Delâilü'l-İ‘câz (Yâsîn el-Eyyûbî tahkiki) [Delâilü'l-İ‘câz fî İlmi'l-Me‘ânî] — Müellif: Ebû Bekr Abdülkāhir b. Abdurrahmân b. Muhammed el-Fârisî el-Cürcânî (ö. 471 H.). Muhakkik: Yâsîn el-Eyyûbî. Neşreden: el-Mektebetü'l-Asriyye – ed-Dârü'n-Nemûzeciyye. Baskı: Birinci Baskı. Cilt adedi: 1. [Kitap otomatik numaralandırılmış olup basılı nüshayla uyumlu değildir.]
دلائل الإعجاز ت الأيوبيـ[دلائل الإعجاز في علم المعاني]ـالمؤلف: أبو بكر عبد القاهر بن عبد الرحمن بن محمد الفارسي الأصل، الجرجاني الدار (المتوفى: ٤٧١هـ)المحقق: ياسين الأيوبيالناشر: المكتبة العصرية- الدار النموذجيةالطبعة: الأولىعدد الاجزاء: ١[الكتاب مرقم آليا غير موافق للمطبوع]
Şaşkınlığım uzun sürmedi, bilakis kendimi ikinci yönelimi seçer buldum. Zira nazar-ı itibara almayan bir mukaddime, mevzunun özüne temas ve etrafında dolaşma noktasında, her iki kitabın ve müellifinin azamet ve ihtişamı karşısında kusurlu kalmaktadır. Ve birden kendimi, diğer yakaya geçmek için zarurî olan yazı başlıkları ve durakları karşısında buluyorum; belki ulviyet ve iştirakin bazı katrelerini tadarım, temas hududu ve eşiklere yüz sürmekle dahi olsa!!
Ben ve Kitap:
Delâilü'l-İ'câz kitabı birden çok baskı ve şerhle neşredilmiştir. Fakat en iyi baskı ve şerhler, Mısır'da 1321 hicrî senesinde neşredilen, ardından 1331/1912 milâdî senesinde yeniden basılıp yayımlanan ve sırasıyla Mısır Dâr-ı İftâsı Müftüsü İmam Şeyh Muhammed Abduh, muhaddis Şeyh Muhammed Mahmud et-Türkizî eş-Şenkîtî ve daha sonra kitabın haşiyelerini yazıp baskısını tashih eden Şeyh Muhammed Reşîd Rızâ tarafından düzeltilen baskıdır.
Ben bu baskıyı, Şam'da 1983 yılında, iki kardeş doktor Muhammed Radvan ed-Dâye ve Fâiz ed-Dâye'nin tahkikiyle neşredilen başka bir baskıyla karşılaştırma ve murakabe yoluyla esas aldım.
Mısır baskısı, naklin doğruluğuna ve emanetine özen göstermiş, İmam Muhammed Abduh'un Medine-i Münevvere ve Bağdat'tan getirttiği iki nüshayı karşılaştırarak kitabı tashih etmiştir. Sayfaları, İmam'ın kitabı Ezher Üniversitesi talebesine okuturken elde ettiği haşiye ve şerhlerle donatılmıştır. Böylece bu kitap, malzemesinin sıhhati bakımından en büyük payı elde etmiş olmaktadır; bu sıhhat, ma'kûl ve menkûlün alâmeti olan iki şeyh Abduh ve Şenkîtî tarafından, ardından tashih, tashvîb ve tenkîh için en iyi yol olan tedris vasıtasıyla temin edilmiştir. Buna, kitap üzerinde titizlikle çalışan ve onu bize ulaştığı şekilde çıkarmada tam katkı sağlayan Şeyh Rızâ'nın gayretleri de eklenmiştir.
Ne var ki bu gayret ve söz konusu ihtimam ile nezaret, o dönemde neşredilen kitapların çoğunda görülen birçok eksiklikle malûldür; bu eksiklikler şunlardan ibarettir:
- Metnin, nadir durumlar dışında, irab harekelerinden hâli olması; âyet-i kerîme ve şiir beyitlerinden küçük bir kısım müstesna. Bu durum okuyucuyu şaşırtmakta ve istifadesini engellemektedir.
لم تطل حيرتي، بل وجدتُني أختار المنحى الثاني. ذاك أن مقدّمة لا تأخذ بنظر الاعتبار، التطرق إلى لُبّ الموضوع والطواف في جنباته، تبقى قاصرةً أمام عظمة العطاء ودويِّه لكلا الكتاب ومؤلفه …وإذا بي أمام عناوين ومحطاتٍ من الكتابة، لا بد منها للعبور إلى الضفَّة الأخرى، لعلي أَرشفُ بعضَ قطرات السموِّ والمشاركة، ولو في حدود الملامسة واعتمار العَتَبات!!أنا والكتابصدر كتاب دلائل الإعجاز في غير طبعة وغير شرح. لكنَّ أفضل الطبعات والشروح هي تلك التي صدرت في مصر سنة ١٣٢١ هـ ثم أعيد طبعها ونشرها سنة ١٣٣١ هـ / ١٩١٢م مصحَّحةً على التوالي من الإمام الشيخ محمد عبده مفتي الديار المصرية، والمحدِّث الشيخ محمد محمود التركزي الشنقيطي، ثم من الشيخ محمد رشيد رضا الذي علَّق حواشي الكتاب وصحح طبعته.وقد اعتمدتُ هذه الطبعة على شيء من المقابلة والمراجعة مع طبعة أخرى صدرت في دمشق سنة ١٩٨٣ بتحقيق الدكتورين الشقيقين: محمد رضوان الداية وفايز الداية …عُنِيت الطبعةُ المصرية بدقة النقل وأمانته وتصحيح الكتاب بعد مقابلة النسخ التي كانت بحوزة الإمام محمد عبده الذي استحضر نسختين له من المدينة المنورة ومن بغداد؛ وذُيِّلتْ صفحاته بما تحصَّل للإمام من حواشٍ وشروح أثناء تدريسه الكتاب على طلبة جامعة الأزهر. وبذلك يكون قد تحقق لهذا الكتاب القدرُ الأوفر لصحَّة مادته، المتوفرة "بعلَاّمتي المعقول والمنقول" الشيخين عبده والشنقيطي، ثم التدريس الذي يمثل السبيل الأفضل للتصحيح والتصويب والتنقيح، يضاف إلى ذلك جهود الشيخ رضا الذي سهر على الكتاب وأسهم كل الإسهام في إخراجه على الصورة التي وصلتنا.إلَاّ أنَّ هذا الجهد وذلكما العناية والإشراف، حفلت بكثير من النقص الذي اعتور معظم الكتب الصادرة في تلك المرحلة، والمتمثل بما يلي:- خلوُّ النص من التشكيل الإعرابي إلَاّ فيما ندر، ما عدا قسم يسير من الآيات القرآنية والأبيات الشعرية، الأمر الذي يربك القارئ ويعيق إفادته.
Hâşiyelerin yalnızca bazı lugavî ve i‘râbî şerhlerle sınırlı kalması, şiirsel şâhidlerin sahiplerinin pek az bir nispette adlandırılması, şiir kaynağını, kasîdeyi ve münâsebeti bilmeye götürecek takip ve istikṣâ ihtiyacını ortadan kaldırmamaktadır. Kitabın her türlü fihristten yoksun olup yalnızca mevzular fihristiyle yetinilmesi. Şeyh Reşîd Rızâ ile ikinci tab‘ın nâşiri tarafından yazılan mukaddimelerin, kitabı ele alıp onu bir inceleme ve teemmüle tâbi tutmaktan hâlî olması; ancak Şeyh Rızâ’nın “Kitabın Mekânı” başlıklı paragrafında, kitabın ehemmiyetinin ana hatlarını ve müellifinin çağının âlimlerine karşı duruşunu birkaç satırda belirtmiş olması — ki bu satırlar susuzluğu gidermez. Yâ harfinin, ortada geçenler müstesnâ, her yerde noktasız yazılması. Ve bunun gibi diğer hususlar. Bütün bunları gidermeye, her boşluğu kapatmaya ve kitabı kendisine ve sâhibine yaraşır bir şekilde neşretmeye gayret ettim; şunlara yöneldim:
* Metnin tam olarak harekelendirilmesi; tereddüt ve işkâl konusu olan yerler dahi olsa, okuma bilmezlikten kaynaklanan bir söylem yerine muhtemel bir hatayı tercih ederek. Zîrâ herhangi bir miras eserinin tahkîki, dakîk bir harekeleme ile birlikte olmadıkça değeri yoktur. Çünkü bunun sayesinde fikirlerin inceliklerine ve doğru i‘râb seyrine vâkıf olunur. Öyle ki, bir fetha yerine zamme konulsa, bir hareke yerine tenvîn konulsa, yahut harekelemenin muktezâsı olan vakıf işaretleri ihmâl edilse mânâ değişir, fayda zâyi olur. İşte bu sebepten ötürü, hareke ve i‘râb işaretlerinin konulması hususunda son derece dikkat gösterilmiş ve büyük çaba sarf edilmiştir. Bununla birlikte yaptığım işin yine de gözden geçirilmeye ve tashîhe muhtaç olduğunu kabûl ediyorum. Zîrâ Cürcânî’nin çizdiği telif yolunun güçlüğü, cümle ve ibârelerin uzunluğu, asıl maksat içinde çeşitli maksatların iç içe girmesi sebebiyle bir yönüyle hataya düşebilirim.
* Âyetlerin tahrîci, cüz’ü küll’e bağlama ve izâhı gereken yerleri şerh etme.
- اقتصار الحواشي على بعض الشروح اللغوية والإعرابية، وتسمية أصحاب الشواهد الشعرية بنسبة ضئيلة، لا تغني عن المتابعة والاستقصاء المؤدِّيَيْن إلى معرفة المصدر الشعري والقصيدة والمناسبة. الخ …- خلوّ الكتاب من كل الفهارس على أنواعها، والاكتفاء بفهرس الموضوعات.- خلو المقدمات التي كتبها الشيخ رشيد رضا، وناشر الطبعة الثانية من تناول الكتاب وإخضاعه لشيء من الدراسة والتأمل، باستثناء فقرة كتبها الشيخ رضا في "مكانة الكتاب" التي حدَّد فيها الخطوط العريضة لأهمية الكتاب ودور مؤلفه في التصدي لعلماء عصره، في سطور قليلة لا تروي غليلاً.- خلوّ حرف الياء من التنقيط، أنَّى وُجدت، فيما عدا التي تَرد في وسط الكلمة. وغير ذلك من أمور، جهدتُ في تلافيها جميعاً، وسدِّ كل ثغرة وإخراج الكتاب بما يليق به وبصاحبه، فعمدتُ إلى ما يلي:* ضبط النص ضبطاً كاملاً حتى الذي كان موضع تردد وإشكال، مفضِّلاً خطأً محتملاً على قولِ: بجهل القراءة.إذ لا قيمة لتحقيق أي أثر تراثي إنْ لم يقترن بتشكيلٍ دقيقٍ، لأنَّ من شأن ذلك، الوقوفَ على دقائق الأفكار ومسارها الإعرابي الصحيح، بحيث لو وُضِعتْ ضمَّةٌ مكان فتحةٍ، أو حركةٌ ما مكان تنوينٍ، أو أهملت علاماتُ الوقف - وهي من مقتضيات التشكيل - تغيَّر المعنى، وضاعت الفائدة.من هنا كانت العناية الشديدة، والجهد الكبير لوضع العلامات، وحركات الإعراب، مع الاعتراف بأن ما قمتُ به يظل بحاجة إلى مراجعةٍ وتدقيق.فقد يعتورني الخطأ في جانبٍ أو آخر، لصعوبة المنحى التأليفي الذي اختطه الجرجاني، ولإطالة الجمل والعبارات، وتداخُل أغراضٍ شتى داخل الغرض الرئيسي الذي يصاغ الكلام لأجله.* تخريج الآيات القرآنية، وربط الجزء بالكل وشرح ما ينبغي شرحه.
Nitekim bu yön üzerinde özellikle durdum; zira kitap aslı itibarıyla, tasavvurun derinliği ve belâgat teorisinin yazımı bakımından Kur'an nazmına dayanmaktadır. Bu durum, şahidin veya Kur'an iktibasının âyet veya sûre bağlamında verilmesini gerektirmiştir; tâ ki okuyucu bu şâhidin yerini anlasın ve Kur'an metnindeki belâgat i‘câzının hakikatini idrak etsin. Zira şâhidin âyet veya sûre içindeki yerini tespit etmek yeterli değildir — nitekim bilgisayar bunların tümünü bizim yerimize üstlenmiştir — aksine daha ileri ve daha derin olanın ortaya konulması şarttır; tâ ki arzu edilen belâgî, fikrî ve tarihî fayda elde edilsin.
* Şiirsel şâhidlerin tahrîci ve bunların kasîde, dîvan yahut temel kitaplar içindeki kaynaklarına bağlanması; okuyucuya okumaya devam etme, keyif alma, araştırma ve faydalanma imkânı sunmak içindir. Bu ise güç bir iştir, özellikle de âidiyeti belirsiz beyitler için. Bu beyitler için kapsamlı kitaplar telif edilmiş olup bunların başında muhakkik allâme Abdüsselâm Muhammed Hârûn tarafından hazırlanan "Mu‘cemü Şevâhidi’l-Arabiyye" gelmektedir. Ancak o, eski kitapların ve eserlerin derinliklerinde dağınık halde bulunan tüm beyitleri kapsamamıştır… Bu sebeple başka kaynaklarda araştırma yapmak zorunda kaldım ve sonuç çoğunlukla yetersizdi… Beyitlerin ve mısraların tahrîcinde, şâhidi ispat veya kullanan tüm kaynakları veya eserleri bir araya getirmeye çalışmadım; aksine az bir kısmıyla yetindim, zira onlar birbirlerine işaret etmektedir. Aynı şeyi şâirlerin ve yazarların biyografileri için de yaptım; bilinen tabakat kitaplarından bir veya daha fazlasıyla yetindim. Bunların çoğu, dipnotta incelenen âlimin biyografisi için bir kaynakça listesi verir. Bu amaçla kullandığım modern referanslardan biri de benim "Lisânü’l-Arab'da Şâirler Sözlüğü" adlı kitabımdır.
* Teknik fihristlerin çeşitli şekillerde hazırlanması, faydanın tamamlanması ve her şeyin kendi yerine konulması gayretiyledir… Bu büyük bir çaba ve neredeyse diğer çalışmalarla boy ölçüşecek kadar hacimli bir metindir. Matbaaların ve yayınevlerinin bizlere sunduğu kitap ve yayınlarda bu tür fihristlere ne kadar muhtacız! Oysa onlar, maddî külfet bahanesiyle kitaba ve okuyucusuna gerekli fihristleri vermekten kaçınmaktadır.
Bu kitabın hazırlanmasında izlediğim düzene gelince, onda şu hususlara riayet ettim:
فقد عُنيتُ بهذا الجانب، لأن الكتاب قائم في الأصل، وفي عمق التصور وكتابة النظرية البلاغية، على النظم القرآني. الأمر الذي اقتضى وضع الشاهد أو المقبوس القرآني في سياق الآية أو السورة، ليفهم القارئ موقع هذا الشاهد، ويدرك حقيقة الإعجاز البلاغي في النص القرآني. إذ لا يكفي أن نعيِّن موقع الشاهد من الآية أو السورة - فقد اضطلع الكومبيوتر عنَّا بكل ذلك - بل لا بد من استجلاء ما هو أبعد وأعملُ، لتحقيق الفائدة البلاغية والفكرية التاريخية المرجوة.* تخريج الشواهد الشعرية، وربطها بمصادرها في القصيدة والديوان أو في الكتب الأمهات، لفسح المجال أمام القارئ بمتابعة القراءة والاستمتاع والبحث والإفادة، وهي مهمة عسيرة ولا سيما مع الأبيات غير المنسوبة التي وُضعتْ لأجلها كتب جامعة، وفي مقدمها "معجم شواهد العربية" الذي أعده المحقق العلامة عبد السلام محمد هارون. ولكنه لم يحط بكل الأبيات الشاردة في بطون الكتب والمصنفات القديمة …فكان عليَّ البحث في مصادر أخرى، والحصيلة هزيلة في الغالب …وفي تخريج الأبيات، والشطور الشعرية، لم أَسْعَ إلى حَشْد كل المصادر أو المصنفات التي عنيتْ بإثبات الشاهد أو استخدامه، بل اكتفيتُ بالقليل منها، لأنها تُرشد إلى بعضها البعض. كذلك فعلتُ في ترجمة الشعراء والكتَّاب، مكتفياً بواحد أو أكثر من كتب التراجم المعروفة، ومعظمها يضع في الحاشية قائمة بيبليوغرافية لترجمة العلم المدروس، وكان كتابي "معجم الشعراء في لسان العرب" أحد المراجع الحديثة التي اعتمدتها لهذا الغرض.* وضع الفهارس الفنيَّة على اختلافها، استكمالاً للفائدة وحرصاً على تبويب كل شيء في خانته … وهو جهد بالغ وحجم كبير من الكلام يكاد يضاهي الجهود الأخرى.وما أحوجنا إلى مثل هذه الفهارس في الكتب والإصدارات التي تُخرجها لنا المطابع ودور النشر التي تبخل على الكتاب وقارئه بالفهارس اللازمة، بحجة الكلفة المادية!أما النَّسق الذي اتَّبعتُه في إعداد هذا الكتاب فقد راعيتُ فيه الأمور الآتية:
1 - Mısır baskısının haşiyelerini, gerek İmam Muhammed Abduh'a gerekse muhakkik-şârih Şeyh Reşid Rıza'ya ait olanları muhafaza ettim. Bu, bizi bu kitabı ders edinme ve ele almada önceleyen selefin emanetine riayet, onların anlamakta güçlük çektikleri hususları açıklığa kavuşturmak ve okuyucuya âlimlerimizin üzerinde bulundukları üslup ve seviyeyi, ayrıca mirasımızı kendi asırlarının nesillerine sunma ve yaymada ne derece katkıda bulunduklarını görme imkânı vermek içindir. Keza daha sonra yaptığım şerh ve izahlar, eklediğim tahrîc ve ta‘rîfler bilinsin; metnin tam harekelenmesinden, şârihlerin haşiyelerinde ifadelerin nadiren harekelenmiş olmasından söz etmeye gerek yok. Rivayet farklılığı veya kelime ve lügat şerhlerindeki ihtilaflar gibi kayda değer bir faydasını görmediğim bazı haşiyeleri ise ihmal ettim. Bunlara zaman zaman birtakım izahlar ve şerhler ekliyor, ilaveleri köşeli ayraçlar içine alıyordum.
2 - Bazı dâhilî başlıklar ihdas ettim ve ehemmiyetlerine binaen onları müstakil paragraflar hâline getirdim.
3 - Keza sayfaların üst kısmına konulmuş tüm başlıkları, sayfaların içindeki yerlerine indirdim; bu suretle ifadeleri, Cürcânî'nin belirlediği gayelere göre tertip ettim.
4 - İki şârihin haşiyeleri ile kendi haşiyelerim arasında ayrım yaptım; birinciler için yıldız, ikinciler için rakam kullandım.
5 - Şiir beyitlerinin bahirlerini isimlendirdim ve her birinin başında gösterdim.
6 - Fihristlerin nizamına gelince, bunu her bir fihristin başında ayrıca açıklayacağız.
Şam baskısına gelince -ki saygıdeğer iki muhakkik tarafından neşredilmiştir- bazı i‘râb problemlerinde ara sıra ona müracaat ederdim; belki de şiir şâhidinin sahibini tespitte kaynakları bulamadığım zaman ona başvururdum. Meğer bu baskı, metnin harekelendirilmesine ancak dar sınırlar içinde önem vermiş, bu açıdan pek az faydalandım. Bir de kaynaklar ve şiir şâhidlerinin sahiplerinin, Abdüsselam Muhammed Harun'un kıymetli eseri 'Mu‘cemü Şevâhidi'l-‘Arabiyye'de belirledikleriyle aynı olduğunu gördüm, nadir istisnalar dışında. Ancak onların eriştiği fakat bende bulunmayan divan ve şiir mecmuaları müstesnadır. Buna rağmen, onların emek ve tahsilinin hürmetine ve şahsî olarak sahih olup olmadığını tespit için bu divanlara dayanmadım; genel kaynaklara ve külliyatlara atıfta bulundum. Nihayet aradığımı bulamazsam, bunu yerinde açıkladım.
١ - أَبقيتُ على حواشي الطبعة المصرية سواءٌ ما كان منها للإمام محمد عبده أم للشارح المصحّح الشيخ رشيد رضا، حفاظاً على أمانة السلف الذين سبقونا إلى درس هذا الكتاب وتناوله، وتوضيح ما أَشكل عليهم، ولإتاحة الفرصة أمام القارئ، الاطلاعَ على النَّسق والمستوى اللذين كان عليهما علماؤنا، والقدر الذي أسهموا فيه لتقديم تراثنا ونشره لأجيال عصرهم … وليُعْرَف من بعدُ، ما قمتُ به من شروح وتوضيحات، وما أضفْتُه من تخريج وتعريف، ناهيك بالضبط التام لنص المتن، ولحواشي الشارحين، التي نادراً ما ضُبط الكلامُ فيها.وقد أغفلتُ بعض الحواشي التي لم أجد لها فائدة تذكر، كالاختلاف في الرواية، أو في ورود المفردات والشروح اللغوية. وكنتُ أضيف إليها بعض التوضيحات والشروح، واضعاً الزيادات بين معقوفتين.٢ - استحدثتُ بعض العناوين الداخلية، وجَعلْتُها فقراتٍ مستقلَّة لأهميتها.٣ - كما أنزلتُ جميع العناوين الموضوعة في أعلى الصفحات، إلى مواضعها داخل الصفحات، لترتيب الكلام وفقاً لأغراضه التي حدَّدها الجرجاني.٤ - ميَّزتُ بين حواشي الشارحَيْن وحواشيَّ؛ فجعلتُ "النجوم" للأولى، و "الأرقام" للثانية.٥ - سمَّيتُ بحور الأبيات الشعرية، وجعلتها في مطلع كل واحد منها.٦ - أما نَسق الفهارس، فسوف نبيِّنُه في رأس كل فهرس على حدة.وأما الطبعة الدمشقية التي عُني بها محققان جليلان، فكنتُ أعود إليها من حين لآخر في بعض حالات الإشكال الإعرابي، وربما للاهتداء إلى مَنْ عزَّتْ عليَّ المصادر في معرفة صاحب الشاهد الشعري؛ فإذا بها لم تُعنَ بتشكيل النص إلَاّ في حدودٍ ضيقة، قلَّما أفدتُ منها في هذا الجانب … وإذا المصادر وأصحاب الشواهد الشعرية هي ذاتها التي عيَّنها عبد السلام محمد هارون في سِفره النفيس "معجم شواهد العربية" إلا فيما ندر، باستثناء ما وُفِّقتْ إليه من دواوين ومجاميع شعرية لم تتوافر لديَّ. ومع ذلك فلم أعتمد هذه الدواوين احتراماً لجهدها وتحصيلها، وللتثبُّت الشخصي من صحتها؛ فكنتُ أحيل إلى المصادر والمصنفات العامة … حتى إذا لم أجد ضالتي أوضحتُ ذلك في موضعه …
İşte bu benim âdetim ve usûlümdür: Başkalarının mesâisini saygıyla karşılamak, bunları onlara nispet etmek; ilmî emânete riâyet etmek ve hakikati söyleme hususunda cesareti esas almak. Zira 'Bilmiyorum' demek de ilimdendir.
Bu baskıda söylenmesi gereken bir söz daha kaldı: O da şudur ki, bu baskıda, benim yaptıklarımdan fazla olarak herhangi bir tahkik [ilâvesi] yoktur; yalnızca, bu nüsha ile öteki arasındaki küçük farklara dair birtakım hâşiye [dipnot] izahları vardır. Fakat bu izahlar, benim gözlem ve takip sınırlarım dahilinde, neredeyse hissedilmeyecek derecede olup, iki Şeyh [Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ] baskısının metninden kıl payı dahi ayrılmamıştır. Meğer ki muhakkiklerin ellerindeki nüshalar, İmam Muhammed Abduh'un esas aldığı nüshaların aynısı olsun.
Hatta Şeyhayn [iki Şeyh] baskısında, (Delâil'de s. 411'de) Şuarâ Sûresi'ndeki 130. âyet-i kerîmenin kullanımı esnasında vuku bulan Kur'ân hatası dahi, Dımaşk baskısında aynen harfi harfine iktibas edilmiştir (s. 359). Söz konusu Kur'ân hatası şudur: {Ve iz betaştüm betaştüm cebbârîn} [eş-Şu‘arâ: 130] – Doğrusu ise: {Ve izâ betaştüm betaştüm cebbârîn} [eş-Şu‘arâ: 130] şeklindedir.
Kitap ve Şârihlerin Çalışmaları:
Şeyh Reşîd Rızâ, kitaba yazdığı girişin başında, yaptığı işin mahiyetini ve sınırlarını, İmam Muhammed Abduh'un çalışmasıyla karşılaştırmalı olarak açıklamış; Mısır'a hicret edip el-Menâr mecmuasını çıkarmaya başladığında, İmam Abduh'u Delâilü'l-İ'câz kitabını tashih etmekle meşgul bulduğunu ve kendisinin de bu işe, devrinin dil üstadı Şeyh Muhammed eş-Şenkîtî'yi de dahil ettiğini belirtmiştir. Reşîd Rızâ'nın rolünün ise, "matbu kitabın tashihi ve içindeki garîb kelimeler ile şâhidlerin kısaca izahı" (s. Hâ) ile sınırlı kaldığını ifade etmiştir.
Şeyh Reşîd, kendisi için çizdiği ve kendisinden istenen bu sınırları hakkıyla yerine getirmiştir: Tashihi yapmış, İmam'ın hâşiyelerini son derece emânetle muhafaza etmiş… Ancak uygun ve lüzumlu gördükçe, İmam'ın hâşiyelerine dair bazı notlar kaydetmekten de çekinmemiştir. Bununla birlikte bu notlar, İmam'ın hâşiyelerinden sonra gelmektedir. Reşîd Rızâ'nın, İmam'ın kendi nüshasına düştüğü hâşiyelerdeki görüşlerine muhâlefet ve tashih derecesine varan tenkit ve yorumlardan nasibi az olmuştur. Üstelik o, bu yaptığını açıkça ifade etmemiş ya da bunu kastetmemiş; bilakis bu hususta ancak okuyucunun ihtiyaç duyduğu noktalarda istidrâk veya tashih [yoluna] gitmiş olduğunu görmüştür.
ذلك هو دأبي ومنهجي: احترام جهود الآخرين ونَسْبها إليهم، واحترام الأمانة العلمية واعتماد الجرأة في قول الحقيقة. فإنَّ "لا أدري" لَمِنَ العلم.بقيتْ كلمة يجب أن تقال في هذه الطبعة، ألا وهي أنْ ليس فيها من التحقيق زيادةً عمَّا فعلتُه إلَاّ بعضُ التوضيحات الهامشيَّة (نسبة إلى الهوامش) لفروق طفيفة بين هذه النسخة وتلك، ولكنها، لم تَحِد عن نص طبعة الشيخَيْن قيد أنملة، في حدود ملاحظتي ومتابعتي، فيما لا يكاد يُلحظ. إلَاّ إذا كانتِ النّسخ التي بحوزة المحققين الكريمين هي عينها التي اعتمدها الإمام محمد عبده.حتى الخطأ القرآني الذي وقعت فيه طبعة الشيخين، في استخدام الآية القرآنية (١٣٠) من سورة الشعراء الواردة في (الدلائل) ص ٤١١، قد اعتمدته الطبعة الدمشقية بحرفيته (ص ٣٥٩) - والخطأ القرآني هو:{وإذ بطَشْتُم بَطَشْتُم جبَّارين} [الشعراء: ١٣٠] والصحيح: {وَإِذَا بَطَشْتُم بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ} [الشعراء: ١٣٠]الكتاب وجهود الشارحَيْنأوضح الشيخ رشيد رضا، في مستهل تقديمه للكتاب، حدود صنيعة وطبيعتَه بالمقارنة والمقابلة مع صنيع الإمام محمد عبده، فأكد أنه - عند هجرته إلى مصر لإنشاء مجلة "المنار" - وجد الإمام عبده مشتغلاً بتصحيح كتاب دلائل الإعجاز، وقد أشرك معه في ذلك، إمامَ اللغة في عصره الشيخ محمد الشنقيطي … وأنّ دوره اقتصر على "تصحيح الكتاب المطبوع وتفسير بعض الكلمات الغريبة فيه وفي شواهده بالاختصار" (ص: ح).وقد وفى الشيخ رضا بما رسمه لنفسه وطُلب إليه؛ فقام بالتصحيح، وحافظَ على حواشي الإمام بأمانة شديدة … ولكنه لم يتردد في تسجيل بعض الملاحظات على حواشي الإمام كلما وجد ذلك مناسباً وضرورياً. لكنَّ هذه الملاحظات كانت تالية لحواشي الإمام. وكانت له حصة يسيرة من النقد والتعليق الذي يصل حد المخالفة والتصويب لما أبداه الإمام في حواشي نسخته، علماً بأنه لم يصرِّح بذلك ولم يقصد إليه، بل لم ير فيه إلَاّ الاستدراك أو التوضيح لِمَا يحتاج إليه القارئ:
Ardından, üstadın koyduğu kurallar ve haşiyelerine, baskı tashihi sırasında aklımıza gelen ve okuyucunun ihtiyaç duyacağını düşündüğümüz ilavelerde bulunduk. Bunların az bir kısmı, şeyhimiz (Allah ona rahmet eylesin)'e yönelik bir istidrâk veya onun yazdıklarını açıklama kabîlindendir.
İmam'ın haşiyelerinin ekserisi, lügat kitaplarına ve divanlar ile ana kaynaklardaki kasidelerin şerhlerine dayanmaktadır; bilhassa el-Kāmûsü'l-Muhît ve Lisanü'l-Arab adlı iki lügat kitabına. Bunu şerh ve ta‘likatımda defalarca belirttiğim gibi. Geriye kalan haşiyeler ise, bu kullanımı, şu nükteyi veya şu garip kelimeyi açıklamak üzere nahivle ilgili veya şahsî görüşler ile dikkat çekişlerdir. es-Seyyid Rızâ'nın haşiyeleri ise daha verimli ve kapsamlı olmuş; şiir şahitlerinin şerhini içine almış ve bir kısmını tamamlamıştır; bilhassa kitabın son kısmında.
Hâsılı - şeyhimiz el-Cürcânî'nin birçok hulâsasında dediği gibi - kitabın her iki âlimin haşiyeleriyle bezenmesi, birbirini tamamlamakta ve ayrıştırılması güç organik bir ilave teşkil etmektedir. Her ne kadar bu haşiyeler arasında metodoloji, açıklama veya nahiv, beyân ve lügat yönünden i'râb bakımından farklılık bulunsa da, uyum sağlamış ve birbiriyle kaynaşmıştır. Nihayet kitabı saran pek çok karanlığı aydınlatmak ve pek çok kapalı noktayı açıklığa kavuşturmak üzere.
"ثم إِنَّنا زدْنا على ضوابط الأستاذ وهوامشه ما خطر لنا في أثناء تصحيح الطبع أنَّ القارئ يحتاج إليه، وقليل من ذلك يدخل في باب الاستدارك على شيخنا رحمه الله تعالى أو التوضيح لما كتبه".وترجع حواشي الإمام بمعظمها إلى معاجم اللغة وشروح القصائد في الدواوين والأمهات ولا سيما معجما "القاموس المحيط" و "لسان العرب"، كما بيَّنتُ غير مرة في شروحي وتعليقاتي.وما تبقى فهو آراء ولفتات نحوية أو ذاتية، لشرح هذا الاستعمال، أو هذه النكتة، أو تلك المفردة الغريبة. بينما جادتْ حواشي السيد رضا واتَّسعت لتشمل شرح الشواهد الشعرية، وتُتِمَّ بعضها، ولا سيما في القسم الأخير من الكتاب."وجُملة الأمر" - كما يقول شيخنا الجرجاني في كثير من خلاصاته - أنَّ ما طُرِّز به الكتاب من حواشٍ لكلا العلَاّمتين، يُكمل بعضه بعضاً، ويشكل إضافة عضوية يصعب تجزئتها، لئن تفاوتتْ فيما بينها في المنهجية والتوضيح، أو في الإعراب النحوي والبياني واللغوي، فقد اتَّسقتْ وائتلفتْ، لتضيء الكثير من العتمات وتفْتح الكثير من المغالق، التي اكتنفت الكتاب.
Kitabın Mevzuları. "Delâilü'l-İ'câz"ın ilk sayfalarında neşredilmiş fihristinin ihtiva ettiği mevzulara bakan kimseyi, müellifin ilim pınarlarının başında fışkırdığı, onu belâgat dersinin çeşitli yönlerine sevk ettiği ve bunları zamanının okuyucularına —ki bunlar idrak ve kabiliyetleri itibarıyla kabul edip zevk alan ile sahte ahmak arasında değişen talebeler ve âlimlerdir— anlatmaya koyulduğu hissi kaplar. Neticede ulaştığı hakikat ve malumatın ekserisini ansiklopedik bir hatibin mantığıyla kaleme dökmüş; bunları tek bir konu altına sığdırmak mümkün değildir. Bilakis belâgat fikrinin kapıları ve uçsuz bucaksız sahalarından şu tarafa, bu tarafa, şu bab'a, bu meydana dönüp durmaktadır.
Hakikatte kitap Meânî ilmini tesis için kaleme alınmış ve âlimlerle araştırmacıların üzerinde ittifak ettikleri belirli meseleleri gerektiriyorsa da, burada karşımızda bir dizi veya iç içe geçmiş, dallanıp budaklanmış, kimi zaman uyum içinde olup sonra ayrışmış —ancak ihtilaf etmiş değil, aralarında ayrışma olmuş demek istiyoruz— bir mevzular topluluğu bulmaktayız. Zira bu mevzular birbirini tamamlamakta, müellifin 'Meânî ilmi' adını verdiği geniş belâgat ufkunu oluşturmakta; bu ilim ise Beyân ve Bedî' ilimlerine açıktır. Bu iki ilim, Sekkâkî veya Kazvînî ile onlara tâbi olup çağdaş olan belâgat âlimlerinin sonradan yaptıkları ıstılah ve tahdîd çerçevesi dışında, Meânî ilmi olan ilk ilimden bağımsız hale gelmemiştir.
Müellifi ihtisaslaşmış ilmî bir perspektifle muhasebeye tâbi tutarsam, konu dışına çıkışın kayda değer bir nispetine rastlarım. Bunun sebebi, müellifin kitabın bab ve fasıllarının hususî mevzuları içerisinde ele alıp işlediği, doğrudan Meânî ilmiyle irtibatlı olan azımsanmayacak sayıdaki mevzulardır. Bu durum, sıralamalarıyla birlikte kitabın en önemli mevzularını benimle birlikte takip eden kimse için açıktır. Bunlar sırasıyla şöyledir:
* Şiir hakkında söz: Rivâyeti, hıfzı ve ilminin zemmi.
* Nahiv hakkında söz.
* Fesâhat ve belâgate dair temhîdî söz.
* Mecaz, şubeleri ve vecihleri hakkında söz.
* Kelâmın nazmı (nazm-ı kelâm) ve nahivle belâgatle ilişkisi; takdîm-te'hîr, isnâd, istifhâm, haber ve nekire bilgisini gerektirmesi.
* Hazf mevzûu: Mevzii, çeşitleri ve belâgatı.
* Habere dair ikinci söz: Ta'rîf-tenkîr ve isbât-nefiy arasında.
* Hâl hakkında söz ve hâl vâvının rolü.
* Fasl ve vasl.
* Lafız ve nazım babı; içerisinde hükmî mecaz, kinâye ve ta'rîz geçmektedir.
* Kasr ve ihtisas: İnnemâ, mâ ve illâ.
* Lafız ve nazımda diğer fasıllar; içerisinde hakikat ve mecaz geçmektedir.
* İ'câz, fesâhat ve belâgat hakkında basitleştirilmiş ve genişletilmiş söylem.
* İ'câzın hakikati, alâmetleri ve vecihleri; içerisinde garîbü'l-kelâm, zevk fesadı, fesâhat ve nahiv, istiâre (vecihleri, türleri ve meanînin yüceliği) geçmektedir.
* Şiirde ihtizâ, ahz ve sirkat.
* Belîğ şairlerin şiirinde tek ma'nâ ile çok lafız arasında muvâzene.
* Tekellüflü seci' ve tecnis ile bunların zemmi.
* Fiilin müteallikları ve cümle ma'nâlarının değişkenleri.
* Belâgatın idrâki ve tahkîkinin zevk ve ruhânî hissiyatta aranması/gerçekleşmesi.
موضوعات الكتابالناظر في موضوعات "دلائل الإعجاز" التي ضمَّها فهرستُه المنشور في الصفحات الأولى منه، ينتابه شعور بأنَّ صاحب الكتاب، تفجرتْ عنده ينابيع المعرفة، فسلكتْ به شتى الدرس البلاغي الذي راح يلقيه على قرَّاء زمانه، من طلبة وعلماء تفاوتتْ مداركُهم وقدراتهم بين المتقبل المتذوق، والدّعيِّ الغبيِّ، فأفرغَ جُلَّ ما توصل إليه من حقائق ومعلومات صاغها بمنطق المحاضر الموسوعي، لا يسعه الانضواء في موضوع واحد، بل يلتفت إلى هذا الجانب وذاك، وإلى هذا الباب، وهذا الميدان، من أبواب الفكر البلاغي وميادينه المترامية الأطراف.فعلى الرغم من كون الكتاب قد وضع لتأسيس علم المعاني، وما يقتضيه من مسائل محددة توافق عليها العلماء والدارسون، فإننا أمام سلسلة أو خليط من الموضوعات التي تداخلت وتفرعتْ، أو اتَّسقتْ وافترقت - ولا نقول: ائتلفتْ واختلفت - لأنها في تَضامِّها، تؤلِّف الأفق البلاغي الواسع لما سمَّاه: علم المعاني، مفتوحاً على علمي البيان والبديع اللذين لم يستقلَاّ عن العلم الأول، إلَاّ في نطاق الاصطلاح والتحديد المتأخرين مع السكاكيِّ أو القزويني، ومَنْ تبعهما وعاصرهما من علماء البلاغة.وإن أردتُ محاسبة المؤلف بالمنظور العلمي المختص، وقعتُ على نسبة ملحوظةٍ من الخروج على الموضوع بسبب عدد غير يسير من الموضوعات التي طرحها وعالجها داخل موضوعات الأبواب والفصول المختصة، وأعني بها تلك التي ترتبط مباشرة بعلم المعاني، كما يتبيَّن لمن تابع معي أهم موضوعات الكتاب وفقاً لتسلسلها، وهي على التوالي:* الكلام في الشعر: روايته وحفظه وذمُّ علمه.* الكلام في النحو.* كلام تمهيدي في الفصاحة والبلاغة.* كلام في المجاز وفروعه ووجوهه.* نظم الكلام وعلاقته بالنحو والبلاغة، وما يستلزم من معرفة التقديم والتأخير والإسناد والاستفهام والخبر والنكرة.* موضوعة الحذف: مواضعة وأنواعه، بلاغته.* كلام ثانٍ في الخبر بين التعريف والتنكير، والإثبات والنفي.* كلام في الحال ودور واو الحال.* الفصل والوصل* باب اللفظ والنظم، متداخل فيه: المجازُ الحُكْمي، والكناية والتعريض.* القصر والاختصاص: إنما، ما وإلَاّ.* فصول أخرى في اللفظ والنظم، متداخل فيه: الحقيقة والمجاز.* القول المبسَّط والموسَّع في الإعجاز والفصاحة والبلاغة.* حقيقة الإعجاز ومعالمه ووجوهه. متداخل فيه: غريب الكلام، وفساد الذوق، الفصاحة والنحو، الاستعارة: وجوهها وأنواعها وسمُّو المعنى فيها.* الاحتذاء والأخذ والسرقة في الشعر.* الموازنة بين المعنى المتحدِ في اللفظِ المتعدد (في شعر البلغاء).* السجع والتجنيس المتكلَّفان وذمُّهما.* متعلَّقات الفعل ومتغيرات معاني الجمل.* إدراك البلاغة وتحقيقها في الذوق والإحساس الروحاني.
İşte kitabın en belirgin konuları bunlardı; onları pek çok derleme ve özetleme yoluyla kaleme aldım. Şayet bunlar bir şeye delâlet ediyorsa, o da merkezî bir nokta —ki o da nazım i‘câzı ve bununla ilgili veya ona götüren yol ve kanallardır— etrafında dönen dallanıp budaklanan dönüşlü istikamettir. Bunların her biri yarı bağımsız bir daire projesini temsil eder. Bu ise ancak, Kur’an nazmını ve ona uyan veya ondan iktibas yapan ve onun eriştiği fîrâset ve fennî yaratıcılık mertebelerine ulaşmaya çalışan her türlü nazmı kuşatan belâgî i‘câzı oluşturan unsurların zenginliğindendir. Burada daha önce söylediğimi, yani konuyu ele alış ve işleyişin ansiklopedik niteliğini ve belâgat dersinin gerektirdiği ve ona ulaştırdığı yarı kapsayıcı bakış açısını; özellikle de dilin muhtelif ilimlerine ve kurallarına hakimiyeti varsayan meânî ilmini tekit etmekten başka çarem yok. Zira o, asıl ve temeldir; muktezâ-yı hâl diye isimlendirilen şeydir. Sekkâkî'nin onu, bileziğin bileği sarmasına benzer bir tarzda yaptığı şu tanımı bunu teyit eder: 'O, söz dizilerinin (terâkîb-i kelâmın) ifade etme hususiyetlerini ve bunlara bağlı olan istihsan ve diğer şeyleri takip etmektir; ta ki bunlara vakıf olunarak, sözün hâlin gerektirdiği şeye uygun uygulanmasında hataya düşmekten sakınılsın.' Eğer bu tanımı oluşturan lafızların mânaları üzerinde tefekkür edecek olursak, bu ilmin ulaştığı engin ufuk ve muhtevasını gerçekleştirmek için kat edilmesi gereken merhaleler karşımıza çıkar. Tanımın ilk kısmıyla iktifa ediyorum: 'Söz dizilerinin ifade etme hususiyetlerini takip etmek.' Okuyucuyu her bir lafzı tek tek derinlemesine düşünmeye bırakıyor; böylece takip etmesi veya kuşatması gereken yolları idrak edecektir. Hele ki (söz dizileri) konusu —ki bunun muhtevasını, cümle ve kelimeleri, bunların teşekkül, terkip ve telif esaslarını ele alan katmanlarını tanımak için bir pencere açacak olsak, ki onlar mâna ve maksatlardan oluşan bir doku hâline gelir—, işte o zaman uzun uzadıya söz söylemiş ve genişçe anlatmış oluruz. Bunu kıyasla: ifade etme, istihsan, hatadan sakınma ve muktezâ-yı hâl gibi. Bütün bunlar bizden, sözün tüm unsurları, vecihleri, sünnetleri, onu güzelleştirme yolları etrafında ihtimamla dolaşmayı ve çevresine neşe ve hayat katmayı gerektirmez mi? … İşte metod ve yol.
كانت هذه أبرز موضوعات الكتاب، صغتُها بكثير من الجمع والتلخيص، إن دلَّت على شيء، فعلى المنحى الدوراني المتشعب حول نقطة مركزية هي إعجاز النظم وما يتعلق به أو يؤدي إليه من دروب وقنواتٍ، كل واحدة منها تمثل مشروع دائرة شبه مستقلة، وما ذاك إلاّ لغنى العناصر التي يتكون منها الإعجاز البلاغي الذي يحيط بالنظم القرآني وكلِّ نظم آخر يقتدي به أو يقتبس منه، ويسعى لبلوغ ما بلغه من مراتب السمو في الإبداع الفني …ولا يسعني ههنا إلَاّ تأكيد ما قلْتُه من قبل بموسوعية الطرح والمعالجة، وبالنظرة شبه الشمولية التي يتطلبها الدرس البلاغي، ويُفْضي إليها؛ وبخاصة علم المعاني الذي يفترض الإلمام بإحكام، بمختلف علوم اللغة وقواعدها. ذاك أنه الأصل والقاعدة وما سمِّي بمقتضى الحال. يؤكد ذلك تعريف السكاكي له بما يشبه إحاطة السِّوار بالمعصم، قائلاً:"هو تتبعُ خواص تراكيب الكلام في الإفادة، وما يتصل بها من الاستحسان وغيره، ليُحترزَ بالوقوف عليها عن الخطأ في تطبيق الكلام على ما يَقتضي الحال ذكره".ولو تأملنا معاني المفردات التي يتألف منها هذا التعريف، لظهر لنا المدى البعيد الذي يبلغه هذا العلم والمراحل التي ينبغي اجتيازها لتحقيق مضمونه … وأكتفي بالشطر الأول من التعريف: "تتبُّع خواص تراكيب الكلام في الإفادة" وأترك القارئ يُنعم النظر وراء كل مفردة على حدة، فيدرك السُّبل التي عليه سلوكها أو الإحاطة بها، ولا سيما (تراكيب الكلام) التي لو فتحنا نافذة للتعرف إلى مضمونها وشرائحها التي تتناول الجمل والمفردات وأسس تشكيلها وتركيبها وتأليفها لتصبح نسيجاً دارئاً ما دونه من معان ومقاصد … لأطَلْنا وأفَضْنا. وقِسْ على ذلكِ، كلآ من الإفادة، والاستحسان والاحتراز من الخطأ، ومقتضى الحال .. أفلا يتطلب منا ذلك: الطوافَ المتأني حول مجمل عناصر الكلام ووجوهه وسُننه وسبل تحسينه، وإضفاء البهجة والحياة فيمن حوله؟ …المنهج والطريقة
Abdülkâhir el-Cürcânî’nin belâgate dair yazıları umumiyetle, bilhassa *Delâilü’l-İ‘câz* adlı eseri ise akıl ve mantık zaviyesinden ele alınır. Zira ona göre her şey, bir kanaatin serdedilip genişçe açıklanması, buna misal getirilmesi yahut aksinin yapılması temeline dayanır; kıyas ve istidlâle güvenir, aklını ve tefekkürünü hâkim kılar. Hakiki belâgat erbabının hükmettiği bilişsel ilkeleri ve edebî şahitlerin seçkin nüshalarından elde ettiklerini esas alır; bunlardan önce yahut onlarla birlikte, mûciz olan Kur’an şahidi gelir. Bu sebeple kimi zaman istikrâî bir yöntem izleyerek tafsilât ve cüz’iyyâtı inceleyip kanaatin hulâsasına ve nazariyenin özüne ulaşır; kimi zaman da istidlâlî bir yol tutarak kanaati ortaya koyar, hüküm terazisini kurar, ardından kavram ve şerhlerini, tefekkürî fikir kültüründen ve eşyaya yaklaşım tarzından beslenen akîl potanın yanı sıra, çağının geniş bir âlimler kitlesinin istifade ettiği Aristo menşeli Yunan mantığında eritip sunar. Fakat zevk inceliğinden ve duyarlılık hassasiyetinden elde ettikleri sayesinde, mantığın katılığını ve aklın ağırbaşlılığını hafifletmeyi başarmıştır. Fesâhatin ancak lafzın mânası itibariyle söz konusu olabileceği yolundaki nazariyesini savunurken yazdıklarına bir bakalım: “Okuyucu, Allah Teâlâ’nın {وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً} [Meryem: 4] kavlini okuduğunda, duyduğu fesâhati ancak sözün sonuna varınca hisseder. Eğer fesâhat ‘iştia‘le’ lafzının sıfatı olsaydı, okuyucunun onu lafzı telaffuz ettiği anda duyumsaması gerekirdi. Hâlbuki bir şey için bir sıfatın bulunması, sonra o sıfatın bilinmesinin ancak o şeyin yokluğundan sonra mümkün olması imkânsızdır. Mevcudiyeti hâlinde vasfettiği şeyin bu sıfattan yoksun olduğu, yokluğunda ise sıfatın var hâle geldiği kim görülmüştür? Kadim zamanda ve yeni zamanda işitenler, varlık şartı, vasfettiği şeyin yok olması olan bir sıfat duymuşlar mıdır?” Mübalağa etmiş olmayayım; ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Cürcânî’nin her görüşü, ortaya attığı veya ulaştığı her nazariye, işte bu kıyasî-istidlâlî-istikrâî yolu mantıksal tahlil ve aklî tefekkür çerçevesinde takip eder. Nihayetinde vardığı, istidlâl ettiği veya üzerine bina ettiği sonuç ne olursa olsun, durum böyledir. Bu ise ayrı bir alan olup burada söyledikleri tartışılabilir, ikna veya red terazisine vurulabilir. Dilersen benimle beraber bir başka misal daha okuyun: Abbâs b. Ahnef’in, sevgilinin ardından ıstırap ve acılarını dile getirdiği şu beytinin tahlili: "Sizden uzak diyarlara gitmeyi isteyeceğim ki bana yaklaşasınız; gözyaşlarım dökülsün ki kurusun."
تندرج كتابة عبد القاهر الجرجاني البلاغية بعامة، وكتاب دلائل الإعجاز بخاصة، تحت عارضة العقل والمنطق، لأن كل شيء عنده قائم على إبداء الرأي وبسطة والتمثيل له، أو العكس، معتمداً القياس والاستنتاج، محكِّماً عقله وتفكيره، معتمداً المبادئ المعرفية التي يحكم بها البلغاء الحقيقيون، وما يحصله من عيون الشواهد الأدبية، يسبقها أو يواكبها الشاهد القرآني المعجز.فكان أحياناً مستقرئاً، يبحث في التفاصيل والجزئيات وصولا إلى خلاصة الرأي وزبدة النظرية … وأحياناً مستنتجاً، يطرح الرأي، وينصب ميزان الحكم ثم يعرض مفاهيمه وشروحه في بوتقة العقلي المستمد من ثقافته الفكرية التأملية ومقاربته الأشياء، فضلاً عن المنطق اليوناني الأرسطي الذي تشرَّبتْ به طائفة كبيرة من علماء عصره؛ ولكنه خفَّف من جفاء المنطق ورصانة العقل بما اكتسبه من لطافة الذوق ورهافة الإحساس. لنقرأْ له دفاعه عن نظريته في أن الفصاحة لا تكون للفظ إلَاّ باعتبار معناه:"إن القارئ إذا قرأ قوله تعالى: {وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيَبْاً} [مريم: ٤] فإنه لا يَجد الفصاحة التي تجدها إلَاّ من بعد أن ينتهي الكلام إلى آخره؛ فلو كانت الفصاحة صفةً للفظ "اشتعل" لكان ينبغي أن يُحسَّها القارئ فيه حال نطقه به، فمحالٌ أن تكون للشيء صفةٌ، ثم لا يصح العلمُ بتلك الصفة إلَاّ من بعد عدَمِه. ومن ذا رأى صفةً يَعْرى موصوفُها عنها في حال وجوده، حتى إذا عُدِمَ صارت موجودةٌ فيه؟ وهل سمع السامعون في قديم الدهر وحديثه، بصفةٍ شرطُ حصولها لموصوفها أَنْ يُعدَم الموصوفُ؟ "لا أغالي إذا قلت إِنَّ كل رأي صدر عن الجرجاني، وكل نظرية طرحها أو توصَّل إليها، إنما سلكَ في سبيلهما هذا المسلكَ القياسي الاستدلالي الاستقرائي،، في إطار من التحليل المنطقي والتفكير العقلاني … بغض النظر عما يَؤُول إليه أو يستنتجه أو يؤسِّس عليه. ذاك مجال آخر يمكن فيه مناقشتُه وإخضاع ما يقول لميزان القناعة أو الرفض. إقرأ معي - إنْ شئتَ - مثالاً آخر؛ تحليله لبيت العباس ابن الأحنف، في بثَّ شجونه ومعاناته في إثر الحبيب:سأَطلبُ بُعْد الدارِ عنكُمْ لِتَقْربوا … وتَسْكُبُ عينايَ الدموعَ لِتَجْمُدا
Cürcânî, şaire birinci mısrada –ayrılık anında gözyaşının dökülmesinin gerekliliği hususunda– katılmış; fakat donakalma (cümûd) meselesinde ona muhalefet ederek şöyle demiştir: “Şair ‘donup kalın’ dediğinde, sanki şöyle demek istemiştir: ‘Bugün üzüleyim ki yarın üzülmeyeyim; gözlerim var gücüyle ağlasın ki ebediyen ağlamasın.’ Lâkin şairin zannettiği hususta yanılgıya düştüğü kanaatindeyim. Zira donakalma (cümûd), hâl ağlama hâli olduğu, gözden ağlaması beklendiği ve ağlamadığından şikâyet edildiği hâlde, gözün ağlamaması demektir. İşte bu sebeple, bir kimsenin gözünden donakalma (cümûd) diye bahsettiğini, ancak ondan şikâyet ettiğini, onu yerdiğini ve ona cimrilik isnat ettiğini, ağlamaktan imtina etmesini sahibinin içinde bulunduğu tasa (hemm) konusunda ona yardımı terk olarak değerlendirdiğini görürüz. ( … ) Netice itibarıyla, gözün donakalmasını (cümûd) bir sevinç alâmeti, bir mutluluk emaresi ve hâlin neşe hâli olduğuna dair bir kinaye addettiğini bildiğimiz hiç kimse yoktur. İşte bu, onların şart koştuklarının tam aksine bir örnektir; öyle ki, lafzın manasından kalbine ulaşmadan evvel kulağına varmış olması gerekmez. Çünkü görüyorsun ki, lafız kulağına ulaşmakta, fakat sen mananın peşinde koşup durmaya ve ilerlemeye mecbur kalmaktasın.” Belki de belâgat üstadının (Şeyhü'l-Bülegā) gözlerin donakalması (cümûd) hakkındaki bu tahlîlî bakışına iştirak etmiyorum – zira donakalma hâli ile İbnü'l-Ahnef'in çizdiği tasvir, şairin vicdanında ve muhayyilesinde meknûzdur. Nitekim şair, bir taraftan uzaklık ile yakınlık, diğer taraftan dökülme (insikâb) ile donakalma (cümûd) arasında muvâzî bir denklem kurmayı; donakalmayı da sevgilinin hayâlinin bulunduğu uzak ufka veya etrafa dikilip kalma ve bakışların şiddetlenmesi hâli olarak tespit etmeyi gaye edinmiş olabilir. Ancak Şeyh Abdülkâhir'in, derin bir müşahede hassasiyeti ve sağlam bir sorgulama ile serdettiği o büyüleyici istidlâlî tahlîl mantığı hakkında hiç kimsenin tartışmaya gücü yetmez. … Ona göre, münasebetlerin, seçimin, tertibin, mânaların ve bunlara uygun lafızların düzenlenmesinde akıl; denetimin, yönlendirmenin ve hükmün efendisidir. Onun belâgat teorisinin bağlamına ve usûlünün inşasına nereye dönersen dön, aklı bunun başında bulursun; herhangi bir müzakere veya münazarada seyrinden dönmez yahut ışığı sönmez. Görüşlerini ortaya koyarken, delillerini ve şahitlerini serdederken dayandığı her hülâsa ve istidlâlde durmaksızın akıl sahiplerini zikreder: Öyle ki ona göre, fasâhet dahi ancak akılla idrak edilebilir.
وافقَ الجرجانيُّ الشاعرَ في الشطر الأول، بوجوب سَكْب الدمع مع الفراق، لكنه غالطه في مسألة الجمود قائلاً:"إذا قال "لتجمدا" فكأنه قال: أحزنُ اليوم لئلَاّ أحزنَ غداً، وتبكي عيناي جهدهما لئلَاّ تبكيا أبداً؛ وغلط فيما ظنَّ؛ وذاك أنَّ الجمود هو أن لا تبكي العينُ، مع أنَّ الحال حالُ بكاء، ومع أنَّ العين يراد منها أن تبكي ويُشتكى من أن لا تبكي، ولذلك لا نرى أحداً يذكر عينه بالجمود إلَاّ وهو يشكوها ويذمُّها وينسبها إلى البخل، ويعدُّ امتناعها من البكاء تَرْكاَ لمعونة صاحبها على ما به من الهم ..( … ) وجملة الأمر أَنَّا لا نعلم أحداً جعل جمودَ العين دليلَ سرور وأمارةَ غبطة، وكنايةً عن أنَّ الحال حال فرح. فهذا مثالٌ فيما هو بالضدِّ مما شرَطوا من أن لا يكون لفظُه أسبقَ إلى سمعك، من معناه إلى قلبك، لأنك ترى اللفظ يصل إلى سمعك وتحتاج إلى أنْ تَخُبَّ وتُوضِعَ في طلب المعنى".ربما لا أوافق شيخ البلغاء على نظرته التحليلية لجمود العينين ههنا - ذاكَ أن حالة الجمود والصورة التي رسمها ابن الأحنف، كامنتان في وجدان الشاعر ومخيِّلته، إذ قد يكون قصد إقامة معادلة متوازية بين البعد والقرب من جهة، والانسكاب والجمود من جهة ثانية، وأن الجمود حالة شخوصٍ واشتدادِ نظر تسمَّرَ إلى الأفق البعيد، حيث طيفُ الحبيب، أو إلى ما حوله … لكنَّ أحداً لا يسعه الجدالُ في المنطق التحليلي الاستنتاجي الآسر الذي بسطه الشيخ عبد القاهر بكثير من دقة المُعَاينة وإحكام المُسَاءلة …إنَّ العقل عنده سيد الرقابة والتوجيه والحكم في العلاقات والاختيار والتنسيق، وترتيب المعاني وما يناسبها من الألفاظ. كيفما التفتَّ إلى سياق نظريته البلاغية وصياغة أصولها، وجدتَ العقلَ رأساً في ذلك، لا يتحول عن مساره أو يَخْبو له ضوءٌ لدى أية مناقشة أو محاجَّة. فهو لا يفتأ يذكر العقلاء في كل خلاصة أو استنتاج يعتمدهما في طرح آرائه، وبسط الأدلة والشواهد: حتى الفصاحةُ، عنده، لا تُدرك إلَاّ بالعقل:
Bu, fesâhatin sırf lafız olması itibarıyla lafzın bir sıfatı olmasının bâtıl oluşuna dair hoş bir istidlâl tarzıdır: Fesâhat, ya lafızda hissedilir (mahsûs) bir sıfat olup işitme duyusuyla idrâk edilir; yahut lafızda akledilir (ma‘kūl) bir sıfat olup kalp ile bilinir. Oysa onun lafızda hissedilir bir sıfat olması muhâldir; çünkü öyle olsaydı, fasîh lafzı işitenlerin onun fasîh olduğunu bilmekte eşit olmaları gerekirdi. Hissedilir olması bâtıl olunca, zarûreten onun ma‘kūl bir sıfat olduğuna hükmetmek gerekir. Ma‘kūl bir sıfat olduğuna hükmetmek gerekince de biliriz ki, duyuyla değil ancak akılla bilinebilen bir sıfat, onun mânâsına delâlet etmesinden başka bir şey değildir. Durum böyle olunca, lafzı fesâhatle vasfetmemizin, onun bizzat kendisinden değil, mânâsı cihetinden bir vasıf olduğu bilgisi lâzım gelir. İşte bu, akıl sâhibi bir kimse için şüphe hususunda hiçbir mâzeretin kalmadığı noktadır. Allah Teâlâ doğruya muvaffak kılandır.
Görmez misin bu dakik, müstakar akli metodu? O, ilk satırdaki "fesâhatin sırf lafız olması itibarıyla lafzın sıfatı olmasının bâtıl oluşu" önermesinden hareketle istintâca dayanmış, sonra görüşünü serip bir ihtimâli arz ederek ardından hiçbir bozukluk ve eğrilik bulunmayan objektif ve sıralı bir şekilde istintâca gitmiştir. Nihâyet vardığı sonuca ulaşmış, endişesi yatışmış, araştırma ve istidlâldeki heyecanı dinmiş; okuyucu da onunla birlikte rahatlamış ve gerekli kanaati hissetmiştir.
El-Cürcânî, şerh ve îzâh ettiği, ispat, delil ve gerekçe gösterdiği şeylerin çoğunda, sistemli bir araştırmacı ve talebelerine büyük bir sabır ve ağırbaşlılıkla bilgilerini sunan üstün bir müderris konumunda olduğunu ispatlamış; devamlı ikna ve faydayı hedeflemiş, uğrunda çaba sarfettiği her şeyin rüzgârın önünde kaybolup gitmeye maruz kalmasından korkarak—yahut çekinerek—hareket etmiştir. Öyle ki, lafız ve nazım bölümünde bir faslın başında, her faslın başında ve her fıkranın sonunda ikazı tekrarlama ve ardı ardına vasiyetlerini yineleme noktasına varmış, sanki o ayrı bir vadide, okuyucu ayrı bir vadide imiş gibi… İşte bu kelimeler, uyanıklık, ısrar ve ortaya koyduğu bilgilerin selâmetine dair sahip olduğu tüm titizlik duygularıyla yüklü olarak şöyle demektedir:
"هذا فنّ من الاستدلال لطيف على بطلان أن تكون الفصاحة صفةً للّفظ من حيث هو لفظ: لا تخلو الفصاحة من أن تكون صفة في اللفظ محسوسة تُدرك بالسمع، أو تكون صفة فيه معقولةً تُعرف بالقلب. فمحال أن تكون صفةً في اللفظ محسوسة؛ لأنها لو كانت كذلك، لكان ينبغي أن يستوي السامعون للفظ الفصيح في العلم بكونه فصيحاً. وإذا بطلَ أن تكون محسوسةً، وجبَ الحكْمُ ضرورةً بأنها صفة معقولة، وإذا وجبَ الحكم بكونها صفةً معقولة، فإنّا لا نعرف صفةً يكون طريقُ معرفتها العقلَ دون الحِسّ، إلَاّ دلالته على معناه؛ وإذا كان كذلك، لزم منه العلمُ بأنَّ وصْفَنا اللفظ بالفصاحة وصفٌ له، من جهة معناه، لا من جهة نفسه. وهذا ما يبقى لعاقلٍ معه عذرٌ في الشك، واللهُ الموفق للصواب".أرأيتَ إلى هذا المنهج العقلاني الدقيق المطَّرد، وقد اعتمد الاستنتاجَ فيْه عندما انطلق من مقولته - في السطر الأول - "بطلان أن تكون الفصاحة صفةً للفظ كلفظٍ"، ثم راح يبسط نظرته ويعرض لاحتمالٍ ثم يستنتج، بصورة تتابعية موضوعيةٍ لا خلل فيها ولا التواء، حتى انتهى إلى ما انتهى إليه وقد استراح قلقُه وابتردت طاقاتُه في البحث والتدليل، كما استراح معه القارئ واستشعر القناعة اللازمة.أثبت الجرجاني، أنه، في معظم ما شرح وأوضح، وبرهن ودلَّل وعلَّل … كان في وضع الباحث المنهجي، والمحاضر الممتاز يقدِّم معارفَه لطلبته بكل صبر ورويَّة، متوخياً على الدوام الإِقناعَ والإفادة، "متخوفاً" أو قل: متوجِّساً من أن يكون كلُّ ما جهد في سبيله، عرضَةً للضياع في مهب الريح، حتى وصل به الأمر في مطلع أحد الفصول، في باب اللفظ والنظم، إلى تكرار التنبيه ومعاودة وصاياه المتتابعة، في مطلع كل فصل ونهاية كل فقرة، كأنما هو في وادٍ والقارئ في وادٍ … فكانت هذه الكلمات التي تزخر باليقظة والإلحاف والتأكيد على كل ما يملك من مشاعر الحرص على سلامة المعارف التي يطرحها قائلاً:
Bilmiş ol ki, her ne kadar tekrar tekrar ele alıp, söyleyip şerh ettiysem de insanların vehimlerinde yer eden bu lafız hadisi meselesinde, belki de hiçbir şey yapmadığımı zannettin. (…) Halbuki bizim beyan edip açıkladığımız bu husus öyledir ki, âdeta onlarla O’nu (Hakk’ı) bilmeleri arasında sürekli bir perde görür gibisin; öyle ki onlara O’ndan bir şey duyurduğun zaman, kulakları onu reddeder, nefisleri ise onu inkâr eder. Hatta öyle ki, mesele ne kadar açık ve net olursa, onlar onu bilmekten o kadar uzaklaşır ve hilafını vehmetmeye o kadar sarılırlar. Bunun sebebi, ilk itikadın kalplerine iyice yerleşmiş, kök salmış, damarlarıyla her tarafa yayılmış ve tıpkı her söktüğünde yeniden biten kötü bir ot haline gelmiş olmasıdır. Sanki o, sürekli olarak, mütekellimlerin ilk dönemlerindeki halkalarını andıran cedelî-kelâmî bir diyalog içinde, hayal ettiği bir okuyucuyla konuşmakta, ona hitap etmekte ve onunla münazara etmektedir. Okuyucunun ona muhalefet etmesi güçtür; çünkü o, kanaatin ve burhanın taraflarını tutmakta, her şeyi büyük bir ağırbaşlılık ve güzel bir müzakere ile sunmakta, ortaya koymakta ve açıklamaktadır. Yöntemine gelince, o hiçbir şeyde, takdim, isabetli görüş ve edebî-ilmî bir örnek gerektiren sınıf dersinden farklı değildir; bunları çeşitli yönlerden ele alır. Nihayet tam bir ikna sağlayamadığında, kelamın güzel anlaşılmasını sağlayan ve parçalarını birbirine bağlayan i‘râbî-nahvî (sentaktik) tefsire başvurur. Nahvî i‘râbdan, onu ifade maksadının merkezine yerleştiren isnadî (yüklem-özne ilişkisine dayalı) i‘râba geçer; aksi takdirde siyak bozulur. Aynı şekilde, büyük ölçüde bazı harfler üzerinde durmaya varan dilbilimsel tahlile dayanan beyânî (belâgî) i‘râb da vardır. Okuyucu, herhangi bir faslı okuduğunda i‘râbın çeşitli yönlerine ulaşabilir; hatta bundan daha fazlasını ve daha ilerisini bulacaktır: Mânevî i‘râb (yani mânaları çevirme ve maksadı açıklamak için bazı kelimeleri değiştirme) ve özellikle son sayfalarda rûhî (psikolojik) i‘râb ki bu da, daha önce kimsenin yapmadığı şekilde 'farklar ve ruhânî duyuş'a varır. Üsluplar: Önceki paragraf, bu iki kavramın (yöntem ve metot) şiddetli bağlantılılığı ve bir doku içinde iç içe geçmiş olması sebebiyle, aralarında bir ayrım yapmaksızın, metod ve yöntem meselesini ele almıştır. Bu doku bana şunu söylememe imkân tanımaktadır: Bu, kendine özgü bir dokudur. İşte şimdi, önceki paragrafın ihtiva ettiği ve 'Bu, kendine özgü bir dokudur' derken kastettiğim şeyin daha ince ve uygulamalı bir şerhine yakın olanı açıklıyorum.
"واعلمْ أني على طول ما أعدتُ وأبدأتُ، وقلت شرحتُ في هذا الذي قام في أوهام الناس من حديث اللفظ، لربما ظننتَ أني لم أصنع شيئاً ( … ) وهذا والذي بيِّنَّاه وأوضحناه، كأنك ترى أبداً حجاباً بينهم وبين أن يعرفوه، وكأنك تُسمعُهم منه شيئاً تَلفِظُه أسماعُهم، وتُنكره نفوسهم، وحتى كأنه كلما كان الأمرُ أَبْينَ كانوا عن العلم به أبعد، وفي توهم خلافه أَقعد؛ وذاك لأن الاعتقاد الأول قد نشب في قلوبهم وتأشَّب فيها، ودخل بعروقه في نواحيها، وصار كالنبات السوءِ الذي كلما قلعتهُ نبتَ".لكأنه دائماً في حوار جدلي كلامي مع قارئ يتمثله، فيخاطبه ويحاجُّه في مثل حلقات المتكلمين المسلمين في مطالع عهدهم. ومن الصعب على القارئ مخالفته، لأنه يمسك بأطراف القناعة والبرهان، فيدلي، ويطرح، ويبسط بكل تؤدة وحسْن مراجعة.ولا يفوتنا الطريقة التي لا تختلف في شيء عن الدرس الصفّي الذي يقتضي التمهيد والرأي الجزل والمثال العلمي البلاغي، الذي يتناوله من غير جانب، حتى إذا أعوزه الإقناع الكلّي، عمد إلى التفسير الإعرابي النحوي المُفضي إلى حسْن فهم الكلام، وربط أجزائه بعضها ببعض.ومن الإعراب النحوي، إلى الإعراب الإسناديّ الذي يجعله مستوطن البغية التعبيرية؛ وإلَاّ اختلَّ السياقُ؛ ومثله الإعراب البياني الذي اعتمد - في حيز كبير منه على تحليل لغوي يصل حد الوقوف الدقيق عند بعض الحروف … وبوسع القارئ الاهتداء إلى مختلف وجوه الإعراب لدى مطالعته لأي فصل، فسيجد ما هو أكثر من ذلك وأبعد، كالإعراب المعنوي (أي تقليب المعاني واستبدال بعض الكلمات، لتبيان ما يذهب إليه) والإعراب النفسي وبخاصة في الصفحات الأخيرة بحيث ينتهي إلى (الفروق والإحساس الروحاني) بما لم يسبق إليه …الأساليبتناولت الفقرة السابقةُ مسألةَ المنهج والطريقة من غير فصل بينهما، لشدة ترابطهما وتداخلهما في نسيج يسمح لي بالقول: إنه نسيجُ وحده. وها أنذا أُوضح ما هو أدقُّ وأقرب إلى الشرح التطبيقي لما تضمنته الفقرة السابقة، ولما قلتُ: "إنه نسيج وحده".
Şairlerdeki ihtizâ (bir başkasının nazmını esas alarak şiir söyleme) meselesi hakkında tarif ve tatbik cihetinden söz ederken, el-Cürcânî, üslûbu son derece veciz bir şekilde şöyle tanımlamıştır: "Üslûp, nazım türü ve onda takip edilen yoldur." Bu hem yoğun hem de muhtasar olan tanım karşısında, yüksek oranda tefekkür ve derin düşünceyle şunu sormaktayım: Bu tanımın, el-Cürcânî'nin metnine ve onun "Delâil"ine uygulanıp uygulanamayacağını tespit etmek mümkün müdür? Yani, eserin kendisini, onun zikrettiği metinler, hükümler ve hulâsalar örneğinde olduğu gibi, bir başka nazım olarak kabul etmek mümkün müdür? Cevap şudur: Eğer onun sağlam lügavî dokusunun derinliklerine nüfûz eder ve kendisinin çok sayıda Kur'an âyeti ve şiirsel şahitler için kullandığı aynı ölçü ile ona bakar isem, buna mâni bir şey yoktur.… Metinle, bu dokunun ipliklerine ve ondaki kurgunun çeşitli vechelerine ve sanat icabına ışık tutmaya dayalı bir tahlil ile muamele edebilirsem, cevaba belki daha çok yaklaşırım. Bütün bunları şu başlıklar ve paragraflar dahilinde arz ederim:* Müteşâbih (iç içe geçmiş) Örgü ve Cümlelerin Tedâhülüel-Cürcânî'nin üslûbu, benim "müteşâbih ve muttarid örgü" olarak isimlendirdiğim bir özellikle temayüz eder; bu özellik, birbirini takip eden cümleler ve birbirine girmiş maksatlar halinde tezahür eder ki bu durum, takipte endişeye ve maksadın iltibasına (karıştırılmasına) yol açar. Bu sebeple fiilin mahiyetini bilmek için gayret sarf edersin: Fiil meçhul müdür yoksa malûm mudur? Zamir, bu isme mi yoksa başka bir isme mi aittir? … İşte o zaman sözün zabtı, i‘râbı ve te’vîli hususunda hayret ve tefekkür içinde kalırsın. Çünkü sibaktan (sözün gelişinden) anlaşılan her şey, doğrudan doğruya sözü i‘râb edişimizin güzelliğine ve cümlelerle ifadelerini birbirine bağlayışımıza bağlıdır. Üstâd İmam Muhammed Abduh ve musahhih Reşîd Rızâ'nın, bazı açıklayıcı hâşiyelerle okuyucuyu tenvîr edici müdahaleleri olmasaydı, pek çok metin âdeta kilitli kalırdı; zira bazı kelimelerin harekelenmesinin imkânsızlığı ve harekelemeyi tamamlayıp iltibâsı giderecek noktalama işaretlerinin bulunmayışı sebebiyle—sanki bu işaretlerden bazıları nûrânî i‘râb hareketleri gibidir—durum böyleydi.Buna örnek olarak, onun insanların, isti‘ârenin tek başına {وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً} [Meryem: 4] âyet-i kerîmesinden aldığı şerefle temayüz ettiği yönündeki görüşü karşısında neredeyse hoşnutsuzlukla durması ve şu cevabı vermesi gösterilebilir:
في معرض كلامه على الاحتذاء عند الشعراء تعريفاً وتطبيقاً، عرَّف الجرجاني الأسلوب بوجازة متناهية فقال: "والأسلوبُ الضربُ من النظم والطريقة فيه".أمام هذا التعريف المكثف والمقتضب في آن، أتساءل بنسبة عالية من التفكير والتأمل: هل بالإمكان التحقق من تطبيق هذا التعريف على نص الجرجاني و "دلائله"؟ أيْ: هل يمكن اعتبار الكتاب: نظْماً آخر على غرار ما أَوردَ من نصوصٍ وأحكام وخلاصات؟والجواب: ليس هناك ما يمنع، إذا قمتُ بسبْرِ أغوار نسيجه اللغوي المحْكم، والنظر إليه بنفس المقياس الذي استخدمه مع عدد كبير من الآيات القرآنية والشواهد الشعرية …ولعلي أقترب من الجواب أكثر، إذا استطعتُ التعامل مع النص بشيء من التحليل المرتكز على تسليط الضوء على خيوط هذا النسيج وتنوع وجوه الحبكة فيه ومقتضيات الصنعة فيه، أعرض ذلك كله وفقاً للعناوين والفقرات الآتية:* الحبْك المتشابك وتداخل الجملتميز أسلوب الجرجاني بما أُسمّيه الحبك المتشابك المطَّرد، في جمل متتابعة وأغراض متداخلة، الأمر الذي يورث القلق في المتابعة، والالتباس في القصد. فتجتهدُ لمعرفة طبيعة الفعل: أهو للمجهول أم للمعلوم، وفي إلحاق الضمير بهذا الاسم أم بغيره … فتقف حائراً مفكْراً في ضبط الكلام وإعرابه وتأويله - لأنَّ كلَّ ما يُفهم من السياق، إنما يرتبط بصورة مباشرة بحسْن إعرابنا الكلامَ، وربطِ جُمله وعباراته. ولولا تدخل الإمام عبده والمصحح رضا في تنوير القارئ ببعض الحواشي الموضحة، لبقي كثير من النصوص شبه مُقْفلٍ، بسبب تعذر تشكيل بعض المفردات، وغياب علامات الترقيم التي تكمِّل التشكيل وتُزيل الالتباس، كأنما بعضُ العلامات، حركات إعرابية نيّرة.من ذلك وقوفُه شبهُ المستهجن أمام رأي الناس في جعل الاستعارة هي وحدها التي تميَّزتْ بالشرف المستمد من الآية الكريمة: {وَاشْتَعَلَ الرَّأسُ شَيَبْاً} [مريم: ٤] وجوابه:
İş öyle değildir — ne bu büyük şeref, ne bu yüce meziyet, ne de bu söz karşısında nefislerde hâsıl olan bu fevkaladelik, sırf istiâre sebebiyledir. Fakat sözün, fiilin kendisine isnad edildiği şeyin, aslında o fiilin sebebi olması yolundan götürülmesi içindir. Böylece kendisine isnad edilen şey ref' edilir [özne yapılır], fiilin mânâ itibarıyla kendisine ait olduğu şey ise mansûb olarak [nesne olarak] ondan sonra getirilir; bu suretle o isnadın ve o ilkine nispet edilişin, ancak bu ikinciden dolayı olduğu ve aralarındaki irtibat ve mülâbeseden [ilgiden] ötürü bulunduğu beyân edilmiş olur. Bu parçayı okurken başıma gelen zorluktan şikâyet etmeyeceğim. Zira şikâyet, Cürcânî'nin metni gibi bir metne yönelmiş bir araştırmacı için kabul edilemez. Bana düşen, harflerini harekelemek ve cümlelerle ifadeler arasına vakıf işaretleri koymak için tekrar tekrar okumaktı. Ben bu parçayı harekesiz olarak nakletmeyi diledim ki okuyucu, Cürcânî'nin yazım tarzını ve iç içe geçmiş üslubunu idrak etsin. Ki bu üslup, gerektiği gibi harekelense dahi, bir miktar müşkül ve tedâhül [iç içe geçmişlik] barındırır; bilhassa alt seviyeden iyi seviyeye kadar olan okuyucular için. Yani bu kitapta karşılaştığım türden metinleri okumak için yüksek oranda nahiv bilgisi ve tecrübe şarttır. Zannımca bu kitabın sadece harekelemesi bile, başka hiçbir çalışma olmaksızın, mütevazı da olsa umulan faydayı sağlamaya yeter. Nitekim iyi okuyan iyi anlar; bazı kelime veya terimler müstesna ki onların izahını lügatler ve tefsir kitapları üstlenmiştir. Parçanın akışı içerisinde hâşiyenin eklenmesi ve onun Mısır baskısındaki sayfa hâmişinde geldiği şekliyle nakledilmesi, müşküle müşkül katmaktan başka bir şey değildir; hâşiyelerde dahi hareke ve noktalama işaretlerinin bulunmaması sebebiyle; tıpkı kendi etrafında dönüp duran ve bir adım ilerleyemeyen kimse gibi.* Kitapta sınırsızca (kâne)nin (kâne)ye girmesi sebebiyle dilsel yapının karmaşıklığı.
"وليس الأمرُ على ذلك - ولا هذا الشرف العظيم ولا هذه المزية الجليلة وهذه الروعة التي تدخلُ على النفوس عند هذا الكلام لمجرد الاستعارة، ولكن لأن يُسلك بالكلام طريقُ ما يسند الفعل فيه إلى الشيء وهو لما هو من سببه، فيرفع به ما يُسند إليه ويُؤتى بالذي الفعلُ له في المعنى منصوباً بعده مبيناً أن ذلك الإسناد وتلك النسبة إلى ذلك الأول إنما كان من أجل هذا الثاني ولما بينه وبينه من الاتصال والملابسة".لن أشكو من الصعوبة التي اعتورَتْني وأنا أقرأ هذا المقطع. فالشكوى غير مقبولة من دارسٍ متصدِّ لنص كنصِّ الجرجاني - إنما كان عليَّ القراءة المرة تلو المرة لتشكيل حروفها ووضع علامات الوقف بين الجمل والعبارات … وقد شئتُ أن أنقل هذا المقطع من دون ضبط ليدرك القارئ نمط الكتابة لدى الجرجاني وأسلوبه المتشابك الذي، ولو شُكِل كما يجب، بقي على قدر من الإشكال والتداخل وبخاصة لقرَّاءٍ: من الدرجة الدنيا حتى درجة جيدة - أي لا بد من نسبة عالية من المعرفة النحوية والتمرس بقراءة نصوصٍ كالتي واجهتني في هذا الكتاب الذي أزعم أن ضبطه وحده، من دون أي عمل آخر، كفيل بتحقيق الفائدة المرجوة وإن متواضعة. فمن يقرأ جيداً يفهم جيداً، فيما خلا بعض المفردات أو المصطلحات التي تكفلت المعاجمُ وكتب التفسير بشرحها.وما كان من إضافة الحاشية في سياق المقطع، ونقلها كما جاءت في هامش الصفحة المطبوعة في الطبعة المصرية، إلَاّ إلحاقُ الإشكال بالإشكال، بسبب غياب التشكيل والترقيم حتى في الحواشي، كالذي يدور على نفسه ولا يتقدم خطوة إلى الأمام.* تعقيد التركيب اللغوي بسبب دخول (كان) على (كان) غير المحدود في الكتاب