Mukaddime-i Seyyid Muhammed Reşîd Rızâ
Bismillâhirrahmânirrahîm
er-Rahmân, Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyânı öğretti. O halde hamd, öğrettiği içindir; şükür ise nîmet verdiği şeylerden dolayıdır. Salât ve selâm ise O’nun şefkatli ve merhametli Peygamberi’ne mahsustur. O Peygamber ki dil ile dinin tevhidini getirmiş, ümmîler arasında kitab ve hikmeti yerleştirmiştir. Böylece onlar (bu sayede) imamlar ve vârisler olmuşlardır.
İnsan, ilimle temâyüz eder; ilim ise ancak tahsil ile olur; tahsil de dil ile gerçekleşir. Diller, hakikat ve cevher itibarıyla beyân cihetinden üstünlük gösterirler. Bu beyân, nefiste yer eden mânaları, kabule daha yakın ve tesire daha elverişli bir tarzda tam olarak ifade etmektir. Ayrıca diller, sûretleri, kelimelerinin (fonetik) tınıları, söylenişteki tatlılık, lafız ve ifadenin kolaylığı ve kulağa hoş gelmesi bakımından da farklılaşır. İşte Arap diline, bu üstün vasıflardan en ağır basan terazî ve en yarış atını (en üstün payeyi) vermek gerekir. Bunu, dili hakkıyla alıp damarına (aslına) uygun olarak işleyen, onun kelimelerini bilen ve üslûplarında pay sahibi olan kimse bilir.
Bunun bir delili -bilenler için- şudur: O dili konuşan küçük topluluklar ve bölükler, Arapçayı, ilimlerde köklü yeri olan milletlere taşımışlar; fakat onları zorla veya genel öğretim yoluyla bu dili kabule mecbur etmemişlerdir. Buna rağmen Arapça, tabiî bir özellik olarak Mısırlıların dillerini Mısır’dan, Rumların dillerini Şam’dan silmiş; tatlı Farsçayı kendi beşiğinde ve yurdunda mağlûp etmiş; ışığını Batı Avrupa’daki Endülüs’e kadar uzatmıştır. Önce Kuzey Afrika sahillerini dolaştıktan sonra doğuda Çin Seddi’ne kadar ulaşmıştır. Bütün bunlar, tarihte başka bir fetih dili için görülmemiş kısa bir zaman diliminde gerçekleşmiştir. Oysa diğer fatihler, dillerini yaymak ve genel öğretim, teşvik ve korkutma gibi her türlü vasıtayı kullanarak dillerini yaygınlaştırmak için çaba gösterirler.
Arapça, ümmî, putperest ve câhiliye dönemi insanlarının diliydi. İşte bu dilde en mükemmel din zuhur etti; o din için en mükemmel bir sûret oldu. İlim bu dilde tecellî etti; ilim için en güzel bir tecellîgâh oldu. Böylece Arapça, din ve şeriat dili; akıl ve tabiat ilimlerinin dili haline geldi. Ne var ki, bu dilin sahiplerinin başına kevnî musîbetler geldi; ictimâî hastalıklar ârız oldu. Bu sebeple dirimli milletlerin bütün ayakta tutucu unsurları zayıfladı. İşte o gerçek unsurlardan biri olan dil de (dahi) bozuldu; dil melekesi dillerde fesada uğradı; okullardaki öğretim yolu eğrilip büküldü. Neredeyse (Arapça) eskimiş dillerden biri olacaktı.
مقدمة السيد محمد رشيد رضابسم الله الرّحمن الرّحيم الرَّحْمنُعَلَّمَ الْقُرْآنَ* خَلَقَ الْإِنْسانَ عَلَّمَهُ الْبَيانَ فله الحمد أن علم، والشكر على ما أنعم، ومنه الصلاة والتسليم، على نبيه الرءوف الرحيم، الذي جاء بتوحيد اللغة والدين، وجعل الكتاب والحكمة في الأميين، فكانوا بذلك أئمة وكانوا هم الوارثين.الإنسان يمتاز بالعلم، وإنما العلم بالتعلم، والتعلم باللغة، واللغات تتفاضل في حقيقتها وجوهرها بالبيان، وهو تأدية المعاني التي تقوم بالنفس تامة على وجه يكون أقرب إلى القبول وأدعى إلى التأثير. وفي صورتها وأجراس كلمها بعذوبة النطق، وسهولة اللفظ والإلقاء، والخفة على السمع. وإن للغة العربية من هذه المميزات الميزان الراجح، والجواد القارح، يعرف ذلك من أخذها بحق، وجرى فيها على عرق، فكان من مفرداتها على علم، وضرب في أساليبها بسهم. ومن آية ذلك لعير العارف، أن أولئك الشراذم والأوزاع من أهلها قد حملوها إلى الأمم التي كان للغاتها في العلوم قدم، ولم يحملوهم عليها بالإلزام، ولا بالتعليم العام. وكان من أمرها مع هذا أن نسخت بطبيعتها لغة المصريين من مصرهم، والرومانيين من شامهم، واستعلت على الفارسية العذبة في مهدها وموطنها، وامتد شعاعها إلى الأندلس في غربي أوربة.بعد ما طاف ساحل إفريقيا الشمالي، وإلى جدار الصين من الشرق- كل ذلك في زمن قريب لم يعرف في التاريخ مثله للغة أخرى من لغات الفاتحين الذين يتخذون كل الوسائل لنشر لغاتهم، وتعميمها بالتعليم العام، وضرب الترغيب والترهيب.كانت لغة أميين وثنيين جاهليين، فظهر فيها أكمل الأديان، فكانت له أكمل مظهر، وتجلى لها العلم فكانت له خير مجلى. وصارت بذلك لغة الدين والشريعة، وعلوم العقل والطبيعة، ولكن عدت على أهلها عواد كونية، وطرأت عليهم أمراض اجتماعية، فضعف فيهم كل مقوم من مقومات الأمم الحية. ومن تلك المقومات الحقيقية اللغة فقد فسدت ملكتها في الألسنة، والتوى طريق تعليمها في المدارس، حتى كادت تكون من اللغات الدوارس.
Beşinci yüzyılda dilin zayıflığı ortaya çıktı; oysa dil gençlik çağında, izzet ve şerefinin zirvesinde idi. Ona isabet eden ilk hastalık, nahiv kanunlarının zâhirî yönlerine, müfred lafızların delâletlerine, mürekkep cümlelere takılıp kalma; üslupların mânalarına, terkibin hedeflerine yönelmeme; sözün sarfına, tarzlarına, mecaz ve kinâye çeşitlerine ehemmiyet vermeme idi. İşte bu, devrinin dil ilimleri imamı olan Şeyh Abdülkâhir el-Cürcânî'nin belâgat ilmini tedvin etme ve mânâ ile beyân için kanunlar vaz' etme azmini harekete geçirdi; tıpkı i'rabda hata ortaya çıktığında nahiv kanunlarının vaz' edilmiş olması gibi. O, bu kitabını beyân sahasında kaleme aldı. Mukaddimesinden okuyucu, onun çağında lafızlar devletinin hüküm sürdüğünü, mânalara tahakküm ettiğini; kendisinin ise kitabıyla mânaları destekleme, onları muzaffer kılma, tarafını güçlendirme gayesinde olduğunu sezmektedir. Abdülkâhir'den önce belâgat meselelerinde Câhiz, İbn Düreyd ve Kudâme el-Kâtib gibi bazı beliğler yazmışlardı. Fakat onlar, kurdukları şeyi, tıpkı kendilerinden sonra Abdülkâhir'in yaptığı gibi, kaideleri yüksek, kapıları açık bir sanat haline getirememişlerdir. O, belâgat ilminin kurucusudur; nitekim bazı ilim adamları bunu açıkça ifade etmişlerdir. Ne var ki, tercüme-i halini gördüğümüz kitaplardaki tarihçiler onun bu meziyetini zikretmemişler; hatta kavmi içinde sanatlar tarihine vakıf olan İbn Haldûn bile onu anmayı ihmal etmiş ve sanatı, onun hakkında dağınık meseleler yazanlardan sonra düzenleyenin es-Sekkâkî olduğunu iddia etmiştir. Oysa es-Sekkâkî, Abdülkâhir'e bağımlıydı; onun izini takip etmiş, tertip ve taksimde bazı farklılıklar olmakla birlikte ondan almıştır. Bununla birlikte bazı ifadelerinde tekellüften, bazı konularında karmaşıklıktan kurtulamamıştır. Şayet 'O, sonra oluşu sayesinde bilinen tertiple ve tayin ettiği hadler ve resimlerle üstün geldi' dememiz câiz ise de, öncekinin (yani Abdülkâhir'in) ifadesinin selâmetini, üslubunun berraklığını, kelâmın sırlarına dalışını ve o sır incilerini en güzel nizamda yerleştirişini unutmamalıyız. es-Sekkâkî, belâgatta ilim ve ameli birleştiren Abdülkâhir ile onun gibi amel eden beliğler arasında; bir tarafta da beyânı teorik ilimler yoluna sokan, ıstılahlarını lügat müfredatı gibi tefsir eden, sonra da ihtisar ve îcâzda yarışan, bu sebeple beyân kitaplarını muammalar ve bilmecelere benzer hale getiren, böylece hadler o hadlerle, resimler o resimlerle kaybolan mübalağacı müteahhirîn arasında bir vasat idi. (1) Şeyhin burada es-Sekkâkî hakkında vasatta bulunduğu ve onu, Abdülkâhir ile -es-Sekkâkî'nin belâgatı aşırı derecede karmaşıklaştırarak onlara çizdiği yolda ifrata kaçan- müteahhirîn arasında orta bir yol tutan olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır. es-Sekkâkî'nin Miftâhu'l-Ulûm adlı eserindeki metodu hakkında tarafımızdan tahkikli olarak neşredilen (Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut) baskıdaki sözlerimize bakınız.
ظهر ضعف اللغة في القرن الخامس، وكانت في ريعان شبابها، وأوج عزها وشرفها، وكان أول مرض ألم بها الوقوف عند ظواهر قوانين النحو، ومدلول الألفاظ المفردة، والجمل المركبة، والانصراف عن معاني الأساليب، ومغازي التركيب، وعدم الاحتفال بتصريف القول ومناحيه، وضروب التجوز والكناية فيه- وهذا ما بعث عزيمة الشيخ عبد القاهر الجرجاني إمام علوم اللغة في عصره إلى تدوين علم البلاغة، ووضع قوانين للمعاني والبيان،كما وضعت قوانين النحو عند ظهور الخطأ في الإعراب. فوضع هذا الكتاب في البيان، ومن فاتحته يتنسم القارئ أن دولة الألفاظ كانت قد تحكمت في عصره، واستبدت على المعاني، وأنه يحاول بكتابه تأييد المعاني ونصرها، وتعزيز جانبها وشد أزرها.كتب قبل عبد القاهر في مسائل من البيان بعض البلغاء كالجاحظ وابن دريد وقدامة الكاتب، ولكنهم لم يبلغوا فيما بنوه أن جعلوه فنا مرفوع القواعد مفتح الأبواب كما فعل عبد القاهر من بعدهم فهو واضع علم البلاغة كما صرح به بعض علمائها، وإن لم يذكر له هذه المنقبة المؤرخون الذين رأينا ترجمته في كتبهم، حتى أن ابن خلدون الذي تصدى دون القوم للإلمام بتاريخ الفنون أهمل ذكره، وزعم أن الذي هذب الفن بعد أولئك الذين كتبوا في مسائل متفرقة منه هو السكاكي، وما كان السكاكي إلا عيالا على عبد القاهر، تلا تلوه، وأخذ عنه، مع المخالفة في شيء من الترتيب والتبويب، ولكنه لم يسلم من التكلف في بعض عباراته، والتعقيد في بعض منازعه، فإذا جاز لنا أن نقول: إنه فاق لتأخره بالترتيب المعلوم، وبما حرره من الحدود والرسوم. فإننا لا ننسى من فضل المتقدم سلامة عبارته، وصفاء ديباجته، وغوصه على أسرار الكلام، ووضع دررها في أبدع نظام.كان السكاكي وسطا بين عبد القاهر الذي جمع في البلاغة بين العلم والعمل وأضرابه من البلغاء العاملين، وبين المتكلفين من المتأخرين الذين سلكوا بالبيان مسلك العلوم النظرية، وفسروا اصطلاحاته كما يفسرون المفردات اللغوية، ثم تنافسوا في الاختصار والإيجاز، حتى صارت كتب البيان أشبه بالمعميات والألغاز، فضاعت حدود بتلك الحدود. ودرست رسومه بهاتيك الرسوم (١)، وكان من أثر فساد ذوق(١) توسط الشيخ هنا في حقّ السكاكي وجعله قد سلك مسلكا وسطا بين مسلك عبد القاهر والمتأخرين الذين غالوا في الطريقة التي سنها لهم السكاكي في تعقيد البلاغة بالمبالغة في تعقيدها. انظر كلامنا بالتفصيل على منهج السكاكي في كتابه مفتاح العلوم بتحقيقنا (ط) (دار الكتب العلمية- بيروت).
Dil, bu kitapların seçimidir ki acemce onlara hâkim olmuştur; (yine) bu kitapların seçimidir ki acemce onlara hâkim olmuştur; (bu,) seni mânâlarının sahih ilmine ileten ve üslûplarının selim zevkini sana hediye eden kitapların (yerine tercih edilmiştir). Böylece Abdülkâhir'in kitapları neredeyse silinecek ve kaldırılacak oldu; Sa'd'ın hâşiyeleri ise basılıp çoğaltılır oldu. İşte bu, faydalı ilmin, ümmete düşüş ve zayıflık aşamasında atıldığında nasibidir. Nitekim Abdülkâhir'in Esrâru Belâgati ve Delâilü İ'câzı'nın durumu, İbn Haldun'un Mukaddime'si ve Osmanlı Sultanı Süleyman'ın Kānunları'nın durumu gibidir. Nice hoş ve faydalı bir gıda vardır ki nefis, ona ârız olan bir hastalık sebebiyle onu tiksinir; nihayet iyileşip sıhhat bulduğunda onu iştahla ister ve talep eder. İşte bu, dün ve bugün bizim misâlimizdir. Şöyle ki biz, müteahhirîn âlimlerimizin kitaplarından ilim almak üzerinde müttefik idik; tıpkı hastanın zararlı gıdayı seçmesi gibi. Derken içimizde, cehâletin öldürdüğü selefimizin eserlerini ve imamlarımızın teliflerini diriltmeye çalışan, bize canlı nefislerin pınarlarından fışkıran diri ilmi gösteren hidâyet rehberleri zuhur etti; tâ ki onunla cehâletin ilim diye adlandırdığı ölü resmî şeyler arasını ayıralım. Nitekim hicrî 1315 senesinde İslâmî el-Menâr'ı tesis için Mısır'a hicret ettiğimde, modern İslâmî uyanışın imamı, hikmet sahibi üstad, Şeyh Muhammed Abduh'u –ki Arap İlimlerini İhyâ Cemiyeti'nin reisi ve Dâr-ı Mısır'ın müftüsüdür– o gün vaktinin bir kısmını İmam Abdülkâhir el-Cürcânî'nin Delâilü'l-İ'câz kitabını tashih etmekle meşgul buldum. Medîne-i Münevvere'den ve Bağdat'tan birer nüsha getirtmişti; kendi yanındaki nüshayla mukabele etmek üzere. Kendisine mezkûr imamın Esrâru'l-Belâga kitabını sordum, 'Bu diyarlarda bulunmuyor' dedi. Ben de kendisine Trablusşam'daki ilim yuvalarından birinde bir nüshasının olduğunu haber verdim. Beni getirilmesi ve basılması için teşvik etti. Bunun üzerine onu samimi dostum, âlim-edip Abdülkadir Efendi el-Mağribî'den –ki babasından kalmaydı– talep ettim, o da talebi yerine getirdi. Kitabın başka bir nüshasının Dâr-ı Saltanat-ı Seniyye'deki kütüphanelerden birinde olduğunu öğrendik. Zeki talebelerden bazılarını, nüshamızı o nüshayla mukabele etmek üzere görevlendirdik. İkisinin birleşiminden sahih bir nüsha ortaya çıktı; baskısını hızlandırdık ve matbû‘un zeyline, garip kelimeleri zabtettiğimiz, onlardan ve kitabın cümlelerinden tefsire lâyık gördüklerimizi açıkladığımız latif bir şerh koyduk. Her ikisinin de sahih olma ihtimali bulunan hususlarda nüshalar arasındaki ihtilâfa işaret ettik. Abdülkâhir'in bu fennin vâzıı ve müessisi olduğuna gelince; bunu, büyük âlimlerden birden fazlası açıkça ifade etmiştir. Onların en yüce mertebelisi, en yüksek zikirli olanı, dil ve din ilimlerinin muhyîsi, Emîrü'l-Mü'minîn, et-Tirâz fî Ulûmi Hakāiki'l-İ'câz sahibi Seyyid Yahyâ b. Hamza el-Huseynî'dir. Zira...
اللغة اختيار هذه الكتب التي ملكت العجمة عليها أمرها، على الكتب التي ملكت العجمة عليها أمرها، على الكتب التي تهديك إلى العلم الصحيح بمعانيها، وتهدي إليك الذوق السليم بأساليبها، فكادت كتب عبد القاهر تمحى وتنسخ، وصارت حواشي السعد تطبع وتنسخ، وهذا هو حظ العلم النافع إذا ألقي إلى الأمة في طور التدلي والضعف، فمثل عبد القاهر في أسرار بلاغته ودلائل إعجازه، كمثل ابن خلدون في مقدمته والسلطان سليمان العثماني في قوانينه.رب غذاء طيب نافع عافته النفس لمرض ألم بها حتى إذا نقهت أو أبلت اشتهته وطلبته. وهذا هو مثلنا أمس واليوم،فقد كنا متفقهين على أخذ العلم من كتب علمائنا المتأخرين كما يختار المريض الغذاء الضار، فظهر فينا هداة مرشدون يسعون في إحياء ما أماته الجهل من آثار سلفنا ومصنفات أئمتنا، ويدلوننا على العلم الحي الذي تفجر من ينابيع النفوس الحية، لنفرق بينه وبين الرسوم الميتة التي سماها الجهل علما.ولما هاجرت إلى مصر في سنة ١٣١٥ لإنشاء (المنار) الإسلامي ألفيت إمام النهضة الإسلامية الحديثة الأستاذ الحكيم الشيخ محمدا عبده رئيس جمعية إحياء العلوم العربية ومفتي الديار المصرية، اليوم مشتغلا في بعض وقته بتصحيح كتاب دلائل الإعجاز للإمام عبد القاهر الجرجاني. وقد استحضر نسخة من المدينة المنورة ومن بغداد ليقابلها على النسخة التي عنده، فسألته عن كتاب (أسرار البلاغة) للإمام المذكور فقال: إنه لا يوجد في هذه الديار فأخبرته بأن في أحد بيوت العلم في طرابلس الشام نسخة منه، فحثني على استحضارها وطبعها فطلبتها من صديقي الحميم العالم الأديب عبد القادر أفندي المغربي، وهي مما تركه والده فلبى الطلب.وعلمنا أن نسخة أخرى من الكتاب في إحدى دور الكتب السلطانية في دار السلطنة السنية، فندبنا بعض طلاب العلم الأذكياء لمقابلة نسختنا بتلك النسخة، فخرج لنا من مجموعهما نسخة صحيحة سرعنا في طبعها ووضعنا في ذيل المطبوع شرحا لطيفا ضبطنا فيها الكلمات الغريبة وفسرنا منها ومن جمل الكتاب ما رأيناه يستحق التفسير. وأشرنا إلى الخلاف بين النسختين، فيما يحتمل صحة الاثنتين.أما كون عبد القاهر واضع الفن ومؤسسه. فقد صرح به غير واحد من العلماء الأعلام، أجلهم قدرا، وأرفعهم ذكرا، أمير المؤمنين محيي علوم اللغة والدين، السيد يحيى بن حمزة الحسيني صاحب كتاب (الطراز، في علوم حقائق الإعجاز)، فقد
Müellif, bu kitabının fâtihasında şöyle demiştir ki bu, Abdülkâhir’den sonra belâgat sahasında yazılanların en güzellerindendir: «Bu fennin kâidelerini ilk defa temellendiren, delillerini en açık biçimde ortaya koyan, eşsiz nüktelerini izhâr eden ve türlerini tertipleyen zât, âlimlerin kutbu, muhakkiklerin imamı, Şeyh Abdülkâhir el-Cürcânî’dir. Zira O, garîb meselelerin bağını kayıtla çözmüş; müşkillerin surlarını sağlam bir sûretle yıkmış; çiçeklerini tomurcuklarından açmış; kapalı ve müphem durduktan sonra düğümlerini çözmüştür. Allah, İslâm adına kendisini en güzel karşılıkla mükâfatlandırsın ve sevabından ona en bol nasibi versin. Bu fenne dair telif ettiği iki eser vardır: Birine “Delâilü’l-İ‘câz”, diğerine “Esrâru’l-Belâğa” adını vermiştir. Ben bu ikisine olan tutkum ve hayranlığıma rağmen, âlimlerin talîkātlarında naklettikleri kadarı dışında, onlardan hiçbir şeye rastlamadım.» (1)
Bu kitabın konumu ve beyân kitaplarına üstünlük yönlerine gelince, bunu izah için nazarlara arz etmekle yetineceğim; ancak faydalı iki meseleye dikkat çekmek isterim:
(Birincisi): İlim, mâlumun sûretidir; idrak vasıtasıyla ondan alınır. Nitekim güneşin sûreti malum âletle alınır. Eğer cüz’iyyâttan çıkarılan mânâ, onlara kılavuzluk eden küllî bir kānun ise işte bu “kâide”dir. Şâyet onlara uygun düşen ve anlaşılmasını kolaylaştıran bir sûret ise işte bu “misal”dir.
(İkincisi): Küllî kâide, cüz’î mâlumâtın icmâlî bir sûretidir; emsâl ve şevâhid ise onun tafsîlî sûretleridir. Faydalı öğretim, ancak tafsîlî sûretleri icmâlî sûretle birleştirmekle olur. Zira tafsîl ile meseleler bilinir, icmâl ile akılda muhafaza edilir. Bu şekilde ilim ile, ilmi pekiştiren amel bir araya getirilmiş olur. Abdülkâhir’in bu kitabıyla “Delâilü’l-İ‘câz” adlı eserindeki yöntemi işte budur. Üstelik şeyhin (Allah ona rahmet etsin) sözlerinin tamamı belâgat âyetleri hükmündedir; sana ilmini mânâlarıyla, amelini ise lafızlarıyla verir. Bu üstünlükler sebebiyledir ki bu kitap, eldeki diğer fennî eserlerin hepsinden üstündür. Çünkü o eserler yalnızca kâide ve hükümleri ıstılâhî ifadelerle sıralamakla yetinirler; o ifadeler, Arap üslûplarının belâgatine yabancı kalır ve şevâhidden, emsâlden ancak öncekilerin sonrakilere, ilklerin âhirlerine aktardığı az ve nadir misalleri zikrederler.
İşte bu sebepten ötürü, Mısır Dârü’l-İftâ’nın bu yıllardaki müftüsü olan İmam, kitabın basımına başlamamızın hemen akabinde onu ezher-i şerifte ders olarak okutmaya başladı. Öğrencilerin zeki olanları, birçok âlim, müderris ve resmî okul hocaları da onun dersine rağbet ettiler. Bu büyüklerden bir faziletli şahıs şöyle demiştir: (1) Bk. onun aynen nakledilen ifadeleri, et-Tırâz, el-‘Alevî, thk. Dr. Abdülhamîd Hindâvî, neşr: el-Mektebetü’l-Asriyye, Beyrut.
قال في فاتحة كتابه هذا وهو من أحسن ما كتب في البلاغة بعد عبد القاهر ما نصه:«وأول من أسس من هذا الفن قواعده وأوضح براهينه، وأظهر فرائده ورتب أفانينه، الشيخ العالم النحرير علم المحققين عبد القاهر الجرجاني، فلقد فك قيد الغرائب بالتقييد، وهد من سور المشكلات بالتسوير المشيد، وفتح أزهاره من أكمامها. وفتق أزراره بعد استغلاقها واستبهامها، فجزاه الله عن الإسلام أفضل الجزاء، وجعل نصيبه من ثوابه أوفر النصيب والإجزاء، وله من المصنفات فيه كتابان أحدهما لقبه بدلائل الإعجاز. والآخر لقبه بأسرار البلاغة، ولم أقف على شيء منهما. مع شغفي بحبهما وشدة إعجابي بهما، إلا ما نقله العلماء في تعاليقهم منهما» (١).وأما مكانة هذا الكتاب وبيان ما يمتاز به على كتب البيان فحسبي في بيانها عرضه على الأنظار مع التنبيه علىمسألتين نافعتين (إحداهما) أن العلم هو صورة المعلوم مأخوذة عنه بواسطة الإدراك كما تؤخذ الصورة الشمسية بالآلة المعروفة فإن كان المعنى المنتزع من الجزئيات قانونا كليا يرشد إليها فهو القاعدة. وإن كان صورة تناسبها وتقربها من الفهم فهو المثل. (والثانية) أن القاعدة الكلية هي صورة إجمالية للمعلومات الجزئية، والأمثلة والشواهد صور تفصيلية لها. والتعليم النافع إنما يكون بقرن الصور المفصلة بالصورة المجملة، إذ بالتفصيل تعرف المسائل، وبالإجمال تحفظ في العقل. وبهذه الطريقة يجمع بين العلم والعمل الذي يثبت به العلم، وهي طريقة عبد القاهر في كتابه هذا وكتاب دلائل الإعجاز، على أن كلام الشيخ رحمه الله تعالى كله من آيات البلاغة فهو يعطيك علمها بمعانيه، وعملها بمبانيه، وبهذه المميزات يفضل هذا الكتاب جميع ما بين أيدينا من كتب الفن لأنها إنما تقتصر على سرد القواعد والأحكام بعبارات اصطلاحية، تنكرها بلاغة الأساليب العربية. ولا تذكر من الشواهد والأمثلة إلا القليل النادر، الذي أدلى به السابق إلى اللاحق والأول إلى الآخر.لهذا بادر الإمام، مفتي الديار المصرية في هذه الأعوام، إلى تدريس الكتاب في الأزهر الشريف عقيب شروعنا في طبعه فأقبل على حضور درسه مع أذكياء الطلاب كثيرون من العلماء والمدرسين وأساتذة المدارس الأميرية. وقد قال أحد فضلاء هؤلاء(١) انظر كلامه بنصّه في الطراز للعلوي بتحقيق د. عبد الحميد هنداوي (ط) المكتبة العصرية (بيروت).
Üstadlar[(1)] ilk dersi takiben şöyle demişlerdir: «Bu gece beyân ilminin mânâsını keşfettik.» Üstad, ders ve mütalaa esnâsında kitapta birtakım hatalar tespit etmiştir. Bunların bir kısmı matbaadan, bir kısmı asıl metindeki müstensih tahrîfinden kaynaklanmakta; başka hatalar ise hâşiyelerde bulunmaktadır. Biz de bunların tamamını kendi nüshasından çıkararak kitabın sonunda bir cetvel hâlinde düzenledik; faydanın tamamlanması için. Şu hususu da belirtmek gerekir ki, kitabın bâzı fasıl başlıkları (terâcim) tarafımızdan konulmuştur. Zira müellif (Allah ona rahmet etsin) çoğu yerde yalnızca «Fasıl» kelimesini kullanmakla yetinmiştir. Bu mukaddimeyi müellifin (Allah ona rahmet etsin) hal tercümesinin bir hulâsasıyla nihayetlendiriyoruz ve diyoruz ki: Müverrihler, onu ilim ve din bakımından medh ü senâ etmekte ittifak etmişler, kendisine «İmam» lakabını vermişlerdir. O, belâgat ilmini tedvin etmeden önce nahvî olarak şöhret bulmuştu. Bununla birlikte aynı zamanda bir mütekellim ve fakîhti. Hâfız ez-Zehebî, târihi olan Düvelü'l-İslâm'da şöyle der: «471 (hicrî) senesinde nahvîlerin imamı, eser sahibi Ebû Bekr Abdülkâhir b. Abdurrahmân el-Cürcânî vefat etti.» Tâcüddîn es-Sübkî, Tabakâtü'ş-Şâfiiyyeti'l-Kübrâ adlı eserinde şöyle der: «Abdülkâhir b. Abdurrahmân, büyük şeyh, Ebû Bekr el-Cürcânî; nahvî, Eş‘arî mezhebinde mütekellim, Şâfi‘î mezhebinde fakîhti. Nahvi, Cürcân'da Ebü'l-Hüseyin Muhammed b. el-Hasan el-Fârisî'den —ki o, Şeyh Ebû Alî el-Fârisî'nin kızkardeşinin oğludur— almıştır. Sağlam dini, takvâsı ve sükûnetiyle birlikte her taraftan kendisine yönelinen meşhur imam hâline gelmiştir.» es-Silefî şöyle demiştir: «O, son derece muttakî ve kanaatkârdı. Bir gün namaz kılarken bir hırsız yanına girmiş, ne bulduysa almış; Abdülkâhir ise namazını bozmamış, ona bakmış (ama müdahale etmemişti).» (Sonra es-Sübkî şöyle der): «Eserlerinden bazıları: el-Muğnî 'alâ Şerhi'l-Îzâh (yaklaşık otuz cilt), el-Maksad fî Şerhi'l-Îzâh (üç cilt), İ‘câzü'l-Kur'âni's-Sağîr, el-‘Avâmilü'l-Mi'e, el-Miftâh, Şerhu'l-Fâtiha, el-‘Umde fî't-Tasrîf ve el-Cümelü'l-Muhtasar (meşhur) adlı eserlerdir.» Şezerâtü'z-Zeheb fî Ahbâri men Zeheb adlı eserde de buna benzer bilgiler vardır ve orada eserlerine Şerhu Kitâbi'l-Cümel de eklenmiştir. Ayrıca Alî b. Ebî Zeyd el-Fasîhî'nin ondan ders aldığı zikredilir. Ona ait bazı şiirler nakledilmiştir ki bunlardan birini es-Salâh el-Kütübî, Fevâtü'l-Vefeyât adlı eserinde vermiştir.
(1) Merhûm Şeyh Muhammed Mehdî Bek, belâgat ve Arap dili edebiyatı muallimi olup yüksek mekteplerde —Dârü'l-Ulûm, ardından Mekteb-i Kaza-yı Şer‘î ve Mısır Üniversitesi'nde— ders vermiştir. (Reşîd)
الأستاذين (١) بعد حضور الدرس الأول «إننا قد اكتشفنا في هذه الليلة معنى علم البيان».وقد ظهر للأستاذ في غضون التدريس والمطالعة أغلاط في الكتاب بعضها من الطبع، وبعضها من تحريف النساخ في الأصل، وأغلاط أخرى في التعليقات فأحصيناها كلها من نسخته، ووضعنا لها جدولا في آخر الكتاب إتماما للفائدة ومما يجب التنبيه عليه أن بعض تراجم فصول الكتاب هي من وضعنا فإن المصنف رحمه الله تعالى كان يكتفي في كثير منها بكلمة (فصل).ونختم هذه المقدمة بملخص ترجمة المصنف رحمه الله تعالى فنقول:اتفق المؤرخون على الثناء عليه بالعلم والدين، ولقبوه بالإمام، واشتهر بالنحوي من قبل أن يضع علم البلاغة. على أنه كان متكلما وفقيها أيضا، قال الحافظ الذهبي في تاريخه (دول الإسلام): «وفي سنة إحدى وسبعين وأربعمائة مات إمام النحاة أبو بكر عبد القاهر بن عبد الرحمن الجرجاني صاحب التصانيف» وقال تاج الدين السبكي في (طبقات الشافعية الكبرى): عبد القاهر بن عبد الرحمن الشيخ الكبير أبو بكر الجرجاني النحويالمتكلم على مذهب الأشعري الفقيه على مذهب الشافعي أخذ النحو بجرجان عن أبي الحسين محمد بن الحسن الفارسي ابن أخت الشيخ أبي علي الفارسي، وصار الإمام المشهور المقصود من جميع الجهات، مع الدين المتين، والورع والسكون». قال السلفي: كان ورعا قانعا دخل عليه لص وهو في الصلاة فأخذ ما وجد وعبد القاهر ينظر ولم يقطع صلاته. (ثم قال السبكي):«ومن مصنفاته كتاب (المغني على شرح الإيضاح) في نحو ثلاثين مجلدا، وكتاب (المقصد في شرح الإيضاح) أيضا ثلاث مجلدات، وكتاب (إعجاز القرآن الصغير) و (العوامل المائة). و (المفتاح)، و (شرح الفاتحة)، و (العمدة في التصريف)، وكتاب (الجمل المختصر المشهور).وفي كتاب (شذرات الذهب في أخبار من ذهب) نحو من ذلك وزاد في ذكر المصنفات شرح كتاب الجمل، وذكر أن علي بن أبي زيد الفصيحي أخذ عنه وذكروا له شعرا فمنه ما أورده الصلاح الكتبي في فوات الوفيات:(١) هو المرحوم الشيخ محمد مهدي بك مدرس البلاغة وآداب اللغة العربية في المدارس العليا: دار العلوم فمدرسة القضاء الشرعي والجامعة المصرية. (رشيد).
Sağ olduğu, sıhhatli ve konuşur halde bulunduğu müddetçe bir şairin nüktesinden emin olmayın. Zira sizi yalan yere metheden kimse, hakkınızda doğruyu söyleyerek hicvedebilir. Onun 471 yılında vefat ettiği hususunda ittifak edilmiştir. Sübkî dedi ki: '474 denildiği de rivayet edilmiştir.' Allah Teâlâ'ya rahmet dileriz. Seyyid Muhammed Reşîd Rıza, (el-Menâr) mecmuasının kurucusu.
لا تأمن النفثة من شاعر … ما دام حيا سالما ناطقافإن من يمدحكم كاذبا … يحسن أن يهجوكم صدقاواتفقوا على أنه توفي سنة ٤٧١، قال السبكي: (وقيل: ٤٧٤) رحمه الله تعالى.السيد محمد رشيد رضا منشئ مجلة (المنار)
Bismillâhirrahmânirrahîm. Muhakkikin Mukaddimesi. Hamd, bizi Kur'ân âyetlerini aldıktan sonra belâgat ve beyân ilimlerini öğrenmekle şereflendiren Allah'a mahsustur. Şüphesiz ki o (ilimler), diğer lügavî ilimler arasında cesede nispetle başın konumu gibidir. O hâlde onlar en yüce mertebede ve en yüksek mevkidedir. Zira onlar, Kitâb-ı Mecîd'in sırlarını beyân etmeye, onun ardından da kullardan Allah'ın maksadını ve muradını beyân etmeye taalluk ederler. Ve ba‘d: Şüphesiz ki, Şeyhu'l-belâğiyyîn –tartışmasız– İmam Abdülkâhir el-Cürcânî'nin (Esrâru'l-Belâga) kitabı ile (Delâilü'l-İ‘câz) kitabı, bu sanatın ehline göre belâgat kitapları arasında tartışmasız birinci mertebede sayılır. Ben bu sanatta önce gelenlerden veya sonra gelenlerden hiçbir kimsenin sözünde bu iki kitabın önüne geçecek bir kitap takdim eden görmedim. Bilakis, eğer birine bu iki kitap dışında belâgata parlaklığını ve tatlılığını koruyan iyi bir kitap soracak olsan, şaşkın ve hayret içinde kalır, kesin bir ret cevabı dışında sana bir cevap veremez. Eğer ona bu ikisinden sonra en iyi kitapları soracak olsan, bu iki kitap ile onlara tâbi kılınanlar arasındaki büyük uçurum, büyük fark ve mesafenin büyüklüğü sebebiyle tereddüt eder ve kekeler. Bu, ancak Abdülkâhir'den önceki seleflerin kitaplarının dağınık araştırmalar, hızlı işaretler ve gelişigüzel ifadelerden ibaret olması; bunların toplanmasının oradan buradan zahmetle olması sebebiyledir. İşte o İmam geldi; bu ilmin asıllarını topladı, fürûunu onlara irca etti, onun kaidelerini ve usullerini vaz‘ etti. Bunu yaparken ne bir kuruluk ne de karışıklık vardı; ne de Sekkâkî ve ona tâbi olanlarda bilindiği üzere mantığın katılığı, tanım ve soyutlamada aşırılık gibi hasr, istatistik, tefrî, temyiz ve tahditte mübalağa yoktu. Böylece onun metodu, metinleri tahlil etmede ve işleri başıboş bırakmada (düzensizlik) eski edebî metot –ki bu ilmin kaideleri ve usulleri açısından kayıtsız, karmaşık olmayan ve soyutlama yapmayan bir metottu– ile, mantığın kuruluğu ve katılığının, şiddetli soyutlama, karmaşıklık ve kuvvetin galip geldiği sonrakilerin metodu arasında orta bir yol idi. Ve bu muhterem kitap (Esrâru'l-Belâga), Şeyh tarafından daha kapsamlı bir şekilde ele almak üzere ayrı bir eser olarak telif edilmiştir.
بسم الله الرحمن الرحيم مقدمة المحققالحمد لله الذي شرفنا بعد أخذ آيات القرآن، بتعلم علوم البلاغة والبيان؛ فلا جرم أنها تقع من سائر العلوم اللغوية بمنزلة الرأس من الجسد، فهي باسمى منزلة، وأعلى مكان، وذلك لتعلقها ببيان أسرار الكتاب المجيد، ومن ثم بيان مقصود الله ومراده من العبيد.وبعد؛ فإن كتاب (أسرار البلاغة) يعد وهو وكتاب (دلائل الإعجاز) لشيخ البلاغيين- بلا منازع- الإمام عبد القاهر الجرجاني، يعدان بالمقام الأول من كتب البلاغة بلا نزاع بين أهل العلم بهذا الفن، ولم أر في كلام أحد منالمتقدمين أو المتأخرين من يقدم عليهما كتابا في هذا الفن؛ بل إنك إذا سألت أحدا عن كتاب جيد يحفظ للبلاغة رونقها وطلاوتها غير هذين الكتابين فإنه يقف باهتا متحيرا فلا يعيرك جوابا، غير النفي القاطع، فإن سألته عن أجود الكتب بعدهما، فإنه يتردد ويتلعثم من جهة عظم الهوّة وعظم الفارق والبون، بين هذين الكتابين وما يجعل تاليا لهما وما ذلك إلا لأن كتب المتقدمين قبل عبد القاهر كانت عبارة عن مباحث متفرقة، وإشارات خاطفة، وعبارات متناثرة، تكد في جمعها من هنا وهناك، فجاء ذلك الإمام فجمع أصول هذا العلم، وردّ إليها فروعه، ووضع له قواعده وأصوله، بغير جفاف ولا تعقيد، وبغير مبالغة في الحصر والإحصاء والتفريع والتمييز، والتحديد، مما عرف عن المتأخرين كالسكاكي ومن تابعه من صرامة المنطق والمبالغة في التحديد والتجريد.فكانت طريقته قصدا بين الطريقة الأدبية القديمة في تحليل النصوص وترك الأمور هملا دون تقييد ولا تعقيد ولا تجريد لقواعد العلم وأصوله، وبين طريقة المتأخرين الذين غلب عليهم جفاف المنطق وصرامته، وشدة التجريد والتعقيد وقوته. ويأتي هذا الكتاب الجليل (أسرار البلاغة) ليفرده الشيخ لمعالجة أكثر
Müteahhirînin belâgatı üçlü taksimine göre bedî‘ ve beyân ilimlerinin meseleleri; nitekim onun Delâilü’l-İ‘câz adlı eseri de (Me‘ânî ilminin) pek çok bahsini ihtiva etmektedir. Bu büyük kitabın (Esrâru’l-Belâğa) değeri, bedî‘ muhassinâtı meselesinde hakkın vechinin ne olduğunu beyan etmesinde ortaya çıkar. Zira müteahhirîn belâgat âlimleri bu muhassinâtı, kelâmın muktezâ-yı hâle mutabakatının dışında kalan, yani kelâm mutabakat vecihlerini tamamladıktan sonra sırf lafzî bir zînet olarak getirilen, ondan müstağni olan bir süs ve ziynet unsuru olarak telakki etmişlerdir. İşte bu hatalı nazar, bedî‘i, edebî metinlerin terakkisinin önünde bir engel hâline getirmiştir; öyle ki, bu kısır bakışın yaygın olduğu dönemde şiir kârîleri, bu belâgatçıların saymak, açıklamak ve tavsiye etmekte yarıştıkları pek çok lafzî süsleme biçimiyle kasidelerini bezediler. Bu çağların vasfı, bu muhassinât ve süslemelerin çokça kullanılması olmuş; bunların, metinlerin ve şiirlerin ifade ettiği mâna veya fikirlere herhangi bir katkısı bulunmamıştır. İmam Abdülkâhir el-Cürcânî döneminde bu hatalı görüşün ilk belirtilerinin ortaya çıktığı, cinas ve diğer bedî‘ sanatlarının kullanımında külfeti gösteren ve kendisinin delil getirdiği beyitlerden anlaşılmaktadır. Bu durum onu, işi aslına rücû‘ ettirmeye ve bu muhassinâtın, mânâya muvâfık bir şekilde ve nefislerin kendi tabiî hâline bırakılması suretiyle külfete girilmeksizin getirildiğinde üstlenebileceği rolü ortaya çıkarmaya sevk etmiştir. Bu sebeple İmam Abdülkâhir, bu muhassinâtın kullanımına dair kāideler koyma ve ne zaman güzel, ne zaman çirkin olduğunu beyan etme hususunda gayret göstermiştir. Bu bağlamda şöyle der: «Cinas meselesine gelince; iki lafzın mütecânisi ancak mânalarının akıldaki yeri hamîd bir mevki işgal ettiğinde ve aralarındaki câminin maksadı pek uzak olmadığında güzel görülür…» ve devam eder. Yine kendi dönemindeki müteahhirîni bu muhassinât meselesinde aşırılık göstermekle kınayarak şöyle der: «Şimdiki müteahhirînin kelâmında öyle bir söz bulursun ki sahibi, bedî‘de adı geçen şeylere aşırı düşkünlüğü sebebiyle konuştuğunu anlaşılmak ve söylediğini açıklamak için olduğunu unutur; öyle ki bir beyitte bedî‘ kısımlarını bir araya getirdiğinde, anlatmak istediğinin kapalı kalmasında bir beis görmez; böylece sözü muhatabın zihninde muğlak bırakır.»
مباحث علمي البديع والبيان بحسب التقسيم الثلاثي للبلاغة عند المتأخرين، كما اشتمل كتابه دلائل الإعجاز على أكثر مباحث (علم المعاني).وتأتي قيمة هذا الكتاب الجليل (أسرار البلاغة) في أنه يبين وجه الحق في قضية المحسنات البديعية التي اعتبرها البلاغيون المتأخرون أمرا خارجا عن مطابقة الكلام لمقتضى الحال، فهي مجرد زينة لفظية يؤتى بها بعد استيفاء الكلام وجوه المطابقة، فيؤتى به لمجرد الزخرف والزينة والكلام في غنى عنه.هذه النظرة الخاطئة هي التي جعلت من البديع حجر عثرة في سبيل ارتقاء النصوص الأدبية في العصر الذي شاعت فيه تلك النظرة العقيمة حيث تبارى قارضو الشعر في تدبيج قصائدهم بصور الزخرف اللفظي الكثيرة المتعددة التي تبارى هؤلاء البلاغيون في تعدادها وبيانها والإيصاء بها.فكانت سمة تلك العصور هي الإكثار من تلك المحسنات والزخارف دون أن يكون لها دور في التعبير عن المعاني أو الأفكار التي صيغت لها تلك النصوص والأشعار، ولعل هذه النظرة الخاطئة قد ظهرت بوادرها في عصر الإمام عبد القاهر الجرجاني بدليل ما استشهد به من الأبيات الدالة على التكلف في استخدام صور الجناس وغيرها من فنون البديع.الأمر الذي دعاه إلى أن يرد الأمر إلى نصابه، ويكشف النقاب عن الدور الذي يمكن أن تضطلع به تلك المحسناتإذا ما أتي بها مواكبة للمعنى، موافقة له، وذلك إذا أرسلت النفوس على سجيتها، ولم يتكلف في إيراد تلك الوجوه من المحسنات.ولذا فقد اجتهاد الإمام عبد القاهر في وضع ضوابط توظيف تلك المحسنات، وبيان متى تحسن، ومتى تقبح؛ فمن ذلك قوله: «أما التجنيس؛ فإنك لا تستحسن تجانس اللفظتين إلا إذا كان موقع معنييهما من العقل موقعا حميدا، ولم يكن مرمى الجامع بينهما مرمى بعيدا … إلخ».وتراه ينعي على المتأخرين في زمانه المغالاة في أمر تلك المحسنات فيقول:«وقد تجد في كلام المتأخرين الآن كلاما حمل صاحبه فرط شغفه بأمور ترجع إلى ما له اسم في البديع إلى أن ينسى أنه يتكلم ليفهم، ويقول ليبين، ويخيل إليه أنه إذا جمع بين أقسام البديع في بيت فلا ضير أن يقع ما عناه في عمياء، وأن يوقع
Arayışında olan kimse karanlıkta şaşkın şaşkın dolaşan kimse gibidir; hatta çoğu kez mânâya yüklediği külfetlerin çokluğu sebebiyle onu karartıp bozmuş olur. Tıpkı gelini üzerine yığdığı süs çeşitleriyle ağırlaştıran ve bu yüzden gelinin bizzat kendisine bir sıkıntı erişen kimse gibi. İşte bu mesele hakkında sözü, bu kitap üzerine yazdığım ta‘liklerde ve daha önce İmam et-Tayyebî’nin belâgat çalışmalarına dair yazdığım yüksek lisans tezimde (1) ve diğer kitaplarımda defalarca etraflıca açıkladım. Abdülkâhir’in bu kitapta kendisine minnet duyulacak diğer bir yönü de Bedî‘ ve Beyân ilimlerinin meselelerini aralarında herhangi bir ayırıma gitmeksizin ele almasıdır; zira ona göre bunların tamamı, belâgatçinin edebî-belâgî bir tahlille karşısında durması gereken; o sanatların ve üslûpların biçimlendiği ifade edici üslûp formülasyonları ile bunların delâlet ettiği sanatsal mânâlar arasında denge kuran; bu meseleler arasında ayırım yapmayan ve belâgat-edebiyat bakışının gereksiz görüp zorunlu kılmadığı hâlde bu meseleler arasına sun‘î sınırlar koyarak nazarı dağıtmayan saf dilsel-belâgî üslûplardır. Meğer ki bu bakış, söz konusu sanatların hakikatiyle örtüşmeyen, tabiatına uygun düşmeyen, akılların hayallerinde dolaşıp duran soyut mantıkî-aklî bir bakış olsun. Doğrusu biz burada, bu muazzam eserdeki güzellik ve başarı tezahürlerini sayma durumunda değiliz; zira bunlar sayılamayacak kadar çoktur. Onları incelemek ve tahlil etmek üzere pek çok eser yazılmıştır. Okuyucu, bu kitaba her baktığında, ardından onunla belâgat ve üslûp ilimlerindeki en son üslûp ve belâgat teorilerinin vardığı nokta arasında bir denge kurmaya koyulduğunda, bu faydaların ve sırların birçoğunu bizzat görecektir.
Tahkik Metodu:
Bu kitabın tahkikindeki metodumuza gelince, şu noktalarda özetlenebilir:
1. Kitabın metninin tespiti, elde mevcut nüshalarına, özellikle de Şeyh (Reşîd Rızâ) nüshası ile Şeyh (Mahmûd Şâkir) nüshasına (ki bunlar kitabın en iyi baskıları ve tahkikleridir) dayanılarak yapılmıştır.
2. Kitaptaki bütün şâhidlerin, âyet, hadis ve şiir metinlerinin mümkün mertebe asıl kaynaklarına tahrîci yapılmış; şiir şâhidlerinin, Arap belâgat kitaplarında istişhâd edildikleri kaynaklarına atıfta bulunulmasına özen gösterilmiştir. Bu, okuyucunun beytin istişhâd veçhini görmek veya belâgatçıların onunla istişhâd hakkındaki sözlerini bir arada bulmak istemesi hâlinde ona hizmet etmek içindir.
(1) Nizâr el-Bâz Kütüphanesi (Ticârî Kütüphane) yayını, Mekke-i Mükerreme.
السامع من طلبه في خبط عشواء، وربما طمس بكثرة ما يتكلفه على المعنى وأفسده، كمن ثقل العروس بأصناف الحلى حتى ينالها من ذلك مكروه في نفسها».هذا وقد فصلت الكلام على هذه القضية مرارا في تعليقاتي على هذا الكتاب، وفيما كتبته من قبل في رسالتي للماجستير عن الجهود البلاغية للإمام الطيبي (١)، وغيرها من كتبي، وأمر آخر مما يحمد لعبد القاهر في هذا الكتاب وهو تناوله لمباحث علمي البديع والبيان بلا فصل بينهما فهي لديه جميعا مجرد أساليب لغوية بلاغية ينبغي على البلاغي أن يقف أمامها بالتحليل الأدبي البلاغي الذي يوازن فيها بين الصياغة التعبيرية الأسلوبية التي تشكلت بها تلك الفنون والأساليب وبين المعاني الفنية التي تدل عليها، بلا تفريق بين تلك المباحث وبغير تشتيت للنظر بوضع الحدود المصطنعة بينها بلا داع ولا ضرورة تملها النظرة البلاغية الأدبية، اللهم إلا أن تكون النظرة المنطقية العقلانية المتجردة المهوّمة في خيالات العقول بغير مطابقة لحقيقة تلك الفنون، ولا مناسبة لطبيعتها. والحق أننا هنا لسنا بصدد تعداد مظاهر الجودة والتوفيق في هذا السفر العظيم فهي عديدة تنأى عن الحصر، وقد كتب في دراستها وتحليلها أسفار عديدة، وسيقف القارئ بنفسه على كثير من تلك الفوائد والأسرار كلما نظر في هذا الكتاب ثم راح يوازن بينه وبين ما انتهت إليه أحدث النظريات الأسلوبية والبلاغية في علوم البلاغة والأسلوب. منهج التحقيق:أما عن منهجنا في تحقيق هذا الكتاب فيتلخص في تلك النقاط:١ - ضبط متن الكتاب اعتمادا على نسخه المتداولة لا سيما نسختي الشيخ (رشيد رضا) ونسخة الشيخ (محمودشاكر) وهي أجود طبعات الكتاب وتحقيقاته.٢ - تخريج جميع شواهد الكتاب ونصوصه القرآنية والحديثية والشعرية في مصادرها الأصلية ما أمكن مع الاهتمام بعزو الشواهد الشعرية إلى مصادرها التي استشهدت بها في كتب البلاغة العربية لخدمة القارئ إذا ما أراد الوقوف على وجه الاستشهاد بالبيت أو جمع كلام البلاغيين في الاستشهاد به.(١) ط مكتبة نزار الباز (المكتبة التجارية) مكة المكرمة.
3 - Garib kelimelerin şerhi. 4 - Manaların naklinde etkili olan en önemli nüsha farklılıklarının tespiti. 5 - Ehemmiyet ve yüceliklerinden ötürü Şeyh Reşîd Rızâ ile şeyhi Muhammed Abduh'un ta‘liklerinin tespiti; keza Şeyh Mahmûd Şâkir'in ta‘liklerinden de istifade edilmiştir. Şeyh Reşîd'in ta‘liklerini, naklin tamamlanmasından sonra parantez içinde (Reşîd) kelimesiyle; şeyhi Muhammed Abduh'un ta‘liklerini (Ş) remziyle; Şeyh Mahmûd Şâkir'in sözlerini ise (Şâkir) remziyle işaret ettim. Bir kimsenin ardından yaptığım ta‘liklerde kendi ta‘lik ve ilâvelerimi, parantez içinde (Kultu) diyerek açıkladım. Bu vesileyle, Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye'ye, kitabın prova okumalarını, tashihini ve o münasip baskıyı gerçekleştirmede gösterdikleri takdire şayan gayretten dolayı teşekkürlerimizi sunmayı da ihmal etmeyelim. Allah'tan niyaz ederiz ki, bu çalışmada bize ve bu çalışmada takdire şayan gayretle yer alan herkese bol ecir versin; bu çalışmayı faydalı kılsın ve Aziz Kitabı'nın sırlarını anlamaya yardımcı olsun. Şüphesiz O (Sübhânehû) bunun sahibidir ve buna gücü yetendir. Bunu yazan: Dâru'l-Ulûm Fakültesi (Kahire Üniversitesi – Cîze) Belâgat, Edebî Tenkid ve Mukayeseli Edebiyat Bölümü öğretim üyesi Dr. Abdülhamîd Hindâvî. Recep 1421.
٣ - شرح الغريب.٤ - إثبات أهم فروق النسخ المؤثرة في إحالة المعاني.٥ - إثبات أهم تعليقات الشيخ رشيد رضا، وشيخه محمد عبده لأهميتها وجلالتها، مع الانتفاع بتعليقات الشيخ محمود شاكر كذلك، وقد رمزت لتعليقات الشيخ رشيد بكلمة (رشيد) بين قوسين بعد تمام النقل. ولشيخه محمد عبده برمز (ش) ولكلام الشيخ محمود شاكر برمز (شاكر).ووضحت تعليقاتي وإضافاتي لما عقبت به بعد أحدهم بقولي (قلت) بين قوسين.هذا، ولا يفوتنا في هذا المقام أن نتوجه بالشكر لدار الكتب العلمية على ما قامت به من جهد مشكور في مراجعة تجارب الكتاب وتصحيحه وطباعته تلك الطباعة اللائقة.هذا، والله نسأل أن يجزل لنا المثوبة في هذا العمل، ولكل من شارك فيه بجهد مشكور، وأن ينفع به ويعين على معرفة أسرار كتابه العزيز، إنه سبحانه مولى ذلك وهو القادر عليه.وكتبه د. عبد الحميد هنداوي المدرس بقسم البلاغة والنقد الأدبي والأدب المقارن بكلية دار العلوم- جامعة القاهرة الجيزة في رجب ١٤٢١ هـ.
Bismillâhirrahmânirrahîm [Müellifin Mukaddimesi]
Şeyhü'l-İmam Mecdü'l-İslam Ebû Bekr Abdülkâhir b. Abdirrahmân el-Cürcânî en-Nahvî (Allah'ın rahmeti ve rıdvânı üzerine olsun) şöyle dedi:
Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Salâtü selâm da Efendimiz Muhammed (s.a.v.) Nebî'ye ve bütün âline olsun.
Bil ki, kelâm ilimlere derecelerini veren, mertebelerini açıklayan, suretlerini ortaya koyan, türlü meyvelerini devşiren, sırlarına delâlet eden ve vicdanların gizli kalmışını izhar edendir. Allah Teâlâ, insanı diğer hayvanlardan bu sayede ayırmış ve kendisine olan büyük lütfu hatırlatmıştır. Nitekim kudret sahibi olarak şöyle buyurmuştur: "Er-Rahmân, Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti." [Rahmân 1-4]. Eğer kelâm olmasaydı, ilmin faydaları âlimini aşamaz; akıl sahibinin, aklın çiçeklerinden tomurcukları açması mümkün olmazdı; hâtıra ve fikir kuvvetleri mânalarından mahrum kalır, varlıkta olan ile yok olan arasındaki mesele eşitlenirdi.
Evet, canlı ve duyarlı varlık, cansız varlık mertebesine düşerdi; idrak, onun zıddı olan şey gibi olurdu; kalpler içlerindeki emanetlere kilitli kalır, mânalar yerlerinde hapsolur; kabiliyetler tasarruflarından alıkonur, zihinler hâkimiyetlerinden uzaklaştırılırdı; küfür ile iman, kötülük ile iyilik bilinmez; övgü ile süsleme, yerme ile çirkin gösterme arasında fark ortaya çıkmazdı.
Sonra, kelâmın kendine has vasfı ve nispetini sabit kılan mânâ şudur: O, malumatı, ilmin üzerinde bulunduğu vasıflarıyla sana gösterir ve bilginin talep ettiği keyfiyetlerini tespit eder (1).
Bu vasıf, kelâmın zatını kaim kılan ve en özel sıfatı olduğuna göre, onun türlerinin en şereflisi, bu vasfın en açık ve en belirgin olduğu, ona en layık ve en uygun olandır.
İşte buradan hareketle tahsil sahibine açıkça görülür ve tefekkür edenin nefsinde yer eder ki, sözlerin üstünlük derecelerine hükmetmek, aralarında beğenilme paylarını taksim etmek ve bölüşümü doğru kıstas ve mizan ile adaletli kılmak istediğinde nasıl davranılması gerektiği anlaşılır.
Ve apaçıktır ki, bu faziletteki farklılık ve ondan nakzeden şeye uzaklık (1).
[1] 'Tenevelühâ' aslı müstakbel sigasında 'tetenevelühâ'dır; bir te'nin hazfıyla tahfif edilmiştir. Bir nüshada mazi sigasında 'teneveltehâ' şeklindedir.
بسم الله الرحمن الرحيم [مقدمة المؤلف]قال الشيخ الإمام مجد الإسلام أبو بكر عبد القاهر بن عبد الرحمن الجرجاني النحوي رحمة الله عليه ورضوانه:الحمد لله رب العالمين، وصلواته على سيدنا محمد النبي وآله أجمعين.اعلم أن الكلام هو الذي يعطي العلوم منازلها، ويبيّن مراتبها، ويكشف عن صورها، ويجني صنوف ثمرها، ويدلّ على سرائرها، ويبرز مكنون ضمائرها، وبه أبان الله تعالى الإنسان من سائر الحيوان، ونبّه فيه على عظم الامتنان، فقال عزّ من قائل:الرَّحْمنُ عَلَّمَ الْقُرْآنَ، خَلَقَ الْإِنْسانَ، عَلَّمَهُ الْبَيانَ [الرحمن ١ - ٤]، فلولاه لم تكن لتتعدّى فوائد العلم عالمه، ولا صحّ من العاقل أن يفتق عن أزاهير العقل كمائمه، ولتعطّلت قوى الخواطر والأفكار من معانيها، واستوت القضيّة في موجودها وفانيها.نعم، ولوقع الحيّ الحسّاس في مرتبة الجماد، ولكان الإدراك كالذي ينافيه من الأضداد، ولبقيت القلوب مقفلة على ودائعها، والمعاني مسجونة في مواضعها، ولصارت القرائح عن تصرّفها معقولة، والأذهان عن سلطانها معزولة، ولما عرف كفر من إيمان، وإساءة من إحسان، ولما ظهر فرق بين مدح وتزيين، وذمّ وتهجين. ثم إنّ الوصف الخاصّ به، والمعنى المثبت لنسبه، أنه يريك المعلومات بأوصافها التي وجدها العلم عليها، ويقرّر كيفياتها التي تناولها (١) المعرفة إذا سمت إليها.وإذا كان هذا الوصف مقوّم ذاته وأخصّ صفاته، كان أشرف أنواعه ما كان فيه أجلى وأظهر، وبه أولى وأجدر. ومن هاهنا يبيّن للمحصل، ويتقرّر في نفس المتأمّل، كيف ينبغي أن يحكم في تفاضل الأقوال إذا أراد أن يقسّم بينها حظوظها من الاستحسان، ويعدّل القسمة بصائب القسطاس والميزان.ومن البيّن الجليّ أن التباين في هذه الفضيلة، والتباعد عنها إلى ما ينافيها من(١) تناولها: أصله تتناولها على المضارع: حذفت إحدى التاءين تخفيفا، وفي نسخة: (تناولتها) على المضي.
Rezillik, sırf lafızdan ibaret değildir(1). Nasıl? Çünkü lafızlar, kendine has bir te’lif türüyle tertip edilmedikçe fayda vermez; terkib ve tertipte belirli bir yöne yönelmeksizin kullanılmaz. Şayet bir şiir beytini yahut nesir cümlesini ele alıp kelimelerini rasgele saysan, onun üzerine kurulduğu ve mânânın içine boşaltılıp akıtıldığı nizamını(2) ve tertibini bozsan, hususiyetiyle fayda veren ve özel düzeniyle maksadı ortaya koyan tertibini değiştirsen, meselâ [tavîl bahrinde]: «قفا نبك من ذكرى حبيب ومنزل» (Kalkın, bir sevgilinin hatırası ve bir yurt için ağlayalım) beytinde «منزل قفا ذكرى من نبك حبيب» şeklinde söyleyecek olsan, onu beyânın kemalinden hezeyan alanına çıkarmış olursun. Evet, onun sahibine nisbetini düşürür, onunla müellifi arasındaki bağı keser, hatta onun herhangi bir söyleyene aidiyetini ve mütekellime özgü nisbetini imkânsız kılarsın. Bu aslın sabit olmasıyla bilirsin ki, bu kelimelerin şiir beyti veya hitap cümlesi haline gelmesini sağlayan mâna, belirli bir yöntemle tertip edilmesi ve has bir te’lif formu kazanmasıdır. İşte bu hüküm – yani tertipte hususiyet – lafızlarda, nefiste düzenlenmiş ve orada akıl dairesinde (kaziye-i akıl) tertiplenmiş mânalara uygun olarak vukû bulur(4). Lafızlarda önceleme ve sonralama zarureti, tertip ve düzende hususiyet tasavvur edilemez. Binaenaleyh mürekkeb cümlelerde ve tedvin edilmiş kelâm kısımlarında mertebeler ve menziller buna göre konulmuştur. Denmiştir ki: Bunun hakkı ondan önce gelmektir, şurada olanın hakkı orada bulunmaktır – nitekim mübteda-haber, mef‘ûl-fâil hakkında böyle denmiştir. Nihayet menedilmiştir. [Dipnotlar: (1) Bir nüshada: "elfâz" şeklindedir. Derim ki: Konunun devamıyla uyumlu olduğundan tercihe şayan olan budur. (2) Yani onun nizamı ve tertibidir. (3) Bu beyit İmruülkays'a ait olup meşhur muallakasındandır. Divanında (s. 110) geçer. Tamamı: «بسقط اللّوى بين الدخول فحومل» (Bi-sikti'l-levâ beyne'd-Duhûli fe-Havmel). Anlamı: "Kalkın" sözü şairin kendine veya arkadaşına hitabıdır; "sevgilinin hatırası ve yurt": sevgiliyi ve onun konakladığı yurdu hatırlamak. "Siktu'l-levâ": kumluk yamacı. "Duhûl" ve "Havmel" Yemame'nin doğusunda iki mevkidir. (4) Müellifin buradaki sözü "nazm" meselesi hakkındadır ve bunu etraflıca açıklamıştır. Kendisinin diğer eseri Delâilü'l-İ‘câz'a işaret ettik; oraya müracaat ediniz.]
الرذيلة، ليس بمجرّد اللفظ (١). كيف؟ والألفاظ لا تفيد حتى تؤلّف ضربا خاصّا من التأليف، ويعمد بها إلى وجه دون وجه من التركيب والترتيب. فلو أنك عمدت إلى بيت شعر أو فصل نثر فعددت كلماته عدّا كيف جاء واتّفق، وأبطلت نضده (٢) ونظامه الذي عليه بني، وفيه أفرغ المعنى وأجري، وغيّرت ترتيبه الذي بخصوصيته أفاد ما أفاد، وبنسقه المخصوص أبان المراد، نحو أن تقول في: [من الطويل] قفا نبك من ذكرى حبيب ومنزل (٣) «منزل قفا ذكرى من نبك حبيب»، أخرجته من كمال البيان، إلى مجال الهذيان. نعم وأسقطت نسبته من صاحبه، وقطعت الرّحم بينه وبين منشئه، بل أحلت أن يكون له إضافة إلى قائل، ونسب يختصّ بمتكلم. وفي ثبوت هذا الأصل ما تعلم به أنّ المعنى الذي له كانت هذه الكلم بيت شعر أو فصل خطاب، هو ترتيبها على طريقة معلومة، وحصولهاعلى صورة من التأليف مخصوصة. وهذا الحكم- أعني الاختصاص في الترتيب- يقع في الألفاظ مرتّبا على المعاني المرتّبة في النفس، المنتظمة فيها على قضيّة العقل (٤). ولا يتصوّر في الألفاظ وجوب تقديم وتأخير، وتخصّص في ترتيب وتنزيل، وعلى ذلك وضعت المراتب والمنازل في الجمل المركّبة، وأقسام الكلام المدوّنة، فقيل: من حق هذا أن يسبق ذلك، ومن حقّ ما هاهنا أن يقع هنالك، كما قيل في المبتدأ والخبر والمفعول والفاعل، حتى حظر(١) وفي نسخة: الألفاظ، قلت: ولعله هو الأولى لاتفاقه مع ما بعده.(٢) أي: نسقه ونظامه.(٣) البيت لامرئ القيس من معلقته الشهيرة وهو في ديوانه: ١١٠، وانظر شرحه في شرح المعلقات العشر للشنقيطي: ٥٨، وشرح القصائد العشر للتبريزي: ٢٠، وتمامه:بسقط اللّوى بين الدخول فحومل والبيت من مفتاح العلوم تحقيق د. عبد الحميد هنداوي، طبعة دار الكتب العلمية: ٦٢٥، والأزهية: ٢٤٤، وخزانة الأدب: ١/ ٣٣٢، ٣/ ٢٢٤، والدرر: ٦/ ٧١، ولسان العرب: ٢٠٩ (لوى)، والإيضاح: ٣٦٩، تحقيق د. عبد الحميد هنداوي.المعنى: قفا: يخاطب الشاعر نفسه أو صاحبه أو صاحبيه لأن العرب قد يخاطب الواحد منهم صاحبه مخاطبة الاثنين كما يخاطب الجماعة كذلك، ذكرى حبيب، ومنزل: تذكر الحبيب ومنزله الذي ألف النزول به. سقط اللوى: منقطع الرمل، ويقال للوى وحده كذلك: منقطع الرمل، والدخول وحومل: قيل: إنهما موضعان من شرق اليمامة.(٤) كلام المصنف هنا على قضية النظم، وقد فصل الكلام عليها، وأشرنا إلى ذلك في كتابه الآخر دلائل الإعجاز فراجعه.
Kelimenin belli bir cinsinde ancak sâbık (önce gelen) olarak vâki olması, diğer bir cinsinde ise ancak başkasına mebnî olup onunla lâhık (sonra gelen) olarak bulunması hâlindendir; nitekim "istifhâmın kelâmın sadrına mahsus olması" ve "sıfatın, sıfatiyetten çıkarılıp başka ahkâma dönüştürülmedikçe mevsûf üzerine takaddüm etmemesi" kabilindendir. Şiiri beğenen, nesri güzel bulan bir kelâm cevherleri mütehassısı gördüğünde, sonra onu lafız cihetinden medhederek "tatlı, nâzik; güzel, zarîf; hoş, selîs; alımlı, göz kamaştırıcı" dediğinde, bil ki o sana harflerin âvâzlarına (1) [Cerr: ses veya hafî ses] ve zâhirî lügavî vaz'a râci hâllerden değil, bilâkis kalbe düşen bir husustan ve aklın kıvılcımlandırdığı bir faziletten haber vermektedir. İstihsânın lafza rücû etmesi —mânânın bunda hiçbir ortaklığı bulunmaksızın ve onun sebeplerinden ve dâîlerinden olması— ise tek bir tarzı geçmez: Lafzın, insanların kullanımlarında bildikleri, zamanlarında tedavül ettirdikleri bir lafız olması; vahşî (garîb) veya avâmî (sakîf) olmaması; onu lügavî vaz'ından çıkarıp vaz'ın koyduğu ahkâm ve sıfattan dışarı atarak sakîf kılması halidir. Avâmın "eşğaltü" ve "infesede" deyimleri gibi. Ben bu şartı ancak şundan dolayı ileri sürdüm: Zira bazen lafzın sadece lafız olarak değil, mânaya râci bir sebeple sakîf (düşük) sayıldığı olur. Nitekim Ubeydullah b. Ziyâd'ın şaşkınlık anında söylediği rivayet edilen "kılıcımı bana açın (iftahû lî seyfî)" sözünde olduğu gibi. Çünkü "feth"in zıddı "iğlâk"tır; dolayısıyla onun, kapalı ve seddedilmiş hükmünde olan bir şeye taalluk etmesi gerekir. Oysa kılıç seddedilmiş değildir; en ileri hâli, kında bulunmasının, elbisenin ukum (2) [İkr: bir nevi yük/hevenk; kadının ziynet eşyalarını koyduğu bohça] içinde, dirhemin kisede, eşyanın sandıkta bulunması mesâbesinde olmasıdır. "Feth" bu nevi (3) [Başka bir nüshada: mâna] içinde daima içindekini ihâta eden kapalı kaba geçişir, kabın içindekine değil. Bu sebeple "elbiseyi aç" denmez; "ukumu aç, elbiseyi çıkar", "kiseyi aç" denir. Ve burada öyle kısımlar vardır ki fikrin başlangıcında ve ibretin tamamlanmasından evvel, hüsn ve kubhun bunlarda lafız ve ceresi (sese) tecâvüz etmeyip aklın nefse münâcât ettiği şeye varmadığı zannedilir. Oysa bunlar, nazar tahkîk edildiğinde, ona (aklın nefse münâcâtına) rücû eder ve oraya inkılâb eder. Bu kısımlardandır: "tecnîs" ve "haşv".
في جنس من الكلم بعينه أن يقع إلّا سابقا، وفي آخر أن يوجد إلا مبنيّا على غيره وبه لاحقا، كقولنا: إن الاستفهام له صدر الكلام، وإن الصفة لا تتقدم على الموصوف إلا أن تزال عن الوصفية إلى غيرها من الأحكام.فإذا رأيت البصير بجواهر الكلام يستحسن شعرا أو يستجيد نثرا، ثم يجعل الثناء عليه من حيث اللّفظ فيقول: حلو رشيق، وحسن أنيق، وعذب سائغ، وخلوب رائع، فاعلم أنه ليس ينبئك عن أحوال ترجع إلى أجراس الحروف (١)، وإلى ظاهر الوضع اللغويّ، بل إلى أمر يقع من المرء في فؤاده، وفضل يقتدحه العقل من زناده.وأمّا رجوع الاستحسان إلى اللفظ من غير شرك من المعنى فيه، وكونه من أسبابه ودواعيه، فلا يكاد يعدو نمطا واحدا، وهو أن تكون اللفظة مما يتعارفه الناس في استعمالهم، ويتداولونه في زمانهم، ولا يكون وحشيا غريبا، أو عامّيا سخيفا، سخفه بإزالته عن موضوع اللغة، وإخراجه عما فرضته من الحكم والصفة، كقول العامة«أشغلت» و «انفسد». وإنما شرطت هذا الشرط، فإنه ربما استسخف اللفظ بأمر يرجع إلى المعنى دون مجرّد اللفظ، كما يحكى من قول عبيد الله بن زياد لما دهش: «افتحوا لي سيفي»، وذلك أن «الفتح» خلاف «الإغلاق»، فحقّه أن يتناول شيئا هو في حكم المغلق والمسدود، وليس السّيف بمسدود، وأقصى أحواله أن يكون كونه في الغمد بمنزله كون الثوب في العكم (٢)، والدرهم في الكيس، والمتاع في الصندوق. و «الفتح» في هذا الجنس (٣) يتعدّى أبدا إلى الوعاء المسدود على الشيء الحاوي له لا إلى ما فيه، فلا يقال: «افتح الثوب»، وإنما يقال: «افتح العكم» و «أخرج الثوب» و «افتح الكيس».وهاهنا أقسام قد يتوهّم في بدء الفكرة، وقبل إتمام العبرة، أنّ الحسن والقبح فيها لا يتعدّى اللفظ والجرس، إلى ما يناجي فيه العقل النفس، ولها إذا حقّق النظر مرجع إلى ذلك، ومنصرف فيما هنالك، منها: «التجنيس» و «الحشو».(١) جمع جرس- بكسر الجيم وبفتحها- وهو الصوت، أو الخفي منه.(٢) العكم- بالكسر- كالعدل وزنا ومعنى، والمراد بالعدل هنا الغرارة والجوالق، وهو نصف الحمل يكون على أحد جانبي البعير، أي: يكون على جانبي البعير عدلان، وقد سمي عدلا لتعادله وتماثله مع نظيره في الشق الآخر. والعكم أيضا: نمط تجعل المرأة فيه ذخيرتها.(٣) وفي نسخة: المعنى.
Cinas Bahsi
Cinas'a gelince, sen iki lafzın birbiriyle uyumunu (tecânüsünü) ancak, onların iki mânâsının akıl üzerinde makbul bir tesir bırakması ve ikisini birleştiren noktanın hedefinin pek uzak olmaması halinde güzel bulursun. Acaba Ebû Temmâm'ın şu beytindeki cinasını zayıf bulup [من الكامل] ذهبت بمذهبه السماحة فالتوت … فيه الظنون: أمذهب أم مذهب (١) diğer şairin cinasını güzel bulman [من الرجز] حتى نجا من خوفه وما نجا (٢) ve muhdes şairin şu sözü [من الخفيف] ناظراه فيما جنى ناظراه … أو دعاني أمت بما أو دعاني (٣) acaba bu lafza dair bir mesele midir? Yoksa birincisinde faydanın zayıf, ikincisinde ise kuvvetli olduğunu gördüğün için midir? Görüyorsun ki, 'bimazhebihi' ve 'mazheb' sana tekrarlanan harflerden başka bir şey vermedi; bir fayda arıyorsun ama onu ancak meçhul ve münker olarak buluyorsun. Oysa diğer (ikinci) şairin sana lafzı iade ettiğini, sanki faydadan seni aldatıyormuş gibi görünürken aslında faydayı verdiğini, sana bir şey eklememiş gibi gösterirken eklemeyi güzel yapıp hakkını verdiğini görüyorsun. İşte bu sır (sebep)ledir ki cinas - özellikle de lafzın şeklen tam uyumlu olanı (el-müstevfâ minhu el-müttefik fi’s-sûra) - şiirin süslerinden (hilye) olmuş ve bedî‘ kısımları arasında zikredilmiştir.
Artık sana açıkça göründü ki, cinasa fazilet kazandıran şey, ancak mananın yardımıyla tamamlanan bir husustur. Zira eğer yalnızca lafızdan ibaret olsaydı, ne onda beğenilen bir yön olur ne de onda ayıplanan çirkin bir taraf bulunurdu. Bu sebeple cinasta aşırıya kaçmak ve ona düşkünlük göstermek yerilmiştir. Çünkü mânâlar, cinasın kendilerini çektiği her yere itaat etmez; zira lafızlar...
(١) Beyit, Ebû Temmâm'ın divanında 43 numaradadır; el-Hasen b. Vehb'i övdüğü ve ona hediye ettiği bir genci (gulâm) tasvir ettiği bir kasideden alınmadır. Beyit, ayrıca Delâilü’l-İ‘câz'da 523. sayfada yer almaktadır.
(٢) Beyit, İ‘câzü’l-Kur’ân'dan (s. 523), el-Beyân ve’t-Tebyîn (1/150) ve el-Hayevân (3/75)'dan alınmadır. ‘Necâ’nın birincisi ‘hadese’ (büyük abdest bozmak) mânasında, ikincisi ise ‘halasa’ (kurtuldu) mânasında kullanılmıştır (Râşid). Derim ki: Birinci ‘necâ’ ‘necv’ kökündendir ki bağırsaktan çıkan dışkı demektir; şair onun korkusundan dolayı hades işlediğini, sonra da kurtuluşa (necât) eremediğini anlatmak istemiştir.
(٣) Beyit, Şemsûye el-Basrî, Şeddâd b. İbrâhîm el-Cezerî ve Ebü’l-Feth el-Bustî'ye nispet edilen iki beyitlik bir şiirin ikincisidir. Delâilü’l-İ‘câz'da 523. sayfada bulunmaktadır. Kendisinden önceki beyit: قيل للقلب ما دهاك؟ أجبني … قال لي: بائع الفراني فراني. Müellifin onu da bu şekilde zikretmesi gerekirdi; zira o da cinas için bir şahittir.
القول في التجنيسأما «التجنيس» فإنك لا تستحسن تجانس اللفظتين إلا إذا كان وقع معنييهما من العقل موقعا حميدا، ولم يكن مرمى الجامع بينهما مرمى بعيدا، أتراك استضعفت تجنيس أبي تمام في قوله: [من الكامل]ذهبت بمذهبه السّماحة فالتوت … فيه الظّنون: أمذهب أم مذهب (١)واستحسنت تجنيس القائل: [من الرجز] حتى نجا من خوفه وما نجا (٢) وقول المحدث: [من الخفيف]ناظراه فيما جنى ناظراه … أو دعاني أمت بما أو دعاني (٣)لأمر يرجع إلى اللفظ؟ أم لأنك رأيت الفائدة ضعفت عن الأوّل وقويت في الثاني؟ ورأيتك لم يزدك «بمذهب ومذهب» على أن أسمعك حروفا مكررة، تروم فائدة فلا تجدها إلا مجهولة منكرة، ورأيت الآخر قد أعاد عليك اللفظة كأنه يخدعك عن الفائدة وقد أعطاها، ويوهمك كأنه لم يزدك وقد أحسن الزيادة ووفّاها، فبهذه السريرةصار «التجنيس» - وخصوصا المستوفى منه المتّفق في الصورة- من حلى الشّعر، ومذكورا في أقسام البديع.فقد تبين لك أن ما يعطي «التجنيس» من الفضيلة، أمر لم يتمّ إلا بنصرة المعنى، إذ لو كان باللفظ وحده لما كان فيه مستحسن، ولما وجد فيه معيب مستهجن. ولذلك ذمّ الاستكثار منه والولوع به.وذلك أن المعاني لا تدين في كل موضع لما يجذبها التجنيس إليه، إذ الألفاظ(١) البيت هو في ديوانه: ٤٣، من قصيدة يمدح بها الحسن بن وهب ويصف غلاما أهداه إليه، والبيت من دلائل الإعجاز: ٥٢٣.(٢) البيت هو من إعجاز القرآن: ٥٢٣، والبيان والتبيين ١/ ١٥٠، والحيوان: ٣/ ٧٥، و «نجا» الأولى بمعنى أحدث، والثانية بمعنى خلص (رشيد). قلت: «نجا» الأولى من النجو وهو ما يخرج من البطن من الغائط، يريد أنه من خوفه أحدث، ثم لم ينج من النجاة.(٣) البيت هو ثاني بيتين يرويان لشمسويه البصري، ولشداد بن إبراهيم الجزري، ولأبي الفتح البستي، وهو في دلائل الإعجاز: ٥٢٣. وقبله:قيل للقلب ما دهاك؟ أجبني … قال لي: بائع الفراني فرانيوكان حق المصنف أن يذكره كذلك فهو شاهد لما هو فيه من الجناس كذلك.
Lafızlar, mânâların hizmetindedir ve onların hükmü altında tasarruf olunur; mânâlar ise bu lafızların siyâsetine mâlik ve itaate müstehaktır. Nitekim kim lafzı mânâya üstün tutarsa, o şeyi aslî cihetinden kaldıran ve onu tabiatından çeviren kimse gibidir; işte bu, zorlama (istekrâh) mahallidir ve bu durum ayıp kapılarını açar, kusura mâruz bırakır. İşte bu hâlden ötürüdür ki –seci‘ tashîhi husûsundaki fazla ihtimâmı terk edip tab‘ın (doğal akışın) seciyyesine bağlı kalan– selef ulemâsının kelâmı, akıllarda daha sâbit, kaygıdan daha uzak, maksadı izhârda daha açık, tahsîl ehli nezdinde daha üstün, düzensizlikten daha sâlim, garazları keşfedecek daha vâzıh, aklın yöneldiği ciheti daha fazla destekler, süs ve bezekle hile türünden olan taammüdden daha uzak, aynı zamanda sûretin bizzat kendisinde noksanlık vukûuna rıza göstermekten de daha berîdir. Zira bir yaratık (hilkat), eğer ona fazlaca dövme ve nakış yapılır, sâhibi ağır süs ve işlemelerle yüklenirse –bu, kılıcın küt (dedân) olması üzerine yapılan süs takma kıyâsıdır(1)– ve delilsiz dâvâ genişletilirse, şâirin dediği gibi olur: [tavîl bahri]
“İzâ lem tüşâhid gayra husni şiyâtihâ … ve a‘dâihâ fe’l-husnü ‘anke muğayyeb”(2)
Hâlbuki şimdiki muteahhirûnun (son dönem âlimlerinin) kelâmında öylelerini bulursun ki, sâhibinin bedî‘ sanatlarına olan aşırı düşkünlüğü, onu anlaşılmak için konuştuğunu, izah için söylediğini unutturacak dereceye vardırır; öyle ki bir beyitte bedî‘ türlerini bir araya getirdi mi, murâdının kapalı/kör bir noktada kalmasına aldırmaz, dinleyiciyi bir kör karanlıkta bırakır. Bazen de külfetle yüklendiği bu şeylerin çokluğuyla mânâyı karartır ve ifsad eder; tıpkı gelini türlü süslerle ağırlaştırıp onun bizzat kendisine bir kötülük eriştiren kimse gibi(3).
(1) Dedân kılıç demektir, küt (kehâm) mânâsına gelir. Sa‘leb ise onun ağaç kesmeye yarayan kılıç olduğunu söyler; başkalarına göre ise mu‘dad (bileği kuvvetli) kılıçtır. Kehâm ve dedân aynı mânâdadır.
(2) Beyit, Mütenebbî’nin Dîvân’ında (2/230) “Uğâlibü fîki’ş-şevka” matlalı kasidesindendir. Öncesi: “Ve mâ’l-haylü illâ ke’s-sadîkı kalîletün … ve in kesuret fî ‘ayne men lâ yücerrib”. Beyit el-Îzâh’ta (s. 346; thk. Dr. Abdülhamîd Hindâvî, Mektebetü’l-Muhtâr yayını) geçmiştir. “Şiyât” (şiyât) “şiye”nin çoğuludur; bir şeyin asıl rengine muhâlif olan her rengine denir; zamir anlatılan atlara racidir.
(3) Bu sözlerden, Abdülkâhir’in lafzî güzelleştirmeleri menettiği yahut onlara karşı çıktığı anlaşılmamalıdır. Bilakis onun zemmesi, bu işte aşırı gidip o güzelleştirmeyi kendine asıl maksat edinen, maksadını unutan ve bu güzelleştirmenin kelâmı hâle mutâbık kılmadaki işlev ve fonksiyonunu göz ardı eden kimselere yöneliktir. Nitekim son dönem belâgatçılarının aksine o, lafzî muhassenâtı sadece süsleme ve güzelleştirme işlevine hapsetmemiş, bunların kelâmı hâle mutâbık kılmada bir rolü olduğunu bilmiştir –tıpkı meânî ve beyân ilimlerinde olduğu gibi. Bu meseleyi eserlerimin birçok yerinde detaylandırdım; özellikle İmâm et-Tîbî’nin belâgat çalışmaları üzerine yazdığım yüksek lisans tezimde (Mekke-i Mükerreme, Nizâr Mustafa el-Bâz Kütüphanesi) bu konuya müstakil bir fasıl ayırdım. Orada bu muhassenâtın bir kısmının belîğ, bir kısmının mutâbık, bir kısmının da mütekellif olduğunu beyan ettim. Tafsîlat için oraya müracaat edilmelidir.
خدم المعاني والمصرّفة في حكمها، وكانت المعاني هي المالكة سياستها، المستحقّة طاعتها. فمن نصر اللفظ على المعنى كان كمن أزال الشيء عن جهته، وأحاله عن طبيعته، وذلك مظنّة من الاستكراه، وفيه فتح أبواب العيب، والتّعرّض للشّين.ولهذه الحالة كان كلام المتقدّمين الذين تركوا فضل العناية بالسجع، ولزموا سجيّة الطبع، أمكن في العقول، وأبعد من القلق، وأوضح للمراد، وأفضل عند ذوي التّحصيل، وأسلم من التفاوت، وأكشف عن الأغراض، وأنصر للجهة التي تنحو نحو العقل، وأبعد من التّعمّد الذي هو ضرب من الخداع بالتزويق، والرضى بأن تقع النقيصة في نفس الصّورة. وإنّ الخلقة، إذا أكثر فيها من الوشم والنقش، وأثقل صاحبها بالحلي والوشي، قياس الحلي على السيف الدّدان (١)، والتوسّع في الدعوى بغير برهان، كما قال: [من الطويل]إذا لم تشاهد غير حسن شياتها … وأعضائها فالحسن عنك مغيّب (٢)وقد تجد في كلام المتأخرين الآن كلاما حمل صاحبه فرط شغفه بأمور ترجع إلى ما له اسم في البديع، إلى أن ينسى أنّه يتكلم ليفهم، ويقول ليبين، ويخيّل إليه أنه إذا جمع بين أقسام البديع في بيت فلا ضير أن يقع ما عناه في عمياء، وأن يوقع السامع من طلبه في خبط عشواء، وربّما طمس بكثرة ما يتكلّفه على المعنى وأفسده، كمن ثقّلالعروس بأصناف الحلي حتى ينالها من ذلك مكروه في نفسها (٣).(١) الددان من السيوف: نحو الكهام. وقال ثعلب: هو الذي يقطع به الشجر، وهو عند غيره إنما هو المعضد، وسيف كهام وددان بمعنى واحد.(٢) البيت للمتنبي في ديوانه: ٢/ ٢٣٠، من قصيدة أغالب فيك الشوق، وقبله:وما الخيل إلا كالصديق قليلة … وإن كثرت في عين من لا يجربوالبيت في الإيضاح: ٣٤٦، تحقيق د. عبد الحميد هنداوي، طبعة مؤسسة المختار. والشيات:جمع شية وهي كل لون في الشيء مخالف معظم لونه الأصلي والضمير للخيل التي يصفها.(٣) لا يفهم من هذا الكلام أن عبد القاهر يمنع من التحسين اللفظي أو يقف معارضا له، بل إن ذمه منصب على من بالغ في هذا الأمر حتى جعل هذا التحسين همّه ودأبه ونسي غرضه، وتناسى وظيفة هذا التحسين ودوره في تحقيق مطابقة الكلام لمقتضى الحال خلافا لمتأخري البلاغيين الذين قصروا دور المحسنات اللفظية على وظيفة التزيين والتحسين دون أن يكون لها أدنى دور في تحقيق المطابقة، شأنها في ذلك شأن العلمين الآخرين (المعاني والبيان) وقد فصلت القول في هذه القضية في أكثر من موضع من كتبي، من ذلك الفصل الذي عقدته لذلك في رسالتي للماجستير عن الجهود البلاغية للإمام الطيبي، ط مكتبة نزار الباز، مكة المكرمة. وقد بينت فيها أن تلك المحسنات منها ما هو بليغ، ومنها ما هو مطابق، ومنها ما هو متكلف، فليراجع ما كتبناه هنالك.