Delâilü'l-İ'câz t. Hindâvî [Delâilü'l-İ'câz fî İlmi'l-Meânî] — Müellif: Ebû Bekr Abdülkāhir b. Abdirrahmân b. Muhammed el-Fârisî el-asl, el-Cürcânî ed-dâr (v. 471 h.). Tahkîk eden: Doç. Dr. Abdülhamîd Hindâvî. Yayınevi: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye — Beyrut. Baskı: Birinci, 1422 h. — 2001. Cilt sayısı: 1. [Kitap numaralandırması basılı nüshayla uyumlu olup hâşiyelerle tezyîd edilmiştir.]
دلائل الإعجاز ت هنداويـ[دلائل الإعجاز في علم المعاني]ـالمؤلف: أبو بكر عبد القاهر بن عبد الرحمن بن محمد الفارسي الأصل، الجرجاني الدار (المتوفى: ٤٧١هـ)المحقق: د. عبد الحميد هنداويالناشر: دار الكتب العلمية - بيروتالطبعة: الأولى،١٤٢٢هـ - ٢٠٠١ معدد الأجزاء: ١[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع وهو مذيل بالحواشي]
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hamd, kerîm, mennân, rahîm, rahmân; tûl ve ihsân sahibi Allah'a mahsustur. O ki Kur'an'ı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı öğretti. Fesâhat ve beyân sancağını taşıyan, en şerefli mekânda övülmüş makamın sahibi, insanlara ve cinlere hidayet ve rahmetle gönderilen Adnânî Peygamber (s.a.v.)’e salât ve selâm ederim.
Bundan sonra: Allah'ın tevfîki ve fazlıyla, belâgat ilimlerinde kendi zamanının bir tanesi olan, bu ilimde ayağının sağlamlığı, yüksek mertebesi ve ileriliği ile malûm; kendisinden önce bu ilim hakkında insanların yazıları dağılmış ve çoğalmışken -fakat çokluğuna rağmen onun tasnif ettiğinin yanında hiçbir şey gibi olmamış- bu ilmin temelini atma ve otağını kurma kendisine nispet edilen, zira onu zabt u rabt altına alma ve otağını dikmede üstün pay sahibi olan büyük âlim, edîb, nahvî, fakîh, mütekellim Ebû Bekir Abdülkâhir b. Abdurrahmân b. Muhammed el-Cürcânî (ö. 471 veya 474 h.)’nin _Esrâru’l-Belâga_ adlı eseri üzerine bazı ta‘lîkāt ve hâşiyeler yazmak Allah'ın tevfîki ve fazlındandı. Yine Allah'ın tevfîki, minneti ve fazlındandır ki, belâgat ilimlerinde benzeri telif edilmemiş olan bu diğer eşsiz eser -ki o, _Delâilü’l-İ‘câz_ ismini taşıyan kitabımızdır; türünde emsalsiz bir kitap olup müellifi onda belâgat çalışmalarının direği olan nazım nazariyesini (nazariyyetü’n-nazm) kurmakta teferrüd etmiştir- üzerine ta‘lîkāt yazmayı kolaylaştırarak nimetini tamamladı. O, bu nazariyye için çizdiği ve belirlediği yol gösterici işaretler olmasaydı, insanların ondan sonra adımları bu ilimde apaçık bir sapıklığa sapardı.
Ancak Allah kemali ancak Kitabı'na (Kur'an'a) hasretmiştir. Bu kitabın, müellifinin zamanından sonraki asırlarda belâgat öğrencisi için önde gelen eser olması gerekirdi; fakat kitabın, müellifinin ona layık bir düzen vermemesi, konularının taksimi ve bablarının düzenlenmesine özen göstermemesi buna engel olmuştur. Müellifin bu konudaki mazereti, kendisinden önceki dönemin kelâmcılarına cevap vermekle meşgul olmasıdır.
مقدمة المحققبسم الله الرّحمن الرّحيم الحمد لله الكريم المنان، الرحيم الرحمن، ذي الطول والإحسان، الذي علّم القرآن، وخلق الإنسان، فعلمه البيان.وأصلي وأسلم على النبي العدنان حامل لواء الفصاحة والبيان، وصاحب المقام المحمود بأشرف مكان، المرسل بالهداية والرحمة إلى الإنس والجان.وبعد؛ فقد كان من توفيق الله وفضله أن قمت بكتابة بعض التعليقات والحواشي على كتاب أسرار البلاغة لأوحد زمانه في علوم البلاغة العالم الجليل الأديب النحوي الفقيه المتكلم أبي بكر عبد القاهر بن عبد الرحمن بن محمد الجرجاني ت ٤٧١ أو ٤٧٤ هـ، وهو من هو في رسوخ قدمه وعلو مكانته وتقدمه في هذا العلم الذي تناثرت كتابات الناس فيه قبله وكثرت؛ ولكنها على كثرتها كأن لم تكن شيئا بجانب ما صنف، فصار ينسب إليه وحده تأسيس هذا العلم وإقامة فسطاطه لما كانت له اليد الطولى في ضبطه ونصب فسطاطه.وكان من توفيق الله ومنّه وفضله أن أتم عليّ نعمته بتيسير التعليق على هذا الكتاب الآخر الفذ الذي لم يصنّف مثله في علوم البلاغة وهو كتابنا هذا الموسوم بدلائل الإعجاز، وهو كتاب بديع في بابه، تفرد فيه صاحبه بتأسيس نظرية النظم التي هي عمود الدراسات البلاغية، والتي لولا ما رسمه لها واختطته فيها من علامات هادية للسبيل لضلت خطى الناس من بعده في هذا العلم الضلال المبين.ولكن يأبى الله الكمال إلا لكتابه فلقد كان يفترض أن يكون هذا الكتاب هو المقدّم لدى دارس البلاغة في العصور التالية لزمان مصنفه، فحال دون ذلك ما جاء عليه الكتاب من عدم ترتيب صاحبه له الترتيب اللائق له، والاعتناء بتقسيم مباحثه، وتبويب أبوابه.وعذر المصنف في ذلك أنه كان منشغلا بالرد على متكلمي زمانه السابقين له
Fesâhat ve belâgat hususunda bilgisizce konuşanlardan Kâdî Abdülcebbâr ve diğer Mu‘tezile imamları gibi kimseler bulunmaktadır. Bu ise onun asıl meşgalesiydi; bütün himmet ve azmini ona hasretmişti. Müellif (Allah ona rahmet etsin) kitabının eğitici bir kitap olmasını kastetseydi, bu düzen üzere olmazdı. Lâkin bu, onun kastettiği bir şey değildi. İşte bu durum, Abdülkâhir’in zamanından sonra gelen ve onun bu iki kitabından tam anlamıyla istifade eden sonraki âlimleri, bu meseleyi telâfi etmeye ve bu iki kitapta dağınık hâlde bulunan incileri, Ebû Ya‘kūb Yûsuf es-Sekkâkî’nin Miftâhu’l-Ulûm adlı eserinde ortaya koyduğu belâgat ilimlerinin bu keskin üçlü taksimi içinde tek bir nizam altında toplamaya sevk etti. O eser ki, taksimde aşırı gitmek, tertip ve düzenlemede mantığın sınır ve kaidelerine dayanmak gibi kendisine yöneltilen tenkitlere rağmen, taksim, bablandırma ve tertip hususunda ulaşılan en ileri noktayı temsil etmektedir. Bununla birlikte o, şu öldürücü kusurdan da hâlî değildi: malzeme ve ifadesinin kuru oluşu, aşırı ihtisar ve iktizabı, şahitlerinin azlığı ve şahitlerini Abdülkâhir’in üslubundaki akıcılık, incelik, güzellik ve parlaklığa yaklaşan edebî ve belâğî bir tahlile tâbi tutmaya özen göstermemesi. Hâlbuki onunla Abdülkâhir’in ifade ve üslubu arasında doğu ile batı arasındaki mesafe kadar fark vardır. Ebû Ya‘kūb es-Sekkâkî’nin kaideleri bir araya toplamak, bahisleri tertip etmek ve bunları fasıllar, bablar ve fenler hâlinde taksim etmek sûretiyle güttüğü eğitim gayesine rağmen, bütün bunlara rağmen o, belâgat ilimlerini öğrenciye kolaylaştırma hususunda muvaffak olamamış; bilakis belâgatın gaye ve maksadına aykırı bir yol tutmuştur. Zira belâgatın gayesi edebî zevki geliştirmek ve yükseltmek ise, Sekkâkî’nin ve onun yolunu izleyenlerin metodu, o dönemde Arap zevkine, ta günümüze kadar süren bir kısırlık miras bırakmış; nihayet insanlar o asırlar süren uykularından uyanmış ve fesâhat, belâgat ve beyan yolunu kaybettiklerini fark ederek, Abdülkâhir’in hakkını teslim eden bir belâgat uyanışı başlatmışlardır. Bu uyanış, onun izini sürmeye, incilerini toplamaya ve ruhuyla fikirlerinden ilham almaya yönelmiş; yeni bir belâğî dirilişin dokusunu ve çözgüsünü, Abdülkâhir’in bu kitabında sürekli üzerinde durduğu nazım meselesi teşkil etmiştir. İşte bu, bize İmam Abdülkâhir el-Cürcânî’nin bu iki muhterem eserine gösterilen ilginin ve bunların günümüzde belâgat talebeleri tarafından sıkça elden ele dolaşmasının, kopyalanmasına rağbet edilmesinin sırrını açıklamaktadır. Bu durum, beni bu kitabın şahitlerini önceki neşirlerinde bulunmayan ayrıntılı bir tahric ile çıkarmaya, garib lafızlarını şerhe, beyana –
ممن تكلموا في أمر الفصاحة والبلاغة بغير علم كالقاضي عبد الجبار وغيره من أئمة المعتزلة، فكان ذلك هو شغله الشاغل، الذي صرف إليه جلّ همه وعزمه.ولو أن المصنف- رحمه الله قصد إلى أن يكون كتابه كتابا تعليميا لكان على غير هذا الوضع، ولكن هذا شيء لم يقصد إليه.وهذا ما دعا المتأخرين بعد زمان عبد القاهر الذين أفادوا من كتابي عبد القاهر هذين كل الإفادة، أن يتداركوا هذا الأمر وأن ينظموا ما تناثر من درره في هذين الكتابين في نظام واحد في هذا التقسيم الثلاثي الصارم لعلوم البلاغة الذي أتى به أبو يعقوب يوسف السكاكي في كتابه (مفتاح العلوم) الذي بلغ به الغاية من دقة التقسيم والتبويب والترتيب على ما يؤخذ عليه من المبالغة في هذا التقسيم والترتيب واعتماده فيه حدود المنطق وقواعده.غير أنه لم يخل من عيب قاتل كذلك وهو جفاف مادته وعبارته، وشدّة إيجازه واقتضابه، وقلّة شواهده، وعدم اعتنائه بتحليل شواهده تحليلا بلاغيا أدبيا يضارع ما كان عليه أسلوب عبد القاهر من سلاسة ورقة وبهاء ورونق وهيهات هيهات فدونه وعبارة عبد القاهر وأسلوبه كما بين المشرق والمغرب.ورغم ما قصد إليه أبو يعقوب السكاكي من الغاية التعليمية بجمع القواعد وترتيب المباحث والتقسيم إلى فصول وأبواب وفنون، رغم ذلك كلّه فقد أخفق في غايته في تذليل علوم البلاغة للدارس بل سلك بها مسلكا مضادا لغاية البلاغة ومقصدها؛ فإذا كانت غاية البلاغة تنمية الذوق الأدبي والارتقاء به؛ فإن طريقة السكاكي ومن سلكوا دربه من بعده قد أورثت الذوق العربي في ذلك الوقت عقما لازمه إلى عصرنا هذا حتى استيقظ الناس من سباتهم تلك القرون وأدركوا أنهم قد ضلوا السبيل إلى الفصاحة والبلاغة والبيان، وقامت صحوة بلاغية عرفت لعبد القاهر حقه فراحت تلتمس خطاه، وتلتقط درره، وتستلهم روحه وأفكاره في بعث بلاغي جديد لحمته وسداه قضية النظم التي ما فتئ عبد القاهر يدندن عليها في كتابه هذا،. ولعلّ هذا يبين لنا سرّ الاهتمام بهذين الكتابين الجليلين للإمام عبد القاهر الجرجاني وكثرة تداولهما، والإقبال على نسخهما من طلاب البلاغة في عصرنا هذا.وهذا مما حفزني على الإقبال على الاعتناء بتخريج شواهد هذا الكتاب تخريجا مفصلا لا تجده في نشرة من نشراته السابقة، مع الاعتناء بشرح غريبه، وبيان
Müellifin kelimelerinden ve lafızlarından mümkün mertebe murâdı, bununla birlikte zihnin sonradan tabiî olarak akla getirdiği bir söz veya not da ilâve edilmiştir. Ancak biz, yorumlarımızın çoğunu, kitabın hacminin uzamaması ve mâliyetinin, onu talep eden okuyucu ve talebeler için ağırlaşmaması adına, müstakil bir çalışmada yayımlamak üzere burada zikretmedik. Burada şunu belirtmek isteriz ki, fazîletli iki şahsiyet olan Şeyh Reşid Rıza ile Şeyh Mahmûd Şâkir’in yorumlarından pek çok istifâde ettik ve buna defalarca işâret ettik (1).
Allah’tan, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye’de kitabın tanzim, zabt ve mürâcaasını üstlenenleri muvaffak kılmasını, ona ihtimam göstermelerini ve onu kendisine lâyık bir kıyâfetle neşretmelerini niyâz ederiz. Ayrıca çıkarılmasına yardım eden herkese hayırlı karşılıklar vermesini dileriz.
Bunu, Dâru’l-Ulûm Fakültesi müderrislerinden Dr. Abdülhamid Hindâvî kaleme aldı. Allah onu, ana-babasını ve bütün Müslümanları mağfiret buyursun.
Cîze, mübarek Ramazan’ın ortası, H. 1421
(1) Şeyh Reşîd’in yorumlarından kaydettiklerimizi, yorumun ardından (Reşîd) ibâresiyle; Ebû Fihr’in yorumlarından kaydettiklerimizi ise (Şâkir) ibâresiyle belirttik.
مراد مؤلفه من كلماته وألفاظه ما أمكن، مع ما تجود به القريحة من كلمة أو تعليق عفو الخاطر بعد ذلك، غير أننا قد حجبنا أكثر تعليقاتنا لنشرها في دراسة مستقلة لئلا يطول حجم الكتاب وتثقل تكلفته على مبتغيه من قرّائه وطلابه.ونشير هنا إلى أننا أفدنا كثيرا من تعليقات الفاضلين الشيخ رشيد رضا والشيخ محمود شاكر ونبهنا على ذلك مرارا «١».والله نسأل أن يوفق القائمين على صفه وضبطه ومراجعته بدار الكتب العلمية للعناية به وإخراجه في ثوبه اللائق به، وأن يجزي كل من أعان في إخراجه خير الجزاء.وكتبه د. عبد الحميد هنداوي المدرس بكلية دار العلوم غفر الله له ولوالديه وللمسلمين الجيزة في منتصف رمضان المعظم ١٤٢١ هـ(١) أشرنا لما أثبتناه من تعليقات الشيخ رشيد بلفظ (رشيد) عقب التعليق، ولما أثبتناه من تعليقات أبي فهر بلفظ (شاكر).
[Delâilü'l-İ‘câz'a Giriş — Müellifin Eserine Yazdığı Önsöz]Bismillâhirrahmânirrahîm. Tevekkülüm yalnızca Allah'adır. Şeyh İmam, Mecdü'l-İslâm, Ebû Bekr Abdülkâhir b. Abdirrahmân b. Muhammed el-Cürcânî (Allah ona rahmet etsin) dedi: Hamd, şükredenlerin hamdiyle âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Salâtı, resûllerin efendisi Muhammed'e ve bütün âline olsun. Bu, bakan kimsenin nahvin esaslarını toplu olarak gördüğü ve nazmın bir defada meydana gelmesini sağlayan her şeyi içeren veciz bir sözdür. Ondan öyle bir aynaya bakar ki kendisine uzak yerlerdeki şeyleri bir araya gelmiş olarak gösterir; hatta onları tek bir yerde görür. Onunla Şam'a gideni (müş'imen) Irak'a gidene (mu‘rik) bitişmiş, batıya gideni (muğrib) doğuya gidene (muşrik) el vermiş olarak görür. Nihayet, kendisine kulak verip din ve mürüvvet sahibi bir kimsenin tefekkürüyle tefekkür eden kimsenin sözüne ulaşır; bu söz onu bizim koyduğumuz kitaba (Delâilü'l-İ‘câz) bakmaya ve yazdıklarımızı talep etmeye sevk eder. Allah Teâlâ doğruya ulaştırandır, irşada götüren şeyi ilham edendir, lütuf ve keremiyle. (Allah Teâlâ ondan razı olsun) dedi: Bilinir ki nazım, kelimeleri birbirine bağlamak ve bir kısmını bir kısmına sebep kılmaktan başka bir şey değildir. (1) “Def‘a” (ضم الدال) –yağmur gibi şeylerde– “defka” gibidir; “def‘a” (fetha ile) ise bir defalık anlamındadır. Bk. es-Sıhâh, “def‘” maddesi (1/406). (2) “Eş’eme” fiili: Bir adam veya kavim Şam'a geldi veya oraya gitti demektir. Bk. el-Lisân, “şe’m” maddesi (12/316). (3) “A‘reka” fiili: Bir adam Irak diyarına girdi, yani oraya vardı demektir. Bk. el-Lisân, “‘arak” maddesi (10/348). (4) “Câe bi-uhare” (hâ’nın fethasıyla) denir; “Mâ ‘araftuhû illâ bi-uhare” yani “sonunda, nihayet” anlamındadır. Bk. es-Sıhâh, “e-h-r” maddesi (1/12). (5) “Fetâ” genç delikanlı demektir; çoğulu fitye, ismi ise fütüvve olup yâ vâv’a dönüşmüştür. Bk. el-Lisân, “fetâ” maddesi (15/146). (6) “Vada‘nâh” ifadesindeki zamir, “Delâilü'l-İ‘câz” kitabına racidir. (7) “Sebeb”, kendisiyle başka bir şeye ulaşılan her şeydir; çoğulu esbâb. Bk. el-Lisân, “sebeb” maddesi (1/258).
[المدخل في دلائل الإعجاز- وهو مقدمة الكتاب لمؤلفه]بسم الله الرحمن الرحيم توكّلت على الله وحده قال الشّيخ الإمام، مجد الإسلام، أبو بكر عبد القاهر بن عبد الرحمن بن محمد الجرجاني رحمه الله تعالى.الحمد لله ربّ العالمين حمد الشاكرين، وصلواته على محمد سيّد المرسلين، وعلى آله أجمعين.هذا كلام وجيز يطّلع به الناظر على أصول النحو جملة، وكلّ ما به يكون النّظم دفعة «١»، وينظر منه في مرآة تريه الأشياء المتباعدة الأمكنة قد التقت له حتى رآها في مكان واحد، ويرى بها مشئما «٢» قد ضمّ إلى معرق «٣»، ومغرّبا قد أخذ بيد مشرّق، وقد وصلت بأخرة «٤» إلى كلام من أصغى إليه وتدبّره تدبّر ذي دين وفتوّة «٥»، دعاه إلى النّظر في الكتاب الذي وضعناه «٦»، وبعثه على طلب ما دوّنّاه، والله تعالى الموفّق للصواب، والملهم لما يؤدّي إلى الرّشاد، بمنّه وفضله. قال رضي الله تعالى عنه:معلوم أن ليس النّظم سوى تعليق الكلم بعضها ببعض، وجعل بعضها بسبب «٧» من بعض.(١) الدفعة من المطر وغيره بالضم مثل الدّفقة، والدّفعة، بالفتح: المرة الواحدة. اه الصحاح مادة/ دفع/ (١/ ٤٠٦).(٢) أشأم الرجل والقوم: أتوا الشام أو ذهبوا إليها. اه اللسان مادة/ شأم/ (١٢/ ٣١٦).(٣) مصدر أعرق الرجل فهو معرق إذا أخذ في بلد العراق أي أتاها. اه اللسان مادة/ عرق/ (١٠/ ٣٤٨).(٤) يقال: جاء فلان بأخرة بفتح الخاء، وما عرفته إلّا بأخرة، أي أخيرا. اه الصحاح مادة/ أخر/ (١/ ١٢).(٥) الفتى: الشاب وجمعه فتاء والاسم منه فتوّة انقلبت الياء فيه واوا. اه اللسان مادة/ فتا/ (١٥/ ١٤٦).(٦) الهاء في قوله وضعناه عائدة على كتاب «دلائل الإعجاز».(٧) هو كلّ شيء يتوصّل به إلى غيره، والجمع أسباب. اه اللسان. مادة/ سبب/ (١/ ٢٥٨).
Kelâm üç kısımdır: İsim, fiil ve harf. Bunlar arasındaki bağlanma (taalluk) keyfiyetinin ise ma‘lûm yolları vardır ve bu bağlanma üç kısımdan ibarettir: İsmin isme taalluku, ismin fiile taalluku ve harfin her ikisine de taalluku. İsmin isme taallukuna gelince: İsmin isme haber olması, hâl olması, sıfat veya tekit olarak tâbi‘ olması, atf-ı beyân, bedel, harf ile atfedilmiş olması yahut birincinin ikinciye muzâf olması veyahut birincinin ikinci üzerinde fiil gibi amel etmesi ve ikincinin birinciye fâil veya mef‘ûl hükmünde bulunması suretiyledir. Bu da ism-i fâilde, “Zeyd – babası Amr’ı döven – kalktı” gibi sözümüzde olduğu gibidir. Nitekim Allah Teâlâ’nın: "Bizi şu zâlim halkından çıkar" [en-Nisâ 4/75] kavli ve yine: “Onlar oyun oynarlarken kalpleri gafil olarak” [el-Enbiyâ 21/2-3] kavli de buna misaldir. İsm-i mef‘ûlde ise “Zeyd – köleleri dövülen – kalktı” gibi sözümüz ve Allah Teâlâ’nın: “İşte bu, insanların kendisi için toplanacağı bir gündür” [Hûd 11/105] kavli misaldir. Sıfat-ı müşebbehede: “Zeyd’in yüzü güzel, aslı kerim, kolu kuvvetlidir” gibi sözümüz; masdarda: “Zeyd’in Amr’ı dövmesine şaştım” gibi sözümüz ve Allah Teâlâ’nın: “Yahut şiddetli bir kıtlık gününde bir yetimi doyurmaktır” [el-Beled 90/14-15] kavli misaldir. Yahut bu taalluk, kendisini açıklığa kavuşturan ve ismin tamamlanması cihetinden nasb olan bir temyiz olması suretiyledir. “İsmin tamamlanması”nın mânası, isimde izâfete mâni olacak bir şeyin bulunmasıdır ki bu da isimde tesniye nûnunun bulunmasıdır – “iki kafiz [2] buğday” gibi sözümüzde olduğu gibi – veya cem‘ nûnunun bulunmasıdır – “yirmi dirhem” gibi sözümüzde olduğu gibi – veya tenvînin bulunmasıdır – “bir rakud [3] sirke” ve “gökte bir avuç büyüklüğünde bulut yok” gibi sözümüzde olduğu gibi – veya takdîrî tenvîn bulunmasıdır – “on beş adam” gibi sözümüzde olduğu gibi – veya ismin bir şeye izâfe edilmiş olup bir daha izâfe edilememesi hâlidir – “bal ile dolu bir kabım var” gibi sözümüz ve Allah Teâlâ’nın: “Yer dolusu altın” [Âl-i İmrân 3/91] kavli gibi. İsmin fiile taalluku ise ya fiile fâil olması veya mef‘ûl olması suretiyledir. Fiile fâil veya mef‘ûl olması ise ya fiilin kendisiyle nasb olunduğu bir masdar olur ve buna “mef‘ûl-ü mutlak” denir – “şiddetli bir dövüş dövdüm” gibi sözünüzde olduğu gibi – veya mef‘ûlün bih olur – “Zeyd’i dövdüm” gibi sözünüzde olduğu gibi – veya içinde bulunulan mef‘ûl (mef‘ûlün fîh / zarf) olur; ister zaman ister mekân olsun – “Cuma günü çıktım ve senin önünde durdum” gibi sözünüzde olduğu gibi – veya mef‘ûlün meah olur – “soğuk, üstlüklerle birlikte geldi” ve “deveyi yavrusuyla baş başa bıraksan, onu emerdi” sözlerimizde olduğu gibi – veya mef‘ûlün lieclih olur [4] – “sana ikram etmek için geldim ve bunu seni memnun etmek için yaptım” sözlerimizde olduğu gibi. [1] (İsm-i fâilin (ضارب) fâili; “Amr” ise mef‘ûlün bihtir.) [2] (Kafiz: Bilinen bir ölçektir; Irak ehlinin yanında sekiz mekkûktur; araziden ise yüz kırk dört zira‘lık miktardır. Bkz. Lisânü’l-Arab, “kafz” maddesi.) [3] (Rakud: Alt kısmı uzun, içi ziftlenmiş, irdeb gibi bir küptür; çoğulu revâkīd gelir; Farsçadan Arapçalaşmıştır. Bkz. Lisânü’l-Arab, “raḳad” maddesi.) [4] (Bu mef‘ûlü lieclih “ikram” sözünde olduğu gibidir.)
والكلم ثلاث: اسم، وفعل، وحرف. وللتعليق فيما بينها طرق معلومة، وهو لا يعدو ثلاثة أقسام: تعلّق اسم باسم، وتعلّق اسم بفعل، وتعلّق حرف بهما.فالاسم يتعلّق بالاسم بأن يكون خبرا عنه، أو حالا منه، أو تابعا له صفة أو تأكيدا، أو عطف بيان، أو بدلا، أو عطفا بحرف، أو بأن يكون الأوّل مضافا إلى الثّاني، أو بأن يكون الأوّل يعمل في الثّاني عمل الفعل، ويكون الثاني في حكم الفاعل له أو المفعول. وذلك في اسم الفاعل كقولنا: «زيد ضارب أبوه عمرا» «١».وكقوله تعالى: أَخْرِجْنا مِنْ هذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُها [النساء: ٧٥]، وقوله تعالى:وَهُمْ يَلْعَبُونَ. لاهِيَةً قُلُوبُهُمْ [الأنبياء: ٢ - ٣]، واسم المفعول كقولنا: «زيد مضروب غلمانه»، وكقوله تعالى: ذلِكَ يَوْمٌ مَجْمُوعٌ لَهُ النَّاسُ [هود: ١٠٥] والصفة المشبّهة كقولنا: «زيد حسن وجهه، وكريم أصله، وشديد ساعده»، والمصدر كقولنا: «عجبت من ضرب زيد عمرا»، وكقوله تعالى: أَوْ إِطْعامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ يَتِيماً [البلد: ١٤ - ١٥]، أو بأن يكون تمييزا قد جلاه، ومنتصبا عن تمام الاسم- ومعنى «تمام الاسم»، أن يكون فيه ما يمنع من الإضافة، وذلك بأن يكون فيه نون تثنية، كقولنا: «قفيزان «٢» برّا»، أو نون جمع كقولنا: «عشرون درهما»، أو تنوين كقولنا: «راقود «٣» خلّا»، و «ما في السّماء قدر راحة سحابا»، أو تقدير تنوين كقولنا: «خمسة عشر رجلا»، أو يكون قد أضيف إلى شيء، فلا يمكن إضافته مرّة أخرى، كقولنا: «لي ملؤه عسلا»، وكقوله تعالى: مِلْءُ الْأَرْضِ ذَهَباً [آل عمران: ٩١].وأمّا تعلّق الاسم بالفعل، فبأن يكون فاعلا له، أو مفعولا، فيكون مصدرا قد انتصب به كقولك: «ضربت ضربا»، ويقال له المفعول المطلق. أو مفعولا به كقولك: «ضربت زيدا»، أو ظرفا مفعولا فيه، زمانا أو مكانا، كقولك: «خرجت يوم الجمعة، ووقفت أمامك»، أو مفعولا معه كقولنا: «جاء البرد والطّيالسة» و «لو تركت الناقة وفصيلها لرضعها»، أو مفعولا له «٤» كقولنا: «جئتك إكراما لك، وفعلت ذلك(١) فاعل لاسم الفاعل (ضارب) وعمرا: مفعول به (له).(٢) القفيز: مكيال من المكاييل: معروف وهو ثمانية مكاكيك عند أهل العراق، وهو من الأرض قدر مائة وأربع وأربعين ذراعا. اه اللسان مادة «قفز» (٥/ ٣٩٥).(٣) الراقود: دنّ طويل الأسفل كهيئة الإردبّة يسيّع داخله بالقار والجمع الرواقيد وهو معرّب. اه اللسان مادة/ رقد/ (٣/ ١٨٣).(٤) هو المفعول لأجله نحو «إكراما».
«Allah'ın hayrını dilemek (duası)» kabilinden; nitekim Allah teâlâ şöyle buyurur: «Kim bunu Allah'ın rızasını arayarak yaparsa...» [Nisâ 4:114]. Yahut fiilin, mef'ûl mertebesine indirgenmiş olması yönüyle -ki bu, kâne ve benzerlerinin haberinde, hâlde ve tamamlanmış söz üzerine nasb olan temyizdedir-, meselâ: «Zeyd'in nefsi hoş oldu, yüzü güzel oldu, aslı kerim oldu» gibi. Bunun benzeri, istisnâ üzere nasb olan isimdir; «Bana kavim geldi, yalnız Zeyd müstesnâ» sözünde olduğu gibi. Zira bu, tamamlanmış söz üzerine nasb olunan kabilindendir.
Harfin bunların ikisine de taalluku ise üç vecih üzeredir:
Birincisi: Fiil ile isim arasına girip vasıta olmasıdır. Bu, aslen fiillerin kendiliklerinden geçemedikleri isimlere geçirilmesini sağlayan harf-i cerlerde olur. Meselâ «مررت (geçtim/uğradım)» dersin; bu fiil tek başına «Zeyd, Amr» gibi isimlere geçişli olmaz[1]. «مررت بزيد (Zeyd'e uğradım)» veya «على زيد (Zeyd'in yanından geçtim)» dediğinde ise fiilin «ب (be)» veya «على (ala)» vasıtasıyla geçişli hâle geldiğini görürsün. Keza «لو تركت الناقة وفصيلها لرضعها (Deveyi ve yavrusunu kendi hâline bıraksan, yavru anasını emerdi)» sözümüzdeki «مع (ma‘a)» mânâsındaki vav da, fiil ile isim arasına girip fiili ona ulaştırma bakımından harf-i cer menzilesindedir. Ancak aradaki fark şudur: Bu vav, kendi başına hiçbir amel işlemez, fakat fiilin nasb amelini icra etmesine yardımcı olur. İstisnâdaki «إلّا (illâ)»nın hükmü de böyledir; zira nahivcilere göre bu edat, söz konusu «مع (ma‘a)» mânâsındaki vav gibi, fiil ile isim arasına girme ve müstesnânın nasbını fiile yaptırma bakımından aynı konumdadır, ancak bu, onun vasıtası ve yardımıyladır.
İkinci tür taalluk: «Atıf»tır. Bu, ikinci unsuru, birinci unsur üzerinde amel eden âmilin etki alanına dâhil etmektir. Meselâ: «Bana Zeyd ve Amr geldi», «Zeyd'i ve Amr'ı gördüm», «Zeyd'e ve Amr'a uğradım» gibi.
Üçüncü tür: Cümlenin bütününe taalluk eden edatlardır. Nefy, istifham, şart ve ceza edatlarının kendilerinden sonra gelene taalluku gibi. Şöyle ki bu mânaların özelliği, kendilerine konu olan şeyi, bir şeye isnat edildikten sonra kapsamalarıdır.
Bunun mânâsı şudur: «ما خرج زيد (Zeyd çıkmadı)» veya «ما زيد خارج (Zeyd dışarıda/hariç değil)» dediğinde, bu edatlarla gerçekleşen nefy, çıkış fiilini mutlak olarak kapsamaz. Bilakis çıkış[2], Zeyd'den sâdır olan ve Zeyd'e isnat edilen bir çıkış olarak ele alınır.
«لا رجل في الدار (Evde hiçbir adam yoktur)» türündeki ifadeler için «O, cinsi nefyetmek içindir» sözümüz seni aldatmasın. Zira buradaki mânâ, o edatın, cinse (adam türüne) ait olmak üzere evde bulunma/kinâyenin nefyedilmesi içindir.
[1] yani kendiliğinden geçişli olmaz.
[2] bilakis çıkış (fiili idi).
إرادة الخير بك»، وكقوله تعالى: وَمَنْ يَفْعَلْ ذلِكَ ابْتِغاءَ مَرْضاتِ اللَّهِ [النساء:١١٤]، أو بأن يكون منزّلا من الفعل منزلة المفعول، وذلك في خبر كان وأخواتها، والحال والتمييز المنتصب عن تمام الكلام، مثل: «طاب زيد نفسا، وحسن وجها، وكرم أصلا»، ومثله الاسم المنتصب على الاستثناء، كقولك: «جاءني القوم إلّا زيدا»، لأنّه من قبيل ما ينتصب عن تمام الكلام.وأما تعلّق الحرف بهما، فعلى ثلاثة أضرب:أحدها: أن يتوسّط بين الفعل والاسم، فيكون ذلك في حروف الجرّ التي من شأنها أن تعدّي الأفعال إلى ما لا تتعدّى إليه بأنفسها من الأسماء، مثل أنّك تقول:«مررت»، فلا يصل «١» إلى نحو «زيد، وعمرو»، فإذا قلت: «مررت بزيد، أو على زيد»، وجدته قد وصل «بالباء» أو «على». وكذلك سبيل الواو الكائنة بمعنى «مع» في قولنا: «لو تركت الناقة وفصيلها لرضعها»، بمنزلة حرف الجر في التوسّط بين الفعل والاسم وإيصاله إليه، إلّا أنّ الفرق أنّها لا تعمل بنفسها شيئا، لكنها تعين الفعل على عمله النّصب. وكذلك حكم «إلّا» في الاستثناء، فإنها عندهم بمنزلة هذه «الواو» الكائنة بمعنى «مع» في التوسط، وعمل النّصب في المستثنى للفعل، ولكن بوساطتها وعون منها.والضّرب الثاني من تعلّق الحرف بما يتعلّق به: «العطف»، وهو أن يدخل الثاني في عمل العامل في الأول، كقولنا: «جاءني زيد وعمرو» و «رأيت زيدا وعمرا»، و «مررت بزيد وعمرو».والضّرب الثالث: تعلّق بمجموع الجملة، كتعلّق حرف النّفي والاستفهام والشّرط والجزاء بما يدخل عليه، وذلك أن من شأن هذه المعاني أن تتناول ما تتناوله، وبعد أن يسند إلى شيء.معنى ذلك: أنك إذا قلت: «ما خرج زيد»، و «ما زيد خارج»، لم يكن النفي الواقع بها متناولا الخروج على الإطلاق، بل الخروج «٢» واقعا من «زيد» ومسندا إليه.ولا يغرّنّك قولنا في نحو «لا رجل في الدار»: إنها لنفي الجنس، فإن المعنى في ذلك أنها لنفي الكينونة في الدار عن الجنس. ولو كان يتصوّر تعلّق النفي بالاسم(١) أي: فلا يتعدى بنفسه.(٢) بل كان الخروج.
Eğer kelime tek (müfred) olsaydı, onların Kelime-i Tevhid hakkında söyledikleri –yani takdirin 'لا إله لنا, ya da varlıkta إلا الله' şeklinde olduğu yönündeki sözleri– sözün ziyadesi ve ihtiyaç duyulmayan bir takdir olurdu. Hüküm de dâimâ böyledir. Nitekim 'هل خرج زيد' (Zeyd çıktı mı?) dediğinde, mutlak olarak çıkışı sorgulamış olmazsın; aksine çıkışın Zeyd'den gerçekleşmesi hakkında soru sormuş olursun. Yine 'إن يأتني زيد أكرمه' (Eğer Zeyd bana gelirse, onu ağırlarım) dediğinde, gelişi mutlak olarak şart kılmış olmazsın; bilakis gelişin Zeyd'den olmasını şart kılmış olursun. Aynı şekilde ikramı mutlak olarak gelişin karşılığı kılmış olmazsın; bilakis ikramın senden gerçekleşmesini. Nasıl? Zira bu, imkânsızlığın en çirkinine götürür: Şöyle ki, burada gelenden bağımsız bir geliş ve ikram edenden bağımsız bir ikram bulunsun; sonra bu şart, o da ceza olsun. Bütün işin özeti şudur: Hiçbir kelâm tek bir parçadan oluşmaz; mutlaka bir müsned (yüklem) ve bir müsnedün ileyh (özne/konu) bulunmalıdır. 'İnne' ve benzerleri gibi bir cümleye giren her harfin yolu da aynıdır. Görmez misin ki 'ke-enne' (sanki) dediğinde, bir müşebbeh (benzeyen) ve bir müşebbehün bih (kendisine benzetilen) gerektirir? 'Ke-enne Zeyden el-esed' (Sanki Zeyd aslandır) sözün gibi. Aynı şekilde 'lev' ve 'levlâ' dediğinde, onların iki cümle gerektirdiğini, ikincisinin birincisine cevap olduğunu görürsün. İşin tamamı şudur: Hiçbir kelâm asla bir harf ve fiilden, ne de bir harf ve isimden oluşmaz; ancak 'Yâ Abdallah' gibi nida müstesnâdır. Bu, iş tahkik edildiğinde, takdir edilen gizli fiil 'a‘nî (demek istiyorum), ürîdü (istiyorum), ed‘û (çağırıyorum)' ile bir kelâm olur. 'Yâ' ise buna ve bu fiilin zihindeki anlamının kāim olduğuna delildir. İşte bunlar, kelimelerin birbirine bağlanma yolları ve vecihleridir. Bunlar, gördüğün gibi, nahvin mânâları ve hükümleridir. Aynı yol, kelimelerin birbirine bağlanmasının sıhhatinde rolü olan her şey için de geçerlidir. Bunlardan hiçbirini, nahvin hükümlerinden ve mânâlarından biri olmanın ötesinde görmezsin. Sonra biz, bunların tamamının Arapların kelâmında mevcut olduğunu ve bunların ilminin aralarında ortak bulunduğunu görürüz. Peki, bu böyleyken, bize şöyle diyen bir hasmımıza cevabımız nedir: 'Eğer bu işler ve bu bağlantı vecihleri –ki nazmın mahsulüdür– hakikatleri üzere, doğru ve gerektiği gibi Arap kelâmının nesir ve nazmında mevcutsa; biz onların bunları kullandıklarını, tasarruf ettiklerini ve bilgileriyle kemale erdiklerini görüyorsak; ve bunlar değişmeyen ve duruma göre farklılık göstermeyen hakikatlerse; zira bir ismin, bir mübteda için haber, bir mevsuf için sıfat, bir zü'l-hâl için hâl, bir fiil için fâil veya mef‘ul olması bakımından, bir kelâmdaki hakikati başka bir kelâmdaki hakikatinden farklı değildir«1» – o halde Kur'an ile yeni gelen bu şey nedir?' [Dipnot 1: İsim merfûdur; takdir: (isim için hakikat yoktur.)]
المفرد، لكان الذي قالوه في كلمة التوحيد من أن التقدير فيها: «لا إله لنا، أو في الوجود، إلّا الله»، فضلا من القول، وتقديرا لما لا يحتاج إليه. وكذلك الحكم أبدا.وإذا قلت: «هل خرج زيد» لم تكن قد استفهمت عن الخروج مطلقا، ولكن عنه واقعا من «زيد». وإذا قلت: «إن يأتني زيد أكرمه»، لم تكن جعلت الإتيان شرطا، بل الإتيان من «زيد»، وكذا لم تجعل الإكرام على الإطلاق جزاء للإتيان، بل الإكرام واقعا منك. كيف؟ وذلك يؤدي إلى أشنع ما يكون من المحال، وهو أن يكون هاهنا إتيان من غير آت، وإكرام من غير مكرم، ثم يكون هذا شرطا وذلك جزاء.ومختصر كلّ الأمر أنه لا يكون كلام من جزء واحد، وأنه لا بدّ من مسند ومسند إليه، وكذلك السبيل في كل حرف رأيته يدخل على جملة، كإنّ وأخواتها، ألا ترى أنك إذا قلت: «كأنّ»، يقتضي مشبّها ومشبّها به؟ كقولك: «كأنّ زيدا الأسد». وكذلك إذا قلت «لو» و «لولا»، وجدتهما يقتضيان جملتين، تكون الثّانية جوابا للأولى.وجملة الأمر أنه لا يكون كلام من حرف وفعل أصلا، ولا من حرف واسم، إلا في النداء نحو: «يا عبد الله»، وذلك إذا حقّق الأمر كان كلاما بتقدير الفعل المضمر الذي هو «أعني» و «أريد» و «أدعو»، و «يا» دليل عليه، وعلى قيام معناه في النفس.فهذه هي الطرق والوجوه في تعلّق الكلم بعضها ببعض، وهي، كما تراها، معاني النحو وأحكامه.وكذلك السبيل في كلّ شيء كان له مدخل في صحّة تعلّق الكلم بعضها ببعض، لا ترى شيئا من ذلك يعدو أن يكون حكما من أحكام النحو ومعنى من معانيه، ثم إنّا نرى هذه كلّها موجودة في كلام العرب، ونرى العلم بها مشتركا بينهم.وإذا كان ذلك كذلك، فما جوابنا لخصم يقول لنا: إذا كانت هذه الأمور وهذه الوجوه من التعلّق التي هي محصول النظم، موجودة على حقائقها وعلى الصحة وكما ينبغي في منثور كلام العرب ومنظومه، ورأيناهم قد استعملوها وتصرّفوا فيها وكملوا بمعرفتها، وكانت حقائق لا تتبدّل ولا يختلف بها الحال؛ إذ لا يكون للاسم- بكونه خبرا لمبتدإ، أو صفة لموصوف، أو حالا لذي حال، أو فاعلا أو مفعولا لفعل في كلام- حقيقة «١» هي خلاف حقيقته في كلام آخر، فما هذا الذي تجدّد بالقرآن من(١) اسم يكون مرفوع والتقدير (لا يكون حقيقة للاسم).
Büyük bir meziyet, parlak bir fazilet ve şaşırtıcı bir tertip. Öyle ki bütün mahlûkatı aciz bırakmış, beliğ ve fasihlerin güçlerini (1) ve kudretlerini (2) alt etmiş, hatıra ve fikirleri bağlamış, nihayet hatipler (3) susturulmuş, konuşanın nutku kesilmiş, hiçbir dil akmamış, hiçbir beyan ortaya çıkmamış, hiçbir imkân yardım etmemiş, hiçbirinden bir kıvılcım çakmamış, hiçbirine bir had geçmemiş; hatta vadi onlara acizlik akıtmış ve sözün bütün yollarını onlara kapatmıştır. Acaba bu hasmı sorusuna cevap vermek, onu dalâletinden döndürmek, hastalığına ilaç bulmak ve fikrindeki (4) bozukluğu gidermek bize gerekli midir? Eğer bu bize gerekliyse, o halde her din ve akıl sahibine, yazdığımız (5) bu kitaba bakmak, içine koyduklarımızı iyice düşünmek düşer. Şayet o, bunun beyana giden yol, hüccet ve burhanı ortaya çıkarmak olduğunu bilirse hakkı takip eder ve onu alır. Eğer ondan başka bir yol görürse bize işaret eder ve bizi ona yönlendirir. Hâlbuki bu çok uzaktır! Bu hususta şu beyitler vardır:
Ben öyle bir söz söylüyorum ki onu gizlemiyorum ve ortaya çıksa bile bir hasımdan korkmuyorum.
Nazımda [Kur'an'ın nazmı] bir mucize ispat etmenin yolu, ancak benim ortaya koyduğum şeydir. (6)
Senin düzenlediğin sözün nazmının, i‘râb hükümlerini sevk edip yönlendirmekten (7) başka bir anlamı yoktur.
Bir isim vardır ki kelâmın aslıdır; onsuz söyleyenin maksadı tamamlanmaz.
Bir diğeri ise, ispat ettiğin veya nefyettiğin şeyde sana ziyade verir.
Bunun açıklaması şudur: Asıl olan mübtedâdır; ondan sonra haber getirirsin.
Bir de fiilin önüne geçen fâil-i müsnettir; fiil ona bir vasıf kazandırır (8) ve verir.
Bu ikisi asıldır; mantığın binalarından bu ikisi olmazsa hiçbir fayda gelmez.
Tamamlanmadan sonra sana artırdığın şey ise, ta‘diyesinde fiili ona musallat kıldığın şeydir.
Dipnotlar:
(1) 'Kuvve'nin çoğuludur. Bk. Lisânü'l-Arab, 'kavâ' maddesi, 15/207.
(2) Tekili 'kadr' olup güç demektir. Bk. Lisânü'l-Arab, 'kadr' maddesi, 5/76.
(3) Tekili 'şakşaka'dır; devenin küçük dili olup yalnız Arap devesinde bulunur. Denildiğine göre deve öfkelendiğinde ağzından akciğer gibi bir şey çıkarır, çoğulu 'şakâşik'tir. Fasih kişi için 'haderet şakşakatühû' denir. Bundan dolayı hatiplere 'şakâşik' denilmiştir. Bk. Lisânü'l-Arab, 'şakak' maddesi, 10/185.
(4) Yani re'yini (görüşünü).
(5) 'Vadâ'nâhu'daki zamir, bu 'Delâilü'l-İ'câz' kitabına racidir.
(6) Bununla Kur'an'ın nazmını ve üslubunu kastetmektedir. Bu beyit, onun bu sanatın vazedicisi olduğunun açık bir ifadesidir. (Şeyh Reşid Rıza'dan naklen).
(7) Bir şeyi 'tezciye' etmek, onu yavaşça itmek demektir. Bk. Muhtâru's-Sıhâh, 'zecâ' maddesi, 269.
(8) 'Yeksibuhû' sülâsî fiildendir. Hadiste 'teksibü'l-ma'dûm' (yok olanı kazanırsın) buyurulmuştur. (Şeyh Reşid Rıza'dan naklen).
عظيم المزيّة، وباهر الفضل، والعجيب من الرّصف، حتى أعجز الخلق قاطبة، وحتى قهر من البلغاء والفصحاء القوى «١» والقدر «٢»، وقيّد الخواطر والفكر، حتى خرست الشّقاشق «٣»، وعدم نطق الناطق، وحتى لم يجر لسان، ولم يبن بيان، ولم يساعد إمكان، ولم ينقدح لأحد منهم زند، ولم يمض له حدّ، وحتى أسال الوادي عليهم عجزا، وأخذ منافذ القول عليهم أخذا؟ أيلزمنا أن نجيب هذا الخصم عن سؤاله، ونردّه عن ضلاله، وأن نطبّ لدائه، ونزيل الفساد عن رائه «٤»؟ فإن كان ذلك يلزمنا، فينبغي لكل ذي دين وعقل أن ينظر في الكتاب الذي وضعناه «٥»، ويستقصي التأمّل لما أودعناه، فإن علم أنه الطريق إلى البيان، والكشف عن الحجة والبرهان، تبع الحقّ وأخذ به، وإن رأى له طريقا غيره أومأ لنا إليه، ودلّنا عليه، وهيهات ذلك! وهذه أبيات في مثل ذلك:إنّي أقول مقالا لست أخفيه … ولست أرهب خصما، إن بدا، فيهما من سبيل إلى إثبات معجزة … في النّظم، إلّا بما أصبحت أبديه «٦»فما لنظم كلام أنت ناظمه … معنى سوى حكم إعراب تزجّيه «٧»اسم يرى وهو أصل للكلام، فما … يتمّ من دونه قصد لمنشيهوآخر هو يعطيك الزّيادة في … ما أنت تثبته أو أنت تنفيهتفسير ذلك: أنّ الأصل مبتدأ … تلقى له خبرا من بعد تثنيهوفاعل مسند، فعل تقدّمه، … إليه، يكسبه «٨» وصفا ويعطيههذان أصلان، لا تأتيك فائدة … من منطق لم يكونا من مبانيهوما يزيدك من بعد التّمام، فما … سلّطت فعلا عليه في تعدّيه(١) وهي جمع «القوّة». اه اللسان مادة/ قوا/ (١٥/ ٢٠٧).(٢) مفردها القدر وهو القوّة. اه اللسان مادة/ قدر/ (٥/ ٧٦).(٣) مفردها الشّقشقة: وهي لهاة البعير ولا تكون إلا للعربي منها. وقيل: هو شيء كالرئة يخرجها البعير من فيه إذا هاج والجمع الشقاشق ويقال للفصيح هدرت شقشقته. ومنه سمّي الخطباء شقاشق.اه اللسان مادة/ شقق/ (١٠/ ١٨٥).(٤) أي: رأيه.(٥) الهاء في قوله: وضعناه عائدة على هذا الكتاب «دلائل الإعجاز».(٦) يريد بذلك نظم القرآن وأسلوبه وفي هذا البيت تصريح بأنه الواضع للفن. اه (عن الشيخ رشيد رضا).(٧) زجّى الشيء تزجية دفعه برفق. اه مختار الصحاح مادة «زجا» (٢٦٩).(٨) يكسبه: من الثلاثي، ومنه الحديث «تكسب المعدوم» اه الشيخ رشيد رضا.
İşte bunlar (nahiv) kaideleridir ki, dallanıp budaklanması bakımından, çağlayanlarıyla denizi andıran bir feyizle sana kâfi gelir. Sen bir babını öğrenmek için ona gelirsin de, onu gereği gibi kavramaktan âciz bir hâlde geri dönmekten başka bir şey yapamazsın[1]. İşte bu da böyledir; her ne kadar gördüklerin, menzilin talibine yakın olduğunu zannetseler de. Sonra, benim maksadım, bir hasmıyla cedelleşen yiğidin cevap vereceği şeyle onlara cevap vermektir. Deriz ki: Kendisine benzeyen hiçbir nazım bulunmadığı ve bu hususta onu hikâye edebilecek hiçbir beşer sözü olmadığı nereden (bilinmektedir)? Halbuki biz biliriz ki nazım, takip etmeyi sürdürdüğümüz nahiv hükümlerinden başka bir şey değildir[2]. Eğer ondan başka bir mana isteyen bir talip arzı delik deşik etse ve yükselişinde göklere çıksa, arayışında hüsrandan başka bir şeyle geri dönmez ve peşine düştüğü şeyde sapıklıktan başka bir şey görmezdi[3]. Biz ise, fikri yayıp onun hükümlerine bakarak ve manalarını iyice düşünerek tedkik ettiğimizde, ilmin, kendisinde müşterek bulunduğu hakikatler olduğunu ve her bir hakikatin ona derinlemesine nüfuz ettiğini gördük. İsimlendirdiğin her babda bilgi, bir diğer bilgiden bağımsız değildir. Onların hepsinde tasarruflarının muntazam bir şekilde cereyan ettiğini, onu (bu ilmi) mecralarında bir kudretle yürüttüklerini görürsün. Onların bildikleri bu şeyde, âciziyet selinin vadilerinden boşanmasına sebep olacak ne ziyade olmuştur? Söyleyin! Eğer söylemezseniz, o hâlde açıklamaya kulak verin ki, görenin gözünde sabah aydınlığı gibi apaçık görünesiniz. Allah’a hamdolsun, yalnız O’nadır; salât u selâmı da Resulü Muhammed’e ve âline olsun.
[1] Yani, takip etmek, izini sürmek.
[2] İsteyen, talep eden kimse demektir; çoğulu ‘buğât’ ve ‘buğyân’dır. ‘Beğaytüke’ş-şey’e’ ifadesi ‘O şeyi senin için istedim/talep ettim’ anlamındadır. Bkz. Lisânü’l-Arab, ‘bğa’ maddesi (14/67).
[3] ‘Tevahhaytü’ş-şey’e’, bir şeye kastettiğim, onu yapmaya bilerek yöneldiğim ve onda hassasiyet gösterdiğim zaman kullanılır. Bkz. Lisânü’l-Arab, ‘vahy’ maddesi (15/383).
[4] ‘Sa‘ade’ fiili şeddeli kullanıldığında ‘yükseldi, yukarı çıktı’ manasına gelir. Bkz. Lisânü’l-Arab, ‘sa‘ade’ maddesi (3/251).
[5] Yani yukarıda geçtiği gibi ‘onu talep etmesi’ demektir.
[6] ‘Hemâ’l-mâu ve’d-dem‘u yehmî hemyen ve hemyânen’: Su ve gözyaşı aktığı zaman böyle denir. Bkz. es-Sıhâh (2/648), ‘hemy’ maddesi.
[7] ‘Belc’ aydınlanma, parlama demektir. ‘Belice’s-subhu yeblücü’ (ötre ile) yani ‘aydınlandı’ denir. ‘İnbelece’ ve ‘tebellece’ de aynı anlamdadır. Bkz. es-Sıhâh, ‘belc’ maddesi (1/108).
هذي قوانين تكفي من تشعّبها، … ما يشبه البحر فيضا من نواجيهفلست تأتي إلى باب لتعلمه، … إلّا انصرفت بعجز عن تقصّيه «١»هذا كذاك، وإن كان الذين ترى … يرون أنّ المدى دان لباغيه «٢»ثمّ الذي هو قصدي أن يقال لهم، … بما يجيب الفتى خصما يماريهنقول: من أين أن لا نظم يشبهه … وليس من منطق في ذاك يحكيهوقد علمنا بأنّ النظم ليس سوى … حكم من النحو نمضي في توخّيه «٣»لو نقّب الأرض باغ غير ذاك له … معنى، وصعّد «٤» يعلو في ترقّيهما عاد إلّا بخسر في تطلّبه … ولا رأى غير غيّ في تبغّيه «٥»ونحن ما إن بثثنا الفكر ننظر في … أحكامه ونروّي في معانيهكانت حقائق تلقى العلم مشتركا … بها، وكلّا تراه نافذا فيهفليس معرفة من دون معرفة … في كل ما أنت من باب تسمّيهترى تصرّفهم في الكلّ مطّردا … يجرونه باقتدار في مجاريهفما الذي زاد في هذا الذي عرفوا … حتى غدا العجز يهمي «٦» سيل واديهقولوا، وإلّا فأصغوا للبيان تروا … كالصّبح منبلجا «٧» في عين رائيهالحمد لله وحده، وصلواته على رسوله محمد وآله.(١) أي: التتبع.(٢) الباغي الطالب، والجمع بغاة وبغيان، وبغيتك الشيء طلبته لك. اه اللسان مادة/ بغا/ (١٤/ ٦٧).(٣) توخيت الشيء أتوخاه توخّيا إذا قصدت إليه وتعمدت فعله وتحريت فيه. اه اللسان مادة/ وخي/ (١٥/ ٣٨٣).(٤) صعّد: بالتشديد ارتقى. اه اللسان مادة «صعد» (٣/ ٢٥١).(٥) أي تطلبه كما مرّ.(٦) همى الماء والدمع يهمي هميا وهميانا إذا سال. اه الصحاح (٢/ ٦٤٨) مادة «همي».(٧) البلوج الإشراق تقول بلج الصبح يبلج بالضم أي أضاء، وانبلج وتبلّج مثله. اه الصحاح مادة/ بلج/ (١/ ١٠٨).
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Rabbim bana yeter. Hamd, şükredenlerin hamdiyle âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. O'nu büyük nimetleri ve güzel imtihanları sebebiyle överiz. Zamanın musibetlerine ve gece-gündüzün felaketlerine karşı O'ndan yardım dileriz. Tevfîk ve ismet hususunda O'na yönelir, havlden ve kuvvetten O'na sığınırız. O'ndan, göğsü dolduran, kalbi imar eden ve nefse hâkim olan bir yakîn isteriz; öyle ki nefis azdığında onu durdursun, heveslendiğinde onu geri çevirsin. Ve şu güvene sahip olalım ki O (azze ve celle) sığınak, koruyucu, gözetici ve muhafızdır; hayır ve şer O'nun elindedir; bütün nimetler O'nun katındandır; O'nun saltanatı karşısında hiç kimsenin bir hükmü yoktur. Taleplerimizi O'na yöneltir, O'na tevekkül etme niyetlerimizi halis kılma konusunda O'ndan yardım dileriz. O'ndan bizi, gayesi doğruluk, hedefi hak ve maksadı isabet olan, akılların düzelttiği ve kalplerin kabul ettiği kimselerden kılmasını niyaz ederiz. Bilmediğimiz bir şeyde ilim iddia etmekten, iyi kavrayamadığımız bir sözü söylemekten, yalancı övgülere aldanan, aşırı sitayişe kanan kimselerden olmaktan O'na sığınırız. Yolumuzun, bâtıl ile mücadele etmekten hoşlanan, dinleyiciye işi karıştıran, sözü geçti diye içine karıştırıp manalarını doğrultmamayı umursamayan kişilerin yolu olmamasını niyaz ederiz. Sonra O'ndan (azze ve celle), yaratılmışların en hayırlısı, halkı arasından seçilmiş Muhammed -peygamberlerin efendisi (s.a.v.)-, onun doğru yoldaki halifeleri olan ashâbı ve onlardan sonra gelen bütün hayırlı âilesi üzerine salât etmesini tekrar niyaz ederiz.
İmdi: Faziletleri, şeref mertebelerini bilmek, büyüklük bakımından konumlarını anlamak, hangisinin öne geçirilmeye daha layık, hangisinin tazimi hak etmede daha önde olduğunu öğrenmek için incelediğimizde, ilmin buna en layık, bu konuda en başta olduğunu görürüz. Zira hiçbir şeref yoktur ki ona giden yol ilim olmasın; hiçbir hayır yoktur ki ona delil ilim olmasın; hiçbir fazilet yoktur ki ilim onun zirvesi ve semeri olmasın; hiçbir övünç yoktur ki ilim ile sahih ve tam olmasın.
Ve (1)[Hadesân: zamanın hadiseleri, musibetleri ve gece-gündüz anlamına gelir. Bkz. Lisanü'l-Arab, 'hds' maddesi (2/132).] (2)[Nezğ: şeytanın aralarını bozması, kışkırtması. Bkz. es-Sıhah, 'nzğ' maddesi (2/556).] (3)[El-vezer (iki fethalı): sığınak. Bkz. Muhtaru's-Sıhah, 'vzr' maddesi (718).] (4)[Es-sedâ: kumaşın boyuna uzanan ipliği, yani atkının zıddı. Bkz. Lisan, 'sdv' maddesi (14/375).] (5)[El-menka: kerim fiil, me'sabe'nin (ayıp) zıddı. Bkz. Lisan, 'nkb' maddesi (1/768) (tasarrufla).]
فاتحة المؤلف فى بيان مكانة العلمبسم الله الرّحمن الرّحيم حسبي ربّي الحمد لله ربّ العالمين حمد الشاكرين، نحمده على عظيم نعمائه، وجميل بلائه، ونستكفيه نوائب الزمان، ونوازل الحدثان «١»، ونرغب إليه في التوفيق والعصمة، ونبرأ إليه من الحول والقوّة ونسأله يقينا يملأ الصّدر، ويعمر القلب، ويستولي على النفس، حتّى يكفّها إذا نزغت «٢»، ويردّها إذا تطلّعت، وثقة بأنه عز وجل الوزر «٣»، والكالئ والراعي والحافظ، وأنّ الخير والشّرّ بيده، وأن النّعم كلّها من عنده، وأن لا سلطان لأحد مع سلطانه، نوجّه رغباتنا إليه، ونخلص نيّاتنا في التوكّل عليه، وأن يجعلنا ممن همه الصدق، وبغيته الحقّ، وغرضه الصواب، وما تصحّحه العقول وتقبله الألباب، ونعوذ به من أن ندّعي العلم بشيء لا نعلمه، وأن نسدّي «٤» قولا لا نلحمه، وأن نكون ممّن يغرّه الكاذب من الثناء، وينخدع للمتجوّز في الإطراء، وأن يكون سبيلنا سبيل من يعجبه أن يجادل بالباطل، ويموّهعلى السامع، ولا يبالي إذا راج عنه القول أن يكون قد خلّط فيه، ولم يسدّد في معانيه، ونستأنف الرغبة إليه عز وجل في الصلاة على خير خلقه، والمصطفى من بريّته، محمد سيد المرسلين، وعلى أصحابه الخلفاء الراشدين، وعلى آله الأخيار من بعدهم أجمعين.وبعد فإنّا إذا تصفّحنا الفضائل لنعرف منازلها في الشّرف، ونتبيّن مواقعها من العظم؛ ونعلم أيّ أحقّ منها بالتّقديم، وأسبق في استيجاب التعظيم، وجدنا العلم أولاها بذلك، وأوّلها هنالك؛ إذ لا شرف إلّا وهو السبيل إليه، ولا خير إلّا وهو الدّليل عليه، ولا منقبة «٥» إلّا وهو ذروتها وسنامها، ولا مفخرة إلّا وبه صحّتها وتمامها. ولا(١) حدثان الدهر وحوادثه نوبه وما يحدث منه. اه اللسان مادة/ حدث/ (٢/ ١٣٢) والحدثان:الليل والنهار.(٢) نزغ الشيطان بينهم ينزغ نزغا أي أفسد وأغرى. اه الصحاح مادة/ نزغ/ (٢/ ٥٥٦).(٣) الوزر بفتحتين الملجأ. اه مختار الصحاح مادة/ وزر/ (٧١٨).(٤) وهي خلاف لحمة الثوب وهو ما يمد طولا في النسج. اه اللسان مادة/ سدى/ (١٤/ ٣٧٥).(٥) المنقبة الفعل الكريم وهي ضد المثلبة. اه اللسان مادة/ نقب/ (١/ ٧٦٨) بتصرف.
Her hasenenin anahtarı odur; her methin kandili ancak ondan tutuşur. O [ilim] sadıktır, her dost ihanet ettiğinde; güvenilirdir, hiçbir nasihatçiye güvenilmediğinde. O olmasaydı, insan diğer hayvanlardan ancak suretinin tasarımı, bedeninin heyeti ve yapısı ile ayrılırdı; hayır, erdem kazanmaya bir yol bulamaz ve hiçbir güzel haslete layık olamazdı. Bunun sebebi şudur: Biz bir fazilete ancak fiil ile ulaşabiliriz ve fiil de ancak kudret ile olur. Fakat biz, failini süsleyen ve kendisine fazilet kazandıran bir fiil görmedik ki, ilimden kaynaklanıncaya ve onun damgası ve eseri açıkça görülünceye kadar. Ve hiçbir kudret görmedik ki, sahibine şeref kazandırsın ve ona hamd getirsin de, ilim onun talep ettiği şeyde rehberi, yöneldiği ve gittiği yerde kılavuzu olmasın; ve onun dizginini çeken, meydanında onu çeviren [ilim] olmasın. İşte bu sebeple kudret, bir fazilet olabilmek için ilme muhtaçtır ve bu ismi hak etmekte ona bağımlıdır. İlimden ayrıldığında veya onun emrine uymaktan, onun izini ve yolunu takip etmekten kaçındığında, kudret -sahibine kınama getirmede hiçbir şey ondan daha hazır değildir- ve onun fiillerinden daha çirkin bir ayıp bulunmaz. İşte ilmin fazileti hususunda, hiçbir akıl sahibinin sana muhalefet ettiğini görmezsin; onu reddeden veya inkar eden bir kimseye rastlamazsın. İlmin bir kısmını diğerine üstün tutmaya ve bir dalını diğerine tercih etmeye gelince, insanların bu hususta farklı görüşler ve çatışan arzular üzere olduklarını görürsün. Her birinin, kendini sevmesi ve noksanlığı kendinden uzaklaştırmayı tercih etmesi sebebiyle, bildiği ilim türlerini bilmediğine tercih ettiğini, nasip olmayanı [ilmi] ise yermeye, ehline dil uzatmaya ve onları küçültmeye çalıştığını görürsün. Sonra bu konudaki durumları farklılaşır: Kimisi hevasına kapılıp boğulmuş, haksızlıkta ileri gitmiştir; kimisi ise insaf ve zulüm arasında tereddüt eder, bazen haksızlık eder bazen adaletle hükmeder. Bu manada haktan tamamen ayrılıp da sadece adaletle hükmeden ve her işinde akla dayanan kimse ise, varlığı imkânsız bir şey gibidir. Bu da ancak ilmin şerefi, yüce mertebesi; sevgisinin tabiatlara yerleşmiş, nefislere monte edilmiş olması; ona karşı kıskançlığın fıtrata lazım ve yaratılışa konulmuş olması sebebiyledir.
حسنة إلّا وهو مفتاحها؛ ولا محمدة إلّا ومنه يتّقد مصباحها، هو «١» الوفيّ إذا خان كلّ صاحب، والثقة إذا لم يوثق بناصح، لو لاه لما بان الإنسان من سائر الحيوان إلّا بتخطيط صورته، وهيئة جسمه وبنيته، لا، ولا وجد إلى اكتساب الفضل طريقا، ولا وجد بشيء من المحاسن خليقا. ذاك لأنّا وإن كنّا لا نصل إلى اكتساب فضيلة إلّا بالفعل، وكان لا يكون فعل إلّا بالقدرة، فإنّا لم نر فعلا زان فاعله وأوجب الفضل له، حتى يكون عن العلم صدره «٢»، وحتى يتبيّن ميسمه «٣» عليه وأثره. ولم نر قدرة قطّ كسبت صاحبها مجدا وأفادته حمدا، دون أن يكون العلم رائدها فيما تطلب، وقائدها حيث يؤمّ ويذهب، ويكون المصرّف لعنانها «٤»؛ والمقلّب لها في ميدانها.فهي إذن مفتقرة في أن تكون فضيلة إليه، وعيال في استحقاق هذا الاسم عليه، وإذا هي خلت من العلم أو أبت أن تمتثل أمره؛ وتقتفي أثره ورسمه، آلت ولا شيء أحشد للذمّ على صاحبها منها، ولا «شين أشين «٥»» من أعماله لها.فهذا في فضل العلم لا تجد عاقلا يخالفك فيه، ولا ترى أحدا يدفعه أو ينفيه.فأما المفاضلة بين بعضه وبعض، وتقديم فنّ منه على فنّ، فإنك ترى الناس فيه على آراء مختلفة، وأهواء متعادية، ترى كلّا منهم لحبّه نفسه، وإيثاره أن يدفع النقص عنها، يقدّم ما يحسن من أنواع العلم على ما لا يحسن، ويحاول الزّراية «٦» على الذي لم يحظ به، والطّعن على أهله والغضّ منهم، ثم تتفاوت أحوالهم في ذلك، فمن مغمور قد استهلكه هواه، وبعد في الجور مداه، ومن مترجّح فيه بين الإنصاف والظلم، يجور تارة ويعدل أخرى في الحكم، فأمّا من يخلص في هذا المعنى من الحيف حتى لا يقضي إلّا بالعدل، وحتى يصدر في كل أمره عن العقل، فكالشيء الممتنع وجوده. ولم يكن ذلك كذلك، إلا لشرف العلم وجليل محلّه، وأنّ محبته مركوزة في الطباع، ومركّبة في النفوس، وأن الغيرة عليه لازمة للجبلّة، وموضوعة في(١) أي: العلم.(٢) وهو نقيض الورد. وهو الطريق إلى الماء للارتواء. اه اللسان مادة/ صدر/ (٤/ ٤٤٨).(٣) هو اسم الآلة التي يوسم بها الدواب والجمع مواسم ومياسم. اه اللسان مادة/ وسم/ (١٢/ ٦٣٦).(٤) بكسر العين وهو السير الذي تمسك به الداية والجمع أعنّة. اه اللسان مادة/ عنن/ (١٣/ ٢٩١).(٥) هو العيب. اه اللسان مادة/ شين/ (١٣/ ٢٤٤).(٦) زريت عليه وزرى عليه بالفتح زريا وزراية: عابه وعاتبه. اه الصحاح مادة/ زري/ (١٤/ ٣٥٦).
Fıtrat; öyle ki onun yokluğundan daha çirkin bir ayıp, ondan mahrumiyetten daha düşük bir mevki herkesçe yoktur. Binaenaleyh ona ancak aşırı muhabbetten ötürü düşmanlık edilmiş, ancak şiddetli cimrilikten dolayı ona müsaade olunmuştur. Sonra sen, aslen daha sağlam, dalca daha yüksek [1], meyvesi daha tatlı, varidi daha leziz, neticesi daha kerim, çırası daha nurlu bir ilmi, beyân ilminden başka görmezsin. O (beyân) olmasaydı, nakış dokuyan, mücevher işleyen, inci saçan, sihir üfleyen, bal ikram eden, sana çiçeklerden bedialar gösteren ve meyveden tatlı ve olgunu derleyen bir dil görmezdin. Yine o, ilimlere gösterdiği ihtimam, onlara olan itina ve onları tasviri olmasaydı, ilimler gizli ve örtülü kalır, dehr eli [3] onlar için bir surete erdiremez, ayların sırarı [4] devam eder, bütünü üzerine gizlilik hâkim olurdu. Sayıyla anlaşılamayacak faydalara, istiksa ile ihata olunamayacak güzelliklere varıncaya kadar. Ancak sen, bununla beraber, beyân ilminin gördüğü zulmü görmüş, uğradığı haksızlığa uğramış, manası hakkında insanların içine düştüğü hataya düşmüş bir ilim türü görmezsin. Zira onların nefislerine fâsid itikatlar ve redd-i zanlar önceden yerleşmiş, onlara bu hususta büyük bir cehâlet ve fâhiş bir hata binmiştir. Onların çoğunu, baş ve göz ile işarete, hat ve akde [5] verdiği manadan daha fazla bir mana vermediğini görürsün. Derler ki: O (beyân) ancak haber ve istihbar, emir ve nehiydir; bunların her biri için bir lafız konulmuş ve ona delil kılınmıştır. Kim Arapça veya Farsça bir lügatin vaz‘larını bilir, her lafzın müradifini idrak eder, sonra lisanı onları telaffuza, ses ve harflerini edaya yardım ederse, o lügatte apaçık, aleti tam, kendisinden ileri gidilemeyecek beyan mertebesine ulaşmış, kendisinden öte gidecek bir gaye kalmamış demektir. O fesâhat, belâgat ve berâati işitir de bunlara, sözde ıtnâbdan ve konuşanın yüksek sesli, akıcı dilli olmasından, bir lüknetin [6] ona engel olmamasından, bir habsenin [7] onu durdurmamasından başka bir mana vermez.
[1] 'Beseka'n-nahl' uzadı demektir. [3] 'yedü'd-dehr' ebed demektir. [4] 'es-sirâr' ayın son gecesidir. [5] 'Hat' üç çizgi çekip üzerlerine arpa veya çekirdek atarak kehânet yapmaktır; 'akd' parmaklarla anlaşmadır. [6] Lükn: lisandaki acemilik ve tutukluk. [7] Habse: sözün istenildiği anda söylenememesi.
الفطرة، وأنه لا عيب أعيب عند الجميع من عدمه، ولا ضعة أوضع من الخلوّ عنه، فلم يعاد إذن إلّا من فرط المحبة، ولم يسمح به إلا لشدة الضّنّ.ثم إنّك لا ترى علما هو أرسخ أصلا، وأبسق «١» فرعا، وأحلى جنى، وأعذب وردا، وأكرم نتاجا، وأنور سراجا، من علم البيان، الذي لولاه لم تر لسانا يحوك الوشي، ويصوغ الحلي، ويلفظ الدّرّ، وينفث السّحر، ويقري الشّهد «٢»، ويريك بدائع من الزّهر، ويجنيك الحلو اليانع من الثّمر، والذي لولا تحفّيه بالعلوم، وعنايته بها، وتصويره إيّاها، لبقيت كامنة مستورة، ولما استبنت لها يد الدهر «٣» صورة، ولاستمرّ السّرار «٤» بأهلّتها، واستولى الخفاء على جملتها، إلى فوائد لا يدركها الإحصاء، ومحاسن لا يحصرها الاستقصاء.إلّا أنّك لن ترى على ذلك نوعا من العلم قد لقي من الضّيم ما لقيه، ومني من الحيف بما مني به، ودخل على الناس من الغلط في معناه ما دخل عليهم فيه، فقد سبقت إلى نفوسهم اعتقادات فاسدة وظنون رديّة، وركبهم فيه جهل عظيم وخطأ فاحش، ترى كثيرا منهم لا يرى له معنى أكثر ممّا يرى للإشارة بالرأس والعين، وما يجده للخطّ والعقد «٥»، يقول: إنّما هو خبر واستخبار، وأمر ونهي، ولكل من ذلك لفظ قد وضع له، وجعل دليلا عليه، فكل من عرف أوضاع لغة من اللغات، عربية كانت أو فارسية، وعرف المغزى من كلّ لفظة، ثم ساعده اللسان على النطق بها، وعلى تأدية أجراسها وحروفها، فهو بين في تلك اللغة، كامل الأداة، بالغ من البيان المبلغ الذي لا مزيد عليه،منته إلى الغاية التي لا مذهب بعدها. يسمع الفصاحة والبلاغة والبراعة فلا يعرف لها معنى سوى الإطناب في القول، وأن يكون المتكلم في ذلك جهير الصوت، جاري اللسان، لا تعترضه لكنة «٦»، ولا تقف به حبسة «٧»،(١) بسق النخل بسوقا أي طال. اه الصحاح مادة/ بسق/ (١/ ٩٣).(٢) وهو العسل ما دام لم يعصر من شمعه واحدته شهدة. اه اللسان مادة/ شهد/ (٣/ ٢٤٣).(٣) وهي الأبد وقولهم: لا أفعله يد الدهر أي: أبدا.(٤) بفتح السين وكسرها آخر ليلة في الشهر وتقول: استسر القمر أي خفي ليلة السرار. اه اللسان مادة/ سرر/ بتصرف (٤/ ٣٥٧).(٥) قال في اللسان: قال الحربي: الخط هو أن يخط ثلاثة خطوط ثم يضرب عليهن بشعير أو نوى ويقول: يكون كذا وكذا وهو ضرب من الكهانة. اه اللسان مادة/ خطط/ (٧/ ٢٨٨). والعقد:التفاهم بعقد الأصابع.(٦) اللكنة: هي عجمة في اللسان وعيّ. اه. اللسان مادة/ لكن/ (١٣/ ٣٩٠).(٧) وهي تعذر الكلام عند إرادته. اه اللسان. مادة/ حبس/ (٦/ ٤٦).
Garîb lafız ve vahşî kelime kullanıldığında, işin inceliklerine vâkıf olup derinlemesine araştırma yapıldıktan sonra, nasb mahallinde ref‘ ile i‘râb ederek lahn etmemek; yahut kelimeyi lügat vaz‘ındaki şeklinden farklı ve Araplardan gelen rivâyete aykırı bir sûrette getirip hata yapmamak gerekir. İşin özü şudur ki, bu hususta kişinin noksan gördüğü şey, ancak kendi dil ilmindeki eksiğinden ileri gelir. O, burada derin düşünce ve tefekkürle bilinecek birtakım dakîk noktalar ve sırlar, menşei akıl olan ince mânâlar (letâif) ile birtakım kimselere has, kendilerine hidâyet edilmiş, gösterilmiş, keşfolunmuş ve perdelerin kaldırılmış olduğu husûsî mânâ özellikleri bulunduğunu bilmez. Bu incelikler, kelâmda üstünlüğün ortaya çıkmasına, bir kısmının diğerine tefevvuk etmesinin vâcip olmasına, bu husustaki farkın uzaklaşmasına, gâyenin uzanmasına, mertebenin yükselmesine ve talebin güçleşmesine — nihâyet emrin i‘câz derecesine varıp beşer tâkatinin dışına çıkmasına — sebep olmuştur. Ne var ki, bu tâife işbu dakîk noktaları, husûsiyet ve letâifi bilmediğinden, onlara ne iltifat etti ne de talip oldu. Ardından, sû-i tesâdüf eseri olarak, kendisi ile bu ilimler arasına bir perde (hicap) ve onlara ulaşmasına set çeken bir görüş zihninde belirdi. Bu görüş, onların asıl mâdeni olan, kendisine dayanılan şiire ve bu incelikleri asıllarına nisbet eden, üstün olanını aşağı olanından ayırt eden bir nesep bilgini mesâbesindeki nahiv (i‘râb) ilmine karşı kötü bir itikad beslemesinden ibârettir. Böylece, her iki nev‘e karşı zâhidâne bir tavır sergilemeye, her iki sınıfı da bir kenara atmaya koyuldu; bunlarla meşgul olmaktansa başka şeylerle iştigal etmeyi evlâ, üzerlerinde tefekkür etmekten yüz çevirmeyi onları öğrenmeye yönelmekten daha doğru addetti. Şiire gelince, onlara şiirde pek büyük bir fayda olmadığı, şiirin ancak bir mülha [1] veya bir latîfe, bir yurt harâbesine ağlama, bir kalıntı tavsifi, bir dişi veya erkek devenin vasfı yahut medih ve hicivde ifrat derecesinde sözden ibaret olduğu; din veya dünya salâhı için ihtiyaç duyulan bir şey bulunmadığı vehmedildi. Nahve gelince, onu bir tür tekellüf, bir zorlama kapısı, hiçbir esasa dayanmayan ve akla istinad etmeyen bir şey zannettiler; ref‘ ve nasb bilgisi ile bunlara bağlı temel kaidelerin ötesinde kalan nahiv bilgisinin faydasız bir fazlalık olduğunu sandılar ve —bildiğin üzere— nahiv için tuz misalini verdiler [2]. İşte bu iki kola dair bunlara benzer zanlar ve öyle görüşler ki, eğer bunların âkıbetini ve nelere sevk edeceğini bilselerdi, Allah’a sığınır ve bunlara rıza göstermekten ar ederlerdi.
[1] Mülha: Güzel ve latîf söz. (Lisânü’l-Arab, mlḥ maddesi, II/602’de: “O, tayyib ve mülîh kelimedir.” şeklinde açıklanır.)
[2] Onların: “Nahiv, kelâmdaki yeri tuzun yemekteki yeri gibidir.” sözü kastedilmektedir. Mânâ şudur: Kelâmın doğru ve maksatları delâlet gibi faydalarının hâsıl olması, ancak i‘râb ve husûsî tertipten ibaret nahiv hükümlerine riâyetle mümkündür.
وأن يستعمل اللفظ الغريب، والكلمة الوحشيّة، فإن استظهر للأمر وبالغ في النظر، فأن لا يلحن فيرفع في موضع النصب، أو يخطئ فيجيء باللفظة على غير ما هي عليه في الوضع اللغويّ، وعلى خلاف ما ثبتت به الرواية عن العرب.وجملة الأمر أنه لا يرى النقص يدخل على صاحبه في ذلك، إلّا من جهة نقصه في علم اللغة، لا يعلم أن هاهنا دقائق وأسرارا طريق العلم بها الرّويّة والفكر، ولطائف مستقاها العقل، وخصائص معان ينفرد بها قوم قد هدوا إليها، ودلّوا عليها، وكشف لهم عنها، ورفعت الحجب بينهم وبينها، وأنّها السبب في أن عرضت المزيّة في الكلام، ووجب أن يفضل بعضه بعضا، وأن يبعد الشأو في ذلك، وتمتدّ الغاية، ويعلو المرتقى، ويعزّ المطلب، حتّى ينتهي الأمر إلى الإعجاز، وإلى أن يخرج من طوق البشر.ولما لم تعرف هذه الطائفة هذه الدقائق، وهذه الخواصّ واللطائف، لم تتعرّض لها ولم تطلبها، ثمّ عنّ لها بسوء الاتفاق رأي صار حجازا بينها وبين العلم بها وسدّا دون أن تصل إليها وهو أن ساء اعتقادها في الشعر الذي هو معدنها، وعليه المعوّل فيها، وفي علم الإعراب الذي هو لها كالناسب الذي ينميها إلى أصولها، ويبيّن فاضلها من مفضولها، فجعلت تظهر الزّهد في كل واحد من النوعين، وتطرح كلّا من الصنفين، وترى التشاغل عنهما أولى من الاشتغال بهما، والإعراض عن تدبرهما أصوب من الإقبال على تعلّمهما.أما الشّعر فخيّل إليها أنه ليس فيه كثير طائل، وأن ليس إلّا ملحة «١» أو فكاهة، أو بكاء منزل أو وصف طلل، أو نعت ناقة أو جمل، أو إسراف قول في مدح أو هجاء، وأنه ليس بشيء تمسّ الحاجة إليه في صلاح دين أو دنيا.وأما النّحو، فظنّته ضربا من التكلّف، وبابا من التعسّف، وشيئا لا يستند إلى أصل، ولا يعتمد فيه على عقل، وأنّ ما زاد منه على معرفة الرّفع والنّصب وما يتّصل بذلك مما تجده في المبادئ، فهو فضل لا يجدي نفعا، ولا تحصل منه على فائدة، وضربوا له المثل بالملح كما عرفت «٢»، إلى أشباه لهذه الظنون في القبيلين، وآراء لو علموا مغبّتها وما تقود إليه؛ لتعوّذوا بالله منها، ولأنفوا لأنفسهم من الرّضا بها، ذاك(١) وهي الكلمة الطيبة وهي المليحة. اه اللسان. مادة/ ملح/ (٢/ ٦٠٢).(٢) وهو قولهم: «النحو في الكلام كالملح في الطعام». إذ المعنى أن الكلام لا يستقيم ولا تحصل منافعه التي هي الدلالات على المقاصد إلّا بمراعاة أحكام النحو من الإعراب والترتيب الخاص.
Çünkü onlar, bu hususta cehâleti ilme tercih etmekle, Allah yolundan alıkoyan ve Allah teâlânın nûrunu söndürmek isteyen kimse konumuna girmiş olurlar. Şu sebeple ki, biz biliriz ki, Kur’an ile hüccetin ikâme edildiği, zuhûr ettiği, ortaya çıkıp göz kamaştırdığı cihet, onun, beşer kuvvetlerinin âciz kaldığı bir fesâhat derecesinde olması ve aklın ulaşamayacağı bir nihâyete varmış bulunmasıdır. Bunun böyle olduğunu bilmek ise ancak, Arapların dîvânı ve edebiyatın başlıca timsâli olan şiiri bilen için mümkündür. O şiir ki, şüphe yoktur, kavmin fesâhat ve beyânda yarıştıkları, bu ikisinde yarışın birinciliğini kapıştıkları bir meydandı. Sonra fazîletteki farklılığın illetlerini ve bâzı şiirin diğerine üstünlük sebeplerini araştırdığında, işte bundan alıkoyan, Allah teâlânın hüccetini bilmekten alıkoymuş olur [1]. Onun misâli, insanların önüne geçip onları Allah’ın kitabını ezberlemekten, ona hakkıyla riâyet etmekten, tilâvetinden ve kırâatinden alıkoyan ve neticede onun hâfızlarının, onunla iştigal edenlerin ve onu okutanların azalmasına yol açacak bir fiil işleyen kimsenin misâli gibidir. Şu sebeple ki, biz onun tilâveti ve hıfzı ile, nâzil olduğu vech üzere lafzını edâ etmekle ve onu de
لأنه بإيثارهم الجهل بذلك على العلم، في معنى الصادّ عن سبيل الله، والمبتغي إطفاء نور الله تعالى.وذاك أنّا إذا كنّا نعلم- أن الجهة التي منها قامت الحجة بالقرآن وظهرت، وبانت وبهرت، هي أن كان على حدّ من الفصاحة تقصر عنه قوى البشر، ومنتهيا إلى غاية لا يطمح إليها بالفكر، وكان محالا أن يعرف كونه كذلك، إلّا من عرف الشّعر الذي هو ديوان العرب، وعنوان الأدب، والذي لا يشكّ أنّه كان ميدان القوم إذا تجاروا في الفصاحة والبيان، وتنازعوا فيهما قصب الرّهان، ثم بحث عن العلل التي بها كان التباين في الفضل، وزاد بعض الشعر على بعض- كان الصّادّ «١» عن ذلك صادّا عن أن تعرف حجة الله تعالى، وكان مثله مثل من يتصدّى للناس فيمنعهم عن أن يحفظوا كتاب الله تعالى ويقوموا به ويتلوه ويقرءوه، ويصنع في الجملة صنيعا يؤدّي إلى أن يقلّ حفّاظه والقائمون به والمقرءون له. ذاك لأنّا لم نتعبّد بتلاوته وحفظه، والقيام بأداء لفظه على النّحو الذي أنزل عليه، وحراسته من أن يغيّر ويبدّل، إلّا لتكون الحجة به قائمة على وجه الدهر، تعرف في كل زمان، ويتوصّل إليها في كل أوان، ويكون سبيلها سبيل سائر العلوم التي يرويها الخلف عن السّلف، ويأثرها الثاني عن الأوّل، فمن حال بيننا وبين ما له كان حفظنا إيّاه، واجتهادنا في أن نؤدّيه ونرعاه، كان كمن رام أن ينسيناه جملة ويذهبه من قلوبنا دفعة، فسواء من منعك الشيء الذي تنتزع منه الشاهد والدليل، ومن منعك السبيل إلى انتزاع تلك الدلالة، والاطّلاع على تلك الشهادة، ولا فرق بين من أعدمك الدواء الذي تستشفى به من دائك، وتستبقي به حشاشة نفسك، وبين من أعدمك العلم بأنّ فيه شفاء، وأنّ لك فيه استبقاء.فإن قال منهم قائل: إنك قد أغفلت فيما رتّبت، فإنّ لنا طريقا إلى إعجاز القرآن غير ما قلت، وهو علمنا بعجز العرب عن أن يأتوا بمثله وتركهم أن يعارضوه، مع تكرارالتّحدّي عليهم، وطول التقريع لهم بالعجز عنه «٢». ولأن الأمر كذلك، ما «٣» قامت به الحجّة على العجم قيامها على العرب، واستوى الناس قاطبة، فلم يخرج الجاهل بلسان العرب من أن يكون محجوجا بالقرآن.قيل له: خبرنا عما اتّفق عليه المسلمون من اختصاص نبيّنا صلى الله عليه وسلم بأن كانت(١) قوله: كان الصاد. جواب إذا في قوله: «وذاك أنّا إذا كنا نعلم» في بداية الفقرة.(٢) مثال ذلك قوله تعالى في سورة الإسراء الآية (١٧): قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هذَا الْقُرْآنِ لا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيراً.(٣) ما هنا مصدرية.