el-Meselü's-sâir fî edebi'l-kâtib ve'ş-şâir, tahkik: el-Havfî (İbnü'l-Esîr, Ziyâüddîn Ebü'l-Feth). Bölüm: Belâgat. Kitap: el-Meselü's-sâir fî edebi'l-kâtib ve'ş-şâir. Müellif: Ziyâüddîn b. Esîr, Nasrullah b. Muhammed (ö. 637 h.). Tahkik: Ahmed el-Havfî - Bedvî Tabâne. Yayınevi: Dâru Nehzeti Mısır li't-Tıbâ'a ve'n-Neşri ve't-Tevzî', el-Fecâle - Kahire. Cilt sayısı: 4. [Kitap numaralaması matbu nüshaya uygundur.] Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
المثل السائر في أدب الكاتب والشاعر ت الحوفي (ابن الأثير، ضياء الدين أبو الفتح)القسم: البلاغةالكتاب: المثل السائر في أدب الكاتب والشاعرالمؤلف: ضياء الدين بن الأثير، نصر الله بن محمد (ت ٦٣٧ هـ)تحقيق: أحمد الحوفي - بدوي طبانةالناشر: دار نهضة مصر للطباعة والنشر والتوزيع، الفجالة ـ القاهرةعدد الأجزاء: ٤[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Birinci CiltMukaddimelerTakdim…Mukaddimeler:Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.Takdim:İşbu kitap, Diyâüddîn İbnü'l-Esîr'in kâtip ve şair edebiyatına dair telif ettiği "el-Meselü's-Sâir"dir. Biz onu bugün, Arap fikrini aslî kaynaklarında arayan araştırmacılara sunuyoruz; öyle ki el-Meselü's-Sâir, İbnü'l-Esîr devrinde ve ondan önceki asırlarda edebiyat sanatı etrafında dönen ve onun köklerine derinlemesine inen görüş ve düşünceleri ihtiva etmesiyle o aslî kaynakların başında yer alır. Bu devirler, âlimler, büyük edipler ve bu Arap milletinin edebiyat ve tenkit tarihinin bildiği tenkitçiler tarafından keşfedilen o sanatın birçok aslını barındırmıştır. İşte bu millet bugün ciddiyet ve gayretle milliyetini inşa için çalışmakta; siyaset, ilim, düşünce, ahlâk ve sanatlarda bu milliyetin aslî unsurlarını ısrarla aramakta; ta ki onları yeniden diriltip ilerleme kervanına katılsın ve insanlık medeniyetini inşadaki geçmiş ihtişamını ona iade etsin.Bu kitap, sanat düşüncesinin önde gelenlerinden nakledilen ve kitabın zengin bir kaydını teşkil eden aydınlık görüşlerle temayüz etmekle birlikte, içerisinde müellifini diğer araştırmacılardan ayıran birçok asaletin nişaneleri ve şahsiyet izleri mevcuttur.Bu eseri neşretmek ve yeniden yayımlamakla üç gayemiz olmuştur:Birincisi: Bu kitabın, araştırmacı ve talebelerin güvenebileceği sahih bir nüshasını sunmak. Zira birçok öğrenci, bu kitabın neşir zamanlarıyla aralarındaki zamanın uzaması, bu muhterem eserin Arap kütüphanelerinde tükenmesi ve ona duyulan ihtiyaç sebebiyle bir nüsha elde etmekte zorluk çekiyor. Kitap, Arap mirasının diriltilen diğer eserleri yanında üstlendiği alandaki rolünü ifa etsin diye.İkincisi: Arap sanat düşüncesinin önemli bir yönünü ihyâ etmek. Bu dönem, Arap mirasının nadide eserlerinin diriltilmesi, Arap kültür kaynaklarının ihyâ ve neşri ile temayüz eder. Bunlar, söz konusu eserlerin incelenmesi ve ihtiva ettikleri her faydalı ve salih fikrin çıkarılmasına zemin hazırlamak içindir.
المجلد الأولالمقدماتتصدير…المقدمات:بسم الله الرحمن الرحيمتصدير:هذا كتاب "المثل السائر" الذي ألفه ضياء الدين بن الأثير في أدب الكاتب والشاعر، نقدمه اليوم إلى الباحثين عن الفكرة العربية في مظانتها التي يعد "المثل السائر" في طليعة تلك المظان الأصيلة، بما حوى من الآراء والفكر التي تدور حول فنّ الأدب، والتي تتعمَّق إلى أصوله في عصر ابن الأثير، وفي العصور التي سبقته، وهي التي زخرت بكثير من أصول تلك الصناعة التي اهتدى إليها العلماء وكبار الأدباء والنقاد الذين يعرفهم تاريخ الأدب والنقد عند هذه الأمة العربية التي تعمل اليوم في جد ودأب لبناء قوميتها، وتبحث في إصرار عن المقومات الأصيلة لهذه القومية في السياسة والعلم والتفكير والأخلاق والفنون، لتبعثها من جديد مجارية ركب التقدم، ولتعيد إليها سالف مجدها في بناء الحضارة الإنسانية.وعلى الرغم مما يمتاز به هذا الكتاب من الآراء المستنيرة التي أثرت عن أعلام التفكير الفني، والتي يعد هذا الكتاب سجلًا حافلًا لها، فإن فيه من معالم الأصالة وآثار الشخصية التي تميز صاحبها من غيره من الباحثين شيئًا كثيرًا.وقد كان لنا من إخراج هذا الأثر وإعادة نشره غايات ثلاث:أولاها: تقديم نسخة صحيحة من هذا الكتاب يستطيع الباحثون والدارسون الاعتماد عليها، بعد أن عزَّ على كثير من الطالبين اقتناء نسخة منه، بسبب تقادم العهد بينهم وبين عهود نشره، ونفاد هذا السفر الجليل من المكتبات العربية، مع الإحساس بالحاجة إليها، ليقوم بدوره بجانب ما بعث من آثار التراث العربي في الناحية التي يتصدى لها هذا الكتاب.والثانية: إحياء ناحية لها أهميتها من نواحي التفكير الفنيّ عند العرب في هذا العهد الذي يمتاز ببعث نفائس التراث العربي، وإحياء مصادر الثقافة العربية ونشرها، تمهيدًا لدرسها، واستخراج كل صالح مفيد من الأفكار التي اشتملت عليها.
Üçüncüsü: el-Meselü's-Sâir'in ihtiva ettiği bu görüşleri, onlarla uyuşan veya onlara muhalif olan diğer görüşlerle ilişkilendirmektir. Bundan maksat, bu kitabın araştırmalarının özgünlüğünü (asâle) ve bu çalışmalar karşısında ulaştığı sınırı tespit etmek; ayrıca İbnü'l-Esîr'in bu özgünlükten nasibini bilmektir. İşte bu son gaye, başlı başına bir araştırmaya, hatta müstakil araştırmalara konu olmaya değer. Bu sebeple biz, bu baskının haşiyesinde, İbnü'l-Esîr ile onun gibi aynı konuları inceleyen diğer âlimlerin müştereken ele aldıkları görüşlere; başkalarından nakledip asıl sahibine nispet ettiği yahut kendisine mal ettiği görüşlere işaret etmekle yetindik. Bu işaretlerde, faydalanmanın semeresinin açıkça görüldüğü ve takip (iktifâ) tesirinin belirgin olduğu hususlara yer verdik. Bu durum, haşiyenin konuluş gayesinin tabiatının dışına çıkmamış; işaret veya delâlet eden bir bakış sınırını aşmamıştır. Özgünlük türlerine ve bu kitabın beslendiği akıl kaynaklarına gelince, biz bunları bu mukaddimede zikredeceğiz; o da mukaddimelerin tabiatının dışına çıkmayacaktır. Her müellif, telif sanatlarından bir dalda, kendisini başkalarından ayırt eden özel bir bilgi rengine; üstünlüğünü gösterdiği ve başka alanlarda kusurunun ortaya çıktığı bir yöne sahipse, İbnü'l-Esîr, bilginin pek çok ufkunda kanat açmıştır. Bu ufukların yankısını bu kıymetli eserde açıkça bulursunuz. Zira onda, ancak zamanın hadiselerine vakıf olanların, onun dönüşümlerini, kahramanlarının ve büyük şahsiyetlerinin hayatlarını bilenlerin tanıyabileceği pek çok tarihî işaret görürsünüz. Yine onda, ancak Arapça ilimlerinin esaslarını tahsil eden uzmanların, dilinin fıkhında derinleşenlerin, nahiv, sarf ve ifade üsluplarını bilmeye devam edenlerin tanıyabileceği geniş bir Arapça bilgisi eseri okursunuz. el-Meselü's-Sâir'de Allah'ın Kitabı'na dair bilgi eserlerini, âyetlerini ezberlemeyi, onları hatırlama ve her yerde, icadın vasıtaları ve itkanın sebepleri hususunda kendi görüşlerine uygun olanı temsil etmek istediği her mevzuda onlarla örnek verme hususunda hayret verici bir kudret bulursunuz. Yine onda, Resûlullah'ın (s.a.v.) pek çok hadisini, onun sünnetinin fıkhını, sireti ve sahâbesinin haberlerine vukufiyeti görürsünüz. Bütün bunlar, el-Meselü's-Sâir'in sayfalarının Arab'ın hikmetli sözleri ve atasözleri; manzum olarak nakledilenleri ve güzel mensur olanları ile bezenmiş olmasının yanındadır. Bunlara muttali olmak seni hoşnut eder; onları hatırlama ve onlarla güzelce temsil etme kudretini gördükçe bu seni cezbeder. İşte bu çok sayıdaki bilgi renkleri ve bu çeşitli kültürlerle İbnü'l-Esîr kendini tamamlamış; öyle ki, edebiyatın tedavisi için nefsini güzelce hazırlamıştır. Zira onlar, edebiyatın her fenden bir nasip almak olduğunu bilirlerdi.
والثالثة: وصل تلك الآراء التي اشتمل عليها المثل السائر بغيرها من الآراء التي توافقها أو تخالفها. والغاية من ذلك الوقوف على أصالة مباحث هذا الكتاب ومداها فيما عرضت له من الدراسات، وكذلك معرفة حظ ابن الأثير من تلك الأصالة.وهذه الغاية الأخيرة وحدها جديرة بأن يفرد لها بحث، بل بحوث مستقلة، ولذلك اكتفينا بالإشارة في هامش هذه الطبعة إلى الآراء التي توارد عليها ابن الأثير وغيره من الذين بحثوا في مثل ما بحث، والآراء التي نقلها عن غيره ناسبًا إياها إلى صاحبها الأصلي، أو التي ادعاها لنفسه، مما وجدنا ثمرة الإفادة منه واضحة، وأثر الاقتفاء بارزًا. ولم يخرج ذلك عن طبيعة ما وضع الهامش من أجله، بما لا يخرج عن حد الإشارة أو اللمحة الدالة.أما ضروب الأصالة، ومنابع العقلية التي استقى منها هذا الكتاب، فإنا ذاكروها في هذه المقدمة، بما لا يخرج أيضًا عن طبيعة المقدمات.وإذا كان لكل مؤلف في فن من فنون التأليف لون خاصٌّ من ألوان المعرفة يمتاز به عما سواه، وناحية يظهر تفوقه فيها، ويظهر تقصيره في غيرها، فإن ابن الأثير قد حلَّق في آفاق كثيرة من آفاق المعرفة، تجد صداها واضحًا في هذا السفر النفيس.فأنت ترى فيه الكثير من الإشارات التاريخية التي لا يعرفها إلا الواقفون على أحداث الزمان، والعارفون بتقلباته وسير أبطاله وأعلامه.وتقرأ فيه آثار معرفة واسعة بعلوم العربية لا يعرفها إلا المختصون بدراسة أصولها، والمتبحرون في فقه لغتها، والعاكفون على معرفة نحوها وصرفها، وأساليب التعبير بها.وتطالع في المثل السائر آثار معرفة بكتاب الله، وحفظ لآياته، وقدرة عجيبة على استحضارها، والتمثل بها في كل موضع يريد أن يتمثل فيه بما يوافق آراءه في وسائل الإجادة، وأسباب الإتقان. وتجد فيه كثيرًا من أحاديث النبي صلى الله عليه وسلم وفقه سنته، والوقوف على سيرته وأخبار صحابته.كل ذلك إلى جانب ما وشيت به صفحات المثل السائر من حكم العرب وأمثالها، ومن مأثور منظومها، وجيد منثورها، مما يروقك الاطلاع عليه، ويأخذ بلبك ما ترى من القدرة على استحضارها، وإجادة التمثل به.بهذه الألوان الكثيرة من المعرفة، وبهذه الثقافات المتنوعة كمَّل ابن الأثير لنفسه، حتى يحسن إعداد نفسه لما عرض له من علاج الأدب الذي كانوا يعرفون أنه الأخذ من كل فن بطرف.
İbnü'l-Esîr, Arapların büyük ediplerinden bir edip ve seçkin kâtiplerinden bir kâtip idi. İbnü'l-Esîr'e göre kâtibin her ilme ilişmesi gerekir. Onun kanaatince her ilim sahibinin kendini o ilme nispet etmesi caizdir; nitekim 'falan nahvîdir, falan fakîhtir, falan mütekellimdir' denir. Fakat kâtibin kitâbete nispetle 'falan kâtiptir' denilmesi caiz değildir; zira kâtibin her fende bilgi sahibi olma ihtiyacı vardır. İşte İbnü'l-Esîr, edip kâtibe ve ona gerekenlere dair bu bakış açısıyla belâğî veya beyan sahibine de aynı şekilde bakmış ve bu ilme ancak şu sekiz tür bilgi kendisinde tamamlandığında yönelmesi gerektiği kanaatine varmıştır:
1. Arapça ilmini nahiv ve sarftan bilmek.
2. İhtiyaç duyduğu lügat bilgisi -ki bu, fasih konuşmada kullanılan, yabanî ve garip olmayan, çirkin ve ayıplanmayan yaygın ve alışılmış kullanımdır-.
3. Arapların atasözlerini ve eyyâmını [tarihî günlerini] bilmek ve belirli kavimlere ait hadiselerdeki vakıaları bilmek; zira bunlar da atasözü mesabesindedir.
4. Geçmişlerin manzum ve mensur sözlerine vâkıf olmak. Bunda pek çok fayda vardır; çünkü ondan insanların maksatlarını ve fikirlerinin neticelerini öğrenir, her bir grubun hedeflerini ve sanatının bu hususta ne kadar ileri gittiğini bilir. Zira bunlar, zekâyı keskinleştirir ve kavrayışı açar. Sanat sahibi bunlara vâkıf olduğunda, zikredilen ve çıkarılması zahmetli olan mânalar, önüne serilmiş bir eşya gibi olur; istediğini alır, istediğini bırakır. Kendinden öncekilerin ulaştığı mânalara vâkıf olduğunda, bunlar arasından kendisinden önce ulaşılmamış garip bir mânaya erişme imkânı da doğabilir.
5. İmâmet, emîrlik, kazâ, hisbe vb. hususlardaki ahkâm-ı sultâniyeyi bilmek; zira kâtibin hâdiselerdeki hükmü, âlimlerin bu husustaki ihtilâflarını, hangisinin ruhsat olup olmadığını bilmesi gerekir; aksi takdirde istifade edilecek bir kitap yazamaz.
6. Kur'an-ı Kerîm'i ezberlemek; zira bu sanatın sahibinin onu bilmesi gerekir. Çünkü onda pek çok fayda vardır; bunlardan biri, sözüne âyetleri uygun yerlerinde dâhil etmek ve onları münasip konumlarında kullanmaktır. Bunun kelâma kazandırdığı fehâmet, cezâlet ve revnakta şüphe yoktur.
ولقد كان ابن الأثير أديبًا من كبار أدباء العرب، وكاتبًا من كتابهم المعدودين، والكاتب -كما يرى ابن الأثير- ينبغي أن يتعلق بكل علم، وفي رأيه أن كل ذي علم يسوغ له أن ينسب نفسه إليه، فيقال: فلان النحوي، وفلان الفقيه، وفلان المتكلم. ولا يسوغ له أن ينسب إلى الكتابة، فيقال: فلان الكاتب، وذلك لما يفتقر إليه الكاتب من الحوض في كل فن.وبمثل هذه النظرة إلى الأديب الكاتب وما ينبغي له، نظر ابن الأثير إلى البلاغي أو صاحب البيان، وذهب إلى أنه لا ينبغي له أن يقدِّم على هذا العلم إلّا إذا اكتملت لديه ألوان ثمانية من المعارف، وهي:١- معرفة علم العربية من النحو والتصريف.٢- معرفة ما يحتاج إليه من اللغو، وهو المتداول المألوف استعماله في فصيح الكلام غير الوحشي الغريب، ولا المستكره المعيب.٣- معرفة أمثال العرب وأيامهم، ومعرفة الوقائع التي جاءت في حوادث خاصة بأقوام، فإن ذلك جرى مجرى الأمثال أيضًا.٤- الاطلاع على كلام المتقدمين من المنظوم والمنثور. فإن في ذلك فوائد جمة؛ لأنه يعلم منه أغراض الناس ونتائج أفكارهم، ويعرف به مقاصد كل فريق منهم، وإلى أين ترامت به صنعته في ذلك، فإن هذه الأشياء مما تشحذ القريحة، وتذكي الفطنة، وإذا كان صاحب الصناعة عارفًا بها تصير المعاني التي ذكرت، وتعب في استخراجها، كالشيء الملقى بين يديه يأخذ منه ما أراد، ويترك ما أراد، وإذا كان مطلعًا على المعاني المسبوق إليها فإنه قد يتهيأ له من بينها معنًى غريب لم يسبق إليه.٥- معرفة الأحكام السلطانية من الإمامة والإمارة والقضاء والحسبة وغير ذلك، لما يحتاج إليه الكاتب عارفًا بالحكم في الحوادث واختلاف أقوال العلماء فيها، وما هو رخصة في ذلك، وما ليس برخصة، فإنه لا يستطيع أن يكتب كتابًا ينتفع به.٦- حفظ القرآن الكريم، فإن صاحب هذه الصناعة ينبغي له أن يكون عارفًا به؛ لأن فيه فوائد كثيرة؛ منها أن يضمِّن كلامه بالآيات في أمكانها اللائقة بها، واستعمالها في مواضعها المناسبة لها، ولا شبهة فيما يصير للكلام بذلك من الفخامة والجزالة والرونق
Ve kişi, belâgat mevzilerini ve Kur’ân’ın telîfinde vedîa olarak bulunan fesâhat sırlarını bildiğinde, onu kendisinden dürer ve cevâhir çıkaracağı bir deniz edinir ve bunları sözünün kıvrımlarına yerleştirir. 7. Kullanılmaya ihtiyaç duyulan hadîs-i şerîflerin ezberlenmesi; zîrâ bu husus, Kur’ân-ı Kerîm gibi bir hükmü hâizdir. 8. Nazıma hâs olup nesirden ayrılan şeyler: Arûz ilmini bilmek, arûzda câiz olan zihâflar ve câiz olmayanlar; çünkü şâir buna muhtaçtır. Nazım her ne kadar zevke dayansa da, zevk bazen zihâfları fark edemeyebilir. Hâlbuki bu zihâflar arûzda câizdir ve Araplardan da benzeri gelmiştir. Şâir bunu bilmezse câiz olanla olmayanı ayırt edemez. Kezâ şâirin, kâfiye ilmini bilmesi de gerekir ki, revî ile redifi ve bunlardan sahîh olanla olmayanı bilsin. İbnü’l-Esîr, bu mârifetlerin tamâmı elde edilmeden önce, Allah Teâlâ’nın edîbde bu san’ata kābiliyetli bir tab‘ yaratmış olmasını şart koşmuş; bu san‘atın sâhibinin her fenden istifâdeye muhtaç olduğunu, hattâ kadınlar arasında mersiye okuyan nâdibenin, gelin alayında mâşitenin ve çarşıda metâ‘ satan tellâlın söylediklerini bilmeye ihtiyâcı bulunduğunu görmüştür. Bunun sebebi, onun her vâdîde dolaşmaya ehil olmasıdır; bu sebeple her fenden nasîbi olmalıdır. Çünkü hikmet mü’minin yitiğidir; onu ehlinden olmayanlardan da alabilir. İşte İbnü’l-Esîr, edîbin kültürü konusunda böyle mübâlağa eder; onun kaynaklarının sınırsız olduğunu düşünür ve beyânın güzellik gibi olduğunu, her ikisinin de sonunun bulunmadığını ileri sürer. Diyâüddîn, bu kültürlerden büyük bir paya sâhipti; nitekim bu kitap, onun cehdi ve Allah’ın kendisine bahşettiği aslî tab‘ sâyesinde elde ettiği pek çok san‘atın bu eserde toplanmış olmasıyla buna şâhidlik eder. Zikrettiği her esas ve yazarın elinin altında bulunmasını îcâb ettirdiği her âlet için, bizzat kendisi onları araştırmaya ve menbâlarında incelemeye gayret etmiştir. Vâkıa şu ki, Diyâüddîn’in edebiyat san‘atının usûllerinden zikrettiği şeylerin ekserisi, onu yükselten ve alçaltan
وإذا عرف مواقع البلاغة وأسرار الفصاحة المودعة في تأليف القرآن اتخذه بحرًا يستخرج منه الدرر والجواهر، ويودعها مطاوي كلامه.٧- حفظ الأخبار النبوية، مما يحتاج إلى استعماله، فإن الأمر في ذلك يجري مجرى القرآن الكريم.٨- ما يختص بالناظم دون الناثر، وذلك معرفة العروض، وما يجوز فيه من الزحاف، وما لا يجوز، فإن الشاعر محتاج إليه، وإن كان النظم مبنيًّا على الذوق، ولكن الذوق قد ينبو عن الزحافات. ويكون ذلك جائزًا في العروض، وقد ورد للعرب مثله، فإذا كان الشاعر غير عالم به، لم يفرق بين ما يجوز من ذلك وما لا يجوز.وكذلك يحتاج الشاعر أيضًا إلى معرفة علم القوافي، ليعلم الروي والردف، وما يصح من ذلك وما لا يصح.وقد اشترط ابن الأثير قبل تحصل تلك المعارف جميعها أن يكون الله تعالى قد ركَّب في الأديب طبعًا قابلًا لهذا الفن، ورأى أن صاحب هذه الصناعة يحتاج إلى التشبث بكل فنٍّ من الفنون، حتى إنه يحتاج إلى معرفة ما تقوله النادبة بين النساء، والماشطة عند جلوة العروس، وإلى ما يقوله المنادي على السلعة في السوق، والسبب في ذلك أنه مؤهَّل لأن يهيم في كل واد، فيحتاج أن يتعلق بكل فن؛ لأن الحكمة ضالة المؤمن، وقد يستفيدها أهلها من غير أهلها.وهكذا يغالي ابن الأثير في ثقافة الأديب، ويرى أنها لا حصر لمواردها، ويذهب إلى أن البيان كالجمال، لا نهاية لكل منهما.ولقد كان ضياء الدين على حظٍّ عظيم من تلك الثقافات، كما يشهد لذلك هذا الكتاب، وما أودع من فنونها الكثيرة التي حصلها بجده، والطبع الأصيل الذي منحه الله إياه، وكل ركن من الأركان التي ذكرها، وكل آلة من الآلات التي أوجب أن تكون طوع يمين الكاتب، فقد عني نفسه في البحث عنها في مظانِّها.والواقع أن أكثر ما ذكر ضياء الدين من أصول فن الأدب، وما يسمو به وما ينحط
Bu [İbnü'l-Esîr'in edebiyat ve tenkit konusundaki görüşleri], tıpkı bu sanatı kanunlaştıran ve kurallarını koyan kimselerden nakledilen görüşlerin çoğunda olduğu gibi, edebî sanat için bir nazar ve tahayyül eseri değildi. O kimselerin en önemli ve itibara en lâyık gayretleri, edebî eserler arasında mukayese yapmak, bazı eserleri diğerlerinden ayıran kuvvet ve cemal tezahürlerini ortaya çıkarmaktı; üstelik bu eserlerin çoğu başkalarının eseriydi. Oysa İbnü'l-Esîr'in temel ve bariz vasfı, edebiyatla iştigal etmesi ve bu sanatın ileri gelenlerinden sayılan kitâbet sanatını meslek edinmesiydi. Bu sanat onu yükseltti, nihayet vezirlik mertebesine ve memleket işlerini yürütmeye kadar ulaştırdı. Bu ağır mevkide muvaffakiyetinin derecesi ve işleri idaredeki kötü tedbiri ise kendisi ve kendisini bu göreve tayin eden aleyhine bir ukûbete dönüştü. Bu sebeple onun edebiyat ve tenkit konusundaki görüşleri, bizzat kendini hazırladığı sanattan ve hayatını içinde geçirdiği tecrübeden kaynaklanmaktadır. Yine bu yüzden Ziyâüddîn, şöhretleri yayılmış ve yıldızları kitâbet sanatı semâsında parlamış yazarların eserlerini okudu; onların bu sanattaki metotlarını kavramak, kendi kabul ettiği ölçülere uygun görmediği hususları tenkit etmek için. Bu ölçüler ise sanatın mükemmelliğine daha fazla delâlet ettiğini düşündüğü ölçülerdi. Bu hususta, bu sanatın eski üstadlarının eserleriyle yetinmedi, aksine kendi çağdaşı olan ve bu sanatta parmakla gösterilen yazarları da tenkit etti. İbnü'l-Esîr, bu büyük şahsiyetlerin eserlerine yönelttiği tenkit ile yetinmez; bu tenkidi kendi eserlerinden örneklerle takip eder, üslûbu ile başkalarının üslûbu arasındaki farkı ortaya koyar, böylece okuyucusunu kendi dehasını kabullenmeye ve üstünlüğünü teslim etmeye ikna eder, sonra da elinden geldiğince kendini ve sanatını över. Bunun delilleri çoktur; bunlardan biri: 1- el-Kâdî el-Fâdıl'ı şu sözü münasebetiyle tenkididir: 'Bana, Abdurrahîm b. Alî el-Beysânî (Allah rahmet eylesin) tarafından Melik Selâhaddîn Yûsuf b. Eyyûb (Allah rahmet eylesin) adına Bağdat'taki Hilâfet Dîvânı'na beş yüz yetmiş bir [571] senesinde yazılmış bir kitap arz olundu. O kitapta [el-Beysânî], devlete yaptığı hizmetlerden dolayı Mısır diyarlarının fethi, Alavî devletinin ortadan kaldırılması ve Abbâsî davetinin ikamesini anlatmış ve fetih esnasında çektiği korkunçlukları şerh etmiştir.' [Bk. bu baskı, s. 54 vd.]
لم يكن من أثر النظر وضروب التخيُّل لمثل الفن الأدبي، كما كان ذلك شأن أكثر الآراء التي أثرت عن الذين قننوا لهذا الفن، ووضعوا قواعده، وقد كان جهد أكثرهم أهمية، وأجدرهم بالاعتبار، الموازنة بين الأعمال الأدبية، واستخلاص مظاهر القوة والجمال التي تمتاز بها بعض تلك الأعمال على بعض، وكان أكثر تلك الأعمال من صنع غيرهم، على حين أن ابن الأثير كانت صفته الأساسية البارزة اشتغاله بالأدب، واحترافه فنّ الكتابة الذي عد علمًا من أعلامه، وارتقى به هذا الفن حتى وصل به إلى مرتبة الوزارة، وتصريف شئون المملكة، بصرف النظر عن مدى توفيقه في ذلك المنصب الخطير، وسوء تدبيره للأمور، مما كانت عاقبته نكالًا عليه وعلى من ولاه.لذلك كانت آراؤه في الأدب والنقد صادرة عن الفن الذي أعدَّ نفسه له، وعن التجربة التي عاش فيها حياته. ولذلك قرأ ضياء الدين آثار الكُتَّاب الذين ذاع صيتهم وحلَّق نجمهم في سماء صناعة الكتابة، ليقف على مناهجهم فيها، وينقد منها ما لا يراه جاريًا وفق مقاييسه التي يرتضيها، وهي المقاييس التي رأى أنها أكثر دلالة على إتقان الصنعة، ولم يقف في سبيل ذلك عند آثار القدماء من فحول هذه الصناعة، بل إنه نقد معاصريه منهم، وهم الذين كان يشار إليهم في عصره في هذه الصناعة بالبنان.وكان ابن الأثير لا يقنع بما يوجهه إلى أولئك الأعلام من النقد لآثارهم، ولكنه كان يتبع هذا النقد بنماذج من آثاره، ويوقف على الفرق بين أسلوبه وأسلوب غيره، حتى يستدرج قارئه إلى الإذعان لنبوغه، والتسليم بتفوقه، ثم يثني على نفسه وفنه بما استطاع. والأدلة على ذلك كثيرة منها:١- نقده للقاضي الفاضل في قوله١: "وعرض عليّ كتاب كتبه عبد الرحيم بن علي البيساني رحمه الله عن الملك صلاح الدين يوسف بن أيوب رحمه الله إلى ديوان الخلافة ببغداد في ستة إحدى وسبعين وخمسمائة، وضمَّنه ما أبلاه في خدمة الدولة من فتح الديار المصرية، ومحو الدولة العلوية، وإقامة الدعوة العباسية، وشرح فيه ما قاساه في الفتح من الأهوال".١ انظر صفحة ٥٤ وما بعدها من هذه الطبعة.
Şöyle dedi: Onu tefekkür ettiğimde, güzel bir kitap olduğunu, belâgat hakkını verdiğini gördüm. Ancak bir hususta noksanlık yapmıştı: Mısır'ın fethi, ancak Şam'dan üç kez sefer düzenlendikten sonra gerçekleşmiş, fetih üçüncü seferde olmuştur. Bunun bir benzeri, Resûlullah (s.a.v.)'in Mekke'yi fethinde vardır: Zira O (s.a.v.), Hudeybiye senesinde Mekke'ye yönelmiş, sonra Kaza Umresi için gitmiş, ardından Fetih senesinde giderek Mekke'yi fethetmiştir. Sonra şöyle der: Bazı kardeşlerim benden, Abdürrahîm b. Alî (rahmetullahi aleyh) tarafından yazılan kitaba karşılık olarak Dîvân-ı Hilâfet'e bir kitap telif etmemi istediler. Ben de onların talebini kabul ettim ve Selahaddîn Yûsuf b. Eyyûb (rahmetullahi aleyh)'un gayretlerini sayıp döktüm ve şöyle dedim: ... ilh. Nihayet şöyle der: Abdürrahîm b. Alî el-Beysânî'nin -kitabet ilmindeki ilerlemişliğine rağmen- bunu yazdığı kitapta getirmemesine nasıl şaşılır!? 2- Onun, İbn Ziyâd el-Bağdâdî hakkındaki sözü: "İbn Ziyâd el-Bağdâdî'nin, Melik Nâsır Selahaddîn Yûsuf'a (ismi geçen) beş yüz seksen üç senesinde yazdığı bir mektup buldum. Bu mektupta, Dîvân-ı Hilâfet tarafından kendisine itiraz edilen hususları ihtiva eden bölümler eklemişti. O itiraz edilen hususlardan biri de 'Melik Nâsır' unvanını kullanmasıydı. Oysa bu unvan yalnızca Emîrü'l-mü'minîn'e aittir; zira o, İmam Nâsır li-Dînillah'dır. Bu mektuba muttali olduğumda onu güzel bir mektup olarak buldum; mektupta son derece iyi yazmıştı. Ancak unvan meselesini ele alan bu bölüm dışında hiçbir kusur bulamadım. Çünkü o, diğer bölümlere uygun bir ifade kullanmamış, aksine 'Efendinin ıslah ettiği şey, kölesi için haramdır' gibi sözlerle zayıf bir ifade kullanmış ve bu tarzda devam etmişti. Halbuki uygun ve güzel olan, ruhu olan bir delil getirmesi ve akıcı, zarif ifadeler kullanmasıydı." Dedi ki: Bir gün yanıma bazı kardeşlerim geldi, bu konu hakkında konuşuldu. Bana bu bölümde ne yazılması gerektiğini sordu. Ben de aklımdakini söyledim, o da şudur: ... ilh. Nihayet şöyle diyerek okuyucuyu muvaffak olduğu şeye dikkat çeker ve kendisiyle İbn Ziyâd arasında mukayese yapar: "Ey tefekkür eden! Bak ne şekilde hadis-i nebevîyi getirdim ve onu bu makama şahit kıldım. Böyle bir yerde ancak bu tür bir delil getirilebilir. İbn Ziyâd'dan bunun nasıl gizli kaldığını bilmiyorum."
قال: ولما تأملته وجدته كتابًا حسنًا قد وفَّى فيه الخطابة حقَّها، إلا أنه أخلَّ بشيء واحد، وهو أن مصر لم تفتح إلّا بعد أن قصدت من الشام ثلاث مرات، وكان الفتح في المرة الثالثة، وهذا له نظير في فتح النبي صلى الله عليه وسلم مكة، فإنه قصدها عام الحديبية، ثم سار إليها في عمرة القضاء، ثم سار إليها عام الفتح، ففتحها.ثم يقول: وقد سألني بعض الإخوان أن أنشئ في ذلك كتابًا إلى ديوان الخلافة معارضًا للكتاب الذي أنشأه عبد الرحيم بن علي رحمه الله، فأجبته إلى سؤاله، وعدَّدت مساعي صلاح الدين يوسف بن أيوب رحمه الله فقلت … إلخ.إلى أن يقول: وعجب من عبد الرحيم بن علي البيساني، مع تقدُّمه في فن الكتابة، كيف فاته أن يأتي به في الكتاب الذي كتبه!؟٢- قوله في ابن زياد الكاتب البغدادي: "وجدت لابن زياد البغدادي كتابًا كتبه إلى الملك الناصر صلاح الدين يوسف المقدَّم ذكره في سنة ثلاث وثمانين وخمسمائة، وضمَّنه فصولًا تشتمل على أمور أنكرت عليه من ديوان الخلافة، فمن تلك الأمور التي أنكرت عليه أنه تلقَّب بالملك الناصر، وذلك اللقب هو لأمير المؤمنين خاصة، فإنه الإمام الناصر لدين الله. فلمَّا وقفت على ذلك الكتاب وجدته كتابًا حسنًا، قد أجاد فيه كل الإجادة، ولم أجد فيه مغمزًا إلّا في هذا الفصل الذي يتضمَّن حديث اللقب، فإنه لم يأت بكلام يناسب باقي الفصول المذكورة، بل أتى بكلام فيه غثاثة كقوله: "ما يستصلحه المولى فهو على عبده حرام"، وشيئًا من هذا النسق، وكان الأليق والأحسن أن يحتج بحجة فيها روح، ويذكر كلامًا فيه ذلاقة ورشاقة".قال: وحضر عندي في بعض الأيام بعض إخواني، وجرى حديث ذلك، فسألني عمَّا كان ينبغي أن يكتب في هذا الفصل، فذكرت ما عندي، وهو: … إلخ.إلى أن يقول منبهًا القارئ إلى ما وفِّق إليه، وموازنًا بين نفسه وابن زياد: "فانظر أيها المتأمِّل كيف جئت بالخبر النبوي، وجعلته شاهدًا على هذا الموضع، ولا يمكن أن يحتج في مثل ذلك إلّا بمثل هذا الاحتجاج، وما أعلم كيف شذَّ عن ابن زياد أن
Onu (bu örneği) zikreder; hâlbuki kendisi (İbnü'l-Esîr), üslûbunu beğendiği belîğ bir kâtip idi. Irak'ın son dönem âlimleri arasında bu sanatta ona denk birini bulamadım.
1.3- O (İbnü'l-Esîr), Ebû İshak es-Sâbî'yi pek çok yerde tenkit etmiş; onun uzun risâlelerini ve kısa seçme parçalarını nakletmiş, ardından da kendi yazdıklarını ekleyerek iki yazı arasındaki farkı göstermek istemiştir. Bunlardan biri, es-Sâbî'nin Peygamber (s.a.v.)'i vasfederken söylediği şu sözdür: "Küfrün bir izini görseydi onu siler ve yok ederdi; bir kalıntısını görseydi onu giderir ve ortadan kaldırırdı." İbnü'l-Esîr ise bunu şöyle eleştirir: "Çağların geçişi ile zamanların dönüşü arasında bir fark olmadığı gibi, izin silinmesi ile kalıntının giderilmesi arasında da fark yoktur."
Yine es-Sâbî'nin bazı kitaplarında şu sözünü nakleder: "Bilmiş ol ki, Abbâsî Devleti geçmiş günlerde ve ardışık yıllarda bazen hastalanır, bazen sıhhat bulur; bazen karışıklık içinde olur, bazen de bağımsızlaşır. Ancak kökü sağlam, sarsılmaz; yapıları sabit, çökmez." İbnü'l-Esîr bunu da şöyle eleştirir: "Bütün bu secili ifadeler anlam bakımından eşittir. Zira illetlenme ile karışıklık, kere (bir defa) ile merre (defa), kökleşme ile süreklilik hepsi birdir." Es-Sâbî'nin bu tür nesri üzerine başka örnekler de sıralar.
4- İbnü'l-Esîr, es-Sâhib b. Abbâd'ı da mağlup bir topluluğu tasvir ederken yazdığı şu söz dolayısıyla eleştirir: "Sırtlarıyla göğüslerini, belleriyle de boğazlarını koruyarak kaçıştılar." Şöyle der: "İki anlam da aynıdır." Ayrıca es-Sâhib'in savaş alanının darlığını anlatırken söylediği şu sözü tenkit eder: "Süvari ve yaya için dar, mızraklı ve okçu için sıkışık bir yer." Yine onun kitabında geçen şu sözü: "Onun himmeti en büyük amaçtan başkasına yönelmez, ancak itaatkâr ve boyun eğen olur; azmi en şerefli talep için uzanır, ancak olan ve sükûnet bulan olur." İbnü'l-Esîr'e göre es-Sâhib'in zikrettiği bütün bunlar aynı şeydir; çünkü bunlar farklı lafızlar olup aynı anlamları ifade ederler.
Es-Sâhib'in bir kitabındaki şu sözü: "Onun mektubu, faydaları toplamış olarak geldi; şükrü en çok hak eden, hamdi en çok gerektiren, Allah'ın iyiliğinden O'nun selâmetini bol kılması ve ikrâmıyla müjdelenmesi sayesinde en değerli bahşedilmiş ve talep edilmiş şeyi, en övgüye değer gözetilen ve istenen şeyi tanıdım." İbnü'l-Esîr bunu da şöyle tenkit eder: "Bütün bunlar anlamca eşit, lafızca benzerdir."
2.1 Bkz. bu baskının 57 ve devamı sayfaları.
2 Bkz. bu baskının 214 ve devamı sayfaları.
يأتي به، مع أنه كان كاتبًا مفلقًا ارتضى كتابته، ولم أجد في متأخري العراقيين من يماثله في هذا الفن"١.٣- وقد نقد أبا إسحاق الصابيّ في كثير من المواضع، وأورد له الرسائل الطويلة، والنتف اليسيرة، وأتبعها بكتابته، ليرى الفرق بين الكتابتين؛ فمن ذلك ما أورده من قول الصابيّ في صفة النبي صلى الله عليه وسلم: "لم ير للكفر أثرًا إلّا طمسه ومحاه، ولا رسمًا إلّا أزاله وعفاه"، وقد عابه ابن الأثير بأنه لا فرق بين مرور العصور وكرور الدهور، وكذلك لا فرق بين محو الأثر وعفاء الرسم.وأورد للصابي أيضًا قوله في بعض كتبه "وقد علمت أن الدولة العباسية لم تزل على سالف الأيام، ومتعاقب الأعوام، تعتلّ تارة، وتصح أطوارًا، وتلتاث مرة، وتستقل مرارًا، من حيث أصلها راسخ لا يتزعزع، وبنياتها ثابت لا يتضعضع"، وعابه ابن الأثير بأن هذه الأسجاع كلها متساوية المعاني، فإن الاعتلال والالتباث، والطور والمرة، والرسوخ والثبات، كل ذلك سواء، وساق على هذا النحو من النثر الصابي أمثله أخرى.٤- وعاب على الصاحب بن عبَّاد ما كتبه في وصف مهزومين "طاروا واقين بظهورهم صدورهم، وبأصلابهم نحورهم" بقوله: إن كلا المعنيين سواء..وكذلك نقد قول الصاحب في وصف ضيق مجال الحرب "مكان ضنك على الفارس والراجل، ضيق على الرامح والنابل"، وقوله في كتابه "لا تتوجّه همته إلى أعظم مرقوب إلا طاع ودان، ولا تمتد عزيمته إلى أفخم مطلوب إلّا كان واستكان"، فإن كل هذا الذي ذكره الصاحب في نظر ابن الأثير شيء واحد؛ لأنها ألفاظ متعددة تؤدي معاني واحدة.وقول الصاحب من كتاب "وصل كتابه جامعًا من الفوائد، أشدها للشكر استحقاقًا، وأتمها للحمد استغراقًا، وتعرفّت من إحسان الله فيما وفر من سلامته، وهنأه من كرامته، أنفس موهوب ومطلوب، وأحمد مرقوب ومخطوب" نقده ابن الأثير بأنَّ هذا كله متماثل المعاني متشابه الألفاظ٢.١ انظر صفحة ٥٧ وما بعدها من هذه الطبعة.٢ انظر صفحة ٢١٤ وما بعدها من هذه الطبعة.
İbnü'l-Esîr, es-Sâbî ve es-Sâhib İbn Abbâd gibi iki büyük kâtip hakkında tarafgirlik ve taassup zannını kendinden uzaklaştırmak istemiştir. Zira onların secili örneklerini sunarken, bazı kimseler bu itirazların önemsiz olduğunu, zira bunların kısa cümleler olup onların uzun risalelerinden rastgele seçilmiş parçalar olduğunu düşünebilir. Bu ithamdan kurtulmak için Bağdat'ta es-Sâbî'ye ait bir eşrâf nakîbliği taklidi bulunduğunu, kendisinin de Musul'da bir eşrâf nakîbliği taklidi yazdığını, bu iki taklidi kitabında1 naklettiğini belirtir ki okuyucu baksın, eğer bilgili ise aralarında hüküm versin, yok eğer taklitçi ise bilene sorsun. İbnü'l-Esîr'in sözleri son derece açık olmasına rağmen, okuyucuyu kendi istediği hükme -yani kendisinin veya yazısının es-Sâbî'den veya onun yazısından üstün olduğu hükmüne- götürmeye çalıştığı halde, yine de görünürdeki tenkidini gizlemeye çalışır ve bunun için ancak es-Sâbî'nin taklidini önce zikretmekten başka çare bulamaz, çünkü der: 'O, zaman ve faziletçe ileri olandır!' Bunun anlamı şudur: Eğer kendisi insanlar nezdinde zaman ve faziletçe ileri olanı geçmişse, o takdirde fazilet ve öncelik ona daha layıktır, her ne kadar zamanı geri kalmış olsa da. Sözlerinin amacının açıklığını gördüğünde, es-Sâbî'nin yazılarından ve kendi yazılarından naklettikleriyle adamın mertebesini düşürme veya sanatının ehemmiyetini hafife alma kastında olmadığını söyleyerek bunu gizlemeye çalışır. Bu doğru olabilir; es-Sâbî'yi küçümsemek bizzat İbnü'l-Esîr'in bu sözler ve karşılaştırmalardaki asıl hedefi olmayabilir. Asıl maksat, kendisinin ona üstünlüğünü ispat etmek ve kâtiplik sanatında es-Sâbî'nin veya insanların ustalık ve öncülüğünü kabul ettiği diğer ünlü kâtiplerin ulaşamadığı bir dereceye vardığını göstermektir. Bu sebeple es-Sâbî'nin mertebesini kabul eder, kâtiplik ilminin onu yükselttiğini, onun bu sanatın imamı ve biricik olduğunu, sultâniyyât türünde pek çok ihsan ve güzellik gösterdiğini, ancak ihvâniyyât'ta ve ayrıca tâziye mektuplarında kusurlu olduğunu söyler. Oysa 1 es-Sâbî'nin taklidi 287-259. sayfalarda, İbnü'l-Esîr'in taklidi ise 295-301. sayfalardadır.
وقد أراد ابن الأثير أن ينفي عن نفسه مظنَّة التحامل على هذين الكاتبين الكبيرين والتعصب عليهما، فيما قدمه من الأمثلة المسجوعة للصابيّ والصاحب ابن عبَّاد، فقد يذهب بعض الناس إلى أن المآخذ فيها يسيرة لأنها جمل قصيرة، قد يقال: إنه التقطها التقاطًا من جملة رسائلهما الطويلة.وقد حاول أن يخرج نفسه من هذه التهمة، بأنه وجد للصابيّ تقليدًا بنقابة الأشراف العلويين ببغداد، وكان ابن الأثير قد أنشأ تقليدًا بنقابة الأشراف العلويين بالموصل، وقد أورد التقليدين في كتابه١، ليتأملهما الناظر، ويحكم بينهما إن كان عارفًا، أو يسأل عنهما العارف إن كان مقلدًا.وعلى الرغم من أن كلام ابن الأثير هنا غاية الوضوح؛ إذ أنه يحاول أن يقود القارئ إلى الحكم الذي يريد، وهو الحكم بتفوقه، أو تفوق كتابته على الصابي أو كتابته، فإنه يحاول أن يستر ما أظهر من انتقاصه، ولا يجد سبيلًا إلى ذلك إلّا أن يورد تقليد الصابي أولًا، لأنه كما يقول: "المقدَّم زمانًا وفضلًا! ".ومعنى ذلك أنه يريد أن يقول: إنه إذا كان قد بَذَّ المقدَّم زمانًا وفضلًا في نظر الناس، فهو أحق بالفضل والتقدمة، وإن تأخَّر به زمانه!وحين يرى وضوح الغاية من كلامه، يحاول أن يسترها بأنه لم يقصد بما أورد من كتابة الصابي وكتابته الوضع من منزلة الرجل: أو التهوين من خطر فنه.وقد يكون ذلك حقًّا، وقد يكون الوضع من شأن الصابي في حد ذاته لم يكن هدف ابن الأثير من هذه الكلمات وتلك الموازنات، وإنما كان القصد الحقيقيّ هو إثبات تفوقه عليه، وتمكُّنه من صناعة الكتابة في على درجة لم يستطع أن يصل إليها الصابي، أو غيره من أعلام الكُتَّاب، الذين اعترف لهم الناس بالإجادة والسبق.ولذلك تراه يعترف بمنزلة الصابي، وبأن علم الكتابة قد رفعه، وأنه إمام هذا الفن، والواحد فيه، وأنه أجاد في السلطانيات كل الإجادة، وأحسن كل الإحسان، ولكنه في الإخوانيات مقصِّر، وكذلك في كتب التعازي، مع أن١ تقليد الصابي في صفحة ٢٨٧-٢٥٩، وتقليد ابن الأثير في صفحة ٢٩٥-٣٠١.
İbnü'l-Esîr'in kaydettiği ve kendi taklîdiyle denkleştirdiği iki taklîd, sultânî konulara dâhildir; bunların ihvân mektupları veya taziye kitaplarıyla hiçbir ilgisi yoktur! Bu, İbnü'l-Esîr'in es-Sâbî'yi gâye ile vâsıta arasında takdîrindeki ihtilâfın en mühim tezâhürlerindendir. Zira bu sözde, meşhur olan ve kimsenin inkâr etmediği bir övgü; nefsindeki kibir ve gurûru doyurduğu bir yergi vardır. Nitekim o kişiyi, aklının kitâbetinde fesâhat ve belâgatinden fazla olduğunu söyleyerek tavsîf etmiştir. İlmin mantıktan fazla olması bir noksanlık (hucne), mantığın ilimden fazla olması ise bir aldatmacadır (hud'a)! İbnü'l-Esîr, söylediklerinin tamamında veya o kâtipleri fennî açıdan tenkîd ettiği sözlerinin çoğunda haklı olabilir, olmayabilir de. Bu şâhidleri getirmekteki gâye şudur: İbnü'l-Esîr, çok okuyan, okuduklarını derinlemesine tetkîk eden, kuvvet ve zaaf sebeplerini araştıran; sonra bunları zihnine ve şuurlu fennî basîretine arz eden; ardından yazmak istediğini, yazısını zaaf sebeplerinden arındırarak, güç sebeplerinden de değerini artıracağını ve yazısının şânını yükselteceğini düşündüklerini ekleyerek yazan; ve kitâbet sanatına dâir tasavvur ettiği mefkûreyi gerçekleştiren bir kâtip olarak kitâbet ve kâtipler atmosferinde yaşamıştır. Aynı şekilde İbnü'l-Esîr şâir idi, ancak kitâbet sanatı edebî sanatına gâlip gelmiştir; bu sebeple rivâyet edilen şiiri azdır. Biz bunu, İbnü'l-Esîr'in tecrübesini nesirle ifâde ettiği gibi şiirle de ifâde ettiğini; ve el-Meselü's-Sâir'de yazdıklarında, belâgat ve tenkîd âlimlerinin kendisinden önce tasavvur ettikleri resim ve kâideleri hayal etmeden önce, fennî tabiatından ilham aldığını göstermek için zikrettik. İbnü'l-Esîr, kendisini bu sanatın âletleriyle donattıktan, saydığı çeşitli kültürlerle onları terbiye/tezhîb ettikten sonra umûmen edeb sanatına, husûsen kitâbet sanatına girişmiştir. Bu sanata her daldıkça ona olan ihtiyâcını hissetmiş; bu sanatın ehemmiyetinin ve tesîrinin, sâhibinin hükümdarlara yakınlığı ve devlet işlerini tedvîr etmesindeki yüksek mevkîlerin ehemmiyetinden aşağı olmadığını duymuştur.
التقليدين الذين سجلهما ابن الأثير، ووزانهما بتقليديه، إنما يدخلان في باب السلطانيات، ولا علاقة لهما بالرسائل الإخوانية أو بكتب التعازي!وهذا من أهم مظاهر اضطراب ابن الأثير، في تقدير الصابي بين الغاية والوسيلة، ففي هذا الكلام مدح جاري به المشهور الذي لا ينكره أحد، وذم أشبع به ما في نفسه من الزهو والغرور، فوصف الرجل بأن عقله في كتابته زائد على فصاحته وبلاغته، وزيادة العلم على المنطق هجنة، وزيادة المنطق على العلم خدعة!وقد يكون ابن الأثير على حقٍّ في كل ما قال، أو في أكثر ما قال مما نقد به أولئك الكُتَّاب من الناحية الفنية، وقد لا يكون كذلك، وإنما الغاية من سوق هذه الشواهد أن ابن الأثير قد عاش في جو الكتابة والكُتَّاب كاتبًا يقرأ كثيرًا، ويتعمَّق فيما يقرأ، ويبحث عن أسباب القوة وأسباب الضعف، ثم يعرض ذلك على ذهنه وبصيرته الفنية الواعية، ثم يكتب ما شاء أن يكتب مجردًا كتابته من أسباب الضعف، ومضيفًا إليها من أسباب القوة ما رآه يزيد في قدره، ويرفع من شأن كتابته، ومحققًا المثل التي تصورها لفن الكتابة.وكذلك كان ابن الأثير شاعرًا، وإن غلبت صناعة الكتابة على فنه الأدبي، ولذلك كان ما رُوِيَ له من الشعر قليلًا، وإنما ذكرنا ذلك لندلَّ على أن ابن الأثير كان يعبِّر عن تجربته شعرًا، كما عبَّر عنها نثرًا، وأنه فيما كتب في المثل السائر كان يستوحي طبيعته الفنية، قبل أن يتخيل الرسوم والقواعد التي تخيلها من قبله علماء البلاغة والنقد.وقد أقدم ابن الأثير على صناعة الأدب بعامَّة، وصناعة الكتابة بخاصة، بعد أن زود نفسه بآلاتها، وثقفها بألوان الثقافات التي عددها، وقد أحسَّ بالحاجة إليها كلَّما أوغل فيها، وأحسَّ أن خطورة هذا الفن، وبعد أثره لا تقلّ عن خطورة المناصب الرفيعة التي يتولاها صاحبه في قربه من الحكام، وفي تصريفه لأمور الدولة.
Bir adam hakkında ne dersiniz ki: Kur'an'ı, hadis-i şerifleri ve şairlerin divanlarını ezberlemiş; lügatin nâdirini de yaygınını da bilmekte; nahvin usûlünü ve fürûunu, sarfın inceliklerini kavramış; tarihî rivayetler ve atasözlerinden her bir sahada uzmanların dahi kavramakta zorlanacağı kadar bilgiye sahiptir. İşte bu, onun kendini yetiştirmek için harcadığı o yorucu gayretlerin bir tasviridir. Kendisi hakkında şöyle der: "Hadislerden, hepsi kullanıma elverişli olan üç bin hadisi ihtiva eden müstakil bir kitap çıkarmıştım. Onu mütalaa etmeye on yılı aşkın bir süre devam ettim; her hafta bir kez bitirecek şekilde mütalaa ederdim. Nihayet gözümün önünden ve zihnimden beş yüzden fazla kez geçti ve hiçbir şeyi benden kaçmayacak şekilde ezberlenmiş hale geldi." (s. 150) Başka bir yerde de şöyle der: "Bil ki Kur'an'ın manalarını çözmeye kalkışan kimse çokça mütalaa etmeye ihtiyaç duyar. Zira mütalaaya ne kadar devam edilirse, daha önce ortaya çıkmamış manalar zuhur eder. Bu, benim bizzat tecrübe ettiğim ve bildiğim bir husustur. Şöyle ki: Surelerden bir sure alır, onu okurdum; her ne zaman bir manaya rastlasam onu ayrı bir kâğıda kaydederdim. Sonra surenin sonuna varınca, kaydettiğim bu manaları tek tek çözümlemeye başlardım. Bununla da yetinmeyip o sureyi tekrar okur ve ilk başta yaptığımın aynısını yapardım. Tilavet onu defalarca cilaladıkça, her seferinde bir öncekinde ortaya çıkmayan manalar belirirdi." (s. 135) İbnü'l-Esîr'in şairleri bilmesine ve şiir ezberine gelince, bu konuda dilediğin kadar söz söyle. Bu bilgi ve ezberin eserleri, el-Meselü's-Sâir ve Ziyâüddîn'in diğer eserlerinde açıkça ortaya çıkmıştır. el-Mesel'de şöyle der: "Şairlerin eski ve yeni şiirlerine vakıf oldum. Öyle ki mihenge vurulmuş mümtaz bir şairin, divanını gözden geçirmediğim hiçbir divanı kalmadı." Yine der: "Şiirden her divan ve mecmuaya vakıf oldum; ömrümün yarısını onun ezberlenmiş ve işitilmiş kısmına harcadım. Onu sahili bulunamayan bir deniz olarak buldum; söyleyenlerinin isimleri dahi sayılamayan bir sözün sayımı nasıl tamama ersin?" Sonra der: "Şiirin ilkini de sonuncusunu da işledim; onun hakkında söylediğim hiçbir sözü araştırıp soruşturmadan söylemedim. Kim bir adamın şiirini ezberler, kapalı yönlerini açığa çıkarır ve düşüncesini onun terbiyesiyle terbiye ederse, sözün dizginleri ona itaat eder; belâgatte sözü 'mâ kālet ḥaẕām' olur [yani sözü darbımesel haline gelir]."
وما رأيك في رجل كان يحفظ القرآن، والحديث النبوي، ودواوين الشعراء، ويعرف من اللغة شاردها وواردها، ومن النحو أصوله وفروعه، ومن الصرف دقائقه، ومن الأخبار والأمثال ما يعيا بوعيه المختصون في كل لون من تلك الألوان، وهذه صورة من تلك الجهود المضنية التي بذلها في تكميل نفسه، يقول عن نفسه: وكنت جردت من الأخبار النبوية كتابًا يشتمل على ثلاثة آلاف خبر، كلها تدخل في الاستعمال، وما زلت أواظب على مطالعته مدة تزيد على عشر سنين، فكنت أنهي مطالعته في كل أسبوع مرة، حتى دار على ناظري وخاطري ما يزيد على خمسمائة مرة، وصار محفوظًا لا يشذَّ عني منه شيء.. "ص١٥٠".ويقول في موضع آخر: واعلم أن المتصدي لحل معاني القرآن يحتاج إلى كثرة الدرس، فإنه كلما ديم على درسه ظهر من معانيه مالم يظهر من قبل، وهذا شيء جرَّبته وخَبَرْتُه، فإني كنت آخذ سورة من السور وأتلوها، وكلما مرَّ بي معنًى أثبته في ورقة مفردة، حتى أنتهي إلى آخرها، ثم آخذ في حل تلك المعاني التي أثبتها واحدًا بعد واحد، ولا أقنع بذلك حتى أعاود تلاوة تلك السورة، وأفعل ما فعلته أولًا، وكلما صقلتها التلاوة مرةً بعد مرةٍ ظهر في كل مرة من المعاني ما لم يظهر في التي قبلها.. "ص١٣٥".وأما معرفة ابن الأثير بالشعراء وحفظه الشعر فحدّث عنهما ما شئت، ولقد برزت آثار تلك المعرفة وذلك الحفظ واضحة في المثل السائر وغيره من آثار ضياء الدين، يقول في المثل: "إني وقفت على أشعار الشعراء قديمها وحديثها، حتى لم أترك ديوانًا لشاعر مفلق يثبت شعره على المحك إلا وعرضته على نظري"، ويقول: "ولقد وقفت من الشعر على كل ديوان ومجموع، وأنفدت شطرًا من العمر في المحفوظ منه والمسموع، فألفيته بحرًا لا يوقف على ساحله، وكيف ينتهي إلى إحصاء قول لم تحص أسماء قائله". ثم يقول: "ولقد مارست من الشعر كل أول وأخير، ولم أقل ما أقول فيه إلّا عن تنقيب وتنقير، فمن حفظ شعر الرجل، وكشف عن غامضه، وراض فكره برائضه، أطاعته أعنَّة الكلام، وكان قوله في البلاغة ما قالت حذام".
Ziyâüddîn, nazım sanatından bu muazzam hazineyi elde ettikten sonra, onlardan ancak faydaları çok ve maksatları şubeli olanlarla yetinmiştir. Kendisi hakkında şöyle demektedir: “Ebû Tammâm ile Ebü’t-Tayyib’in divanları kadar ince mânâları toplayan, onlardan zarif gaye ve maksatları çıkaran bir başka divan bulamadım. Ayrıca Ebû Ubâde’den daha güzel lafız terbiyesi, daha nakışlı dibâce ve daha parlak üslûba rastlamadım. İşte bu sebeple, mânâ ve lafzın iki tarafının güzelliklerini ihtiva ettikleri için onların divanlarını seçtim. Bunları ezberlediğimde ise, bir kısmı hâfızamda kalmış olmakla birlikte, diğerlerini geçersiz saydım.”
Ardından bu sözünü tekit eder ve o üç büyük şairin şiirine niçin yöneldiğinin sebeplerini tafsilatlandırarak şöyle der: “Ben, nazarını yalnızca eski şiire hasredenlere taklid ve teslimiyetle uyanlardan olmadım. Zira şiirden maksat, âsîl mânâyı cezîl ve latîf lafıza yerleştirmektir. Bu bulunduğu vakit, nereye çadır kurarsan orası Bâbil’dir. Bu hususta Ebû Tammâm Habîb b. Evs, Ebû Ubâde el-Velîd ve Ebü’t-Tayyib el-Mütenebbî’nin şiirleriyle yetindim. İşte bu üçü, şiirin Lât, Uzzâ ve Menât’ıdır; onların elleriyle şiirin hasenâtı ve müstahsenâtı zuhur etmiştir. Şiirleri, muhdeslerin garâbetini kudemânın fesâhatına katmış, sâir emsâl ile hükemânın hikmetini bir araya getirmiştir.
Ebû Tammâm’a gelince: O mânâların rebbidir, akıl ve zihinlerin sıkletidir. Her ibdâ‘ edilmiş mânâya, izinden yürünmeksizin şahitlik edilmiştir. O, bu hususta emsâline üstün geldiği iğrâb makamında müdâfaa edilmez bir konumdadır.
Ebû Ubâde el-Buhturî ise: O, lafzı mânâ üzerine dökmede en güzelini yapmış, şiir hissettirmek istemiş fakat terennüm etmiştir. O, rıkkatin ve cezâletin iki tarafını mutlak sûrette elde etmiştir. Bir tarafta Necid’in şatafatlı sertliğindeyken, diğer taraftan Irak’ın yeşil kıyısına tutunmuştur.
Ebü’t-Tayyib el-Mütenebbî’ye kendisi, Ebû Tammâm ve Ebû Ubâde hakkında soru soruldu; o da şöyle cevap verdi: “Ben ve Ebû Tammâm iki hakîmiz; şâir ise el-Buhturî’dir.” Canıma andolsun ki o hükmünde insaflı davranmış, bu sözüyle ilminin metânetinden uzaklaşarak gayr-i mutad bir şey söylemiştir. Zira Ebû Ubâde, şiirinde mânâyı sağır kayadan yontulmuşçasına, lafzı da suyun akıcılığından dokunmuşçasına getirmiş; böylece murâdın uzaklığını, anlayışa yakınlığıyla birleştirmiştir. O hakkında şunu söylemekten başka bir şey demem: Mânâlarında kıymetli karışımlarını (ahlâtını) sunmuş, lafzının dibâcesinde yüksek dereceye yükselmiştir.
وبعد أن حصل ضياء الدين هذه الثروة الضخمة من فنِّ المنظوم، اقتصر منها على ما تكثر فوائده، وتتشعّب مقاصده، ويقول عن نفسه: "لم أجد أجمع من ديوان أبي تمام وأبي الطيب للمعاني الدقيقة، ولا أكثر استخراجًا منهما للطيف الأغراض والمقاصد، ولم أجد أحسن تهذيبًا للألفاظ من أبي عبادة، ولا أنقش ديباجة، ولا أبهج سبكًا، فاخترت حينئذ دواوينهم، لاشتمالها على محاسن الطرفين من المعاني والألفاظ، ولما حفظتها ألغيت ما سواها، مع ما بقي على خاطري من غيرها.ثم يؤكد هذا القول، وبفصل أسباب إيثاره لشعر أولئك الثلاثة الفحول، فيقول: "ولم أكن ممن أخذ بالتقليد والتسليم في اتِّباع من قصر نظره على الشعر القديم؛ إذ المراد من الشعر إنما هو إيداع المعنى الشريف في اللفظ الجزل واللطيف، فمتى وجد ذلك فكل مكان خيمت فهو بابل. وقد اكتفيت في هذا بشعر أبي تمام حبيب بن أوس، وأبي عبادة الوليد، وأبي الطيب المتنبي، وهؤلاء الثلاثة هم لات الشعر وعزاه ومناته، الذين ظهرت على أيديهم حسناته ومستحسناته، وقد حوت أشعارهم غرابة المحدثين إلى فصاحة القدماء، وجمعت بين الأمثال السائرة وحكمة الحكماء:أما أبو تمام، فإنه رب معان، وصيقل ألباب وأذهان، وقد شهد له بكل معنى مبتكر، لم يمش فيه على أثر، فهو غير مدافع عن مقام الإغراب، الذي برز فيه على الأضراب.وأما أبو عبادة البحتري فإنه أحسن في سبك الألفاظ على المعنى، وأراد أن يشعر فغنى، ولقد حاز طرفي الرقة والجزالة على الإطلاق، فبينا هو في شظف نجد؛ إذ تشبَّث بريف العراق. وسئل أبو الطيب المتنبي عنه وعن أبي تمام وعن نفسه، فقال: "أنا وأبو تمام حكيمان، والشاعر البحتري" ولعمري إنه أنصف في حكمه، وأغرب بقوله هذا عن متانة علمه، فإن أبا عبادة أتى في شعره بالمعنى المقدود من الصخرة الصماء، في اللفظ المصوغ من سلاسة الماء، فأدرك بذلك بعد المرام، مع قربه إلى الأفهام، وما أقول إلا أنه أتى في معانيه بأخلاطه الغالية، ورقي في ديباجة لفظه إلى الدرجة العالية.
Ebü't-Tayyib el-Mütenebbî'ye gelince, o Ebû Temmâm'ın yolundan gitmek istemiş, fakat adımları ona yetişememiş, şiir de ona (Ebû Temmâm'a) verdiği itaati vermemiştir. Bununla birlikte şiirinde hikmetli sözler ve atasözleri bakımından pay sahibi olmuş, savaş sahnelerini tasvir etmedeki üstün başarısıyla temayüz etmiştir. Ben bu hususta günaha girmekten çekinmeksizin ve yüzümü örmeksizin bir söz söylüyorum. Zira o bir savaşı tasvir etmeye daldığında dili, savaşın oklarından daha keskin, kahramanlarından daha cesur olur; sözleri dinleyici için savaşın fiillerinin yerini tutar, öyle ki iki ordunun karşı karşıya geldiğini, iki silahın birbirine temas ettiğini zannedersin. Bu husustaki yolu, onu takip edeni şaşırtır, terk edeni ise mazur görür. Şüphe yok ki o, Seyfüddevle b. Hamdân ile birlikte savaşlara şahit olmuş, dili de gözünün gördüklerini tasvir etmiştir. Şüphe yok ki Ziyâüddîn, o büyük şairlerin her biri hakkında verdiği her vasıfta doğru sözlüdür; hiçbir tenkitçi onun her bir şairdeki şiir nitelikleri hakkında söylediklerinin doğruluğundan şüphe etmez. Ancak asıl söylenecek olan, İbnü'l-Esîr'in Arap şiirine -eskisine ve yenisine- vukufunun genişliği ve o üç şairin divanlarını ezberlemeyi ve hıfzetmeyi tercih etmiş olmasıdır. İbnü'l-Esîr'in bu kadar çok şiire vâkıf olması ve gücü nispetinde onların metinlerini ezberlemesi, belâgat çalışmalarının sahasını genişletmesinin en önemli sebeplerinden biri olmuş; ulaştığı hükümlerin çoğu isabetli ve doğru olup, ilmine güvenen, reyinin güzelliğinden emin bir şahsiyeti ortaya koymaktadır. el-Meselü's-Sâir'in satır aralarında İbnü'l-Esîr'in okuduğu ve içindekileri kavradığı pek çok kitabın isimleri karşımıza çıkar; bu kitaplar ona edebiyatı meşhur sanat dallarıyla ve edebî çalışmanın her bir cüz'iyâtıyla inceleme hususunda yardımcı olmuştur. Bu kitapta Arap nahvi, sarf ilmi ve fıkhu'l-lüga hakkında sözler okursun; okuduklarını beğenmemek ve her bir fende ihtisas sahibi güvenilir âlimlerin seçkinlerinden bir âlimin karşısında olduğunu itiraf etmemek elde değildir. Tefsir, te’vil ve hadis-i nebevî hakkında sözler okursun; gördüğün geniş vukuf, anlayış ve tahsildeki derinlik seni hayran bırakır; sanki müfessir ve muhaddislerin büyüklerinden bir âlimin karşısındasındır.
وأما أبو الطيب المتنبي فإنه أراد أن يسلك مسلك أبي تمام، فقصرت عنه خطاه، ولم يعطه الشعر من قياده ما أعطاه، لكنه حظي في شعره بالحكم والأمثال، واختص بالإبداع في وصف مواقف القتال، وأنا أقول قولًا لست فيه متأثمًَا، ولا منه متلثمًا، وذاك أنه إذا خاض في وصف معركة كان لسانه أمضى من نصالها، وأشجع من أبطالها، وقامت أقواله للسامع مقام أفعالها، حتى تظن الفريقين قد تقابلا، والسلاحين قد تواصلا، فطريقه في ذلك تضل بسالكه، وتقوم بعذر تاركه، ولا شك أنه كان يشهد الحروب مع سيف الدولة بن حمدان، فيصف لسانه ما أدّى إليه عيانه".ولا شكّ في أن ضياء الدين كان صادقًا في كل وصف من تلك الأوصاف، التي آثر بها كل شاعر من أولئك الفحول، ولا يكاد يشك ناقد من النقاد في صحة ما ذكر من نعوت الشعر عند كل واحد منهم، ولكن مجال القول إنما هو في سعة اطلاع ابن الأثير على الشعر العربي قديمه ومحدثه، وإيثاره دواوين أولئك الثلاثة بالحفظ والاستظهار.ولقد كان اطلاع ابن الأثير على هذا الشعر الكثير، وحفظه ما استطاع من نصوصه سببًا من أهم الأسباب في توسيع مجال دراسته البيانية، وكثرة ما اهتدى إليه من أحكام، أكثرها سديد مصيب، تظهر فيه شخصية الواثق بعلمه، المطمئن إلى حسن رأيه.وتطالعنا في ثنايا المثل السائر أسماء كثير من الكتب التي قرأها ابن الأثير، وفقه ما فيها، فأعانته على ما تعرض له من دراسة الأدب في فنونه المشهورة، وفي كل جزئية من جزئيات العمل الأدبي.فأنت تقرأ في هذا الكتاب كلامًا في النحو العربي، وفي علم التصريف، وفي فقه اللغة، فلا يسعك إلا أن تستجيد ما تقرأ، وإلّا أن تعترف بأنك أمام عالم من صفوة العلماء الثقات المختصين في كل فنِّ من تلك الفنون.وتقرأ كلامًا في التأويل وفي التفسير وفي الحديث النبوي، فيأخذك ما ترى من كثرة الاطلاع وسعة الباع في الفهم والتحصيل، وكأنك أمام عَلَمٍ من أعلام المفسرين والمحدثين.
Nice misaller, haberler, şiirler ve nesirler okursun da İbnü'l-Esîr'in derlemekte ne denli maharet gösterdiği bu mahsule hayran kalır, neredeyse hiçbir sınır tanımayan veya herhangi bir gayede durmayan bir kültürle karşı karşıya olduğunu itiraf edersin. İbnü'l-Esîr'in kendisi, ele aldığı her bir ilim dalında kitapların temel kaynaklarına sıkça dayanmış ve bu kaynaklara incelemesi boyunca işaret etmiştir. Bunlar arasında şunlar zikredilebilir:1- Tefsir sahasında Belâzürî'nin tefsiri ile "Şifâü's-Sudûr" adlı tefsirini okuduğunu belirtmiştir.2- Nebevî hadis alanında ise "eş-Şihâb" kitabını, Sahîh-i Buhârî, Sahîh-i Müslim, el-Muvatta', Tirmizî; Sünen-i Ebû Dâvûd, Sünen-i Nesâî ve diğer hadis kitaplarını okumuştur.3- Din ve usûlünde ise İmâm Ebû Hâmid el-Gazzâlî'nin "İhyâü Ulûmi'd-Dîn"i ile "el-Erbaûn" adlı eserini okumuştur.4- Dil ve sarf alanında Ebü'l-Feth ibn Cinnî'nin "el-Hasâis"ini, Ebû Osmân el-Mâzinî'nin "et-Tasrîf"ini, İmâm Sa‘leb'in "el-Fasîh"ini, Ebû Mansûr el-Cevâlîkî'nin "Islâhu mâ Tağlat fîhi'l-‘Âmmetü"sünü ve el-Meydânî'nin "Mecmau'l-Emsâl"ini okumuştur.5- Edebiyat eserleri, ansiklopedileri, divanlar ve şerhlerinden okudukları arasında: Ebü'l-Ferec el-İsfahânî'nin "Kitâbü'l-Eğânî"si, Muhammed b. Yezîd el-Müberred'in "er-Ravza"sı (ki onu kendisinin derlediği, Ebû Nuvâs ile başlayıp devrindeki şairleri seçtiği ve zeyline eklediği şeklinde tavsîf etmiştir) yer alır. Ayrıca İbn Abdirabbih'in "el-İkdü'l-Ferîd"ini, Ebû Temmâm'ın "Divânü'l-Hamâse"sini, Ebû Osmân el-Câhız'ın "el-Beyân ve't-Tebyîn"ini, Harîrî'nin "Makâmât"ını, Ebû İshâk es-Sâbî'nin risâlelerini, es-Sâhib b. ‘Abbâd'ın risâlelerini, Ebü'l-Feth ibn Cinnî'nin Mütenebbî Divanı şerhini, Ebü'l-Alâ el-Ma‘arrî'nin "Lüzûmu mâ lâ Yelzem"ini ve onun "Mu‘cizü Ahmed"ini; ayrıca "en-Nekāiz" kitabını, Ferazdak, Ebû Temmâm, Mütenebbî ve Ebû Nuvâs divanlarını okumuştur.
وتقرأ أمثالًا وأخبارًا وشعرًا ونثرًا، فتعجب من هذا المحصول الذي عني ابن الأثير نفسه في تحصيله، وتعترف أنك أمام ثقافة لا تكاد تقف عند حد، أو تتوقف عند غاية من الغايات.وقد اعتمد ابن الأثير نفسه على كثر من أمهات، الكتب في كل فنٍّ من الفنون التي تعرَّض لها، وقد أشار إلى هذه المراجع في أثناء دراسته.١- فقد ذكر أن مما قرأ في التفسير تفسير البلاذري، وتفسير النقاش المسمَّى "شفاء الصدور".٢- وقرأ في الحديث النبوي كتاب "الشهاب"، وصحيح البخاري، وصحيح مسلم، والموطأ، والترمذي؛ وسنن أبي داود، وسنن النسائي، وغيرها من كتب الحديث.٣- وقرأ في الدين وأصوله "إحياء علوم الدين" وكتاب "الأربعين" للإمام أبي حامد الغزالي.٤- وقرأ في اللغة والتصريف كتاب "الخصائص" لأبي الفتح بن جني، وكتاب "التصريف" لأبي عثمان المازني، وكتاب "الفصيح" للإمام ثعلب، وكتاب "إصلاح ما تغلط فيه العامة" لأبي منصور الجواليقي، و"مجمع الأمثال" للميداني.٥- وكان مما قرأ من كتب الأدب وموسوعاته ودواوين الشعراء وشروحها: كتاب "الأغاني" لأبي الفرج الأصفهاني، وكتاب "الروضة" لمحمد بن يزيد المبرد، الذي وصفه بأنه كتاب جمعه، واختار فيه أشعار شعراء، بدأ فيه بأبي نواس، ثم بمن كان في زمانه، وانحسب على ذيله.كما قرأ كتاب "العقد الفريد" لابن عبد ربه، و"ديوان الحماسة" لأبي تمام، و"البيان والتبيين" لأبي عثمان الجاحظ، وقرأ "مقامات الحريري"، ورسائل أبي إسحاق الصابي، ورسائل الصاحب بن عبَّاد، وشرح ديوان المتنبي لأبي الفتح ابن جني، و"لزوم ما لا يلزم" لأبي العلاء المعري، ومعجز أحمد له، وكما قرأ كتاب "النقائض"، وديوان الفرزدق، وأبي تمام، والمتنبي، وأبو نواس،
el-Buhturî, İbnü'r-Rûmî, Keşâcim, Dîkü'l-Cinn, Ebü'l-Atâhiye, el-Abbâs b. el-Ahnef … ilh. Belâgat ve beyâna dair kitaplara gelince, onların temel metinlerini okudu, onlardan istifade etti ve onları tenkit etti. el-Meselü's-Sâir'in mukaddimesinde şöyle demiştir: "İnsanlar bu ilim (ilm-i beyân) hakkında kitaplar telif ettiler, altınlar getirdiler ve odunlar topladılar. O kadar ki, hiçbir telif yoktur ki onun şînini ve sînini (iyi ve kötü yanlarını) incelememiş olayım, zayıf ve sağlamını bilmemiş olayım. Bu hususta faydalanılacak bir eser bulamadım, ancak Ebü'l-Kâsım el-Hasen b. Bişr el-Âmidî'nin 'el-Muvâzene' adlı eseri ile Ebû Muhammed Abdullah b. Sinân el-Hafâcî'nin 'Sırrü'l-Fesâha' adlı eseri müstesna."[1] el-Câmiu'l-Kebîr'in mukaddimesinde ilm-i beyânın ehemmiyeti ve maksadın zorluğu hakkındaki sözlerinden sonra şöyle demiştir: "İşte o vakit onu talep etmeye, onun tasnif ve kitaplarını araştırmaya koyuldum. Onu tahsil hususunda hiçbir yol bırakmadım ki tutmamış olayım, onu idrakte hiçbir kapı bırakmadım ki girmemiş olayım. Nihayet onun görünen ve gizli yönleri bana açık hale geldi, bu alandaki meşhur imamların sözleri bana keşfolundu: Ebü'l-Hasan Ali b. Îsâ er-Rummânî, Ebü'l-Kâsım b. Bişr el-Âmidî, Ebû Osmân el-Câhiz, Kudâme b. Ca'fer el-Kâtib, Ebû Hilâl el-Askerî, Ebü'l-Alâ Muhammed b. Gānim el-Gānimî, Ebû Muhammed Abdullah b. Sinân el-Hafâcî ve kendisine atıfta bulunulan kitabı ve üzerine parmak basılan sözü olan diğerleri." Bu büyük âlimlerin bu sanatla ilgili en meşhur eserleri şunlardır: er-Rummânî'nin 'en-Nüket fî İ'câzi'l-Kur'ân'ı, el-Âmidî'nin 'el-Muvâzene beyne Ebî Temmâm ve'l-Buhturî'si, el-Câhiz'in 'el-Beyân ve't-Tebyîn'i, Kudâme b. Ca'fer'in üç kitabı: 'Nakdü'ş-Şi'r', 'Kitâbü'l-Harâc ve Sınâati'l-Kitâbe' ve 'Cevâhirü'l-Elfâz', Ebû Hilâl el-Askerî'nin 'Kitâbü's-Sınâateyn'i, el-Gānimî'nin 'Sınâatü'ş-Şi'r'i ve İbn Sinân el-Hafâcî'nin 'Sırrü'l-Fesâha'sı. Ayrıca Abdullah b. el-Mu'tez'in telif ettiği 'el-Bedî' adlı kitabı, Kādî Ebü'l-Hasan Ali b. Abdilazîz el-Cürcânî'nin 'el-Vasâta beyne'l-Mütenebbî ve Husûmihî'si, el-Hâtimî'nin 'Hilyetü'l-Muhâdara'sı ve Abdülkâhir el-Cürcânî'nin 'Delâilü'l-İ'câz' ve 'Esrârü'l-Belâga'sını da okudu ve onlardan istifade etti.[1] Bkz. bu baskının s. 32'si.[2] el-Câmiu'l-Kebîr fî Sınâati'l-Manzûm mine'l-Kelâm ve'l-Mensûr, thk. Dr. Mustafâ Cevâd ve Dr. Cemîl Saîd, s. 2, Matbaatü'l-Mecma‘i’l-İlmî el-Irâkî, Bağdat 1375 H.
والبحتري، وابن الرومي، وكشاجم، وديك الجن، وأبي العتاهية، والعباس بن الأحنف … إلخ.٦- أما كتب البلاغة والبيان فقد قرأ أمهاتها، وأفاد منها، ونقدها، قال في خطبة المثل السائر: وقد ألف الناس فيه -علم البيان- كتبًا، وجلبوا ذهبًا، وحطبوا حطبًا، وما من تأليف إلّا وقد تصفحت شينه وسينه، وعلمت غثَّه وسمينه، فلم أجد ما ينتفع به في ذلك إلّا كتاب "الموازنة" لأبي القاسم الحسن بن بشر الآمدي، وكتاب "سر الفصاحة" لأبي محمد عبد الله بن سنان الخفاجي١.وقال في خطبة: "الجامع الكبير" بعد كلامه في أهمية علم البيان، وصعوبة مرامه: "فشرعت عند ذلك في تطلبه، والبحث عن تصانيفه وكتبه، فلم أترك في تحصيله سبيلًا إلّا نهجته، ولا غادرت في إدراكه بابًا إلا ولجته، حتى اتَّضح عندي باديه وخافيه، وانكشفت لي أقوال الأئمة المشهورين فيه، كأبي الحسن علي بن عيسى الرماني، وأبي القاسم بن بشر الآمدي، وأبي عثمان الجاحظ، وقدامة بن جعفر الكاتب، وأبي هلال العسكري، وأبي العلاء محمد بن غانم المعروف بالغانميّ، وأبي محمد عبد الله بن سنان الخفاجي، وغيرهم ممن له كتاب يشار إليه، وقول تعقد الخناصر عليه٢.وأشهر كتب هؤلاء الأعلام التي تَتَّصل بهذا الفن هي النكت في إعجاز القرآن للرماني، والموازنة بين أبي تمام والبحتري للآمدي، والبيان والتبيين للجاحظ، وكتاب نقد الشعر، وكتاب الخراج وصناعة الكتابة، وكتاب جواهر الألفاظ، ثلاثتها لقدامة بن جعفر، وكتاب الصناعتين لأبي هلال العسكري، وكتاب صناعة الشعر للغانميّ، وكتاب سر الفصاحة لابن سنان الخفاجي.كما قرأ وأفاد من كتاب البديع الذي ألَّفه عبد الله بن المعتز، وكتاب الوساطة بين المتنبي وخصومه للقاضي أبي الحسن علي بن عبد العزيز الجرجاني، وكتاب حلية المحاضرة للحاتميّ، وكتاب دلائل الإعجاز وأسرار البلاغة لعبد القاهر الجرجاني،١ انظر صفحة "٣٢" من هذه الطبعة.٢ الجامع الكبير في صناعة المنظوم من الكلام والمنثور، تحقيق الدكتور مصطفى جواد والدكتور جميل سعيد: ص٢، مطبعة المجمع العلمي العراقي، بغداد ١٣٧٥هـ.