el-Meselü's-Sâir fî Edebi'l-Kâtib ve'ş-Şâ'ir, İbnü'l-Esîr Ziyâüddîn Ebü'l-Feth [Nasrullah b. Muhammed b. Abdilkerîm eş-Şeybânî, el-Cezerî, İbnü'l-Esîr el-Kâtib olarak bilinir, ö. 637] tarafından telif edilmiş olup Muhammed Muhyiddîn Abdülhamîd [ö. 1392] tarafından tahkik edilmiştir. Eser, belâgat ilmine dairdir. Neşreden: el-Mektebetü'l-Asriyye li't-Tıbâati ve'n-Neşr, Beyrut. Yayın yılı: 1420. Kitabın numaralandırması basılı nüshaya uygundur. Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
المثل السائر في أدب الكاتب والشاعر ت محيي الدين عبد الحميد (ابن الأثير، ضياء الدين أبو الفتح)القسم: البلاغةاسم الكتاب: المثل السائر في أدب الكاتب والشاعرالمؤلف: نصر الله بن محمد بن محمد بن عبد الكريم الشيباني، الجزري، أبو الفتح، ضياء الدين، المعروف بابن الأثير الكاتب (ت ٦٣٧ هـ)المحقق: محمد محي الدين عبد الحميد [ت ١٣٩٢ هـ]الناشر: المكتبة العصرية للطباعة والنشر - بيروتعام النشر:١٤٢٠ هـ[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
İkinci Cüz
Dördüncü Nev': İltifat Hakkında
Bu nev', Beyan ilminin etrafında dönüp dolaştığı, belâgatin dayandığı ve silsile hâlinde kendisine dayandırılan (yu‘an‘anu ‘anhâ) özüdür. Hakikati, insanın sağına ve soluna iltifatından alınmıştır; kimi zaman şöyle, kimi zaman böyle yüzünü çevirir. Keza bu nev', bilhassa söz konusu olduğunda böyledir; çünkü onda bir sîgadan diğerine geçilir: Hazır muhatap sîgasından gaibe veya gaibden hazıra; mazi fiilden müstakbele veya müstakbelden maziye geçiş gibi yahut aşağıda tafsilatıyla gelecek diğer geçişler. Ayrıca "Arabiyenin şecaatı" diye anılır. Bunun sebebi şecaatin cesaret/ileri atılma olmasıdır; şu ki şecaatli adam başkasının yapamadığını yapar, başkasının giremediği yere girer. İşte sözdeki bu iltifat da böyledir; zira Arap dili bu hususta diğer dillerden ayrılır, ona mahsustur.
Üç kısma ayrılır:
Birinci Kısım: Gaibden hitaba ve hitaptan gaibe dönüş hakkındadır.
Bil ki bu fenne mensup olanların ekserisi, gaibden hitaba ve hitaptan gaibe geçiş sorulduğunda: "Arapların kelâm üslûplarındaki âdeti böyleydi," derler. Bu söz, denildiği gibi, körlerin değneğidir. Hâlbuki biz Arapların bu geçişi hangi sebeple kastettiklerini soruyoruz.
Zemahşerî (r.a.) şöyle dedi: Gaibden hitaba dönüş, sözde çeşitlilik (tefennün) sağlamak, üslûptan üslûba geçmek, dinleyicinin faaliyetini canlandırmak ve ona yönelik dikkatini uyandırmak için kullanılır.
Mesele onun söylediği gibi değildir, çünkü sözde üslûptan üslûba geçiş, eğer
الجزء الثانيالنوع الرابع في الالتفاتوهذا النوع ما يليه خلاصة علم البيان التي حولها يدندن، وإليها تستند البلاغة، وعنها يعنعن، وحقيقته مأخوذة من التفات الإنسان عن يمينه وشماله، فهو يقبل بوجهه تارة كذا وتارة كذا، وكذلك يكون هذا النوع من الكلام خاصة؛ لأنه ينتقل فيه عن صيغة إلى صيغة، كالانتقال من خطاب حاضر إلى غائب، أو من خطاب غائب إلى حاضر. أو من فعل ماض إلى مستقبل، أو من مستقبل إلى ماض، أو غير ذلك مما يأتي ذكره مفصلا، ويسمى أيضا «شجاعة العربية» وإنما سمي بذلك لأن الشجاعة هي الإقدام، وذاك أن الرجل الشجاع يركب ما لا يستطيعه غيره، ويتورّد ما لا يتورّده سواه، وكذلك هذا الالتفات في الكلام؛ فإن اللغة العربية تختص به دون غيرها من اللغات.وهو ينقسم إلى ثلاثة أقسام:القسم الأول:في الرجوع من الغيبة إلى الخطاب، ومن الخطاب إلى الغيبة.اعلم أن عامة المنتمين إلى هذا الفن إذا سئلوا عن الانتقال عن الغيبة إلى الخطاب وعن الخطاب إلى الغيبة، قالوا: كذلك كانت عادة العرب في أساليب كلامها، وهذا القول هو عكّاز العميان، كما يقال، ونحن إنما نسأل عن السبب الذي قصدت العرب ذلك من أجله.وقال الزمخشري رحمه الله: إن الرجوع من الغيبة إلى الخطاب إنما يستعمل للتفنن في الكلام، والانتقال من أسلوب إلى أسلوب، تطرية لنشاط السامع، وإيقاظا للإصغاء إليه.وليس الأمر كما ذكره، لأن الانتقال في الكلام من أسلوب إلى أسلوب إذا لم
Bu, ancak dinleyicinin dikkatini canlandırma ve onu dinlemeye teşvik etme amacı taşır. Çünkü bu, dinleyicinin tek bir üsluptan sıkılarak farklı bir üsluba geçilmesiyle dinleme hevesi bulduğuna delâlet eder. Hâlbuki bu, söz hakkında bir kusurdur, onu övme değildir; zira söz güzel olsaydı sıkıcı olmazdı. Zemahşerî'nin ileri sürdüğü görüşü kabul etsek bile, bu yalnızca uzun sözlerde söz konusu olurdu. Oysa biz durumun bunun aksine olduğunu görüyoruz; çünkü Kur'an-ı Kerîm'in pek çok yerinde gıyâbdan hitâba veya hitâbdan gıyâba geçiş (iltifât) vâki olmuştur ve her iki tarafın toplamı on kelime veya daha azını bulmaktadır. Zemahşerî'nin üsluptan üsluba geçiş hakkındaki sözünün anlamı, bu geçişin ancak geçilen ve geçilen üsluplar arasında farklılık oluşturma kastıyla kullanıldığı, yoksa daha güzel olanı kullanma kastıyla olmadığıdır. Buna göre eğer tamamında îcâz kullanılan ve ondan başka bir üsluba geçilmeyen, yahut tamamında ıtnâb kullanılıp ondan geçilmeyen, her iki tarafın da yerli yerinde olduğu bir söz bulursak, "Bu güzel değildir" deriz; çünkü onda üsluptan üsluba geçiş yoktur. Bu ise üzerinde durulması gereken, problemli bir sözdür (fîhi mâ fîh). Zemahşerî gibi fesâhat ve belâgat ilmini bilen birinin bu noktayı nasıl gözden kaçırdığını anlamıyorum. Bana göre bu hususta şudur: Hitâbdan gıyâba veya gıyâbdan hitâba geçiş, ancak onu gerektiren bir fayda için olur. Bu fayda ise üsluptan üsluba geçişin ötesinde bir maksattır. Ancak bu fayda belirli bir sınırla sınırlandırılamaz ve bir kurala bağlanamaz. Fakat bu geçişlerden bazı örneklere işaret edilir, böylece diğerleri onlara kıyas edilir. Zira biz gıyâbdan hitâba geçişin muhatabı yüceltmek için kullanıldığını görmekteyiz. Sonra aynı şeyin, yani birincinin zıddı olan hitâbdan gıyâba geçişte de kullanıldığını görmekteyiz. O zaman anlarız ki bu tür sözü kullanmayı gerektiren maksat tek bir şekilde cereyan etmez. Aksine o, sadece kastedilen manaya önem vermeye bağlıdır. Bu mana ise sayılamayacak kadar çok kollara ayrılır. Ancak bu geçiş, içinde bulunulan duruma göre getirilir. Bunu aşağıda zikredeceğim bir kısım misallerle açıklayacağım. Gıyâbdan hitâba dönüşe gelince, Allah Teâlâ'nın Fâtiha Sûresi'ndeki şu kavli gibidir: "Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Er-Rahmâni'r-Rahîm. Mâliki yevmi'd-dîn. İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteîn. İhdina's-sırâta'l-müstakîm. Sırâtallezîne en'amte aleyhim..." Bu, gıyâbdan hitâba bir dönüştür.
يكن إلا تطرية لنشاط السامع وإيقاظا للإصغاء إليه؛ فإن ذلك دليل على أنّ السامع يمل من أسلوب واحد فينتقل إلى غيره ليجد نشاطا للاستماع، وهذا قدح في الكلام، لا وصف له؛ لأنه لو كان حسنا لما مل، ولو سلمنا الى الزمخشري ما ذهب إليه لكان إنما يوجد ذلك في الكلام المطوّل، ونحن نرى الأمر بخلاف ذلك؛ لأنه قد ورد الانتقال من الغيبة إلى الخطاب، ومن الخطاب إلى الغيبة، في مواضع كثيرة من القرآن الكريم، ويكون مجموع الجانبين مما يبلغ عشرة ألفاظ، أو أقل من ذلك، ومفهوم قول الزمخشري في الانتقال من أسلوب إلى أسلوب إنما يستعمل قصدا للمخالفة بين المنتقل عنه والمنتقل إليه، لا قصدا لاستعمال الأحسن، وعلى هذا فإذا وجدنا كلاما قد استعمل في جميعه الإيجاز ولم ينتقل عنه، أو استعمل فيه جميعه الإطناب ولم ينتقل عنه، وكان كلا الطرفين واقعا في موقعه؛ قلنا: هذا ليس بحسن؛ إذ لم ينتقل فيه من أسلوب إلى أسلوب، وهذا قول فيه ما فيه، وما أعلم كيف ذهب على مثل الزمخشري مع معرفته بفن الفصاحة والبلاغة.والذي عندي في ذلك أن الانتقال من الخطاب إلى الغيبة، أو من الغيبة إلى الخطاب؛ لا يكون إلا لفائدة اقتضته، وتلك لفائدة أمر وراء الانتقال من أسلوب إلى أسلوب، غير أنها لا تحدّ بحدّ، ولا تضبط بضابط، لكن يشار إلى مواضع منها ليقاس عليها غيرها؛ فإنا قد رأينا الانتقال من الغيبة إلى الخطاب قد استعمل لتعظيم شأن المخاطب، ثم رأينا ذلك بعينه وهو ضد الأول قد استعمل في الانتقال من الخطاب إلى الغيبة، فعلمنا حينئذ أن الغرض الموجب لاستعمال هذا النوع من الكلام لا يجري على وتيرة واحدة، وإنما هو مقصور على العناية بالمعنى المقصود، وذلك المعنى يتشعّب شعبا كثيرة لا تنحصر، وإنما يؤتى بها على حسب الموضع الذي ترد فيه.وسأوضح ذلك في ضرب من الأمثلة الآتي ذكرها.فأما الرجوع من الغيبة إلى الخطاب فكقوله تعالى في سورة الفاتحة:الحمد لله رب العالمين. الرحمن الرحيم. مالك يوم الدين. إياك نعبد وإياك نستعين اهدنا الصراط المستقيم. صراط الذين أنعمت عليهمهذا رجوع من الغيبة إلى
Birinci Cilt
Bismillâhirrahmânirrahîm
Mukaddime
Hamd, Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, Resûlullah (s.a.v.)'e, onun âline ve ashâbına olsun.
Emmâ ba‘d: Muhakkak ki bende, Arapçaya olan muhabbet ve ona karşı duyduğum şiddetli heves, beni güçlüklere katlanmaya, tehlikeleri ve korkunç durumları göze almaya, kıymetli iki şeyi —vakti ve rahatı— feda etmeye sevk edecek derecededir.
Ve ben, bu dil ile ilgili olarak, uzun seyahatlerden sonra ailesinin yanında karar kılan (asâ’et-terhâl’i bırakan) bir garîbin yahut uzun bir ayrılıktan sonra sevgilisine kavuşan ve uzun süren bir uzaklaşma ile cehd ü gayretten sonra ona vasıl olan bir âşığın duyduğu sevincin onda birine bile ulaşamayacak bir sevinç duymaktayım.
Kendime bu dil için, gücümün yettiği ölçüde hizmet etmeyi vazife edindim. Bu uğurda, seleflerimizden —bu dilin âlimlerinden— olan zâtların kitaplarına yönelmek, onları tahkik edip müelliflerinin ellerinden çıktığı hâle —nâsihlerin tahrifine ve nâşirlerin tashifine yahut silmelerine uğramadan önceki hâline— iade etmeye çalışmaktan daha asil bir gaye, daha yüce bir hedef ve Allah katında daha makbul bir amel bulamadım.
Bu vesileyle şu dört hasleti bir araya getirmek istedim:
Birincisi: Nefis gururundan ve telifle övünmekten uzak durmak.
İkincisi: Bu ümmetin gençlerine, atalarımızdan miras aldığımız mirasımızı —ki onlar, insanların tamamının cehâlet çöllerinde şaşkın şaşkın dolaştığı ve hayvan sürüsü gibi yaşadığı bir devirde dünyanın önderleri ve söz sahipleri idiler— göstermek. Şurası muhakkak ki bugün gençlerimizin, bu hazineleri varakçıların ve kitap tacirlerinin onlar için seçtiği görünümüyle okumaya sabır ve tahammülleri yoktur. Göz alıcı bir görünüme ve güzel bir rivâyete sahip kitapları onların önüne koymak, onları karıştırmalarını ve içlerindeki ilimden istifade etmelerini sağlamak isabetli bir görüştür.
الجزء الأولبسم الله الرحمن الرحيم*المقدمةالحمد لله، والصّلاة والسّلام على رسول الله، وعلى آله وصحبه وسلّم.أمّا بعد؛ فإنّ بي من حبّ العربيّة والشغف بها ما يدفعني إلى احتمال المصاعب والرّضا بركوب المخاطر والأهوال، وبذل النفيسين الوقت والراحة.وإني لأجد من السرور بهذا ما لا يبلغ معشاره غريب ألقى بين أهله عصا الترحال، أو محبّ لقي حبيبه بعد طول افتراق، وواصله بعد طول تجنّ وجهود.وقد أخذت على عاتقي أن أقوم لهذه اللغة بما يسعه جهدي من خدمة، فلم أجد أنبل مقصدا، ولا أسمى غرضا، ولا أقرب عند الله قبولا؛ من أن أتوفّر على كتب أسلافنا من علماء هذه اللغة، فأحققها وأحاول ردّها إلى الصورة التي خرجت عليها من أيدي مؤلّفيها قبل أن يصيبها تحريف النسّاخ وتصحيف الناشرين، أو مسحهم.وأردت أن أجمع بذلك بين خلال أربع:أولاها: أن أبتعد عن الغرور بالنفس والتفاخر بالتأليف.وثانيتها: أن أظهر شباب هذه الأمة على تراثنا الذي ورثناه عن آباء لنا كانوا قادة العالم وأهل الرأي فيه يوم كان الناس كلهم يتيهون في بيداوات الجهالة ويعيشون عيش السائمة والأنعام، وأنا أعلم أنّ شبابنا اليوم ليس لهم الصبر والجلد على قراءة هذه الذخائر في منظرها الذي يختاره لهم الورّاقون وتجار الكتب، وأن من حسن الرأي أن نضع بين أيديهم كتبا بهيجة المنظر بديعة الرّواية؛ ليقلبوا عليها، وينتفعوا بما فيها من علم.
Üçüncüsü: Atalarımızın kadr u kıymetini eksiltenler ve onlara dil uzatanlar için şu gerçeği ispat etmektir ki, o ataların haiz olduğu şan ü şeref, evlâdın iftihar edebileceği mertebededir. Nitekim ince belli, uzunca bir dilbere, ailesinin cimriliği, pintiliği ve kendilerinin hasisliği asla zarar vermez. Onun güzelliğine, yırtık pırtık elbiseler içinde görünmesi de gölge düşürmez. Ancak, onun nasibi olan kişiye düşen vazife, o dilberin üzerindeki ihmal tozunu silküp atmak ve onu en görkemli ipeklilerle süslemektir ki, Allah'ın ona bahşettiği eşsiz fitne ve güzellik zuhur etsin.
Dördüncüsü: Milletlerin önderleri ve bu âlemin efendileri olduğumuz günlerdeki eski nişânelerimize dönmek için dayanışma ve yardımlaşmaya en ziyade muhtaç olduğumuz bir vakitte, kusur ve ihmalle itham edilmeyi kendimden nefyetmektir. Bütün Arap memleketlerinin, birlik yolunda hissiyât ve maarif ittihadından başka çaresi yoktur. Bizi bu gayeye en yakın kavuşturacak yol ise, eski maarifimize dönmek ve ilmin bütün şubelerinde nefislerimize ve kalblerimize en yakın olanı seçmektir.
Bu makamda sana şu hakikati hatırlatmadan geçemem ki, sen bunu ya gaflete düşürürsün yahut karşına çıkınca şüpheye kapılırsın. Bilmeni isterim ki, seleflerimizin kitaplarından birini tahkik eden bir kimsenin sarfettiği gayret, modern bir kitap telif eden bir kimsenin sarfettiği gayretten aşağı değildir. Bilakis şunu açıkça ifade ederim ki, birincinin gayreti ikincininkinden üstündür. Şu ikisi arasında büyük fark vardır: Biri, maarife yönelir, dilediğini seçer, dilediğini terk eder, sonra seçtiklerini hoşuna giden bir üslupla ifade eder. Diğeri ise, önündeki metni yüzlerce yıl önce sahibinin seçtiği üslupla aynen tesbit etmek zorundadır; üstelik bu metin, tashîf ve tahrîflerin çirkinleştirdiği, birbirini takip eden kâtib ve saffâfların elinde pek çok değişikliğe uğramış ifadelerle doludur ki, bunların çoğunun ilimle ne yakından ne uzağdan alâkası vardır.
Bugün senin önüne koyduğum kitap, belâgat ilminde edîb kâtib Ebü’l-Feth Nasrullah Ziyâüddîn b. Ebî’l-Kerem Muhammed b. Muhammed b. Abdilkerîm b. Abdi’l-Vâhid eş-Şeybânî (İbnü’l-Esîr) tarafından telif edilmiş olan «el-Meselü’s-Sâir fî Edebi’l-Kâtib ve’ş-Şâir» adlı eserdir. Bu kitap, «öyle bir eserdir ki, müellifi onda her şeyi toplamış ve iyice zabtetmiştir; kitâbet sanatına dâir hiçbir şey bırakmamış, hepsini zikretmiştir»(1). Bu kitap öyle bir adamın eseridir ki…
وثالثتها: أن أثبت لهؤلاء الذين ينتقصون من قدر آبائنا وينالون منهم أنّ لأولئك الآباء من المجد والمنزلة ما يفاخر به الأبناء؛ وليس يضير الغادة الهيفاء ضنانة أهلها وبخلهم ولؤم أنفسهم، ولا يغض من جمالها أن تظهر في أطمار مهلهلة ولكنّ على من تكون من نصيبه أن ينفض عنها غبار الإهمال، ويجلوها في فاخر الديباج؛ ليظهر له بديع ما أنعمها الله من فتنة وجمال.ورابعتها: أن أنفي عن نفسي تهمة التقصير في وقت نحن أحوج ما نكون إلى التساند والتضافر على إعادة رسومنا الدارسة إلى ما كانت عليه يوم كنا قادة الشعوب وسادة هذا العالم؛ وليس للبلاد العربية كلها من بدّ أن تسلك لوحدتها طريق الاتحاد في المشاعر والمعارف، وأقرب ما يصل بنا إلى هذه الغاية معاودة معارفنا القديمة مع اختيار أقربها إلى أنفسنا وقلوبنا في فروع العلم كلها.ولا يسعني في هذا المقام إلا أن أنبّهك إلى حقيقة قد تغفلها أو تتشكك فيها إذا عرضت لك؛ أحبّ أن تعلم أن الجهد الذي يبذله من يحقق كتابا من كتب أسلافنا لا يقل عن الجهد الذي يبذله مؤلف كتاب حديث، بل أنا أجاهر بأن جهد الأول فوق جهد الثاني، وفرق بين من يعمد إلى المعارف فيختار منها ما يشاء ويدع منها ما يشاء، ثم يعبر عما اختاره بالأسلوب الذي يرضاه، وبين آخر لا يسعه إلّا إثبات ما بين يديه بالأسلوب الذي اختاره صاحبه منذ مئات السنين، وهو بين عبارات شوّهها التحريف وغيّر الكثير منها تعاقب أيدي الكتاب والصفافين، وأكثرهم ممن لا يتصل بالعلم من قريب أو بعيد.والكتاب الذي أضعه اليوم بين يديك هو كتاب «المثل السائر، في أدب الكاتب والشاعر» الذي صنّفه في علم البلاغة الأديب الكاتب أبو الفتح نصر الله ضياء الدين بن أبي الكرم محمد بن محمد بن عبد الكريم بن عبد الواحد الشيباني، المعروف بابن الأثير؛ وهو كتاب «جمع فيه فأوعى. ولم يترك شيئا يتعلق بفن الكتابة إلا ذكره» «١» وهو كتاب امرىء:
Belağat türleri ona itaat etti, böylece doğru bir yoldan şiire ulaştı «1». Bu kitapta müellifin hal tercümesi hakkında konuşurken görüşlerimizi öğreneceksin. Fakat burada sana bu kitaptaki çalışmamızı zikrediyoruz ki, onu şu hâliyle—ki Arapça kitapların, hatta genel olarak İslam kültürü kitaplarının bu şekilde çıkmasını temenni ediyoruz—neşrederken harcadığımız olağanüstü gayretin miktarını anlayasın. Böylece atalarımızı doğru üretimin azlığı ile itham eden yalancıların dilleri kesilsin. Ve eğer onlardan biri onlara itiraf ederse, bu itirafının yanında üretimin sınırlı olduğunu, üreticinin şahsiyetinin eserde bulunmadığını, istiklâl ve fikrî hürriyete dair bir delil olmadığını söyler. Oysa aynı kişi onların ürünlerine ve zihinlerinin özüne el koyar, onları intihal eder ve kendine nisbet eder; halk yığınlarının ve avamın bunu bilmeyeceğinden emindir; çünkü onlar bu kitapları okumazlar. Şimdi bu kitabın neşri üzerinde çalışmak benim fikrim değildi. Zira diğer Arapça kitapların öne geçirilmeye daha layık ve daha faydalı olduğunu düşünüyordum. Çünkü bu kitap daha önce defalarca Bulak'ta ve Bulak dışında basılmıştı ve ondan istifade edenler Arapça okuyucularının küçük bir kısmıdır; onlar—veya çoğu—ondan olduğu haliyle istifade edebilecek durumdadır. Fakat bazı kardeşlerim benden bu kitabın, Arapça kitaplardan neşredeceğim şeylerin önünde olmasını rica ettiler. Bana dediler ki: O ve ilim tahsiliyle uğraşanların çoğu, ifadelerinin tashihinde zorluk ve meşakkat çekiyorlar; zira bu ifadeleri tahrif ve çirkinleştirme afetleri sarmış. Ben de kabul edeceğime dair söz verdim. Bu ahdi kendime verdiğimde işin kolay olduğunu sanıyordum. Fakat kitabın asıllarını gözden geçirmeye başladığımda akıl almaz şeyler gördüm: Çirkinleştirilmiş ifadeler; aslından çok uzaklaştırılmış, tahrif edilmiş şahıs isimleri; kitabı ele alan ellerin değiştirdiği hadis-i şerif ve Arap şiiri metinleri; ve daha okurken göreceğin başka şeyler. Bunu görünce iş beni dehşete düşürdü ve devam etme konusunda çok tereddüt ettim. Fakat verdiğim sözü bozmak istemedim; yahut başladığım işi tamamlama hususunda azmimin zayıflamasını istemedim.
أطاعته أنواع البلاغة فاهتدى … إلى الشّعر من نهج إليه قويم «١»وستقف على رأينا في هذا الكتاب عند الكلام على ترجمة المؤلف، ولكنا نذكر لك ههنا عملنا في هذا الكتاب لتدرك مقدار الجهد المضني الذي بذلناه في إخراجه على هذه الصورة التي نتمنى أن تخرج عليها كتب العربية، بل كتب الثقافة الإسلامية عامة؛ لتنقطع ألسنة الأفاكين الذين يتهمون آباءنا بقلة الإنتاج الصحيح، وإذا اعترف أحدهم لهم ذكر في جانب اعترافه هذا أن الإنتاج محدود لا أثر فيه لشخصية المنتج، ولا برهان فيه على الاستقلال والحرية الفكرية، في الوقت يسطو هو على إنتاجهم وعصارة أذهانهم فينتحلها وينسبها لنفسه، وهو بمأمن من أن يعرف ذلك سواد الناس ودهماؤهم؛ لأنهم لا يقرءون هذه الكتب.لم يكن من رأيي أن أعمل على نشر هذا الكتاب الآن: فقد كنت أرى أنّ غيره من كتب العربية أحق بالتقديم وأكثر عائدة؛ ذلك لأن الكتاب قد طبع من قبل مرارا في بولاق وفي غير بولاق، ولأن الذين ينتفعون به عدد قليل من قرّاء العربية، وهم- أو أكثرهم- مستطيعون أن ينتفعوا منه على حاله التي كان عليها. ولكن بعض الإخوان رجاني أن يكون هذا الكتاب في مقدمة ما أخرجه من كتب العربية، وذكر لي أنه وكثيرا من المشتغلين بتحصيل العلم يجدون العنت والمشقة في تقويم عبارته التي عدت عليها عوادي المسخ والتشويه؛ فوعدته بأن أقبل؛ وكنت أظن الأمر هينا حين قطعت على نفسي ذلك العهد؛ ولكني حينما شرعت في مراجعة أصول الكتاب وجدت العجب العاجب؛ فمن عبارات مشوهة، إلى أعلام محرّفة تحريفا أبعدها كثيرا عن أصلها؛ إلى نصوص من الحديث النبويّ والشعر العربيّ قد بدّلتها الأيدي التي تناولت الكتاب، إلى غير ذلك بما ستراه في أثناء قراءتك؛ فلما رأيت ذلك هالني الأمر وترددت كثيرا في المضي فيه، ولكني لم أشأ أن أنقض ما قطعته من عهد، أو لم أشأ أن تضعف عزيمتي عن إتمام ما شرعت فيه.
Kitap, defalarca basılmış olmasına rağmen pek çok tahrife uğramıştır. Bu sebeple, onun asıllarını birkaç nüsha üzerinden tetkik etmekten başka çarem yoktu; onda yer alan bütün metinleri ilk kaynaklarına müracaatla kontrol etmekten başka çarem yoktu; sonra müellifin ibarelerini anlamak ve her bir cümlesi üzerinde durmak için teenni ve ihtiyattan başka çarem yoktu. Bu ise meşakkatli bir iş olup yorgunluk ve bitkinlik verir; lakin buna rağmen bu yolda karşılaştığına aldırmayan kimse için kolaylaştırılmıştır. Madem bunların hepsi zaruri idi, ben de bu işe koyuldum ve gayeyi idrak ve neticeye vusul hususunda haris bir kimsenin sebatıyla sebat ettim. Allah'ın yardımı ve tevfikiyle dilediğimi elde ettiğime ve umduğuma ulaştığıma inanıyorum.
Mısır Kütüphanesi'nde (Dâru'l-Kütübi'l-Mısriyye), Ebü'l-Mekârim b. Mansûr el-Bâveşnâ el-Mevsılî tarafından yazılmış ve hicrî 622 yılının Cemâziyelevvel ayının yirmi birinci günü Cumartesi günü tamamlanmış bir nüshanın bir cüzü bulunmaktadır. Bu cüzün başında, müellif hattıyla yazılmış ve yazıldığı yılın Şaban ayında Musul'da kaleme alınmış bir icâzet bulunmaktadır; bu icâzetle Şeyh Ebû Muhammed el-Muzaffer Adudüddin b. Muhammed b. Ali b. Cafer b. Züheyr ed-Dımeşkî'ye icâzet verilmiştir. Ayrıca aynı kütüphanede, alışılmış bir hatla yazılmış tam bir nüsha daha bulunmaktadır; ancak yazıldığı tarih ve âsârî/ilmî değeri hakkında bir şey bilmiyorum. Ben de nüshamı bu iki nüsha üzerinden kontrol ettim; bunlara dipnotlarda 'د' harfiyle işaret edilmiştir.
Değerli dostum, bir şer‘î hâkim olan üstat Şeyh Ahmed Muhammed Şâkir'de ise bir yazma nüsha bulunmaktadır. Bu nüsha, 1093 yılının Cemâziyelâhir ayının yirmi beşinci gününe rastlayan Çarşamba günü gündüzünde tamamlanmıştır; kâtibi ise Muhyiddin b. Nâsıruddin es-Saffûrî'dir. Bu nüsha, Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Ali b. Mihrân el-Kûvesnî tarafından yazılan ve 627 yılının Cemâziyelevvel ayının başında tamamlanan bir nüshadan istinsah edilmiştir. Muhyiddin b. Nâsıruddin es-Saffûrî, kendisinin kopyaladığı nüsha hakkında şöyle demektedir: "Bu nüsha sahihtir; Allah, müellifini ve kâtibini geniş rahmetiyle bağışlasın. Bu tarih itibarıyla, müellifin vefatından on yıl veya ona yakın bir süre önce yazılmıştır." (sözü tamamlandı). Daha sonra son yaprağın kenarında şu yazılmıştır: "Mukabele edilerek..."
الكتاب إذا كثير التحريف برغم أنه طبع مرارا، فما من بدّ لي من مراجعة أصوله على عدة نسخ، وما من بدّ لي من مراجعة جميع ما ورد فيه من النصوص على مصادرها الأولى، ثم ما من بدّ لي من الأناة والرويّة في تفهم عبارات المؤلف والوقوف عند كل جملة منها؛ وذلك أمر شاق يورث الضنى والكلال، ولكنه- مع ذلك- ميسور لمن لا يبالي بما يجد في هذا السبيل؛ ولما لم يكن بد من ذلك كله أقدمت عليه وثابرت فيه مثابرة الحريص على إدراك الغاية والوصول إلى النتيجة؛ وأعتقد أنني أدركت- بمعونة الله وتوفيقه- ما أردت، وبلغت ما أملت.في دار الكتب المصرية جزء من نسخة خطية كتبها أبو المكارم بن منصور الباوشناي الموصلي، وفرغ من كتابته في يوم السبت الحادي والعشرين من شهر جمادى الأولى سنة (٦٢٢) اثنتين وعشرين وستمائة من الهجرة، وفي أول هذا الجزء إجازة بخط المؤلف كتبها بالموصل في شهر شعبان من عام كتابته أجاز بها الشيخ أبا محمد المظفر عضد الدين بن محمد بن علي بن جعفر بن زهير الدمشقي. وفي الدار نسخة كاملة مكتوبة بقلم معتاد، ولم أعرف عن زمن كتابتها ولا عن قيمتها الأثرية شيئا؛ فراجعت نسختي على هاتين النسختين، وهما المرموز لهما في الحواشي بحرف د.وعند صديقي الأستاذ الفاضل الشيخ أحمد محمد شاكر القاضي الشرعي نسخة خطية تمت كتابتها في نهار الأربعاء الموافق اليوم الخامس والعشرين من شهر جمادى الثانية في عام (١٠٩٣) ثلاث وتسعين بعد الألف، وكاتبها محيي الدين بن ناصر الدين الصفوري، وهذه النسخة منقولة عن نسخة كتبها أحمد بن علي بن محمد بن علي بن محمد بن علي بن مهران القويسني وفرغ من كتابتها في مستهل جمادى الأولى من سنة سبع وعشرين وستمائة، ويقول محيي الدين بن ناصر الدين الصفوري في شأن النسخة التي نقل عنها نسخته: «وهي نسخة صحيحة، رحم الله مؤلفها وكاتبها رحمة واسعة، وهي على هذا التاريخ مكتوبة قبل موت المؤلف بعشر سنين أو ما يقرب منها» اه، ثم كتب على حاشية آخر ورقة: «بلغ مقابلة على
«Aslı kendisinden yazılmış olan nüshadır. Allah muvaffak kılandır» [son]. Üstad Şeyh Ahmed Muhammed Şâkir —kitabın neşrine giriştiğimi öğrenince— lütuf buyurarak bu nüshayı bana ödünç verdi; ben de kendi nüshamı onunla karşılaştırdım. İşte bu nüsha kitabın haşiyelerinde (أ) harfiyle gösterilendir. Kitap, hicrî 1282 (bin iki yüz seksen iki) yılında Bulak Matbaası'nda Şeyh Muhammed es-Sabbâğ'ın tashihiyle basılmıştır. İşte bu nüsha kitabın haşiyelerinde (ب) harfiyle gösterilendir. Bulak nüshası dışındaki basma nüshalar ise haşiyelerde (ج) harfiyle gösterilenlerdir. Nüshamı bütün bu nüshalar üzerinden karşılaştırdım. Kitabın ihtiva ettiği bütün metinleri asıl kaynaklarında (mazannihâ el-ûlâ) karşılaştırdım. Hadisi hadis kitaplarının anacıl (ümmühât) kitaplarına, şiiri de şairlerin divanlarına, tabakat ve şiir kitaplarına —meselâ Kitâbü'l-Eğânî, Kitâbü Dîvâni'l-Hamâse ve onun Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Alî el-Hatîb et-Tebrîzî tarafından yapılan şerhi, İbn Kuteybe'nin Tabakātü'ş-Şuarâ'sı, İbn Hallikân'ın Vefeyâtü'l-A'yân'ı ve başkaları— müracaat ettim. Çoğu durumda metnin yerini sana işaret ettim ki istersen ona başvurabilesin. Nüsha farklılıklarını ekseriyetle beyan ettim; kitabın metninde (asıl metin) tespit ettiğim ifadeyi kabul ederken hangi nüshaya dayandığımı da açıkladım. Bütün metinleri —ki oldukça çoktur— harekeledim; garip (anlaşılması güç) kelimelerini de ihtiyaç duyulduğu kadarını açıkladım. Müellifin görüşlerini tartışmayı da, onun zikrettiği şahısların biyografilerini vermeyi de istemedim. Zira bu, kitabın neşri ve elden geldiğince doğru bir suretini ortaya koyma asıl gayesinden bizi çıkarırdı. Kaldı ki kitapta geçen şahıslar, edebiyat ehline bilmesi ve biyografilerine ulaşması güç kimseler değildir (eğer buna ihtiyaç duyarlarsa). Kitabı nefsimin arzuladığı kemal derecesine ulaştırdığımı iddia etmiyorum.
أصله الذي كتب منه والله الموفق» اه. وقد تفضل الأستاذ الشيخ أحمد محمد شاكر- حين علم قيامي على تحقيق الكتاب- فأعارني هذه النسخة فراجعت عليها نسختي هذه، وهي المرموز إليها في حواشي الكتاب بحرف أ.والكتاب مطبوع بمطبعة بولاق عام (١٢٨٢) اثنين وثمانين ومائتين وألف من الهجرة، بتصحيح الشيخ محمد الصباغ، وهذه النسخة هي المرموز إليها في حواشي الكتاب بحرف ب.والنسخ المطبوعة- عدا نسخة بولاق- هي المرموز إليها في الحواشي بحرف ج.راجعت نسختي على هذه النسخ كلها، وراجعت جميع النصوص التي اشتمل عليها الكتاب في مظانها الأولى، فراجعت الحديث على أمهات كتب الحديث، وراجعت الشعر على دواوين الشعراء وكتب التراجم والشعر، مثل كتاب «الأغاني» وكتاب «ديوان الحماسة» وشرحه الذي صنّفه أبو زكرياء يحيى بن علي الخطيب التبريزي، وكتاب «طبقات الشعراء» لابن قتيبة، وكتاب «وفيات الأعيان» لابن خلكان وغيرها، ودللتك في أكثر الأحوال على مكان النص لترجع إليه إن شئت. وبيّنت لك اختلاف النسخ في الكثير الغالب مع بيان النسخة التي اعتمدتها في إثبات العبارة التي أثبتها في صلب الكتاب.وضبطت جميع النصوص، وهي كثيرة جدا، وفسّرت غريبها تفسيرا بقدر ما تمس له الحاجة.ولم أشأ أن أناقش المؤلف في آرائه، كما لم أشأ أن أترجم للأعلام التي ذكرها المؤلف؛ لأن ذلك يخرج بنا عن الغرض الأصلي من تحقيق الكتاب وإخراج صورة صحيحة منه بقدر ما وسعه الجهد، ثم إن الأعلام التي وردت فيه ليست مما يعسر على المتأدبين معرفتها والوصول إلى تراجمها إن كانت بهم حاجة إلى معرفة ذلك.ولا أدّعي أنني بلغت بالكتاب درجة الكمال التي تتوق إليها نفسي،
Bununla birlikte çekinmeksizin iddia ederim ki, bu eserde azımsanmayacak bir gayret sarf ettim; yine iddia ederim ki bu baskı, insanların elden ele dolaştırdığı nüshalar arasında en dakik olanı, müellifin eserden murâd ettiği sûrete en yakın bulunanı ve ehl-i ilmin istinad edebileceği en sahih metindir. Bu çalışmam Arap diyarlarındaki kardeşler nezdinde kabule mazhar olursa, bu Allah Teâlâ'nın nimeti, tevfîki ve fazlındandır. Eğer aksi olursa, mazeretim şudur ki: elinden geleni yaptım ve sarf edebileceğim hiçbir gayreti geri bırakmadım. Kişinin amelinden hissesi, niyetinin güzel olması ve muâden maksada ulaştıran sebepleri hakkıyla yerine getirmesidir; ona, muvaffakiyete ermek veya maksatlarının tamamlanması düşmez. Rabb'im! Ben kuvvet ve kudreti ancak Senden bilirim. Ve Senden, ancak Senin kudretinde olan dünya ve âhiret hayrına beni ulaştırmanı dilerim. Rabb'im! Beni, ana-babamı, evime mümin olarak girenleri, bütün mümin erkek ve kadınları bağışla; zalimlere ise ancak helâktan başka bir şey artırma.
Kahire, 26 Recebü'l-ferd 1358 H. / 10 Eylül 1939 M.
Bunu, Allah Teâlâ'ya istinâd eden Ebû Recâ Muhammed Muhyiddin Abdülhamîd yazdı.
ولكني أدّعي غير متحرّج أنني بذلت فيه جهدا ليس بالقليل، وأدّعي- مع ذلك- أنّ هذه المطبوعة أدقّ ما يتداوله الناس من نسخ الكتاب، وأقر بها إلى الصورة التي أرادها المؤلف منه، وأصحّ ما يعوّل عليه أهل العلم.فإن حاز عملي هذا قبول إخوان في الأقطار العربية فذلك من نعمة الله تعالى وتوفيقه وفضله، وإن كانت الأخرى فمعذرتي أنني بذلت المستطاع، ولم أترك جهدا كان من الممكن أن أبذله؛ وبحسب المرء من عمله أن تحسن نيته، وأن يقوم فيه بالأسباب التي تبلّغ القصد عادة، وليس عليه أن يدرك النجح أو تتم له المطالب.ربّ إني أبرأ من الحول إلا بك، وأسألك أن تبلغ بي من خير الدنيا والآخرة ما لا سلطان عليه إلا لك، ربّ اغفر لي ولوالديّ، ولمن دخل بيتي مؤمنا وللمؤمنين والمؤمنات ولا تزد الظالمين إلا تبارا.القاهرة ٢٦ من رجب الفرد ١٣٥٨ هـ- ١٠ من سبتمبر ١٩٣٩ م كتبه المعتز بالله تعالى أبو رجاء محمد محيي الدين عبد الحميد
el-Meselü’s-Sâir fî Edebi’l-Kâtib ve’ş-Şâir adlı eserin sâhibi İbnü’l-Esîr’in biyografisi (558-637 h.). Nesebi: Ebü’l-Feth Nasrullah Ziyâüddîn b. Ebî’l-Kerem Muhammed b. Muhammed b. Abdülkerîm b. Abdülvâhid eş-Şeybânî, İbnü’l-Esîr, el-Cezerî, el-Mevsılî diye tanınır. Doğumu: Nasrullah b. İbnü’l-Esîr, beş yüz elli sekiz (558) senesi Şâbân ayının yirminci Perşembe günü, Cezîretü İbn Ömer’de dünyaya geldi. Yâkût el-Hamevî ‘nin —ki kendisi üç İbnü’l-Esîr kardeşin çağdaşıdır— belirttiğine göre Cezîretü İbn Ömer: «Musul’un yukarısında bir belde olup araları üç günlük mesafedir; geniş, verimli ve hayırları bol bir rustâkı vardır. Zannımca orayı ilk imar eden, Hasan b. Ömer b. Hattâb et-Tağlibî’dir; kendisi yaklaşık 250 h. senesinde Cezîre’de emirlik ve şöhret sahibiydi. Bu cezireyi Dicle nehri hilal şeklinde bir tarafı hariç çevreler; sonra oraya bir hendek kazılıp su akıtılmış ve üzerine bir değirmen konulmuş, böylece bu hendek vasıtasıyla su adayı her yandan kuşatmıştır.» «1» İbn Hallikân ise şöyle der: «2» «Halkın çoğu buraya Cezîretü İbn Ömer der; İbn Ömer’in kim olduğunu bilmiyorum. Denildiğine göre bu isim, Irak’ın iki bölgesinin emîri Yûsuf b. Ömer es-Sekafî’ye nispet edilir; bununla birlikte
ترجمة ابن الأثيرصاحب كتاب المثل السائر، في أدب الكاتب والشاعر (٥٥٨- ٦٣٧ هـ)نسبه:هو أبو الفتح نصر الله ضياء الدين بن أبي الكرم محمد بن محمد بن عبد الكريم بن عبد الواحد الشّيباني، المعروف بابن الأثير، الجزريّ، الموصليّ.مولده:ولد نصر الله بن الأثير في يوم الخميس العشرين من شعبان عام ثمان وخمسين وخمسمائة؛ بجزيرة ابن عمر.وجزيرة ابن عمر- على ما يقول ياقوت الحموي معاصر أبناء الأثير الثلاثة-: «بلدة فوق الموصل، بينهما ثلاثة أيام، ولها رستاق مخصب واسع الخيرات، وأحسب أن أول من عمرها الحسن بن عمر بن خطاب التغلبي، وكانت له إمرة بالجزيرة وذكر، قرابة سنة ٢٥٠ هـ، وهذه الجزيرة تحيط بها دجلة إلا من ناحية واحدة شبه الهلال؛ ثم عمل هناك خندق أجري فيه الماء، ونصبت عليه رحى فأحاط بها الماء من جميع جوانبها بهذا الخندق» «١» ويقول ابن خلكان «٢» : «أكثر الناس يقولون إنها جزيرة ابن عمر، ولا أدري من ابن عمر، وقيل إنها منسوبة إلى يوسف بن عمر الثقفي أمير العراقين؛ ثم إني
Bu hususta isabetli bilgiye ulaştım: Burası, Musul a‘mâlinden Berkua‘îd halkından olup onu bina eden Abdülazîz b. Ömer‘e nisbetle (Cezîre-i İbn Ömer) diye anılmıştır. Bazı tarihlerde buranın, İbn Ömer‘in iki oğlu Evs ile Kâmil‘e ait bir cezîre olduğunu gördüm; fakat onların kim olduklarını da bilmiyorum. Daha sonra İbnü‘l-Müstevfî‘nin Târîh‘inde, Ebü‘s-Saâdât el-Mübârek b. Muhammed‘in (ki kendisi, hal tercümesini vereceğimiz Nasrullah b. el-Esîr‘in kardeşidir) hal tercümesinde, onun, Ömer b. Evs es-Sa‘lebî‘nin oğulları Evs ve Kâmil‘e ait olan bu Cezîre‘den olduğunu gördüm. Buna göre İbnü‘l-Esîr‘in nisbesindeki “el-Cezerî” tabiri, işte bu Cezîre-i İbn Ömer‘e nisbeti ifade etmektedir.
Neş‘eti ve Hayatı:
Ebü‘l-Feth Nasrullah b. el-Esîr, Cezîre-i İbn Ömer‘de yetişti, ardından babasıyla birlikte Musul‘a geçti. Orada Kur‘ân-ı Kerîm‘i ezberlemek ve ilim tahsil etmekle meşgul oldu; Kur‘ân‘ı, pek çok hadîs-i şerîfi, nahiv, lügat ve beyân ilimlerinden makbul bir miktarı, ayrıca kadîm ve cedîd şiirden hayli bir kısmını hıfzetti.
Kendisinde bu âletler (ilim araçları) kemâle erince, Receb (Rebîülevvel) 587‘de (Mart 1191) Sultan el-Melik en-Nâsır Ebü‘l-Muzaffer Salâhaddîn Yûsuf b. el-Emîr Necmüddîn Eyyûb b. Şâdî b. Mervân‘ın huzuruna gitmek üzere yola çıktı. Bu esnada Kādî el-Fâdıl Ebû Alî Abdürrahîm b. Alî b. Muhammed b. Hasan el-Lahmî el-Beysânî‘den yardım istedi; zira o günlerde Kādî, Salâhaddîn nezdinde en itibarlı kişiydi. Kādî, onu aynı senenin Cemâziyelâhir ayında Salâhaddîn‘in hizmetine ulaştırdı. Ne var ki onun Salâhaddîn‘in hizmetinde ikâmeti uzun sürmedi. Nihayet Melikü‘l-Efdal Nûreddîn Alî b. Salâhaddîn Yûsuf b. Eyyûb, babası Salâhaddîn‘e bir mektup göndererek İbnü‘l-Esîr‘in kendisine gönderilmesini talep etti. Bunun üzerine Salâhaddîn, İbnü‘l-Esîr‘i ya kendi hizmetinde kalmak yahut oğlu Nûreddîn‘in hizmetine geçmek hususunda serbest bıraktı. O da Nûreddîn‘in hizmetine intikal etmeyi tercih ederek aynı senenin Şevvâl ayında onun yanına gitti. O günlerde henüz yirmili yaşlarının sonunda olan genç bir delikanlıydı. Melikü‘l-Efdal onu vezirliğe getirdi; böylece onun nezdinde durumu iyileşti.
ظفرت بالصواب في ذلك، وهو أن رجلا من أهل برقعيد من أعمال الموصل بناها وهو عبد العزيز بن عمر، فأضيفت إليه، ورأيت في بعض التواريخ أنها جزيرة ابني عمر أوس وكامل، ولا أدري أيضا من هما، ثم رأيت في تاريخ ابن المستوفي في ترجمة أبي السعادات المبارك بن محمد (هو أخو نصر الله بن الأثير الذي نترجمه) أنه من جزيرة أوس وكامل ابني عمر بن أوس الثعلبي» .فالجزريّ في نسب ابن الأثير نسبة إلى جزيرة ابن عمر هذه.نشأته وحياته:نشأ أبو الفتح نصر الله بن الأثير بجزيرة ابن عمر، ثم انتقل مع والده إلى الموصل، وبها اشتغل بحفظ القرآن الكريم وتحصيل العلوم، فحفظ القرآن، وكثيرا من الأحاديث النبوية، وطرفا صالحا من النحو واللغة وعلم البيان، وشيئا كثيرا من الشعر قديمه وحديثه.ولما كملت له الأدوات قصد في شهر ربيع الأول من عام سبع وثمانين وخمسمائة جناب السلطان الملك الناصر أبي المظفر صلاح الدين يوسف ابن الأمير نجم الدين أيّوب بن شادي بن مروان؛ فاستعان بالقاضي الفاضل أبي علي عبد الرحيم بن علي بن محمد بن حسن اللخميّ البيسانيّ «١» ، وهو يومئذ آثر الناس عند صلاح الدين؛ فوصله القاضي بخدمة صلاح الدين في جمادى الآخرة من العام نفسه، ولم تطل به الإقامة في خدمة صلاح الدين، حتى أرسل الملك الأفضل نور الدين علي بن صلاح الدين يوسف بن أيوب، إلى أبيه صلاح الدين، يطلب أن يرسل إليه ابن الأثير، فخيّره صلاح الدين بين أن يقيم في خدمته وأن ينتقل إلى خدمة ولده نور الدين؛ فاختار أن ينتقل إلى خدمة نور الدين، فمضى إليه في شوال من العام نفسه، وهو يومئذ شاب لم يكمل العقد الثالث من عمره؛ فاستوزره الملك الأفضل، وحسنت حالته عنده.
Melikü'l-Efdal, babasının vefatından sonra Dımaşk meliki olunca, Ziyâüddîn b. el-Esîr vezirliği bağımsızca deruhte etti; halkın işleri ona tevdi edildi ve her hususta itimâd ona olmaya başladı.«1» Ziyâüddîn ise sîrette fena bir yol tuttu. İbn Tağrıberdî, en-Nücûmü'z-Zâhire'de şöyle der:«2» Askerlerin kalpleri Mısır'a müştak oldu, nihayet oraya hareket ettiler; Melikü'l-Azîz İmâdüddîn Osman b. Selâhaddîn onları istikbâl etti ve ikramda bulundu. Askerler Dımaşk'tan ayrılınca Melikü'l-Efdal, devlet işlerini veziri İbnü'l-Esîr ile hâcibi Cemâlüddîn Muhâsin b. el-Acemî'ye tevdi etti; hâlbuki ikisinden biri diğerinden daha iyi siyasete sahip değildi; böylece onun işlerini bozdular ve devletinin zevaline sebep oldular.«3» Denir ki:«4» El-Efdal (ülkeden) çıktığında memleket halkı Ziyâüddîn b. el-Esîr'i öldürmeye kalkıştı; hâcib İbnü'l-Acemî onu üzeri kilitli bir sandık içinde gizlice çıkardı, sonra ona katıldı ve beraberinde Mısır'a götürdü. Ve denir ki: Melikü'l-Efdal doğu memleketlerine döndüğünde Ziyâüddîn'den kendisiyle birlikte çıkıp hizmetine dönmesini talep etti; fakat o, kendisini hedef alan bir topluluktan korktuğu için bunu kabul etmedi. Melikü'l-Efdal Sâmesât'ta (Samsat) yerleşince Ziyâüddîn onun hizmetine döndü. Ancak yanında uzun süre kalmadı, ondan ayrılmakta gecikmedi ve Melikü'l-Efdal'in kardeşi olan Haleb hâkimi Melikü'z-Zâhir Gāzî'nin hizmetine girdi. Onun yanında da fazla kalmadı ve işleri düzelmedi. Bunun üzerine Musul'a döndü; orada da durumu düzelmeyince Musul'dan ayrılıp Erbil'e gitti; sonra orayı terk edip Sincar'a geçti; ardından tekrar Musul'a döndü ve orayı ikametgâh edindi; Melikü'l-Kâhir İzzüddîn Mes‘ûd b. Nûreddin Arslan Şah'ın oğlu olan Nâsırudîn Mahmûd için inşâ (resmî yazışma) kaleme aldı. Takıyyüddîn Ahmed b. Ali el-Makrîzî, Kitâbü's-Sülûk'unda der ki:«5» El-Efdal, vezir Ziyâüddîn Nasrullah b. Muhammed b. el-Esîr'i vezir edindi ve bütün işlerini ona havale etti; bunun üzerine (vezir), ona babasının emirlerini ve ileri gelen adamlarını kovmayı ve başka emirler edinmeyi hoş gösterdi; bunun üzerine ondan ayrılan bir topluluk oldu; bunlar arasında Emîr Fahrüddîn Cehârkes ile Fârisüddîn Meymûn el-Kasrî de vardı,
ولما خلص للملك الأفضل ملك دمشق بعد وفاة أبيه: «استقلّ ضياء الدين بن الأثير بالوزراة، وردّت أمور الناس إليه، وصار الاعتماد في جميع الأحوال عليه» «١» فأساء ضياء الدين السيرة ويقول ابن تغري بردي في النجوم الزاهرة «٢» . إنه: «شغف قلوب الجند إلى مصر حتى ساروا إليها فلقيهم الملك العزيز عماد الدين عثمان بن صلاح الدين، وأكرم مثواهم» : «ولما انفصل الجند عن دمشق فوّض الملك الأفضل أمر الدولة إلى وزيره ابن الأثير وحاجبه الجمال محاسن ابن العجمي، ولم يكن أحدهما أحسن سياسة من الآخر، فأفسدا عليه الأحوال وكانا سببا في زوال دولته» «٣» ، ويقال «٤» : «إن أهل البلاد حينما خرج الأفضل هموا بقتل ضياء الدين بن الأثير، وإن الحاجب ابن العجمي أخرجه مستخفيا في صندوق مقفل عليه، ثم صار إليه وصحبه إلى مصر» ؛ ويقال: «إن الملك الأفضل حينما عاد إلى البلاد الشرقية طلب إلى ضياء الدين أن يخرج معه ليعود إلى خدمته، فلم يقبل ذلك لأنه خاف على نفسه من جماعة كانوا يقصدونه» . ولما استقرّ الملك الأفضل في سميساط عاد إلى خدمته، ولكنه لم يطل مقامه عنده، وما عتم أن فارقه، واتصل بخدمة الملك الظاهر غازي صاحب حلب، وهو أخو الملك الأفضل، ولم يطل مقامه عنده أيضا، ولا انتظم أمره، فعاد إلى الموصل، فلم يستقم حاله أيضا، فترك الموصل إلى إربل، ثم فارقها إلى سنجار، ثم عاد إلى الموصل واتخذها دار إقامته وكتب الإنشاء لصاحبها ناصر الدين محمود ابن الملك القاهر عزّ الدين مسعود بن نور الدين أرسلان شاه. ويقول تقيّ الدين أحمد بن علي المقريزي في كتاب السلوك «٥» : «واستوزر الأفضل الوزير ضياء الدين نصر الله بن محمد بن الأثير، وفوض إليه أموره كلها؛ فحسّن له طرد أمراء أبيه وأكابر أصحابه، وأن يستجدّ أمراء غيرهم؛ ففارقه جماعة منهم الأمير فخر الدين جهاركس، وفارس الدين ميمون القصري،
Ve Şemsüddîn Sunkur el-Kebîr... Bunlar devletin büyükleriydi. Kahire'de Melikü'l-Azîz'in yanına vardılar; o da onlara ikramda bulundu. Fahruddin'i hünkâr dârı yapıp işlerini ona havale etti; Fârisüddin ve Şemsüddin'i Sayda ve civarının idaresine memur etti; bu ikisinindi ve ayrıca Nablus ve havalisini de ekledi. Kādî el-Fâdıl da Şam'dan yola çıkıp Kahire'ye yetişti; Azîz onu karşılamaya çıktı, gelişini yüceltti ve ikramda bulundu. Derken topluluk, Melikü'l-Azîz'in saltanatının temellerini sağlamlaştırmaya girişti; Efdal ise onlarla uğraşmaktan alıkonuldu.» Yine der ki: 590 yılında Azîz ile kardeşi Efdal arasındaki soğukluk kuvvetlendi, kalpler birbirine yabancılaştı ve Efdal'in işleri bozuldu. Azîz, Mısır askerleriyle Kahire'den çıkıp Şam'ı kardeşi Efdal'den koparmak için yola koyuldu. «Efdal, kardeşi Azîz'e mektup yazıp onu yumuşatmaya niyetlendi; fakat veziri İbnü'l-Esîr ve adamlarından bir grup buna engel oldu, ona savaşmayı süsleyip teşvik ettiler.» (1) Yine (2) demektedir: «592 yılında Melikü'l-Efdal Şam'a ulaştı, ordular ülkenin dört bir yanına dağıldı. Efdal, zühdü iltizam edip ibadete yöneldi. Devletin bütün işleri tedricen veziri Ziyâüddîn b. el-Esîr'e havale edildi. Bu sebeple işler son derece aksadı, ondan şikâyet edenler çoğaldı.» Bu devrin tarihçileri şu noktada ittifak halindedir: Ziyâüddîn b. el-Esîr vezirlik döneminde devlet erkânına karşı kötü muamele sergilemiş, saltanatın ahvâli bu yüzden kötüleşmiştir. Biz de onu iki meselede muahaze ediyoruz: Biri, o Melikü'l-Efdal ile Mısır hâkimi kardeşi Azîz arasını bozmaya çalışıyor, Efdal ne zaman kardeşiyle anlaşıp aralarında safâyı tesis etmek istese Ziyâüddîn onu kışkırtmaya (tenfîr) ve kırgınlığı (cifâ') devam ettirmeye gayret ediyordu. Hâlbuki o dönemde Müslümanların durumu söz birliği (ittihad-ı kelime) ve birlikteliğini (ictimâ-ı şeml) gerektiriyordu; zira Haçlılar onlarla sürekli ihtilaf halinde olup parçalanmaları ve ayrılıklarının fırsatını kollayarak ülkelere baskın yapmak ve toprakları uçlarında eksiltmek peşindeydiler. İkinci mesele ise, o Kādî el-Fâdıl'ın öfkelenmesine ve Şam'dan Mısır'a çıkmasına sebep olmuştur; hâlbuki Kādî, daha önce açıklandığı üzere, onu meliklerin yanına yaklaştıran ve Selahaddin ile irtibat kurmasının kapısını açan kişiydi.
وشمس الدين سنقر الكبير، وكانوا عظماء الدولة. فصاروا إلى الملك العزيز بالقاهرة فأكرمهم، وولي فخر الدين أستا داره وفوّض إليه أمره؛ وجعل فارس الدين وشمس الدين على صيداء وأعمالها، وكان ذلك لهما، وزادهما نابلس وبلادها؛ وسار القاضي الفاضل أيضا من دمشق ولحق بالقاهرة، فخرج العزيز إلى لقائه، وأجلّ قدومه وأكرمه، فشرع القوم في تقرير قواعد ملك العزيز، والأفضل في شغل عنهم» ، ويقول أيضا: إنه في سنة ٥٩٠ تسعين وخمسمائة قويت الوحشة بين العزيز وأخيه الأفضل، وتنافرت القلوب، واضطربت أحوال الأفضل، وخرج العزيز من القاهرة بعساكر مصر يريد الشام لينتزعها من أخيه الأفضل، «وهمّ الأفضل بمراسلة أخيه العزيز واستعطافه؛ فمنعه من ذلك وزيره ابن الأثير وعدة من أصحابه، وحسّنوا له محاربته» «١» ، ويقول أيضا «٢» : «وفي سنة اثنتين وتسعين وخمسمائة وصل الملك الأفضل إلى دمشق، وتفرقت العساكر إلى بلادها، ولزم الأفضل الزهد، وأقبل على العبادة. وصارت أمور الدولة بأسرها مفوضة إلى وزيره ضياء الدين بن الأثير، فاختلت به الأحوال غاية الاختلال، وكثر شاكوه» .ومؤرخو هذا العصر مجمعون على أن ضياء الدين بن الأثير كان في وزارته سيىء السيرة مع رجال الدولة، وأن أحوال السلطنة كانت تسوء بسببه، ونحن نأخذ عليه أمرين: أحدهما: أنه كان يحاول الإيقاع بين الملك الأفضل وأخيه العزيز صاحب مصر، وكلما هم الأفضل بالاتّفاق مع أخيه وإعادة الصفاء بينهما اجتهد ضياء الدين في تنفيره وإبقاء الجفاء، مع ما كانت تتطلبه حال المسلمين في ذلك الوقت من اتحاد الكلمة واجتماع الشمل؛ إذ كان الصليبيون في نزاع دائم معهم وكانوا يهتبلون فرصة انقسامهم واختلافهم ليغيروا على البلاد وينتقصوها من أطرافها؛ والأمر الثاني: أنه كان سببا في إغضاب القاضي الفاضل وخروجه من دمشق إلى مصر، مع أن القاضي هو الذي قرّبه من الملوك وفتح له باب الاتّصال بصلاح الدين على ما سبق بيانه.
Diyâüddîn'in içinde yaşadığı çevreden —ki bu çevre sürekli çalkantılı, daima gürültülü, pek çok niza ve meseleyle dolu bir muhittir— mi kaynaklandığını, yoksa yaratılışından gelen bir huy mu olduğunu bilmiyoruz; zira biz onun yazılarında kibir, gurur ve kendini beğenmişlik eserleri sezmekteyiz. Bu huy ise sahibini hikmetten, itidâlden ve meselelere insaf gözüyle bakıp onları basiret ve akıl terazisiyle tartmaktan epey uzaklaştırır.İbnü'l-Esîr'in Telifleri:İbn Hallikân, İbnü'l-Esîr'e birçok eser isnad etmiş ve onlar hakkındaki sözüne şöyle başlamıştır (1): «Diyâüddîn'in, fazlının bolluğunu ve asaletinin tahakkukunu gösteren telifleri vardır.»Biz de İbn Hallikân'ın ve diğerlerinin zikrettiği eserlerini sana aktarıyoruz ve diyoruz ki:1- Bu teliflerin en meşhuru, «el-Meselü's-Sâir fî Edebi'l-Kâtib ve'ş-Şâir» adlı kitaptır. İşte şimdi takdim ettiğimiz bu kitap odur. İbn Hallikân onun hakkında (2) der ki: «İki cilt halinde olup içinde pek çok şey toplamış, kâtipik sanatına dair hiçbir şey bırakmamıştır.»2- Teliflerinden biri de «el-Veşyü'l-Merkûm fî Halli'l-Manzûm» adlı eserdir. İbn Hallikân onun hakkında (3) der ki: «Kısa olmakla beraber son derece güzel ve faydalıdır.» Bu kitap, H. 1298 yılında Beyrut şehrinde Semerâtü'l-Fünûn Matbaası'nda basılmıştır. Müellif eserinin başında şöyle der: «el-Meselü's-Sâir fî Edebi'l-Kâtib ve'ş-Şâir kitabını telif ettiğimde, ondan bir faslı bu usule tahsis ettim (4) ve orada ince anlayışa muhtaç olan yüce manaları zikrettim. Ancak bazı yerlerde bu kitaba atıfta bulundum; bunun için ihtisar rumuzu koydum, buna da mükâşefetü'l-isâb adını verdim… Ve onu bir mukaddime ile üç fasıl üzerine kurdum: Birinci fasıl, şiirin çözümü; ikinci fasıl, Kur'an âyetlerinin çözümü; üçüncü fasıl, Nebevî haberlerin çözümü hakkındadır» (intiha).
ولسنا ندري أكان ذلك راجعا إلى المحيط الذي كان يعيش فيه ضياء الدين، وهو محيط مضطرب دائم الاصطخاب كثير المنازعات والمشاكل، أم كان يرجع إلى خلق فيه؛ فإنا نلمح في كتابته آثار الكبرياء والصلف والاعتداد بالنفس، وهذا خلق ينأى بصاحبه كثيرا عن الحكمة والاتزان والنظر إلى الأمور بعين الإنصاف ووزنها بميزان الروية والعقل.مؤلفات ابن الأثير:ذكر ابن خلكان لابن الأثير عدة مؤلفات، وصدّر كلامه عليها بقوله «١» :«ولضياء الدين من التصانيف الدالة على غزارة فضله وتحقيق نبله» .ونحن نذكر لك ما ذكره ابن خلكان وغيره من مصنفاته؛ فنقول:١- أشهر هذه المؤلفات هو كتاب «المثل السائر، في أدب الكاتب والشاعر» ، وهو كتابنا هذا الذي نقدمه الآن؛ ويقول عنه ابن خلكان «٢» : «وهو في مجلدين جمع فيه فأوعى، ولم يترك شيئا يتعلق بفن الكتاب إلا ذكره» .٢- ومن مؤلفاته كتاب «الوشي المرقوم، في حل المنظوم» ، ويقول عنه ابن خلكان «٣» : «وهو مع وجازته في غاية الحسن والإفادة» ، وقد طبع هذا الكتاب في عام ١٢٩٨ من الهجرة بمطبعة ثمرات الفنون بمدينة بيروت؛ ويقول المؤلف في أوله: «ولما ألفت كتاب المثل السائر في أدب الكاتب والشاعر قصرت فصلا منه على ذكر هذه الطريقة «٤» وأتيت فيها بالمعاني الجليلة التي تفتقر إلى الفهم الدقيق، غير أني أحلت في مواضع منه على هذا الكتاب؛ وجعلت لذلك رمز الاختصار ولهذا مكاشفة الإسهاب … وبنيته على مقدمة وثلاثة فصول: الفصل الأول، في حل الشعر؛ الفصل الثاني، في حل آيات القرآن؛ الفصل الثالث، في حل الأخبار النبوية» اه.
3- Eserlerinden biri de «el-Me'âni'l-muhtara'a, fî sınâ'ati'l-inşâ» kitabıdır. İbn Hallikân onun hakkında: «O da babında nihâyedir» demektedir. 4- Yine eserlerinden biri, Ebû Temmâm, Buhturî, Dikü'l-Cin ve Mütenebbî'nin şiirlerinden seçmeler yaptığı bir mecmuadır. İbn Hallikân onun hakkında: «Büyük bir cilt hâlindedir; ezberlenmesi faydalıdır» demektedir. Ebü'l-Berekât İbnü'l-Müstevfî, Erbil Tarihi'nde: «Onun hattından, *el-Muhtâr* isimli kitabının sonunda şu misraları naklettim» diyerek şu beyti zikretmiştir: «Temette' bihî alakan nefîsen fe-innehû ihtiyâru basîrin bi'l-umûri hakîm / etâathü envâu'l-belâğati fe-htedâ ile'ş-şi'ri min nehcin ileyhi kavîm» [Yani: Onu paha biçilmez bir hazine (ilq-i nefîs) olarak kabul et; zira o, işleri bilen hakîm birinin seçtiğidir. Belâgat çeşitleri ona itaat etti; o da kendisine doğru bir yol olan şiire hidâyet buldu.] 5- Eserlerinden biri de «Dîvânü't-teressül»dür. İbn Hallikân onun hakkında: «Birkaç cilttir» demektedir. Müellifin kendisi de el-Meselü's-sâir isimli kitabında mektuplarının pek çok cilt tuttuğunu zikretmiştir. 6- Eserlerinden biri de «el-Muhtâr min Dîvâni't-teressül»dür. İbn Hallikân onun hakkında: «Bir cilttir» demektedir. İbn Hallikân'ın zikrettiği eserleri bunlardır. İbn Hallikân, İbnü'l-Esîr'in çağdaşı olup onunla karşılaşmamış olmakla birlikte onun hakkında şöyle demektedir: «Erbil'den Musul'a on defadan fazla gidip geldim, o orada ikamet ediyordu. Onunla görüşüp kendisinden bir şeyler almayı çok isterdim; zira babam (Allah teâlâ rahmet eylesin) ile arasında sağlam bir dostluk vardı. Fakat bu mümkün olmadı. Sonra doğu diyarlarından ayrılıp Şam'a geçtim ve orada yaklaşık on yıl kaldım. Ardından Mısır diyarına geçtim, o ise hayattaydı. Sonra, ben Kahire'de iken onun vefat haberi bana ulaştı.» Sözü burada bitmektedir. İbn Hallikân'ın zikretmediği, ancak bizim bilgimiz dâhilinde olan eserlerinden biri de şudur: 7- Bunlardan biri «el-Câmi'u'l-kebîr, fî sınâ'ati'l-manzûm ve'l-mensûr» kitabıdır ki o…
٣- ومن مؤلفاته كتاب «المعاني المخترعة، في صناعة الإنشاء» ، يقول عنه ابن خلكان «١» : «وهو أيضا نهاية في بابه» .٤- ومن مؤلفاته مجموع اختار فيه شعر أبي تمام والبحتري وديك الجن والمتنبي؛ ويقول عنه ابن خلكان: وهو في مجلد واحد كبير، وحفظه مفيد؛ وقال أبو البركات ابن المستوفي في تاريخ إربل: نقلت من خطه في آخر كتابه المختار ما مثاله:تمتّع به علقا نفيسا فإنّه اخ- … - تيار بصير بالأمور حكيمأطاعته أنواع البلاغة فاهتدى … إلى الشّعر من نهج إليه قويم٥- ومن مؤلفاته «ديوان ترسّل» ويقول عنه ابن خلكان: وهو في عدة مجلدات؛ وذكر المؤلف نفسه في كتاب المثل السائر أنّ رسائله تبلغ كثيرا من المجلدات.٦- ومن مؤلفاته «المختار من ديوان الترسّل» ويقول عنه ابن خلكان:«وهو في مجلد واحد» .هذا ما ذكره ابن خلكان من مؤلفاته، وابن خلكان معاصر لابن الأثير، وإن لم يقابله، وهو يقول في شأنه «٢» : «ولقد ترددت إلى الموصل من إربل أكثر من عشر مرات، وهو مقيم بها، وكنت أود الاجتماع به لآخذ عنه شيئا لما كان بينه وبين الوالد رحمه الله تعالى من المودة الأكيدة، فلم يتفق ذلك، ثم فارقت بلاد المشرق، وانتقلت إلى الشام، وأقمت به مقدار عشر سنين، ثم انتقلت إلى الديار المصرية، وهو في قيد الحياة، ثم بلغني بعد ذلك خبر وفاته وأنا بالقاهرة» اه.ومن مؤلفاته التي لم يذكرها ابن خلكان، ووقفنا عليها ما نذكره لك:٧- منها كتاب «الجامع الكبير، في صناعة المنظوم والمنثور» وهو