Rabbi! (Bu işi) tamamlamayı kolaylaştır. Ebü'l-Ferec Kadâme b. Ca‘fer şöyle der: Şiire dair bilgi kısımlara ayrılır: Bir kısım, arûz ve vezin ilmine; bir kısım, kafiye ve makatı‘ ilmine; bir kısım, gāribe ve lûgat ilmine; bir kısım, manâlar ve maksat ilmine; bir kısım da iyisini ve kötüsünü bilme ilmine nisbet edilir. İnsanlar, birinci kısım ile onu takip eden dördüncü kısma dair kitaplar yazmaya tam bir ihtimam göstermişler, arûz ve vezin, kafiye ve makatı‘, gāribe ve nahiv hususlarını etraflıca ele almışlar ve şiirin delâlet ettiği manâlar ve şairin bunlarla neyi kastettiği hakkında konuşmuşlardır. Ama ben, şiirin tenkidi ve iyisinin kötüsünden ayıklanması hakkında kitap yazmış kimseyi bulamadım. Bana göre bu kısım üzerine söz söylemek, sayılan diğer kısımlardan şiire daha lâyıktır. Zira gāribe, nahiv ve manâ maksatları ilmi, genel olarak şiir ve nesir sözünün aslında muhtaç olunan şeylerdir ve bunlardan biri diğerinden daha öncelikli değildir. Vezin ve kafiye ilimleri ise yalnızca şiire mahsus olmakla birlikte, bunlara duyulan zaruret zorunlu değildir; çünkü bunlar çoğu insanın tabiatında öğrenmeksizin kolayca bulunur. Buna delil, istişhâd edilen bütün iyi şiirin, ancak arûz ve kafiye kitaplarını yazanlardan önce yaşamış kimselere ait olmasıdır. Eğer bu ilimlere zaruret olsaydı, bu şiirin tamamının veya çoğunun bozuk olması gerekirdi. Ayrıca, bu ilmi bilen ve bilmeyen kimseler arasında, bu ilimlerin yazarlarından sonra günümüze kadar insanların bu ilimden müstağni olduklarını görmekteyiz.
رب يسر لإتمامهقال أبو الفرج قدامة بن جعفر: العلم بالشعر ينقسم أقساماً، فقسم ينسب إلى علم عروضه ووزنه، وقسم ينسب إلى علم قوافيه ومقاطعه، وقسم ينسب إلى علم غريبه ولغته، وقسم ينسب إلى علم معانيه والمقصد به، وقسم ينسب إلى علم جيده ورديئه.وقد عني الناس بوضع الكتب في القسم الأول وما يليه إلى الرابع عناية تامة، فاستقصوا أمر العروض والوزن، وأمر القوافي والمقاطع، وأمر الغريب والنحو، وتكلموا في المعاني الدال عليها الشعر، وما الذي يريد بها الشاعر.ولم أجد أحداً وضع في نقد الشعر وتخليص جيده من رديئه كتاباً، وكان الكلام عندي في هذا القسم أولى بالشعر من سائر الأقسام المعدودة، لأن علم الغريب والنحو وأغراض المعاني محتاج إليه في أصل الكلام العام للشعر والنثر، وليس هو بأحدهما أولى منه بالآخر، وعلما الوزن والقوافي، وإن خصا الشعر وحده، فليست الضرورة داعية إليها، لسهولة وجودهما في طباع أكثر الناس من غير تعلم، ومما يدل على ذلك أن جميع الشعر الجيد المستشهد به إنما هو لمن كان قبل واضعي الكتب في العروض والقوافي. ولو كانت الضرورة إلى ذلك داعية لكان جميع هذا الشعر فاسداً أو أكثره، ثم ما نرى أيضاً من استغناء الناس عن هذا العلم فيما بعد واضعيه إلى هذا الوقت، فإن من يعلمه ومن لا يعلمه
Şiir söylemek istediğinde, kişi ancak kendi zevkine güvenir; herhangi bir kaynağa müracaat etmeksizin. Bu sebeple, bildiği bir şeyin zevkinin sıhhati, onu vezin kusurlarından (tezâhuf) arındırma hususunda —onu o arıza üzerine arz ederek— teyit edilemez. Dolayısıyla bu ilim hakkında denilebilir ki: Onu bilmemek zarar vermez. Hâli bu merkezde olan bir ilim ise, ona duyulan ihtiyaç zarurî değildir.
Şiirin iyisini kötüsünden ayırma ilmine gelince, insanlar bu ilimle iştigal ettiklerinden beri o hususta çoğu kez yanılgıya düşmekte, pek az isabet kaydetmektedirler.
Meseleyi bu halde bulup beyan ettiğimde ki, bu husustaki sözün diğer bütün sebeplerden daha çok şiire mahsus olduğunu ve insanların bu konuda bir kitap telif etmekte kusur ettiklerini gördüm. Bu sebeple, gücümün yettiğince bu bahiste söz söylemeyi uygun buldum ve diyorum ki:
Birinci Fasıl
Şiirin Haddi (Tarifi)
Bu sanata dair ifadede ilk ihtiyaç duyulan şey, şiiri şiir olmayandan ayıran haddin (tarifin) bilinmesidir. Bunu ifade etmekte —delâleti tam olmakla birlikte— şu sözden daha beliğ ve daha veciz bir ifade yoktur: "Şiir, vezinli ve kafiyeli, bir manaya delâlet eden sözdür."
"Söz" kaydımız, kelâmın aslına delâlet eder; bu da şiir için bir cins mesabesindedir.
"Vezinli" kaydımız, onu vezinli olmayan sözden ayırır; zira sözün vezinlisi de vezinsizi de vardır.
"Kafiyeli" kaydımız ise, vezinli sözler içinde kafiyesi olanlarla, kafiyesi ve durakları (makâtı‘) olmayanları birbirinden ayırır.
"Bir manaya delâlet eder" kaydımız da, bir kafiye ve vezin üzere cereyan edip manaya delâlet eden sözü, yine aynı şekilde cereyan ettiği halde manaya delâlet etmeyen sözden ayırır.
Zira bir kimse bu vecih üzere bundan pek çok şey yapmak istese, bu mümkün olur; güç değildir.
Madem ki durum böyledir ve şiir bizim takdim ettiğimiz şeydir, o halde bu nitelikteki bir sözün her zaman iyi veya her zaman kötü olması zorunlu değildir. Bilakis, bu iki hal onun üzerine müteâkıben gelebilir; bazen iyi, bazen kötü olur — ittifak eden duruma göre. İşte o zaman iyiyi bilmeye ve onu kötüden ayırmaya ihtiyaç hasıl olur.
Şiir Sanatı
Şiirin bir sanatı olduğuna ve her sanatta maksadın, o sanatla yapılan ve işlenen şeyleri gâyet-i tecvîd ve kemâl üzere icra etmek olduğuna göre, sanatlar ve meslekler tarikiyle telif ve imal edilen her şeyin iki ucu vardır: Biri gâyet-i cevdet (en iyi), diğeri gâyet-i redâet (en kötü); ve bunların arasında "vasât" (orta haller) denilen sınırlar bulunur. O şeylerden birini kasteden herkes, ancak daha iyi olan ucu kasteder. Eğer kendisinde o hususta kuvvet varsa
ليس يعول في شعر إذا أراد قوله إلا على ذوقه دون الرجوع إليه، فلا يتوكد عند الذي يعلمه صحة ذوق ما تزاحف منه بأن يعرضه عليه، فكان هذا العلم مما يقال فيه: إن الجهل به غير ضائر، وما كانت هذه حاله فليست تدعو إليه ضرورة.فأما علم جيد الشعر من رديئه، فإن الناس يخبطون في ذلك منذ تفقهوا في العلم، فقليلاً ما يصيبون.ولما وجدت الأمر على ذلك، وتبينت أن الكلام في هذا الأمر أخص بالشعر من سائر الأسباب الأخر، وأن الناس قد قصروا في وضع كتاب فيه، رأيت أن أتكلم في ذلك بما يبلغه الوسع، فأقول: الفصل الأولحد الشعرإن أول ما يحتاج إليه في العبارة عن هذا الفن: معرفة حد الشعر الحائز له عما ليس بشعر، وليس يوجد في العبارة عن ذلك أبلغ ولا أوجز - مع تمام الدلالة - من أن يقال فيه: إنه قول موزون مقفى يدل على معنى.فقولنا: قول: دال على أصل الكلام الذي هو بمنزلة الجنس للشعر.وقولنا: موزون: يفصله مما ليس بموزون، إذ كان من القول موزون وغير موزون.وقولنا: مقفى: فصل بين ماله من الكلام الموزون قواف، وبين ما لا قوافي له ولا مقاطع.وقولنا: يدل على معنىً: يفصل ما جرى من القول على قافية ووزن مع دلالة على معنى مما جرى على ذلك من غير دلالة على معنى.فإنه لو أراد مريد أن يعمل من ذلك شيئاً كثيراً على هذه الجهة لأمكن وما تعذر عليه.فإذ قد تبين أن كذلك، وأن الشعر هو ما قدمناه، فليس من الاضطرار إذن أن يكون ما هذه سبيله جيداً أبداً ولا رديئاً أبداً، بل يحتمل أن يتعاقبه الأمران، مرة هذا، وأخرى هذا، على حسب ما يتفق، فحينئذ يحتاج إلى معرفة الجيد وتمييزه من الرديء. صناعة الشعرولما كانت للشعر صناعة، وكان الغرض في كل صناعة إجراء ما يصنع ويعمل بها على غاية التجويد والكمال، غذ كان جميع ما يؤلف ويصنع على سبيل الصناعات والمهن، فله طرفان: أحدهما غاية الجودة، والآخر غاية الرداءة، وحدود بينهما تسمى الوسائط، وكان كل قاصد لشيء من ذلك فإنما يقصد الطرف الأجود، فإن كان معه من القوة في
Sanatın (kişiye) ulaştırdığı mertebe itibarıyla, (o kişi) tam bir maharete sahip hâzik diye anılır. Şayet bundan geri kalırsa, (o) gayeye yakınlık ve uzaklık derecesine göre bir isim alır. Şiir de böyledir; zira o da diğer sanatların yolunda gitmekte olup, onda ve ondan dokunup telif edilende gâyetü't-tecvîde yönelinir. Bu gayeye ulaşamayan şair ise, ancak sanatı zayıf olan kimsedir.
Şiirin Sıfatları
Mademki bu söylediğimiz üzere olduğu sabit olmuştur, şimdi şiirde bir araya geldiğinde onu en yüksek kaliteye ulaştıracak sıfatları zikredelim. Bu, şairlerin, sanatların şartı olarak önceden sunduğumuz üzere gözettikleri gayedir. Bir de bu gayenin zıddı olan, redâetin nihayeti olan diğer gaye vardır. (Şimdi) kalitenin sebeplerini, hallerini ve türlerinin sayısını zikredeceğim; öyle ki, şiirden bulunan bir şey, eğer övülen vasıfların tamamı onda toplanmış ve yerilen huyların hepsinden arınmış ise, 'en yüksek kalitede şiir' denilsin. Bunun zıddı halde bulunana da 'en düşük kalitede şiir' denilsin. Her iki halden sebepler bir araya gelen şeye ise, iyiye veya kötüye yakınlığı yahut orta yerde duruşuna göre bir isim verilir; (işte) bu orta halde olana 'salih' veya 'mutavassıt' yahut 'ne iyi ne kötü' denir. Zira her şeyde orta hallerin yolu, iki ucu olumsuzlamakla sınırlandırmaktır; nitekim ılık – ki sıcak ile soğuk arasındadır – için 'ne sıcak ne soğuk', ekşimsi – ki tatlı ile ekşi arasındadır – için 'ne tatlı ne ekşi' denir.
Şiirin Manaları
Bahsetmek istediğim şeyden önce sağlamlaştırılması ve öne alınması gereken hususlardan biri de şudur: Manaların tamamı şaire arz edilmiştir; o, bunlardan sevdiği ve tercih ettiği şey hakkında konuşabilir, söz söylemek istediği bir mana kendisine yasaklanmış değildir. Zira manalar, konulmuş madde (hammadde) konumunda; şiir ise onlarda sûret (form) gibidir. Nitekim her sanatta, kendisinden sûretlerin tesirini kabul edecek konulmuş bir şeyin bulunması zaruridir; marangozlukta ahşap, kuyumculukta gümüş gibi.
Şaire, yücelik ve alçaklık, hayâsızlık ve iffet, şımarıklık ve kanaat, medih ve hiciv gibi övülen ve yerilen manalardan herhangi birine girdiğinde, o hususta tahsîni (güzelleştirmeyi) istenen gayeye ulaştırmayı gözetmesi gerekir.
Yine öne alınması gereken hususlardan biri de şudur: Şairin, iki kaside veya iki sözde (beyitte) kendisiyle çelişmesi – bir şeyi güzel bir şekilde vasfedip sonra onu yine güzel bir şekilde yermesi – kendisine kınanacak veya ayıplanacak bir fiil değildir; bilakis bu, bence şairin sanatındaki gücüne ve ona olan iktidarına delildir.
İşte bu iki manayı öne almış bulunuyorum,
الصناعة ما يبلغه إياه، سمي حاذقاً تام الحذق، وإن قصر عن ذلك نزل له اسم بحسب الموضع الذي يبلغه في القرب من تلك الغاية والبعد عنها، كان الشعر أيضاً، إذ كان جارياً على سبيل سائر الصناعات، مقصوداً فيه وفي ما يحاك ويؤلف منه إلى غاية التجويد، فكان العاجز عن هذه الغاية من الشعراء إنما هو من ضعفت صناعته. صفات الشعرفإذ قد صح أن هذا على ما قلناه، فلنذكر الصفات التي إذا اجتمعت في الشعر كان في غاية الجودة، وهو الغرض الذي تنتحيه الشعراء بحسب ما قدمناه من شريطة الصناعات، والغاية الأخرى المضادة لهذه الغاية، التي هي نهاية الرداءة.وأذكر أسباب الجودة وأحوالها وأعداد أجناسها، ليكون ما يوجد من الشعر قد اجتمعت فيه الأوصاف المحمودة كلها، وخلا من الخلال المذمومة بأسرها، يسمى شعراً في غاية الجودة، وما يوجد بضد هذا الحال يسمى شعراً في غاية الرداءة، وما يجتمع فيه من الحالين أسباب ينزل له اسم بحسب قربه من الجيد أو من الردئ، أو وقوفه في الوسط الذي يقال لما كان فيه: صالح أو متوسط، أو لا جيد ولا رديء، فإن سبيل الأوساط في كل ما له ذلك أن تحد بسلب الطرفين، كما يقال مثلاُ في الفاتر - الذي هو وسط بين الحار والبارد - إنه لا حار ولا بارد، والمز - الذي هو وسط بين الحلو والحامض - إنه لا حلو ولا حامض. معاني الشعرومما يجب توطيده وتقديمه، قبل الذي أريد أن أتكلم فيه، أن المعاني كلها معرضة للشاعر، وله أن يتكلم منها، فيما أحب وآثر، من غير أن يحظر عليه معنى يروم الكلام فيه، إذ كانت المعاني بمنزلة المادة الموضوعة، والشعر فيها كالصورة، كما يوجد في كل صناعة من أنه لا بد فيها من شيء موضوع يقبل تأثير الصور منها، مثل الخشب للنجارة، والفضة للصياغة.وعلى الشاعر إذا شرع في أي معنى كان، من الرفعة والضعة، والرفث والنزاهة، والبذخ والقناعة، والمدح والعضيهة، وغير ذلك من المعاني الحميدة والذميمة: أن يتوخى البلوغ من التجويد في ذلك إلى الغاية المطلوبة.ومما يجب تقديمه أيضاً أن مناقضة الشاعر نفسه في قصيدتين أو كلمتين، بأن يصف شيئاً وصفاً حسناً، ثم يذمه بعد ذلك ذماً حسناً أيضاً، غير منكر عليه ولا معيب من فعله، إذا أحسن المدح والذم، بل ذلك عندي دليل على قوة الشاعر في صناعته واقتداره عليها.وإنما قدمت هذين المعنيين،
Bir grup insanın, şair iki yöntemi kullandığında şiiri kınadığını gördüğümde, İmruülkays'ı şu beytinde kınayanları da gördüm: "فَمِثْلُكِ حُبْلى قد طرَقْتُ ومُرْضِعٍ … فَأَلهيْتُها عنْ ذِي تَمائِمَ مُحْوِلِ / إذا ما بَكَى مِنْ خَلْفِهَا انْصَرَفَتْ لَهُ بِشِقٍّ وتَحْتِي شِقُّهَا لَمْ يُحَوَّلِ" ve bunun müstehcen bir mana olduğunu söylerler. Oysa mananın kendisindeki müstehcenlik, şiirin kalitesini ortadan kaldırmaz; tıpkı marangozluğun kalitesine, mesela tahtanın kötü olmasının zarar vermemesi gibi. Aynı şekilde, bu şairi daha önce sunduğum ikinci yöntemi kullanması dolayısıyla kınayanları da gördüm; o, bu yöntemi güç ve kudret olarak kullanmış, ihsan ve maharetle uygulamıştır. Bunun bir örneği şu beytidir: "فَلَوْ أنَّ ما أَسْعَى لأَدْنَى معِيشَة / كفَانِي ولم أطْلُبْ قليلٌ مِنَ المَالِ / وَلَكِنَّمَا أَسْعى لِمَجْدٍ مُؤثَّلٍ … وقَدْ يُدْرِكُ المجْدَ المُؤثَّلَ أَمْثالِي" ve bir başka yerdeki şu sözü: "فَتَمْلَأ بَيْتَنا أقِطاً وسمْناً … وَحَسْبُك من غِنىً شِبَعٌ وَرِيُّ". Onu kınayan, bunun tenakuz olduğunu iddia eder; zira o, bir yerde yüksek himmet sahibi olduğunu ve bayağı geçimden hoşnut olmadığını vasfetmiş, diğer yerde ise kanaati övmüş ve insanın doyması ve kanmasının yeterli olduğunu bildirmiştir. Bunları zikrettiğim için, bu kınayıcıya cevap vermekte bir beis yoktur; böylece onun delil olarak ileri sürdüğü şey, bu ilmi incelemeyi tercih edenlere maharet kazandırmaya bir vesile teşkil eder. Şöyle derim: O, önce İmruülkays'ın sözünü iyice inceleyip tetkik etseydi, bir manayı diğeriyle nakzeden bir şey bulamazdı; bilakis iki şiirdeki manalar mutabıktır. Ancak birinde diğerini nakzetmeyen bir ziyade yapmıştır. Zira o, iki manadan birinde şöyle demiştir: "Keşke en düşük geçim için çabalasaydım, az bir mal bana yeterdi." Bu, "Sana doymak ve kanmak yeter" sözüne uygundur. Fakat birinci manada hiçbir şeyi nakzetmeyen bir ziyade vardır, o da şu sözüdür: "Fakat ben sadece bana yetecek kadar için çabalamıyorum."
لما وجدت قوماً يعيبون الشعر إذا سلك الشاعر فيه هذين المسلكين، فإني رأيت من يعيب امرأ القيس في قوله:فمِثْلُكِ حُبْلى قد طرَقْتُ ومُرْضِعٍ … فَأَلهيْتُها عنْ ذِي تَمائِمَ مُحْوِلِإذا ما بَكَى مِنْ خَلْفِهَا انْصَرَفَتْ لَهُ بِشِقٍّ وتَحْتِي شِقُّهَا لَمْ يُحَوَّلِويذكر أن هذا معنى فاحش، وليس فحاشة المعنى في نفسه مما يزيل جودة الشعر فيه، كما لا يعيب جودة النجارة في الخشب مثلاُ رداءته في ذاته.وكذلك رأيت من يعيب هذا الشاعر أيضاً في سلوكه للمذهب الثاني الذي قدمته، حيث استعمله اقتداراً وقوة، وتصرف فيه إحساناً وحذاقة، وذلك قوله في موضع:فلَوْ أنَّ ما أَسْعَى لأَدْنَى معِيشَة كَفانِي ولم أطْلُبْ قليلٌ مِنَ المَالِولَكِنَّمَا أَسْعى لِمَجْدٍ مُؤثَّلٍ … وقَدْ يُدْرِكُ المجْدَ المُؤثَّلَ أَمْثالِيوقوله في موضع آخر:فَتَمْلَأ بَيْتَنا أقِطاً وسمْناً … وَحَسْبُك من غِنىً شِبَعٌ وَرِيُّفإن من عابه، زعم أنه من قبل المناقضة، حيث وصف نفسه في موضع بسمو الهمة وقلة الرضى بدنئ المعيشة، وأطرى في موضع آخر القناعة، وأخبر عن اكتفاء الإنسان بشبعه وريه.وإذ قد ذكرت ذلك، فلا بأس بالرد على هذا العائب في هذا الموضع، ليكون في ما احتج به بعض التطريق لمن يؤثر النظر في هذا العلم إلى التمهر فيه، فأقول: إنه لو تصفح أولاً قول امرئ القيس حتى تصفحه لم يوجد ناقض معنى بآخر، بل المعنيان في الشعرين متفقان، إلا أنه زاد في أحدهما زيادة لا تنقض ما في الآخر، وليس أحد ممنوعاً من الاتساع في المعاني التي لا تتناقض، وذلك أنه قال في أحد المعنيين: فلو أنني أسعى لأدنى معيشة كفاني القليل من المال.وهذا موافق لقوله:وحسبك من غنىً شبع ورىلكن في المعنى الأول زيادة ليست بناقضة لشيء، وهو قوله: لكنني لست أسعى لما يكفيني،
Lakin bir yücelik elde etmek isterim. Şu halde iki şiirde insanın az ile yetinmesine delalet eden iki mana birbiriyle uyumludur. Birinci şiirde, onun himmetinin yüksekliğine işaret eden fazlalık, bu iki manadan hiçbirini iptal etmez ne de onu nesheder. Kanaatimce bu kusur bulan zat, İmruülkays'ın şiirlerden birinde "Az olan kendisine yeter" dediğini, diğerinde ise "Az olan kendisine yetmez" dediğini zannetmiştir. Söylediklerimizle açığa çıkmıştır ki bu şair böyle bir şey söylememiş ve buna gitmemiştir. Bununla birlikte eğer söyleyip bu manaya gitmiş olsaydı, bence -bir şart koşmadığı ve birbirini nakzetmemesi gerekmediği için- hatalı olmazdı. Ne de tek bir kelimede izlediği bir mana vardı; eğer olsaydı dahi kusur sayılmazdı. Zira şairin sadık olarak nitelenmesi gerekmez; bilakis ondan istenen, herhangi bir manaya girdiğinde o an içinde bulunduğu vakitte onu güzelce ifade etmesidir; yoksa başka bir vakitte söylediğini neshetmemesi talep edilmez. Bunları önceden sunduktan sonra şunu belirteyim: Daha önce kimsenin ulaşmadığı bir manayı istinbat ederken, istinbat edilen manalarına ve sanatlarına delalet edecek isimler koymaya ihtiyaç duydum. Bundan ortaya çıkanlara icat ettiğim isimler koydum ve bunu yaptım. İsimler -işaretler oldukları için- onlarda çekişme yoktur; eğer koyduklarımla yetinirlerse ne âlâ, aksi takdirde koyduklarıma itiraz eden herkes onlar için dilediği isimleri icat etsin; bu hususta çekişme yoktur. Takdim etmem gerekeni takdim ettikten sonra diyorum ki: Şiir, söylediğimiz üzere, bir manaya delalet eden vezinli ve kafiyeli bir lafızdır. Bu had, umumî şiir cinsinden ve onu diğerlerinden ayıran fasıllarından alınmış olduğu için, bu cinsin manaları ve fasılları onda mevcuttur; nasıl ki her haddede haddinin manaları bulunursa öyle. Meselâ insan, "diri, konuşan ve ölümlü" olarak haddedilir. İnsan için bir cins olan hayat manası -ki hareket ve hissetmektir- insanda mevcuttur. Yine konuşma manası -ki onu konuşmayandan ayıran fasıldır- onda mevcuttur; o da hayal etme, hatırlama ve düşünmedir. İnsan haddindeki ölüm manası -ki hareketin bâtıl olmasını kabul etmektir- de böyledir. Aynı şekilde şiir için cins olan lafzın manası da şiirde mevcuttur; o da sesle çıkan, üzerinde uzlaşılmış harflerdir. Yine vezin manası, kafiye manası ve lafzın delalet ettiği mana da böyledir. Mesele söylediğimiz gibi olunca, şiir ancak haddinin kuşattığı bu sebeplerin bir araya gelmesinden ibarettir. Her birleşik ve her terkip şeylerden oluştuğu ve şeylerin birbiriyle telifi bulunduğu, bunların sayısı şeylerin çokluğuna ve azlığına göre artıp eksildiği için, şiirin de birleşik olması hasebiyle şu kaçınılmazdır:
ولكن لمجد أؤثله.فالمعنيان اللذان ينبئان عن اكتفاء الإنسان باليسير في الشعرين متوافقان، والزيادة في الشعر الأول، التي دل بها على بعد همته، ليست تنتقض واحداً منهما ولا تنسخه.وأرى أن هذا العائب ظن أمرأ القيس قال في أحد الشعرين: إن القليل يكفيه، وفي الآخر: إن القليل لا يكفيه.وقد ظهر بما قلناه أن هذا الشاعر لم يقل شيئاً من ذلك ولا ذهب إليه، ومع ذلك فلو قاله وذهب إليه ما كان عندي مخطئاً من أجل أنه لم يكن في شرط شرطه يحتاج إلى أن لا ينقض بعضه بعضاً، ولا في معنى سلكه في كلمة واحدة، ولو كان فيه لم يجر مجرى العيب، لأن الشاعر ليس يوصف بأن يكون صادقاً، بل إنما يراد منه، إذا أخذ في معنى من المعاني كائناً ما كان أن يجيده في وقته الحاضر، لا أن يطالب بأن لا ينسخ ما قاله في وقت آخر.ومع ما قدمته، فإني لما كنت آخذاً في استنباط معنى لم يسبق إليه من يضع لمعانيه وفنونه المستنبطة أسماء تدل عليها، احتجت أن أضع لما يظهر من ذلك أسماء اخترعتها، وقد فعلت ذلك، والأسماء لا منازعة فيها إذ كنت علامات، فإن قنع بما وضعته وإلا فليخترع لها كل من أبى ما وضعته منها ما أحب، فليس ينازع في ذلك.وإذ قدمت ما احتجت إلى تقديمه فأقول: إنه لما كان الشعر على ما قلناه لفظاً موزوناً مقفى يدل على معنى، وكان هذا الحد مأخوذاً من جنس الشعر العام له وفصوله التي تحوزه عن غيره، كانت معاني هذا الجنس والفصول موجودة فيه، كما يوجد في كل محدود معاني حده، لأن الإنسان مثلاً يحد بأنه حي ناطق ميت، فمعنى الحياة التي هي جنس للإنسان موجود في الإنسان، وهو التحرك والحس، وكذلك معنى النطق - الذي هو فصله مما ليس بناطق - موجود فيه، وهو التخيل والذكر والفكر، ومعنى الموت - الذي في حد الإنسان - وهو قبول بطلان الحركة، فكذلك أيضاً معنى اللفظ الذي هو جنس للشعر موجود فيه، وهو حروف خارجة بالصوت متواطئاً عليها، وكذلك معنى الوزن، ومعنى التقفية، ومعنى ما يدل عليه اللفظ.وإذ كان ذلك كما قلنا، فالشعر إنما هو ما اجتمع من هذه الأسباب التي يحيط بها حده.ولما كان كل مجتمع، وكل مؤلف من أمور، وللأمور تألف من بعضها مع بعض، يزيد عددها فيه وينقص على حسب كثرة الأمور وقلتها، وجب أن يكون الشعر أيضاً لما كان مجتمعاً من
Asıl metin: Sebeblerin (esbâbın) bu şekildeki te'lîflerinin (terkîblerinin) kısımlarının birbirine bu mecrada cereyan etmesinin ve bu te'lîflerin sayımı, eğer istiâb edilip de te'lîfsiz olan müfred esbâbın adedine ilâve edilirse, o takdirde şiir bahsinde söz söylenmesi vâcib olan bütün esbâbı kuşatmış olur, derim. Şöyle ki: Şiirin hudûdu üzere ihâta edilen müfred esbâb, evvelce beyân ettiğimiz gibi dört aded olduğunda —ki bunlar lafız, mânâ, vezn ve takfiyedir— bu adede göre, bunların altı tür te'lîfî olması gerekirdi. Ancak ben lafız, mânâ ve veznin birbiriyle i'tilâf ettiğini ve bunların birbirleriyle i'tilâfından, içinde söz söylenen mânâlar doğduğunu gördüm. Kāfiyenin ise diğer esbâbın hiçbiriyle (tek başına) bir i'tilâfı bulunmadığını gördüm. Ne var ki, ona nazar ettiğimde, bir cihetten onun, beytin diğer kısımlarının i'tilâfının delâlet ettiği mânâya delâlet ettiğini buldum. Ammā diğerleriyle (tek başına) böyle değildir. Zira kāfiye, şiirdeki beytin diğer lafızları gibi bir lafızdan ibarettir ve onun da bir mânâya delâleti vardır; tıpkı o lafzın da olduğu gibi. Vezn ise, mânâya delâlet eden şiirin bütün lafızları üzerine vâkî olan bir şeydir. Mesele böyle olunca, diğer üç şeyin (lafız, mânâ, vezn) te'lîfi, kāfiyenin i'tilâfını da intizâm etmiş olur. Çünkü kāfiye, başkalarıyla i'tilâf eden şiir lafızlarının diğerleri gibi bir lafız olmaktan öteye geçmez. Ammā kāfiye olması cihetinden, bunun başka bir şeyle i'tilâf etmesi gerekli olan zâtî bir keyfiyet değildir. Zira bu lafza "kāfiye" denilmesi, ancak beytin maktâı ve sonu olması sebebiyledir; yoksa onun zâtî bir maktâ oluşu değildir. Bilakis bu, beytin ondan sonra başka bir lafzının bulunmaması sebebiyle ârız olan bir durumdur. Tertîb (sıralama) ve bir şeyin kendisini takip eden bir şeyin bulunmaması, o şeyde kāim olan zâtî bir keyfiyet değildir. İşte kāfiyenin, kāfiye olması cihetinden diğerleriyle te'lîfi bulunmamasının sebebi budur. Ammā delâlet ettiği mânâ cihetinden, bu, onun i'tilâf ettiği şeyle mânânın te'lîfidir. Yalnız ben bu kitapta bunu, bir adlandırma yoluyla kāfiyeye nisbet ettim. Eğer bir kimse bunu, kāfiyenin mânâsının i'tilâf ettiği şeyle te'lîfine nisbet etmek isterse, ona mâni olmam. Böylece bu esbâbın birbirleriyle i'tilâfından doğan kısımlar dört aded oldu: Lafzın mânâ ile i'tilâfı, lafzın vezn ile i'tilâfı, mânânın vezn ile i'tilâfı ve mânânın kāfiye ile i'tilâfı. Şiirin cinsleri ise sekiz aded oldu: Bunlar, hudûdu üzere delâlet eden dört müfred basît (tekil) ve bunlardan te'lîf edilmiş olan dört (bileşik) kısımdır. Bu sekizin her biri için, kendisiyle medholunduğu sıfatlar ve kendisinden dolayı ayıplandığı haller bulunduğundan, vâcib oldu ki, olsun...
أسباب أن تكون أقسام تأليف هذه الأسباب بعضها إلى بعض جارياً هذا المجرى، وأن يكون تعديد هذه التأليفات إذا استوعب وأضيف ذلك إلى عدة الأسباب المفردات من غير تأليف، فقد أتى على جميع الأسباب التي يجب الكلام فيها من أمر الشعر، فأقول: إنه لما كانت الأسباب المفردات التي يحيط بها على حد الشعر على ما قدمنا القول فيه أربعة، وهي اللفظ، والمعنى، والوزن، والتقفية، وجب - بحسب هذا العدد - أن يكون لها ستة اضرب من التأليف، إلا أني وجدت اللفظ والمعنى والوزن تأتلف، فيحدث من ائتلافها بعضها إلى بعض معان يتكلم فيها، ولم أجد للقافية مع واحد من سائر الأسباب الأخر ائتلافاً، إلا أني نظرت فيها فوجدتها، من جهة ما، أنها تدل على معنى لذلك المعنى الذي تدل عليه ائتلاف مع معنى سائر البيت، فأما مع غيره فلا، لأن القافية إنما هي لفظة مثل لفظ سائر البيت من الشعر، ولها دلالة على معنى، كما لذلك اللفظ أيضاً، والوزن شيء واقع على جميع لفظ الشعر الدال على المعنى، فإذا كان ذلك كذلك فقد انتظم تأليف الثلاثة الأمور الأخر ائتلاف القافية أيضاً، إذ كانت لا تعدو أنها لفظة كسائر لفظ الشعر المؤتلف مع غيره.فأما من جهة ما هي قافية، فليس ذلك ذاتاً يجب لها أن يكون لها به ائتلاف مع شيء آخر، إذ كانت هذه اللفظة إنما قيل فيها: إنها قافية من أجل أنها مقطع البيت وآخره، وليس أنها مقطع ذاتي لها، وإنما هو شيء عرض لها بسبب أنه لم يوجد بعدها لفظ من البيت غيرها، وليس الترتيب، وأن لا يوجد للشيء تال يتلوه، ذاتاً قائمةً فيه، فهذا هو السبب في أن لم يكن للقافية من جهة ما هي قافية تأليف مع غيرها.فأما من جهة ما تدل عليه، فإن ذلك تأليف معنى إلى ما يتألف معه، إلا أني نسبته في هذا الكتاب إلى القافية على سبيل التسمية، وإن أراد مريد أن ينسب ذلك إلى أنه تأليف معنى القافية إلى ما يتألف معه لم أضايقه، فصار ما حدث من أقسام ائتلاف بعض هذه الأسباب إلى بعض: أربعة، وهي: ائتلاف اللفظ مع المعنى، وائتلاف اللفظ مع الوزن، وائتلاف المعنى مع الوزن، وائتلاف المعنى مع القافية، وصارت أجناس الشعر ثمانية، وهي: الأربعة المفردات البسائط التي يدل عليها حده، والأربعة المؤلفات منها.ولما كان لكل واحد من هذه الثمانية صفات يمدح بها، وأحوال يعاب من أجلها، وجب أ، يكون
Şiirin iyisi ve kötüsü bu (vasıflara) bağlıdır; zira ondan hiçbir şey dışarı çıkmaz. Şimdi her birindeki iyilik vasıflarını zikretmeye başlayalım ki, bunların tamamı bir şiirde toplandığında o şiir nihayet derecede iyi olsun. Peşinden de kusurları zikredelim ki, bunların tamamı bir şiirde toplandığında o şiir nihayet derecede kötü olsun. Hiç şüphesiz ki bu iki uç, zikredeceğimiz bütün vasıfları ve kusurları kapsadığında ve her şiir bütün vasıfları veya bütün kusurları toplamadığında, övgü ile yergi arasındaki orta derecelerin övülen ve yerilen sıfatları içermesi gerekir. Bir şiirde vasıflar ne kadar çoksa, iyiliğe o kadar meyyal; kusurlar ne kadar çoksa, kötülüğe o kadar yakın olur. Vasıf ve kusurların eşit olduğu şiir ise övgü ile yergi arasında orta derecede olur. Uçlardaki (iyi ve kötü) vasıf ve kusurlar hazır olduğunda bu tespiti yapmak, düşünceyi işleten ve şiiri güzelce tetkik eden kimse için uzak değildir. İkinci Fasıl: Vasıflar. Şimdi sekiz türden, dört müfredin ilki olan lafızdan başlayalım; bunun ve diğer türlerin vasıflarını zikredelim ve bu faslı yalnızca vasıfların zikrine hasredelim. Lafzın vasfı: Cömert (sehî), harflerin mahreçlerinden çıkışı kolay, üzerinde fasâhat parıltısı olması ve beşâatten arınmış olmasıdır. Diğer şiir vasıflarından yoksun olsa bile bu vasıfları taşıyan şiirlere örnek olarak Hadıra ez-Zübyânî'nin bir kasidesinin teşbîbinden şu beyitlerdir: Yüz çevirdi, nihayet seni berrak ve geniş bir alnıyla cezbetti; o alın boynu uzun ceylan yavrusunun dikilmiş boynu gibidir. İki gözüyle, ceylan gözlü bir hurinin; onun bakışını uykulu sanırsın, oysa o asil bir kadının ilk gözyaşı gibidir. Ve seninle sohbete daldığında onu görürsün, güzel bir yüz, gülümsemesi tatlı bir su gibi hoştur. Tıpkı geceleyin esen bir rüzgârın getirdiği tâze bulut gibi ki, sabah rüzgârı onu dimdik bir ağacın yanına indirir, o ağacın suyu güzel ve havuzu hoştur. Seller onunla oynadı, sonra suyu hılraf (bir bitki) kökleri arasında kesilmiş birikinti haline geldi. Ey Sümeyye! Yazık sana, bir genç topluluğu bildin mi? Onların zevkini alçak bir tepede sabah vaktinde terkettim. Seher vaktinde üzerime hücum ettiler; onlara bir küpten (şarap) sabahlattım ki, o kurban kanı gibi kırmızıdır, karıştırılmış.
جيد ذلك ورديئه لاحقين للشعر، إذ كان ليس يخرج شيء منه عنها، فلنبدأ بذكر أوصاف الجودة في واحد واحد منها، ليكون مجموع ذلك إذا اجتمع للشعر كان في نهاية الجودة، ونعقب ذلك بذكر العيوب، ليكون أيضاً مجموع ذلك إذا اجتمع في شعر كان في نهاية الرداءة، ولا محالة أنه إذا كان هذان الطرفان مشتملين على جميع النعوت والعيوب التي نذكرها، ولم يكن كل شعر جامعاً جميع النعوت أو جميع العيوب، وجب أن تكون الوسائط التي بين المدح والذم تشتمل على صفات محمودة وصفات مذمومة، فما كان فيه من النعوت أكثر، كان إلى الجودة أميل، وما كان فيه من العيوب أكثر كان إلى الرداءة أقرب، وما تكافأت فيه النعوت والعيوب كان وسطاً بين المدح والذم، وتنزيل ذلك إذا حضر ما في الطرفين من النعوت والعيوب لا يبعد على من أعمل الفكر وأحسن سبر الشعر. الفصل الثانيالنعوتفلنبدأ من ذكر الأجناس الثمانية بأولها من الأربعة المفردات، وهو اللفظ، ونذكر نعوت ذلك ونعوت سائر الأجناس، ونجعل هذا الفصل مقصوراً على ذكر النعوت. نعت اللفظأن يكون سمحاً، سهل مخارج الحروف من مواضعها، عليه رونق الفصاحة، مع الخلو من البشاعة، مثل أشعار يوجد فيها ذلك، وإن خلت من سائر النعوت للشعر، منها أبيات من تشبيب قصيدة للحادرة الذبياني، وهي:وَتَصَدَّفَتْ حتَّى اسْتَبَتْكَ بِوَاضِحٍ … صلْتٍ كَمُنْتَصَبِ الغَزَالِ الأَتْلَعِوَبمُقْلَتَيْ حَوْراء تَحْسِبُ طَرْفَهَا … وَسْنَانَ حُرةِ مُسْتَهَلِّ المَدْمَعِوإذا تُنَازعكَ الحَدِيثَ رأَيتَها … حَسَناً تَبسُّمُهَا لَذِيذَ المَكْرَعِكَغَرِيضِ سَارِيةٍ أَدرَّتْهُ الصَّبا … بنزيلِ أسجَرَ طيِّب المُسْتَنْقَعِلَعِبَ السُّيُولُ بِهِ فأَصْبحَ مَاؤُهُ … غَلَلاً تقطَّعَ في أُصُولِ الخِرْوَعفَسُمَىَّ ويْحَكِ هَلْ عَلِمْتِ بِفتْيَةٍ … غادَيْتُ لذَّتَهُمُ بأدْكَنَ مُتْرَعبكَرُوا عَلَيَّ بِسُحْرَةٍ فصبحْتُهُمْ … من عَاتِقٍ كَدمِ الذَّبِيحِ مُشَعْشعِ
Bu türden olarak Muhammed b. Abdullah es-Sülemânî'nin şu sözü gelir:
— Ne kadar da çok, ey kişi, Merrân'da bir avlu sana özlem uyandırır; orayı şiddetli rüzgârlar süpürür durur. Orada harabe yurt kalıntıları, boyun bükmüş ceset parçaları vardır; üzerlerine ötücü güvercinler ağlarlar. Yine orada, ince kumaşlar içinde salınan bembeyaz kadınlar — sanki onlara otlakları hoş gelen bir tepenin yaban ceylanlarıdır. Bir bekleyişten sonra bizden bir sözleşme vaktini naylanmış, üzerini kabartan sellerle örtülü bir yerde kararlamışlardı. Derken elbiseleri —sanki çiseleyen yağmurların ıslattığı— sessizce oturup kaldılar. Geceleyin geldiler; hevâ bizi, gözlerin aldandığı bir tepeye yöneltip sürükledi. Nihayet serzenişimizin boğuntusunu bitirdiğimizde — serzenişin ardından gözyaşları taşmıştı— aramızda süregelen bir fısıltı dolaştı ki, o fısıltı, kulaklar iyice algıladığında bize hastalığı artırıyordu. O esnada gece kısa bir süreydi; kadınlar kalktılar —sabahın aydınlığı (artık) yayılmıştı— ve bizde olanın benzeri bir hasretle kıvranarak ayrıldılar; arkalarından gözyaşları aktı. Sırtına örtülen ince kumaşın göz kamaştırdığı, bakire develerini sürüp gidiyorlardı — tıpkı birbiri üzerine yığılan ılgın yılanı gibi kabarıp kıvrılıyordu. Biz de, gözleri sanki suyu çekilmiş parlak kuyulara benzeyen ince dudaklı develere doğru yöneldik.
Yine bu türden olarak eş-Şemmâh'ın eşeğinin anırmasını anlatan iki beyti gelir:
— On birinci gün, eşeğin dişlerinin ardında bir yanık gibi bir ses çıkardı mı; o anırmasının ilk sesi (nefes alıp vermenin) en uzağıdır, sonu ise boğuk bir hırıltıdır.
Yine bunlardan olarak Cübeyhâ el-Eşca‘î'nin şu beyitleri gelir:
— Yüce bir yerdeki toplam — yurtlar senin gönlünü ürpertti; oysa yurtlar ürpertir (durur). O yurtlar çoktan yıpranmış, eski izlerini yağmur ve etekleri sürüklenen salıntılı yeller değiştirmiştir. Ovaların tepelerinde gezici, kumlukları haykıran, otları yerinden söken bir rüzgârdır o. Ey iki arkadaşım! Beni kaldırın — çünkü baş ağrısını iyileştiren şey yükseltilir; yükseltilen şey kişiyi kendinden geçirir. Sırtı (eğeri) yontulmuş kazığa, etrafını kuşatan seyislerin elindeki bir direğe benzeyen, süratli ve geçit vermez bir deveye binelim. Her bir hareketi sel gibi akışlı; sanki uçmak üzereyken durup kanat çırpan bir kartal gibidir. O deve, yol kesilen yerde kurtulur; onun dönüşüne karışan, köprücük kemiği hizasından eğilen ince tüylü bir ceylandır. Öğle sıcağı dairesinde konakladılar — iyice kızıştıktan sonra; oysa mahzundaki gözler (öylece) boyun eğmişti.
ومن هذا الجنس قول محمد بن عبد الله السلاماني:ألا رُبَّمَا هاجت لك الشَّوْق عَرْصَةٌ … بِمَرّانَ تَمْرِيها الرِّيَاحُ الزَّعَازِعُبها رَسْمُ أَطْلَالٍ وَجثْمٌ خَوَاشِعُ … علَيْهِنَّ تَبْكِي الهَاتِفَاتُ السَّوَاجعُوَبِيضٌ تَهَادَى في الرِّياط كأَنَّها … مَهَا رَبْوَةٍ طَابَتْ لَهُنَّ الْمراتِعُتحَرَّيْنَ مِنَّا مَوْعِداً بعد رِقْبَةٍ … بِأَعْقَرَ تَعْلُوهُ الشُّروجُ الدَّوَافعُفَجِثن هُدُوَّاً والثِّيَابُ كأَنَّهَا مِنَ الطَّلِّ بَلَّتْها الرِّهَامُ النَّوَاشِعُطُرُوقاً وأَلجأَنا الهَوَى نَحْوَ رُبْوَةٍ … بها غفَلتْ عَنَّا العُيُونُ الخَوادِعُفلمَّا قَضَيْنا غُصَّةً من عِتَابِنَا … وقدْ فَاض مِن بَعْد العِتَابِ المَدَامِعُجرًى بيْنَنا مِنَّا رَسِيسٌ يزيدُنا … سقاماً إذا ما اسْتيقنتْهُ المسامِعُقَلِلاً وكان اللَّيْلُ في ذاك ساعةً … وقُمنَ ومعرُوفٌ مِنَ الصُّبْحِ صادِعُووَليّنَ مِنْ وجدٍ بِمِثْلِ الّذِي بِنَا … وَسَالتْ علَى آثارِهِنَّ المْدَارِعُيُزَجِّين بِكْراً يَبْهَرُ الرَّيْطُ متْنَهَا كما مَار ثُعْبَانُ الْغَضا المُتَدَافِعُوقُمْنَا إلى خُوصٍ كأَنَّ عُيُونها … قِلاتٌ تَرَاخى ماؤُها فهُو نَاصِعُومنه بيتان للشماخ يذكر نهيق الحمار:إذا نَبَرَ التَّعْشِير نبْراً كأنَّهُ … بِقارِحِهِ مِنْ خَلْفِ نَاجِذِهِ شجِبعيدُ مَدَى التَّطْرِيبِ أوّلُ صَوْتِهِ … سَحِيلٌ وأدْنَاهُ شحيجُ مُحَشْرَجِومنها أبيات لجبيهاء الأشجعي:أمِنَ الْجَمِيعِ بذِي الْيفَاعِ رُبُوعُ … رَاعتْ فُؤَادَكَ والرُّبُوعُ تَرُوعُمِنْ بعْدِ ما بَلِيَتْ وغيَّرَ آيَها … قَطْرٌ ومُسْبَلَةُ الذُّيُولِ خَرِيعُجوالَةٌ بِرُبى الْمَلَا غوْليَّةٌ … برَغامِهِنَّ مُربَّةٌ زُعْزُوعُيا صاحِبيَّ ألَا ارْفعاني إنَّهُ … يَشْفِى الصُّدَاعَ فَيَذْهَلُ المرْفُوعُألواحَ نَاجيةٍ كأَنَّ تَلِيلَهَا … جِذْعٌ تُطِيفُ به الرُّقاةُ منِيعُفي كُلِّ مُطَّرِدِ الدُّفَاقِ كَأَنَّهُ … نسْرٌ يُرَنِّقُ حَانَ مِنْهُ وُقُوعُتَنْجُو إذَا نَجِدَتْ وعارَضَ أوْبَهَا … سِلَقٌ أَلْحْنَ مِن النِّيَاطِ خَضُوعُعرّسْنَ دائِرَةَ الظَّهيرَةِ بَعْدَمَا … وُغِّرْنَ والحدَقُ الكنِينُ خَشُوعٌ
Derin ve tozlu bir yerde, onun kavisli kısmı kavuşur; rüzgârın dalları arasında yankılanır. Onların yurdunu yırtık pırtık, aç bir kurt gibi dolaşır; boş, malı tüketilir ve kaybolur.
Buna benzer olarak şu da:
"Mina'da her ihtiyacımızı giderdiğimizde / ve köşeleri mesheden o meshetti; / siyah develere eyerleri bağlandı / ve yola çıkan, gitmekte olana bakmadı. / Sözlerin uçlarına tutunduk aramızda / ve vadiler, develerin boyunlarında aktı."
Veznin niteliği: Veznin, içinde bu bulunan şiirlerden olması, kolay bir aruza sahip olması, daha çok şiir vasıflarından yoksun olsa bile. Bunlardan Hassân'ın kasîdesi:
"Hassân'ı harekete geçiren nedir, konak yerlerinin izleri mi? / hayvanların yürüdüğü yer ve çadırların temeli mi? / Henüz yıkıldı onun çevresi / uzun zamanın geçmesiyle Tihâme vadisinde. / Dedikoducular umduklarına eriştiler / perçemli ip gibi yıpranmış. / Sanki onun ağzı soğuk bir kaynak / bulutların gölgesi altında bir kaldırım taşında."
Bunlardan Tarafe'nin kasîdesi:
"Bu gece beni yoklayacak olan kim, yoksa nasihat eden kim? / Geceyi zorlukla geçirdim, kalbim yaralı. / O gitti, şimdi kalbi şaşkın / onu bitkin düşüren bir hasret var, rahat vermez. / Sürü halinde, kaba ve taşkın / önce deve kafileleri, dağlar gibi yükselir. / Yükseklerde, rengi güzel bir nakış / Abkari işi, boğazlanmış kan gibi."
Aynı şekilde el-Münhal b. Ubeyd el-Yeşkürî'nin beyitleri:
"Yemin olsun ki, yağmurlu günde / genç kızın odasına girdim. / Güzel olgun kız, ipek ve kumaşta sallanırken / onu ittim, o da su birikintisine giden bir turac kuşu gibi ilerledi. / Onu büktüm, taze bir dal gibi eğildi. / Onu öptüm, genç bir ceylanın nefesi gibi nefes aldı. / Ve andolsun ki büyük ve küçük kadehlerle / şaraptan içtim."
بأَمقَّ أَغْبَر يَلْتَقِي حنَّانَهُ … للرِّيحِ بَيْنَ فُرُوعِهِ ترْجِيعُيَعْتَسُّ مَنْزِلَهُنَّ أَطْلَسُ جَائِعٌ … طَيَّانُ يُتْلَفُ مالَهُ ويَضِيعُومثله أيضاً:وَلَمَّا قَضَيْنَا من منىً كُلَّ حَاجَةٍ … ومَسَّحَ بالأركانِ منْ هُوَ ماسِحُوشُدَّتْ عَلَى دُهْمِ المَهارَى رِحَالُهَا … ولم يَنْظُرِ الغادِي الَّذِي هُوَ رَائِحُأَخَذْنَا بِأَطْرَافِ الأحَاديثِ بَيْنناَ … وَسَالتْ بِأَعْناقِ الْمَطِيِّ الأبَاطِحُ نعت الوزنأن يكون سهل العروض من أشعار يوجد فيها ذلك، وإن خلت من أكثر نعوت الشعر، منها قصيدة حسان:ما هَاجَ حسَّانَ رُسُومُ المُقَامْ … وَمَظْعَنُ الحيِّ وَمَبْنى الخِيامْوالنُّؤْيُ قد هدَّمَ أعْضَادَهُ … تقَادُمُ العَهْدِ بِوَادِ تِهامْقَدْ أدْرَكَ الوَاشُونَ ما أمَّلُوا … وَالحبْلُ مِنْ شَعْثاءِ رَثُّ الرِّمَامْكأَنَّ فَاهاً ثَغَبٌ بَارِدٌ … في رصَفٍ تَحْتَ ظِلالِ الْغَمَامْومنها قصيدة طرفة:من عائِدِي الليْلَةَ أَمْ مَنْ نَصِيحْ … بِتُّ بنَصْبِ فَفُؤَدِي قَرِيْحبَانَتْ فَأَمْسَى قلْبُهُ هائِمَاً … قَدْ شَفَّهُ وَجْدٌ بِهَا ما يُرِيحْفي سَلَفٍ أَرْعَنَ مُنْفجِرٍ … يُقْدِمُ أُولى ظُعُنٍ كالطُّلُوحْعَالينَ رَقْماً فاخِراً لونُهُ … منْ عَبْقَرِيٍّ كَنَجِيعِ الذَّبِيحْومثله أبيات للمنخل بن عبيد اليشكري:ولَقَدْ دخلت عَلَى الفَتَا … ةِ الخِدْر في اليَوْمِ المَطِيرِالكَاعِبِ الحَسْنَاءِ تَرْ … فلُ في الدّمَقْس وفِي الحَريرفَدفَعْتُهَا فَتَدافَعَتْ … مشْى القْطَاةِ إلى الْغَدِيرِوَعطَفْتُهَا فَتَعَطَّفَتْ … كَتَعَطُّفِ الغْصْنِ النَّضِيرِوَلَثْمُتها فَتَنَفَّسَتْ … كَتنفُّسِ الظَّبْيِ الْغَريرولَقَدْ شَرِبْتُ مِنَ المُدَا … مَةِ بِالكَبِيرِ وَبِالصَّغِيرِ
فَإِذَا سَكِرْتُ فَإِنَّنِي … رَبُّ الْخَوَرْنَقِ وَالسَّدِيرِ — "Sarhoş olduğumda ben … Hevzeng [sarayı]nın ve Sedîr'in sahibiyim." وَإِذَا صَحَوْتُ فَإِنَّنِي … رَبُّ الشُّوَيْهَةِ وَالْبَعِيرِ — "Ayıldığımda ise ben … küçük bir koyunun ve bir devenin sahibiyim." Bunun benzeri, Yahudi Ka'b b. el-Eşref'in beyitleridir: رَبَّ خَالٍ لِي لَوْ أَبْصَرْتَهُ … سَبِطِ الْمِشْيَةِ أَبَّاءٍ أَنِفٍ — "Ne olurdu bir görseydin, bir arkadaşım var; yürüyüşü yumuşak, onurlu ve izzetli." لَيِّنِ الْجَانِبِ فِي أَقْرَبِهِ … وَعَلَى الْأَعْدَاءِ سَمٌّ كَالذُّعُفِ — "Yakınındakilere karşı yumuşak huylu; düşmanlara karşı ise zehir gibi keskin." وَلَنَا بِئْرٌ رَوَاءٌ جَمَّةٌ … مَنْ يَرِدْهَا بِإِنَاءٍ يَغْتَرِفْ — "Bizim bol ve coşkun bir kuyumuz var; kim ona bir kap ile gelirse (suyunu) alır." وَنَخِيلٌ فِي تِلَاعٍ جَمَّةٌ … تُخْرِجُ التَّمْرَ كَأَمْثَالِ الْأَكُفِّ — "Vadilerdeki bol hurmalıklarımız var ki, hurmayı avuç içleri gibi (büyük) çıkarır." وَصَرِيرٌ مِنْ مَحَالٍ خِلْتَهُ … آخِرَ اللَّيْلِ أَهَازِيجَ بِدُفِّ — "Gece sonunda, bir kovanın (kuyudan çekilirken) çıkardığı gıcırtıyı, def eşliğinde söylenen şarkılar sanırsın."
التَّرْصِيع — Tarsi': Vezin niteliklerinden biri olup, beyit içindeki cüzlerin sonlarının secili veya buna benzer ya da aynı sarf kalıbından olmasını gözetmektir. Nitekim geçmiş dönemin seçkin ve büyük şairlerinin birçoğunun şiirlerinde olduğu gibi, muhdes (yeni dönem) şairlerin güzel şiirlerinde de bu bulunur.
Geçmiş dönem şairlerinin şiirlerinden biri, İmruü'l-Kays el-Kindî'nin şu sözüdür: مِخَشٍّ مِجَشٍّ مُقْبِلٍ مُدْبِرٍ مَعاً … كَتَيْسِ ظِبَاءِ الْحُلَّبِ الْعَدْوَانِ — "(At) döven, ezen; hem ileri atılan hem geri çekilen; … ceylan sürüsünün dağ keçisi gibi koşucu." O, ilk iki lafzı tek bir sarf kalıbında secili olarak getirmiş; onları takip eden diğer iki lafzı da sarf açısından bunlara benzer kılmıştır. Bazen seci, her bir tek lafızda değil, fakat aynı vezin üzere ikişer lafızda olur. Nitekim şu sözünde olduğu gibi: أَلَصُّ الضُّرُوسِ حَنِىُّ الضُّسُوعِ … تَبُوعٌ طَلُوبٌ نَشِيطٌ أَشِرٌ — "Dişleri sıkı, kaburgaları eğri; … ardına düşen, arayan, canlı ve şımarık." Başka bir kasidesinde ise aynı harf ile ikişer lafızda seci yapmıştır. Şu sözü gibi: وَأَوْتَادُهُ مَاذِيَّةٌ وَعِمَادُهُ … رُدَيْنِيَّةٌ فِيهَا أَسِنَّةُ قَعْضَبِ — "Kazıkları Mâzî [ağacı]ndandır, direği … Rüdeynî [mızrağı]dır; içinde Ka'zab'ın temrenleri vardır."
Züheyr b. Ebî Sülmâ şöyle demiştir: كَبْدَاءُ مُقْبِلَةٌ وَرْكَاءُ مُدْبِرَةٌ … قَوْدَاءُ فِيهَا إِذَا اسْتَعْرَضْتَهَا خَضَعُ — "Önden iri yanlı, arkadan geniş kalçalı; … yanaştığında boyun eğen, uzun boylu [dişi deve]." O, burada harflerin tecnisini aynı vezinlerle "فَعْلاءُ مُفْعَلَةٌ" kalıbında getirmiştir.
Evs b. Hacer demiştir: جُشَّا حَنَاجِرُهَا عُلْماً مَشَافِرُهَا … تَسْتَنُّ أَوْلَادُهَا فِي دَحْضِ أَنْضَاحِ — "Gırtlakları kaba, dudakları (yara iziyle) işaretlenmiş; … yavruları, yağmur birikintilerinin kaygan yerinde koşup durur."
Tarafe demiştir: بَطِيءٍ عَنِ الْجُلَّى سَرِيعٍ إِلَى الْخَنَا … ذَلُولٍ بِأَجْمَاعِ الرِّجَالِ مُلَهَّدِ — "Büyük işlerde ağır, ayıba çabuk giden; … erkeklerin toplu iradesiyle yola gelmiş (ehlîleştirilmiş.)"
فإذا سكِرْتُ فَإنَّني … رَبُّ الخَوَرْنقِ والسَّدِيروإَذَا صحَوْتُ فَإنَّني … ربُّ الشُّوَيْهَة والبَعِيرِومثله أبيات كعب بن الأشرف اليهودي:ربَّ خَالٍ لي لَوْ أَبْصَرْتَهُ … سبِطِ المِشْيَةِ أباءٍ أنِفْلَيِّنِ الجانِبِ في أَقْرَبِهِ … وَعَلَى الأَعْدَاءِ سَمٌّ كالذُّعُفْولَنَا بِئْرٌ رَواءٌ جَمَّةٌ … مَنْ يَرِدْهَا بإناءِ يَغْتَرِفْونَخيلٌ في تِلاع جَمَّةٌ … تُخْرِجُ التَّمْرَ كأَمْثَالِ الأَكُفُّوصريرٌ مِنْ محالٍ خِلْتَهُ … آخِرَ الليلِ أهازِيج بِدُفُّ الترصيعومن نعوت الوزن الترصيع، وهو أن يتوخى فيه تصيير مقاطع الأجزاء في البيت على سجع أو شبيه به أو من جنس واحد في التصريف، كما يوجد ذلك في أشعار كثير من القدماء المجيدين من الفحول وغيرهم، وفي أشعار المحدثين المحسنين منهم.فمما جاء في أشعار القدماء قول امرئ القيس الكندي:مِخَشٍّ مِجَشٍّ مُقْبل مُدْبِرٍ معاً … كَتَيْسِ ظِبَاءِ الحُلَّبِ العَدْوَانِفأتى باللفظتين الأوليين مسجوعتين في تصريف واحد، وبالتاليتين لهما شبيهتين بهما في التصريف، وربما كان السجع ليس في لفظة لفظة، ولكن في لفظتين لفظتين بالوزن نفسه كقوله:ألصُّ الضُّروُسِ حَنِىُّ الضُّسسلُوعِ … تَبُوعٌ طلوبٌ نَشِيطٌ أشِرْوفي قصيدة أخرى سجع في لفظتين لفظتين بالحرف نفسه مثل قوله:وَأَوْتَادُهُ مَاذِيَّةٌ وَعَمِادُهُ … رُدَيْنِيَّةٌ فيها أَسِنَّةُ قَعْضَبِوقال زهير بن أبي سلمى:كبْداءُ مُقْبِلَةٌ وَرْكَاءُ مُدْبِرَة … قَوْدَاءُ فيها إذا اسْتَعْرَضْتَهَا خَضَعُفأتى بفعلاء مفعلة تجنيساً للحروف بالأوزان: وقال أوس بن حجر:جُشَّا حَنَاجِرُها عُلْماً مَشَافِرُهَا … تَسْتَنُّ أَوْلادُهَا في دَحْضِ أَنْضَاحِوقال طرفة:بطَئٍ عَنِ الْجُلِّى سَرِيعٍ إلى الْخَنَا … ذَلُولٍ بأَجْمَاعِ الرِّجَالِ مُلَهَّدِ
Amr b. Ahmer el-Bâhilî şöyle dedi: «Senin gibi bir kadın gönle zarar verir; sayılı günlerde uğrayıp hayatı ayıltır, sonra sarhoş eder.» en-Nemir b. Tûlib şöyle dedi: «Gece bulutunun yağmurundan, sabah rüzgârıyla dolup taşan öyle bir sağanak ki, neredeyse seher vakti onunla yarılacak.» Şair devamla: «Uzun pazılı, kısa incikli; geniş ve tozlu çölde hızlıca gider.» dedi. el-Le'în el-Minkarî şöyle dedi: «Yumuşaklık zamanında ağır, şiddet zamanında atik; düşmana karşı en son noktada hazırlıklı ve kuvvetli.» el-Esved b. Ya'fur şöyle dedi: «Onlar en yakın akrabalar, sayıları kum tanelerince çok; hem ana hem baba yönünden kardeşlerimiz.» Ebû Zübeyd et-Tâî şöyle dedi: «Ne sövmede ileri gider, ne yemek vaad edip de saf, temiz etle ikramda cimrilik eder.» Bir başka şair şöyle dedi: «Kalktılar, esirleri kurtaran, bol ihsanlar veren, her mağdurun sığınağını getirdiler.» el-Efveh el-Evdî şöyle dedi: «Saç örgüleri simsiyah, gözleri parlak; sanki ufuk aydınlandığında onların uçları beliriyor.» el-Uceyr b. Abdullah es-Sülemî şöyle dedi: «Sırtları korunaklı, bağları çözülmüş, gök gürlemeleri şimşeksiz yayılır.» Süleym b. Sülke şöyle dedi: «Düzlüğe çıkarsa hızlı gider, engebeli yere girerse ağır yürür; o (hayvanlarla) vadiler arasında geçip gider, döner durur.» eş-Şemmâh şöyle dedi: «Yağmurdan sonraki taze otları yediler, taşlar kızgınlaşıncaya ve Süheyl yıldızının yağmurundan eser kalmayıncaya kadar.» Ubeyd er-Râî şöyle dedi: «Zayıf kuvvetliler; yücelik inşa edenlere benzemezler. Onlar iri yapılı fakat yüksek ahlâkın gerisinde kalırlar.» Yine o şöyle dedi: «Bilekleri siyah, saç lüleleri kıvırcık; katran kokusuyla onlara bir düzen verilmiş sanki.»
وقال عمرو بن أحمر الباهلي:فَمِثْلُكِ أَلْوَى بِالفُؤَادِ وَزَارَ بال … عِدَادِ وأَصْحَى فِي الْحَيَاةِ وأَسْكَرَاوقال النمر بن تولب:مِنْ صَوْبِ سَارِيَةِ عَلَّتْ بغَاديَةٍ … تَنْهَلُّ حتى يَكَادُ الصُّبْحُ يَنْجَابُوقال:طَويلُ الذِّرَاعِ قَصِيرُ الْكِرا … ع يُوَاشِكُ في السَّبْسَبِ الأَغْبَرِوقال اللعين المنقري:مَكيثٌ إذَا اسْترخَى كَمِيش إذا انْتَحَى … على القرب الأَقْصَى، وشَدَّ له الأَزْرَاوقال الأسود بن يعفر:هم الأُسْرَةُ الدُّنْيَا وَهُمْ عدَدُ الْحَصَى … وإخْوَانُنا من أُمِّنا وأبينَاوقال أبو زبيد الطائي:غَيْرُ فاشٍ شَتْماً ولا مُخْلِفٍ طَعْ … ماً إذَا كَانَ بالسَّدِيفِ السَّبِيكِوقال آخر:قامُوا فَجَاءُوا بِفَكَّاكِ الْعُنَاةِ ومِعْ … طَاءِ الجزِيل ومأَوى كلِّ مَلْهُوفِوقال الأفوه الأودي:سُودٌ غَدَائِرُها بُلْجٌ مَحَاجِرُهَا … كأنَّ أْطَرَافَهَا لَمَّا اجْتَلَى الطَّنَفُوقال العجير بن عبد الله السلوليحُمّ الذَّرى مرسلة منه العرى … وزَجَلات الرَّعْد في غيْر صَعَقْوقال سليك بن سلكة:إذَا أَسْهَلَتْ خَبَّتْ وإن أحْزَنَتْ مَشَتْ … وتغشى بها بين البُطُونِ وتصدفوقال الشماخ:رَعَيْنَ النَّدَى حَتَّى إذَا وَقَدَ الْحصَى … ولم يَبْقَ من نَوْءِ السَّمَاك يُرُوقوقال عبيد الراعي:ضِعَافُ الْقُوى لَيْسُوا كَمَنْ يَبْتَنِى العُلَى جَعَاسِيس قَصَّارُونَ دُونَ المَكَارِمِوقال أيضاً:سُودٌ مَعَاصِمُهَا جُعْدٌ مَعَاقِصُها … قَدْ مَسَّها من عَقِيدِ الْقَارِ تَفْصِيلُ
Büşâme b. Amr b. el-Ğadîr şöyle dedi: “Hayatın zilleti ve ölümün utancı… İkisini de ağır/ağır bir yemek olarak görüyorum.” Leylâ el-Ahyeliyye şöyle dedi: “O, mızrağının ucu korkulan, dili açık ve belagatli, gece yolculuğunda keskin/kararlı, yorgunluk bilmezdi.” Nâhid b. Sümâ el-Kilâbî şöyle dedi: “Yankı yapan, susamış… gece yolculuğunun geri kalanı, suyunu deve kuşlarının tuzakları arasında biriktirdi.” Şairlerin çoğu -eskileri ve yenileri- bu manayı işlemiş ve bu hedefe nişan almıştır. Ancak bu, beyitte kendisine uygun bir yer bulursa güzel olur; zira her yerde güzel olmaz, her durumda uygun düşmez. Ayrıca, eğer tüm beyitlerde art arda ve bitişik olarak gelirse, övülen bir şey değildir. Çünkü bu olduğunda, yapmacıklığa delalet eder ve zorlamayı gösterir. Bununla birlikte, eski ve yeni şairlerden öyleleri vardır ki şiirlerinin tamamını veya aralarında birçok beyit bulunan kısmını bu şekilde nazmetmiştir. Bunlardan biri Ebû Sahr el-Hüzelî'dir. O, o kadar güzel bir şiir getirmiştir ki, güzelliği nedeniyle neredeyse zorlama olmadığı söylenebilir. Şöyle demiştir: “İşte o, uzun boylu, genç, iffetli bir kadın… Sarışın, gürbüz, yüksek bir makamda. Öpülecek yeri tatlı, bilezikleri sıkı… Ayakları küçük, alt kısmı kum tepeciği gibi. Siyah saçları var, beyaz göğüs kemiği… Tertemiz yaratılışı, cömertlik üzere yaratılmış. Bilekleri iri, gerdanlığı süslü… Teni yumuşak, dolgun ve tombul. Huyu cömert, dirsekleri düzgün… Kucaklayanı soğuk serinlikten sulanır. Sanki küpte kilitli bir içki… Saf, kırmızıya çalan bir şarap. Bir yüksek yerin tepesinden gelen yağmur suyuyla karışmış… Yüksek ve korkusuz bir yerde. Onun dişlerinin tadına ve tükürüğüne karışmış, yıldızlar dizili gibi olduğunda.” Bunlardan biri de Ebü'l-Müsellem'dir, şöyle demiştir: “Eğer zamanın malı olsaydı, onu elinde tutardı… Zamanın kayası, edinilmiş bir mal olurdu. Zillete karşı dirençli, büyük işlere gücü yeten… Soylu işleri üstlenir, değersiz ve yorgun değil.”
وقال بشامة بن عمرو بن الغدير:هَوَانَ الْحَيَاة وخِزْىَ المَمَاتِ … وَكُلاً أرَاهُ طعَاماً وَبِيلاوقالت ليلى الأخيلية: وقَدْ كان مَرْهُوبَ السِّنانَ وَبَيَّنَ الل - سان ومِجْذَامَ السُّرَى غيْرَ فاتِرِ وقال ناهض بن ثومة الكلابي:صَخُوب الصَّدَى ظمْأَى القطامرَّة السرى … رَكا ماءَها بين النعام الخرائشوأكثر الشعراء المصيبين من القدماء والمحدثين قد غزوا هذا المغزى ورموا هذا المرمى، وإنما يحسن إذا اتفق له في البيت موضع يليق به، فإنه ليس في كل موضع يحسن، ولا على كل حال يصلح، ولا هو أيضاً إذا تواتر واتصل في الأبيات كلها بمحمود، فإن ذلك إذا كان، دل على تعمل وأبان عن تكلف.على أن من الشعراء القدماء والمحدثين من قد نظم شعره كله أو إلى بين أبيات كثيرة منه منهم أبو صخر الهذلي، فإنه أتى من ذلك بما يكاد لجودته أن يقال فيه إنه غير متكلف، وهو قوله:وتلك هَيْكَلَةٌ خَوْدٌ مُبَتَّلةٌ … صفْرَاءُ رَعْبَلَةٌ في مَنْصِبٍ سَنِمِعذْبٌ مُقْبَّلُهَا جَدْلٌ مُخَلْخَلُهَا … كالدِّعْصِ أَسْفَلُهَا مخْصُورةُ الْقَدمِسُودٌ ذَوَائِبُهَا بِيضٌ تَرَائِبُهَا … محْضٌ ضَرَائِبُهَا صِيغَتْ عَلَى الْكَرمِعبْلٌ مُقَيَّدُها حَالٍ مَقَلَّدُهَا … بضٌّ مُجَرَّدُهَا لَفَّاءُ في عَمَمِسمْحٌ خَلائِقُهَا دُرْمٌ مَرَافِقُهَا … يَرْوَى مُعانِقُهَا من بارِدِ الشَّبمِكأنَّ مُعْتَقَةً في الدَّنِّ مُغْلَقَةً … صَهْبَاءَ مُصْفَقَةً مِنْ رَابئٍ رَذِمِشيِبَتْ بِمَوْهَبَةٍ من رأَسِ مَرْقَبةٍ … جَرْدَاءَ مَهْيَبَةٍ في حَالِقِ شَمَمِخالَطَ طَعْمَ ثَنَايَاهَا ورِيقتها … إذا يكون تَوالى النَّجْم كالنُّظُمِومنهم أبو المثلم فإنه قال:لو كان للدَّهْرِ مالٌ كان متُلْده … لكان للدَّهْرِ صَخْرٌ مالَ قُنْيَانِآبِى الْهَضِيمَةِ نَابٍ بالعَظَيمَةِ مِت … لافُ الكَرِيمَةِ لا سِقْطٌ ولا وانِى
Hakikatin hâmîsi, hararetin (veya vâdinin) feyyâzı, sürüyü salıveren, kuvvetli ve eşsiz; gözcü kulesini yükselten, mağlubiyeti engelleyen, uzun boyluyu bağışlayan, akranlarını kesip atan; derelere inen, sancakları taşıyan, meclislere şahitlik eden, gençlerin kurdu. Sana öyle şeyler verir ki nefsin kadim maldan onu göndermeye gücü yetmez; minnet etmeyen bir vehhabtır. Muhdes şairlerde de bunun benzeri çoktur. Onlar bu bapta, lafzı birbirine benzetmek yoluyla kelâmları yakınlaştırmaya giderler; zira Resûlullah (s.a.v.)’ın kelâmından daha güzel kelâm yoktur. O da buna riayet ederdi. Nitekim rivayet olunduğuna göre, Hz. Hasan ve Hüseyin’e (a.s.) dua ederek şöyle demiştir: “Onları sâmeden (zehirli mahlûktan) ve hâmeden (yılandan/çıyandan) ve her lâme (bela veren) gözden sana sığındırırım.” Oysa muradı “mülemma” (bir bela) idi. Fakat kelimeyi vezindeki kardeşlerine uydurmak için “lâme” dedi. Yine Resûlullah (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Malın hayırlısı, aşılanmış hurma fidanı (sikke-i me’bûre) ile eğitilmiş kısraktır (mühre-i me’mûre).” Burada “me’mûre” dedi, “me’bûre”ye uygun olarak; oysa kıyas “mu’emmere” idi. Hadiste şöyle gelmiştir: “Günah yüklenmiş olarak dönerler, sevap kazanmış olarak değil.” (yerga‘ne me’zûrâtin gayra me’cûrât). Madem bu tür bir yakınlaştırma, mensur kelâmda ona (Peygamber’e) maksut idi; öyleyse onu vezinli şiirde kullanmak daha doğru ve daha güzeldir. Kafiyelerin vasfı şudur: Harfleri tatlı, mahreci kolay ola. Bir de kasidenin ilk beytindeki ilk mısranın son kesitini (mısra sonunu) kafiyeye benzetmek kasdedile. Zira kudemâ ve muhdesîn şairlerin fuhûl ve mücîd olanları buna riayet eder, neredeyse bundan ayrılmazlar. Bazen ilk beyitten sonra kasidenin başka beyitlerini de tasrî‘ ederler (mısra ortasından kafiyeli kılarlar). Bu da şairin kudreti ve şiir denizinin genişliğindendir. Bunu en çok kullanan, şiirdeki mevkii sebebiyle İmruü’l-Kays idi. Nitekim şöyle demiştir: “Durun da bir dostu ve yurdunu hatırlayarak ağlayalım; Saktü’l-Livâ’da, ed-Dahûl ile Havmel arasında.” Sonra bu beyitten sonra başka beyitler getirerek şöyle dedi: “Ey Fâtıma, bu nazlanmanı biraz hafiflet; eğer beni terk etmeye kesin karar verdiysen, güzelce yap.” Sonra bu beyitten sonra başka beyitler getirerek şöyle dedi: “Ey uzun gece, inşirahla açıl da sabah olsun; oysa sabah da senden daha iyi değildir.” Yine başka bir kasidesinde ilk beyti şöyle söyledi: “Dikkat edin, ey eskiyen harabe, sabahınız hayırlı olsun; geçmiş asırda bulunan kişi nasıl hayırlı sabaha erer ki?”
حامِى الحقيقةِ نَسَّالُ الْوَدِيقَةِ مِعْ … تَاقُ الوَسِيقَةِ جَلْدٌ غَيْرُ ثُنْيَانِرَبّاءُ مَرْقَبَةٍ مَنَّاعُ مَغْلَبةٍ … وَهَّابُ سَلْهَبَةٍ قَطَّاعُ أَقْرَانِهَبَّاطُ أوْدِيَةٍ حَمَّالُ ألْوِيَة … شَهَّادُ أَنْدِيَةٍ سِرْحَانُ فِتْيَانِيُعْطيكَ مَا لا تكادُ النَّفْسُ تُرْسِلُهُ … مِنَ التِّلادِ وَهُوبٌ غَيْرُ مَنَّانِومثل ذلك للمحدثين أيضاً كثير.وإنما يذهبون في هذا الباب إلى المقاربة بين الكلام بما يشبه بعضه بعضاً، فإنه لا كلام أحسن من كلام رسول الله صلى الله عليه وسلم وآله وسلم، وقد كان يتوخى فيه مثل ذلك، فمنه ما روى عنه عليه السلام من أنه عوذ الحسن والحسين عليهما السلام فقال: أعيذهما من السامة والهامة وكل عين لامة وإنما أراد ملمة، فلا تباع الكلمة أخواتها في الوزن، قال: لامة.وكذلك ما جاء عنه صلى اله عليه وسلم، أنه قال: خير المال سكة مأبورة ومهرة مأمورة، فقال: مأمورة من أجل مأبورة والقياس: مؤمرة.وجاء في الحديث: يرجعن مأزورات غير مأجورات. وإذا كان هذا مقصوداً له في الكلام المنثور، فاستعماله في الشعر الموزون أقمن وأحسن. نعت القوافيأن تكون عذبة الحرف سلسة المخرج، وأن يقصد لتصيير مقطع المصراع الأول في البيت الأول من القصيدة مثل قافيتها، فإن الفحول المجيدين من الشعراء القدماء والمحدثين يتوخون ذلك ولا يكادون يعدلون عنه، وربما صرعوا أبياتاً أخر من القصيدة بعد البيت الأول، وذلك يكون من اقتدار الشاعر وسعة بحره.وأكثر من كان يستعمل ذلك امرؤ القيس، لمحله من الشعر فمنه قوله:قِفَا نَبْكِ من ذِكْرَى حَبيبٍ وَمَنْزِلِ بِسقْطِ اللَّوَى بَيْنَ الدَّخُولٍ فَحَوْمَلِثم أتى بعد هذا البيت بأبيات، فقال:أفَاطِمَ مَهْلاً بَعْضَ هذَا التَّدَلُّلِ وَإِنْ كُنْتِ قَدْ أَزْمَعْتِ صُرْمِى فأَجْمَلِيثم أتى بأبيات بعد هذا البيت، فقال:ألا أَيُّهَا اللَّيْلُ الطَّوِيلُ ألا انْجَلِي بِصُبْحِ وَمَا الإصباحُ مِنْكَ بِأَمْثَلِوقال في قصيدة أخرى أولها:ألَا أَنْعَمْ صَبَاحاً أَيُّهَا الطَّلَلُ الْبَالِي وَهَلْ يَنْعَمَنْ مَنْ كَان في العُصُرِ الْخَالِي
Bu beytin iki beyit ardından şöyle dedi: “Selmâ’nın yurtları Zî Hâl’de harap olmuş; üzerine her siyah bulutlu sağanak yağmur yağmış.” Sonra başka beyitlerin ardından şöyle dedi: “Dikkat edin, ben yaşlı bir deveye binen yaşlı bir adamım; bize yaşlı biri kılavuzluk ediyor ve bizi yaşlı biri takip ediyor.” Yine başka bir kasidede, ilk beyti şu olan bir şiirinde şöyle dedi: “Kabilenin yurtlarını geceleri ziyaret ettim; ‘Ârıme’de ve ‘İrât’ tepesinde.” İki beyit getirdi, sonra şöyle dedi: “Beni tasa ve anılarla baş başa bıraktılar; kaygılı kişinin üzerine çöreklenip geceyi geçirirler.” Başka bir kasidede, ilk beyti şu olan bir şiirinde şöyle dedi: “İki gözün, yaşları ardı ardına akar; sanki iki yanı kaynak suları.” Bu beytin birkaç beyit ardından şöyle dedi: “Hazzân ve Zî Evrâl’in kalpleri, ailelerin rızıklandırıldığı gibi rızıklandırılır.” Bu yolu İmruülkays’ın dışında birçok şair izlemiştir. Onlardan Evs, başlangıcı şu olan bir kasidesinde şöyle dedi: “Lemîs’e, ayıplayan keskin kılıcın vedasıyla veda et; düzeltmeden sonra bozulmada öldürdü.” Sonra beyitler getirdi ve şöyle dedi: “Ben uyanıktım, benimle birlikte arkadaşım uyanık değildi; uykusu uzak, parıldayan, avuç açan biri için.” Onlardan Murekkış, başlangıcı şu olan bir kasidesinde şöyle dedi: “Bir yurt izinden mi gözyaşların akıyor? Ahalisi gidip akşamladılar mı?” Sonra bir beyit getirdi ve şöyle dedi: “Ac-Aclân kızından mı atılan hayal? Yanıma geldi, semerim düşüp kaymış haldeydi.” Hassân b. Sâbit, başlangıcı şu olan bir kasidesinde şöyle dedi: “Yeni yurda sormadın mı konuşmasını? Eşdâh’ın akar yerinde ve Zulman tepesinde.” Bunun ardından gelen beyti şöyle söyledi: “Kabilenin yurt izi konuşmayı reddetti; tanınan şeyi, dilsiz olan nasıl söyleyebilir?”
وقال بعد بيتين من هذا البيت:دِيَارٌ لِسَلْمَى عَافِيَاتٌ بذِي خَالٍ … أَلَحَّ عَلَيْهَا كُلُّ أَسْحَمَ هَطَّالِثم قال بعد أبيات أخر:أَلا إِنَّني بَالِ عَلَى جَمَلٍ بَالي … يَقُودُ بِنَا بَالٍ وَيَتْبَعُنَا بَالِوقال في قصيدة أخرى أولها:غَشِيتُ دِيَارَ الْحَيِّ بالبَكَرَاتِ … فَعَارِمَةِ فَبُرْقَةِ العِيرَاتِوأتى بيتين، ثم قال:أعْنِّى عَلَى التَّهْمَامِ والذِّكِرَاتِ … يَبِتْنَ عَلَى ذِي الهَمِّ مُعْتَكِرَاتِوقال في قصيدة أخرى أولها:عَيْنَاكَ دَمْعُهُمَا سِجَالُ … كَأَنَّ شَأْنَيْهِمَا أَوْشالُوقال بعد أبيات من هذا البيت:قُلُوبَ خِزّانِ ذي أَوْرَالِ … قُوتاً كَمَا يُرْزَقُ الْعِيَالُوقد سلك هذا السبيل غير امرئ القيس شعراء كثيرون، فمنهم أوس قال في قصيدة أولها:وَدِّعْ لَمِيسَ وَدَاعَ الصَّارِمِ اللاحي … قَدْ فَتَكَتْ فِي فَسَادٍ بَعْدَ إِصْلاحِثم أتى بأبيات وقال:إني أَرِقْتُ ولَم تأْرقْ مَعِي صَاحِ … لِمُسْتَكِفٍّ بَعِيدِ النَّومِ لَوَّاحِومنهم مرقش قال في قصيدة أولها:أَمِنْ رَسْمِ دَارٍ مَاءُ عَيْنَيْكَ يَسْفَحُ غَدَا مِنْ مُقَامٍ أَهْلُهُ وَتَرَوَّحُواثم أتى ببيت وقال:أَمِنْ بنتِ عَجْلانَ الْخَيَالُ الْمُطَرَّحُ … أَلَمَّ ورَحْلِي سَاقِطٌ مُتَزَحْزِحُوقال حسان بن ثابت من قصيدة أولها:ألم تَسْأَل الرَّبْعَ الْجَدِيدَ التَكَلُّمَا … بِمَدْفَعِ أشداَخ ٍفبُرْقَةِ أظلَمَاوقال البيت التالي لهذا:أبَى رسمُ دارِ الحيِّ أنْ يتكلمَا … وهلْ ينطقُ المعروفَ من كانَ أبكَمَا
Şemmâh şu beyitle başlayan bir kaside söyledi: “Ey Leylâ'nın göç kervanının iki çağırıcısı, durunuz; / zira öyle bir özlem uyandırdılar ki, keşke hiç uyanmasaydı.” Daha sonra birkaç beyit getirip şöyle dedi: “Dikkat edin, Leylâ’nın gidişi bir kılavuz olmaksızın gerçekleşti; / nefsânî arzusuyla; yola koyulunca asla duraksamaz.” Ubeyd b. el-Ebras ise şu beyitle başlayan bir kaside söyledi: “Malhûb halkından ıssızlaştı; / sonra Kutubiyyât, sonra Zenûb.” Ardından bazı beyitler getirip şöyle dedi: “Şu‘ûb’un miras aldığı bir toprak; / oraya yerleşen herkes helâk olur.” Yine bazı beyitler getirip şöyle dedi: “Kişi yaşadığı sürece yalanlama içindedir; / hayatın uzaması onun için azaptır.” Râ‘î de şu beyitle başlayan bir kaside söyledi: “Aşkımın belirtileri bize haber vermekten kaçındı; / böylece hüzünlüyü ağlattılar.” Şairlerden kimisi bazen ilk beyitte tasrî‘ yapmayı ihmal eder de bunu sonraki beyitlerden birinde getirir. İbn Ahmer el-Bâhilî şu beyitle başlayan bir kaside söyledi: “Kınayıcım erkenden geldi; / benim gençlik hevesiyle tanındığımı iddia ederek.” Bu kasidenin ilk beytinde tasrî‘ yapmamış, iki beyit sonra şöyle demiştir: “Hayır, ey küçük kız, bana vedâ et, zira ben sabah oldu; / sabah yaklaştı, artık bekleyecek değilim.” İbn Ahmer yine şöyle başlayan bir kasidesinde: “Ömrüme yemin olsun ki geride bırakmadım, ancak beni terk eden adamların arkasından gördüklerimi.” İlk beyti musarra‘ olmayan bu kasidede, birkaç beyit sonra şöyle demiştir: “Böylece deve sürüsünün otlağı toz toprak içinde kaldı; / oysa kabîlenin yurdu aydınlık ve ateş saçan bir hâl aldı.” Ümeyye b. Harsân b. el-Asker el-Kinânî ise şu beyitle başlayan bir kaside söyledi: “Koyun çobanına alay konusu oldum, onu şaşırtıyorum; / ey koyun çobanı, benden neden rahatsızsın?”
وقال الشماخ قصيدة أولها:ألا نَادِيَا أظعانَ لَيْلَى تُعَرِّجِ … فقد هَجْنَ شوقاً ليتُه لَمْ يُهَيَّجثم أتى بأبيات وقال:ألا ادْلَجَتْ لَيْلاكَ من غير مُدْلِجٍ … هَوَى نَفْسِها إذا أَدْلَجَتْ لم تُعَرّجِوقال عبيد بن الأبرص قصيدة أولها:أقفرَ من أَهْلِهِ مَلْحُوبُ … فَالقطَبِيّاتُ فَالذَّنُوبُثم أتى بأبيات وقال:أرضٌ تَوَارَثَها شَعُوب … فكلُّ مَنْ حَلَّهَا مَحْرُوبثم أتى بأبيات وقال:والْمَرْءُ ما عاش في تكذيبِ … طُولُ الحياةِ له تعذيبٌوقال الراعي قصيدة أولها:أبتْ آياتُ حُبِّى أن تُبِينَا … لنا خَبَراً فأَبْكَيْنَ الحزينَاومن الشعراء من ربما أغفل التصريع في البيت الأول، فأتى به في بعض الأبيات من القصيدة فيما بعد.قال ابن أحمر الباهلي قصيدة أولها:قد بكرتُ عاذِلتي بكرةً … تزعمُ أني بالصِّبا مُشْتَهِرْفلم يصرع أول القصيدة، وأتى ببيتين بعد الأول، ثم قال:بل وَدِّعيني طَفْلَ إني بَكُرْ … وَقَدْ دَنَا الصُّبْحُ فما أَنْتَظِرْوقال ابن أحمر أيضاً من قصيدة أولها:لعَمْرِيَ ما خلفتُ إلا لما أرى … وَرَاءَ رجالٍ أسلموني لما بِيَافأتى بالأول غير مصرع، وقال أبياتاً بعده، ثم قال:فأمسى جنابُ الشَّوْل أغبَرَ كابيَا … وأمسى جنابُ الحيِّ أبلجَ وارِياوقال أمية بن حرثان بن الأسكر الكناني قصيدة أولها:أصبحتُ هزءاً لراعِي الضأن أُعْجِبُهُ … ماذا يُريبُك مِنِّي راعِيَ الضانِ