et-Tahâviyye Akîde Şerhi - er-Risâle Baskısı (İbn Ebî'l-‘İzz)
Bölüm: Akaid
Kitap: Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye
Müellif: Alî b. Alî b. Muhammed b. Ebî’l-‘İzz ed-Dımaşkî (ö. 792 h.)
Tahkik eden, ta‘lik ve hadislerini tahric eden ve takdim yazan: Dr. Abdullah b. el-Muhsin et-Türkî - Şuayb el-Arnaût [ö. 1438 h.]
Yayınevi: Müessesetü’r-Risâle, Beyrut - Lübnan
Baskı: İkinci, 1411 h. - 1990 m.
Cilt sayısı: 2 (müteselsil numaralama)
[Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygundur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
شرح العقيدة الطحاوية - ط الرسالة (ابن أبي العز)القسم: العقيدةالكتاب: شرح العقيدة الطحاويةالمؤلف: عليّ بن علي بن محمد بن أبي العز الدمشقي (ت ٧٩٢ هـ)حققه وعلق عليه وخرج أحاديثه وقدم له: د عبد الله بن المحسن التركي - شعيب الأرنؤوط [ت ١٤٣٨ هـ]الناشر: مؤسسة الرسالة، بيروت - لبنانالطبعة: الثانية، ١٤١١ هـ - ١٩٩٠ معدد الأجزاء: ٢ (متسلسلة الترقيم)[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
[Müşerrihin Mukaddimesi][Usûlü'd-Dîn İlmi, Ulûmun Efdalıdır] Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah bana yeter; O ne güzel vekîldir. Hamd Allah'adır; O'na hamd eder, O'ndan yardım diler ve O'ndan mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah kime hidâyet ederse onu saptıracak yoktur; kimi de saptırırsa ona hidâyet edecek yoktur. Şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki efendimiz Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve resûlüdür. Allah ona, âline ve sahâbesine pek çok salât ve selâm eylesin. Emmâ ba‘d: Usûlü'd-dîn ilmi, ilimlerin en şereflisi olduğundan—zira ilmin şerefi, bilinenin şerefiyle doğru orantılıdır—ve fürû fıkhına nispetle fıkh-ı ekber [en büyük fıkıh] olduğundan (ki bu sebeple İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe rahmetullahi aleyh, usûlü'd-dîne dair söylediklerini ve birkaç varakta derlediklerini "el-Fıkhu'l-Ekber" diye adlandırmıştır) ve kulların ona olan ihtiyacı her ihtiyacın fevkinde bulunduğundan…
[مقدمة الشارح][عِلْمُ أُصُولِ الدِّينِ أَفْضَلُ الْعُلُومِ]بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ.حَسْبِيَ اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ.الْحَمْدُ لِلَّهِ، نَحْمَدُهُ، وَنَسْتَعِينُهُ وَنَسْتَغْفِرُهُ، وَنَعُوذُ بِاللَّهِ مِنْ شُرُورِ أَنْفُسِنَا وَمِنْ سَيِّئَاتِ أَعْمَالِنَا، مَنْ يَهْدِهِ اللَّهُ فَلَا مُضِلَّ لَهُ، وَمَنْ يُضْلِلِ فَلَا هَادِيَ لَهُ.وَأَشْهَدُ أَنَّ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ تَسْلِيمًا كَثِيرًا.أَمَّا بَعْدُ: فَإِنَّهُ لَمَّا كَانَ عِلْمُ أُصُولِ الدِّينِ أَشْرَفَ الْعُلُومِ، إِذْ شَرَفُ الْعِلْمِ بِشَرَفِ الْمَعْلُومِ، وَهُوَ الْفِقْهُ الْأَكْبَرُ بِالنِّسْبَةِ إِلَى فِقْهِ الْفُرُوعِ، وَلِهَذَا سَمَّى الْإِمَامُ أَبُو حَنِيفَةَ رَحْمَةُ اللَّهِ عَلَيْهِ مَا قَالَهُ وَجَمَعَهُ فِي أَوْرَاقٍ مِنْ أُصُولِ الدِّينِ: " الْفِقْهَ الْأَكْبَرَ " وَحَاجَةُ الْعِبَادِ إِلَيْهِ فَوْقَ كُلِّ حَاجَةٍ،
O'na olan ihtiyaçları her türlü ihtiyacın fevkindedir. Çünkü kalplerin hayatı, nimet ve huzur bulması; ancak Rablerini, ma'bûdlarını ve Fâtır'ını isimleri, sıfatları ve fiilleriyle tanımalarına bağlıdır. Ayrıca bütün bunlarla birlikte O'nun, kalplere diğer her şeyden daha sevimli olması ve kalplerin çabasının da diğer bütün mahlûkattan ayrı olarak yalnızca O'na yaklaştıracak şeylerde olması gerekir. Akılların, bunu tafsilatlı bir şekilde bilip idrak etmesi ise muhaldir. Bunun üzerine Azîz ve Rahîm olan Allah'ın rahmeti, bu hususta bilgi veren, O'na davet eden, kendilerine icabet edenleri müjdeleyen ve muhalefet edenleri uyaran elçiler göndermeyi iktiza etti. Allah Teâlâ, elçilerinin davetinin anahtarını ve risaletlerinin özünü, ma'bûd olan zatını (sübhânehû) isimleri, sıfatları ve fiilleriyle tanımayı kıldı. Zira risaletin bütün talepleri başından sonuna kadar bu marifet üzerine bina edilir. [İnsanların Allah'ı en iyi tanıyanı, O'na ulaştıran yola en çok tabi olanıdır.] Sonra bunu iki büyük asıl takip eder: Birincisi: O'na ulaştıran yolun tarif edilmesidir ki bu yol, emir ve nehyini ihtiva eden şeriatıdır. İkincisi: Yola girenlerin (saliklerin) O'na ulaştıktan sonra kendileri için hazırlanmış olan ebedî nimetin tarif edilmesidir. İnsanların Allah (Azze ve Celle) hakkında en çok bilgi sahibi olanı, O'na ulaştıran yola en çok tabi olanıdır; aynı şekilde saliklerin O'nun huzuruna vardıklarındaki hallerini en iyi bilen de odur. İşte bu sebeple Allah, Resûlüne indirdiğini (vahyi) "ruh" olarak isimlendirmiştir; çünkü hakiki hayat ona bağlıdır. Yine onu "nur" olarak isimlendirmiştir; çünkü hidayet ona bağlıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "(O), kullarından dilediğine emrinden bir ruh (vahiy) indirir." [Gâfir: 15] Yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
وَضَرُورَتُهُمْ إِلَيْهِ فَوْقَ كُلِّ ضَرُورَةٍ، لِأَنَّهُ لَا حَيَاةَ لِلْقُلُوبِ، وَلَا نَعِيمَ وَلَا طُمَأْنِينَةَ، إِلَّا بِأَنْ تَعْرِفَ رَبَّهَا وَمَعْبُودَهَا وَفَاطِرَهَا، بِأَسْمَائِهِ وَصِفَاتِهِ وَأَفْعَالِهِ. وَيَكُونَ مَعَ ذَلِكَ كُلِّهِ أَحَبَّ إِلَيْهَا مِمَّا سِوَاهُ، وَيَكُونَ سَعْيُهَا فِيمَا يُقَرِّبُهَا إِلَيْهِ دُونَ غَيْرِهِ مِنْ سَائِرِ خَلْقِهِ.وَمِنَ الْمُحَالِ أَنْ تَسْتَقِلَّ الْعُقُولُ بِمَعْرِفَةِ ذَلِكَ وَإِدْرَاكِهِ عَلَى التَّفْصِيلِ، فَاقْتَضَتْ رَحْمَةُ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ أَنْ بَعَثَ الرُّسُلَ بِهِ مُعَرِّفِينَ، وَإِلَيْهِ دَاعِينَ، وَلِمَنْ أَجَابَهُمْ مُبَشِّرِينَ، وَلِمَنْ خَالَفَهُمْ مُنْذِرِينَ، وَجَعَلَ مِفْتَاحَ دَعْوَتِهِمْ، وَزُبْدَةَ رِسَالَتِهِمْ، مَعْرِفَةَ الْمَعْبُودِ سُبْحَانَهُ بِأَسْمَائِهِ وَصِفَاتِهِ وَأَفْعَالِهِ، إِذْ عَلَى هَذِهِ الْمَعْرِفَةِ تُبْنَى مَطَالِبُ الرِّسَالَةِ كُلِّهَا مِنْ أَوَّلِهَا إِلَى آخِرِهَا. [أَعْرَفُ النَّاسِ بِاللَّهِ أَتْبَعُهُمْ لِلطَّرِيقِ الْمُوصِّلِ إِلَيْهِ]ثُمَّ يَتْبَعُ ذَلِكَ أَصْلَانِ عَظِيمَانِ:أَحَدُهُمَا: تَعْرِيفُ الطَّرِيقِ الْمُوَصِّلِ إِلَيْهِ، وَهِيَ شَرِيعَتُهُ الْمُتَضَمِّنَةُ لِأَمْرِهِ وَنَهْيِهِ.وَالثَّانِي: تَعْرِيفُ السَّالِكِينَ مَا لَهُمْ بَعْدَ الْوُصُولِ إِلَيْهِ مِنَ النَّعِيمِ الْمُقِيمِ.فَأَعْرَفُ النَّاسِ بِاللَّهِ عز وجل أَتْبَعُهُمْ لِلطَّرِيقِ الْمُوَصِّلِ إِلَيْهِ، وَأَعْرَفُهُمْ بِحَالِ السَّالِكِينَ عِنْدَ الْقُدُومِ عَلَيْهِ. وَلِهَذَا سَمَّى اللَّهُ مَا أَنْزَلَهُ عَلَى رَسُولِهِ رُوحًا، لِتَوَقُّفِ الْحَيَاةِ الْحَقِيقِيَّةِ عَلَيْهِ، وَنُورًا لِتَوَقُّفِ الْهِدَايَةِ عَلَيْهِ. فَقَالَ تَعَالَى: {يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} [غافر: ١٥] (غَافِرٍ: ١٥) . وَقَالَ تَعَالَى:
İşte böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Lâkin biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidayete erdirdiğimiz bir nûr kıldık. Muhakkak ki sen de dosdoğru bir yola iletiyorsun – göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi kendisinin olan Allah'ın yoluna. Dikkat edin, bütün işler nihayette Allah'a döner. [Şûrâ: 52-53] Ne Resûl'ün getirdiğinin dışında bir ruh vardır, ne de onunla aydınlanmanın dışında bir nûr. O, şifâdır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {De ki: O, iman edenler için bir hidayet ve şifâdır.} [Fussilet: 44] O mutlak olarak bir hidayet ve şifâ olmakla birlikte, bundan faydalananlar müminler olduğu için onlar özellikle zikredilmiştir. Allah Teâlâ Resûlü'nü hidayet ve hak din ile göndermiştir. O hâlde onun getirdiğinin dışında hidayet yoktur. [Herkes Üzerine İcmâlî İmanın Vücûbu] Şüphe yok ki herkesin Resûl'ün getirdiğine umûmî ve icmâlî bir iman ile iman etmesi vâciptir. Yine şüphe yok ki Resûl'ün getirdiğini tafsîlî olarak bilmek...
{وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ - صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ أَلَا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ} [الشورى: ٥٢ - ٥٣] (الشُّورَى: ٥٢ - ٥٣) . وَلَا رُوحَ إِلَّا فِيمَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ، وَلَا نُورَ إِلَّا فِي الِاسْتِضَاءَةِ بِهِ،وَهُوَ الشِّفَاءُ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: {قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ} [فصلت: ٤٤] (فُصِّلَتْ: ٤٤) . فَهُوَ وَإِنْ كَانَ هُدًى، وَشِفَاءً مُطْلَقًا، لَكِنْ لَمَّا كَانَ الْمُنْتَفِعُ بِذَلِكَ هُمُ (الْمُؤْمِنِينَ) ، خُصُّوا بِالذِّكْرِ.وَاللَّهُ تَعَالَى أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ، فَلَا هُدَى إِلَّا فِيمَا جَاءَ بِهِ. [وُجُوبُ الْإِيمَانِ الْمُجْمَلِ عَلَى كُلِّ أَحَدٍ]وَلَا رَيْبَ أَنَّهُ يَجِبُ عَلَى كُلِّ أَحَدٍ أَنْ يُؤْمِنَ بِمَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ إِيمَانًا عَامًّا مُجْمَلًا، وَلَا رَيْبَ أَنَّ مَعْرِفَةَ مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ عَلَى التَّفْصِيلِ
Farz-ı kifâyedir. Zira bu, Allah’ın Resûlü’nü kendisiyle gönderdiği şeyi tebliğ etme kapsamına; Kur’an’ı tedebbür etme, akletme ve anlama kapsamına; kitap ve hikmet ilmi, zikri koruma, hayra davet, marufu emretme, münkerden nehyetme, Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle ve en güzel şekilde mücadele ile davet kapsamına girer; ve Allah’ın müminlere farz kıldığı diğer benzer hususlar da buna dâhildir. Bu sebeple bu husus, onlar hakkında farz-ı kifâyedir. Aynen kendilerine vacip olana gelince: Bu, onların güçlerinin, ihtiyaçlarının ve bilgilerinin farklılaşmasına ve aynen kendilerine emredilen şeye göre çeşitlenir. Birtakım ilimleri işitmekten veya onların inceliklerini anlamaktan âciz olana, buna gücü yetene vacip olan şey vacip olmaz. Nassları işiten ve onları tafsîlî ilimden anlayana, işitmeyene vacip olmayan şey vacip olur. Müftî, muhaddis ve hâkime, böyle olmayana vacip olmayan şey vacip olur. [Akâid bahsinde sapanların çoğunun günahı, Resûl’ün (s.a.v.) getirdiğine tâbi olmakta kusur etmelerindendir.] Bilinsin ki bu bapta sapan veya aciz kalanların çoğu...
فَرْضٌ عَلَى الْكِفَايَةِ، فَإِنَّ ذَلِكَ دَاخِلٌ فِي تَبْلِيغِ مَا بَعَثَ اللَّهُ بِهِ رَسُولَهُ، وَدَاخِلٌ فِي تَدَبُّرِ الْقُرْآنِ وَعَقْلِهِ وَفَهْمِهِ، وَعِلْمِ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ، وَحِفْظِ الذِّكْرِ، وَالدُّعَاءِ إِلَى الْخَيْرِ، وَالْأَمْرِ بِالْمَعْرُوفِ، وَالنَّهْيِ عَنِ الْمُنْكَرِ، وَالدُّعَاءِ إِلَى سَبِيلِ الرَّبِّ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ، وَالْمُجَادَلَةِ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ، وَنَحْوَ ذَلِكَ مِمَّا أَوْجَبَهُ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ، فَهُوَ وَاجِبٌ عَلَى الْكِفَايَةِ مِنْهُمْ.وَأَمَّا مَا يَجِبُ عَلَى أَعْيَانِهِمْ: فَهَذَا يَتَنَوَّعُ بِتَنَوُّعِ قُدَرِهِمْ، وَحَاجَتِهِمْ وَمَعْرِفَتِهِمْ، وَمَا أُمِرَ بِهِ أَعْيَانُهُمْ، وَلَا يَجِبُ عَلَى الْعَاجِزِ عَنْ سَمَاعِ بَعْضِ الْعِلْمِ أَوْ عَنْ فَهْمِ دَقِيقِهِ مَا يَجِبُ عَلَى الْقَادِرِ عَلَى ذَلِكَ.وَيَجِبُ عَلَى مَنْ سَمِعَ النُّصُوصَ، وَفَهِمَهَا مِنْ عِلْمِ التَّفْصِيلِ مَا لَا يَجِبُ عَلَى مَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا، وَيَجِبُ عَلَى الْمُفْتِي وَالْمُحَدِّثِ وَالْحَاكِمِ مَا لَا يَجِبُ عَلَى مَنْ لَيْسَ كَذَلِكَ. [عَامَّةُ مَنْ ضَلَّ فِي بَابِ الْعَقَائِدِ إِثْمًا لِتَفْرِيطِهِ فِي اتِّبَاعِ مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ]وَيَنْبَغِي أَنْ يُعْرَفَ أَنَّ عَامَّةَ مَنْ ضَلَّ فِي هَذَا الْبَابِ أَوْ عَجَزَ فِيهِ
Hakkı bilmekten (mahrum kalmaları) ise, ancak Resûlullah'ın (s.a.v.) getirdiği şeye uymada kusur etmeleri ve onu (hakkı) bilmeye ulaştıracak nazar ve istidlâli terk etmeleri sebebiyledir. Nitekim Allah'ın Kitabı'ndan yüz çevirdiklerinde sapıttılar. Nitekim Allah Teâlâ buyurmuştur: “Benden size bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa artık o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de benim zikrimden (Kur'an'dan) yüz çevirirse, muhakkak ki onun için dar bir geçim vardır ve kıyamet günü onu kör olarak haşrederiz. (O) der: ‘Rabbim! Ben gören biri iken beni niçin kör haşrettin?’ (Allah) buyurur: ‘İşte böyle; sana âyetlerimiz gelmişti de sen onları unuttun; bugün de sen (öylece) unutuluyorsun’” [Tâ-Hâ: 123-126]. İbn Abbas (r.a.) şöyle dedi: “Allah, Kur'an'ı okuyup onunla amel eden kimse için, dünyada sapmamayı ve âhirette bedbaht olmamayı üstlenmiştir.” Sonra bu âyeti okudu. Yine Tirmizî ve başkalarının Alî'den (r.a.) rivayet ettiği hadiste olduğu üzere, Alî (r.a) dedi: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Muhakkak ki (ileride) fitneler olacaktır.” Ben dedim: “Ey Allah'ın Resûlü! Bunlardan çıkış yolu nedir?” Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: “Allah'ın Kitabı'dır. Onda sizden öncekilerin haberi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki hüküm vardır. O, kesin hükümdür, şaka değildir. Kim onu terk ederse…
عَنْ مَعْرِفَةِ الْحَقِّ، فَإِنَّمَا هُوَ لِتَفْرِيطِهِ فِي اتِّبَاعِ مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ، وَتَرْكِ النَّظَرِ وَالِاسْتِدْلَالِ الْمُوَصِّلِ إِلَى مَعْرِفَتِهِ. فَلَمَّا أَعْرَضُوا عَنْ كِتَابِ اللَّهِ ضَلُّوا، كَمَا قَالَ تَعَالَى: {فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى - وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى - قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنْتُ بَصِيرًا - قَالَ كَذَلِكَ أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ تُنْسَى} [طه: ١٢٣ - ١٢٦] (طه: ١٢٣ ١٢٦) .قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ رضي الله عنه: تَكَفَّلَ اللَّهُ لِمَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ وَعَمِلَ بِمَا فِيهِ، أَنْ لَا يَضِلَّ فِي الدُّنْيَا، وَلَا يَشْقَى فِي الْآخِرَةِ ثُمَّ قَرَأَ هَذِهِ الْآيَةَ.وَكَمَا فِي الْحَدِيثِ الَّذِي رَوَاهُ التِّرْمِذِيُّ وَغَيْرُهُ عَنْ عَلِيٍّ رضي الله عنه قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: «إِنَّهَا سَتَكُونُ فِتَنٌ قُلْتُ: فَمَا الْمَخْرَجُ مِنْهَا يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: كِتَابُ اللَّهِ، فِيهِ نَبَأُ مَا قَبْلَكُمْ، وَخَبَرُ مَا بَعْدَكُمْ، وَحُكْمُ مَا بَيْنَكُمْ، هُوَ الْفَصْلُ، لَيْسَ بِالْهَزْلِ، مَنْ تَرَكَهُ مِنْ
Cebbâr'ı [Allah Teâlâ] kırmıştır; kim de hidâyeti O'nun dışında ararsa Allah onu saptırmıştır. O, Allah'ın habl-i metînidir [sağlam ipi]; O, Zikr-i Hakîm'dir [hikmet dolu Kur'an]; O, sırât-ı müstakîmdir [dosdoğru yol]. O öyle bir kitaptır ki hevâlar onu eğriltmez, diller onda karışıklığa düşmez, acâibi tükenmez, ulemâ ondan doymaz. Kim onunla hükmederse doğru söylemiş, kim onunla amel ederse ecir almış, kim onunla hükmederse adalet etmiş, kim ona davet ederse sırât-ı müstakîme hidâyet olunmuştur." Bunun dışında, bu mânâya delâlet eden daha pek çok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf bulunmaktadır.
جَبَّارٍ قَصَمَهُ اللَّهُ، وَمَنِ ابْتَغَى الْهُدَى فِي غَيْرِهِ أَضَلَّهُ اللَّهُ، وَهُوَ حَبْلُ اللَّهِ الْمَتِينُ، وَهُوَ الذِّكْرُ الْحَكِيمُ، وَهُوَ الصِّرَاطُ الْمُسْتَقِيمُ، وَهُوَ الَّذِي لَا تَزِيغُ بِهِ الْأَهْوَاءُ، وَلَا تَلْتَبِسُ بِهِ الْأَلْسُنُ، وَلَا تَنْقَضِي عَجَائِبُهُ، وَلَا يَشْبَعُ مِنْهُ الْعُلَمَاءُ، مَنْ قَالَ بِهِ صَدَقَ، وَمَنْ عَمِلَ بِهِ أُجِرَ، وَمَنْ حَكَمَ بِهِ عَدَلَ، وَمَنْ دَعَا إِلَيْهِ هُدِيَ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ» إِلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنَ الْآيَاتِ وَالْأَحَادِيثِ، الدَّالَّةِ عَلَى مِثْلِ هَذَا الْمَعْنَى.
Allah, öncekilerin ve sonrakilerin din edindikleri hiçbir dini, peygamberlerinin (aleyhimüsselâm) diliyle şer‘î kıldığı dinine uygun olmadıkça kabul etmez. Allah teâlâ, kullarının kendisine isnat ettiği şeylerden nefsini tenzih etmiş; ancak resullerin O'nun hakkında söyledikleri müstesnadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Senin Rabbin, izzet sahibi Rab, onların nitelendirdikleri şeylerden münezzehtir. Resullere selâm olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun." (Sâffât Sûresi, 180-182). Allah sübhânehû, kâfirlerin kendisine yakıştırdıkları sıfatlardan nefsini tenzih etmiş, sonra resullere selâm göndermiştir; çünkü onların O’nu nitelemeleri noksanlık ve kusurlardan uzaktır. Ardından da, kendisine kemâl-i hamdin gerektiği sıfatlarda tek olduğu için nefsine hamd etmiştir.
Hayırlı nesiller, yani sahâbe ve onlara ihsanla tâbi olanlar, Resûlullah (s.a.v.)'in üzerinde bulunduğu yol üzere devam ettiler. Birinci, sonrakiye bunu vasiyet eder; sonra gelen, öncekine bu hususta iktida eder. Onlar tüm bunlarda peygamberleri Muhammed (s.a.v.)'e uymakta ve onun yolunda yürümektedirler. Nitekim Yüce Allah Kitâb-ı Azîz'inde şöyle buyurmuştur: "De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar, basîret üzere Allah'a davet ederiz." (Yûsuf Sûresi, 108). O'nun "ve bana uyanlar" sözü, eğer "davet ederim" fiilindeki zamire atfedilmişse, bu, onun takipçilerinin Allah'a davet edenler olduğuna delildir. Eğer müstakil zamire atfedilmişse, bu da onun takipçilerinin, onun getirdiği şeyler konusunda başkalarından farklı olarak basîret sahibi kimseler olduğunu açıkça gösterir. Her iki mana da haktır.
Resûlullah (s.a.v.) apaçık tebliği yerine getirmiş, basîret sahipleri için delili açıklamış, hayırlı nesiller de onun yolunu takip etmiştir. Sonra onların ardından, hevâlarına uyan bir nesil gelmiştir.
وَلَا يَقْبَلُ اللَّهُ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ دِينًا يَدِينُونَهُ، إِلَّا أَنْ يَكُونَ مُوَافِقًا لِدِينِهِ الَّذِي شَرَعَهُ عَلَى أَلْسِنَةِ رُسُلِهِ عليهم السلام.وَقَدْ نَزَّهَ اللَّهُ تَعَالَى نَفْسَهُ عَمَّا يَصِفُهُ بِهِ الْعِبَادُ، إِلَّا مَا وَصَفَهُ بِهِ الْمُرْسَلُونَ بِقَوْلِهِ سُبْحَانَهُ: {سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ - وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ - وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} [الصافات: ١٨٠ - ١٨٢] (الصَّافَّاتِ: ١٨٠ - ١٨٢) . فَنَزَّهَ نَفْسَهُ سُبْحَانَهُ عَمَّا يَصِفُهُ بِهِ الْكَافِرُونَ، ثُمَّ سَلَّمَ عَلَى الْمُرْسَلِينَ، لِسَلَامَةِ مَا وَصَفُوهُ بِهِ مِنَ النَّقَائِصِ وَالْعُيُوبِ، ثُمَّ حَمِدَ نَفْسَهُ عَلَى تَفَرُّدِهِ بِالْأَوْصَافِ الَّتِي يَسْتَحِقُّ عَلَيْهَا كَمَالَ الْحَمْدِ.وَمَضَى عَلَى مَا كَانَ عَلَيْهِ الرَّسُولُ صلى الله عليه وسلم خَيْرُ الْقُرُونِ، وَهُمُ الصَّحَابَةُ وَالتَّابِعُونَ لَهُمْ بِإِحْسَانٍ، يُوصِي بِهِ الْأَوَّلُ الْآخِرَ وَيَقْتَدِي فِيهِ اللَّاحِقُ بِالسَّابِقِ. وَهُمْ فِي ذَلِكَ كُلِّهِ بِنَبِيِّهِمْ مُحَمَّدٍ صلى الله عليه وسلم مُقْتَدُونَ، وَعَلَى مِنْهَاجِهِ سَالِكُونَ، كَمَا قَالَ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْعَزِيزِ: {قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللَّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي} [يوسف: ١٠٨] (يُوسُفَ: ١٠٨) . فَإِنْ كَانَ قَوْلُهُ. وَمَنِ اتَّبَعَنِي مَعْطُوفًا عَلَى الضَّمِيرِ فِي أَدْعُو، فَهُوَ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ أَتْبَاعَهُ هُمُ الدُّعَاةُ إِلَى اللَّهِ. وَإِنْ كَانَ مَعْطُوفًا عَلَى الضَّمِيرِ الْمُنْفَصِلِ، فَهُوَ صَرِيحٌ أَنَّ أَتْبَاعَهُ هُمْ أَهْلُ الْبَصِيرَةِ فِيمَا جَاءَ بِهِ دُونَ غَيْرِهِمْ، وَكِلَا الْمَعْنَيَيْنِ حَقٌّ.وَقَدْ بَلَّغَ الرَّسُولُ صلى الله عليه وسلم الْبَلَاغَ الْمُبِينَ، وَأَوْضَحَ الْحُجَّةَ لِلْمُسْتَبْصِرِينَ، وَسَلَكَ سَبِيلَهُ خَيْرُ الْقُرُونِ.ثُمَّ خَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ اتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ،
Bunun üzerine ayrıldılar. Allah bu ümmete, dinin asıllarını onun adına muhafaza edecek kimseler görevlendirdi. Nitekim es-Sâdık (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Ümmetimden bir grup, hak üzere zahir olmaya devam edecek; onları yalnız bırakanlar kendilerine zarar veremeyecektir.»
وَافْتَرَقُوا، فَأَقَامَ اللَّهُ لِهَذِهِ الْأُمَّةِ مَنْ يَحْفَظُ عَلَيْهَا أُصُولَ دِينِهَا، كَمَا أَخْبَرَ الصَّادِقُ صلى الله عليه وسلم بِقَوْلِهِ: «لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ، لَا يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ.»
Müslüman âlimlerden bu hakkı üstlenenlerden biri de İmâm Ebû Ca‘fer Ahmed b. Muhammed b. Selâme el-Ezdî et-Tahâvî’dir (Allah ona rahmetiyle muamele buyursun). O, hicrî ikinci asrın sonlarına doğru yaşamıştır; zira doğumu 239, vefatı ise 321 senesidir. O (rahmetullahi aleyh), Selef’in üzerinde bulunduğu inancı haber vermiş; İmâm Ebû Hanîfe en-Nu‘mân b. Sâbit el-Kûfî ile iki arkadaşı Ebû Yûsuf Ya‘kūb b. İbrahim el-Himyerî el-Ensârî ve Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî’den (Allah hepsinden râzı olsun) – dinin usûlüne dair neyi itikad ediyorlar ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a nasıl kulluk ediyorlar idiyse – onu nakletmiştir. Ne zaman ki ahir zamana yaklaşıldı, bid‘atler ortaya çıktı ve ehlinin kabule değer görsün diye ‘te’vîl’ adını verdiği tahrif çoğaldı. Tahrif ile te’vîl arasındaki farkı idrak edebilenler ise azaldı. Zira kelâmı, lafzın umumiyet itibarıyla ihtimal dâhilinde olan başka bir manaya, zahirinden çevirmek – orada bunu gerektirecek bir karîne bulunmasa bile – ‘te’vîl’ diye adlandırılabilmektedir. Fesat da işte buradan kaynaklanmıştır. Öyle ki, ona ‘te’vîl’ adını verdikleri zaman, bu, ikisi arasındaki farkı idrak edemeyenlerce kabul görmekte ve revaç bulmaktadır.
[التعريف بأبي جعفر الطحاوي]وَمِمَّنْ قَامَ بِهَذَا الْحَقِّ مِنْ عُلَمَاءِ الْمُسْلِمِينَ: الْإِمَامُ أَبُو جَعْفَرٍ أَحْمَدُ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ سَلَامَةَ الْأَزْدِيُّ الطَّحَاوِيُّ، تَغَمَّدَهُ اللَّهُ بِرَحْمَتِهِ، بَعْدَ الْمِائَتَيْنِ، فَإِنَّ مَوْلِدَهُ سَنَةَ تِسْعٍ وَثَلَاثِينَ وَمِائَتَيْنِ، وَوَفَاتُهُ سَنَةَ إِحْدَى وَعِشْرِينَ وَثَلَاثِمِائَةٍ.فَأَخْبَرَ رحمه الله عَمَّا كَانَ عَلَيْهِ السَّلَفُ، وَنَقَلَ عَنِ الْإِمَامِ أَبِي حَنِيفَةَ النُّعْمَانِ بْنِ ثَابِتٍ الْكُوفِيِّ، وَصَاحِبَيْهِ أَبِي يُوسُفَ يَعْقُوبَ بْنِ إِبْرَاهِيمَ الْحِمْيَرِيِّ الْأَنْصَارِيِّ، وَمُحَمَّدِ بْنِ الْحَسَنِ الشَّيْبَانِيِّ رضي الله عنهم مَا كَانُوا يَعْتَقِدُونَ مِنْ أُصُولِ الدِّينِ، وَيَدِينُونَ بِهِ رَبَّ الْعَالَمِينَ.وَكُلَّمَا بَعُدَ الْعَهْدُ، ظَهَرَتِ الْبِدَعُ، وَكَثُرَ التَّحْرِيفُ الَّذِي سَمَّاهُ أَهْلُهُ تَأْوِيلًا لِيُقْبَلَ، وَقَلَّ مَنْ يَهْتَدِي إِلَى الْفَرْقِ بَيْنَ التَّحْرِيفِ وَالتَّأْوِيلِ. إِذْ قَدْ يُسَمَّى صَرْفُ الْكَلَامِ عَنْ ظَاهِرِهِ إِلَى مَعْنًى آخَرَ يَحْتَمِلُهُ اللَّفْظُ فِي الْجُمْلَةِ تَأْوِيلًا، وَإِنْ لَمْ يَكُنْ ثَمَّ قَرِينَةٌ تُوجِبُ ذَلِكَ، وَمِنْ هُنَا حَصَلَ الْفَسَادُ. فَإِذَا سَمَّوْهُ تَأْوِيلًا قُبِلَ وَرَاجَ عَلَى مَنْ لَا يَهْتَدِي إِلَى الْفَرْقِ بَيْنَهُمَا.
Böylece mü'minler bundan sonra delillerin açıklanmasına ve onlara yöneltilen şüphelerin def'ine muhtaç oldu; söz ve kargaşa çoğaldu. Bunun sebebi, onların mubtılların şüphelerine kulak vermeleri ve zemmedilmiş kelâma dalmalarıydı; ki Selef bu kelâmı ayıplamış, onu incelemek, onunla meşgul olmak ve ona kulak vermekten nehyetmişti. Bu nehy, Rablerinin şu emrine ittibaen idi: "Âyetlerimiz hakkında (ilâhi kelâmı) daldıkları (ileri geri konuştukları) zaman, başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir" (el-En‘âm 68). Şüphesiz âyetin mânâsı onları da kapsar. Tahrîf ve inhirâfın her biri mertebelere ayrılır: Kimi zaman küfür olur, kimi zaman fısk olur, kimi zaman mâsiyet olur, kimi zaman da hata olur. [Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) nebîlerin sonuncusudur.] O hâlde vâcib olan, mürselîne (resullere) ve Allah'ın onlara indirdiğine tâbi olmaktır. Allah, nebîleri Muhammed (s.a.v.) ile sona erdirmiş, onu nebîlerin sonuncusu kılmış; kitabını, kendinden önceki semavî kitapları tasdik edici/muhaymin kılmış; ona Kitab'ı ve hikmeti indirmiş; davetini sekaleyn (cin ve ins)in tamamına yönelik yapmış, kıyamet gününe kadar bâki kılmış ve onunla kulların Allah'a karşı hücceti kesilmiştir. Allah onunla her şeyi beyan etmiş ve (dini) kemale erdirmiştir.
فَاحْتَاجَ الْمُؤْمِنُونَ بَعْدَ ذَلِكَ إِلَى إِيضَاحِ الْأَدِلَّةِ، وَدَفْعِ الشُّبَهِ الْوَارِدَةِ عَلَيْهَا، وَكَثُرَ الْكَلَامُ وَالشَّغَبُ، وَسَبَبُ ذَلِكَ إِصْغَاؤُهُمْ إِلَى شُبَهِ الْمُبْطِلِينَ، وَخَوْضُهُمْ فِي الْكَلَامِ الْمَذْمُومِ، الَّذِي عَابَهُ السَّلَفُ، وَنَهَوْا عَنِ النَّظَرِ فِيهِ وَالِاشْتِغَالِ بِهِ وَالْإِصْغَاءِ إِلَيْهِ، امْتِثَالًا لِأَمْرِ رَبِّهِمْ، حَيْثُ قَالَ: {وَإِذَا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي آيَاتِنَا فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتَّى يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ} [الأنعام: ٦٨] (الْأَنْعَامِ: ٦٨) فَإِنَّ مَعْنَى الْآيَةِ يَشْمَلُهُمْ.وَكُلٌّ مِنَ التَّحْرِيفِ وَالِانْحِرَافِ عَلَى مَرَاتِبَ: فَقَدْ يَكُونُ كُفْرًا، وَقَدْ يَكُونُ فِسْقًا، وَقَدْ يَكُونُ مَعْصِيَةً، وَقَدْ يَكُونُ خَطَأً. [نَبِيُّنَا مُحَمَّدٌ صلى الله عليه وسلم خَاتَمُ الْأَنْبِيَاءِ]فَالْوَاجِبُ اتِّبَاعُ الْمُرْسَلِينَ، وَاتِّبَاعُ مَا أَنْزَلَهُ اللَّهُ عَلَيْهِمْ. وَقَدْ خَتَمَهُمُ اللَّهُ بِمُحَمَّدٍ صلى الله عليه وسلم، فَجَعَلَهُ آخِرَ الْأَنْبِيَاءِ، وَجَعَلَ كِتَابَهُ مُهَيْمِنًا عَلَى مَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنْ كُتُبِ السَّمَاءِ، وَأَنْزَلَ عَلَيْهِ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ، وَجَعَلَ دَعْوَتَهُ عَامَّةً لِجَمِيعِ الثَّقَلَيْنِ، الْجِنِّ وَالْإِنْسِ، بَاقِيَةً إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَانْقَطَعَتْ بِهِ حُجَّةُ الْعِبَادِ عَلَى اللَّهِ. وَقَدْ بَيَّنَ اللَّهُ بِهِ كُلَّ شَيْءٍ، وَأَكْمَلَ
O'na ve ümmetine dini haber ve emir olarak vermiş; O'na itaati, kendisine itaat; O'na isyanı da kendisine isyan kılmıştır. Kendi nefsine yemin etmiştir ki, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şeyde onu hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar. Münafıkların, ondan başkasına hakem başvurmak istediklerini; Allah'a ve Resûl'e çağrıldıklarında -ki bu Allah'ın Kitabı'na ve Resûlü'nün Sünneti'ne çağrıdır- yüz çevirdiklerini; ve onların, ancak iyilik (ihsan) ve uzlaştırma (tevfik) istediklerini ileri sürdüklerini haber vermiştir.
Nitekim mütekellimîn ve mütefelsife ile diğerlerinden birçoğu: 'Biz sadece eşyayı hakikatiyle duyumsamak, yani onları idrak edip bilmek istiyoruz; akliyye dedikleri deliller -ki hakikatte cehliyyâttır- ile Resûl'den nakledilen naklî deliller arasında tevfik (uzlaştırma) istiyoruz; ya da şeriat ile felsefe arasında tevfik istiyoruz' der. Nitekim mübtedia'dan, mütenessike ve mutasavvıfadan birçoğu: 'Biz sadece amelleri güzel amel ile yapmak; şeriat ile bâtıl davaları arasında -ki onlar buna hakāik derler, oysa cehl ve dalâlettir- tevfik istiyoruz' der. Nitekim mülk sahipleri ve emirlerden birçoğu: 'Biz sadece güzel siyasetle ihsanda bulunmak; onunla şeriat arasında tevfik istiyoruz' der. Ve buna benzer sözler söylerler.
[Resûl'ün getirdiği şey, içinde her hakkı barındırır; o yeterli ve kâmildir.]
Dinin herhangi bir meselesinde, Resûl'ün getirdiğinden başkasını hakem kılmak isteyen ve bunu güzel sanan, bunun Resûl'ün getirdiği ile ona muhalif olan şey arasında bir cem (birleştirme) olduğunu zanneden herkesin bundan bir nasibi vardır. Bilakis Resûl'ün getirdiği şey yeterli ve kâmildir; içinde her hakkı barındırır. Noksanlık ancak kendisine nispet edilenlerin çoğundan sadır olmuştur; onlar, kelâmî ve itikadî meselelerin birçoğunda Resûl'ün getirdiğini bilememişlerdir.
لَهُ وَلِأُمَّتِهِ الدِّينَ خَبَرًا وَأَمْرًا، وَجَعَلَ طَاعَتَهُ طَاعَةً لَهُ، وَمَعْصِيَتَهُ مَعْصِيَةً لَهُ، وَأَقْسَمَ بِنَفْسِهِ أَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوهُ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ، وَأَخْبَرَ أَنَّ الْمُنَافِقِينَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى غَيْرِهِ، وَأَنَّهُمْ إِذَا دَعَوْا إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ - وَهُوَ الدُّعَاءُ إِلَى كِتَابِ اللَّهِ وَسُنَّةِ رَسُولِهِ - صَدُّوا صُدُودًا، وَأَنَّهُمْ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ إِنَّمَا أَرَادُوا إِحْسَانًا وَتَوْفِيقًا.كَمَا يَقُولُهُ كَثِيرٌ مِنَ الْمُتَكَلِّمَةِ وَالْمُتَفَلْسِفَةِ وَغَيْرِهِمْ: إِنَّمَا نُرِيدُ أَنْ نَحُسَّ الْأَشْيَاءَ بِحَقِيقَتِهَا، أَيْ: نُدْرِكَهَا وَنَعْرِفَهَا، وَنُرِيدُ التَّوْفِيقَ بَيْنَ الدَّلَائِلِ الَّتِي يُسَمُّونَهَا الْعَقْلِيَّاتِ، - وَهِيَ فِي الْحَقِيقَةِ: جَهْلِيَّاتٌ - وَبَيْنَ الدَّلَائِلِ النَّقْلِيَّةِ الْمَنْقُولَةِ عَنِ الرَّسُولِ، أَوْ نُرِيدُ التَّوْفِيقَ بَيْنَ الشَّرِيعَةِ وَالْفَلْسَفَةِ. وَكَمَا يَقُولُهُ كَثِيرٌ مِنَ الْمُبْتَدِعَةِ، مِنَ الْمُتَنَسِّكَةِ وَالْمُتَصَوِّفَةِ: إِنَّمَا نُرِيدُ الْأَعْمَالَ بِالْعَمَلِ الْحَسَنِ، وَالتَّوْفِيقَ بَيْنَ الشَّرِيعَةِ وَبَيْنَ مَا يَدْعُونَهُ مِنَ الْبَاطِلِ، الَّذِي يُسَمُّونَهُ: حَقَائِقَ وَهِيَ جَهْلٌ وَضَلَالٌ.وَكَمَا يَقُولُهُ كَثِيرٌ مِنَ الْمُتَمَلِّكَةِ وَالْمُتَأَمِّرَةِ: إِنَّمَا نُرِيدُ الْإِحْسَانَ بِالسِّيَاسَةِ الْحَسَنَةِ، وَالتَّوْفِيقَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ الشَّرِيعَةِ، وَنَحْوَ ذَلِكَ. [مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ يَدْخُلُ فِيهِ كُلُّ حَقٍّ وَهُوَ كَافٍ كَامِلٌ]وَكُلُّ مَنْ طَلَبَ أَنْ يُحَكِّمَ فِي شَيْءٍ مِنْ أَمْرِ الدِّينِ غَيْرَ مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ، وَيَظُنُّ أَنَّ ذَلِكَ حَسَنٌ، وَأَنَّ ذَلِكَ جَمْعٌ بَيْنَ مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ وَبَيْنَ مَا يُخَالِفُهُ - فَلَهُ نَصِيبٌ مِنْ ذَلِكَ، بَلْ مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ كَافٍ كَامِلٌ، يَدْخُلُ فِيهِ كُلُّ حَقٍّ، وَإِنَّمَا وَقَعَ التَّقْصِيرُ مِنْ كَثِيرٍ مِنَ الْمُنْتَسِبِينَ إِلَيْهِ، فَلَمْ يَعْلَمُوا مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأُمُورِ الْكَلَامِيَّةِ الِاعْتِقَادِيَّةِ،
Ne ibadet hallerinin birçoğunda ne de siyâsî emâretin birçoğunda… yahut Resûl'ün şeriatına, kendi zanları ve taklidleriyle ondan olmayan şeyleri nispet ettiler ve ondan olan birçok şeyi de onun dışına çıkardılar. Bu kimselerin cehâleti, dalâleti ve tefrîtleri sebebiyle; diğerlerinin ise tuğyânı, cehâleti ve nifâkı sebebiyle nifâk çoğaldı ve risâlet ilminin birçoğu kayboldu. Bilâkis Resûlullah (s.a.v.)'in getirdiği şey hakkında tam bir araştırma, güçlü bir nazar ve kâmil bir içtihâd, onun bilinmesi, itikad edilmesi ve zâhiren ve bâtınen amel edilmesi içindir. Böylece ona hakkıyla tilâvet edilmiş olur ve ondan hiçbir şey ihmâl edilmemiş olur. Kul, bundan bir kısmını bilmekten veya onunla amel etmekten âciz ise, Resûl'ün getirdiği şeyden âciz olduğu şeyden nehyetmez. Bilâkis âcizliğinden dolayı kınanmanın kendisinden düşmesi ona yeter. Ancak başkasının onu yerine getirmesine sevinmeli, buna râzı olmalı ve kendisinin de onu yapıyor olmasını temennî etmelidir. Onun bir kısmına îman edip bir kısmını terketmemeli, bilâkis kitâbın tamamına îman etmeli; içine ondan olmayan bir rivâyet veya bir rey sokulmaktan korunmalı yahut Allah katından olmayan bir şeyi itikad veya amel olarak tâkip etmemelidir. Nitekim Allah Teâlâ buyurdu: “Hakkı bâtıla karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.” (el-Bakara: 42) Bu, öncekilerin (ilk geçenlerin) yolu idi; kıyâmet gününe kadar onlara ihsân ile tâbi‘ olanların da yoludur. Bunların ilki, ilk tâbi‘înden olan eski selef, sonra onlardan sonra gelenlerdir. Bunlar arasında, vasat ümmet nezdinde imâmetleri şehâdet olunan din imamları bulunmaktadır.
وَلَا فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَحْوَالِ الْعِبَادِيَّةِ، وَلَا فِي كَثِيرٍ مِنَ الْإِمَارَةِ السِّيَاسِيَّةِ، أَوْ نَسَبُوا إِلَى شَرِيعَةِ الرَّسُولِ، بِظَنِّهِمْ وَتَقْلِيدِهِمْ مَا لَيْسَ مِنْهَا، وَأَخْرَجُوا عَنْهَا كَثِيرًا مِمَّا هُوَ مِنْهَا.فَبِسَبَبِ جَهْلِ هَؤُلَاءِ وَضَلَالِهِمْ وَتَفْرِيطِهِمْ، وَبِسَبَبِ عُدْوَانِ أُولَئِكَ وَجَهْلِهِمْ وَنِفَاقِهِمْ، كَثُرَ النِّفَاقُ، وَدَرَسَ كَثِيرٌ مِنْ عِلْمِ الرِّسَالَةِ.بَلِ الْبَحْثُ التَّامُّ، وَالنَّظَرُ الْقَوِيُّ، وَالِاجْتِهَادُ الْكَامِلُ، فِيمَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ صلى الله عليه وسلم، لِيُعْلَمَ وَيُعْتَقَدَ، وَيُعْمَلَ بِهِ ظَاهِرًا وَبَاطِنًا، فَيَكُونَ قَدْ تُلِيَ حَقَّ تِلَاوَتِهِ، وَأَنْ لَا يُهْمَلَ مِنْهُ شَيْءٌ.وَإِنْ كَانَ الْعَبْدُ عَاجِزًا عَنْ مَعْرِفَةِ بَعْضِ ذَلِكَ، أَوِ الْعَمَلِ بِهِ، فَلَا يَنْهَى عَمَّا عَجَزَ عَنْهُ مِمَّا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ، بَلْ حَسْبُهُ أَنْ يَسْقُطَ عَنْهُ اللَّوْمُ لِعَجْزِهِ، لَكِنَّ عَلَيْهِ أَنْ يَفْرَحَ بِقِيَامِ غَيْرِهِ بِهِ، وَيَرْضَى بِذَلِكَ، وَيَوَدَّ أَنْ يَكُونَ قَائِمًا بِهِ، وَأَنْ لَا يُؤْمِنَ بِبَعْضِهِ وَيَتْرُكَ بَعْضَهُ، بَلْ يُؤْمِنُ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ، وَأَنْ يُصَانَ عَنْ أَنْ يُدْخِلَ فِيهِ مَا لَيْسَ مِنْهُ، مِنْ رِوَايَةٍ أَوْ رَأْيٍ، أَوْ يَتَّبِعَ مَا لَيْسَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ، اعْتِقَادًا أَوْ عَمَلًا، كَمَا قَالَ تَعَالَى: {وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ} [البقرة: ٤٢] (الْبَقَرَةِ: ٤٢) .وَهَذِهِ كَانَتْ طَرِيقَةَ السَّابِقِينَ الْأَوَّلِينَ، وَهِيَ طَرِيقَةُ التَّابِعِينَ لَهُمْ بِإِحْسَانٍ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. وَأَوَّلُهُمُ السَّلَفُ الْقَدِيمُ مِنَ التَّابِعِينَ الْأَوَّلِينَ، ثُمَّ مَنْ بَعْدَهُمْ. وَمِنْ هَؤُلَاءِ أَئِمَّةُ الدِّينِ الْمَشْهُودِ لَهُمْ عِنْدَ الْأُمَّةِ الْوَسَطِ بِالْإِمَامَةِ.
[Selef-i Sâlihînin Kelâm İlmini Zemmetmelerine Dair Nakiller] Ebû Yûsuf (rahmetullahi aleyh) Bişr el-Merîsî'ye şöyle demiştir: "Kelâm ilmini bilmek cehalettir; kelâm ilmini bilmemek ise ilimdir. Bir kişi kelâmda baş (reîs) olursa, ona zındık denir veya zındıklıkla itham edilir." (Ebû Yûsuf) burada 'cehalet' ile onun (yani kelâm ilminin) doğru olmadığına itikad etmeyi kastetmiştir; çünkü bu faydalı bir ilimdir. Yahut ondan yüz çevirmeyi veya ona itibar etmemeyi kastetmiştir. Çünkü bu (tavır), kişinin ilmini ve aklını korur; bu itibarla da ilim olur. Allah en iyi bilir.
Yine Ebû Yûsuf'tan rivayetle şöyle demiştir: "Kim kelâm ilmini talep ederse zındık olur; kim simya ile mal talep ederse iflas eder; kim garîbü'l-hadîs talep ederse yalan söyler."
İmam Şâfiî (rahmetullahi aleyh) şöyle buyurmuştur: "Kelâm ehli hakkındaki hükmüm, hurma dalları ve nalınlarla dövülmeleri, aşiretler ve kabileler arasında dolaştırılmaları ve denilmesidir ki: "
[نُقُولٌ عَنِ السَّلَفِ فِي ذَمِّ عِلْمِ الْكَلَامِ]فَعَنْ أَبِي يُوسُفَ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى أَنَّهُ قَالَ لِبِشْرٍ الْمَرِيسِيِّ: الْعِلْمُ بِالْكَلَامِ هُوَ الْجَهْلُ، وَالْجَهْلُ بِالْكَلَامِ هُوَ الْعِلْمُ، وَإِذَا صَارَ الرَّجُلُ رَأْسًا فِي الْكَلَامِ قِيلَ: زِنْدِيقٌ، أَوْ رُمِيَ بِالزَّنْدَقَةِ. أَرَادَ بِالْجَهْلِ بِهِ اعْتِقَادَ عَدَمِ صِحَّتِهِ، فَإِنَّ ذَلِكَ عِلْمٌ نَافِعٌ، أَوْ أَرَادَ بِهِ الْإِعْرَاضَ عَنْهُ أَوْ تَرْكَ الِالْتِفَاتِ إِلَى اعْتِبَارِهِ. فَإِنَّ ذَلِكَ يَصُونُ عِلْمَ الرَّجُلِ وَعَقْلَهُ، فَيَكُونُ عِلْمًا بِهَذَا الِاعْتِبَارِ. وَاللَّهُ أَعْلَمُ.وَعَنْهُ أَيْضًا أَنَّهُ قَالَ: مَنْ طَلَبَ الْعِلْمَ بِالْكَلَامِ تَزَنْدَقَ، وَمَنْ طَلَبَ الْمَالَ بِالْكِيمْيَاءِ أَفْلَسَ، وَمَنْ طَلَبَ غَرِيبَ الْحَدِيثِ كَذَبَ.وَقَالَ الْإِمَامُ الشَّافِعِيُّ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى: حُكْمِي فِي أَهْلِ الْكَلَامِ أَنْ يُضْرَبُوا بِالْجَرِيدِ وَالنِّعَالِ، وَيُطَافَ بِهِمْ فِي الْعَشَائِرِ وَالْقَبَائِلِ، وَيُقَالُ:
İşte bu, Kitab'ı ve Sünnet'i terk edip kelâma yönelenin cezasıdır. Yine Allah Teâlâ'nın rahmetine kavuşan [İmam eş-Şâfiî] şöyle demiştir (manzum): Kur'an dışındaki bütün ilimler meşgaletir; ancak hadis ve dindeki fıkıh müstesna. İlim, ancak 'bize hadis rivayet edildi' denilen şeydir; bunun dışındakiler ise şeytanların vesveseleridir. Ashâb [Hanefî âlimler] fetvalarda şöyle zikretmiştir: Bir kimse memleketinin âlimlerine vasiyette bulunsa, bu kapsama mütekellimler girmez; yine bir kimse kitaplarından ilim kitaplarını vakfetmeyi vasiyet etse, Selef âlimleri bu durumda kelâm kitaplarının satılması yönünde fetva vermiştir. Bu, manâ olarak ez-Zahîriyye fetvalarında zikredilmiştir. Öyleyse Resûl'ün (s.a.v.) getirdiği şeye tâbi olmaksızın usûl ilmine ulaşmak nasıl istenir? Şu sözü söyleyen ne güzel söylemiştir: Ey ilim talep etmek için yola çıkan! Her ilim, Resûl'ün ilminin bir kölesidir. Sen aslını düzeltmek için fer'î taleb ediyorsun; nasıl olur da asılların aslı olan ilmi gaflete düşürdün!
هَذَا جَزَاءُ مَنْ تَرَكَ الْكِتَابَ وَالسُّنَّةَ وَأَقْبَلَ عَلَى الْكَلَامِ.وَقَالَ أَيْضًا رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى (شِعْرًا) :كُلُّ الْعُلُومِ سِوَى الْقُرْآنِ مَشْغَلَةٌ … إِلَّا الْحَدِيثَ وَإِلَّا الْفِقْهَ فِي الدِّينِالْعِلْمُ مَا كَانَ فِيهِ قَالَ حَدَّثَنَا … وَمَا سِوَى ذَاكَ وَسْوَاسُ الشَّيَاطِينِوَذَكَرَ الْأَصْحَابُ فِي الْفَتَاوَى: أَنَّهُ لَوْ أَوْصَى لِعُلَمَاءِ بَلَدِهِ: لَا يَدْخُلُ الْمُتَكَلِّمُونَ، وَلَوْ أَوْصَى إِنْسَانٌ أَنْ يُوقَفَ مِنْ كُتُبِهِ مَا هُوَ مِنْ كُتُبِ الْعِلْمِ، فَأَفْتَى السَّلَفُ أَنْ يُبَاعَ مَا فِيهَا مِنْ كُتُبِ الْكَلَامِ. ذُكِرَ ذَلِكَ بِمَعْنَاهُ فِي الْفَتَاوَى الظَّهِيرِيَّةِ.فَكَيْفَ يُرَامُ الْوُصُولُ إِلَى عِلْمِ الْأُصُولِ، بِغَيْرِ اتِّبَاعِ مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ؟ ! وَلَقَدْ أَحْسَنَ الْقَائِلُ:أَيُّهَا الْمُغْتَدِي لِيَطْلُبَ عِلْمًا … كُلُّ عِلْمٍ عَبْدٌ لِعِلْمِ الرَّسُولِتَطْلُبُ الْفَرْعَ كَيْ تُصَحِّحَ أَصْلًا … كَيْفَ أَغْفَلْتَ عِلْمَ أَصْلِ الْأُصُولِ