Akaid-i Tahâviyye Şerhi - Hâlid el-Müslih. Kısım: Akaid. Kitap: Akaid-i Tahâviyye Şerhi. Müellif: Hâlid b. Abdillâh b. Muhammed el-Müslih. Kitabın kaynağı: İslam Web Sitesi (http://www.islamweb.net) tarafından yazıya geçirilmiş sesli dersler. [Kitap otomatik numaralandırılmıştır; cilt numarası ders numarasıdır - 21 ders.] Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
شرح العقيدة الطحاوية - خالد المصلح (خالد المصلح)القسم: العقيدةالكتاب : شرح العقيدة الطحاويةالمؤلف : خالد بن عبد الله بن محمد المصلحمصدر الكتاب : دروس صوتية قام بتفريغها موقع الشبكة الإسلاميةhttp://www.islamweb.net[الكتاب مرقم آليا، ورقم الجزء هو رقم الدرس - ٢١ درسا]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Şerhu'l-Akîdeti't-Tahâviyye [1] İlim talebesinin ihtimam göstermesi gereken en öncelikli hususlardan biri, itikada dair derslerdir. Özellikle bu bapta dalâletin çoğalmış olması ve hakkın bâtıla birçok insan için karışık hâle gelmesi sebebiyle, talebenin itikat meselelerine ehemmiyet vermesi gerekir ki itikadını ve Allah'a kulluk edişini sağlam bir zemin üzerine, Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin Sünnetinden bir hüccet ve burhan üzere inşa etsin. Bu ise ancak Allah (celle ve 'alâ)'nın Kitabında zikrettiği akideleri, Resûlü (s.a.v.)'in Sünnetinde zikrettiklerini ve ümmetin selefi olan sahabe ile tâbiînin (Allah hepsinden râzı olsun) üzerinde bulunduklarını incelemekle mümkün olur.
شرح العقيدة الطحاوية [١]من أولى ما ينبغي على طالب العلم أن يهتم به ما يتعلق من الدروس بالاعتقاد، لا سيما مع كثرة الضلال في هذا الباب، واشتباه الحق بالباطل على كثير من الناس، فيلزمه أن يعتني بمسائل الاعتقاد، حتى يبني معتقده وما يدين الله به على أرض صلبة، وعلى حجة وبرهان من كتاب الله وسنة نبيه، وهذا لا يتأتى إلا بالنظر فيما ذكره الله جل وعلا في كتابه من العقائد، وفيما ذكره رسوله عليه الصلاة والسلام في سنته، وفيما كان عليه سلف الأمة من الصحابة والتابعين رضوان الله عليهم أجمعين.
**Akâid metinlerinin telif ve tedvin edilme sebebine dair tarihî bir bakış**
Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur; O, tektir, ortağı yoktur, evvelin ve âhirin ilâhıdır. Ve şehâdet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O’nun kulu ve resûlüdür; âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Salât ve selâm O’nun âline, ashabına ve kıyamet gününe kadar O’nun sünnetine ihsan ile tâbi olanların üzerine olsun.
Emmâ ba‘d:
Allâme, Hüccetü’l-İslâm Ebû Ca‘fer el-Verrâk et-Tahâvî -Mısır’da- (rahimehullah) şöyle buyurmuştur: “İşbu, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesinin beyanıdır. Bu, din fukahâsının mezhebi üzeredir: Ebû Hanîfe en-Nu‘mân b. Sâbit el-Kûfî, Ebû Yûsuf Ya‘kūb b. İbrahim el-Ensârî ve Ebû Abdillâh Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî -Allah hepsinden râzı olsun-. Onların, usûlü’d-dîn olarak inandıkları ve Rableri âlemler olan Allah’a kulluk ederken dayandıkları itikad budur.”
İşte bu ders, İmam Ebû Ca‘fer et-Tahâvî (rahimehullah)‘nin akidesi olan **et-Tahâviyye** kitabının bir okumasıdır.
Şüphesiz ey kardeşler! İtikad ile ilgili dersler, telifler ve araştırmalar, ilim talebesinin üzerine ehemmiyetle eğilmesi gereken en öncelikli konulardandır. Hele ki bu bapta sapkınlığın çoğaldığı, pek çok kimseye hakkın bâtıl ile karıştığı bir zamanda. Bu durum yalnızca ilim talebelerinin mübtedîleri için değil, orta seviyedekiler için de değil, bilakis âlimlerin muhakkiklerinden birçoğunun dahi içine düştüğü genel bir hâldir.
Bu sebeple ilim talebesi, itikad meselelerine ihtimam göstermeli, bu konuda sözü tahkik etmeli, inancını ve Allah’a kulluk ederken dayandığı esası sağlam bir zemine, pekişmiş bir arsa, Kitap ve Sünnet’ten bir hüccet ve burhâna bina etmelidir. Bu ise ancak Allah (Celle ve Alâ)‘nın kitabında zikrettiği akaide, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem)’in sünnetinde beyan buyurduğuna ve ümmetin faziletli asırlar olan selefinin üzerinde bulunduğu hale -özellikle sahabenin hali ki onlar, Nebi (s.a.v.)’den sonra insanların en hayırlısı ve en faziletlisidir- bakmakla mümkün olur. Mümin, onların üzerinde olduğu hali araştırmalıdır. Çünkü onlar hak ve hidayet üzereydiler. Akideyi ve ameli Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem)’den aldılar, inandıklarıyla amel ettiler, duru bir kaynak üzereydiler, apaçık bir hüccetleri vardı, hidayet ve burhân üzereydiler. İnançları, kendilerinden sonrakilerin durumunun karıştığı gibi -farklı akideler, bid‘at sözler, fâsid akide ve sözlerden doğan görüşlerle- karışmamıştı. İşte ilim talebesinin bu kastı tahkik etmesi gerekir.
Allah (Celle ve Alâ)’nın bu ümmete olan rahmetindendir ki, kitabını mahfuz kılmış, Nebi (s.a.v.)‘in sünneti için, ondaki hakkı bâtıldan ayıracak, sahihi gayr-i sahihden temyiz edecek kimseleri takdir etmiştir. Ayrıca Allah (Celle ve Alâ), selefin akidelerini tedvin edecek, sözlerini ve üzerinde oldukları hali beyan edecek, dalâlette olanların sapkınlığını ortaya koyacak ve münhariflere reddiye yazacak kimseleri de kolaylaştırmıştır.
Bu sebeple, akâiddeki reddiye türü eserler, itikada dair yazılan ilk eserlerdendir. Zira insanlar Allah’ın dosdoğru yolu üzereydi; hidayet, hüccet ve burhân üzereydiler; hak kendileri için karışık değildi, iş onlara müştebih olmamıştı. Bilakis onlar, apaçık, bembeyaz, duru bir yol üzereydiler. Sonra eğrilik ve inhiraf vuku buldu. Âlimlerin, münhariflere reddiye yapmaları gerekti. Nitekim birinci asırda, tâbiînin ilk döneminde reddiye yapanlar oldu. Hatta sahabe (radıyallahu anhum) dahi kendi zamanlarında ortaya çıkan bid‘atlara karşı reddiye yapmışlardır. Nitekim İbn Ömer (r.a.)‘in Kaderiyye’ye, İbn Abbas (r.a.)‘ın Havâric’e ve Resûlullah (s.a.v.)‘in diğer sahâbîlerinin de benzerlerine yaptıkları reddiyeler meşhurdur.
İşte kendilerinden sonra gelen ve onlardan ilim alıp onların yolunda yürüyen hidayet önderleri olan imamlar da bu minval ve bu yol üzere devam etmişler, bid‘atlara reddiye yapmışlardır. Onların ayrıca akâid metinleri telif etmeye ihtiyaçları yoktu. Çünkü insanlar akidelerini doğrudan Kitap ve Sünnet’ten alıyor, “Allah buyurdu, Resûl buyurdu” diyorlardı. Bu hususta ne şüpheleri ne de tereddütleri vardı.
Bid‘atler ortaya çıkıp yollar çeşitlenip fâsid sözler çoğalınca, âlimler, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolunu, kurtulmuş ve yardım görmüş fırka olan fırka-i nâciye-i mensûrenin yolunu diğer yollardan ayırt edecek akâid metinleri telif etme ihtiyacı hissettiler. Bu sahada telif edilen ilk eserlerden biri, Hammâd b. Ebî Süleyman‘ın **el-Fıkhu’l-Ekber** adlı eseridir. Yine Ebû Hanîfe (rahimehullah)‘nin **el-Fıkhu’l-Ekber** kitabında yazdıkları da bu kabildendir. Bunlar, içine sonradan eklemeler yapılmış sayılı varaklardı.
Daha sonra İmam Ahmed‘den, bazı ashabının rivayetiyle akidesi nakledildi. İmam Şâfiî‘nin meşhur itikadı da bazı ashabından nakledildi. İşte böylece akideler imamlardan nakledilip tedvin ediliyordu.
Ardından, selefin akidesi hakkında mufassal ve muhtasar olarak telif eden âlimler geldi. Muhtasar akâid metinleri telif eden ilk âlimlerden biri de, işte önümüzde bulunan işbu akidenin müellifi Ebû Ca‘fer et-Tahâvî (rahimehullah)‘dir. Bu akideyi inşallah dersimizde mütalaa edeceğiz. Bu akide, meşhur ve yaygın şöhret sahibi bir akidedir. Geçmiş âlimler ondan bahsetmiş, onu esas almış ve ondan nakiller yapmışlardır. Hatta selef akidesini istidlâl sadedinde bu eserden uzun fasıllar ve bölümler nakletmişlerdir.
Bunu yapanlardan biri de, İmam, Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye (rahimehullah)‘dir. O, **Tahâviyye** akidesini zikretmiş ve ondan nakiller yapmıştır. Yine İbn Kayyim (rahimehullah) ve diğer âlimler de aynı şekilde hareket etmişlerdir. Görüldüğü üzere akâid metinleri oldukça erken bir dönemden itibaren telif edilmeye başlanmıştır. Sebebini de öğrendiniz: İnsanlar arasında iş karışık hâle gelmiş, Allah (Azze ve Celle)‘nin dininde münharif sözler ve bid‘at görüşler ortaya çıkmıştı; bu sebeple hakkı bâtıldan ayırt edecek, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolunu diğer yollardan beyan edecek metinlere ihtiyaç duyulmuştur.
Bu, söz konusu akâid metinlerinin, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesinin tamamını kuşattığı anlamına gelmediği gibi, sadece akide ile ilgili meseleleri zikredip bunun dışındaki konuları içermediği manasına da gelmez. Bilakis bu metinlerde, fıkha dair de malum ve meşhur meseleler bulunur ki, bunların bir kısmı bu risâlede karşımıza çıkacaktır. Kimi metinler ise sadece itikadın bazı bölümleri ve yönleriyle sınırlı kalmış, -müellife göründüğü kadarıyla- bu bölümlerde ve yönlerde beyan ve izah ihtiyacına binaen bu hususlara yoğunlaşmıştır.
لمحة تاريخية في سبب تأليف العقائد وتدوينهابسم الله الرحمن الرحيم الحمد الله رب العالمين، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له إله الأولين والآخرين، وأشهد أن محمداً عبد الله ورسوله المبعوث رحمة للعالمين، وعلى آله وأصحابه ومن اتبع سنته بإحسان إلى يوم الدين.أما بعد: قال العلامة حجة الإسلام أبو جعفر الوراق الطحاوي بمصر رحمه الله: [هذا ذكر بيان عقيدة أهل السنة والجماعة على مذهب فقهاء الملة: أبي حنيفة النعمان بن ثابت الكوفي وأبي يوسف يعقوب بن إبراهيم الأنصاري وأبي عبد الله محمد بن الحسن الشيباني رضوان الله عليهم أجمعين، وما يعتقدون من أصول الدين ويدينون به رب العالمين] .فهذا الدرس هو قراءة في كتاب الطحاوية عقيدة الإمام أبي جعفر الطحاوي رحمه الله تعالى.ولا شك أيها الإخوان أن ما يتعلق بالاعتقاد من الدروس والمؤلفات والبحوث هو من أولى ما ينبغي لطالب العلم أن يهتم به لاسيما مع كثرة الضلال في هذا الباب، واشتباه الحق بالباطل على كثير من الناس، وليس هذا خاصاً بالمبتدئين من طلاب العلم، ولا حتى المتوسطين بل هو عام وقع فيه كثير من المحققين من أهل العلم.ولذلك ينبغي لطالب العلم أن يعتني بمسائل الاعتقاد، وأن يحرر فيها القول، وأن يبني عقده وما يدين الله به على أرض عزاز على أرض صلبة على حجة وبرهان من الكتاب والسنة، وهذا لا يتأتى إلا بالنظر فيما ذكره الله جل وعلا في كتابه من العقائد، وفيما ذكره رسول الله صلى الله عليه وعلى آله وسلم في سنته، وفيما كان عليه سلف الأمة القرون المفضلة فإنهم خير القرون لاسيما ما كان عليه الصحابة، فإنهم أفضل الناس وخيرهم بعد النبي صلى الله عليه وسلم.فينبغي للمؤمن أن يتحرى ما كانوا عليه، فإنهم على الحق والهدى، تلقوا عن رسول الله صلى الله عليه وعلى آله وسلم الاعتقاد والعمل، فعملوا بما اعتقدوا، وكانوا على معين صافٍ، وعلى حجة بينة، وعلى هدى وبرهان، لم يختلط بما اختلط به حال من بعدهم من العقائد المختلفة، والأقوال المبتدعة، والآراء الناشئة عن عقائد وأقوال فاسدة، فينبغي لطالب العلم أن يحرر هذا القصد.ومن رحمة الله جل وعلا بهذه الأمة أن جعل كتابها محفوظاً، وقيض لسنة النبي صلى الله عليه وسلم من يميز الحق فيها من الباطل، ومن يميز الصحيح من غير الصحيح، وأيضاً يسر الله جل وعلا من يدون عقائد السلف ويبين أقوالهم وما كانوا عليه، ويبين ضلال الضالين ويرد على المنحرفين.ولذلك كانت كتب الردود في العقائد من أوائل ما ألف في الاعتقاد؛ لأن الناس كانوا على صراط الله المستقيم، وعلى هدى وحجة وبرهان، لم يلتبس عليهم الحق، ولم يختلط عندهم الأمر، بل كانوا على محجة واضحة بيضاء نقية، ثم حصل الزيغ والانحراف، واحتاج أهل العلم أن يردوا على المنحرفين، فرد من رد في القرن الأول في الصدر الأول من التابعين، بل رد الصحابة رضي الله عنهم على ما ظهر من البدع في أوقاتهم، كما جرى من ابن عمر مع القدرية وابن عباس مع الخوارج وغيرهما من صحابة رسول الله صلى الله عليه وسلم.وهكذا سار على هذا المنوال وهذا الطريق الأئمة المهديون من بعدهم الذين تلقوا عنهم وساروا على طريقهم، فردوا البدع، ولم يكونوا بحاجة إلى أن يؤلفوا عقائد؛ لأن الناس يستقون عقائدهم من الكتاب والسنة، ويتلقون من قال الله وقال الرسول، ليس عندهم في ذلك شك ولا ريب.فلما حدثت البدع وتنوعت الطرق وتكاثرت الأقوال الفاسدة احتاج العلماء إلى أن يؤلفوا عقائد يميزون فيها صراط أهل السنة والجماعة، وطريق الفرقة الناجية المنصورة عن غيرها من الطرق، فكان من أوائل المؤلفات ما ألفه حماد بن أبي سليمان في الفقه الأكبر، وكذلك ما كتبه أبو حنيفة رحمه الله في كتابه الفقه الأكبر، وهي ورقات معدودة زيد فيها ما ليس منها.ثم بعد ذلك نقلت العقيدة عن الإمام أحمد من رواية بعض أصحابه، ونقل الاعتقاد المشهور عن الإمام الشافعي عن بعض أصحابه.وهكذا كانت العقائد تنقل عن الأئمة وتدون، ثم جاء بعد ذلك من العلماء من ألف وكتب في عقائد السلف، في مطولات ومختصرات، ومن أوائل من ألف في المختصرات أبو جعفر الطحاوي رحمه الله في هذه العقيدة التي بين أيدينا، وسندرسها إن شاء الله تعالى، وهي عقيدة مشهورة ذائعة الصيت، تكلم عنها العلماء المتقدمون واعتمدوها، ونقلوا عنها، حتى إنهم ينقلون منها فصولاً ومقاطع طويلة في الاستدلال لعقيدة السلف.وممن فعل ذلك الإمام شيخ الإسلام ابن تيمية رحمه الله، فإنه ذكر عقيدة الطحاوي ونقل منها، وكذلك ابن القيم رحمه الله وغيرهما من أهل العلم، فالعقائد كانت مؤلفة منذ وقت طويل، وعرفتم سبب ذلك وهو: أن الناس حصل عندهم اشتباه وحدثت الأقوال المنحرفة والآراء المبتدعة في دين الله عز وجل؛ فاحتاجوا إلى أن يميزوا الحق عن الباطل وأن يبينوا صراط أهل السنة والجماعة عن غيره.وهذا لا يعني أن ما تضمنته هذه العقائد قد حوى جميع عقيدة أهل السنة والجماعة، ولا يعني أيضاً أن هذه العقائد اقتصرت فقط على ذكر ما يتعلق بالعقيدة دون غيره من المسائل، بل فيها من مسائل الفقه ما هو معروف مشهور سيمر علينا بعضه في هذه الرسالة.ومنها ما اقتصر على أبواب من أبواب الاعتقاد، وعلى جوانب من العقيدة ركز عليها للحاجة -فيما يظهر للكاتب المؤلف- إلى البيان والتوضيح في هذه الأبواب وهذه الجوانب.
İmâm et-Tahâvî'nin Akîdesine Dair Bir Takdim: İmâm et-Tahâvî (rahmetullahi aleyh)'in akîdesi, muhtasar bir akide metni olup kendisi bu eserinde îmânın usûlüne ve itikadın pek çok bölümüne dair konuları ele almıştır. Ancak rahmetullahi aleyh'in sözlerinde bir miktar tekrar bulunmaktadır.
تعريف بعقيدة الإمام الطحاويعقيدة الطحاوي رحمه الله عقيدة مختصرة تكلم فيها عن أصول الإيمان، وعن ما يتعلق بأكثر أبواب الاعتقاد، إلا أنه رحمه الله كان في كلامه شيء من التكرار.
Tahâvî Akîdesi'ne Dair Mülâhazalar: Şu husus belirtilmelidir ki, bu akîde metninde birkaç yerde tekrar vâki olmuştur. Nitekim müellif, daha önce ifade ettiği meseleleri yeniden zikretmiş, bu hususlarda sözü tekrarlamıştır. Hâlbuki bu konularda sözün tekrarına ihtiyaç yoktur. Muhtemelen bu durum, müellifin söz konusu meselelere verdiği ehemmiyetten ve bunların tekrarlanıp tekit edilmesine duyulan ihtiyaçtan neşet etmiştir. Keza bu akîde hakkında dikkat çeken bir husus da şudur: Akîde metni, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat ile Selef-i Sâlihîn'in iman bahsindeki akidelerini hakkıyla tahrir etmemiş; bilâkis imanla alâkalı meselelerde karışıklık ve müphemiyet bulunmaktadır. Şöyle ki müellif (Allah ona rahmet etsin) iman meselelerinde Mürcie-i Fukahâ'nın benimsediği yolu takip etmiştir. İnşallah bunu beyan edip izah edeceğiz.
ملاحظات على العقيدة الطحاويةفإن هذه العقيدة وقع فيها تكرار في عدة مواضع، فكرر فيها كلاماً في مسائل تقدم له تقريرها، ولا حاجة إلى إعادة الكلام فيها، ولعل ذلك ناشئ عن نظر المؤلف إلى أهمية هذه المسائل، وإلى الحاجة إلى تكرارها وتأكيدها.كذلك مما يلاحظ على هذه العقيدة: أنها لم تحرر عقيدة أهل السنة والجماعة وعقيدة السلف الصالح فيما يتعلق في باب الإيمان، بل وقع فيها خلط واشتباه فيما يتعلق بالإيمان، حيث أن المؤلف رحمه الله سار على ما كان عليه مرجئة الفقهاء في قولهم في مسائل الإيمان، وسنبين ذلك إن شاء الله تعالى ونوضحه.
**Akîdetü't-Tahâviyye Şerhleri**
Bu akîdenin gerek klasik gerekse modern dönemde pek çok şerhi bulunmaktadır. Bu şerhlerden bir kısmı Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat yolunu takip ederken, bir kısmı ise bid‘at ehlinin yolunu tutmaktadır. Bid‘at ehli, nasları tahrif edip kitap ve sünneti olduğu gibi beşer sözünü de eğip bükmüşlerdir. Nitekim onlar, Tahâvî'nin sözlerini de tahrif ederek kendi sapık akîdelerine, yani Eşâire, Mâtürîdiyye ve sıfatları ispat edip fakat Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'e muhalefet eden diğerlerinin akîdelerine uygun bir şekilde yorumlamışlardır.
Bu şerhlerin en meşhuru, en hâlisi ve karışıklıktan en arınmış olanı, İbn Ebî'l-‘İzz (rahmetullahi aleyh) tarafından kaleme alınandır. Zira o, pek çok itikadî meseleyi açık bir beyanla izah eden geniş kapsamlı bir şerh yazmıştır. Bu kitabın malzemesinin ve muhtevasının büyük bir kısmı –yani onda bulunan– Şeyhülislâm İbn Teymiyye (rahmetullahi aleyh) ve onun talebesi İbn Kayyim el-Cevziyye'den nakledilmiştir. Bu iki şeyhin sözlerini bilen, burayı tanır. Hatta her iki şeyhin sözlerinden nakledilmiş bizzat metinler ve uzun pasajlar bulunmaktadır. Bunda bir beis yoktur; zira müellif (rahmetullahi aleyh), kitabı hem kendi ibda ettiği sözlerle hem de başkalarından istifade ettiği sözlerle açıklamak istemiştir.
Yine bu şerhi ayıran diğer bir özellik de istidlal açısından titiz bir şekilde tahrîr edilmiş olmasıdır. O, bu akîdenin farklı bâblarındaki itikadî meseleleri tespit eden Kitap ve Sünnet'ten naklî delillerle doludur.
İşte bu şerh, şerhlerin en vefâlısı, en kapsamlısı ve en genişidir. Ancak gerçekte içerdiği fazla dallanmalar ve aslında itikadın aslî meselelerinden olmayıp meselelerin fazlalıklarından sayılan konuları barındırması sebebiyle başlangıç seviyesindekiler için uygun değildir. Meselâ teselsül (silsilenin kesintisizliği) meselesi, meleklerin mi yoksa insanların mı daha üstün olduğu meselesi ve benzeri kelâmî meseleler ile “İsim, adlandırılanın kendisi midir değil midir?” gibi konular bunlardandır.
Bu kitap, genel olarak bu mübarek akîdenin en iyi şerhlerinden biri olan güzel bir kitaptır.
Son dönem âlimlerine gelince, onlardan da bir dizi şerh ve ta‘lik bulunmaktadır. Şeyhimiz Abdulazîz b. Baz (rahmetullahi aleyh), kısa bir kitapta faydalı ta‘likler yapmıştır. Ayrıca İbn Ebî'l-‘İzz'in şerhine dair bir şerhi ve ta‘liki vardır ki bu da faydalı ve güzel bir ta‘liktir. O, Şerhu't-Tahâviyye'yi kendisine okutmuş ve birçok yerde talebe için faydalı ve güzel ta‘liklerde bulunmuştur. Ancak ses kaydının kalitesi düşüktür. Bununla birlikte, Şeyh'in (rahmetullahi aleyh) konuşmasına aşina olan biri, sözü anlamada zorluk çekmez.
Şeyh Nâsırüddîn el-Albânî (rahmetullahi aleyh) tarafından da bu şerh ve istidrâk ile bu akîdenin beyanına dair ta‘likler vardır; bu da kısa bir şerhtir. Bu iki şerhten önce ise bu beldenin âlimlerinden İbn Mâni‘in bir şerhi bulunmaktadır. Bu, faydalı ve güzel bir şerh olup Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat akîdesini tespit etmiş ve bu akidede bulunan mübarek itikad esaslarını beyan etmiştir.
İşte bu akîdenin son dönem şerhleri arasında en belirgin olanları bunlardır. Ayrıca Şeyh Sâlih el-Fevzân (Allah onu mükâfatlandırsın) tarafından yeni bir şerh daha vardır. O, bu şerhte bu akîdenin cümleleri üzerine yaptığı açıklamayı özetlemiş olup bu, başlangıç seviyesindeki talebe için uygun, faydalı ve kısa bir şerhtir.
شروحات العقيدة الطحاويةهذه العقيدة شروحها كثيرة في القديم والحديث، فلها من الشروح ما هو على طريق أهل السنة والجماعة، ومنها ما هو على طريق المبتدعة الذين لووا أعناق النصوص، وحرفوا الكتاب والسنة فضلاً عن كلام البشر، فإنهم حرفوا كلام الطحاوي وحملوه على ما يوافق العقائد المنحرفة من عقائد الأشاعرة والماتريدية وغيرهم من مثبتة الصفات الذين خالفوا أهل السنة والجماعة.وأشهر هذه الشروح وأخلصها وأصفاها من الاشتباه ما كتبه ابن أبي العز رحمه الله، حيث إنه كتب شرحاً موسعاً ضمنه بياناً واضحاً لكثير من مسائل الاعتقاد، وكثير من مواد هذا الكتاب ومحتوياته -يعني: ومما فيه- ما هو منقول عن شيخ الإسلام رحمه الله وعن تلميذه ابن القيم يعرف هذا من عرف كلام الشيخين، بل هناك نصوص ومقاطع طويلة منقولة من كلام الشيخين، ولا ضير في ذلك فإن المؤلف رحمه الله أراد بيان الكتاب بكلام مبتدأ منه وبكلام مستفاد من غيره.وأيضاً مما تميز به هذا الشرح: أنه شرح محرر من حيث الاستدلال، فهو مليء بالأدلة النقلية من الكتاب والسنة التي تقرر ما تضمنته هذه العقيدة من مسائل الاعتقاد على اختلاف أبوابها.فهذا الشرح من أوفى الشروح أجمعها وأوسعها، إلا أنه في الحقيقة لا يناسب المبتدئين؛ لكثرة التشعبات التي فيه، ولكونه حوى مسائل في الحقيقة هي من فضول المسائل، وليست من أصول مسائل الاعتقاد، كمسألة التسلسل على سبيل المثال، وكمسالة أيهما أفضل الملائكة أم البشر؟ وما أشبه ذلك من المسائل الكلامية هل الاسم غير المسمى؟ وما أشبه ذلك.وهذا الكتاب في الجملة كتاب جيد من أفضل شروح هذه العقيدة المباركة.وللمتأخرين هناك عدد من الشروح وعدد من التعليقات، فقد علق عليها شيخنا عبد العزيز بن باز رحمه الله تعليقات مفيدة في كتاب مختصر وله شرح وتعليق على شرح ابن أبي العز، وهو تعليق مفيد جيد، قرأ عليه شرح الطحاوية وعلق عليه في مواضع عديدة تعليقات مفيدة جيدة لطالب العلم، إلا أن الصوت فيها رديء، وفي الجملة فإن الذي يتقن سماع الشيخ رحمه الله لا يجد إشكالاً في فهم الكلام.وهناك تعليقات للشيخ ناصر الدين الألباني رحمه الله في الشرح وفي الاستدراك، وفي بيان هذه العقيدة، وهو شرح مختصر، وقبل هذين الشرحين هناك شرح لـ ابن مانع وهو من علماء هذه البلدة، وهو شرح مفيد جيد، قرر فيه عقيدة أهل السنة والجماعة، وبين فيه ما في هذه العقيدة من العقائد المباركة.هذا أبرز ما لهذه العقيدة من شروح المتأخرين، وهناك شرح جديد للشيخ صالح الفوزان أثابه الله، لخص فيه الكلام على جمل هذه العقيدة، وهو شرح مفيد مختصر مناسب لطالب العلم المبتدئ.
İmam Tahâvî'nin muhtasar akidesindeki metodu beyan edilmektedir. Müellif (Allah ona rahmet etsin) bu akideye yazdığı mukaddimede neyi tahkik etmek istediğini ve hangi konuda yazmak istediğini açıklamaktadır. Şöyle buyurur: "Bismillâhirrahmânirrahîm ve bihî nesteîn." Müellif, risâlesine âlimlerin (Allah onlara rahmet etsin) besmele ile başlama âdetine uyarak başlamıştır; bu, Allah Azze ve Celle'nin kitabına teessî, Nebî (sallallahu aleyhi ve âlihî ve sellem)'in sünnetine ittibâ ve âlimlerin (Allah onlara rahmet etsin) telifât ve yazılarındaki amellerine iktida etmek içindir. Besmele ile başlamak, Kitap ve Sünnet'te ve âlimlerin geçmişten günümüze amellerinde câri bir sünnettir. Besmele hakkında daha önce konuşulmuş olup onun tam ve faydalı bir isim cümlesi veya fiil cümlesi olduğu, taalluk edenin takdîren sonra gelen uygun bir isim veya fiil olduğu bilinmektedir. Müellif (Allah ona rahmet etsin) şöyle buyurur: "Ve bihî nesteîn." Besmele ile başladıktan sonra Allah'tan istiâneyi zikretmiştir. Allah Azze ve Celle'den istiâne, insanın maksadına ulaşmasını sağlayan en büyük vesilelerdendir. Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'tan istiâne dilerse, Allah ona yardım eder." İnsan, matlubunu elde etmek için Allah Azze ve Celle'den istiâne dilerse, Allah onun matluplarını kolaylaştırır. Fakat işlerini elde etmek için nefsine, gayretine, çalışmasına ve ameline güvenirse, matlubunu elde etmeye muvaffak olamaz; hatta çoğu zaman gaye ve maksadını kaçırır. Müminin işini Allah'a havale etmesi gerekir. Nitekim Allah Celle ve Alâ, müminlerin namazlarında okudukları tekrarlanan sûrede şöyle buyurmuştur: "Ancak Sana ibadet eder ve ancak Senden yardım dileriz." (el-Fâtiha, 5) Böylece Allah'ı ibadette birlemekten sonra, istiânede de birlemeyi getirmiştir. Zira denilmiştir ki: "Eğer Allah'tan yardım yoksa genç için, ilk kazandığı şey kendi gayretidir." Bu sebeple mümin, gücüne ve kuvvetine güvenmemeli; bilakis onun havli ve kuvveti ancak Allah iledir. Allah Azze ve Celle'den matlubu için istiâne dilemelidir; ister ince ister büyük olsun. Zira Allah Celle ve Alâ bir işi kolaylaştırmazsa, o iş kolaylaşmaz; çünkü O'nun verdiğine engel olacak, vermediğini verecek yoktur. İyilikleri ancak O getirir, kötülükleri ancak O defeder. Müminin kalbini Allah Azze ve Celle'ye bağlaması, ilmi anlama, yayma, sunma ve insanlara faydalı olma hususunda O'ndan istiâne dilemesi gerekir. Zira Allah bir kula yardım ederse, o kul pek çok hayra muvaffak olur. Müellif (Allah ona rahmet etsin) şöyle buyurur: "Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn." Acaba bu mukaddime müellife mi yoksa başkasına mı aittir? Her halükarda zahire göre bu akidenin kâtibi ve müellifi olan Tahâvî'ye (Allah ona rahmet etsin) aittir. Besmele ve istiâneden sonra Allah'a hamd etmiştir. Hamd edilmeye en layık olan O'dur. O'na hamd, kemâl sıfatlarını ispattır. Zira hamd, memdûhu muhabbet ve tazim ile kemâl sıfatlarıyla anmaktır. Hamdin tarifinde söylenen en güzel söz budur. Son iki kaydın (muhabbet ve tazim) bulunması şarttır. Yani memdûhu muhabbet ve tazim vechiyle anmaktır. Eğer muhabbet ve tazim yoksa, o hamd olarak adlandırılmaz.
بيان منهج الإمام الطحاوي في عقيدته المختصرةبين المؤلف رحمه الله في مقدمته على هذه العقيدة ما الذي يريد تحقيقه، وما الذي يريد الكتابة فيه.قال رحمه الله: (بسم الله الرحمن الرحيم وبه نستعين) فبدأ الرسالة بما جرى عليه أهل العلم رحمهم الله من البداءة بالبسملة؛ تأسياً بكتاب الله عز وجل؛ واتباعاً لسنة النبي صلى الله عليه وعلى آله وسلم، وسيراً على ما جرى عليه عمل أهل العلم رحمهم الله في مؤلفاتهم وكتاباتهم، والبداءة بالبسملة سنة جارية في الكتاب والسنة، وفي عمل أهل العلم قديماً وحديثاً، والبسملة تقدم الكلام عليها وأنها جملة اسمية أو فعلية تامة مفيدة، المتعلق فيها إما أن يكون اسماً أو فعلاً مقدراً مؤخراً مناسباً.قال رحمه الله: (وبه نستعين) .بعد أن بدأ بـ (بسم الله) عز وجل أعقب ذلك بالاستعانة به، والاستعانة بالله عز وجل من أعظم ما يحصل به الإنسان مقصوده.قال النبي صلى الله عليه وسلم: (ومن يستعن بالله يعنه) .فإن الإنسان إذا استعان بالله عز وجل على تحصيل مطلوبه يسر الله عز وجل له مطالبه، أما إذا اعتمد على نفسه وجهده وكده وعمله في تحصيل أموره فإنه لا يوفق إلى تحصيل المطلوب، بل كثيراً ما يفوته غرضه ومقصوده، فينبغي للمؤمن أن يكل أمره إلى الله، وقد قال الله جل وعلا في السورة المتكررة التي يقرؤها أهل الإيمان في صلواتهم: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ} [الفاتحة:٥] .فجعل بعد إفراد الله بالعبادة إفراده بالاستعانة، وذلك أنه: (إذا لم يكن عوناً من الله للفتى فأول ما يجني عليه اجتهاده) فينبغي للمؤمن ألا يغتز بقوته وحوله، بل لا حول ولا قوة له إلا بالله، فيستعين بالله عز وجل على مطلوبه دقيقاً كان أو جليلاً، فإن الله جل وعلا إذا لم ييسر لك الأمر لم يتيسر؛ لأنه لا مانع لما أعطى، ولا معطي لما منع، ولا يأتي بالحسنات إلا هو، ولا يدفع السيئات إلا هو جل وعلا، فينبغي للمؤمن أن يعلق قلبه بالله عز وجل، مستعيناً به في فهم العلم ونشره وبذله وفي إفادة الناس به، فإنه إذا أعان الله عبداً وفق إلى خير كثير.قال رحمه الله: (الحمد لله رب العالمين) .وهذه المقدمة هل هي من المؤلف أو من غيره؟ على كل حال: الظاهر أنها من كاتب هذه العقيدة ومؤلفها وهو الطحاوي رحمه الله، فبعد البسملة والاستعانة حمد الله وهو أحق من حمد جل وعلا، وحمده إثبات الكمال له، فإن الحمد هو: ذكر المحمود بصفات الكمال محبة وتعظيماً.وهذا أحسن ما قيل في تعريف الحمد، ولابد من هذين القيدين الأخيرين أنه: ذكر لصفات المحمود على وجه المحبة والتعظيم، فإذا لم يكن محبةً ولا تعظيماً فإنه لا يسمى حمداً.
Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat Akidesinin Beyânı (Allâme Hüccetü'l-İslâm Ebû Ca‘fer el-Verrak et-Tahâvî, Mısır'da, dedi). Kendisi hicrî üçüncü ve dördüncü asır âlimlerindendir; rahmetullahi aleyh, üç yüz yirmi bir senesinde vefat etmiştir. Hadis ve fıkıh sahasında meşhur, faydalı telifleri vardır. Kendisi İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe’nin mezhebi üzeredir; aslen Şâfiî olduğu halde İmâm Ebû Hanîfe’nin mezhebine geçmiş ve onun üzere yürümüştür – her ne kadar dar anlamda onunla tamamen mutaassıp olmasa da; çünkü Hanefîlere muhalefet ettiği ictihadları bulunmaktadır. Ancak onların din hususunda fıkıh elde etme yol ve usûlünü benimsemiştir. Rahmetullahi aleyh şöyle buyurur: (İşte bu, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat akidesinin beyânının zikridir.) Kendisinden sonra bu akidede tafsilatıyla gelecek olana işaret edilmektedir. Rahmetullahi aleyhin (zikr-i beyân) sözünden maksat, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat akidesini tavzih ve tebârüz ettirmektir. Akîde: İnsanın kalbini üzerine dürüp bağladığı şeydir; aslı ‘akd’ ve ‘şedd’den gelir; çünkü insan inandığı şeyi düğümler ve kalbini ona bağlar. Akîde, insanın kalbini Allah azze ve celle’ye, imanın temel esaslarına dair üzerine dürüp bağladığı şeydir. İşte Şeyh rahmetullahi aleyh bu akîdesinde bunu beyan etmektedir. Rahmetullahi aleyhin (Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat) sözü, bunların dışındakileri dışarı çıkarmak içindir. (Ehl-i Sünnet) sözüyle ehl-i bid‘at dışarı çıkarılır; (Ehl-i Cemaat) sözüyle ehl-i fırka dışarı çıkarılır. Bu iki vasıf birbirinden ayrılmaz; zira bir kimsenin Ehl-i Cemaat’ten olmadıkça Ehl-i Sünnet’ten olması mümkün olmadığı gibi, Ehl-i Sünnet’ten olmadıkça Ehl-i Cemaat’ten olması da mümkün değildir. İkisi birbirinden ayrılmayan iki vasıftır. Her ne kadar bu iki vasıftan biri diğerine kifâyet etse de, bunları birlikte zikretmişlerdir; çünkü bu iki vasıf Ehl-i Sünnet’i başkalarından ayıran en belirgin sıfatlardır. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat’in en seçkin vasıfları ve bu fırkanın en bariz özellikleridir. Onlar sünnete sımsıkı sarılırlar, ona dönerler, ondan sadır olurlar; hiçbir şeyi ona denk tutmazlar, hiçbir şeyi onun önüne geçirmezler. Bilakis sünnet, sözlerinde, akidelerinde, amellerinde ve görüşlerinde kat‘î hüküm sahibidir. Sünnet neyi getirmişse onu alırlar, sünnet neyi reddetmişse onu reddederler, sünnete muhalif olandan uzak dururlar. Nitekim Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim bu işimizde ondan olmayan bir şey ihdas ederse, o merduddur / reddolunur.” Cemaate gelince, onlar ihtilaf ve ayrılık ehli değil, içtima ve birlik ehlidirler. Bu, Ehl-i Sünnet’in üzerinde durması gereken bir vasıftır. Zira Allah celle ve alâ kitabında ayrılık ve ihtilafı zemmetmiş, kaynaşma ve birliği teşvik etmiştir. Bu konudaki naslar pek çoktur. Hatta bu, kendisinden önceki nebîlerin üzerinde yürüdüğü şer‘î bir esastır: “Allah size dinden, Nûh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Mûsâ’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi şeriat kıldı: Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.” (Şûrâ, 42/13) “Dini dosdoğru ayakta tutun” emri, ona inanç ve amel yönünden kıyam etmekle ikame etmektir. “Onda ayrılığa düşmeyin” yani sizin hâliniz onda ayrılığa düşenlerin hâli gibi olmasın. Bu, kaynaşma ve birliğin nebîlerin dini olduğuna, yalnızca bu ümmete has olmadığına bir beyândır. İşte bu sebeple onlar ayrılık ehli değil, içtima ehlidirler. Onların cemiyetleri hevâ üzere değil, Kitap ve Sünnet üzeredir; nebîmiz Muhammed (s.a.v.)’in getirdiği dini ikame etmek üzerinedir.
بيان عقيدة أهل السنة والجماعة(قال العلامة حجة الإسلام أبو جعفر الوراق الطحاوي بمصر) .وهو من علماء القرن الثالث والرابع الهجري، توفي رحمه الله في سنة إحدى وعشرين وثلاثمائة، وله مؤلفات مشهورة نافعة في الحديث والفقه، وهو على مذهب الإمام أبي حنيفة، وإن كان في الأصل شافعياً إلا أنه انتقل إلى مذهب الإمام أبي حنيفة، وسار عليه وإن لم يكن متمذهباً به بالمعنى الضيق؛ لأنه له اجتهادات خالف فيها الحنفية، وإنما ارتضى سبيلهم وطريقهم في التفقه في الدين.يقول رحمه الله: (هذا ذكر بيان عقيدة أهل السنة والجماعة) المشار إليه ما سيأتي تفصيله في هذه العقيدة.فقوله رحمه الله: (ذكر بيان) .المقصود توضيح وتجلية عقيدة أهل السنة والجماعة.والعقيدة: هي ما طوى الإنسان قلبه عليه، وأصلها من العقد والشد؛ لأن الإنسان يعقد على ما يعتقد ويربط قلبه عليه، فالعقيدة هي ما طوى الإنسان قلبه عليه مما يتعلق بالله عز وجل، وما يتعلق بأصول الإيمان، وهذا الذي يبينه الشيخ رحمه الله في هذه العقيدة.وقوله رحمه الله: (أهل السنة والجماعة) .ليخرج غيرهم، فـ (أهل السنة) أخرج به أهل البدعة، و (أهل الجماعة) أخرج به أهل الفرقة، وهذان الوصفان متلازمان؛ لأنه لا يمكن أن يكون الإنسان من أهل السنة إلا إذا كان من أهل الجماعة، ولا يمكن أن يكون من أهل الجماعة إلا أن يكون من أهل السنة فهما وصفان متلازمان، وإنما نصوا عليهما مع أن أحد الوصفين يغني عن الآخر؛ لأن هذين الوصفين يميزان أهل السنة عن غيرهم، فهما أبرز أوصاف أهل السنة والجماعة، وأبرز صفات هذه الفرقة، فهم بالسنة مستمسكون، وإليها راجعون، وعنها صادرون، لا يعدلون بها شيئاً، ولا يقدمون عليها شيئاً، بل هي الحاسم على أقوالهم وعقائدهم وأعمالهم وآرائهم، فما جاءت به السنة أخذوا به، وما ردته السنة ردوه، وما خالف السنة ابتعدوا عنه؛ لقول النبي صلى الله عليه وعلى آله وسلم: (من أحدث في أمرنا هذا ما ليس منه فهو رد) .وأما الجماعة فهم أهل اجتماع ليسوا أهل فرقة، وهذا وصف لابد لأهل السنة أن يعتنوا به، فإن الله جل وعلا في كتابه ذم الافتراق والاختلاف، وحث على الائتلاف والاجتماع، ونصوص ذلك كثيرة، بل هو من الشرع السابق الذي سار عليه النبيون: {شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ} [الشورى:١٣] .(أن أقيموا الدين) إقامته بالقيام به عقداً وعملاً، (ولا تتفرقوا فيه) أي: ولا يكن شأنكم فيه شأن المتفرقين، وهذا بيان أن الائتلاف والاجتماع هو دين النبيين وليس خاصاً بهذه الأمة؛ ولذلك كانوا أهل اجتماع وليسوا أهل افتراق، واجتماعهم ليس على هوى، إنما اجتماعهم على الكتاب والسنة، وعلى إقامة الدين الذي جاء به نبينا محمد صلى الله عليه وعلى آله وسلم.
Tahâvî akîdesinde mezhebine i‘timâd edilen fukahâ:
Rahimehullâh şöyle buyurdu: “Millet fukahâsının mezhebi üzere —Ebû Hanîfe en-Nu‘mân b. Sâbit el-Kûfî ile Ebû Yûsuf Ya‘kūb b. İbrâhim…” sözünün âhirine kadar.
Rahimehullâh’ın “millet fukahâsının mezhebi üzere” sözü, yani bu akîdeyi —ki müellif rahimehullâh onu telif etmiş ve yazmıştır— millet fukahâsının sözlerinden istinbât ve istifâde edilmiştir. Bunun sebebi ise, zikrettiği kimselerin sâir ilimler arasında fıkıhla temâyüz etmiş olmalarıdır. Zira Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasen (eş-Şeybânî), kadîm ve cedîd ehl-i ilim arasında fıkha ihtimam, onun tedvîn ve te’sîlindeki meşhûriyetleriyle tanınmışlardır. Bu sebeple müellif onları en mümtaz vasıfları olan fıkıhla zikretmiştir. Yoksa bu, onların fıkıhtan başka ilimlerde mâhir olmadıkları mânâsına gelmez. Nitekim rahimehullâh, onların sâir ulemâdan farklı olarak en belirgin vasıflarını beyân etmek istemiştir.
“Millet” sözüne gelince: Millet, yol demektir. Burada milletten maksat, Nebî (s.a.v.)’in milletidir ki o da kendisinin ve âlinin üzerinde olduğu din ile İbrâhim (a.s.) milletinden getirdiği esaslardır. Bundan şunu anlıyoruz: İnsanı tavsif eden en bariz vasıf, millet ulemâsından olmasıdır. Zira ulemâ, şeyhimiz Muhammed rahimehullâh’ın buyurduğu üzere üç kısma ayrılır:
- Millet âlimi,
- Ümmet âlimi,
- Devlet âlimi.
Talebe-i ulûmun ahlâk ve amellerinde tahakkuk etmeye çalışmaları gereken mertebe, millet âlimlerinden olmaktır. Ki onlar naslara bakar ve sözlerinde, akidelerinde ve amellerinde onları hâkim kılar, onlara dâvet eder ve onlarla amel ederler.
Ümmet âlimi: Halkın arzuladığı, sevdiği ve meylettiği şeylere bakıp onlara istedikleri yönde fetva veren kimsedir. Bu ise zemmedilmiştir; çünkü insanlara hayrı göstermez, bilakis onların sevip arzuladıklarına göre cevap verir.
Bunun gibi kötü olan bir diğeri de devlet âlimidir: O da iktidar sahiplerinin hevâsına bakar ve onların sözüyle söyler.
Îmân ehline vâcib olan, millet âlimlerinden olmalarıdır. Ki onlar Allah’ın ve Resûlü’nün sözüne bakarlar; ne ümmetin hevâsını ne de başkasının hevâsını O’nun önüne geçirmezler. Bilakis Kitâbullâh ve Resûlü’nün sünnetiyle amel ederler.
Bu akîdede üç âlim zikredilmiştir:
1. Ebû Hanîfe en-Nu‘mân b. Sâbit el-Kûfî rahimehullâh,
2. Ebû Yûsuf Ya‘kūb b. İbrâhim el-Ensârî,
3. Ebû Abdillâh Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî.
Ebû Hanîfe’ye gelince, o bu mezhep ve meslekte mukaddem imamdır. Vefâtı hicrî yüz elli senesindedir. O, muhakkik fukahâdandır. Ancak hadis sermayesi azdır rahimehullâh.
Kendisini, sözlerinin çoğunda iki arkadaşı takip etmiş; ancak bazı hususlarda muhâlefet de etmişlerdir. Hatta öyle ki onlar meşhur olmuş ve kendilerinin sözü Ebû Hanîfe’nin sözüne muâdil olmuştur. Bazen mezhep, Ebû Hanîfe’nin değil de onların söylediği kabul edilir. Bunlar:
- Ebû Yûsuf Ya‘kūb b. İbrâhim el-Ensârî, vefâtı hicrî yüz seksen üç senesinde,
- Ebû Abdillâh Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî, vefâtı hicrî yüz seksen dokuz senesinde.
Allah hepsinden râzı olsun.
الفقهاء الذين اعتمد على مذهبهم في العقيدة الطحاويةقال رحمه الله: [على مذهب فقهاء الملة أبي حنيفة النعمان بن ثابت الكوفي وأبي يوسف يعقوب بن إبراهيم] إلى آخر ما قال.قوله رحمه الله: (على مذهب فقهاء الملة) أي: أن هذه العقيدة التي ألفها رحمه الله وكتبها مستقاة مستفادة من أقوال فقهاء الملة؛ وسبب ذلك: أن من ذكرهم تميزوا عن غيرهم بالفقه من بين بقية العلوم، فـ أبو حنيفة وأبو يوسف ومحمد بن الحسن اشتهروا بين أهل العلم في القديم والحديث بالعناية بالفقه، والكتابة والتأصيل فيه، ولذلك ذكرهم بأخص ما اتصفوا به، وليس معنى هذا أنهم لا يتقنون إلا الفقه، فإنما أراد رحمه الله بيان أخص ما تميزوا به عن غيرهم من العلماء.وقوله: (الملة) .الملة: هي الطريقة، والمقصود بالملة هنا: ملة النبي صلى الله عليه وسلم، وهو ما يدين به صلى الله عليه وعلى آله وسلم وما جاء به من ملة إبراهيم عليه السلام، ومن هذا نعلم: أن أبرز ما يوصف به الإنسان أن يكون من علماء الملة؛ لأن العلماء ينقسمون إلى ثلاثة أقسام كما قال شيخنا محمد رحمه الله: - عالم ملة.- وعالم أمة.- وعالم دولة.والذي ينبغي لطلبة العلم أن يسعوا لتحقيقه في أخلاقهم وأعمالهم أن يكونوا من علماء الملة الذين ينظرون إلى النصوص ويحكمونها في أقوالهم وعقائدهم وأعمالهم، ويدعون إليها ويعملون بها.عالم الأمة: هو الذي ينظر إلى ما يشتهيه الناس وما يحبونه ويميلون إليه فيفتيهم بما يريدون وهذا مذموم؛ لأنه لا يدل الناس على الخير، إنما يدلهم ويجيبهم لما يحبون وما يشتهون.ومثل هذا في السوء عالم الدولة: الذي ينظر إلى ما يشتهي أهل السلطة فيقول بقولهم.والواجب على أهل الإيمان أن يكونوا من علماء الملة الذين ينظرون إلى قول الله وقول رسوله، ولا يقدمون عليهما لا شهوة الأمة ولا شهوة غيرهم بل يعملون بكتاب الله وسنة رسوله.ذكر في هذه العقيدة ثلاثة علماء هم: أبو حنيفة النعمان بن ثابت الكوفي رحمه الله.وأبو يوسف يعقوب بن إبراهيم الأنصاري.وأبو عبد الله محمد بن الحسن الشيباني.أما أبو حنيفة فهو الإمام المقدم في هذا المذهب والمسلك، وكانت وفاته عام خمسين ومائة، وهو من الفقهاء المحققين إلا أن بضاعته في الحديث قليلة رحمه الله.تبعه صاحباه في كثير من أقواله، وخالفاه حتى أنهما اشتهرا وأصبح لهما قول يعدل بقوله، وقد يقول المذهب ما قالاه لا ما قاله أبو حنيفة وهما: أبو يوسف يعقوب بن إبراهيم الأنصاري وكانت وفاته عام ثلاثة وثمانين ومائة.وأبو عبد الله محمد بن حسن الشيباني وكانت وفاته سنة تسع وثمانين ومائة رضوان الله عليهم أجمعين.
Fıkıh Mezhepleri İmamlarının Amelî Fıkıh Mezheplerindeki İhtilafı ve İtikad Meselelerindeki İttifakı
İmam (r.a.) şöyle buyurdu: "Millet fukahasının mezhebi üzere: Ebû Hanîfe en-Nu‘mân b. Sâbit el-Kûfî, Ebû Yûsuf Ya‘kūb b. İbrâhim..." sözünün sonuna kadar.
Müellifin (r.a.) "Millet fukahasının mezhebi üzere" sözüne gelince: Yani bu akide ki onu (r.a.) telif etmiş ve yazmıştır, millet fukahasının sözlerinden iktibas ve istifade edilmiştir. Bunun sebebi ise şudur: Zikrettiği zatlar, diğer ilimler arasından fıkıh ilmiyle temayüz etmişlerdir. Nitekim Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed b. Hasan, gerek eski gerekse yeni dönemde ehl-i ilim arasında fıkha ihtimam göstermeleri, bu alanda eser yazmaları ve usûl koymalarıyla meşhur olmuşlardır. İşte bu sebeple müellif onları, en belirgin vasıfları olan bu özellikleriyle anmıştır. Bunun manası, onların fıkıhtan başka ilimlere vakıf olmadıkları değildir. Maksat, onların diğer âlimlere nispetle en belirgin vasıflarını beyan etmektir.
"Millet" sözüne gelince: Millet, yol, tarz demektir. Burada milletten maksat, Nebî (s.a.v.)'in milletidir; yani O'nun (s.a.v. ve âline) din olarak benimsediği ve Hz. İbrâhim'in (a.s.) milletinden getirdiği şeydir. Bundan şunu anlıyoruz: İnsanı niteleyen en belirgin vasıf, millet âlimlerinden olmasıdır. Zira âlimler, şeyhimiz Muhammed (r.a.)'in buyurduğu üzere üç kısma ayrılır:
- Millet âlimi
- Ümmet âlimi
- Devlet âlimi
İlim talebelerinin, ahlâklarında ve amellerinde gerçekleştirmeye gayret etmeleri gereken şey, millet âlimlerinden olmaktır. Bunlar naslara bakar, sözlerinde, itikatlarında ve amellerinde onları hâkim kılar, onlara davet eder ve onlarla amel ederler.
Ümmet âlimi: İnsanların neyi arzuladıklarına, neyi sevdiklerine ve neye meylettiklerine bakar; onlara istedikleri doğrultuda fetva verir. Bu övülmüş bir şey değildir. Zira insanlara hayrı göstermez; aksine onları sevdikleri ve arzuladıkları şeylere yönlendirir ve onlara cevap verir.
Bunun gibi kötü olan bir diğeri de devlet âlimidir: O da iktidar sahiplerinin arzusuna bakar ve onların görüşü doğrultusunda söz söyler.
Ehl-i imana düşen, millet âlimlerinden olmaktır. Bunlar Allah'ın ve Resûlü'nün sözüne bakar, ne ümmetin hevasını ne de başkalarının hevasını O'nun sözünün önüne geçirmezler. Bilakis Allah'ın Kitabı ve Resûlü'nün sünnetiyle amel ederler.
(Bu akidede üç âlim zikredilmiştir:
1. Ebû Hanîfe en-Nu‘mân b. Sâbit el-Kûfî (r.a.)
2. Ebû Yûsuf Ya‘kūb b. İbrâhim el-Ensârî
3. Ebû Abdillâh Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî)
Ebû Hanîfe'ye gelince: O bu mezhepte ve bu yolda önde gelen imamdır. Vefatı hicrî yüz elli senesidir. O, fıkıh âlimlerinin tahkik ehli olanlarındandır. Ancak hadis sermayesi azdır (r.a.)
Ona iki arkadaşı birçok sözünde tâbi olmuş, ancak kendisine muhalefet de etmişlerdir. Hatta o derecede ki, onlar meşhur olmuş ve onların sözü Ebû Hanîfe'nin sözüne denk bir söz hâline gelmiştir. Bazen mezhep, Ebû Hanîfe'nin değil, onların söylediği kabul edilir. Bunlar:
- Ebû Yûsuf Ya‘kūb b. İbrâhim el-Ensârî (v. 183 h.)
- Ebû Abdillâh Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî (v. 189 h.) -Allah hepsinden râzı olsun-
İşte bu akide, bu zatların sözlerinden istifade edilmiştir. Akide, kendisiyle amel edilen ve insanların üzerinde tefrikaya düştüğü amelî fıkıh mezhepleri gibi özel bir mezhep değildir. Yani akide, ümmetin usûlünde ihtilaf etmediği, fürûunda ve tafsilâtının çoğunda ise ittifak ettiği bir sözdür.
Bu sebeple "Bu akidede Hanefîdir" veya "Bu akidede Şâfiîdir" denilmez. Zira Şâfiîler, Hanefîler, Hanbelîler, Mâlikîler ve diğer fıkıh mezhepleri, ancak amelî meselelerde söz ve mezheplerdir. İtikad meselelerine gelince, bunlar Kitap ve Sünnet'e dayanır; bu konuda tefrik yoktur.
Bu, Ehl-i Sünnet arasında itikad meselelerinde ne usûlde ne de fürûda hiçbir ihtilaf olmadığı anlamına gelmez. Ancak söz, ihtilafın sınırlı olduğu ve fürûda olduğu, usûlde olmadığı hakkındadır. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat arasında itikad meselelerinde ihtilaf yoktur. Amel meselelerinde ise açık ve net ihtilaf vardır.
İmam (r.a.) şöyle buyurdu: "...ve usûl-i dînde itikad ettikleri..."
"Mâ ya‘tekidûn" (ittikad ettikleri): Yani usûl-i dînde din edindikleri ve itikat ettikleri şeyler. "Usûl-i dîn"den maksat, itikad meseleleridir. Bu taksim (usûl-fürû ayrımı) çok eski zamandan beri sabittir. Din, usûl ve fürûa ayrılmıştır. Usûl: İtikatla ilgili olanlardır. Fürû: Amellerle ilgili olanlardır. Her ne kadar bu taksim istikrarlı olmasa da; zira hakikatte asıl olanı fer‘ kılmaktadır. Meselâ namaz asıldır. Zira Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Bizimle onlar arasındaki ahid namazdır; onu terk eden kâfir olur." Bu taksime göre namaz fürû meselelerindendir. Bu şüphesiz onun mertebesini düşürmektir; halbuki namaz dinin direğidir. Fakat âlimler bu taksimi uygulamışlardır. Usûl ve fürû taksiminden maksat, fürûun önemini azaltmak değildir. Maksat, itikatla ilgili olanı amelle ilgili olandan ayırmaktır. Amelle ilgili olanın çoğu fürû olduğu için, amelle ilgili her şeye fürû adı verilmiştir. İtikad meselelerinde ise bu fürû değildir. Meselâ "Melekler mi daha üstündür yoksa insanlar mı?" meselesi: Kişi bu konuda bir itikada sahip olmadan ölse, bu ona zarar vermez, onu eksiltmez. Hatta bu gibi bir meselede râcih olanı bilmek, imanı ne artırır ne de eksiltir. İşte usûl ve fürûa ayırma, itikad meselelerini amel meselelerinden ayırmak içindir.
"...ve Rabbu'l-Âlemîn'e onunla din edinirler."
"Yedînûn" (din edinirler): Yani ibadet ederler. Aslı "dâne yedînu"dur. Buradaki maksat, bu akidede Allah (celle ve 'alâ) için ibadet edilen şeylerdir. "Rabbu'l-Âlemîn'e onunla din edinirler" sözü: Yani bunlarla Allah (celle ve 'alâ) için ibadet ederler. Bundan şunu anlıyorız: Akide, bazılarının iddia ettiği gibi donuk sözler değildir. Aksine kulun Allah (celle ve 'alâ) için ibadet ettiği ve Rabbi (subhânehû ve teâlâ) ile din edindiği ve bu itikatla Allah'a yaklaştığı bir akittir. Akide, Allah (celle ve 'alâ) için yaklaşma vesilesidir. Hatta Allah (subhânehû) için en büyük yaklaşma vesilesidir. Çünkü akide, kalbin amellerindendir. Kalbin amellerinin, organların amellerinden Allah (azze ve celle) katında daha büyük olduğu malumdur. İşte bu sebeple, itikada ihtimam göstermek, ilim talebesinin ibadet ve amel olarak önem vermesi gereken bir husustur.
اختلاف أئمة المذاهب في المذاهب الفقهية العلمية واتفاقهم في مسائل الاعتقادقال رحمه الله: [على مذهب فقهاء الملة أبي حنيفة النعمان بن ثابت الكوفي وأبي يوسف يعقوب بن إبراهيم] إلى آخر ما قال.قوله رحمه الله: (على مذهب فقهاء الملة) أي: أن هذه العقيدة التي ألفها رحمه الله وكتبها مستقاة مستفادة من أقوال فقهاء الملة؛ وسبب ذلك: أن من ذكرهم تميزوا عن غيرهم بالفقه من بين بقية العلوم، فـ أبو حنيفة وأبو يوسف ومحمد بن الحسن اشتهروا بين أهل العلم في القديم والحديث بالعناية بالفقه، والكتابة والتأصيل فيه، ولذلك ذكرهم بأخص ما اتصفوا به، وليس معنى هذا أنهم لا يتقنون إلا الفقه، فإنما أراد رحمه الله بيان أخص ما تميزوا به عن غيرهم من العلماء.وقوله: (الملة) .الملة: هي الطريقة، والمقصود بالملة هنا: ملة النبي صلى الله عليه وسلم، وهو ما يدين به صلى الله عليه وعلى آله وسلم وما جاء به من ملة إبراهيم عليه السلام، ومن هذا نعلم: أن أبرز ما يوصف به الإنسان أن يكون من علماء الملة؛ لأن العلماء ينقسمون إلى ثلاثة أقسام كما قال شيخنا محمد رحمه الله: - عالم ملة.- وعالم أمة.- وعالم دولة.والذي ينبغي لطلبة العلم أن يسعوا لتحقيقه في أخلاقهم وأعمالهم أن يكونوا من علماء الملة الذين ينظرون إلى النصوص ويحكمونها في أقوالهم وعقائدهم وأعمالهم، ويدعون إليها ويعملون بها.عالم الأمة: هو الذي ينظر إلى ما يشتهيه الناس وما يحبونه ويميلون إليه فيفتيهم بما يريدون وهذا مذموم؛ لأنه لا يدل الناس على الخير، إنما يدلهم ويجيبهم لما يحبون وما يشتهون.ومثل هذا في السوء عالم الدولة: الذي ينظر إلى ما يشتهي أهل السلطة فيقول بقولهم.والواجب على أهل الإيمان أن يكونوا من علماء الملة الذين ينظرون إلى قول الله وقول رسوله، ولا يقدمون عليهما لا شهوة الأمة ولا شهوة غيرهم بل يعملون بكتاب الله وسنة رسوله.ذكر في هذه العقيدة ثلاثة علماء هم: أبو حنيفة النعمان بن ثابت الكوفي رحمه الله.وأبو يوسف يعقوب بن إبراهيم الأنصاري.وأبو عبد الله محمد بن الحسن الشيباني.أما أبو حنيفة فهو الإمام المقدم في هذا المذهب والمسلك، وكانت وفاته عام خمسين ومائة، وهو من الفقهاء المحققين إلا أن بضاعته في الحديث قليلة رحمه الله.تبعه صاحباه في كثير من أقواله، وخالفاه حتى أنهما اشتهرا وأصبح لهما قول يعدل بقوله، وقد يقول المذهب ما قالاه لا ما قاله أبو حنيفة وهما: أبو يوسف يعقوب بن إبراهيم الأنصاري وكانت وفاته عام ثلاثة وثمانين ومائة.وأبو عبد الله محمد بن حسن الشيباني وكانت وفاته سنة تسع وثمانين ومائة رضوان الله عليهم أجمعين.فهذه العقيدة مستفادة من أقوال هؤلاء، وليست العقيدة مذهباً خاصاً يعمل به ويفرق الناس عليه، يعني: ليست كالمذاهب الفقهية العملية، إنما العقيدة قول لم تختلف الأمة في أصوله، وفي كثير من فروعه وتفاصيله فهم متفقون عليه.ولذلك لا يقال: هذا في العقيدة حنفي أو هذا في العقيدة شافعي، فإن الشافعية والحنفية والحنابلة والمالكية وغيرهم من المذاهب الفقهية إنما هي مذاهب وأقوال في المسائل العملية، وأما مسائل الاعتقاد فإنها مبنية على الكتاب والسنة لا تفرق فيها.ولا يعني هذا أنه لا خلاف بين أهل السنة في مسائل الاعتقاد بالكلية لا في الأصول ولا في الفروع، لكن الكلام على أن الخلاف محدود، وهو في الفروع لا في الأصول، ليس بين أهل السنة والجماعة خلاف في مسائل الاعتقاد، بخلاف مسائل العمل فإن فيها خلافاً بيناً واضحاً.قال رحمه الله: [وما يعتقدون من أصول الدين] .(ما يعتقدون) أي: ما يدينون به وما يعتقدونه في أصول الدين، و (أصول الدين) المراد به مسائل الاعتقاد، وهذا التقسيم ثابت منذ زمن بعيد، فقسم الدين إلى أصول وفروع، الأصول: هي ما يتعلق بالعقائد، والفروع: هي ما يتعلق بالأعمال، وإن كان هذا التقسيم غير مطرد؛ لأنه في الحقيقة يجعل ما هو أصل فرعاً، فمثلاً الصلاة أصل وذلك لقوله النبي صلى الله عليه وسلم: (العهد الذي بيننا وبينهم الصلاة، فمن تركها فقد كفر) .وعلى هذا التقسيم هي من مسائل الفروع، وهذا لا شك أنه نزول برتبتها وهي عمود الدين، لكن هذا التقسيم جرى عليه العلماء، وليس المراد بتقسيم الأصول والفروع التقليل من شأن الفروع، إنما المراد هو تمييز ما يتعلق بالاعتقاد عما يتعلق بالعمل، فلما كان غالب ما يتعلق بالعمل هو من الفروع سمي جميع ما يتعلق بالعمل فروعاً، وإن كان في مسائل الاعتقاد فليس من الفروع، كمسألة: أيهما أفضل الملائكة أو البشر؟ فإن الإنسان لو مات ولم يكن له فيها اعتقاد دين ما ضره ولا نقصه، بل لا يزيد الإيمان ولا ينقص بمعرفة الراجح في مثل هذه المسألة، فالتقسيم إلى أصول وفروع إنما هو لأجل تمييز مسائل الاعتقاد عن مسائل العمل.قال: [ويدينون به رب العالمين] .(يدينون) أي: يتعبدون، أصلها من دان يدين، والمراد في ذلك ما في هذه العقيدة مما يتعبد الله جل وعلا بها، فقوله: (يدينون به رب العالمين) أي: يتعبدون بها لله جل وعلا، ومن هذا نفهم أن العقيدة ليست أقوالاً جامدة كما يقول بعض الناس، إنما هو عقد يتعبد العبد به الله جل وعلا، ويدين به ربه سبحانه وتعالى، ويتقرب إلى الله بهذا الاعتقاد، فالعقيدة مما يتقرب به إلى الله جل وعلا، بل هي من أجل ما يتقرب به إلى الله سبحانه؛ لأن العقيدة من أعمال القلوب، ومعلوم أن جنس أعمال القلوب أعظم عند الله عز وجل من جنس أعمال الجوارح، فكان العناية بالاعتقاد مما ينبغي لطالب العلم أن يهتم به تعبداً وعملاً.
Tevhidin kısımları ve peygamberlerin davet ettiği hususlar.
Müellif (Allah ona rahmet etsin) —bu mübarek ve muhtasar akide risalesinde takip ettiği metodu beyan ettiği mukaddimeden sonra— şöyle der: "Allah'ın tevhidi hakkında, Allah'ın tevfikiyle, itikad ederek söylüyoruz:"
"Allah'ın tevhidi hakkında söylüyoruz" ifadesindeki "tevhid" kelimesi burada, ulûhiyyet tevhidi, rubûbiyyet tevhidi ile esmâ ve sıfât tevhidini kapsayan genel anlamıyladır. Zira bu akide risalesi, yalnızca tevhidin bir türünü açıklamaya tahsis edilmemiştir; bilakis rubûbiyyet tevhidine dair hususları, ulûhiyyet tevhidine dair hususları ve esmâ ve sıfât tevhidine dair hususları karara bağlamıştır. O hâlde bu risale, bütün bu babları ele alan kapsamlı ve geniş bir akide metnidir; tevhid türlerinden yalnızca birine mahsus değildir. Meselâ, müceddid imam Şeyhülislâm Muhammed b. Abdülvehhab'ın (Allah ona rahmet etsin) "Kitâbü't-Tevhîd"i ekseriyetle ulûhiyyet tevhidini karara bağlar. Vâsıtıyye risalesi ise, örnek olarak, ağırlıklı olarak esmâ ve sıfâta dair hususları karara bağlar. Keza Hamaviyye risalesi de yalnızca esmâ ve sıfât tevhidini karara bağlar; ve bu böylece devam eder. İşte bu akide risalesi ise, tevhid ile ilgili hususları genel bir vecih üzere karara bağlamıştır.
Tevhid kelimesi aslen "vahhade yüvahhidu tevhîden" fiilinden alınmıştır; yani "vahhade"den türemiştir. Bu fiilin asıl anlamı, "ifrâd" yani "birlemek, tek kılmak" manası etrafında döner. Buna göre tevhid, Azîz ve Celîl olan Allah'ı birlemektir (ifrâd). Peki bu birleme (ifrâd) ne ile gerçekleşir? O'nun birlenmesi (ifrâd); ulûhiyyette, rubûbiyyette ve esmâ ile sıfâtta sadece O'na (Subhânehû ve Teâlâ) tahsis edilmekle olur. Bunların en önemlisi ise ulûhiyyet tevhidine dair olandır; zira o, peygamberlerin kendisine davetle gönderildikleri asıl tevhiddir. Diğer iki türün —yani rubûbiyyet tevhidi ile esmâ ve sıfât tevhidinin— maksadı da budur.
Şu hâlde esmâ ve sıfât tevhidi ile rubûbiyyet tevhidinden maksat, ulûhiyyeti karara bağlamaktır. İşte bu sebeple Allah (Celle ve Alâ) kitabında, kendi ilâhlığına (ulûhiyyetine), isimleri ve sıfatlarıyla ve kitabında zikrettiği rubûbiyyetinin manalarıyla —ki O, her şeyin Rabbi'dir— delil getirmiştir.
Bu, rubûbiyyet tevhidi ile esmâ ve sıfât tevhidi için bir önem bulunmadığı anlamına gelmez. Bilakis esmâ ve sıfât tevhidi, îmânın arttığı ve kökleştiği hususlardandır. Ulûhiyyet tevhidi de, insanın kalbinde esmâ ve sıfât tevhidinin ne derece gerçekleştiğine göre gerçekleşir. Bunlar birbirleriyle ilişkilidir (mütelezime); biri diğeri üzerine bina edilir. Ancak peygamberlerin davetle gönderildikleri ve kendileriyle kavimleri arasında husumetin cereyan ettiği konunun beyanında, esas mesele ulûhiyyet tevhididir. Her ne kadar rubûbiyyet tevhidinde ve esmâ ile sıfât tevhidinde muhalefetler vaki olmuşsa da, peygamberlerle kavimleri arasındaki temel ve aslî ihtilaf, ulûhiyyet tevhidinde olmuştur.
أنواع التوحيد وما دعت إليه الرسليقول رحمه الله بعد هذه المقدمة التي بين فيها منهجه في هذه العقيدة المختصرة المباركة: [نقول في توحيد الله معتقدين بتوفيق الله] .(نقول في توحيد الله) وتوحيد الله هنا بمعناه العام الذي يشمل توحيد الإلهية والربوبية والأسماء والصفات؛ لأن هذه العقيدة لم تختص فقط ببيان نوع من التوحيد، وإنما قررت ما يتعلق بتوحيد الربوبية، وما يتعلق بتوحيد الإلهية، وما يتعلق بتوحيد الأسماء والصفات، فهي عقيدة شاملة واسعة تناولت جميع هذه الأبواب، فليست خاصة بنوع من أنواع التوحيد، فمثلاً كتاب التوحيد للإمام المجدد شيخ الإسلام محمد بن عبد الوهاب رحمه الله يقرر في الغالب توحيد الإلهية، والواسطية على سبيل المثال الغالب فيها تقرير ما يتعلق بالأسماء والصفات، كذلك الحموية فيها تقرير توحيد الأسماء والصفات فقط وهلم جراً، أما هذه العقيدة فقررت ما يتعلق بالتوحيد على وجه العموم.والتوحيد في الأصل مأخوذ من وحد يوحد توحيداً، فهو مأخوذ من وحد، وأصل هذا الفعل دائر على معنى الإفراد أي: أفرد، فالتوحيد هو إفراد الله عز وجل، وبماذا يحصل إفراده؟ إفراده يختص به سبحانه وتعالى في الإلهية وفي الربوبية وفي الأسماء والصفات، وأهم ذلك ما يتعلق بتوحيد الإلهية؛ لأنه الأصل الذي جاءت الرسل بالدعوة إليه، وهو المقصود من النوعين الآخرين، وهما: توحيد الربوبية، وتوحيد الأسماء والصفات.فإن المقصود من توحيد الأسماء والصفات، وتوحيد الربوبية: تقرير الإلهية، ولذلك استدل الله جل وعلا في الكتاب على إلهيته بأسمائه وصفاته، وبما ذكره من معاني ربوبيته في كتابه سبحانه وتعالى، وأنه رب كل شي.ولا يعني هذا أن توحيد الربوبية وتوحيد الأسماء والصفات ليس لهما أهمية، بل إن توحيد الأسماء والصفات مما يزداد به الإيمان ويرسخ، ويتحقق توحيد الإلهية بقدر ما يتحقق في قلب الإنسان من توحيد الأسماء والصفات، فهي متلازمة يبنى بعضها على بعض، لكن في بيان ما جاءت الرسل بالدعوة إليه، وجرت الخصومة بينهم وبين أقوامهم إنما هو في توحيد الإلهية، وإن كان وقعت مخالفات في توحيد الربوبية ومخالفات في توحيد الأسماء والصفات، لكن الخلاف الأساسي والأصلي الذي جرى بين الرسل وأقوامهم هو في توحيد الإلهية.
Ehl-i Sünnet’in akidesi, Allah azze ve celle’yi ulûhiyetinde, rubûbiyetinde ve esmâ ile sıfatlarında birlemektir. Müellif rahmetullahi aleyh şöyle der: “Allah’ın tevhidi hakkında, Allah’ın tevfîkiyle inanarak söylüyoruz.” Yani bu itikad ve bu söz, ne bizim gayretimizden, ne çabamızdan, ne amelimizden, ne de fikir ve akıllarımızın güzelliğinden ileri gelmektedir; bilakis Allah’ın tevfîkiyledir. Burada işi Allah celle ve alâ’ya havale etmek söz konusudur ki kul, kendisinden ucbu (kendini beğenmeyi) uzaklaştırsın. Çünkü insan amelini kendi kazancı, gayreti ve çabası olarak gördüğünde aldanır ve ameli boşa çıkaran ucba düşer. Ne var ki o işi Allah azze ve celle’nin fazlına havale eder, içinde bulunduğu hayrı Allah’ın nimeti ve rahmetine dayandırırsa bu, hayrın artmasına, bu nimete şükretmesine, onunla sevinmesine ve ameli Allah’ın tevfîkiyle işlemesine vesile olur. Ardından rahmetullahi aleyh, bu mübarek akidenin başında şu hususu beyan etmiştir: Ulûhiyet tevhidini tespit etmek. Hatta o, burada ulûhiyeti, rubûbiyeti, esmâ ve sıfatları tespit etmiş ve şöyle demiştir: “Şüphesiz Allah birdir, ortağı yoktur; isimlerinde ve sıfatlarında birdir, rubûbiyetinde birdir, ulûhiyetinde birdir.” İşte bu, tevhidin bütün kapı ve çeşitlerindeki nihaî noktayı ihtiva eder: Rubûbiyet tevhidi, ulûhiyet tevhidi ve esmâ ile sıfat tevhidinde. “Ortağı yoktur” ifadesi, O’nun ulûhiyetinde, rubûbiyetinde ve esmâ ile sıfatlarında hiçbir ortağının bulunmadığını tespit eder. Bu cümleyle tevhidi üç çeşidiyle ispat etmiş ve Allah celle ve alâ’nın bu üç çeşidin tamamında hiçbir ortağının olmadığını belirtmiştir. Rubûbiyet tevhidinin hakikati, Allah’ın rubûbiyetinde bir olduğuna inanmak; O’nun yaratan, rızık veren, mâlik, tedbir eden, dirilten ve öldüren olduğuna inanmaktır. Allah’ın sıfatlarında bir olduğuna inanmanın hakikati ise O’nun kendisi için ispat ettiği isim ve sıfatları, tahrif ve ta‘tîle sapmadan, keyfiyetsiz ve temsilsiz olarak ispat etmek ve O’nun sıfatlarında hiçbir şeyin benzeri olmadığına inanmaktır. Allah’ın ulûhiyetinde bir olduğunun gerçekleşmesi ise O sübhânehû ve teâlâ’yı ibadette tek kılmak, O’na yakın bir meleği veya gönderilmiş bir peygamberi ortak koşmamak; bilakis bütün ibadetlerin yalnızca O’na, başkasına değil, yalnızca O’na yapılmasıdır. İşte bu şekilde “Şüphesiz Allah birdir, ortağı yoktur” akdesi tahakkuk eder. Müellif rahmetullahi aleyh, bu akideyi bu itikadla ve Allah sübhânehû ve teâlâ’nın ulûhiyette, rubûbiyette ve esmâ ile sıfatlarda tevhid ile kemâlinin ispatını içeren bu cümleyle sunmakla güzel bir iş yapmıştır. Mesele: “Şüphesiz Allah birdir, ortağı yoktur” sözüne dâhil olan başka tevhid çeşitleri var mıdır? Cevap: Hayır. Bütün tevhid çeşitleri bu üçünün altına girer. Meselâ İbn Kayyim rahmetullahi aleyh’in bahsettiği muhabbet tevhidi, ulûhiyet tevhidinin kapsamındadır. Tevekkül tevhidi de ulûhiyet ve rubûbiyet tevhidinin kapsamındadır. Tevhid çeşitlerinden münferit olarak zikredilen bütün kısımlar, mutlaka şu üç asıldan birine dâhil olur: Ya ulûhiyet tevhidi, ya rubûbiyet tevhidi, ya da esmâ ve sıfat tevhidi. Bu sebeple ulemâ rahmetullahi aleyhim ecmaîn, çok eski zamanlardan beri tevhid kısımlarını zikrederken bu üç kısımla iktifa etme âdetini sürdürmüşlerdir. Daha fazla taksimata ihtiyaç yoktur; çünkü çok taksimat karışıklığa sebep olur. Bilindiği üzere taksimin asıl gayesi kolaylık sağlamaktır. Eğer tafsilatı çoğaltırsak ip çözülür; muhabbete ayrı bir tevhid, haşyete ayrı bir tevhid, havfa ayrı bir tevhid, hükme ayrı bir tevhid ve böylece devam eder gider. Hâlbuki bunların tamamı, ulemânın sözünün üzerinde cereyan ettiği ve imamların tevhidi rubûbiyet, ulûhiyet ve esmâ ile sıfat tevhidi olarak taksim etmekte karar kıldığı kısımlar altında toplanabilir. Daha fazlasına ihtiyaç yoktur. Bilakis her kim daha fazla taksimat yaparsa ona deriz ki: Bu kısım şu türe dâhildir, iş biter; bundan daha fazla teşcîe (yarmaya) gerek yoktur. Tevhidin bütün suretleri ve çeşitleri, rahmetullahi aleyh’in “Şüphesiz Allah birdir, ortağı yoktur” sözünün kapsamına girer. Allah teâlâ en doğrusunu bilir. Salât ve selâm Muhammed’in ve âlinin üzerine olsun.
عقيدة أهل السنة إفراد الله عز وجل في ألوهيته وربوبيته وأسمائه وصفاتهيقول رحمه الله: (نقول في توحيد الله معتقدين بتوفيق الله) .أي: أن هذا الاعتقاد وهذا القول ليس من جهدنا، ولا من كدنا، ولا من عملنا، ولا من جودة أفكارنا وعقولنا، بل هو بتوفيق الله، وهذا فيه تفويض الأمر إلى الله جل وعلا، لينفي العبد عن نفسه العجب، فإن الإنسان إذا نظر إلى عمله على أنه كسبه ومن جهده وكده اغتر ووقع في العجب الذي يحبط العمل، لكنه إذا أوكل ذلك إلى فضل الله عز وجل، وأسند ما هو فيه من خير إلى نعمة الله ورحمته كان ذلك من أسباب زيادة الخير فيه، وشكره لهذه النعمة، وفرحه بها، وعمله بها بتوفيق الله.ثم بين رحمه الله في أول ما ذكره في هذه العقيدة المباركة: تقرير توحيد الإلهية، بل قرر رحمه الله في هذا الإلهية والربوبية والأسماء والصفات، فقال: [إن الله واحد لا شريك له، واحد في أسمائه وصفاته، واحد في ربوبيته، واحد في إلهيته] وهذا فيه غاية التوحيد في جميع أبوابه وأصنافه؛ في توحيد الربوبية، وفي توحيد الإلهية، وفي توحيد الأسماء والصفات.(لا شريك له) هذا فيه تقرير أنه لا شريك له في إلهيته، ولا في ربوبيته، ولا في أسمائه وصفاته، ففي هذه الجملة: أثبت التوحيد بأنواعه الثلاثة، وأن الله جل وعلا لا شريك له في هذه الأنواع الثلاثة كلها، وحقيقة توحيد الربوبية اعتقاد أن الله الواحد في ربوبيته، وأن تعتقد بأنه الخالق الرازق المالك المدبر المحيي المميت.وحقيقة اعتقاد أن الله واحد في صفاته: أن تثبت له ما أثبت لنفسه من الأسماء والصفات، من غير تحريف ولا تعطيل، ومن غير تكييف ولا تمثيل، وأنه ليس كمثله شيء في صفاته سبحانه وتعالى.ومما يتحقق به أن الله واحد بإلهيته: أن تفرده سبحانه وتعالى بالعبادة، فلا تشرك معه ملكاً مقرباً ولا نبياً مرسلاً، بل جميع العبادات له وحده دون غيره، وبهذا يتحقق عقد: إن الله وحده لا شريك له.وقد أحسن المؤلف رحمه الله حيث قدم هذه العقيدة بهذا الاعتقاد، وبهذه الجملة التي تضمنت إثبات الكمال بالتوحيد لله سبحانه وتعالى في الإلهية وفي الربوبية وفي الأسماء والصفات.مسألة: هل هناك أنواع أخرى من التوحيد تدخل في قول: إن الله واحد لا شريك له؟ الجواب لا.جميع أنواع التوحيد مندرجة تحت هذه الثلاثة، فمثلاً ما يتكلم عنه ابن القيم رحمه الله من توحيد المحبة، فهو من جملة توحيد الإلهية، وتوحيد التوكل أيضاً من جملة توحيد الإلهية والربوبية، فجميع الأقسام التي تذكر على وجه الانفراد من أنواع التوحيد لابد وأن تندرج تحت أصل من هذه الأصول الثلاثة: - إما توحيد الإلهية.- أو توحيد الربوبية.- أو توحيد الأسماء والصفات.ولذلك جرى عمل العلماء رحمهم الله منذ زمن بعيد على الاقتصار في ذكر أقسام التوحيد على هذه الأقسام الثلاثة، ولا حاجة إلى مزيد تقسيمات؛ لأن كثرة التقسيمات يحصل بها التشويش، ومعلوم أن التقسيم مقصوده في الأصل التسهيل، فإذا أكثرنا التفصيل انفرط العقد، وأصبح للمحبة توحيد، وللخشية توحيد، وللخوف توحيد، وللحكم توحيد وهلم جراً، مع أن هذه كلها يمكن أن تندرج في الأقسام التي جرى عليها كلام أهل العلم، واستقر عليها الأئمة من تقسيم التوحيد إلى: توحيد الربوبية، وتوحيد الإلهية، وتوحيد الأسماء والصفات، ولا حاجة إلى المزيد، بل كل من زاد نقول له: هذا القسم يندرج تحت هذا النوع وانتهى الأمر، ولا حاجة إلى تشقيق أكثر من هذا.فجميع صور التوحيد وأنواعه تندرج في قوله رحمه الله: (إن الله واحد لا شريك له) .والله تعالى أعلم وصلى الله وسلم على محمد وعلى آله.
İradenin ikinci kısmı: Kevnî, yaratılışla ilgili, kaderî iradedir. Bu, kâinatta meydana gelen her şeyin kendisinden sadır olduğu iradedir. Kaderî kevnî irade, Allah celle ve alânın meşîetidir ki her şey ondan sadır olur. Nitekim dilediği olur, dilemediği olmaz. "Dilediği olur, dilemediği olmaz" sözü işte bu kevnî iradedir. Kâinatta vaki olan her şey –hayır veya şer, iyilik veya günah, insanın sevdiği veya hoşlanmadığı, Allah'ın sevdiği veya sevmediği, razı olduğu veya olmadığı şeyler; iman, küfür, itaat, isyan, istikamet, azgınlık gibi– bütün bunlar kevnî iradenin kapsamına girer. Bundan anladık ki kevnî irade, şer‘î iradeden şu yönlerden ayrılır: Sevgi ve rızâ ile ilgili değildir. İkinci fark: Kevnî iradenin mutlaka vuku bulması gerekir; Allah'ın kevnî olarak dilediği şey mutlaka meydana gelir, gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Dilediği olur, dilemediği olmaz; dilediği var olur, dilemediği var olmaz. İşte kevnî iradeyi şer‘î iradeden ayıran budur. Bil ki, Kitap ve Sünnet nasslarının delâlet ettiği bu basit ayırım, kelâm ehlinden birçoğuna kapalı kalmıştır; bu sebeple iki irade türü arasında ayırım yapamamışlardır. Bilakis onlara göre irade tek bir şeydir; kevnî irade ile şer‘î irade arasında bir fark görmezler. İrade türleri arasındaki bu ayırımın kapalı kalması ve farkın idrak edilememesi, onları kader konusunda, emr-i bi'l-ma‘rûf ve nehy-i ani'l-münker konusunda ve daha birçok meselede türlü sapıklıklara düşürmüştür.
الإرادة الكونيةالقسم الثاني من الإرادة: الإرادة الكونية الخلقية القدرية، وهذا هو الذي يصدر عنه كل ما يقع في الكون، فالإرادة القدرية الكونية هي مشيئة الله جل وعلا التي عنها يصدر كل شيء، فما شاء كان وما لم يشأ لم يكن، وقول: (ما شاء كان وما لم يشأ لم يكن) هذا هو الإرادة الكونية، فكل ما وقع في الكون من خير أو شر، من بر أو معصية، مما يحب الإنسان أو يكره، مما يحب الله ويكرهه، مما يرضاه ومما لا يرضاه، كالإيمان والكفر والطاعة والمعصية والاستقامة والغي كل هذا داخل في الإرادة الكونية.عرفنا من هذا أن الإرادة الكونية تختلف عن الإرادة الشرعية في أنها لا تتعلق بالمحبة والرضا، الفرق الثاني: أن الإرادة الكونية لابد أن تقع، فما أراده الله كوناً لابد أن يقع ما فيه، لا محالة من وقوعه، ما شاء كان وما لم يشأ لم يكن، ما شاء وجد وما لم يشأ لم يوجد، هذا الذي يميز الإرادة الكونية عن الإرادة الشرعية.واعلم أن هذا التفريق اليسير الذي دلت عليه النصوص من الكتاب والسنة انطمس على كثير من أهل الكلام؛ فلم يميزوا بين نوعي الإرادة، بل الإرادة عندهم شيء واحد، فلا فرق عندهم بين الإرادة الكونية والإرادة الشرعية، وهذا الانطماس في التفريق وعدم التمييز بين نوعي الإرادة أوقعهم في أنواع من الضلال فيما يتعلق بالقدر، وفيما يتعلق بالأمر بالمعروف والنهي عن المنكر وأشياء كثيرة.
Şer'î ve kevnî iradeye dair misaller. Şer'î iradeye Allah azze ve celle’nin kelâmından bir misal verelim: Şer'î iradenin örneklerinden biri Allah Teâlâ’nın şu kavlidir: {Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez} [Bakara 2:185]. Buradaki irade şer'î midir yoksa kevnî midir? Şer'îdir. {Allah size (hükümlerini) açıklamak, sizi sizden öncekilerin yoluna iletmek ve tövbenizi kabul etmek ister} [Nisâ 4:26]; {Allah sizden (yükü) hafifletmek ister} [Nisâ 4:28]. Bütün bunlar vukuu zorunlu olmayan şer'î iradelerdir. Allah azze ve celle bazı isyankârlara tövbe nasip etmeyebilir; O, tövbeyi şer'î irade olarak diler, sever ve razı olur, fakat kuldan tövbe fiili vuku bulmayabilir. İkinci tür iradeye, yani kevnî iradeye misal, Allah Teâlâ’nın şu kavlidir: {Allah kimi hidayete erdirmek isterse onun göğsünü İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, göğe çıkıyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar} [En‘âm 6:125]. Yine kevnî iradeye misal, Allah Teâlâ’nın Nûh hakkında zikrettiği şu kavlidir: {Eğer Allah sizi azdırmak (helâk etmek) istiyorsa, ben size nasihat etmek istesem de nasihatim size fayda vermez} [Hûd 11:34]. Buradaki “azdırma iradesi” Allah’ın sevdiği ve razı olduğu bir şey midir? Hayır. O, sadece O’nun (celle ve alâ) hikmetinin gereğidir; bu sebeple kevnî irade kapsamındadır. İki irade türünü birbirinden ayırmayanlar, bütün iradeyi muhabbetle ilişkilendirirler; Allah sübhânehû ve teâlâ’nın her dilediği O’nun sevdiğidir, vuku bulan her şey O’nun sevdiğidir. Bu görüşe göre zina da O’nun sevdiğidir – Allah korusun! Niçin? Çünkü O onu irade etmiş ve vuku bulmuştur; eğer onu irade etmemiş ve sevmemiş olsaydı vuku bulmazdı. Fakat onlar şer'î irade ile kevnî iradeyi ayırt edemedikleri için sapmışlardır. “Vuku bulan her şey O’nun sevdiğidir” diyenler Cebriyye-Cehmiyye’dir. Bunların karşısında ise Kaderiyye yer alır: Onlar, Allah celle ve alâ’nın câhillerden zinayı irade etmediğini, dolayısıyla zinanın O’nun iradesi olmaksızın vuku bulduğunu söylerler. Bunlar Allah celle ve alâ’ya yalan isnat etmişlerdir; zira kâinatta O’nun iradesi dışında hiçbir şey vuku bulmaz. Hiçbir hareket, sükûn, gidiş, geliş, kalkış, oturuş – kısacası hiçbir şey Allah celle ve alâ’nın iradesi olmaksızın olmaz. Ne bir günah ne de bir itaat, O’nun iradesi dışında gerçekleşmez. O ne dilerse olur, ne dilemezse olmaz: {Siz ancak Allah’ın dilemesiyle dileyebilirsiniz} [Tekvîr 81:29]. Şu halde kâinattaki her şey O’nun (celle ve alâ) iradesiyledir. Fakat bu (Kaderiyye) topluluk, günahlar O’nun sevmediği şeyler olduğu için O’nun iradesiyle olmadığını söylediler; Allah ancak sevdiğini irade eder, dediler ve böylece günahları Allah celle ve alâ’nın iradesinin dışına çıkardılar. Bu sebeple onlardan biri, zahiren Allah azze ve celle’yi yücelten, fakat bâtınen irade sıfatını ta‘tîl eden bir söz söyledi: “Sübhâne men tenezzehe ani’l-fahşâ” (Fuhşiyattan münezzeh olanı tesbih ederim). Bu güzel bir sözdü. Fakat selefî âlim bunu anlayınca ona şöyle karşılık verdi: “Sübhâne men lâ yekûnü fî mülkihî illâ mâ yeşâ’” (Mülkünde ancak dilediği şeyin vuku bulduğu (Allah’ı) tesbih ederim). Çünkü birincisinin maksadı, zina, hırsızlık ve diğer muhalefetlerin Allah’ın iradesi olmaksızın vuku bulduğu, dolayısıyla Allah’ın fuhşiyatı irade etmekten münezzeh olduğu idi. Selefî âlim ise buna karşılık: “Sübhâne men lâ yekûnü fî mülkihî illâ mâ yeşâ’” dedi. Peki, hangisi daha yücelticidir? İkinci lafızda hiçbir işkil yoktur; çünkü o, Rabbü’l-âlemîn’in tam mülk ve tasarrufunu içerir, mülkünde O’nun (celle ve alâ) dilediğinden başkasının vuku bulmadığını ifade eder. Bu da “Mâ şâallahu kâne ve mâ lem yeşe’ lem yekün” (Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz) sözüne uygun düşer. Kısacası, kitap ve sünnetin delâlet ettiği bu apaçık mesele, şüphelerden, bozuk tercihlerden ve yalan zanlardan kurtulan kimseler için en açık konulardandır. Ne var ki bu mesele, kelâm ehli hevâ sahiplerine karışık gelmiştir; onlar iki tür iradeyi tek tür saymışlar ve iradeyi muhabbet (sevgi) olarak tefsir etmişlerdir. Böylece Allah’ın dilediği her şey O’nun sevdiğidir demişlerdir. Bu noktada Kaderiyye ile Cebriyye eşitlenir: Cebriyye genişleterek “Vuku bulan her şey O’nun sevdiğidir” der; Kaderiyye ise bunun aksine günahları Allah azze ve celle’nin iradesinin dışına çıkararak “Günahlar O’nun (sübhânehû ve teâlâ) irade ettiği şeyler değildir” der.
الأمثلة على الإرادة الشرعية والكونيةولنضرب مثالاً للإرادة الشرعية من كلام الله عز وجل: فمن أمثلة الإرادة الشرعية قول الله تعالى: {يُرِيدُ اللَّهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ} [البقرة:١٨٥] .هل الإرادة هنا شرعية أو كونية؟ شرعية: {يُرِيدُ اللَّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْ} [النساء:٢٦] {يُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُخَفِّفَ عَنْكُمْ} [النساء:٢٨] .كل هذه إرادات شرعية غير لازمة الوقوع، قد لا يتوب الله عز وجل على بعض من عصى، إنما هو يريد التوبة إرادة شرعية يحبها ويرضاها، لكن قد لا تقع من العبد.مثال النوع الثاني من الإرادة، وهي الإرادة الكونية قوله تعالى: {فَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلامِ وَمَنْ يُرِدْ أَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقاً حَرَجاً كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاءِ} [الأنعام:١٢٥] .ومثاله أيضاً قول الله تعالى فيما ذكره عن نوح: {وَلا يَنْفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدْتُ أَنْ أَنْصَحَ لَكُمْ إِنْ كَانَ اللَّهُ يُرِيدُ أَنْ يُغْوِيَكُمْ} [هود:٣٤] .إرادة الإغواء هنا هل هي مما يحبه الله ويرضاه؟ لا.إنما هي من مقتضى حكمته جل وعلا، فهي من الإرادة الكونية والذين لا يفرقون بين نوعي الإرادة يجعلون جميع الإرادة متعلقة بالمحبة، فكل ما أراده الله سبحانه وتعالى فهو محبوب له، وكل ما وقع فهو محبوب له.وعلى هذا فإن الزنا محبوب له أعوذ بالله! لماذا؟! لأنه أراده ووقع، ولو لم يرده ويحبه لما وقع، ولكنهم ضلوا لعدم التمييز بين الإرادة الشرعية والإرادة الكونية، وهؤلاء الذين يقولون: إن كل ما يقع محبوب له وهم الجبرية الجهمية، يقابلهم القدرية الذين يقولون: إن الله جل وعلا لم يرد الزنا من الجاهلين، فهو واقع من غير إرادته جل وعلا، وهؤلاء كذبوا على الله جل وعلا، فإنه لا يقع شيء في الكون إلا بإرادته، فما من حركة ولا سكون ولا ذهاب ولا إياب ولا قيام ولا قعود إلا بإرادة الله جل وعلا ولا معصية ولا طاعة إلا بإرادته جل وعلا، ما شاء كان وما لم يشأ لم يكن: {وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ} [التكوير:٢٩] فكل ما في الكون هو بإرادته جل وعلا، لكن هؤلاء قالوا: إنه ليس مراداً لله؛ لأنه ليس محبوباً له، والله لا يريد إلا ما يحب، فأخرجوا المعاصي عن إرادة الله جل وعلا.ولذلك قال أحدهم كلمةً ظاهرها التعظيم لله عز وجل وباطنها التعطيل لصفة الإرادة فقال: سبحان من تنزه عن الفحشاء.فهذه كلمة جيدة، فلما فهمها العالم السلفي قال له: سبحان من لا يكون في ملكه إلا ما يشاء؛ لأن الأول مراده أن الزنا والسرقة وما يكون من المخالفات إنما هي واقعة من غير إرادة الله، ولذلك هو منزه عن إرادة الفحشاء، فرد عليه العالم السلفي فقال: سبحان من لا يكون في ملكه إلا ما يشاء.فأيهما أبلغ تعظيماً؟ اللفظ الثاني لا إشكال فيه؛ لأن فيه تمام الملك والتصرف من رب العالمين، وأنه لا يقع في ملكه إلا ما يشاء جل وعلا، وهو المطابق لقوله: (ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن) .المهم أن هذه القضية الواضحة التي دل عليها الكتاب والسنة من أجلى ما يكون لمن سلم من الشبهات والخيارات الفاسدة، والظنون الكاذبة هي ملتبسة على أصحاب الأهواء من أهل الكلام، حيث جعلوا الإرادة بنوعيها نوعاً واحداً، ففسروا الإرادة بالمحبة، فما شاءه الله فهو محبوب له، وهذا يستوي فيه القدرية والجبرية، فالجبرية يوسعون ويقولون: كل ما وقع فهو محبوب له، ويقابلهم القدرية الذين يخرجون عن إرادة الله عز وجل المعاصي، فيقولون: المعاصي ليست مرادة له سبحانه وتعالى.
Vehimlerin ve hayallerin, O'nu (Sübhânehu ve Teâlâ) idrak etmekten âciz olduğu inancı.
Müellif (Allah ona rahmet etsin) şöyle buyurmuştur: [Vehimler O'na erişemez, idrakler de O'nu kavrayamaz.] (Erişemez) yani düşünceler, hayaller ve zanlar erişemez. İnsan, zihnini ne kadar zorlasa, fikrini ne kadar çalıştırsa ve aklını, Allah azze ve celle'nin sıfatlarına ve O'na ait kemâl sıfatlara ulaşmak için ne kadar işletse, sonunda kırık ve hakir bir halde döner, hiçbir şeye erişemez. Zira O (celle ve alâ) 'nun benzeri hiçbir şey yoktur. Madem O'nun benzeri hiçbir şey yoktur, o halde insanın aklına ne gelirse, zihninden ne geçerse veya hayalinde ne dolaşırsa bilsin ki Allah bundan münezzehtir; çünkü O'nun (celle ve alâ) benzeri hiçbir şey yoktur. Kullar O'nun sıfatlarından bir sıfatı dahi kuşatamazken, O'nun zâtını (celle ve alâ) nasıl kuşatabilirler?! Allah (celle ve alâ) ilim sıfatı hakkında -ki bu sıfat O'nun sıfatlarındandır- şöyle buyurmuştur: {Onlar O'nun ilminden hiçbir şeyi kuşatamazlar} [Bakara: 255] Bu, O'nun sıfatlarından bir sıfat ve O'nun ilminin küçük bir cüz'ü hakkındadır; peki ya O'nun zâtı hakkında ne denebilir?! O (celle ve alâ), sıfatlarından biriyle kendisinin kuşatılmasını nefyettiği gibi, bizzat zâtının kuşatılmasını da nefyederek şöyle buyurmuştur: {Onlar O'nu ilmen kuşatamazlar} [Tâhâ: 110].
Şunu bil ki, Allah (celle ve alâ), kemâli ve kendisinde bulunan azametli sıfatlar sebebiyle, insan O'na baksa dahi O'nu idrak edemez. Allah'tan, O'na (Sübhânehu) bakanlardan olmayı niyaz ederiz. Zira insan kıyamet günü Rabbine baksa bile bu bakış idrak sağlamaz. Nitekim O (celle ve alâ) şöyle buyurmuştur: {Gözler O'nu idrak edemez; O ise gözleri idrak eder. O, Latîf'dir, Habîr'dir} [En'âm: 103]. Hatta şu gökler öyle bir varlıktır ki insan onları kuşatmak istese buna güç yetiremez. Bu sebeple Allah (celle ve alâ) şöyle buyurmuştur: {Sonra gözünü iki kere çevir; göz (aradığı kusuru bulamayıp) hor ve bitkin bir halde sana döner} [Mülk: 4]. Şu azametli yaratılışın ve o büyük yapının büyüklüğünü idrak etmek mümkün değildir; oysa o, Allah (celle ve alâ)'nın yarattıklarından bir mahlûktur. O halde O'nun (Sübhânehu ve Teâlâ) zâtı hakkında ne düşünülmeli! O (celle ve alâ) öyle bir zâttır ki vehimler O'na erişemez.
Bu sebeple mümin, vesveseleri kesmeli ve şeytanın yolunu tıkamalıdır. Zira kendisine bir hatır veya benzeri bir şey geldiğinde, gönlünü rahatlatmak, kalbini huzura kavuşturmak, içini tatmin etmek ve vesvese ile fikir sahiplerinin uğradığı birçok sıkıntıdan kurtulmak için Allah (celle ve alâ)'nın şu sözünü hatırlamalıdır: {O'nun benzeri hiçbir şey yoktur} [Şûrâ: 11].
Müellif devamla: (İdrekler de O'nu kavrayamaz) buyurmuştur. Yani idrakler O'nu kuşatamaz. Bu hüküm, zikrettiğimiz âyetlerden istifade edilmektedir: Allah Teâlâ'nın {Onlar O'nu ilmen kuşatamazlar} [Tâhâ: 110] buyruğundan, {Onlar O'nun ilminden hiçbir şeyi kuşatamazlar} [Bakara: 255] buyruğundan ve {Gözler O'nu idrak edemez} [En'âm: 103] buyruğundan.
"Gözler O'nu idrak edemez" ifadesinden, idraklerin de O'nu kavrayamayacağına nasıl delil getiririz? Deriz ki: Allah Teâlâ'nın "Gözler O'nu idrak edemez" buyruğu, "İdrekler O'nu kavrayamaz" sözünün doğruluğuna delalet eder. Çünkü gözün idraki, kolaylığı ve onun vasıtasıyla istenenin elde edilmesinin basitliğine rağmen, Allah azze ve celle ve O'nun sıfatları söz konusu olduğunda gerçekleşmiyorsa, o halde daha zor olan idraklerin kavraması nasıl mümkün olabilir? Gözün idraki kolay olduğu halde O'nu idrak edemiyorsa, idraklerin kavraması öncelikle imkânsızdır.
İşte bu kadar. Allah, Muhammed'e, âline ve sahabesine salât ve selâm eylesin.
اعتقاد عجز الأفهام والخيالات عن إدراكه سبحانه وتعالىثم قال رحمه الله: [لا تبلغه الأوهام ولا تدركه الأفهام] (لا تبلغه) يعني: الأفكار والخيالات والظنون فمهما شد الإنسان ذهنه وأعمل فكره وأشغل عقله في التوصل لصفات الله عز وجل وما له من الكمال فإنه يعود منكسراً حقيراً لا يصل إلى شيء؛ لأنه جل وعلا ليس كمثله شيء، فإذا كان ليس كمثله شيء فمهما وقع في باله أو خطر في ذهنه أو دار في خاطره فليعلم أن الله ليس كذلك؛ لأنه جل وعلا ليس كمثله شيء، والعباد لا يمكن أن يحيطوا بصفة من صفاته فكيف به جل وعلا؟! قال الله جل وعلا في صفة العلم وهي من صفاته: {وَلا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ} [البقرة:٢٥٥] هذا في صفة من صفاته بجزء يسير من علمه فكيف به؟! فنفى جل وعلا الإحاطة به بصفة من صفاته، ونفى الإحاطة به فقال: {وَلا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْماً} [طه:١١٠] .ثم اعلم أن الله جل وعلا لكماله وعظيم ما يتصف به لا يدركه الإنسان حتى لو نظر إليه، نسأل الله أن نكون من الناظرين إليه سبحانه، فإنه إذا نظر الإنسان إلى ربه يوم القيامة فهذا النظر لا يحصل به الإدراك، كما قال جل وعلا: {لا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ} [الأنعام:١٠٣] بل إن هذه السماوات لو أراد الإنسان أن يحيط بها لما استطاع، ولذلك قال الله جل وعلا: {ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئاً وَهُوَ حَسِيرٌ} [الملك:٤] فلا يمكن أن يدرك عظم هذا الخلق العظيم، والبناء الكبير، وهو مخلوق من مخلوقات الله جل وعلا فكيف به سبحانه وتعالى، فهو جل وعلا لا تبلغه الأوهام.ولذلك ينبغي للمؤمن أن يقطع الوساوس، وأن يقطع الطريق على الشيطان، بأن يذكر قول الله جل وعلا إذا ورد عليه خاطر أو ما أشبه ذلك: {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ} [الشورى:١١] ليريح باله، ويهنئ فؤاده، ويطمئن قلبه، ويسلم من كثير مما يصطلي به أصحاب الوساوس والأفكار.قال: (ولا تدركه الإفهام) أي: لا تحيط به الأفهام، وهذا مستفاد من الآيات التي ذكرناها في قوله تعالى: {وَلا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْماً} [طه:١١٠] ومن قوله تعالى: {وَلا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ} [البقرة:٢٥٥] ومن قوله تعالى: {لا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ} [الأنعام:١٠٣] .كيف نستدل بقول (لا تدركه الأبصار) على أنه لا تدركه الأفهام؟ نقول: إن قوله تعالى: (لا تدركه الأبصار) يدل على صحة قوله (لا تدركه الأفهام) ؛ لأنه إذا كان إدراك البصر مع سهولته ويسر حصول المطلوب من طريقه لا يحصل فيما يتعلق بالله عز وجل وصفاته، فكيف بما هو أصعب وهو إدراك الأفهام.فإذا كان لا تدركه الأبصار مع سهولة إدراك البصر فإدراك الأفهام من باب أولى.هذا وصلى الله وسلم على محمد وعلى آله وصحبه.