَمَّا الْإِقْرَارُ: فَإِنَّهُ يَدُلُّ عَلَى الْجَوَازِ.فَهَذِهِ أَصْنَافُ الطُّرُقِ الَّتِي تُتَلَقَّى مِنْهَا الْأَحْكَامُ أَوْ تُسْتَنْبَطُ.وَأَمَّا الْإِجْمَاعُ فَهُوَ مُسْتَنِدٌ إِلَى أَحَدِ هَذِهِ الطُّرُقِ الْأَرْبَعَةِ، إِلَّا أَنَّهُ إِذَا وَقَعَ فِي وَاحِدٍ مِنْهَا، وَلَمْ يَكُنْ قَطْعِيًّا، نَقَلَ الْحُكْمَ مِنْ غَلَبَةِ الظَّنِّ إِلَى الْقَطْعِ. وَلَيْسَ الْإِجْمَاعُ أَصْلًا مُسْتَقِلًّا بِذَاتِهِ مِنْ غَيْرِ إِسْنَادٍ إِلَى وَاحِدٍ مِنْ هَذِهِ الطُّرُقِ، لِأَنَّهُ لَوْ كَانَ كَذَلِكَ لَكَانَ يَقْتَضِي إِثْبَاتَ شَرْعٍ زَائِدٍ بَعْدَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم إِذَا كَانَ لَا يَرْجِعُ إِلَى أَصْلٍ مِنَ الْأُصُولِ الشَّرْعِيَّةِ.
Mükelleflere bu lafzî yollardan ulaşan ve tedâvül eden mânalar ise genel olarak şunlardır: Bir şeyin emredilmesi, bir şeyden nehyedilmesi veya onda serbest bırakılmasıdır. Emir, eğer ondan kesinlik anlaşılır ve terkine ceza taalluk ederse buna vacip denir; eğer ondan fiil üzerine sevap anlaşılır ve terki ile ceza ortadan kalkarsa mendup denir. Nehiy de aynı şekilde, eğer ondan kesinlik anlaşılır ve fiiline ceza taalluk ederse muharrem ve mahzûr denir; eğer ondan, fiiline ceza taalluk etmeksizin terkine teşvik anlaşılırsa mekruh denir. İşte bu yollardan elde edilen şer‘î hükümlerin çeşitleri beştir: Vâcip, mendup, mahzûr, mekruh ve muhayyer bırakılan yani mubah. Cins bakımından ihtilâf sebepleri ise altıdır: Birincisi, lafızların şu dört yol arasında tereddüd etmesidir: Yani lafzın, kendisiyle özel kastedilen genel (âm) olması; veya kendisiyle genel kastedilen özel (hâs) olması; veya kendisiyle genel kastedilen genel olması; veya kendisiyle özel kastedilen özel olması; yahut bir hitap deliline sahip olması veya olmaması. İkincisi, lafızlardaki iştirâk (çok anlamlılık)dir. Bu, ya müfred lafızda olur; ‘kur’' (temizlik ve hayız) lafzı gibi ki hem temizlik halleri hem de hayız için kullanılır. Aynı şekilde emir lafzı vücûba mı yoksa nedbe mi hamledilir? Nehiy lafzı tahrime mi yoksa kerâhete mi hamledilir? Mürekkep lafızda ise, Yüce Allah’ın: ‘Ancak tevbe edenler...’ (Bakara 160) kavli gibidir. Bu, sadece fâsıka dönmesi muhtemel olduğu gibi hem fâsıka hem de şâhide dönmesi de muhtemeldir; böylece tevbe fıskı kaldırır ve kâzifin şahitliğini câiz kılar. Üçüncüsü, i‘râb ihtilâfıdır. Dördüncüsü, lafzın hakikate mi yoksa mecâz türlerinden birine mi hamledileceği hususunda tereddüd etmesidir. Mecâz türleri: hazf (eksiltme), ziyâde (artırma), takdîm (öne alma), te’hîr (sona bırakma) ve hakikat ile istiâre arasında tereddüd etmesidir. Beşincisi, lafzın bazen mutlak bazen de mukayyed olarak kullanılmasıdır; köle azadında ‘rakabe’nin bazen mutlak, bazen de ‘iman’ ile mukayyed olarak kullanılması gibi. Altıncısı, şer‘in kendilerinden hüküm aldığı lafızların bütün çeşitlerindeki birbiriyle teâruz (çatışma) durumudur. Aynı şekilde fiillerde, ikrarlarda (onaylarda) veya kıyasların kendi arasındaki teâruz, ya da bu üç sınıfın birleşmesinden meydana gelen teâruz: Yani, kavlin fiile, ikrâra veya kıyasa muhalefeti; fiilin ikrâra veya kıyasa muhalefeti; ikrârın kıyasa muhalefeti. Kâdî (r.a.) şöyle dedi: Bu hususları genel olarak zikrettiğimize göre, şimdi Allah’tan yardım dileyerek maksadımıza girişelim ve âdetleri üzere Tahâret Kitabı ile başlayalım.
وَأَمَّا الْمَعَانِي الْمُتَدَاوَلَةُ الْمُتَأَدِّيَةُ مِنْ هَذِهِ الطُّرُقِ اللَّفْظِيَّةِ لِلْمُكَلَّفِينَ، فَهِيَ بِالْجُمْلَةِ: إِمَّا أَمْرٌ بِشَيْءٍ، وَإِمَّا نَهْيٌ عَنْهُ، وَإِمَّا تَخْيِيرٌ فِيهِ. وَالْأَمْرُ إِنْ فُهِمَ مِنْهُ الْجَزْمُ وَتَعَلَّقَ الْعِقَابُ بِتَرْكِهِ سُمِّيَ وَاجِبًا، وَإِنْ فُهِمَ مِنْهُ الثَّوَابُ عَلَى الْفِعْلِ وَانْتَفَى الْعِقَابُ مَعَ التَّرْكِ سُمِّيَ نَدْبًا، وَالنَّهْيُ أَيْضًا إِنْ فُهِمَ مِنْهُ الْجَزْمُ وَتَعَلَّقَ الْعِقَابُ بِالْفِعْلِ سُمِّيَ مُحَرَّمًا وَمَحْظُورًا، وَإِنْ فُهِمَ مِنْهُ الْحَثُّ عَلَى تَرْكِهِ مِنْ غَيْرِ تَعَلُّقِ عِقَابٍ بِفِعْلِهِ سُمِّيَ مَكْرُوهًا، فَتَكُونُ أَصْنَافُ الْأَحْكَامِ الشَّرْعِيَّةِ الْمُتَلَقَّاةُ مِنْ هَذِهِ الطُّرُقِ خَمْسَةً: وَاجِبٌ، وَمَنْدُوبٌ، وَمَحْظُورٌ، وَمَكْرُوهٌ، وَمُخَيَّرٌ فِيهِ وَهُوَ الْمُبَاحُ.وَأَمَّا أَسْبَابُ الِاخْتِلَافِ بِالْجِنْسِ فَسِتَّةٌ: أَحَدُهَا: تَرَدُّدُ الْأَلْفَاظِ بَيْنَ هَذِهِ الطُّرُقِ الْأَرْبَعِ: أَعْنِي: بَيْنَ أَنْ يَكُونَ اللَّفْظُ عَامًّا يُرَادُ بِهِ الْخَاصُّ، أَوْ خَاصًّا يُرَادُ بِهِ الْعَامُّ، أَوْ عَامًّا يُرَادُ بِهِ الْعَامُّ، أَوْ خَاصًّا يُرَادُ بِهِ الْخَاصُّ، أَوْ يَكُونَ لَهُ دَلِيلٌ خِطَابٍ، أَوْ لَا يَكُونَ لَهُ.وَالثَّانِي الِاشْتِرَاكُ الَّذِي فِي الْأَلْفَاظِ، وَذَلِكَ إِمَّا فِي اللَّفْظِ الْمُفْرَدِ كَلَفْظِ الْقُرْءِ الَّذِي يَنْطَلِقُ عَلَى الْأَطْهَارِ وَعَلَى الْحَيْضِ، وَكَذَلِكَ لَفْظُ الْأَمْرِ هَلْ يُحْمَلُ عَلَى الْوُجُوبِ أَوِ النَّدْبِ، وَلَفْظُ النَّهْيِ هَلْ يُحْمَلُ عَلَى التَّحْرِيمِ أَوْ عَلَى الْكَرَاهِيَةِ؟وَأَمَّا فِي اللَّفْظِ الْمُرَكَّبِ مِثْلَ قَوْله تَعَالَى {إِلا الَّذِينَ تَابُوا} [البقرة: ١٦٠] فَإِنَّهُ يُحْتَمَلُ أَنْ يَعُودَ عَلَى الْفَاسِقِ فَقَطْ، وَيُحْتَمَلَ أَنْ يَعُودَ عَلَى الْفَاسِقِ وَالشَّاهِدِ، فَتَكُونَ التَّوْبَةُ رَافِعَةً لِلْفِسْقِ وَمُجِيزَةً شَهَادَةَ الْقَاذِفِ.وَالثَّالِثُ: اخْتِلَافُ الْإِعْرَابِ، وَالرَّابِعُ: تَرَدُّدُ اللَّفْظِ بَيْنَ حَمْلِهِ عَلَى الْحَقِيقَةِ أَوْ حَمْلِهِ عَلَى نَوْعٍ مِنْ أَنْوَاعِ الْمَجَازِ، الَّتِي هِيَ: إِمَّا الْحَذْفُ، وَإِمَّا الزِّيَادَةُ، وَإِمَّا التَّقْدِيمُ، وَإِمَّا التَّأْخِيرُ، وَإِمَّا تَرَدُّدُهُ عَلَى الْحَقِيقَةِ أَوْ الِاسْتِعَارَةِ.وَالْخَامِسُ: إِطْلَاقُ اللَّفْظِ تَارَةً، وَتَقْيِيدُهُ تَارَةً أُخْرَى، مِثْلَ إِطْلَاقِ الرَّقَبَةِ فِي الْعِتْقِ تَارَةً، وَتَقْيِيدِهَا بِالْإِيمَانِ تَارَةً.وَالسَّادِسُ: التَّعَارُضُ فِي الشَّيْئَيْنِ فِي جَمِيعِ أَصْنَافِ الْأَلْفَاظِ الَّتِي يَتَلَقَّى مِنْهَا الشَّرْعُ الْأَحْكَامَ بَعْضَهَا مَعَ بَعْضٍ، وَكَذَلِكَ التَّعَارُضُ الَّذِي يَأْتِي فِي الْأَفْعَالِ أَوْ فِي الْإِقْرَارَاتِ، أَوْ تَعَارُضُ الْقِيَاسَاتِ أَنْفُسِهَا، أَوِ التَّعَارُضُ الَّذِي يَتَرَكَّبُ مِنْ هَذِهِ الْأَصْنَافِ الثَّلَاثَةِ: أَعْنِي مُعَارَضَةَ الْقَوْلِ لِلْفِعْلِ أَوْ لِلْإِقْرَارِ أَوْ لِلْقِيَاسِ، وَمُعَارَضَةَ الْفِعْلِ لِلْإِقْرَارِ أَوْ لِلْقِيَاسِ، وَمُعَارَضَةَ الْإِقْرَارِ لِلْقِيَاسِ.قَالَ الْقَاضِي رضي الله عنه: وَإِذْ قَدْ ذَكَرْنَا بِالْجُمْلَةِ هَذِهِ الْأَشْيَاءَ، فَلْنَشْرَعْ فِيمَا قَصَدْنَا لَهُ، مُسْتَعِينِينَ بِاللَّهِ، وَلْنَبْدَأْ مِنْ ذَلِكَ بِكِتَابِ الطَّهَارَةِ عَلَى عَادَاتِهِمْ.
[Hadesten Taharet Kitabı] [Abdest Kitabı] [Abdestin Vücûbuna Delil Olan Birinci Bölüm] Şöyle deriz: Şüphesiz Müslümanlar, şer‘î taharetin iki kısım olduğu hususunda ittifak etmişlerdir: Hadesten taharet ve habesten taharet. Yine hadesten taharetin üç çeşit olduğunda ittifak etmişlerdir: Abdest, gusül ve bunların yerine geçen teyemmüm. Bu, söz konusu hususta varid olan abdest ayetini ihtiva etmesi sebebiyledir. Şu halde bu mevzuda abdest hakkındaki sözle başlayalım ve şöyle diyelim:
[كِتَابُ الطَّهَارَةِ مِنَ الْحَدَثِ] [كِتَابُ الْوُضُوءِ] [الْبَابُ الْأَوَّلُ الدَّلِيلُ عَلَى وُجُوبِ الْوُضُوءِ]ِ فَنَقُولُ: إِنَّهُ اتَّفَقَ الْمُسْلِمُونَ عَلَى أَنَّ الطَّهَارَةَ الشَّرْعِيَّةَ طَهَارَتَانِ: طَهَارَةٌ مِنَ الْحَدَثِ، وَطَهَارَةٌ مِنَ الْخَبَثِ، وَاتَّفَقُوا عَلَى أَنَّ الطَّهَارَةَ مِنَ الْحَدَثِ ثَلَاثَةُ أَصْنَافٍ: وُضُوءٌ، وَغُسْلٌ، وَبَدَلٌ مِنْهُمَا وَهُوَ التَّيَمُّمُ، وَذَلِكَ لِتَضَمُّنِ ذَلِكَ آيَةَ الْوُضُوءِ الْوَارِدَةَ فِي ذَلِكَ، فَلْنَبْدَأْ مِنْ ذَلِكَ بِالْقَوْلِ فِي الْوُضُوءِ، فَنَقُولُ:
Abdest Kitabı: Bu ibadetin asıllarını kuşatan söz, beş bapta münhasırdır. Birinci Bâb: Vücûbuna delil, kime ve ne zaman vacip olduğu hakkındadır. İkinci Bâb: Fiillerinin bilinmesi hakkında. Üçüncü Bâb: Kendisiyle yapıldığı şeyin (yani suyun) bilinmesi hakkında. Dördüncü Bâb: Nevâkıdının bilinmesi hakkında. Beşinci Bâb: Kendisi için yapıldığı şeylerin bilinmesi hakkındadır. Birinci Bâb: Vücûbuna delile gelince: Kitap, Sünnet ve İcma'dır. Kitaba gelince: Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: 'Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın...' (Mâide 6) âyeti. Şüphesiz Müslümanlar, bu hitaba uymanın, namaz kendisine vacip olan ve namaz vakti giren herkese vacip olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Sünnete gelince: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Allah, tahâretsiz namazı kabul etmez, ganimetten çalınan maldan sadakayı da kabul etmez.' Yine (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Allah, abdest bozduktan sonra abdest almadıkça namazı kabul etmez.' Bu iki hadis, nakil âlimlerine göre sabittir. İcma ise, bu konuda Müslümanlardan hiçbirinden aykırı bir görüş nakledilmemiştir. Eğer bir ihtilaf olsaydı nakledilirdi, zira âdetler bunu gerektirir. Kime vacip olduğuna gelince: O, bâliğ ve akıllı kimsedir. Bu da sünnet ve icma ile sabittir. Sünnete gelince: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Kalem üç kişiden kaldırılmıştır: ... çocuk buluğ çağına erinceye kadar, deli ayılıncaya kadar.' İcma ise, bu konuda bir ihtilaf nakledilmemiştir. Fakihler, acaba şartından mı diye ihtilaf etmişlerdir.
كِتَابُ الْوُضُوءِ إِنَّ الْقَوْلَ الْمُحِيطَ بِأُصُولِ هَذِهِ الْعِبَادَةِ يَنْحَصِرُ فِي خَمْسَةِ أَبْوَابٍ:الْبَابُ الْأَوَّلُ: فِي الدَّلِيلِ عَلَى وُجُوبِهَا، وَعَلَى مَنْ تَجِبُ، وَمَتَى تَجِبُ.الثَّانِي: فِي مَعْرِفَةِ أَفْعَالِهَا.الثَّالِثُ: فِي مَعْرِفَةِ مَا بِهِ تُفْعَلُ وَهُوَ الْمَاءُ.الرَّابِعُ: فِي مَعْرِفَةِ نَوَاقِضِهَا.الْخَامِسُ: فِي مَعْرِفَةِ الْأَشْيَاءِ الَّتِي تُفْعَلُ مِنْ أَجْلِهَا.الْبَابُ الْأَوَّلُ فَأَمَّا الدَّلِيلُ عَلَى وُجُوبِهِا فَالْكِتَابُ وَالسُّنَّةُ وَالْإِجْمَاعُ، أَمَّا الْكِتَابُ فَقَوْلُهُ تَعَالَى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ} [المائدة: ٦] الْآيَةَ.فَإِنَّهُ اتَّفَقَ الْمُسْلِمُونَ عَلَى أَنَّ امْتِثَالَ هَذَا الْخِطَابِ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مَنْ لَزِمَتْهُ الصَّلَاةُ إِذَا دَخَلَ وَقْتُهَا.وَأَمَّا السُّنَّةُ فَقَوْلُهُ عليه الصلاة والسلام: «لَا يَقْبَلُ اللَّهُ صَلَاةً بِغَيْرِ طَهُورٍ، وَلَا صَدَقَةً مِنْ غُلُولٍ» ، وَقَوْلُهُ عليه الصلاة والسلام: «لَا يَقْبَلُ اللَّهُ صَلَاةَ مَنْ أَحْدَثَ حَتَّى يَتَوَضَّأَ» . وَهَذَانِ الحَدِيثَانِ ثَابِتَانِ عِنْدَ أَئِمَّةِ النَّقْلِ.وَأَمَّا الْإِجْمَاعُ فَإِنَّهُ لَمْ يُنْقَلْ عَنْ أَحَدٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ فِي ذَلِكَ خِلَافٌ، وَلَوْ كَانَ هُنَاكَ خِلَافٌ لَنُقِلَ، إِذِ الْعَادَاتُ تَقْتَضِي ذَلِكَ.وَأَمَّا مَنْ تَجِبُ عَلَيْهِ: فَهُوَ الْبَالِغُ الْعَاقِلُ، وَذَلِكَ أَيْضًا ثَابِتٌ بِالسُّنَّةِ وَالْإِجْمَاعِ. أَمَّا السُّنَّةُ: فَقَوْلُهُ عليه الصلاة والسلام: «رُفِعَ الْقَلَمُ عَنْ ثَلَاثٍ، فَذَكَرَ الصَّبِيَّ حَتَّى يَحْتَلِمَ، وَالْمَجْنُونَ حَتَّى يُفِيقَ» . وَأَمَّا الْإِجْمَاعُ: فَإِنَّهُ لَمْ يُنْقَلْ فِي ذَلِكَ خِلَافٌ، وَاخْتَلَفَ الْفُقَهَاءُ هَلْ مِنْ شَرْطِ
Abdestin vücûbu İslâm'a girmeye mı bağlıdır yoksa değil midir? Bu mesele fıkıhta pek faydalı olmayan bir meseledir; çünkü uhrevî hükme râcidir. Abdestin ne zaman vâcip olduğuna gelince: Namaz vakti girdiğinde ve kişi, abdestin şart olduğu bir fiili işlemek istediğinde vâcip olur; bu fiil bir vakte bağlı olmasa bile. Hadeste olan kimseye namaz vakti girdiğinde abdestin vâcip oluşunda ise ihtilaf yoktur. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman..." (el-Mâide, 6) âyeti; bu âyet namaza kalkıldığında abdesti farz kılmıştır. Namazın şartlarından biri de vaktin girmesidir. Abdestin şart olduğu fiillerin irade edilmesi hâlinde vücûbuna delil ise, abdestin hangi sebeplerle alındığı ve insanların bu konudaki ihtilafı anlatılırken gelecektir. [İKİNCİ BÖLÜM: ABDESTİN FİİLLERİNİ BİLMEK] İkinci bölüm: Abdestin fiilini bilmeye gelince: Bunun aslı, Allah Teâlâ'nın şu kavliyle bildirilen abdest tarifidir: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı mesh edin; topuklara kadar ayaklarınızı (yıkayın)." (el-Mâide, 6) Ayrıca sabit eserlerde Nebî (s.a.v.)'in abdest tarifine dair nakledilenler de bu kabildendir. Bu konuda meşhur olan ve usûl (ana kaynak) mesabesinde bulunan on iki mesele bulunmaktadır. Bunlar, şartların, rükünlerin, fiillerin keyfiyetinin, sayılarının, tayinlerinin ve bütün bunların çeşitli hükümlerinin mahallerinin belirlenmesini bilmeye râcidir. ŞARTLARDAN BİRİNCİ MESELE: Beldelerin âlimleri, bütün ibadetlerde niyetin şart olduğu hususunda ittifak ettikten sonra, niyetin abdestin sıhhatinde şart olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir. Allah Teâlâ'nın "Onlar, ancak dini yalnız Allah'a hâlis kılarak O'na ibadet etmekle emrolundular." (el-Beyyine, 5) buyruğu ve Nebî (s.a.v.)'in meşhur hadisi "Ameller ancak niyetlere göredir." sebebiyle. Bu âlimlerden bir grup niyetin şart olduğu görüşüne gitmiştir ki bu, Şâfiî, Mâlik, Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr ve Dâvud'un mezhebidir. Diğer bir grup ise niyetin şart olmadığı görüşüne gitmiştir ki bu, Ebû Hanîfe ve Sevrî'nin mezhebidir. İhtilâflarının sebebi, abdestin mahza ibadet mi (yani mânâsı akılla kavranamayan ve sırf kurbet kastedilen bir ibadet mi, namaz ve diğerleri gibi) yoksa mânâsı akılla kavranan bir ibadet mi (necaseti yıkamak gibi) olduğu hususunda tereddüt etmeleridir. Zira onlar mahza ibadetin niyete muhtaç olduğunda, mânâsı anlaşılan ibadetin ise niyete muhtaç olmadığında ihtilaf etmezler. Abdestte her iki ibadetten de bir benzerlik bulunmaktadır; bu sebeple ihtilaf vâki olmuştur. Şöyle ki abdest, ibadet ile temizliği bir araya getirir. Fıkıh ise, hangi ibadete benzerliğinin daha güçlü olduğuna bakıp onu ona ilhak etmektir.
وُجُوبِهَا الْإِسْلَامُ أَمْ لَا؟ وَهِيَ مَسْأَلَةٌ قَلِيلَةٌ الْغَنَاءِ فِي الْفِقْهِ، لِأَنَّهَا رَاجِعَةٌ إِلَى الْحُكْمِ الْأُخْرَوِيِّ. وَأَمَّا مَتَى تَجِبُ، فَإِذَا دَخَلَ وَقْتُ الصَّلَاةِ، وَأَرَادَ الْإِنْسَانُ الْفِعْلَ الَّذِي الْوُضُوءُ شَرْطٌ فِيهِ، وَإِنْ لَمْ يَكُنْ ذَلِكَ مُتَعَلِّقًا بِوَقْتٍ، أَمَّا وُجُوبُهُ عِنْدَ دُخُولِ وَقْتِ الصَّلَاةِ عَلَى الْمُحْدِثِ فَلَا خِلَافَ فِيهِ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ} [المائدة: ٦] الْآيَةَ، فَأَوْجَبَ الْوُضُوءَ عِنْدَ الْقِيَامِ إِلَى الصَّلَاةِ، وَمِنْ شُرُوطِ الصَّلَاةِ دُخُولُ الْوَقْتِ. وَأَمَّا دَلِيلُ وُجُوبِهِ عِنْدَ إِرَادَةِ الْأَفْعَالِ الَّتِي هُوَ شَرْطٌ فِيهَا فَسَيَأْتِي ذَلِكَ عِنْدَ ذِكْرِ الْأَشْيَاءِ الَّتِي يُفْعَلُ الْوُضُوءُ مِنْ أَجْلِهَا، وَاخْتِلَافِ النَّاسِ فِي ذَلِكَ. [الْبَابُ الثَّانِي مَعْرِفَةُ أَعْمَالِ الْوُضُوءِ]الْبَابُ الثَّانِي - وَأَمَّا مَعْرِفَةُ فِعْلِ الْوُضُوءِ: فَالْأَصْلُ فِيهِ مَا وَرَدَ مِنْ صِفَتِهِ فِي قَوْله تَعَالَى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَيْنِ} [المائدة: ٦] . وَمَا وَرَدَ مِنْ ذَلِكَ أَيْضًا فِي صِفَةِ وُضُوءِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فِي الْآثَارِ الثَّابِتَةِ، وَيَتَعَلَّقُ بِذَلِكَ مَسَائِلُ اثْنَتَا عَشْرَةَ مَشْهُورَةٌ تَجْرِي مَجْرَى الْأُمَّهَاتِ، وَهِيَ رَاجِعَةٌ إِلَى مَعْرِفَةِ الشُّرُوطِ وَالْأَرْكَانِ وَصِفَةِ الْأَفْعَالِ وَأَعْدَادِهَا وَتَعْيِينِهَا وَتَحْدِيدِ مَحَالِّ أَنْوَاعِ أَحْكَامِ جَمِيعِ ذَلِكَ.الْمَسْأَلَةُ الأُولَى مِنَ الشُّرُوطِ اخْتَلَفَ عُلَمَاءُ الْأَمْصَارِ هَلِ النِّيَّةُ شَرْطٌ فِي صِحَّةِ الْوُضُوءِ أَمْ لَا؟ بَعْدَ اتِّفَاقِهِمْ عَلَى اشْتِرَاطِ النِّيَّةِ فِي الْعِبَادَاتِ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: {وَمَا أُمِرُوا إِلا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ} [البينة: ٥] .وَلِقَوْلِهِ صلى الله عليه وسلم «إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ» الْحَدِيثَ الْمَشْهُورَ. فَذَهَبَ فَرِيقٌ مِنْهُمْ إِلَى أَنَّهَا شَرْطٌ، وَهُوَ مَذْهَبُ الشَّافِعِيِّ وَمَالِكٍ وَأَحْمَدَ وَأَبِي ثَوْرٍ وَدَاوُدَ، وَذَهَبَ فَرِيقٌ آخَرُ إِلَى أَنَّهَا لَيْسَتْ بِشَرْطٍ، وَهُوَ مَذْهَبُ أَبِي حَنِيفَةَ وَالثَّوْرِيِّ.وَسَبَبُ اخْتِلَافِهِمْ تَرَدُّدُ الْوُضُوءِ بَيْنَ أَنْ يَكُونَ عِبَادَةً مَحْضَةً أَعْنِي: غَيْرَ مَعْقُولَةِ الْمَعْنَى، وَإِنَّمَا يُقْصَدُ بِهَا الْقُرْبَةُ فَقَطْ كَالصَّلَاةِ وَغَيْرِهَا، وَبَيْنَ أَنْ يَكُونَ عِبَادَةً مَعْقُولَةَ الْمَعْنَى كَغَسْلِ النَّجَاسَةِ، فَإِنَّهُمْ لَا يَخْتَلِفُونَ أَنَّ الْعِبَادَةَ الْمَحْضَةَ مُفْتَقِرَةٌ إِلَى النِّيَّةِ، وَالْعِبَادَةَ الْمَفْهُومَةَ الْمَعْنَى غَيْرُ مُفْتَقِرَةٍ إِلَى النِّيَّةِ، وَالْوُضُوءُ فِيهِ شَبَهٌ مِنَ الْعِبَادَتَيْنِ، وَلِذَلِكَ وَقَعَ الْخِلَافُ فِيهِ، وَذَلِكَ أَنَّهُ يَجْمَعُ عِبَادَةً وَنَظَافَةً، وَالْفِقْهُ أَنْ يُنْظَرَ بِأَيِّهِمَا هُوَ أَقْوَى شَبَهًا فَيُلْحَقَ بِهِ.
Ahkâma dair ikinci meselede fukahâ, eli abdest kabına sokmadan önce yıkamak hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bir kavil, elin temiz olduğu kesin olarak bilinse dahi bunun mutlak olarak abdestin sünnetlerinden olduğu yönündedir; bu, Mâlik ve Şâfiî mezheplerinin meşhur görüşüdür. Bir kavle göre ise bu, elinin temizliğinden şüphe eden kimse için müstehabdır; bu da Mâlik'ten rivayet edilen bir görüştür. Bir kavle göre ise el yıkamak, uykudan uyanan kimseye vâciptir; Dâvûd ve ashâbı bu görüştedir. Bir başka grup ise gece uykusu ile gündüz uykusu arasında tefrik yaparak gece uykusundan uyanana vâcip kılmış, gündüz uykusundan uyanana vâcip kılmamıştır; Ahmed b. Hanbel'in görüşü budur. Böylece bu hususta dört kavil hâsıl olmuştur: Birincisi, mutlak olarak sünnet olduğu; ikincisi, şüphe eden için müstehab olduğu; üçüncüsü, uykudan uyanana vâcip olduğu; dördüncüsü ise gece uykusundan uyanana vâcip olup gündüz uykusundan uyanana vâcip olmadığıdır. Bu ihtilâfın sebebi, Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen hadisin sübûtuna dair anlayış farklılıklarıdır. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Biriniz uykusundan uyandığında, elini kabın içine sokmadan önce yıkasın; çünkü sizden biri elinin nerede gecelediğini bilemez." Bazı rivayetlerinde ise: "Onu üç defa yıkasın" ifadesi yer almaktadır. Kim, bu hadiste abdest âyetinde bulunmayan bu ziyade ile abdest âyeti arasında bir tearuz görmezse, emir lafzını burada vücûb ifade eden zâhirî mânasına hamlederek bunu abdestin farzlarından bir farz kılmıştır. Bunlardan kim "beyât" (geceleme) lafzından gece uykusunu anlarsa, bunu yalnızca gece uykusundan uyanana vâcip kılmış; kim de bundan yalnızca uykuyu anlayıp gece-gündüz ayırmazsa, gece veya gündüz uykusundan uyanan herkese vâcip kılmıştır. Kim de bu ziyade ile âyet arasında tearuz olduğu görüşünde olursa –ki âyetin zâhirinden maksat abdestin farzlarını hasretmektir– o takdirde ona göre cem‘in yolu, emir lafzını vücûb olan zâhirinden çıkarıp nedbe hamletmektir. Kim, Resûlullah (s.a.v.)'in buna müdavim olması sebebiyle bu nedb kendisinde kesinlik kazanırsa, bunun sünnet türünden olduğunu söylemiş; kim de bu nedb kendisinde kesinlik kazanmazsa, bunun müstehab mendûb türünden olduğunu söylemiştir. İşte bunlara göre –yani bunun sünnet olduğunu söyleyenler ile bunun mendûb olduğunu söyleyenler nezdinde– elin temizliği kesin olarak bilindiği takdirde el yıkamak bu hâl üzeredir.
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ مِنَ الْأَحْكَامِاخْتَلَفَ الْفُقَهَاءُ فِي غَسْلِ الْيَدِ قَبْلَ إِدْخَالِهَا فِي إِنَاءِ الْوُضُوءِ، فَذَهَبَ قَوْمٌ إِلَى أَنَّهُ مِنْ سُنَنِ الْوُضُوءِ بِإِطْلَاقٍ، وَإِنْ تَيَقَّنَ طَهَارَةَ الْيَدِ، وَهُوَ مَشْهُورُ مَذْهَبِ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ.وَقِيلَ: إِنَّهُ مُسْتَحَبٌّ لِلشَّاكِّ فِي طَهَارَةِ يَدِهِ ; وَهُوَ أَيْضًا مَرْوِيٌّ عَنْ مَالِكٍ. وَقِيلَ: إِنَّ غَسْلَ الْيَدِ وَاجِبٌ عَلَى الْمُنْتَبِهِ مِنَ النَّوْمِ، وَبِهِ قَالَ دَاوُدُ وَأَصْحَابُهُ.وَفَرَّقَ قَوْمٌ بَيْنَ نَوْمِ اللَّيْلِ وَنَوْمِ النَّهَارِ، فَأَوْجَبُوا ذَلِكَ فِي نَوْمِ اللَّيْلِ وَلَمْ يُوجِبُوهُ فِي نَوْمِ النَّهَارِ، وَبِهِ قَالَ أَحْمَدُ.فَتَحَصَّلَ فِي ذَلِكَ أَرْبَعَةُ أَقْوَالٍ: قَوْلٌ: إِنَّهُ سُنَّةٌ بِإِطْلَاقٍ، وَقَوْلٌ: إِنَّهُ اسْتِحْبَابٌ لِلشَّاكِّ، وَقَوْلٌ: إِنَّهُ وَاجِبٌ عَلَى الْمُنْتَبِهِ مِنْ النَوْمٍ، وَقَوْلٌ: إِنَّهُ وَاجِبٌ عَلَى الْمُنْتَبِهِ مِنْ نَوْمِ اللَّيْلِ دُونَ نَوْمِ النَّهَارِ.وَالسَّبَبُ فِي اخْتِلَافِهِمْ فِي ذَلِكَ، اخْتِلَافُهُمْ فِي مَفْهُومِ الثَّابِتِ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ عليه الصلاة والسلام قَالَ: «إِذَا اسْتَيْقَظَ أَحَدُكُمْ مِنْ نَوْمِهِ فَلْيَغْسِلْ يَدَهُ قَبْلَ أَنْ يُدْخِلَهَا الْإِنَاءَ، فَإِنَّ أَحَدَكُمْ لَا يَدْرِي أَيْنَ بَاتَتْ يَدُهُ» .وَفِي بَعْضِ رِوَايَاتِهِ: " فَلْيَغْسِلْهَا ثَلَاثًا ".فَمَنْ لَمْ يَرَ بَيْنَ الزِّيَادَةِ الْوَارِدَةِ فِي هَذَا الْحَدِيثِ عَلَى مَا فِي آيَةِ الْوُضُوءِ مُعَارَضَةً، وَبَيْنَ آيَةِ الْوُضُوءِ - حَمَلَ لَفْظَ الْأَمْرِ هَاهُنَا عَلَى ظَاهِرِهِ مِنَ الْوُجُوبِ، وَجَعَلَ ذَلِكَ فَرْضًا مِنْ فُرُوضِ الْوُضُوءِ، وَمَنْ فَهِمَ مِنْ هَؤُلَاءِ مِنْ لَفْظِ الْبَيَاتِ نَوْمَ اللَّيْلِ أَوْجَبَ ذَلِكَ مِنْ نَوْمِ اللَّيْلِ فَقَطْ، وَمَنْ لَمْ يَفْهَمْ مِنْهُ ذَلِكَ، وَإِنَّمَا فَهِمَ مِنْهُ النَّوْمَ فَقَطْ أَوْجَبَ ذَلِكَ عَلَى كُلِّ مُسْتَيْقِظٍ مِنَ النَّوْمِ نَهَارًا أَوْ لَيْلًا، وَمَنْ رَأَى أَنَّ بَيْنَ هَذِهِ الزِّيَادَةِ وَالْآيَةِ تَعَارُضًا، إِذْ كَانَ ظَاهِرُ الْآيَةِ الْمَقْصُودُ مِنْهُ حَصْرُ فُرُوضِ الْوُضُوءِ - كَانَ وَجْهُ الْجَمْعِ بَيْنَهُمَا عِنْدَهُ أَنْ يُخْرِجَ لَفْظَ الْأَمْرِ عَنْ ظَاهِرِهِ الَّذِي هُوَ الْوُجُوبُ إِلَى النَّدْبِ، وَمَنْ تَأَكَّدَ عِنْدَهُ هَذَا النَّدْبُ لِمُثَابَرَتِهِ عليه الصلاة والسلام عَلَى ذَلِكَ، قَالَ: إِنَّهُ مِنْ جِنْسِ السُّنَنِ، وَمَنْ لَمْ يَتَأَكَّدْ عِنْدَهُ هَذَا النَّدْبُ قَالَ: إِنَّ ذَلِكَ مِنْ جِنْسِ الْمَنْدُوبِ الْمُسْتَحَبِّ.وَهَؤُلَاءِ غَسْلُ الْيَدِ عِنْدَهُمْ بِهَذِهِ الْحَالِ إِذَا تُيُقِّنَتْ طَهَارَتُهَا: أَعْنِي مَنْ يَقُولُ إِنَّ ذَلِكَ سُنَّةٌ، وَمَنْ يَقُولُ إِنَّهُ نَدْبٌ.
Bu hadisten, hâss lafzından âmın kastedildiği kısmına dâhil olmasını gerektiren bir illet anlamayan kimseye göre bu hüküm, yalnızca uykudan uyanan kimse için menduptur. Kim de bu hadisten şek (kuşku) illetini anlar ve onu hâss lafzından âmın kastedildiği kısmına dâhil ederse, o kimseye göre bu hüküm şek içinde olan içindir; çünkü şek sahibi uyuyan kimse anlamındadır. Bu hadisten zâhir olan, onunla elde yıkanması hükmünün kastedilmediği, aksine kendisiyle abdest alınan suyun hükmünün kastedildiğidir; zira suda tahâret şart koşulmuştur. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) çoğu zaman ellerini kabın içine daldırmadan önce yıkadığını nakleden kimseye gelince, bu fiil ihtimalen eldeki hükme dairdir; öyle ki başlangıçta el yıkamanın abdest fiillerinden olması mümkündür. Ayrıca ihtimalen suyun hükmüne dairdir; yani şayet şekkin müessir olduğunu söylersek suyun necis olmaması veya onda şekkin vâki olmaması kastedilmiş olabilir.
Erkânla ilgili üçüncü mesele: Abdestte mazmaza ve istinşak hakkında üç görüş üzerinde ihtilaf etmişlerdir:
- Bir görüş: İkisi de abdestte sünnettir; bu Mâlik, Şâfi'î ve Ebû Hanîfe'nin görüşüdür.
- Bir görüş: İkisi de abdestte farzdır; İbn Ebî Leylâ ve Dâvud (ez-Zâhirî) taraftarlarından bir cemaat bu görüşü benimsemiştir.
- Bir görüş: İstinşak farz, mazmaza ise sünnettir; Ebû Sevr, Ebû Ubeyde ve ehl-i zâhirden bir cemaat bu görüşü benimsemiştir.
Bunların farz veya sünnet olması konusundaki ihtilaflarının sebebi, bu hususta vârid olan sünnetlerin abdest âyetine muhalefet edecek bir ziyâde (ilâve hüküm) gerektirip gerektirmediği hususundaki ihtilaflarıdır. Bu ziyâde vücûba hamledildiğinde âyete muhalefet edeceğini gören kimse, bu hükmü vücûb kapsamından nedb kapsamına çıkarır (yani sünnet olduğunu söyler). Zira âyetin maksadı bu hükmü asıllandırmak ve beyan etmektir. Bu ziyâdenin muhalefet gerektirmediğini gören kimse ise onu vücûb zâhirine hamleder. Bu sözlerin (emirlerin) ve fiillerin vücûba hamledilmesi hususunda kendisine eşit olan kimse, mazmaza ile istinşak arasında ayırım yapmaz (ikisini de farz veya sünnet sayar). Sözü (emri) vücûba, fiili ise nedbe hamleden kimse ise mazmaza ile istinşak arasında ayırım yapar; çünkü mazmaza Nebî'nin (s.a.v.) fiilinden nakledilmiş olup emrinden nakledilmemiştir. İstinşak ise hem Nebî'nin (s.a.v.) emrinden hem de fiilinden nakledilmiştir. O'nun (s.a.v.) şu sözüdür: "Biriniz abdest aldığında burnuna su versin, sonra da (sümkürerek) çıkarsın; taş (veya benzeri şeylerle) taharetlenen kimse tek (sayıda) yapsın." Bunu Mâlik Muvatta'ında, Buhârî ise Sahîh'inde Ebû Hureyre (r.a.) hadisi olarak tahric etmişlerdir.
Dördüncü mesele, yıkanacak yerlerin belirlenmesiyle ilgilidir: Âlimler, ittifakla yüzün yıkanmasının abdestin farzlarından olduğu hususunda...
وَمَنْ لَمْ يَفْهَمْ مِنْ هَؤُلَاءِ مِنْ هَذَا الْحَدِيثِ عِلَّةً تُوجِبُ عِنْدَهُ أَنْ يَكُونَ مِنْ بَابِ الْخَاصِّ أُرِيدَ بِهِ الْعَامُّ، كَانَ ذَلِكَ عِنْدَهُ مَنْدُوبًا لِلْمُسْتَيْقِظِ مِنَ النَّوْمِ فَقَطْ، وَمَنْ فَهِمَ مِنْهُ عِلَّةَ الشَّكِّ، وَجَعَلَهُ مِنْ بَابِ الْخَاصِّ أُرِيدَ بِهِ الْعَامُّ، كَانَ ذَلِكَ عِنْدَهُ لِلشَّاكِّ ; لِأَنَّهُ فِي مَعْنَى النَّائِمِ. وَالظَّاهِرُ مِنْ هَذَا الْحَدِيثِ أَنَّهُ لَمْ يُقْصَدْ بِهِ حُكْمُ الْيَدِ فِي الْوُضُوءِ، وَإِنَّمَا قُصِدَ بِهِ حُكْمُ الْمَاءِ الَّذِي يُتَوَضَّأُ بِهِ إِذْ كَانَ الْمَاءُ مُشْتَرَطًا فِيهِ الطَّهَارَةُ، وَأَمَّا مَنْ نَقَلَهُ مِنْ غَسْلِهِ صلى الله عليه وسلم يَدَيْهِ قَبْلَ إِدْخَالِهَا فِي الْإِنَاءِ فِي أَكْثَرِ أَحْيَانِهِ، فَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ مِنْ حُكْمِ الْيَدِ عَلَى أَنْ يَكُونَ غَسْلُهَا فِي الِابْتِدَاءِ مِنْ أَفْعَالِ الْوُضُوءِ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ مِنْ حُكْمِ الْمَاءِ، أَعْنِي أَنْ لَا يَنْجُسَ أَوْ يَقَعَ فِيهِ شَكٌّ إِنْ قُلْنَا إِنَّ الشَّكَّ مُؤَثِّرٌ. الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ مِنَ الْأَرْكَانِ اخْتَلَفُوا فِي الْمَضْمَضَةِ وَالِاسْتِنْشَاقِ فِي الْوُضُوءِ عَلَى ثَلَاثَةِ أَقْوَالٍ: قَوْلٌ: إِنَّهُمَا سُنَّتَانِ فِي الْوُضُوءِ، وَهُوَ قَوْلُ مَالِكٍ وَالشَّافِعِيِّ وَأَبِي حَنِيفَةَ، وَقَوْلٌ: إِنَّهُمَا فَرْضٌ فِيهِ، وَبِهِ قَالَ ابْنُ أَبِي لَيْلَى وَجَمَاعَةٌ مِنْ أَصْحَابِ دَاوُدَ، وَقَوْلٌ: إِنَّ الِاسْتِنْشَاقَ فَرْضٌ وَالْمَضْمَضَةَ سُنَّةٌ، وَبِهِ قَالَ أَبُو ثَوْرٍ وَأَبُو عُبَيْدَةَ وَجَمَاعَةٌ مِنْ أَهْلِ الظَّاهِرِ.وَسَبَبُ اخْتِلَافِهِمْ فِي كَوْنِهَا فَرْضًا أَوْ سُنَّةً: اخْتِلَافُهُمْ فِي السُّنَنِ الْوَارِدَةِ فِي ذَلِكَ، هَلْ هِيَ زِيَادَةٌ تَقْتَضِي مُعَارَضَةَ آيَةِ الْوُضُوءِ أَوْ لَا تَقْتَضِي ذَلِكَ؟ فَمَنْ رَأَى أَنَّ هَذِهِ الزِّيَادَةَ إِنْ حُمِلَتْ عَلَى الْوُجُوبِ اقْتَضَتْ مُعَارَضَةَ الْآيَةِ، إِذِ الْمَقْصُودُ مِنَ الْآيَةِ تَأْصِيلُ هَذَا الْحُكْمِ وَتَبْيِينُهُ - أَخْرَجَهَا مِنْ بَابِ الْوُجُوبِ إِلَى بَابِ النَّدْبِ، وَمَنْ لَمْ يَرَ أَنَّهَا تَقْتَضِي مُعَارَضَةً حَمَلَهَا عَلَى الظَّاهِرِ مِنَ الْوُجُوبِ، وَمَنِ اسْتَوَتْ عِنْدَهُ هَذِهِ الْأَقْوَالُ وَالْأَفْعَالُ فِي حَمْلِهَا عَلَى الْوُجُوبِ لَمْ يُفَرِّقْ بَيْنَ الْمَضْمَضَةِ وَالِاسْتِنْشَاقِ، وَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ الْقَوْلُ مَحْمُولًا عَلَى الْوُجُوبِ وَالْفِعْلُ مَحْمُولًا عَلَى النَّدْبِ فَرَّقَ بَيْنَ الْمَضْمَضَةِ وَالِاسْتِنْشَاقِ، وَذَلِكَ أَنَّ الْمَضْمَضَةَ نُقِلَتْ مِنْ فِعْلِهِ عليه الصلاة والسلام وَلَمْ تُنْقَلْ مِنْ أَمْرِهِ. وَأَمَّا الِاسْتِنْشَاقُ فَمِنْ أَمْرِهِ عليه الصلاة والسلام وَفِعْلِهِ، وَهُوَ قَوْلُهُ عليه الصلاة والسلام: «إِذَا تَوَضَّأَ أَحَدُكُمْ فَلْيَجْعَلْ فِي أَنْفِهِ مَاءً، ثُمَّ لْيَنْثُرْ، وَمَنِ اسْتَجْمَرَ فَلْيُوتِرْ» خَرَّجَهُ مَالِكٌ فِي مُوَطَّئِهِ، وَالْبُخَارِيُّ فِي صَحِيحِهِ مِنْ حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ. الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ مِنْ تَحْدِيدِ الْمَحَالِّ اتَّفَقَ الْعُلَمَاءُ عَلَى أَنَّ غَسْلَ الْوَجْهِ بِالْجُمْلَةِ مِنْ فَرَائِضِ
Abdest hakkındadır. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Yüzlerinizi yıkayın" (el-Mâide, 6). Âlimler bu konuda üç noktada ihtilaf etmişlerdir: Sakal ile kulak arasındaki beyazlığın (çıplak deri) yıkanması, sakalın sarkan kısmının yıkanması ve sakalın hilâllenmesi meselesinde. İmam Mâlik'in (r.a.) meşhur mezhebine göre, sakal ile kulak arasındaki beyazlık yüzden sayılmaz. Mezhepte, tüysüz genç ile sakallı kişi arasında ayırım yapıldığı da rivayet edilmiştir. Bu itibarla mezhepte bu konuda üç görüş bulunmaktadır. Ebû Hanîfe ve Şâfiî ise bu beyazlığın yüzden olduğunu söylemişlerdir. Sakalın sarkan kısmına gelince, Mâlik (r.a.) suyun üzerinden geçirilmesinin vâcip olduğu görüşüne gitmiş; Ebû Hanîfe ve Şâfiî (bir görüşünde) bunu vâcip görmemişlerdir. Bu iki meseledeki ihtilaflarının sebebi, "yüz" isminin bu iki yeri kapsayıp kapsamadığının kapalı olmasıdır; yani bu yerleri kapsar mı, kapsamaz mı? Sakalın hilâllenmesine gelince, Mâlik'in (r.a.) mezhebine göre bu vâcip değildir; Ebû Hanîfe ve Şâfiî de abdestte aynı görüştedir. Mâlik'in ashâbından İbn Abdilhakem ise bunu vâcip görmüştür. Bu konudaki ihtilaflarının sebebi, sakalı hilâlleme emrinin yer aldığı eserlerin sıhhati hususundaki görüş ayrılıklarıdır. Çoğunluğa göre bu rivayetler sahih değildir. Kaldı ki, Resûlullah'ın (s.a.v.) abdestinin vasfını bildiren sahih eserlerin hiçbirinde hilâlleme bulunmamaktadır.
BEŞİNCİ MESELE: Hudûd (sınırlar) hakkındadır. Âlimler, Allah Teâlâ'nın "Ellerinizi dirseklere kadar yıkayın" (el-Mâide, 6) âyeti gereğince, ellerin ve kolların yıkanmasının abdestin farzlarından olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak dirseklerin bu yıkamaya dâhil edilip edilmeyeceğinde ihtilaf etmişlerdir. Cumhur, Mâlik, Şâfiî ve Ebû Hanîfe, dirseklerin dâhil edilmesinin vâcip olduğu görüşüne gitmişlerdir. Zâhirîler, Mâlik'in son dönem bazı ashâbı ve Taberî ise dirseklerin yıkamaya dâhil edilmesinin vâcip olmadığı görüşündedirler. Bu konudaki ihtilaflarının sebebi, Arap kelâmında "ilâ" harfinin ve "yed" (el) kelimesinin müşterek (çok anlamlı) oluşudur. Şöyle ki, "ilâ" harfi Arap kelâmında bazen gaye (son nokta) bildirir, bazen de "ma'a" (beraber) anlamına gelir. Ayrıca "yed" kelimesi de Arap kelâmında üç anlamda kullanılır: Sadece el ayası; el ayası ve kol (zirâ'); el ayası, kol ve üst kol (azud). Kim "ilâ"yı "ma'a" anlamında alır veya "yed"den üç organın tamamını anlarsa, dirseklerin yıkamaya dâhil edilmesini vâcip görür. Kim de "ilâ"dan gaye anlar, "yed"den dirsekten aşağısını anlar ve sınırın (haddin) sınırlanana (mahdûd) dâhil olmadığı görüşünde bulunursa, dirsekleri yıkamaya dâhil etmez.
Müslim, Sahîh'inde Ebû Hureyre'den (r.a.) şu rivayeti tahriç etmiştir: "Sağ elini, üst kola kadar çıkana kadar yıkadı, sonra sol elini de aynı şekilde yıkadı. Ardından sağ ayağını, baldıra kadar çıkana kadar yıkadı, sonra sol ayağını da aynı şekilde yıkadı ve şöyle dedi: 'Ben Resûlullah'ı (s.a.v.) işte böyle abdest alırken gördüm.'"
الْوُضُوءِ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: {فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ} [المائدة: ٦] وَاخْتَلَفُوا مِنْهُ فِي ثَلَاثَةِ مَوَاضِعَ: فِي غَسْلِ الْبَيَاضِ الَّذِي بَيْنَ الْعِذَارِ وَالْأُذُنِ، وَفِي غَسْلِ مَا انْسَدَلَ مِنَ اللِّحْيَةِ، وَفِي تَخْلِيلِ اللِّحْيَةِ.فَالْمَشْهُورُ مِنْ مَذْهَبِ مَالِكٍ أَنَّهُ لَيْسَ الْبَيَاضُ الَّذِي بَيْنَ الْعِذَارِ وَالْأُذُنِ مِنَ الْوَجْهِ، وَقَدْ قِيلَ فِي الْمَذْهَبِ بِالْفَرْقِ بَيْنَ الْأَمْرَدِ وَالْمُلْتَحِي، فَيَكُونُ فِي الْمَذْهَبِ فِي ذَلِكَ ثَلَاثَةُ أَقْوَالٍ.وَقَالَ أَبُو حَنِيفَةَ وَالشَّافِعِيُّ: هُوَ مِنَ الْوَجْهِ، وَأَمَّا مَا انْسَدَلَ مِنَ اللِّحْيَةِ، فَذَهَبَ مَالِكٌ إِلَى وُجُوبِ إِمْرَارِ الْمَاءِ عَلَيْهِ، وَلَمْ يُوجِبْهُ أَبُو حَنِيفَةَ وَلَا الشَّافِعِيُّ فِي أَحَدِ قَوْلَيْهِ.وَسَبَبُ اخْتِلَافِهِمْ فِي هَاتَيْنِ الْمَسْأَلَتَيْنِ: هُوَ خَفَاءُ تَنَاوُلِ اسْمِ الْوَجْهِ لِهَذَيْنِ الْمَوْضِعَيْنِ أَعْنِي: هَلْ يَتَنَاوَلُهُمَا أَوْ لَا يَتَنَاوَلُهُمَا؟ وَأَمَّا تَخْلِيلُ اللِّحْيَةِ: فَمَذْهَبُ مَالِكٍ أَنَّهُ لَيْسَ وَاجِبًا، وَبِهِ قَالَ أَبُو حَنِيفَةَ وَالشَّافِعِيُّ فِي الْوُضُوءِ، وَأَوْجَبَهُ ابْنُ عَبْدِ الْحَكَمِ مِنْ أَصْحَابِ مَالِكٍ.وَسَبَبُ اخْتِلَافِهِمْ فِي ذَلِكَ اخْتِلَافُهُمْ فِي صِحَّةِ الْآثَارِ الَّتِي وَرَدَ فِيهَا الْأَمْرُ بِتَخْلِيلِ اللِّحْيَةِ، وَالْأَكْثَرُ عَلَى أَنَّهَا غَيْرُ صَحِيحَةٍ، مَعَ أَنَّ الْآثَارَ الصِّحَاحَ الَّتِي وَرَدَ فِيهَا صِفَةُ وُضِوئِهِ عليه الصلاة والسلام لَيْسَ فِي شَيْءٍ مِنْهَا التَّخْلِيلُ. الْمَسْأَلَةُ الخَامِسَةُ مِنَ التَّحْدِيدِ اتَّفَقَ الْعُلَمَاءُ عَلَى أَنَّ غَسْلَ الْيَدَيْنِ وَالذِّرَاعَيْنِ مِنْ فُرُوضِ الْوُضُوءِ لِقَوْلِهِ تَعَالَى: {وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ} [المائدة: ٦] وَاخْتَلَفُوا فِي إِدْخَالِ الْمَرَافِقِ فِيهَا ; فَذَهَبَ الْجُمْهُورُ وَمَالِكٌ وَالشَّافِعِيُّ وَأَبُو حَنِيفَةَ إِلَى وُجُوبِ إِدْخَالِهَا، وَذَهَبَ أَهْلُ الظَّاهِرِ وَبَعْضُ مُتَأَخِرِي أَصْحَابِ مَالِكٍ وَالطَّبَرِيِّ إِلَى أَنَّهُ لَا يَجِبُ إِدْخَالُهَا فِي الْغَسْلِ.وَالسَّبَبُ فِي اخْتِلَافِهِمْ فِي ذَلِكَ: الِاشْتِرَاكُ الَّذِي فِي حَرْفِ (إِلَى) وَفِي اسْمِ الْيَدِ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ، وَذَلِكَ أَنَّ حَرْفَ (إِلَى) مَرَّةً يَدُلُّ فِي كَلَامِ الْعَرَبِ عَلَى الْغَايَةِ، وَمَرَّةً يَكُونُ بِمَعْنَى (مَعَ) وَالْيَدُ أَيْضًا فِي كَلَامِ الْعَرَبِ تُطْلَقُ عَلَى ثَلَاثَةِ مَعَانٍ عَلَى الْكَفِّ فَقَطْ، وَعَلَى الْكَفِّ وَالذِّرَاعِ، وَعَلَى الْكَفِّ وَالذِّرَاعِ وَالْعَضُدِ.فَمَنْ جَعَلَ (إِلَى) بِمَعْنَى (مَعَ) أَوْ فَهِمَ مِنَ الْيَدِ مَجْمُوعَ الثَّلَاثَةِ الْأَعْضَاءِ أَوْجَبَ دُخُولَهَا فِي الْغَسْلِ، وَمَنْ فَهِمَ مِنْ (إِلَى) الْغَايَةَ وَمِنَ الْيَدِ مَا دُونَ الْمِرْفَقِ وَلَمْ يَكُنِ الْحَدُّ عِنْدَهُ دَاخِلًا فِي الْمَحْدُودِ لَمْ يُدْخِلْهُمَا فِي الْغَسْلِ.وَخَرَّجَ مُسْلِمٌ فِي صَحِيحِهِ «عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ: " أَنَّهُ غَسَلَ يَدَهُ الْيُمْنَى حَتَّى أَشْرَعَ فِي الْعَضُدِ، ثُمَّ الْيُسْرَى كَذَلِكَ، ثُمَّ غَسَلَ رِجْلَهُ الْيُمْنَى حَتَّى أَشْرَعَ فِي السَّاقِ، ثُمَّ غَسَلَ الْيُسْرَى كَذَلِكَ، ثُمَّ قَالَ: هَكَذَا رَأَيْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَتَوَضَّأُ»