Bismillâhirrahmânirrahîm. Mukaddime (1) Hamd Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Resûlullah’a, O’nun Âl’ine, sahâbesine ve O’na velâyet edenlere pek çok selâm olsun. Emmâ ba‘d: İşte bu, Samâhatli Şeyh, İmam, Âlim, Allâme, ekârim sülâlesi ve meşâyih şeyhi Muhammed b. İbrahim Âl eş-Şeyh (Rahmetullahi aleyh)’in seçkilerinden oluşan bir külliyattır. Bunu, ilim talebesi kardeşlerime ve ilim, marifet, istinbat yolları, tercih, görüşlerin ortaya konulması ve muhalife reddiye gibi kaynaklardan istifade etmek isteyen diğer kimselere takdim ediyorum. Ve bunları, Muhammed b. Abdurrahmân b. Kâsım tarafından derlenip tertip ve tahkik edilen «Şeyh Muhammed b. İbrahim Âl eş-Şeyh’in Fetvâ ve Risâleleri» isimli eserden aldım. Beni bunları toplamaya ve çıkarmaya sevk eden, Müslümanların bu seçki ve tercihlere olan ihtiyacına dair kesin bildiğim ilimdir. Zira bunlar, ehl-i ilim nezdinde yüksek ve seçkin bir mevkiye sahip, önde gelen bir âlimden sâdır olmuştur. O, ilminin genişliği, zekâsının keskinliği, üstlendiği görevler ve vazifeler sayesinde içte ve dışta Müslümanların maslahatlarını yakından gözetme imkânı buldu. Bu sebeple, her taraftan kendisine karşılaştıkları sorunlar ve önem verdikleri mühim hadiselerle ilgili sorular ve istifşarlar gelmeye başladı. Böylece ona kazandırdı(1); bunların çoğu, Şeyh Muhammed b. Abdurrahmân el-Kâsım (Rahmetullahi aleyh)’in, Samâhatli Şeyh’in fetvâlarına yazdığı mukaddimeden alınmıştır.
بسم الله الرحمن الرحيم مقدمة (١)الحمد لله والصلاة والسلام على رسول الله، وعلى آله وصحبه ومَن والاه وسلم تسليماً مزيداً.أما بعد: فهذه مجموعة من اختيارات سماحة الشيخ الإمام العالم العلامة سليل الأكارم، وشيخ المشايخ، محمد بن إبراهيم آل الشيخ رحمه الله أقدمها لإخواني من طلاب العلم وغيرهم، ممن يريد الانتهال من مناهل العلم، والمعرفة، وطرق الاستنباط، والترجيح، وعرض الأقوال، والرد على المخالف، وقد أخذتها من: «فتاوى ورسائل الشيخ/ محمد بن إبراهيم آل الشيخ» جمع وترتيب وتحقيق/ محمد بن عبد الرحمن بن قاسم. حملني على جمعها واستخراجها علمي الأكيد بحاجة المسلمين إلى هذه الاختيارات والترجيحات؛ لأنها صدرت عن عالم بارز له مكانته المرموقة العالية بين أهل العلم وذووه، لما كان يتصف به من سعة العلم وحدة الذكاء، وتقلد الأعمال، والمهام التي كان من خلالها يشرف من قرب على مصالح المسلمين في الداخل والخارج، فكانت الأسئلة والاستفسارات تتوارد عليه من كل مكان بكل ما يعن لهم من مشكلات، وما يهمهم من ملمات، فأكسبه(١) جلها مستقى من مقدمة الشيخ/ محمد بن عبد الرحمن القاسم رحمه الله لفتاوى سماحة الشيخ.
Bu, onun İslam ümmetinin her yerdeki ahvaline dair geniş vukufiyetidir. Böylece o, zamanının Şeyhülislâmı olmuştur. Allah ona rahmet eylesin. Allah'tan niyaz ederim ki bu derleme sebebiyle Şeyh Muhammed'i faydalandırsın ve bunu, kendisi için, ölümünden sonra sevabı ulaşacak faydalı bir ilim kılsın. Yine Allah'tan dilerim ki bu çalışmayı kendisine hâlis, kullarına faydalı eylesin. Şu hususlara dikkat çekmek isterim: Birincisi: Bazı haşiyeler, fetva mecmuasını derleyen Şeyh Muhammed b. Abdurrahmân b. Kâsım (Allah rahmet eylesin) tarafından yazılmıştır. Ona ait olan haşiyelerin sonuna (el-Kâsım) ibaresini koyuyorum. İkincisi: Muhterem okuyucu, kitabın zeylinde «İbn Mahmûd'un Menâsikte İhdâs Ettiklerine Karşı Hacıyı Uyarmak» adlı risaleyi bulacaktır. Ben onu tamamen naklettim; zira bana göre o, seçme, ayıklama ve özetlemeyi kabul etmez. Çünkü o bir 'hulâsa'dır; bir hulâsa nasıl ayıklanır ve ondan seçme yapılır? Ayrıca onun bazı kısımları birbirine dayanmaktadır, zira o, İbn Mahmûd (Allah rahmet eylesin)'un sözlerini ve bunlara yapılan reddiyeleri zikretmektedir. Onu tamamen nakletmeme sebep olan bir başka fayda daha vardır: Onda muhalif görüşlerin güzel bir şekilde sunulması, bunlara yapılan reddiyelerin kalitesi ve ikna yöntemlerinin sergilenmesi vardır. Bu bakımdan o, hakikaten bu bapta –muhalife reddiye babında– istifade edilebilecek açık ve net bir derstir. Ve bu reddiye, İbn Mahmûd'a yönelik olduğu kadar, kendilerine reddiye yapılan bu sözlerden herhangi birini söyleyen herkese, özellikle hac mevsiminde, yönelik bir reddiyedir. Hamd, evvelen ve âhiren, zâhiren ve bâtınen Allah'a mahsustur. Peygamberimiz Muhammed'e, âline ve ashâbına, kıyamet gününe kadar artan bir selâmla salât ve selâm olsun. Hâlid b. Su‘ûd b. Âmir el-Acemî.
ذلك سعة اطلاع على أحوال أمته الإسلامية في كل مكان، فكان بذلك شيخ الإسلام في زمانه رحمه الله.أسأل الله أن ينفع الشيخ/ محمد بهذا الجمع، وأن يجعله له من العلم النافع الذي يصله ثوابه بعد موته، كما أسأل الله أن يجعل العمل له خالصًا، ولعباده نافعًا. وأحب أن أنوه إلى أمور:الأول: أن بعض الحواشي هي مما كتبه جامع الفتوى الشيخ/ محمد بن عبد الرحمن بن قاسم رحمه الله فما كان له فإني أضع في نهاية الحاشية (القاسم).ثانياً: سيجد القارئ الكريم في ذيل الكتاب «تحذير الناسك مما أحدث ابن محمود في المناسك» فإني قد نقلته بكامله؛ وذلك لأنه في نظري لا يقبل الانتقاء والاختيار والتلخيص، فهو «خلاصة» كيف تخلص وينتقى منها، ولأنه مبني بعضه على بعض، إذ هو ذكر لأقوال ابن محمود رحمه الله والرد عليها. وهناك فائدة أخرى حملتني على نقله كاملاً وهي أن فيه حسن عرض الأقوال المخالفة وجودة الرد عليها، وعرض لطرق الإقناع، فكان بحق درس واضح بيّن يستفاد منه في هذا الباب - باب الرد على المخالف -؛ ولأن هذا الرد كما أنه رد على ابن محمود فهو رد على كل من قال بشيءٍ من هذه الأقوال المردود عليها، وخصوصاً في وقت الحج.والحمد لله أولاً وآخرًا وظاهرًا وباطنًا، وصلى الله وسلم على نبينا محمد وعلى آله وصحبه وسلم تسليمًا مزيدًا إلى يوم الدين. خالد بن سعود بن عامر العجمي
Bismillâhirrahmânirrahîm
Fıkıh Usûlü ve Kâidelerine Giriş
Şeriatın Kolaylığı ve Genişliği:
Bunun manası şudur: Şeriat hükümlerinin fertleri (müfredâtı) kolaylık üzere gelmiştir. Dört rekâtlı namazların kısaltılması (kasr-ı rübâiyye) ve benzeri hususlar gibi. İşte bu, şeriatın kolaylığının (yüsr) anlamıdır. Yoksa bu, vaciplerin terk edilmesi ve haram kılınan şeylerin işlenmesi demek değildir… Diğer taraftan, durum daraldığında ise –açlık tehlikesiyle karşılaşıldığında ölü hayvan etinin yenmesi gibi şer'î ruhsatlar söz konusu olur– (2/5).
Şeriatın Her Zamana Uygunluğu (Salâhiyeti):
Bunun manası şudur: Çünkü şeriat, ilmi her şeyi kuşatan Allah Teâlâ tarafından, insanların hallerini düzenlemek ve problemlerini sürekli olarak çözmek için vaz' edilmiş kâidelerdir. Zaman ne kadar gelişir, problemleri ne kadar çeşitlenir ve genişlerse genişlesin, muhakkak ki şeriatın o problemin hükmünü açıklayan bir beyanı vardır. Şu da iyi bilinmelidir ki, zamanın herhangi bir oranda gelişmesi (hareket ve tekâmülü), şer'î hükmü olan bir şeyi bu hükmün dışına çıkaramaz. Zira hâdiseler sebebiyle şer'an sâbit olmuş bir hükmü ortadan kaldırmak asla câiz değildir. Çünkü bu, hâdiselerle nesih yapmak olur; bu ise doğrudan doğruya şeriatın kaldırılmasına götürür. Bazı câhiller bu noktada Hz. Âişe (r.anhâ)'nın şu sözünü örnek getirerek işi karıştırmak isterler: "Resûlullah (s.a.v.) kadınların ortaya çıkardıkları şeyleri (bid‘atleri) görmüş olsaydı, onları mescidlerden mutlaka menederdi." Hâlbuki Allah'a hamd olsun ki, bu sözde, hâdiseler sebebiyle şer'an sâbit olan ahkâmı değiştirme hususunda hiçbir delil yoktur. Zira…
بسم الله الرحمن الرحيم مقدمة في أصول الفقه وقواعده* يسر الشريعة وسماحتها، معنى ذلك:إن مفردات شرائعها جاءت على السهولة، كقصر الرباعية ونحو هذا، هذا معنى يسر الشريعة، ليس معناه ترك الواجبات وفعل المحرمات …ومن ناحية أُخرى عندما يتضايق الحال، كالرخص الشرعية، كأكل الميتة إذا وجدت المخمصة (٢/ ٥). * صلاحية الشريعة لكل زمان، معنى ذلك:لأن الشريعة قواعد شرعها المحيط علمه بكل شيء لتنظيم أحوال الناس، وحل مشاكلهم على الدوام … ما من زمان وإن تطورت مشاكله واتسعت إلا وفي الشريعة بيان حكمها ثم ليعلم أن تطور الزمان بأي نسبة لا يخرج شيئًا من حكمه الشرعي، إذ دفع حكم ثبت شرعًا بالحوادث لا يجوز بحال لأنه يكون نسخًا بالحوادث، ويفضي إلى رفع الشرع رأسًا، وربما يشبه ههنا بعض الجهلة بقول عائشة (٢/ ٥ - ٦) رضي الله عنها: لو رأى رسول الله صلى الله عليه وسلم ما أحدث النساء لمنعهن المساجد.ولا حجة فيه بحمد الله على تغيير الأحكام الثابتة شرعًا بالحوادث، فإن
Hz. Âişe (r.anhâ) meseleyi şeriat sahibine (Resûlullah'a) havale ederek şöyle demiştir: 'O görseydi men ederdi.' Kendisi men etmemiş ve hiç kimsenin men etmesini de uygun görmemiştir. Bu, Allah'a hamdolsun açıktır. Allah muvaffak kılandır. (1/182)* Şer‘î hükümler –ki bunlar dört imama ve diğerlerine nispet edilir– ya isabetli olup sahibine iki ecir kazandırır: içtihad ecri ve isabet ecri; ya da hata olur. Sahibi doğruyu bulmak için elinden gelen gayreti sarfettikten sonra hata etmişse, doğruyu kaçırmış olsa bile içtihad ve doğruya ulaşma gayreti ecrini kaybetmez. (2/7)* Helâl ve haram kılma meselesi hiçbir beşere havale edilmemiştir; bu ancak Allah ve Resûlü'ne aittir. Bu, âlimlerin ve başkalarının söz hakkı olmayan genel (umumî) meselelerdendir. Aksine bunu ancak şeriat söyler. Âyette: 'Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü "Şu helâldir, şu haramdır" demeyin...' (Nahl 16:116) (2/7)* Şer‘î meselelerde, delilden soyutlanmış rey ve tekliflerle hüküm verilmez. (2/8)* Aynî farz ve kifâî farz: Hangisi daha faziletlidir? Âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bilinen ve meşhur olan, aynî farzın daha faziletli olduğudur. Çünkü o, kişinin bizzat kendisine vaciptir ve daha kuvvetlidir. Sahih ve râcih olan budur. Ancak şöyle de denilebilir: Bu bir yönden daha kuvvetli, şu bir yönden daha kuvvetlidir. Nitekim bazı tafdil (üstünlük) meselelerinde olduğu gibi, bu iki görüşü birleştirmek mümkündür. Şu daha kuvvetlidir: Çünkü farz kılınan her şey o kişiye mütâyyen (bizzat) vaciptir. Bu ise şu yönden daha kuvvetlidir: Terk edildiğinde herkes günahkâr olur. (2/8)
عائشة ردت الأمر إلى صاحب الشرع، فقالت: لو رأى لمنع، ولم تمنع هي، ولم تر لأحد أن يمنع وهذا واضح بحمد الله والله الموفق (١/ ١٨٢).* حكام الشرع المنتسبون إلى الأئمة الأربعة وغيرهم أحكامهم ما بين صواب يحصل لصاحبه أجران، أجر الاجتهاد وأجر الإصابة …وما بين خطأ من صاحبه بعد بذل الوسع في الحصول على الصواب إن فاته ذلك لم يفته أجر الاجتهاد والحرص على الصواب. (٢/ ٧).* مسألة التحليل والتحريم لم توكل إلى أحد من الخلق إنما ذلك إلى الله ورسوله، فهو من الأمور العامة التي ليس للعلماء ولا لغيرهم فيها منفذ بل لا يقوله أحد إلا الشرع، وفي الآية: {وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ أَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هَذَا حَلَالٌ وَهَذَا حَرَامٌ} الآية [النحل: ١١٦]، (٢/ ٧).* المسائل الشرعية لا يقال فيها بالرأي والاقتراحات المجردة عن الدليل (٢/ ٨). * فرض العين وفرض الكفاية أيهما أفضل:اختلفوا أيهما أفضل، والمعروف والمشهور فرض العين، وذلك أنه واجب عليه عينًا وهو آكد، هذا هو الصحيح والراجح.إلا أنه قد يقال: هذا آكد من ناحية، وهذا آكد من ناحية.كما يكون في بعض مسائل التفضيل فيكون جمعًا بين القولين.هذا آكد بأنه ما فرض إلا وهو متعين عليه، وهذا آكد بأنه إذا ترك أثم الجميع. (٢/ ٨).
* Kerâhet lafzı bazen tahrîm manasında, bazen de tenzîh manasında kullanılır. Birincisine örnek: {İşte bunların hepsi, kötü olanları Rabbin katında mekrûhtur.} [el-İsrâ, 17/38] zira bundan önce haram olan şeyler sayılmıştır. İkincisine örnek: «O, yatsı namazından önce uyumayı ve ondan sonra konuşmayı kerih görürdü.» Bu lafız Selef'in dilinde daha çok tahrîm manasında kullanılır ve Kur'an dilinde de böyledir. (2/8-9)
* "Yenbağî": Bu kelime kullanılır ve çoğu kimse ile imamların takipçileri nezdinde istihbâb (müstehab olma) ve benzeri manalar kastedilir. "Lâ yenbağî" ise "müstehab değildir" manasında kullanılır. Fakat bu hatadır! Zira bu kelimenin asıl vaz'ı, imtina'ı (kaçınmayı) büyütmek/yüceltmektir: {Biz ona şiir öğretmedik, bu ona yakışmaz (lâ yenbağî)} [Yâsîn, 36/69] (2/9)
* Usûl-i delâil: Kitap, Sünnet, icmâ ve dördüncüsü kıyastır. Cumhura göre kıyas hüccettir. Kıyasın delillerinden biri de: "Ne dersiniz, eğer onu harama koysaydı?" hadisidir. (2/9)
* "Leyse ke-mislihî şey'" (O'nun benzeri hiçbir şey yoktur). Usûlcüler ve diğer âlimler nezdinde meşhur olan görüş, buradaki "kâf"ın zâid (bağlantılı) olduğu ve mananın, benzerin nefiyini tekit etmek olduğudur. "Leyse ke-mislihî şey'" ifadesi, "Leyse mislehî şey'" ifadesinden nefiy bakımından daha beliğdir. (2/10)
* Râcih olan görüş: İlim, bazen mütevâtir olmayan yollarla, bazen de beş duyu dışındaki yollarla ve bedîhiyyât (apaçık bilgiler) dışındaki yollarla da elde edilebilir. Nitekim âhâd haberler, karinelerle desteklendiğinde sadece zan değil, ilim ifade eder. (2/11)
* الكراهة تطلق ويراد بها التحريم، وتطلق ويراد بها التنزيه، فمن الأول: {كُلُّ ذَلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهًا (٣٨)} [الإسراء: ٣٨] لأن قبل هذا تعداد الأمور المحرمات، ومن الثاني: «كان يكره النوم قبلها والحديث بعدها».وهي في ألسن السلف المراد بها التحريم أكثر، وهي التي في لغة القرآن. (٢/ ٨ - ٩).* ينبغي: هذه الكلمة تستعمل فيراد بها الاستحباب، ونحوه عند كثير من الناس، وأتباع الأئمة.ولا ينبغي: أي لا يستحب، ولكن هذا غلط!فإن أصل وضعها لتعظيم الامتناع {وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِي لَهُ} [يس: ٦٩] (٢/ ٩).* أصول الأدلة: الكتاب، والسنة، والإجماع، والرابع القياس، والجماهير على حجيته، ومن أدلته: «أرأيتم لو وضعها في حرام». (٢/ ٩).* ليس كمثله شيء.المشهور عند الأصوليين وغيرهم أن الكاف صلة، وأن معناها: تأكيد نفي المثل، والذي ليس كمثله شيء أبلغ في النفي من: ليس مثله شيء. (٢/ ١٠).* الراجح: أن العلم قد يحصل بغير المتواتر، وبغير الحواس الخمس وبغير البديهيات، فأخبار الآحاد إذا حفت بها القرائن أفادت العلم ليس الظن فقط. (٢/ ١١).
* İcmâ: Denilmiştir ki: Asrın sona ermesi [yani o dönemdeki müctehidlerin tamamının vefat etmesi] şart koşulur. Eğer bu görüşle amel edilecek olursa icmâ dalâlet üzere olur. Doğru olan ilk kavildir ve o da icmânın hangi asırda meydana gelmişse o asırda geçerli olmasıdır (2/12).
* «Müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir» hadisinin muradı, onların icmâıdır (2/12).
* İhtilâf: Bir kısmı nazarda payı olan [dikkate alınmaya değen] ihtilâftır; bir kısmı ise nazarda payı olmayandır. Üçüncü bir kısım daha vardır ki zayıflığı bilinir. Üçüncü kısım hakkında «ona itibar edilmez ve bir şey değildir» denilmesi işte bu doğrudur (2/12).
* Onların «Ümmetin ihtilâfı rahmettir» sözü, tenkit ve tahkik nazarıyla yanlıştır. Aralarındaki ihtilâf, buğz, düşmanlık, tefrika ve başka şeyleri netice vermesiyle birlikte bir azaptır. Ayrıca ihtilâf, naslarda ancak zemmedilmiş olarak gelmiştir. Sevap ise içtihada aittir, ihtilâfa değil. Tahkik şudur ki: Birlik rahmet, ayrılık ise azaptır (2/12-13).
* Tefsîr bi'l-işâre: İşâre, tefsirin vecihlerinden bir vecihtir. Bunu kullanan ve çokça başvuran kimseler vardır. Âyeti işâretiyle tefsir edenlerin çoğu mutasavvıflardır. Bu hususta aşırı giderek haddi aşarlar ve işârete mahal olmayan mânalar uydururlar (2/13).
* Ashâbî ke'n-nücûm: Mûsiki hadisçiler nezdinde hakikaten bilinen odur ki bu hadisin senedi sâbit değildir ve ihticâca salih değildir; dolayısıyla onunla hüccet ikame edilmez. Aynı şekilde mânası da müstakim değildir. Zira mânası şunu gerektirir: Eğer iki sahâbî...
* الإجماع:قيل: يشترط انقراض العصر!ولو قيل به لكان الإجماع على ضلالة، والقول الصحيح الأول وأنه في أي عصر وجد (٢/ ١٢).* «ما رآه المسلمون حسنًا فهو عند الله حسن» المراد: إجماعهم (٢/ ١٢).* الخلاف: منه ما له حظ من النظر، ومنه ما ليس له حظ. ومنه قسم ثالث يكون معروف الضعف، فإذا قيل في الثالث: لا يلتفت إليه وليس بشيء فهذا صحيح. (٢/ ١٢).* قولهم: اختلاف الأمة رحمة، عند النقد والتحقيق غلط …الاختلاف بينهم عذاب مع ما ينتج من البغضاء والعداوة والتفرق وغير ذلك، وأيضًا هو لم يجئ في النصوص إلا مذمومًا، والثواب على الاجتهاد لا على الاختلاف، فالتحقيق أن الاجتماع رحمة والافتراق عذاب. (٢/ ١٢ - ١٣). * التفسير بالإشارة:الإشارة وجه من أوجه التفسير، ويوجد من يستعملها ويكثر، وربما أكثر من يفسر الآية بإشارتها هم المتصوفة … يغلون في ذلك حتى يخرجوا عن الحد فيجعلون معاني ليس للإشارة محل فيها. (٢/ ١٣). * أصحابي كالنجوم:المعروف عند أهل الحديث حقًّا أنه لا يثبت سنده ولا يصلح للاحتجاج فلا تقوم به حجة، وكذلك معناه غير مستقيم، فإن معناه يقتضي أنه إذا كان صحابيان
Birisi şöyle der: Bu haramdır, diğeri der ki: Bu helaldir; oysa her ikisinin de hidayet üzere olduğu söylenemez. Bu bir tezaddır. Bilakis bunlardan biri hidayettir, diğeri ise değildir; ancak mâzur sayılabilir. Tahkik ehli indinde ma‘rûf olan, hakkın bir olduğudur. (2/13). * Râcih olan: Musîb olan birdir; çünkü birbirinden farklı iki sözün her birinin isabetli olması mümkün değildir. (2/15). * Zâtı itibarıyla değil de arızî bir sebepten ötürü nehyedilen şey: Bu türün bütün fertlerinde, bir ihtiyaç hâsıl olduğunda ondan bir miktar almak câizdir. (2/14). * Kendisinden daha az ilim sahibi olduğunu bildiği birine fetva sorup da, onun sözünü kendi arzusuna uygun düştüğü için alan kimse, sırf hevâsı sebebiyle emsali durumundaki birinin sözünü taklid eden kimseden daha fazla kınanmayı hak eder. (2/19). * İnsanlar bir şey üzerinde ittifak edip onu benimsemişlerse ve bu, ehl-i ilimden bir grubun sözü ise, onları bu hususta telâşa düşürmemek gerekir. (2/260). * İhtilâflı meselede zaruret bulunduğu ve bu zaruret bir şehvet(1) olmadığı takdirde, müftînin ehl-i ilmin kavilleri arasından ruhsat içeren diğer kavli alması câiz olur. (2/21). * Bir vakıada verilen fetvanın, aynı asıl itibarıyla söz konusu vakıayla birleşen her vâkıa için bir esas teşkil etmesi gerekmediği gibi, böyle bir şey câiz de değildir. (2/22). * İki nass asla bütün yönleriyle fiilî olarak birbiriyle çelişmez; öyle olsa bunlardan biri mensuhtur. Çünkü Rabbü’l-Âlemîn’in katında ihtilâf yoktur. (2/23). (1) Sırf müftî veya müsteftînin hevâsı için değildir. (Kâsım).
أحدهما يقول: هذا حرام، والآخر يقول: هذا حلال، أن الكل هدى.هذا تناقض، بل أحدهما هدى، وأما الآخر فلا، لكن قد يكون معذورًا، والمعروف عند المحققين أن الحق واحد. (٢/ ١٣).* الراجح: أن المصيب واحد، فإنه لا يمكن أن يكون قولان متغايران كل منهما صواب. (٢/ ١٥). * المنهي عنه لا لذاته:هذا الجنس في جميع موارده إذا دعت الحاجة إلى شيء منه جاز (٢/ ١٤).* إذا استفتى من يعلم أنه أقل علمًا وأخذ قوله لملائمته له، فهذا أشد لومًا ممن قلد شخصًا دون نظيره لمجرد هواه. (٢/ ١٩).* الناس إذا اجتمعوا على شيء وألفوه وهو قول طائفة من أهل العلم فلا يشوش عليهم. (٢/ ٢٦٠).* المسألة الخلافية إذا وقعت فيها الضرورة ما هي بشهوة(١)، جاز للمفتي أن يأخذ بالقول الآخر من أقوال أهل العلم الذي فيه الرخصة. (٢/ ٢١).* لا يتعين أن تكون الفتوى في واقعة من الوقائع أصلًا في كل واقعة تجتمع هي وإياها في أصل واحد، بل ولا يسوغ ذلك. (٢/ ٢٢).* لا يتعارض نصان أبدًا في نفس الأمر من كل وجه، إلا وأحدهما منسوخ، إذ ما عند رب العالمين ليس فيه اختلاف. (٢/ ٢٣).(١) ليست لمجرد هوى في نفس المفتي أو المستفتي. (القاسم).
* Âlimler nezdinde bir kâide: Allah ve Resûlü (s.a.v.) bir şeyi mutlak olarak bıraktıklarında(1) hiç kimsenin onu takyîd etmesi caiz değildir. (2/ 34).
* Bir sahâbînin görüşü ile rivayeti tearuz ederse, rivayeti görüşüne takdim edilir; âlimlerin iki kavlinden sahih olan budur. (2/ 53).
* Bir sahâbînin kavli hadîse muhalif olduğunda, imamlar nezdinde hadîs takdim edilir. (2/ 60).
* “Lev” kuvvetli muhalefet, “hattâ” mutedil muhalefet, “in” ise zayıf muhalefet içindir. (2/ 125).
* Zâhir adâlet: Kişinin, kendisiyle karışıp kaynaşmayan insanlar arasında fâsid bir halinin görünmemesidir. Bâtın adâlet: Kişinin halini, onunla karışıp kaynaştığından (mesela alışveriş ettiğinden, komşu olduğundan veya birlikte seyahat ettiğinden) dolayı bilenlerin şahitlik ettiği şeydir. (2/ 125).
* Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte (başka bir görüşe) itibar yoktur; sünnet sabit olduğu zaman, onun dışındakileri terk edin. (2/ 215).
* Umûmun delâleti zayıftır; her ne kadar sahih bir hüccet olduğu teslim edilse de, kendisinden daha kuvvetli delillerle muaraza edilmediği sürece (böyledir). Umûm bazen kuvvetli, bazen de zayıf olur. (2/ 283).
* Din meseleleri böyle olmamalıdır: bu böyle söyler, şu böyle söyler; ve lafızda veya müsavata delalet eden zamirde Allah ile nebisi (s.a.v.) arasında teşrik yapmak(1) ehli ilim arasında ihtilaflı bir meseledir; kimi caiz gören, kimi meneden. Ve (kitabın) 32. sayfasının haşiyesinde çok kısa bir araştırmaya bakınız: İkâzü‘l-Himme li-İttibâi Nebiyyi‘l-Ümme (s.a.v.).
* قاعدة عند العلماء: أن الله ورسوله صلى الله عليه وسلم إذا أطلقا(١) شيئًا فلا يجوز لأحد تقييده. (٢/ ٣٤).* إذا تعارض رأي الصحابي وروايته، فروايته مقدمة على رأيه، هذا هو الصحيح من قولي العلماء. (٢/ ٥٣).* قول الصحابي إذا خالف الحديث، قدم الحديث عند الأئمة (٢/ ٦٠).* «لو» للخلاف القوي، و «حتى» للمتوسط، و «إن» للضعيف (٢/ ١٢٥).* العدالة الظاهرة: هي كونه لا يظهر عليه بين الناس الذين لا مخالطة له معهم حال فاسدة.العدالة الباطنة: هي ما يشهد بها من يخبر حاله من أجل مخالطته له كأن يكون قد عامله أو جاوره أو سافر معه. (٢/ ١٢٥).* ليس مع الرسول صلى الله عليه وسلم اعتبار، فمتى ثبتت السنة اطرح ما سواها (٢/ ٢١٥).* العموم دلالته ضعيفة، وإن كان مسلمًا أنه حجة صحيحة، ما لم يعارضه أدلة أقوى منه.والعموم تارة يكون قويًّا، وتارة يكون ضعيفًا. (٢/ ٢٨٣).* لا ينبغي أن تكون هكذا مسائل الدين هذا يقول، وهذا يقول، ويتتبع(١) التشريك بين الله وبين نبيه صلى الله عليه وسلم في اللفظ، أو الضمير المقتضي للمساواة مسألة خلافية بين أهل العلم فمن مجيز ومن مانع، وانظر بحثًا مختصرًا جدًّا في حاشية ص (٣٢) من كتاب: إيقاظ الهمة لاتباع نبي الأمة صلى الله عليه وسلم.
İnsanların ruhsatlara yönelmesiyle din bu yoldan zayi olur yahut düğümleri çözülür. Bilakis din işinde ihtiyatlı davranmak gerekir; onların sözleri bir, fiilleri bir olmalı ve ancak delil ile fetvâ verilmelidir. (5/216).* Beldedeki tahkik ehli âlimlerin üzerinde olduğu yola muhalefet etmek, dinde ziyadeye değil noksana ve durgunluğa sebep olur. Aksine bu, nizâ‘ ve şikâka yol açar; avâmın nazarında dinin ehemmiyetini hafifletir. Öyle ki onlar ruhsat elde etmek için kimi bulurlarsa sormakla yetinmezler, bilakis (ruhsat aramak için) sapa yollara / yan yollara [büniyyâtü't-tarîk] saparlar – oysa onlar nizâ‘ ve şikâktan uzak bir yol üzere yürüselerdi [durum farklı olurdu]. (2/329).* İbadetlerde aslolan, Allah teâlânın meşrû kıldığından başkasının teşrî edilmemesidir; âdetlerde aslolan ise Allah'ın yasakladığından başkasının yasaklanmamasıdır. (3/49).* Hiç kimsenin, herhangi bir nassın delâletindeki mutlaklığı takyit etmesi helâl olmaz. (3/50).* Nasları tahsis eden şey ancak Kitap, Sünnet ve icmâdan –gerek nass yoluyla gerek istinbat yoluyla– gelen şer‘î delildir. Ne bazı beldelerin örf ve âdetleri, ne –sahipleri ne kadar çok olursa olsun– kavil ve reyler bunun yerine geçer. Zira bunlardan hiçbiri aslâ Resûlullah (s.a.v.)'in sözüne muârız olmaya kalkışamaz ve buna elverişli değildir. (3/50-51).* Mesâlih-i mürsele, istihsan, kıyas ve içtihadın ibadetler ile –miras ve hadler gibi– mukadderât (miktarı belirlenmiş hükümler) alanında yeri yoktur. (3/100).* İlme ve dine nisbet edilenlerin pek çoğunun sözü alınmaz; zira ne kadar şey [gündeme] getirilse onu helâl kılarlar; kendilerine [bir mesele] ulaşmazdan evvel onu haram kılarlar; aralarında [bir şey] bulunduğu zaman ise onu çoğaltır ve yayarlar.
الناس الرُّخص، يضيع الدين بهذا، أو تنتقض عراه، بل ينبغي الحيطة لأمر الدين، وأن يكون قولهم واحدًا، وفعلهم واحدًا، ولا يفتى إلا بدليل. (٥/ ٢١٦).* مخالفة ما مضى عليه علماء الوطن المحققون سبب نقص في الدين لا زيادة ولا ركود، بل يسبب النزاع والشقاق، ويهون عند العوام أمر الدين، حتى لا يكتفون أن يسألوا من وجدوا لتحصيل الرخص، بل يسلكون بنيات الطريق بخلاف ما إذا ساروا على طريقة بعيدة عن النزاع والشقاق (٢/ ٣٢٩).* الأصل في العبادات أن لا يشرع منها إلا ما شرعه الله تعالى، والأصل في العادات أن لا يحظر منها إلا ما حظره. (٣/ ٤٩).* لا يحل لأحد أن يقيد إطلاق دلالة أي نص. (٣/ ٥٠).* المخصص للنصوص العامة إنما هو الدليل الشرعي من الكتاب والسنة والإجماع نصًّا واستنباطًا، لا عادات بعض البلاد ولا الأقوال ولا الآراء مهما كثر أصحابها، فإن شيئًا من ذلك لا ينهض أبدًا، ولا يصلح معارضًا لكلام الرسول صلى الله عليه وسلم. (٣/ ٥٠ - ٥١).* المصلحة المرسلة، والاستحسان، والقياس، والاجتهاد، لا مجال لها في باب العبادات والمقدرات كالمواريث والحدود. (٣/ ١٠٠).* كثيرًا من المنتسبين - للعلم والدين - كلامهم لا يؤخذ لأن كل شيء يدرج(١) عليهم يحللونه، قبل أن يصل إليهم يحرمونه، وإذا كان بين أظهرهم(١) يكثر ويفشو.
Aşırı temas sebebiyle onu mubah kıldılar. (3/173). * Sünnete ittiba, emir sahiplerinin hem kendilerinin yapmaları hem de reâyâyı ona yöneltmeleri açısından elzemdir. (4/53). * Delil, bir şeyin bizzat haram olduğuna delâlet ettiğinde(1), her kim bu delilin umumundan bir suretin çıktığını iddia ederse, delil ikame etmesi gerekir. Eğer bunu yaparsa ne âlâ, aksi takdirde sözünün hakkı iptal edilmek ve onu cehalete sevk etmektir. (4/71). * Hüccet ikamesi için ilim şart değildir; zira burada söz konusu olan hüküm zâhirdedir. Kişi (delili) bilip de delâlet ve sened ona açıklandığında artık (hüküm) zâhir olur. Kişinin 'bildim' demesine ihtiyaç yoktur. Şayet 'bilmedim' der ve terk ederse birçok kimse üzerinde hüccet ikamesi bâtıl olur. Doğru olan, bu kelimenin anlamını iptal etmektir; tıpkı namaz gibi, hatta evlâ olarak. Câhil kimse tarif edilir, gerçek tariften sonra (inkâr ederse) kâfir olur, (önceden) bilmese bile. (4/115). * Fetvâ, durumlara ve kişilere göre farklılık gösterir. (4/184). * Ârızî bir sebeple yapılan bir şey ile her uygulayan için sünnet haline getirilen bir şey arasında fark vardır; o halde bir defalık (vakayı) herkes için her zaman delil edinme. (5/215). * Asıldan ancak tahkik edilmiş bir cevaz ile vazgeçilir. (6/13). * Muhtemel bir sebeple açık hadislerin delâlet ettiği şeyden başka bir yöne dönülmez. (6/17). * Taklid, icmâen ilim değildir. (6/40).(1) Altının erkeklere bizzat haram kılınması gibi.
أباحوه لكثرة الإمساس. (٣/ ١٧٣).* اتباع السُّنة هو المتعين على ولاة الأمر أن يفعلوا بأنفسهم وأن يحملوا الرعية عليه. (٤/ ٥٣).* إذا دل الدليل على تحريم أمر بذاته(١)، فمن ادعى خروج صورة من الصور من عموم هذا الدليل فعليه إقامة الدليل، فإن فعل فذاك، وإلا فحق قوله الإلغاء، وحضه التجهيل. (٤/ ٧١).* لا يشترط لإقامة الحجة العلم، فإن الذي يتكلم فيه الحكم في الظاهر. فإذا عرف وبيّن له الدلالة والسند فيكون ظاهرًا. ولا حاجة إلى أن يقول: علمت، ولو قال: لم أعلم وترك لبطلت إقامة الحجة على كثير.فالصواب: إلغاء معنى هذه الكلمة كالصلاة سواءً وأولى، والجاهل يُعرّف وبعد التعريف الحقيقي يكفر ولو ما علم. (٤/ ١١٥).* الفتوى: تختلف باختلاف الأحوال والأشخاص. (٤/ ١٨٤).* فرق بين شيء يفعل لعارض، وبين شيء يجعل سنة لكل عامل، فلا تجعل المرة -الواحدة- دليلًا لكل شخص في كل حين. (٥/ ٢١٥).* لا يُزال عن الأصل إلا بمجوز متحقق. (٦/ ١٣).* لا يعدل عما دلت عليه الأحاديث الصريحة لأمر يحتمل. (٦/ ١٧).* التقليد ليس بعلم إجماعًا. (٦/ ٤٠).(١) كتحريم الذهب على الذكور ذاتًا.
* «Kıyas», âlimlerin ittifakıyla nassa muhalif olduğunda merduddur. Ayrıca Resûlullah (s.a.v.) zamanında fiilin sebebi bulunduğu halde yapılmamış olan bir hususta da kıyas yapılması imtina eder (caiz olmaz). (6/44).
* Nakil sahih ve delaleti açık olduğu takdirde, bunun hilafına olan kıyas, kıyasın en batıl olanıdır. … Sahih bir kıyas ile sarih ve sabit bir naklin ihtilaf etmesi asla mümkün değildir. (6/44).
* İnsan, kendisi için müşkil [yani problemli, ihtilaflı] olmayan bir hususta başka bir yola gücü yettiği halde, onu terk edip müşkile yönelmez. (2/88).
* «القياس» مردود إذا خالف النص باتفاق الأئمة، ويمتنع أيضًا القياس فيما انعقد سبب فعله زمن النبي صلى الله عليه وسلم فلم يفعله. (٦/ ٤٤).* متى صحَّ النقل وكان صريح الدلالة، فإن القياس الذي بخلافه من أبطل القياس، … ولا يمكن أن يختلف قياس صحيح مع نقل ثابت صريح. (٦/ ٤٤).* الإنسان مهما أَمكنه ما ليس فيه مشكل(١)، فلا يعدل عنه. (٢/ ٨٨).(١) أمر مشكل، أو اختلاف بين أهل العلم.
Kitâbü’t-Tahâret, Bâbü’l-Miyâh
* Bu delildeki râcih görüş: Suyun iki kısma ayrılmasıdır: Tahûr ve necis. Bu tahûr, hem tahir hem tahurdur. İkincisi ise necistir. (2/27)
* Zemzem suyunun necaset gidermede kullanılması, ona hürmeten mekruhtur; ancak asıl hükme binâen hadesin giderilmesinde kullanılması caizdir. (2/28)
* Râcih olan: Kullanılmış suyun tahûriyet hükmüne tâbi olmasıdır. (2/28)
* Suya idrar veya dışkı karışırsa, bu ikisi köpekten daha kötü değildir; bu sebeple suyun üç vasfından biri değişmedikçe su necis olmaz. Bu görüş, şeriatın kolaylığı ve bu konudaki naslarıyla uyumlu olandır. (2/28)
* Kul uykusundan uyandığında, ellerini üç defa yıkamadan onları kaba daldırması helâl olmaz. Eğer bu işlemden önce daldırırsa, Resûlullah'ın (s.a.v.) emrine muhalefet etmiş; âsî ve günahkâr olur. İçine eller daldırılmış suyun hükmüne gelince, hadiste buna değinilmemiştir. Doğrusu: Su, necaset veya başka bir şeyle değişmediği müddetçe tahûr olarak kalır ve bu fiil sebebiyle fâsid olmaz. (2/29)
* Fıkıh ve hadis ehli âlimlerin birçoğu şöyle der: Az bir su, necasetle sırf temas etmesiyle necis olur; suyun üç vasfından birinin değişmesini şart koşmazlar. (2/29)
كتاب الطهارةباب المياه* القول الراجح في الدليل: انقسام الماء إلى قسمين: طهور، ونجس، وهذا الطهور هو طاهر وطهور. والثاني نجس. (٢/ ٢٧).* يكره استعمال ماء زمزم في إزالة النجاسة تعظيمًا له، ويجوز أن يزال به الحدث بناءً على الأصل. (٢/ ٢٨).* الراجح: الحكم على الماء المستعمل بالطهورية. (٢/ ٨٩).* إذا خالط الماء بول أو عذرة، فإنهما ليسا أسوأ من الكلب، فلا ينجس ما لم يتغير أحد أوصافه بالملاقاة، وهذا القول هو المتمشي مع يسر الشريعة، ونصوصها في هذا المقام. (٢/ ٢٨).* إذا استيقظ العبد من نومه فلا يحل له إدخال يديه الإناء قبل غسلهما ثلاثًا، فإن أدخلهما قبل ذلك فهو عاص آثم مخالف لأمر الرسول صلى الله عليه وسلم، وأما المدخلة فيه اليدان فلم يُتعرض لحكمه في الحديث، والصواب: أن الماء لا يفسد بذلك ما دام طهورًا لم يتغير بالنجاسة ولا غيرها. (٢/ ٢٩).* كثير من أهل العلم من الفقهاء، وأهل الحديث، يقولون: ينجس القليل بمجرد ملاقاة النجاسة له، ولا يشترطون تغير أحد أوصافه.
Diğer bir görüş ise -ki bu, hadis ehlinin çoğunluğunun veya pek çoğunun görüşü olup Şeyh(1) ve Davet İmamı’nın tercihidir- suyun necis olmayacağı, ancak bu suyun noksan bir su olduğu; ihtilaftan kurtulmak için, mevcut olduğunda onun yerine başka bir suya yönelinmesi gerektiği yönündedir. Bilinmelidir ki, necis bulaşmamış temiz bir su, necis bulaşmış bir sudan daha hayırlıdır. Araştırmanın faydalarından biri de şudur: Bir kimse o su ile abdest alıp namaz kılacak olsa, namazının sahih olduğuna hükmedilir. (2/30). (1) Şeyhülislâm İbn Teymiyye (rahimehullah) kastedilmektedir.
والقول الآخر وهو قول كثير أو أكثر أهل الحديث واختيار الشيخ(١) وإمام الدعوة: أنه لا ينجس ولكن هذا ماء ناقص يعدل عنه إلى غيره إذا وجد خروجًا من الخلاف، وتعرف أن ماء نقيًّا لم تلاقه النجاسة خير من ماء لاقته، ومن فوائد البحث أنه إذا توضأ إنسان بذلك الماء وصلى حكم بصحة صلاته. (٢/ ٣٠).(١) يقصد شيخ الإسلام ابن تيمية رحمه الله.
Kaplar Bölümü* Ölü hayvan derisinin tabaklama suretiyle temizlenmesi: Bu, Ahmed [b. Hanbel]'den gelen diğer rivayettir. Şeyh [İbn Teymiyye]'nin tercihi de budur. Dedesi [Mecdüddin İbn Teymiyye], el-Müntekā adlı eserinde bu görüşe meyletmiştir. el-Fâik sahibi gibi başkaları da aynı kanaattedir. Delil açısından tercihe şayan olan da budur; zira temizliği gösteren pek çok hadis bulunmaktadır. İbn Ukeym(1) hadisi ise -her ne kadar daha sonraki bir tarihe aitse de- bu hadislere muhalefet teşkil etmez(2) ve onları neshetmez.(3) Ayrıca el-ihâb (deri) kelimesi, tabaklamadan önceki ismidir. (2/30).* Tercih edilen görüş: Tabaklamanın etkisi ancak usulüne uygun kesim (zebh) yapılan hayvanlarda söz konusudur. (2/31).(1) Bu hadisi Ahmed, Târih'inde Buhârî, dört sünen sahibi, Dârekutnî ve İbn Hibbân, Abdullah b. Ukeym'den rivayet etmişlerdir; Abdullah b. Ukeym şöyle demiştir: 'Resûlullah (s.a.v.)'ın vefatından önce bize bir yazısı geldi: Ölü hayvanın derisinden ve sinirinden faydalanmayın.' (el-Kāsım)(2) Çünkü hadis, sened ve metin açısından ıztıraplıdır; mürsel ve munkatı' olmakla illetlidir. (el-Kāsım)(3) Çünkü tabaklama hadisi daha sahihtir. (el-Kāsım)
باب الآنية* طهارة جلد الميتة بالدباغ: هي الرواية الأخرى عن أحمد، وهي اختيار الشيخ، ومال إليه جده في المنتقى وآخرون غيره كصاحب الفائق، وهذا هو الراجح في الدليل للأحاديث الكثيرة الدالة على التطهير، وحديث ابن عكيم(١) وإن كان متأخرًا فإنه لا يعارضها(٢) ولا ينسخها(٣) وأيضًا الإهاب اسم له قبل الدبغ. (٢/ ٣٠).* الراجح: أن الدباغ لا تأثير له إلا فيما تعمل فيه الذكاة. (٢/ ٣١).(١) الذي أخرجه أحمد والبخاري في تاريخه والأربعة والدارقطني وابن حبان عن عبد الله بن عكيم قال: «أتانا كتاب رسول الله صلى الله عليه وسلم قبل موته أن لا تنتفعوا من الميتة بإهاب ولا عصب». (القاسم).(٢) لأنه مضطرب في سنده ومتنه، ومُعلل بالإرسال، والانقطاع. (القاسم).(٣) لأن حديث الدباغ أصح. (القاسم).
İstincâ bâbı: Netr (idrarın tamamen çıkması için zekerî sıkıp çekme) ve mesh ile burada zikredilen diğer bazı şeyler bid‘attandır ve seles (idrar kaçırma rahatsızlığı) en büyük sebeplerindendir. Şöyle ki o(1) memeye benzetilmiştir. Bilakis o (neter vb.) terk edilir ve kurulama (tarafı) tercih edilir. Dışarının kesilmesi (idrarın tamamen kesilmesi) ise mutlaka gereklidir, fakat teennî ile, Allah dilerse, herkesin durumuna göre. (2/31)
Hadis: “Biriniz idrar yaptığında zekerini üç kere sıksın” [hadisi] zayıftır, onunla delil ikame edilmez. (2/31)
Zahir olan şudur: Kişi, eğer istincâya başladığında bir şey çıkmadığını kendi âdetinden biliyorsa, o hâlde galebe-i zannına (büyük ihtimaline) binaen istincâ yapar. (2/31)
Zâhir odur ki, istimâr edene selam vermek ve selamını almak mekruh değildir. Bu mekruhluk ancak hacet gideren / tuvalette bulunan (mütehallî) kimse hakkındadır. (2/34)
Eğer bir adam ayakta idrar yapmaktan fayda görüyor, avret yerini birinin görmesinden emin oluyor ve idrar sıçramalarının elbisesine bulaşmasından da emin ise, bunda bir beis yoktur. Allah en iyi bilendir. (2/34)
Neyyireyni (güneş ve ayı) istikbâl ederek idrar veya dışkı yapmanın mekruhluğu: Bu, mercûh bir meseledir ve hiçbir şekilde delili yoktur. (2/35)
Kıbleye yönelerek veya sırtını dönerek hacet giderme nehyi meselesinde tahkik: Bina ile fezâ arasında fark yoktur; hiçbir şeyi istisna etmeyen mutlak ve çok sayıda delilin umumiliği sebebiyle. (2/35)
(1) Yani: zeker (erkeklik organı).
باب الاستنجاءالنتر والمسح وأشياء أُخر ذكرت هنا هي من البدع وهي أعظم أسباب وجود السلس، فإنه(١) مشبه بالثدي: بل يترك ويتوخى النشاف، وانقطاع الخارج لا بد منه، ولكن بالتأني ما شاء الله كل بحسبه. (٢/ ٣١).* حديث: «إذا بال أحدكم فلينتر ذكره ثلاثًا» ضعيف لا تقوم به حجة (٢/ ٣١).* الذي يظهر أنه إذا علم عادة له أنه إذا ابتدأ في الاستنجاء لا يخرج شيء، فإنه يستنجي بناء على غلبة ظنه. (٢/ ٣١).* الظاهر عدم كراهية السلام على المستجمر ورده، وإنما يكره ذلك في حق المتخلي. (٢/ ٣٤).* إذا كان الرجل يستفيد من البول قائمًا، وأمن على نفسه من أن يرى عورته أحد، وأمن من تطاير رذاذ البول على ملابسه فلا بأس بذلك. والله أعلم. (٢/ ٣٤).* كراهية استقبال النيرين بالبول أو الغائط: هذه مسألة مرجوحة، ولا دليل عليها بحال. (٢/ ٣٥).* التحقيق في مسألة النهي عن استقبال القبلة أو استدبارها عند قضاء الحاجة: أن لا فرق بين البنيان والفضاء، لعموم الأدلة الكثيرة المطلقة التي لم تستثن شيئًا. (٢/ ٣٥).(١) أي: الذكر.