Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Musannifin Mukaddimesi:
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salâtları da efendimiz Muhammed Nebî'ye ve bütün âline olsun.
Lafız ve Mânâ:
Bil ki kelâm, ilimlere mertebelerini veren, onların derecelerini beyan eden, sûretlerini keşfeden, türlü meyvelerini devşiren, sırlarına delâlet eden ve vicdanların gizli hazinelerini izhâr edendir. İşte bununla Allah teâlâ insanı diğer hayvanlardan ayırmış, onda büyük bir nimeti hatırlatmıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Rahmân, Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.' (Rahmân, 1-4) Eğer kelâm olmasaydı, ilmin faydaları âlimini aşamaz, akıllı kişinin aklın çiçeklerini açması mümkün olmaz, hatır ve fikirlerin kuvvetleri mânâlardan yoksun kalır, mevcut ile fâni meselesi eşitlenirdi. Evet, duyarlı canlı, cansız varlık mertebesine iner, idrak, kendisinin zıddı olan şey gibi olurdu. Kalpler, emanetleri üzerinde korumalı olarak kilitli kalır, mânâlar yerlerinde hapsedilmiş olur, zihinler (karîhalar)...
بسم الله الرحمن الرحيممقدمة المصنفالحمد لله رب العالمين، وصلواته على سيدنا محمد النبي وآله أجمعين اللفظ والمعنىاعلم أن الكلام هو الذي يُعطي العلومَ منازلها، ويبيّن مراتبها، ويكشفُ عن صُوَرها، ويجني صنوفَ ثَمَرها، ويدلُّ على سرائرها، ويُبْرِزُ مكنون ضمائرها، وبه أبان الله تعالى الإنسان من سائر الحيوان، ونبّه فيه على عِظَم الامتنان، فقال عزّ من قائل: " الرَّحْمَنُ عَلَّمَ القُرْآنَ، خَلَقَ الإنْسَانَ، عَلَّمَهُ البَيَانَ " " الرحمن١ - ٤ "، فلولاه لم تكن لتتعدَّى فوائدُ العلمِ عالِمَه، ولا صحَّ من العاقل أن يَفْتُق عن أزاهير العقلِ كمائمه، ولتعطَّلَت قُوَى الخواطر والأفكار من معانيها، واستوَتِ القضيّة في مَوْجُودَها وفانيها، نَعمْ، ولوقع الحيُّ الحسَّاس في مرتبةِ الجماد، ولكان الإدراك كالذي ينافيه من الأضداد، ولبقيتِ القلوب مُقْفَلةً تَتَصَوَّنُ على ودائعها، والمعاني مَسْجُونَةً في مواضعها، ولصارت القرائح
Onun tasarrufundan soyutlanmış, zihinler onun sultasından tecrit edilmiş iken; küfür imandan, kötülük iyilikten ayırt edildiğinde; övgü ile süsleme, yergi ile kınama arasındaki fark belirginleştiğinde; sonra ona özgü olan vasıf ve nispetini sabit kılan mânâ şudur ki, malûmâtı ilmin onlar üzerinde bulduğu sıfatlarıyla sana gösterir ve idrakin, onlara yöneldiğinde kavradığı keyfiyetleri tespit eder. Bu vasıf onun zâtını oluşturan ve en husûsî sıfatı olduğuna göre, türlerinin en şereflisi, bu vasfın en âşikâr ve en zâhir olduğu, ona en lâyık ve en uygun bulunduğu türdür. İşte buradan, düşünen kişi için sözler arasında üstünlük derecesine hükmetmenin nasıl olması gerektiği, onlar arasında istihsandan paylarını taksim etmek istediğinde, doğru bir kıstas ve mîzan ile bu taksimi adâletle yapmanın yolu açıklık kazanır. Açık ve bedihîdir ki, bu faziletteki farklılaşma ve ondan uzaklaşıp onun zıddı olan rezîlete düşme, sırf lâfızdan kaynaklanmaz. Zira lâfızlar, husûsî bir telif tarzıyla telif edilmedikçe ve terkîb ile tertîbin bir yönüne yöneltilmedikçe bir fayda sağlamaz. Şâyet bir şiir beytine ya da bir nesir parçasına yönelip, kelimelerini gelişigüzel sayacak olsan; onun üzerine binâ edildiği ve mânânın kendisinde biçimlenip aktığı diziliş ve düzenini iptâl etsen; husûsiyetiyle ne beyân ettiyse onu beyân eden ve kendine mahsus akışla maksadı izhar eden sıralanışını değiştirsen, tıpkı şu şekilde demen gibi:
عن تصرُّفها معقولةً، والأذْهان عن سلطانها معزولةً، ولما عُرف كفرٌ من إيمان، وإساءة من إحسان، ولما ظهر فرقٌ بين مدح وتزيين، وذمّ وتهجين، ثم إنّ الوصف الخاصَّ به، والمعنى المثبِتَ لنسبه، أنه يريك المعلومات بأوصافها التي وجدها العلم عليها، ويقرِّر كيفياتها التي تتناولها المعرفةُ إذا سَمَتْ إليها، وإذا كان هذا الوصفُ مقوِّمَ ذاته وأخصَّ صِفاته، كان أشرف أنواعه ما كان فيه أجلى وأظهر، وبه أولى وأجدر، ومن ها هنا يبيّن للمحصل، ويتقرّر في نفس المتأمِّل، كيف ينبغي أن يَحْكُمْ في تفاضُل الأقوال إذا أراد أن يقسّم بينها حظوظها من الاستحسان، ويعدّل القسمةَ بصائب القِسطاس والميزان، ومن البيّن الجليّ أن التبايُنَ في هذه الفضيلة، والتباعد عنها إلى ما ينافيها من الرذيلة، ليس بمجرَّد اللفظ، كيف والألفاظ لا تُفيد حتى تُؤلَّف ضرباً خاصّاً من التأليف، ويُعْمَد بها إلى وجه دونِ وجهٍ من التركيب والترتيب، فلو أنك عَمَدت إلى بيت شعرٍ أو فَصْل نثرٍ فعددت كلماته عَدّاً كيف جاء واتَّفق، وأبطلت نضدَهُ ونظامه الذي عليه بني، وفيه أفرغ المعنى وأجري، وغيّرت ترتيبه الذي بخصوصيته أفاد ما أفاد، وبنَسَقِه المخصوص أبان المراد، نحو أن تقول في: "
Tavîl bahrindendir: "Kifâ nebki min zikrâ habîbin ve menzil / Durun, bir sevgilinin ve bir yurdun hatırasından ağlayalım." Sen bu beyti, belâgatın kemalinden alıp hezeyan sahasına çıkardın. Evet, onun nisbesini sahibinden düşürdün; münşii ile arasındaki rabıtayı kopardın. Hatta onun bir söyleyene izâfe edilmesini, bir mütekellime has bir nispet taşımasını imkânsız kıldın. Hâlbuki bu aslın sübûtunda, şu kelimelerin bir şiir beyti veya bir hitabe faslı olmasını sağlayan mânanın, onların malum bir usul üzere tertip edilmesi ve tahsis edilmiş bir telif suretine ulaşması olduğunu bilirsin. Bu hüküm —yani tertipteki tahsis— lafızlarda, nefiste tertip edilmiş ve akıl icabınca orada düzenlenmiş olan manalara göre düzenlenmiş olarak vuku bulur. Lafızlarda bir takdim ve tehirin vücubu, bir tertip ve tenzilde tahassus tasavvur edilemez. Birleşik cümlelerdeki mertebeler ve menziller ile tedvin edilmiş kelâm kısımları işte bu esas üzerine vazedilmiştir. Nitekim "şunun bunu geçmesi haktır, buradakinin orada bulunması haktır" denilmiştir; tıpkı mübteda ile haber, mef‘ûl ile fâil hakkında söylendiği gibi. Hatta belirli bir kelime türünün ancak önce gelmesi gerektiği, bir başkasının ise ancak başkasına mebni olup ona tâbi olarak bulunabileceği yasaklanmıştır. Meselâ: "İstifham kelâmın başında gelir; sıfat, mevsufun önüne geçemez — meğer ki sıfatlıktan çıkarılıp başka hükümlere dönüştürülsün." İşte kelâmın cevherlerine basîr olan kimsenin bir şiiri güzel bulduğunu, bir nesri beğendiğini, sonra da övgüyü lafız cihetinden yaparak "Tatlı, zarif; güzel, hoş; berrak, akıcı; gönül alıcı, büyüleyici" dediğini gördüğünde, bil ki o sana, seslerin ahengine dair hallerden haber vermez;
من الطويل قِفا نَبْكِ من ذِكْرَى حَبيبٍ ومنزل " منزل قفا ذكرى من نبك حبيب، أخرجته من كمال البيان، إلى مجال الهَذَيان، نعم وأسقطت نسبتَهُ من صاحبه، وقطعت الرَّحمِ بينه وبين مُنْشِئه، بل أحَلْت أن يكون له إضافةٌ إلى قائل، ونَسَبٌ يَخْتَصّ بمتكلم، وفي ثبوت هذا الأصل ما تَعْلم به أنّ المعنى الذي له كان هذه الكلم بيتَ شعرٍ أو فصلَ خطابٍ، هو ترتيبها على طريقة معلومة، وحصولها على صورة من التأليف مخصوصة، وهذا الحُكْمُ - أعني الاختصاص في الترتيب - يقع في الألفاظ مرتَّباً على المعاني المرتَّبَة في النفس، المنتظمةِ فيها على قضيّة العقل، ولا يُتّصوَّر في الألفاظ وُجُوبُ تقديم وتأخير، وتخصُّصٍ في ترتيب وتنزيل، وعلى ذلك وُضِعَت المراتبُ والمنازلُ في الجمل المركَّبة وأقسام الكلام المدَّونةفقيل: من حق هذا أن يَسبق ذلك، ومن حقِّ ما هاهنا أن يقع هنالك، كما قيل في المبتدأ والخبر والمفعول والفاعل، حتى حُظِر في جنس من الكلم بعينه أن يقع إلاّ سابقاً، وفي آخَرَ أن يوجد إلا مبنيَّاً على غيره وبه لاحقاً، كقولنا: إن الاستفهام له صدر الكلام، وإن الصفة لا تتقدم على الموصوف إلا أنْ تُزال عن الوصفية إلى غيرها من الأحكام، فإذا رأيت البصير بجواهر الكلام يستحسن شعراً أو يستجيد نثْراً، ثم يجْعَلُ الثناءَ عليه من حيث اللّفظ فيقول: حُلْوٌ رشيق، وحَسَنٌ أَنيقٌ، وعذبٌ سائغٌ، وخَلُوبٌ رائعٌ، فاعلم أنه ليس يُنبئك عن أحوالٍ ترجعُ إلى أجْراس
Harfler ve lugavî vaz‘ın zâhirine, hatta kişinin fuâdında vâki‘ olan bir emre ve aklın kendi zinâdından iktibâs ettiği bir fazilete [kadar uzanır]. Ammâ istihsânın, içinde manâdan bir hisse bulunmaksızın lafza rücû‘u ve onun esbâbından ve davâîsinden olmasına gelince, bu ancak tek bir tarzı tecâvüz etmez. O da lafzın, nâsın isti‘mâllerinde müte‘ârif olduğu ve kendi zamânlarında tedâvül ettikleri bir lafız olması; vahşî, garîb yahut âmmî, sahîf olmamasıdır. Bu sahîflik ise onun mevzû‘-ı lugattan [lügavî vaz‘dan] izâlesi ve lügatın onun hakkında farzettiği hüküm ve sıfattan ihrâcı sebebiyledir. Avâmın "eşğalte ve'nfesed" sözü gibi. Ben bu şartı ancak şunun için ileri sürdüm: Zîrâ bazen lafız, mücerred lafızdan ziyâde ma‘nâya râci‘ olan bir emir sebebiyle müsta‘mel [istihfâf edilmiş] sayılır. Nitekim Ubeydullāh b. Ziyâd'ın dehşete düştüğünde söylediği rivâyet olunan "bana kılıcımı açın" sözü gibi. Zîrâ feth, iğlâkın zıddıdır; onun hakkı, muğlak ve mesdûd hükmünde olan bir şeye ta‘alluk etmektir. Kılıç ise mesdûd değildir. Onun en ileri hâli, gımddaki vaz‘iyetinin elbisenin ‘ikmde, dirhemin kisede, metâ‘ın sandıkta bulunmasına benzer olmasıdır. Feth bu nev‘de dâimâ, içindekini hâvî olan mesdûd vâ‘a ta‘alluk eder, onun içindekine değil. Bu sebeple "elbiseyi aç" denilmez, bilâkis "‘ikmi [heybeyi] aç ve elbiseyi çıkar" veya "keseyi aç" denilir. İşte burada öyle aksâm vardır ki, fikrin bidâyetinde ve ‘ibretin itmâmından evvel, bunlarda hüsn ve kubhun lafzı ve ceresi tecâvüz etmediği, aklın nefse münâcât ettiği şeye varmadığı vehmolunabilir.
الحروف، وإلى ظاهر الوضعِ اللغويّ، بل إلى أمرٍ يقع من المرء في فؤاده، وفضلٍ يَقْتدحُه العقلُ من زِناده، وأمَّا رجوع الاستحسان إلى اللفظ من غير شِرْكٍ من المعنى فيه، وكونِه من أسبابهِ ودواعيه، فلا يكاد يَعْدُو نمطاً واحداً، وهو أن تكون اللفظة مما يتعارفه الناس في استعمالهم، ويتداولُونه في زمانهم، ولا يكون وَحْشِياً غريباً، أو عامّياً سخيفاً، سُخْفُهُ بإزالته عن موضوع اللغة، وإخراجه عما فرضتْه من الحكم والصفة، كقول العامة أشْغَلتَ وانفسد، وإنما شرطتُ هذا الشرط، فإنه ربما استُسخف اللفظ بأمر يرجعُ إلى المعنى دون مجرَّد اللفظ، كما يحكى من قول عبيد الله بن زياد لما دُهش: افتحوا لي سيفي، وذلك أن الفتح خلاف الإغلاق، فحقُّه أن يتناول شيئاً هو في حكم المُغلقَ والمسدود، وليس السَّيف بمسدود، وأقصى أحوالِهِ أن يكون كونُه في الغِمْد بمنزله كَوْنِ الثوب في العِكْمِ، والدرهم في الكيس، والمتاعِ في الصندوق، والفتح في هذا الجنس يتعدَّى أبداً إلى الوِعاء المسدود على الشيء الحاوي له لا إلى ما فيه، فلا يقال: افتحِ الثوبَ، وإنما يقال: افتحِ العِكْمَ وأخرجِ الثوب وافتحِ الكيس، وها هنا أقسام قد يُتَوهَّمُ في بَدْءِ الفكْرة، وقبلَ إتمام العِبرة، أنَّ الحُسْنَ والقبحَ فيها لا يتعدَّى اللفظَ والجَرَسَ، إلى ما يُناجِي فيه العقلُ النفسَ،
Ve bunların, tahkik nazarıyla bakıldığında, dayandığı bir asıl ve o asla yönelen bir istikameti vardır; ki onlardan bir kısmı tecnis ve haşivdir. Tecnis hakkında söz: Tecnise gelince, sen iki lafzın tecânüsünü ancak onların iki mânâsının akıl nezdinde güzel bir mevki bulması ve aralarındaki câmianın hedefinin uzak olmaması hâlinde güzel bulursun. Acaba sen Ebû Temmâm’ın şu beytindeki tecnisini zayıf mı gördün: “Cömertlik kendi mezhebiyle gitti de, sonra zanlar onda tereddüt etti: Acaba bir mezhep mi, yoksa yaldızlı mı?” Bir de şu söyleyenin tecnisini güzel mi buldun: “Korkusundan kurtuldu ve kurtulamadı.” Ve muhdes şairin şu sözünü: “Gözlerim ona, gözlerimin yaptıklarına baksın… yahut beni çağırsın; beni besledikleriyle öleyim.” Bu, lafza râci bir husus sebebiyle midir? Yoksa sen faydanın birincide zayıf, ikincide güçlü olduğunu gördüğün için mi? Halbuki sen مذهب ve مذهب ile kendine sadece tekrarlanmış harfler işittirdiğini, fayda aradığında onu ancak meçhul ve münker bir hâlde bulduğunu gördün. Diğer şairin ise tekrar ettiğini gördün.
ولها إذا حُقّق النظر مَرجِعٌ إلى ذلك، ومُنْصَرَفٌ فيما هنالك، منها: التجنيس والحشو. القول في التجنيسأما التجنيس فإنك لا تستحسن تجانُس اللفظتين إلا إذا كان وقع معنييهما من العقل موقعاً حميداً، ولم يكن مَرْمَى الجامع بينهما مَرْمًى بعيداً، أتراك استضعفتَ تجنيس أبي تمام في قوله:من الكامل ذَهَبَت بمُذْهَبَهِ السَّمَاحَةُ فَالْتَوتفِيهِ الظُّنُونُ: أَمَذْهَبٌ أم مُذْهَبُواستحسنتَ تجنيس القائل: " حتى نَجَا من خَوفِهِ وَمَا نَجا " وقول المحدَث:ناظِراه فيما جَنَى ناظِراه … أوْ دَعانِي أمُتْ بما أَودعَانِيلأمرٍ يرجع إلى اللفظ؟ أم لأنك رأيتَ الفائدة ضَعُفَت عن الأوّل وقويتَ في الثاني؟ ورأيْتَك لم يزدك بمَذْهب ومُذهب على أن أَسْمَعَكَ حروفاً مكررةً، تروم فائدة فلا تجدُها إلا مجهولةً منكرةً، ورأيتَ الآخر قد أعَادَ
Lafız sana öyle gelir ki, sanki faydayı vermişken seni ondan aldatmak ister; sana bir şey katmamış gibi vehmederken aslında güzelce katmış ve tamamlamıştır. İşte bu bâtın hâl sebebiyledir ki tecnîs –özellikle şeklen mutabık olan müstevfâ kısmı– şiirin süslerinden sayılmış ve bedî‘ kısımları arasında zikredilmiştir. Şu hâlde anlaşıldı ki tecnîse fazilet kazandıran şey, ancak mânânın yardımıyla tamam olan bir husustur. Zira yalnızca lafızla olsaydı ne onda beğenilen bir şey bulunur ne de çirkin sayılan bir kusur görülürdü. Bu sebeple ondan çokça kullanmak ve ona düşkünlük yerilmiştir. Çünkü mânâlar her yerde tecnîsin kendilerini çekmek istediği yöne boyun eğmez. Zira lafızlar mânâların hizmetçileri ve onların hükmü altında tasarruf edilenlerdir; mânâlar ise onların siyasetine mâlik ve itaatine müstehak olandır. Lafzı mânâya galip getiren kimse, bir şeyi yerinden oynatıp tabiatından çeviren gibidir ki bu, zorlama ihtimali taşır, kusur kapılarını açar ve ayıba maruz bırakır. Bu hâlden ötürü, secîye gereğinden fazla önem vermeyip tabiatın seciyesine bağlı kalan selef âlimlerinin sözü akıllara daha yerleşir, sıkıntıdan daha uzak, maksadı daha açık, tahsîl ehli nezdinde daha üstün, tutarsızlıktan daha sâlim, gayeleri daha keşfedici, aklın yoluna daha yardımcı ve süsleme yoluyla bir tür aldatma olan sun‘îlikten daha uzaktır; ayrıca sûretin bizzat kendisinde noksanlığın vuku bulmasına razı olmaktır. Hâlbuki hilkat,
عليك اللفظةَ كأنه يخدعُك عن الفائدة وقد أعطاها، ويوهمك كأنه لم يَزِدْك وقد أحسن الزيادة ووفَّاها، فبهذه السريرة صار التجنيس - وخصوصاً المستوفَى منه المُتَّفَقَ في الصورة - من حُلَى الشّعر، ومذكوراً في أقسام البديع.فقد تبين لك أن ما يُعطي التجنيس من الفضيلة، أمرٌ لم يتمَّ إلا بنُصْرةِ المعنى، إذ لو كان باللفظ وَحْدَهُ لما كان فيه مستحسنٌ، ولما وُجد فيه معيبٌ مُسْتهجَن، ولذلك ذُمَّ الاستكثار منه والوَلُوعُ به، وذلك أن المعاني لا تَدِين في كل موضع لما يَجْذبها التجنيس إليه، إذ الألفاظ خَدَمُ المعاني والمُصرَّفةُ في حكمها، وكانت المعاني هي المالكة سياستهَا، المستحقَّةَ طاعتها، فمن نَصَرَ اللفظ على المعنى كان كمن أزال الشيء عن جِهَته، وأحاله عن طبيعته، وذلك مظنّة الاستكراه، وفيه فَتْح أبواب العيب، والتَّعرُّضُ للشَّيْن، ولهذه الحالة كان كلامُ المتقدِّمين الذين تركوا فَضْل العناية بالسجع، ولَزِموا سجِيَّةَ الطبع، أمكنَ في العقول، وأَبْعَد من القَلَقِ، وأَوضحَ للمراد، وأفضل عند ذوي التَّحصيِل، وأسلمَ من التفاوتِ، وأَكْشَفَ عن الأغراض، وأَنْصَرَ للجهة التي تَنحو نَحْوَ العقل، وأَبعدَ من التَّعمُّلِ الذي هو ضربٌ من الخِداعِ بالتزويق، والرضَى بأن تَقَع النقيصةُ في نفس الصُّورة، وإنّ الخِلْقَةَ،
Ona dövme ve nakış çokça işlendiğinde, sahibi süs ve işleme ile ağırlaştırıldığında —ki bu, ziynet eşyasının savaş kılıcına kıyaslanması gibidir ve delilsiz yere davayı genişletmektir— nitekim denilmiştir: "Onun nişanelerinden ve uzuvlarından başka bir güzellik görmezsen, güzellik senden gizli kalmış demektir."
Müteahhirînin [son dönem âlimlerinin] bugünkü sözlerinde, sahibini aşırı tutkusu sebebiyle bedî‘ [edebî sanatlar] adını taşıyan şeylere döndüren öyle bir söz bulabilirsin ki, o kişi anlatmak için konuştuğunu, açıklamak için söylediğini unutur; bir beytin içinde bedî‘ kısımlarını bir araya getirdiğinde, kastettiği şeyin kapkaranlık bir yere düşmesinde bir beis olmadığını, dinleyiciyi onun talebi uğrunda âmâ bir devenin şaşkınlığına uğrattığını zanneder. Çoğu kez külfetle yüklendiği şeylerin çokluğu sebebiyle mânâyı silip bozar; tıpkı gelini türlü ziynet eşyası ile ağırlaştırıp da onun bundan kendisi için hoş olmayan bir duruma düşmesine yol açan kimse gibi.
Sana anlattığım hususun bir örneğini —yani sözün cevherlerini bilenlerin, mânânın selâmet ve sıhhatinden emin olmadıkça, yahut ondan ona bir tecavüz, noksanlık ve engel gelmeyeceğinden güvende olmadıkça bu sanata iltifat etmediklerini— görmek istersen, Câhiz'in kitaplarının başlarındaki hutbelerine bak. Hutbelerin âdeti, vezin ve seci‘ üzerine kurulmasıdır; zira onlar şiirler gibi rivayet edilir ve nakledilir; mevkileri ise nesîb [sevgilinin vasıflarını anma] ve teşbîb [bir kadını överek adını yayma] mevkiidir.
إذا أكثر فيها من الوَشْم والنقش، وأُثْقل صاحِبُها بالحَلْي والوَشْي، قياسُ الحَلْي على السيف الدَّدَان، والتَوسُّعِ في الدعوى بغير بُرْهان، كما قال:إذا لم تُشاهِدْ غَيْرَ حُسْن شِيَاتِهَا … وَأَعْضَائها فالحُسْنُ عنك مُغَيَّبُوقد تجد في كلام المتأخرين الآنَ كلاماً حَمَل صاحبَه فرطُ شَغَفِه بأمورٍ ترجع إلى ما له اسم في البديع، إلى أن ينسى أنَّه يتكلم ليُفهِم، ويقول ليُبين، ويُخيَّل إليه أنه إذا جَمَعَ بين أقسام البديع في بيت فلا ضير أن يقع ما عَنَاهُ في عمياء، وأنْ يُوقع السامعَ من طَلَبه في خَبْطِ عَشْوَاءِ، وربَّمَا طَمَسَ بكثرة ما يتكلَّفه على المعنى وأفسده، كمن ثقَّل العروسَ بأصناف الحَلْي حتى ينالها من ذلك مكرُوهٌ في نفسها. فإن أردت أن تعرف مِثالاً فيما ذكرتُ لك، من أن العارفين بجواهر الكلام لا يعرِّجون على هذا الفنّ إلا بعد الثقة بسلامة المعنى وصحَّته، وإلا حيثُ يأمَنون جنايةً منه عليه، وانتقاصاً له وتعويقاً دونه، فانظر إلى خُطَب الجاحظ في أوائل كتبه هذا - والخُطبُ من شأنها أن يُعْتَمَد فيها الأوزانُ والأسجاعُ، فإنها تُرْوَى وتُتناقل تَنَاقُلَ الأشعار، ومحلُّها محلُّ النسيب والتشبيب
Sanatça süslenme, yaratıcılığın ne derece ileri gittiğine delâlet etme, kudretin üstünlüğünü bildirme ve sanatta maharet göstermeye iktidardan başka bir maksadın güdülmediği izlenimi veren şiir türüne dair olarak —(Câhız) el-Hayevân adlı eserinin başında şöyle demiştir: “Allah seni şüpheden uzaklaştırsın, hayretten korusun; seninle mârifet arasında bir sebep, doğrulukla aranda bir soy bağı kursun; sebatı sana sevdiren, insafı gözünde güzel gösteren, takvanın tadını tattıran, hakkın izzetini kalbine duyuran; bağrına yakinin serinliğini yerleştiren, yeisin zilletini senden uzaklaştıran, bâtılın içindeki zilleti ve cehaletin getirdiği kıtlığı sana bildiren (bir muvaffakiyet ihsan eylesin).” Şöyle ki o, evvela şüphe ile hayreti i‘râb (gramer) bakımından uyumlu hâle getirmeyi terk etmiş; muhalefeti insafla yan yana getirmeyi, hakkı da sıdk ile desteklemeyi uygun görmemiş; keza yeis (ümitsizlik) için bir kanadını bağlayacak bir karîne ve ona refîk olacak bir şey aramaya da ehemmiyet vermemiştir. Zira o, mânâlar arasında uyum sağlamayı daha lâyık, onlar arasında denge kurmayı ise daha güzel görmüş; mânâlara öyle bir ihtimam göstermeyi ki onlar bir ana-babadan doğma kardeşler olsun; bu hâl üzere bırakıldıklarında tıpkı doğum itibarıyla uyuştukları gibi sevgi cihetiyle de uyuşsunlar— işte bunu, seci‘ (kafiyeli nesir) uğruna onları üvey evlat hâline getirmekten; üstelik aralarında ancak zâhirî bir uyum bulunan, bâtına (iç mânâlara) geçmeyen ve akidelerle sırlara nüfuz edemeyen—ki bu ancak pek nadirdir— bir uyum için feda etmekten daha evlâ görmüştür.
من الشعر الذي هو كأنه لا يُرَادُ منه إلاّ الاحتفالُ في الصنعة، والدَّلالةُ على مقدار شَوْطِ القَرِيحَة، والإخبارُ عن فَضْل القوة، والاقتدار على التفنُّن في الصنعة - قال في أول كتاب الحيوان: " جَنَّبك الله الشُّبْهة، وعَصَمَك من الحَيْرِةِ، وجعل بينك وبين المعرفة سبَباً، وبين الصدق نسبَاً، وحبَّب إليك التثُّبت، وزَيَّنَ في عينك الإنصاف، وأذاقك حلاوة التقوى، وأشعر قلبك عِزَّ الحق، وأوْدِع صدرَك بَرْدَ اليقين وطَرَد عنك ذُلَّ اليأس، وعرَّفك ما في الباطل من الذلّة، وما في الجهل من القِلّة ". فقد ترك أوَّلاً أن يوفِّق بين الشبهة والحيرة في الإعراب، ولم يَرَ أن يَقْرن الخلاف إلى الإنصاف، ويَشْفَعَ الحق بالصدق، ولم يُعْنَ بأن يَطْلُب لليأس قرينةً تصل جناحَه، وشيئاً يكون رَدِيفاً له، لأنه رأى التوفيق بين المعاني أحقُّ، والموازنة فيها أحسنَ، ورأى العناية بها حتى تكونَ إخوةً من أبٍ وأمٍّ؛ ويذَرَها على ذلك تَتَّفقُ بالوداد، على حسب اتّفاقها بالميلاد، أَوْلى من أن يَدَعها، لنُصْرَة السجع وطلب الوزن، أولادَ عِلَّة، عسى أن لا يوجد بينها وفاق إلا في الظواهر، فأما أنْ يَتَعَدَّى ذلك إلى الضمائر، ويُخْلص إلى العقائِد والسَّرائر، ففي الأقلِّ النادر.
Ve cümle olarak şu hakikate varırsın: Kabul edilebilir bir tecnis ve güzel bir seci bulamazsın; meğer ki mânâ onu talep etmiş, davet etmiş ve kendisine yöneltmiş ola. Yine onu öyle bir halde bulursun ki, onun yerine bir bedel aramaz ve ondan bir kaçış bulamazsın. İşte buradan hareketle, işittiğin tecnislerin en tatlısı, en yücesi, güzellik bakımından en haklısı ve en layık olanı; konuşanın kasten celbetmeksizin ve onu talep için hazırlık yapmaksızın vâki olanıdır. Yahut –güzel uygunluğu sebebiyle– talep edilmiş olsa bile bu mertebede ve bu surette olandır. Nitekim İmam Şâfiî (rahimehullah) hakkında anlatılan meşhur misalde olduğu gibi: Kendisine nebiz [hurma şırası] sorulduğunda şöyle buyurmuştur: "Haremeyn ehli onun haram kılınması üzerine icmâ etmiştir." Bunun gibi olduğunu göreceğin diğer bir örnek de Buhtürî'nin şu sözüdür:
"Ahmak kişi yücelikten yüz çevirir; sen ise, akıllı olandan başkasında bir üstünlük arzusu görmezsin."
Yine onun şu sözü:
"Sen artık, kabilelerin ve kalplerin üzerinde, Tağliboğulları'nın en gâlibi/Gālibi oluverdin."
Buna benzer olan diğer bir sözü de şudur:
"Bir heves (aşk) düştü (yok oldu), gözyaşları da onun ardı sıra peş peşe akıp gitti; mağlup olmuş bir direncin (sabrın) üzerine basarcasına."
Ve onun şu sözü:
"Sen mızraklarınla Bâbil kapısını dövmeye devam ettin; ve onu, karmakarışık bir akında ziyaret ettin."
وعلى الجملة فإنك لا تجد تجنيساً مقبولاً، ولا سَجَعاً حَسَنَاً، حتى يكون المعنى هو الذي طلبه واستدعاه وسَاق نحوَه، وحتى تَجِده لا تبتغي به بدَلاً، ولا تجِد عنه حِوَلاً، ومن ها هنا كان أَحْلَى تجنيس تسمَعُه وأعلاه، وأحقُّه بالحُسْن وأولاهُ، ما وقع من غير قصدٍ من المتكلم إلى اجتلابه، وتأهُّب لطلبه، أو مَا هو - لحسن مُلاءمته، وإن كان مطلوباً - بهذه المنزلة وفي هذه الصورة، وذلك كما يمثّلون به أبداً من قول الشافعي رحمه الله تعالى وقد سئل عن النَّبيذ فقال: " أجمع أهلُ الحرمين على تحريمه "، ومما تجده كذلك قولُ البحتري:يَعْشَى عَنْ المجد الغبيّ؛ ُ ولَنْ تَرَى … في سُؤدَدٍ أَرَباً لغير أريبِوقوله:فقد أصبحتَ أَغْلبَ تَغْلَبِيّاً … على أيدي العَشِيرةِ والقلوبومما هو شبيه به قوله:وهوًى هَوَى بدُموعه فتَبَادَرَت … نَسَقَاً يَطأنَْ تجلُّداً مغلوباوقوله:ما زِلْتَ تقرَعُ بَابَ بابَلَ بالقَنا … وتزوره في غارةٍ شعواءِ
Ve şu sözü: Gitti; yüceler de nereye giderse bir gözbebeği … onun bakışıyla içinde aşağının demiri bulunur. Ve secinin şu geliş tarzında gelmesine ve yumuşak kılavuzluğunda bu mecrada akmasına ve kabulün bu mertebesine ulaşmasına misal olarak şu söz gelir: Allahümme, bana hamd ver, bana izzet ver; zira hiçbir izzet fiil olmadan olmaz, hiçbir fiil de mal olmadan olmaz. Ve İbnü’l-Amîd’in şu sözü: Sultanın hizmetkârlarını muhafaza etmek, onun malını muhafaza etmek gibidir; maiyyeti ve ailesine şefkat göstermek ise dinarına ve dirhemine şefkat göstermek gibidir. Sen bu türün hiçbir şeyde çokça bulunduğunu ve çokluğunun devam ettiğini, eskilerin sözlerindeki kadar çok ve sürekli olmadığını görmezsin. Meselâ Hâlid’in sözü: İnsan, dil olmasa, ancak resmedilmiş bir suret ve ihmal edilmiş bir hayvandır. Yine Fazl b. Îsâ er-Rakkâşî’nin sözü: Yere sor ve de ki: Nehirlerini kim yardı, ağaçlarını kim dikti, meyvelerini kim devşirdi? Eğer sana sözle cevap vermezse, ibret yoluyla cevap verir.
وقوله:ذَهَبَ والأعالِي حيثُ تَذْهَبُ مُقْلَةٌ … فيه بنَاظِرِهَا حَدِيدُ الأسفلِومثال ما جاء من السجع هذا المجيءَ وجرى هذا المجرى في لِين مقَادته، وحلَ هذا المحلِّ من القَبُولِ قولُ القائل: اللهم هَبْ لي حمداً، وهَبْ لِي مجداً، فلا مجدَ إلا بِفَعالٍ، ولا فَعَال إلاّ بمال، وقولُ ابن العميد: فإن الإبقاء على خَدَم السلطان عِدْلُ الإبقاء على ماله، والإشفاق على حاشيته وحَشَمه، عِدْلُ الإشفاق على ديناره ودِرْهَمه. ولستَ تجد هذا الضرب يكثُر في شيءٍ، ويستمرُّ كَثْرَته واستمرارَه في كلام القدماء، كقول خالد: ما الإنسان، لولا اللسان، إلا صورة ممثلة، وبهيمة مُهْمَلة، وقول الفضل بن عيسى الرقاشي: سَلِ الأرض فقل: مَنْ شَقَّ أنهارك، وغرسَ أشجارك، وجنى ثمارك، فإن لم تُجبك حِواراً، أجابتك اعتباراً.
Sen onu (Peygamber'in sözünü) eserde ve Resûlullah (s.a.v.)'in kelâmında takip edecek olursan, onun sana takdim ettiğim vasıfla mevcudiyetine tam bir güven duyarsın. Bu, Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.)'in: "Zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır" buyruğu; yine O'nun (s.a.v.): "Ümmetim, zenginliği ganimet, sadakayı ise ziyan olarak görmedikçe hayır üzere olmaya devam edecektir" sözü ve O'nun (s.a.v.): "Ey insanlar! Selamı yayın, yemek yedirin, akrabalık bağlarını gözetin, insanlar uykuda iken gece namazı kılın ki selametle cennete giresiniz" beyanı gibidir. Şu halde sen, zikrettiğim tüm bu ifadelerde, sırf kafiye (secî) uğruna getirilmiş ve bu yüzden mana bakımından daha hak eden, onun yoluna daha uygun ve onun maksadına daha yönlendirici olan terk edilmiş hiçbir lafız bulamazsın. İşte bu sebepledir ki bir bedevî, bir memura (âmil) uğradığı eziyeti şu sözlerle şikâyet edince: "Bineğim kovuldu, elbisem yırtıldı, arkadaşlarıma vuruldu", memur ona: "Ayrıca secî (kafiye) mi yapıyorsun?" diyerek secîyi hoş karşılamamış ve bedevî: "Peki nasıl söyleyeyim?" deyince... İşte bu, [onun secînin tabiî olmayan kullanımını reddettiğini gösterir]. [18]
وإن أنتَ تتبِّعته من الأثر وكلام النبي صلى الله عليه وسلم تَثِقْ كلَّ الثقة بوجودك له على الصِّفة التي قَدمتُ، وذلك كقول النبي صلى الله عليه وسلم: " الظُّلْم ظُلُماتٌ يوم القيامة "، وقوله صلوت الله عليه: " لا تزالُ أُمَّتِي بخيرٍ ما لم ترَ الغنى مَغْنَمَاً، والصدقةَ مَغْرَماً "، وقوله صلى الله عليه وسلم: " يا أيُّهَا الناس؛ أَفْشُوا السلام، وأَطْعِمُوا الطعام، وصِلُواْ الأرحامَ، وصَلُّوا بالليلِ، والناسُ نِيامٌ، تدخلُوا الجنَّةَ بِسَلامٍ "، فأنت لا تجد في جميع ما ذكرتُ لفظاً اجتُلِب من أجل السجع، وتُرك له ما هو أحقُّ بالمعنى منه وأبرُّ به، وأهدَى إلى مَذْهبه، ولذلك أنكرَ الأعرابي حين شكا إلى عامل ألماً بقوله: حُلِّئَتْ رِكَابِي، وشُقِّقَتْ ثيابي، وضُرِبَتْ صِحابِي، فقال له العامل: أَوَتَسْجَعْ أيضاً إنكارَ العامل السجع حتى قال: فكيف أقول؟، وذاك أنّه
Murad ettiği manaya bu lafızlardan daha uygununu bilmezdi ve secîyi manaya halel getirici, sözde istekrah [zorlanmışlık] doğurucu veya maksadında alışılmadık bir kullanımla tekellüfe [zorlantıya] sapıcı görmezdi. Câhiz dedi ki: Çünkü o (sözün sahibi): “Develerim –ister cemâlim [erkek develerim], ister nûkum [dişi develerim], ister bu‘rânîm [genç develerim] yahut sırmetîm [deve sürüm] densin– sağıldı” demiş olsaydı, mananın hakikatini ifade etmemiş olurdu. Oysa onun rikâbı [binek devesi] sağılmıştır. Peki, o nasıl olur da rikâbı rikâb olmayana bırakır? Yine onun: “Elbiselerim parçalandı, arkadaşlarım dövüldü” sözü de böyledir. Bu ifadelerden anlaşılmıştır ki bu türün kabul görmesini gerektiren mana şudur: Mütekellim [konuşan], manayı tecnis ve seciye yöneltmemiş, aksine mana onu bunlara sevk etmiştir; mana bu iki sanata vâkıf olan kişi vasıtasıyla ifade edilmiştir. Öyle ki eğer o (mütekellim), tecnis ve secîyi bırakıp bunlardan hâlî olan başka ifadelere yönelmek isteseydi, manaya karşı gelme ve onu yabancılaştırma durumuna düşerdi. Bu da istikrâhla [zorlama ile] tecnis yapan ve tabiata aykırı secî kullanan mütekellife [zorlantılı konuşana] atfedilen duruma benzer. Manaları kendi seciyyeleri üzere salıvermekten, onları lafızları kendiliklerinden aramaya bırakmaktan daha uğurlu, baştan sona daha güzel, ihsana daha kılavuz ve beğeniyi daha celbedici bir şey bulamazsın. Çünkü manalar kendi isteklerine bırakıldıklarında, kendilerine yakışandan başkasını edinmezler; kendilerini süsleyen elbiseden başkasını giyinmezler. Ama sen kendi kendine: “Mutlaka şu iki özel lafızla tecnis veya secî yapmalıyım!” diye hükmedersen, işte bu istekraha maruz kalmandır; hata ve zemme uğrama tehlikesi altındasındır.
لم يعلم أصلح لما أراد من هذه الألفاظ ولم يَرَهُ بالسجع مُخِلاًّ بمعنى، أو مُحْدِثاً في الكلام استكراهاً، أو خارجاً إلى تكلُّفٍ واستعمال لما ليس بمُعَتادٍ في غَرضه، وقال الجاحظ: لأنه لو قال: حُلِّئَتْ إبلي أو جمالي أو نوقي أو بُعْرَانِي أو صِرْمَتِي لكان لم يعبِّر عن حقّ معناه، وإنما حُلِّئَتْ ركابه، فكيف يدع الركابَ إلى غير الرَكّاب؟ وكذلك قولُه: وشُقِّقَتْ ثيابي، وضُرِبت صحَابِي، فقد تبين من هذه الجملة أن المعنى المقتضى اختصاصَ هذا النَّحو بالقَبُول: هو أنَّ المتكلم لم يَقُدِ المعنى نحوَ التجنيس والسَّجع، بل قادَه المعنى إليهما، وعَبر به الفرق عليهما، حتى إنه لو رَامَ تَركَهُما إلى خلافهما مما لا تجنيسَ فيه ولا سجعَ، لدخَل من عُقُوق المعنى وإدخال الوَحْشَة عليه، في شبيهٍ بما يُنسَب إليه المتكلف للتَّجنيس المستكْرَهِ، والسجع النَّافر، ولن تجد أيمنَ طائراً، وأحسنَ أوّلاً وآخراً، وأهدى إلى الإحسان، وأجلبَ للاستحسان، من أن تُرسل المعاني على سجيّتها، وتَدَعها تطلب لأنفسها الألفاظَ، فإنها إذا تُركت وما تريد لم تكتسِ إلا ما يليق بها، ولم تَلْبَسْ من المعارض إلا ما يَزِينها، فأمّا أن تَضَع في نفسك أنه لا بُدَّ من أن تجنس أو تَسْجَعْ بلفظين مخصوصين، فهو الذي أنْتَ منه بِعَرَض الاستكراه، وعلى خَطَرٍ من الخطأ والوقوع في الذَّمّ،
Şayet tâlih, şu sözünde olduğu gibi sana yardım ederse: "Yahut beni çağırsa, beni bağışladıkları şeyle ölürüm" [Bir şairin mısraı]; yine Ebû Tammâm'a şu beyitlerinde olduğu gibi yardım ederse: "Ve siz, diyârınızın Ithâm [bölgesi]nden sonra Necid'e çıktınız… Ey gözyaşım, Necid sakinlerine karşı bana yardım et!" ve yine şu sözü: "Onlar güvercinlerdir; eğer onların halkasından bir fal (ıyâfe) bozarsan, işte o zaman onlar birer ölümdür (himâm)." İşte bu böyledir. Aksi takdirde kusur söyleyenlerin dilleri serbest kalır; iyilik talebin, talebin güzel olmadığı bir yerden yapılması sebebiyle seni en çirkin kötülüğe ve en büyük günaha sürükler. Ve öyle bir duruma düşersin ki, seni destekleyen kimseler dahi, onu sana rivâyet etmemenin en güzel şey olduğunu görür; keşke onu senden nefyedebilseydi diye temenni eder. Bu durum, Ebû Tammâm'ın kendini tekellüfe (zorlamaya) teslim ettiği zaman karşılaştığı durum gibidir. Öyle ki o, şiirinde zikretmesi gereken bir yer ismine rastgeldiğinde veya zikrettiği bir kıssaya bağlanan bir durumda, ondan bir tecnis (cinas) türetmeksizin veya onda bir bedî sanatı uygulamaksızın geçip gitmeyi, günah yüklenmek ve farz-ı kat'îyi (kesin farzı) ihlâl etmek olarak görür. Nitekim şu sözü bu kabildendir: "O İmam'ın kılıcı ki, haşmeti onu adlandırdı / Küfr ehlinin kökünü kazıyan bir mahvedici (muhterim) olduğu zaman."
فإنْ ساعَدَك الجَدّ كما ساعد في قوله: أو دعاني أمُت بما أودعاني، وكما ساعد أبا تمام في نحو قوله:وَأنجدتمُ من بَعْدِ إتهام دَارِكُمْ … فيا دَمعُ أَنْجِدْنِي عَلى سَاكِنِي نَجْدِوقوله:هُنَّ الحَمَامُ، فإنْ كَسَرتَ عِيافةً … من حَائِهنٌ فإنهنَّ حِمَامُفذاك، وإلاّ أطلقت ألسنة العيب، وأفضى بك طلبُ الإحسانُ من حيث لم يَحْسُنِ الطلبِ، إلى أفحش الإساءة وأكبر الذنب، ووقعت فيمِا تَرَى من ينصرك، لا يرى أحسن من أن لا يَرْويه لك، ويَوَدُّ لو قَدَر على نَفْيه عنك، وذلك كما تجده لأبي تمام إذا أسلم نفسه للتكلف، ويرى أنه إن مرَّ على اسم موضع يحتاج إلى ذكره أو يتصل بقصة يذكرها في شعره، مِنْ دُونَ أن يشتقّ منه تجنيساً، أو يعمل فيه بديعاًَ، فقد باء بإثم، وأخلّ بفَرْضِ حَتْمٍ، من نحو قوله:سيف الإمامِ الذي سمّتْهُ هَبَّتُهُ … لمّا تَخَرَّمَ أهلَ الكُفْرِ مُخْتَرِمَا
Şüphesiz halife, saldırıya geçtiği vakit sen ona… ölümün halifesiydin, zulmeden veya haksızlık edene karşı.
Dinin gözü, Kur'an ile aydınlandı; şirkin gözleri ise iki eşter sayesinde örtülüp söndürüldü.
Bazı müteahhirîn şairlerin şu sözü gibi:
Kanaat cübbelerini giyin; zira o en koruyucu elbisedir.
Seni hırs hastalığından da, yüklerin ağırlığından da kurtarır.
Ebü'l-Feth el-Bustî'nin şu sözü gibi:
Kurudular; onların çamurunda, onu sıkacak olan için ufak bir ıslaklık dahi kalmadı.
Yine onun şu sözü:
Bir kardeşim var ki sözü incidir, tüm fiilleri ise iyiliktir.
Beni karşılayıp selâmladı; öyle bir yüzle ki güler yüzü müjde gibidir.
Ancak şu sözlerinde olduğu gibi, güzel muvaffakiyet onlara yardımcı olmamıştır:
Zenginin böbürlendiği her servet, ölüm veya zeval ile son bulur.
Dedem yerleri büsbütün dürüp bana verse bile, ölüm dürdüğünü geri almaz mı?
إنّ الخليفةَ لمَّا صَالَ كنتَ له … خَلِيفةَ الموتِ فيمن جَارَ أَوْ ظَلَمَاقَرَّت بقُرَّانَ عينُ الدين وَاشْتترَت … بالأشتَرَينِ عُيونِ الشِّرْكِ فَاصطُلماوكقول بعض المتأخرين:اِلبسْ جلابيبَ القنَا … عةِ إنّها أوقَى رِداءْيُنْجيكَ من دَاءِ الحري … ص معاً ومن أوقارِ داءْوكقول أبي الفتح البُستي:جَفُّوا فما في طينهم للذي … يَعْصِرُه من بِلَّةِ بِلَّهْوقوله:أخٌ لي لفظُه دُرُّ … وكلُّ فِعاله بِرُّتلقّانِي فحيّاني … بوجهٍ بَشْرُهُ بِشْرُلم يساعدهما حُسن التوفيق كما ساعد في نحو قوله:وكُلُّ غِنًى يَتيهُ به غنيٌّ … فمرتجَعٌ بموتٍ أو زوالوهَبْ جَدِّي طَوَى لي الأرض طُرّاً … أليسَ الموتُ يَزْوِي ما زَوَى لي
Buna benzer bir beyit: "Menzilimi koruyan bir menzilim var... Ve şerefim, senin güzel katırını ikram eder." Bil ki, cinâs bahsinde zikrettiğim ve fazîleti îcâb ettiren illet olarak gösterdiğim nükte —ki bu, hüsn-i ifâdedir— her ne kadar sûret, tekrar ve iâde sûreti ise de, bu nükte, tam bir zuhur ile def edilmesi mümkün olmayacak şekilde, ancak istifâ edilmiş (eksiksiz) ve şeklen mutabık olan kısımda ortaya çıkar. Nitekim şu beyit gibi: "Zamanın kereminden ölen yoktur; çünkü o, Yahyâ b. Abdullah yanında dirilir." Veya şu beyit gibi aynı veçhi takip eden merfû‘ (yüce) bir ifade: "Emanet ettiklerimle beni öldürdü." Bu nükte, cinâsın diğer kısımlarında da tahayyül edilebilir. Bunun görüldüğü örneklerden biri, Ebû Temmâm'ın şu beyitidir: "Âsî (itaatsiz) eller uzatırlar; o eller masûmdur. Keskin kılıçlarla saldırırlar; o kılıçlar hükümrandır." Bir diğeri de Buhtürî'nin şu beyitidir: "Yüz çeviren (sâdife) o yüzlerden bize bir rağbet yoksa, andolsun ki, nice canlar vardır ki o yüz çeviren yüzlere susamıştır."
ونحوه:منزلتي يحفظُها منزلي … وباحتي تُكرِمُ ديباجتيواعلم أنّ النكتة التي ذكرتها في التجنيس، وجعلتُها العّلةَ في استيجابه الفضيلة وهي حُسْن الإفادة، مع أنّ الصورة صورةُ التكرير والإعادة وإن كانت لا تظهر الظهورَ التامَّ الذي لا يمكن دَفْعُه، إلا في المستوفَى المتفق الصورة منه كقوله:ما مات من كَرَم الزمانِ فإنه … يَحْيَى لدَى يَحْيَى بن عبد اللهأو المرفُوِّ الجاري هذا المَجْرَى كقوله: " أودَعانِي أمتْ بما أوْدَعاني "، فقد يُتَصَوَّر في غير ذلك من أقسامه أيضاً، فمما يظهر ذاك فيه ما كان نحو قول أبي تمام:يَمُدُّون من أيدٍ عَواصٍ عَواصِمٍ … تَصُولُ بأسْيافٍ قَوَاضٍ قَواضِبِوقول البحتري:لئن صَدَفتْ عنَّا فرُبَّتَ أنفُس … صَوادٍ إلى تِلك الوجُوه الصَّوادف