Mukaddime
Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd, Allah'a mahsustur; O'na hamdeder, O'ndan yardım diler ve O'ndan mağfiret talep ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah kimi hidâyete erdirirse, onu saptıracak yoktur; kimi de saptırırsa, onu hidâyete erdirecek yoktur. Şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve resûlüdür.
“Ey iman edenler! Allah'tan hakkıyla sakının ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinize itaatsizlikten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'a ve akrabalık bağlarına saygısızlıktan da sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisâ, 1)
“Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve dosdoğru söz söyleyin ki Allah amellerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiştir.” (Ahzâb, 70-71)
Emmâ ba‘d: Şüphesiz en doğru söz Allah'ın kelâmıdır, en güzel hidâyet Muhammed (s.a.v.)'in hidâyetidir. İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir; her ihdas edilen bid‘attır, her bid‘at dalâlettir ve her dalâlet ateştedir.
Ve ba‘d: İşte bu, Şeyhülislâm ve Müfti'l-Enâm Ahmed b. Abdülhalîm b. Abdüsselâm b. Teymiyye el-Harrânî ed-Dimeşkî (rahmetullahi teâlâ aleyh ve fîsi‘i cennetin iskenehu)'nin “Şerhu'l-Akîdeti'l-İsfahâniyye” kitabı üzerine latif bir ta‘liktir. Kitap –küçük hacmine rağmen– Şeyhülislâm'ın sahih akideyi, yani Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat akidesini müdafaa, ehl-i bid‘atın dalâletlerine ve hevâlarına reddiye, şüphelerini çürütme ve bâtıl iddialarını iptal etme hususundaki kelâmından pek çok dürr ve sayısız fâide ihtivâ etmektedir; zira (kendisinin) âdeti olduğu üzere nefis bir üslûp ile (kaleme alınmıştır).
(1) Âl-i İmrân Sûresi, 102. âyet.
(2) Nisâ Sûresi, 1. âyet.
(3) Ahzâb Sûresi, 70-71. âyetler.
المقدمةبسم الله الرّحمن الرحيم إن الحمد لله نحمده ونستعينه ونستغفره، ونعوذ بالله من شرور أنفسنا وسيئات أعمالنا، من يهده الله فلا مضلّ له، ومن يضلل فلا هادي له، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، وأشهد أن محمدا عبده ورسوله.يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقاتِهِ وَلا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (١٠٢) «١».يا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ واحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْها زَوْجَها وَبَثَّ مِنْهُما رِجالًا كَثِيراً وَنِساءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسائَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحامَ إِنَّ اللَّهَ كانَ عَلَيْكُمْ رَقِيباً (١) «٢».يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيداً (٧٠) يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فازَ فَوْزاً عَظِيماً (٧١) «٣».أما بعد فإن أصدق الحديث كلام الله، وأحسن الهدي هدي محمد صلى الله عليه وسلم، وشرّ الأمور محدثاتها، وكل محدثة بدعة، وكل بدعة ضلالة، وكل ضلالة في النار، وبعد:فهذا تعليق لطيف على كتاب شرح العقيدة الأصفهانية، لشيخ الإسلام ومفتي الأنام أحمد بن عبد الحليم بن عبد السلام بن تيمية الحرّاني الدمشقي رحمه الله تعالى وأسكنه فسيح الجنة.وقد حوى الكتاب- على صغر حجمه- دررا كثيرة، وفوائد جمة من كلام شيخ الإسلام في نصرة العقيدة الصحيحة، عقيدة أهل السنّة والجماعة، والرد على ضلالات وأهواء أهل البدع، وتفنيد شبهاتهم، ودحض أباطيلهم، بأسلوب ماتع كما هي عادته رحمه الله تعالى.(١) سورة آل عمران، الآية: ١٠٢.(٢) سورة النساء، الآية: ١.(٣) سورة الأحزاب، الآيتان: ٧٠، ٧١.
Bu kitabın ehemmiyeti ve faydalarının büyüklüğü sebebiyle, ona hizmet etmek üzere Allah Teâlâ’ya istihâre ettim. Metnini tashih ettim, hadislerini tahric ettim ve Allah Teâlâ’nın kolaylaştırdığı ölçüde üzerine ta‘likte bulundum. İşte bu vesileyle Allah Teâlâ’dan —Esmâ-i Hüsnâsı ve yüce sıfatları hürmetine— Şeyhülislâm İbn Teymiyye’ye, bütün âlimlerimize ve hocalarımıza geniş bir rahmetle merhamet buyurmasını, derecelerini cennetlerde yüceltmesini niyaz ederim. Yine O’ndan —Sübhânehû, er-Rahmân er-Rahîm— erkek ve kadın Müslümanların, erkek ve kadın müminlerin, onlardan diri olanların ve ölmüş olanların mağfiret olunmasını dilerim. Şüphesiz O, Cevâd ve Kerîm’dir. Duamızın sonu, ‘Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.’ Peygamberimiz Muhammed’e, âline ve ashâbının tümüne salât ve selâm olsun. Yazan: Muhammed b. Riyâz el-Ahmed. Allah, lütuf ve keremiyle ona yardım etsin.
ولأهمية هذا الكتاب وعظم فوائده استخرت الله تعالى في خدمته، فضبطت نصّه وخرّجت أحاديثه وعلقت عليه بما يسره الله تعالى.هذا وأسأل الله تعالى بأسمائه الحسنى وصفاته العلى، أن يرحم شيخ الإسلام ابن تيمية وجميع علمائنا ومشايخنا رحمة واسعة ويعلي درجتهم في الجنان.كما أسأله سبحانه وهو الرحمن الرحيم، أن يغفر للمسلمين والمسلمات، المؤمنين والمؤمنات، الأحياء منهم والأموات، إنه جواد كريم.وآخر دعوانا أن الحمد لله رب العالمين.وصلّى الله وسلم على نبينا محمد وعلى آله وصحبه أجمعين.وكتبمحمد بن رياض الأحمدكان الله معه بمنه وكرمه
Müellifin Hal Tercümesi [1] Birincisi: İsmi, Nesebi ve Doğumu: Şeyhülislam, Takıyyüddin Ebü'l-Abbas Ahmed b. eş-Şeyh el-İmâm el-Allâme Şihâbüddin Abdülhalîm b. el-İmâm el-Allâme Mecdüddin Ebü'l-Berekât Abdüsselâm b. Ebî Muhammed Abdullah b. Ebî'l-Kâsım el-Hıdır b. Muhammed b. el-Hıdır b. Ali b. Abdullah b. Teymiyye el-Harrânî'dir. Teymiyye: Rivayete göre, dedesi Muhammed'in annesi olup vaaz eden bir kadındı; ona nispet edildi ve onunla tanındı. Bu sebeple bu aileye 'Âl-i Teymiyye' denilmiştir. Şeyhülislam, Hicrî 661 yılının Rebîülevvel ayının onunda veya on ikisinde, Pazartesi günü Harrân'da doğdu. Tatarlar memleketine hücum edip orada fesat çıkardıktan sonra babası onu kardeşleriyle birlikte Şam'a götürdü; Hicrî 667 yılında Dımaşk'a vardılar ve oraya yerleştiler. İkincisi: Yetişmesi ve İlmî Hayatının Başlangıcı: Şeyhülislam, ilim ve din yuvası bir evde yetişti. Zira dedesi Şeyh Mecdüddin Ebü'l-Berekât, Hanbelî âlimlerinin ve Mısır fukahasının büyüklerindendi; amcası Fahreddin el-Hatîb'den fıkıh tahsil etti. Şeyhülislam onun hakkında şöyle demiştir: 'Şeyh Cemâlüddin İbn Mâlik derdi ki: Mecdüddin için fıkıh, Dâvûd'a demirin yumuşatıldığı gibi yumuşatıldı.' Yine şöyle demiştir: 'Dedemiz, metinleri ezberden okuma, insanların mezheplerini ezberleme ve bunları zorlanmadan aktarma hususunda hayret vericiydi' (sözü burada bitmiştir). Zehebî onun hakkında şöyle demiştir: 'Fıkıh tahsil etti.'(1) (1) Bkz. Şeyhülislam İbn Teymiyye -Allah Teâlâ rahmet eylesin-‘nin el-Fetvâ el-Hamaviyye el-Kübrâ adlı eserinin mukaddimesi, tahkik: Şeyh Hamd et-Tüveycirî -Allah Teâlâ onu muhafaza buyursun ve ilimlerinden faydalandırsın-.
ترجمة المصنف «١»أوّلا اسمه ونسبه ومولدههو: شيخ الإسلام، تقي الدين أبو العباس، أحمد ابن الشيخ الإمام العلامة شهاب الدين عبد الحليم، ابن الإمام العلامة مجد الدين أبي البركات عبد السلام ابن أبي محمد عبد الله، ابن أبي القاسم الخضر بن محمد بن الخضر بن علي بن عبد الله بن تيمية الحرّاني.وتيمية: يقال إنها أم جده محمد، وكانت واعظة، فنسب إليها، وعرف بها، ولهذا أطلق على هذه الأسرة «آل تيمية».ولد شيخ الإسلام بحران، يوم الاثنين عاشر، أو ثاني عشر ربيع الأول سنة ٦٦١ هـ.وبعد أن هجم التتار على بلده وعاثوا فيها فسادا سافر به والده مع إخوته إلى الشام فوصل دمشق سنة ٦٦٧ هـ، واستقر بها. ثانيا نشأته، وبداية حياته العلميةنشأ شيخ الإسلام في بيت علم، ودين، فقد كان جده الشيخ مجد الدين أبو البركات من كبار علماء الحنابلة، وفقهاء مصر، تفقه على يد عمه فخر الدين الخطيب. قال عنه شيخ الإسلام: «كان الشيخ جمال الدين ابن مالك يقول: ألين للشيخ المجد الفقه كما ألين لداود الحديد» وقال أيضا: «كان جدنا عجبا في سرد المتون وحفظ مذاهب الناس وإيرادها بلا كلفة» اه، وقال عنه الذهبي: «تفقه،(١) انظر مقدمة كتاب الفتوى الحموية الكبرى لشيخ الاسلام ابن تيمية رحمه الله تعالى، تحقيق الشيخ حمد التويجري حفظه الله تعالى ونفع بعلومه.
İlimde parlayıp meşgul oldu, eserler telif etti ve fıkıhta imamet kendisinde son buldu… En önemli eserleri arasında, Şevkânî'nin 'Neylü'l-Evtâr' adlı kitabında şerhettiği 'el-Müntekā min Ehâdîsi'l-Ahkâm' ile birkaç cilt halindeki 'el-Ahkâmü'l-Kübrâ' zikredilebilir[1]. Babası Şihâbüddîn Abdülhalîm b. Abdüsselâm ise, dedesi Mecdüddîn Ebü'l-Berekât'tan semâ etti; küçük yaşta Halep'e gidip orada birçok şeyhten semâda bulundu. Zehebî onun hakkında şöyle der: 'Mezhebi babasından okuyup iyice kavradı, fetva verdi, eser telif etti, babasından sonra beldenin şeyhi, hatibi ve hâkimi oldu. O, naklettiğini tahkik eden bir imam, pek çok faydalar veren, ilimlerde iyi pay sahibi biriydi; ferâiz ilminde üstün bir yeri vardı.' Berzânî de şöyle demiştir: 'Hanbelîlerin ileri gelenlerindendi; faziletli yönleri ve sanatları vardı. Dımaşk'ta Kada‘iyyîn'deki Dâru'l-Hadîsi's-Sükkeriyye'de şeyhlik yapmış, orada ikāmet etmişti. Cuma günlerinde camide bir kürsüden ezberden vaaz verirdi.'[2] Bu aileden ilim, ibadet ve zühd ile meşhur olanlar arasında şeyhin üç kardeşi de vardır: Şerefüddîn Abdullah[3], Zeynüddîn Abdurrahman[4] ve anne bir kardeşi Bedrüddîn Muhammed[5]. Şeyhin annesi ise Sittü'n-Ni‘am bt. Abdurrahman b. Ali b. Abdûs el-Harrâniyye'dir[6]. İşte bu mübarek haneden ve salih aileden Şeyhülislâm çıktı; babasının himayesinde yetişip büyüdü, ilim talebine erken yaşta başladı. Küçük yaşından, tâ tırnakları yumuşaklığından itibaren üzerinde necâbet ve zekâ emareleri beliriyordu; aşırı derecede zekiydi. İbn Abdülhâdî şöyle anlatır: 'Halepli âlimlerden biri Dımaşk'tan gelerek şöyle dedi: Memlekette kendisine Ahmed b. Teymiyye denilen, çabuk ezberleyen bir çocuk duydum; onu görmek üzere kasten geldim. Bir terzi ona: Bu, onun mektebinin yoludur; henüz gelmedi, bizim yanımızda otur, şimdi mektebe giderken önümüzden geçer, dedi. Halepli âlim biraz oturdu, iki çocuk geçti; terzi Halepli'ye: İşte şu! dedi.'
[1] Bkz. es-Siyer (23/291), el-Bidâye ve'n-Nihâye (13/185), Zeylü Tabakāti'l-Hanâbile (4/249), Şezerâtü'z-Zeheb (5/257).
[2] Bkz. el-İber li'z-Zehebî (3/349), Zeylü Tabakāti'l-Hanâbile (4/310).
[3] Bkz. Zeylü Tabakāti'l-Hanâbile (4/382), Şezerâtü'z-Zeheb (6/76).
[4] Bkz. el-Bidâye ve'n-Nihâye (14/220), Şezerâtü'z-Zeheb (6/152).
[5] Bkz. Zeylü Tabakāti'l-Hanâbile (4/370), Şezerâtü'z-Zeheb (6/45).
[6] Bkz. el-Bidâye ve'n-Nihâye (14/79).
وبرع واشتغل، وصنف التصانيف، وانتهت إليه الإمامة في الفقه … ».من أهم مصنفاته «المنتقى من أحاديث الأحكام» الذي شرحه الشوكاني في كتابه «نيل الأوطار» ومن مؤلفاته «الأحكام الكبرى» في عدة مجلدات «١».أما والده شهاب الدين عبد الحليم بن عبد السلام فقد سمع من والده مجد الدين أبي البركات، ورحل في صغره إلى حلب وسمع هناك من عدد من المشايخ، قال عنه الذهبي: «قرأ المذهب حتى أتقنه على والده، وأفتى وصنف، وصار شيخ البلد بعد أبيه وخطيبه وحاكمه، وكان إماما محققا لما ينقله، كثير الفوائد، جيد المشاركة في العلوم، له يد طولى في الفرائض … » وقال عنه البرزاني: «كان من أعيان الحنابلة، عنده فضائل وفنون، وباشر بدمشق مشيخة دار الحديث السكرية بالقضاعيين وبها كان يسكن، وكان له كرسي بالجامع يتكلم عليه أيام الجمع من حفظه» اه «٢».وممن اشتهر بالعلم والعبادة والزهد من هذه الأسرة إخوة الشيخ وهم ثلاثة:أخوه: شرف الدين عبد الله «٣». وزين الدين عبد الرحمن «٤» وأخوه لأمه:بدر الدين محمد «٥».أما والدة الشيخ فهي: ست النعم بنت عبد الرحمن بن علي بن عبدوس الحرانية «٦».فمن هذا البيت المبارك، والأسرة الصالحة خرج شيخ الإسلام فنشأ وتربى في حجر والده، وبدأ في طلب العلم مبكرا، وكانت علامات النجابة والفطنة تظهر عليه منذ حداثة سنه، ونعومة أظفاره، وكان مفرط الذكاء، «ذكر ابن عبد الهادي أن أحد علماء حلب قدم من دمشق وقال: سمعت في البلاد بصبي يقال له: أحمد بن تيمية، وأنه سريع الحفظ، وقد جئت قاصدا لعلي أراه. فقال له خياط: هذه طريق كتّابه، وهو إلى الآن ما جاء، فاقعد عندنا، الساعة يجيء يعبر علينا ذاهبا إلى الكتّاب. فجلس الشيخ الحلبي قليلا، فمر صبيان، فقال الخياط للحلبي: فذاك(١) انظر: السير (٢٣/ ٢٩١)، البداية والنهاية (١٣/ ١٨٥)، ذيل طبقات الحنابلة (٤/ ٢٤٩)، شذرات الذهب (٥/ ٢٥٧).(٢) انظر: العبر للذهبي (٣/ ٣٤٩)، ذيل طبقات الحنابلة (٤/ ٣١٠).(٣) انظر: ذيل طبقات الحنابلة (٤/ ٣٨٢)، شذرات الذهب (٦/ ٧٦).(٤) انظر: البداية والنهاية (١٤/ ٢٢٠)، شذرات الذهب (٦/ ١٥٢).(٥) انظر: ذيل طبقات الحنابلة (٤/ ٣٧٠)، شذرات الذهب (٦/ ٤٥).(٦) انظر: البداية والنهاية (١٤/ ٧٩).
Büyük levhayı taşıyan çocuk Ahmed b. Teymiyye'dir. Şeyh ona seslenince yanına geldi. Şeyh levhayı alıp inceledi ve şöyle dedi: "Ey oğul, bunu sil de sana yazman için bir şeyler yazdırayım." O da sildi. Bunun üzerine şeyh ona hadis metinlerinden on bir ya da on üç hadis yazdırdı ve "Bunu oku" dedi. O, yazdıktan sonra bir kez daha dikkatle bakıp hemen kendisine geri verdi; şeyh de "Bana dinlet" dedi. O da en güzel şekilde okudu. Şeyh, "Ey oğul, bunu sil" dedi, o da sildi. Şeyh ona seçtiği birtakım isnadlar yazdırdı ve sonra "Bunu oku" dedi. O da önceki gibi baktı. Bunun üzerine şeyh kalktı ve şöyle dedi: "Eğer bu çocuk yaşarsa, onun için büyük bir şan olacak; çünkü bunun gibisi görülmemiştir." yahut buna benzer bir şey söyledi. (1)
Küçük yaşta Kur'an'ı ezberledi, ardından ilim tahsiline koyuldu. Babasından ve zamanının bazı şeyhlerinden ders aldı (2). Belirli bir ilim dalına yönelmeyip hadis tahsil etti; müsnedleri, Kütüb-i Sitte'yi ve bazı mu‘cemleri dinledi; ayrıca tefsir, fıkıh ve usûl ilmine ve dil ilmine yöneldi.
On dokuz yaşında fetva vermeye başladı; yirmi iki yaşında, babasının 682 H. yılında vefatı üzerine Dâru'l-Hadîsi's-Sükkeriyye'de onun yerine ders vermeye başladı. Şeyh, 683 H. yılının Muharrem ayının ikinci günü tedris makamına oturdu. İlk dersine Şam'ın büyük âlimleri katıldı. İbn Kesîr bu dersi şöyle anlatır: "... Orada Kâdılkudât Bahâüddin İbnü'z-Zekî eş-Şâfiî, Şeyh Tâcüddin el-Fezârî (Şâfiîlerin şeyhi), Şeyh Zeynüddin İbnü'l-Murahhal ve Zeynüddin İbnü'l-Müncâ el-Hanbelî hazır bulundu. Bu çok muazzam bir dersti; Şeyh Tâcüddin el-Fezârî, faydalarının çokluğu ve hazır bulunanların beğenisini kazanan pek çok noktayı kendi hattıyla yazdı. Oradakiler yaşının küçüklüğüne rağmen onu son derece övdüler; zira o sırada yirmi iki yaşındaydı..." (3)
Aynı yılın Safer ayının onuncu gününde cuma namazından sonra Emeviyye Camii'nde tefsir dersleri vermeye başladı. Bu ders uzun yıllar sürdü ve pek çok insan topluluğu katıldı.
İmâm Şemseddîn ed-Dimeşkî şöyle der: "Şeyh Takıyüddin -rahimehullah- tam bir iffet, vera', takva ve ibadet içinde, giyim ve yemede iktisatlı olarak yetişti; medreselerde bulundu."
(1) el-Ukûdü'd-Dürriyye, s. 4.
(2) Bunlar, şeyhleri ve talebeleri sayılırken zikredilecektir.
(3) el-Bidâye ve'n-Nihâye, XIII, 303.
الصبي الذي معه اللوح الكبير هو أحمد بن تيمية، فناداه الشيخ فجاء إليه، فناول الشيخ اللوح، فنظر فيه، ثم قال: يا ولدي امسح هذا حتى أملي عليك شيئا تكتبه، ففعل فأملى عليه من متون الأحاديث أحد عشر، أو ثلاثة عشر حديثا، وقال له:اقرأ هذا، فلم يزد على أن تأمله مرة بعد كتابته إياه ثم دفعه إليه، وقال: اسمعه عليّ، فقرأ عليه عرضا كأحسن ما أنت سامع، فقال له: يا ولدي امسح هذا، ففعل. فأملى عليه عدة أسانيد انتخبها ثم قال: اقرأ هذا، فنظر فيه كما فعل أول مرة فقام الشيخ وهو يقول: إن عاش هذا الصبي ليكونن له شأن عظيم، فإن هذا لم ير مثله. أو كما قال» اه «١».حفظ القرآن في سنّ مبكرة ثم أكب على طلب العلم. فدرس على والده، وبعض مشايخ عصره «٢»، ولم يتجه إلى فن معين بل درس الحديث وسمع المسانيد، والكتب الستة، وبعض المعاجم، وأقبل على التفسير، وعلم الفقه والأصول، إضافة إلى علم اللغة.وقد جلس للإفتاء وعمره تسع عشرة سنة، وخلف والده في التدريس بدار الحديث السكرية وعمره اثنتان وعشرون سنة بعد أن توفي والده سنة ٦٨٢ هـ، وجلس الشيخ للتدريس في الثاني من شهر الله المحرم سنة ٦٨٣ هـ، وقد حضر درسه الأول كبار علماء دمشق، يقول ابن كثير واصفا هذا الدرس: « … وحضر عنده قاضي القضاة بهاء الدين ابن الزكي الشافعي، والشيخ تاج الدين الفزاري شيخ الشافعية، والشيخ زين الدين ابن المرحل، وزين الدين ابن المنجى الحنبلي، وكان درسا هائلا، وقد كتبه الشيخ تاج الدين الفزاري بخطه لكثرة فوائده، وكثرة ما استحسنه الحاضرون. وقد أطنب الحاضرون في شكره على حداثة سنّه وصغره، فإنه كان عمره إذ ذاك عشرين سنة وسنتين … » «٣».وأيضا في اليوم العاشر من شهر صفر من هذه السنة جلس للتفسير في الجامع الأموي بعد صلاة الجمعة، وقد استمر هذا الدرس سنين طويلة، وكان يحضره الجمع الغفير من الناس.وقال الإمام الذهبي: «نشأ- يعني الشيخ تقي الدين- رحمه الله في تصون تام، وعفاف وتأله وتعبد، واقتصاد في الملبس والمأكل، وكان يحضر المدارس(١) العقود الدرية ص ٤.(٢) وسيأتي ذكرهم في تعداد شيوخه وتلاميذه.(٣) البداية والنهاية (١٣/ ٣٠٣).
Küçük yaşta ilmî meclislerde bulunur, münazaralar yapar, büyükleri ilzam eder ve beldenin ilimde ileri gelenlerini hayrete düşürecek sözler söylerdi. On dokuz, hatta daha küçük yaşta fetva vermeye başladı, o dönemde eser tasnif ve telifine girişti ve ilme büyük bir şevkle sarıldı. Babası –ki kendisi Hanbelî mezhebinin büyük âlimlerinden ve imamlarındandı– vefat edince, onun vazifelerini üstlenerek ders vermeye başladı; o zaman yirmi bir yaşındaydı. Şöhreti yayıldı ve adı bütün dünyada duyuldu … «1». İşte Şeyhülislâm Takıyyüddîn İbn Teymiyye, ilmî hayatına böyle başladı; nihayet anlayış, engin bilgi, kuvvetli hüccet ve çabuk kavrayışta Allah'ın âyetlerinden bir âyet hâline geldi.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: KENDİSİNDE BULUNAN BAZI VASIFLAR
A- Yaratılıştan Gelen Vasıfları:
Zehebî onu şöyle vasfeder: Beyaz tenli, siyah saçlı ve siyah sakallı olup sakalında az beyazlık vardı. Saçı kulak yumuşağına kadar uzanırdı. Gözleri sanki iki konuşan dil gibiydi. Orta boylu, omuzları geniş, sesi gür ve etkiliydi. Fasih bir konuşması vardı, çok hızlı okurdu; tabiatında bir sertlik bulunurdu ancak hilmi onu bastırırdı «2».
B- Ahlâkî Vasıfları:
1- Cömertliği:
Allah ona rahmet etsin, son derece cömert ve eli açık bir kimseydi. Kendisinden isteyen hiç kimseyi geri çevirmez, gücü yettiğince verirdi. Hatta üzerindeki elbisesinin bir kısmını bile başkalarıyla paylaşırdı. Bu hususta anlatılan ilginç bir vakayı Bezzâr nakleder: “Bana âlim, faziletli kıraat âlimi Ahmed b. Saîd şunları anlattı: Bir gün Şeyhülislâm İbn Teymiyye'nin (r.a.) huzurunda oturuyordum. Bir adam gelip selâm verdi. Şeyh onun sarık saracak bir şeye ihtiyacı olduğunu gördü. Hemen adam kendisinden istemediği hâlde sarığını çıkardı, onu ikiye böldü, yarısını kendine sarık yaptı, diğer yarısını da o adama verdi…” «3».
Bezzâr yine şöyle nakleder: “Güvendiğim bir kimse bana anlattı ki, Şeyh (r.a.) bir gün bir ara sokaktan geçerken bir fakir kendisine dua etti. Şeyh onun ihtiyacını anladı, ancak yanında
(1) el-‘Ukūdü’d-Dürriyye, s. 4-5.
(2) ed-Dürerü’l-Kâmine, 1/161; el-Bedru’t-Tâli‘, 1/64.
(3) el-A‘lâmü’l-‘Aliyye, s. 59.
والمحافل في صغره، ويناظر ويفحم الكبار ويأتي بما يتحير منه أعيان البلد في العلم. فأفتى وله تسع عشرة سنة، بل أقل، وشرع في الجمع والتأليف من ذلك الوقت، وأكبّ على الاشتغال، ومات والده- وكان من كبار الحنابلة وأئمتهم- فدرس بعد بوظائفه وله إحدى وعشرون سنة، واشتهر أمره، وبعد صيته في العالم … «١».وهكذا بدأ شيخ الإسلام تقي الدين حياته العلمية حتى أصبح آية من آيات الله في الفهم وسعة الاطلاع، وقوة الحجة، وسرعة البديهة. ثالثا بعض الصفات التي اتصف بهاأ- صفاته الخلقية:وصفه الذهبي: بأنه كان أبيض، أسود الرأس واللحية قليل الشيب، شعره إلى شحمة أذنيه، كأن عينيه لسانان ناطقان، ربعة من الرجال، بعيد ما بين المنكبين، جهوري الصوت، فصيحا، سريع القراءة، تعتريه حدة لكن يقهرها الحلم «٢». ب- صفاته الخلقية:١ - كرمه:كان رحمه الله سخيّا جوادا، لا يرد سائلا قط، ويجود بكل ما يستطيع، حتى ولو يشاطره بعض لباسه الذي عليه، ومن طريف ما يروى في ذلك ما ذكره البزار قال: «حدثني الشيخ العالم الفاضل المقرئ أحمد بن سعيد قال: كنت يوما جالسا بحضرة شيخ الإسلام ابن تيمية رضي الله عنه. فجاء إنسان فسلم عليه فرآه الشيخ محتاجا إلى ما يعتم به. فنزع الشيخ عمامته من غير أن يسأله الرجل فقطعها نصفين، واعتم بنصفها ودفع النصف الآخر إلى ذلك الرجل … » اه «٣».وذكر البزار أيضا قال: «حدثني من أثق به أن الشيخ رضي الله عنه كان مارّا يوما ببعض الأزقة، فدعا له بعض الفقراء، وعرف الشيخ حاجته، ولم يكن مع(١) العقود الدرية ص ٤ - ٥.(٢) الدرر الكامنة (١/ ١٦١)، البدر الطالع (١/ ٦٤).(٣) الأعلام العلية ص ٥٩.
Şeyhülislâm (İbn Teymiyye) ona (dilenciye) bir şey vermek istedi; üzerindeki elbiseyi çıkarıp ona verdi ve: “Bunu kolayına geldiği gibi sat ve harca” dedi. Kendisinde harcayacak bir şey bulunmadığı için de özür diledi.(1) Bu konuda kendisinden nakledilenler çok olup, mürüvvetinin kemâline ve cömertliğine delâlet eder.
2. Kuvveti ve Cesareti:
Şeyhülislâm, kuvvet ve cesaret sahasında en güzel misalleri sergilemiştir. Cihad meydanında tozu dumana katan bir kahramandır. Tatarlara karşı yaptıkları bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bunlardan bir kısmının anlatımı ileride gelecektir.
Ayrıca güçlü bir şahsiyete ve zorluklardan yılmayan bir nefse sahipti. Sultanların ve zalimlerin karşısına dikilir, onlara nasihat eder, korkutur ve sakındırırdı. Öylesine metin bir kalbe sahipti ki, hazır bulunan herkes ondan çekinirdi. Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmazdı.
Şahsiyetinin kuvvetini ve cesaretini yansıtan meşhur tavırlarından biri de Tatar Sultanı Kazan'a karşı takındığı tavırdır —ki onların zorbalık, zulüm ve vahşetle tanınmalarına rağmen—. Şeyhülislâm, bir grup talebesiyle birlikte onun huzuruna gitmiş, sert bir dille konuşmuş ve şöyle demiştir: “Sen Müslüman olduğunu iddia ediyorsun; yanında müezzin, kadı, imam ve şeyh bulunduruyorsun (duyduğumuza göre). Peki bize ve topraklarımıza hangi sebeple savaş açtın? …” devamında: “Verdiğin sözde durmadın, ahdini bozdun, söylediğini yerine getirmedin.” Yemek getirildiğinde herkes yemiş, ancak Şeyhülislâm yememiştir. Kendisine “Niye yemiyorsun?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Sizin insanların koyunlarını yağmalayarak ve onların ağaçlarını keserek yaptığınız bu yemekten nasıl yerim?”
Onunla (Kazan'la) arasında, Şeyhülislâm'ın sahip olduğu tarifi imkânsız kuvvet ve cesareti gösteren başka hadiseler de vuku bulmuştur.(2)
Müslümanlarla birlikte cihada hazır bulunduğunda, onları cesaretlendirir, sebat ettirir, zafere erişeceklerini müjdeler ve azimlerini kuvvetlendirirdi. Öyle ki sanki o kumandan, o emir ve o sultandı; hâlbuki o sadece askerlerden biriydi.
Ben (müellif), fazilet hususunda insanların birbirinden ne kadar farklı olduğunu gördüm; nihayet o (Şeyhülislâm) bin kişiye bedel sayıldı. Zehebî onun hakkında şöyle demiştir: “Onun cesareti darbımesel olmuştur ve büyük kahramanlar onun bazı cesaret örneklerini taklit ederler.”(3)
(1) Kaynak: age, s. 61. (2) Tafsilat için bk. el-Bidâye ve’n-Nihâye, 14/89. (3) el-Ukūdu’d-Dürriyye, s. 118.
الشيخ ما يعطيه، فنزع ثوبا من على جلده ودفعه إليه وقال: بعه بما تيسر وأنفقه.واعتذر إليه من كونه لم يكن معه شيء من النفقة» اه «١».وما يروى عنه في هذا الباب كثير مما يدل على كمال مروءته وسخاء نفسه. ٢ - قوته وشجاعته:لقد ضرب شيخ الإسلام أروع الأمثال في ميدان القوة والشجاعة ففي ميدان الجهاد بطل مغوار لا يشق له غبار، يتبين هذا جليّا ما فعله ضد التتار ويأتي الكلام على شيء من ذلك.إضافة إلى أنه كان ذا شخصية قوية، ونفس لا تهاب الصعاب كان يقف أمام السلاطين والظلمة ينصحهم ويخوفهم ويحذرهم برباطة جأش يهابه كل من حضر، لا يخاف في الله لومة لائم.من مواقفه المشهورة التي تترجم قوة شخصيته وتنبئ عن شجاعته: موقفه من «قازان» سلطان التتار- مع ما اشتهر عنهم من التسلط والظلم والبربرية- فقد ذهب إليه شيخ الإسلام مع مجموعة من تلامذته، وكلّمه بشدة ومما قاله له: «أنت تزعم أنك مسلم ومعك مؤذن وقاض وإمام وشيخ على ما بلغنا، فغزوتنا وغزوت بلادنا على ماذا؟ … إلى أن قال: وأنت عاهدت فغدرت، وقلت فما وفيت» ولما قربوا الطعام، فأكلوا إلا شيخ الإسلام، فقيل له: ألا تأكل؟ فقال: كيف آكل من طعام وكله مما نهبتم من أغنام الناس، وطبختموه بما قطعتم من أشجار الناس.ووقعت له معه أمور تبين مقدار ما يتمتع به شيخ الإسلام من قوة وشجاعة يعجز عنها الوصف «٢».وكان إذا حضر الجهاد مع المسلمين يشجعهم ويثبتهم، ويعدهم النصر، ويقوي عزائمهم حتى كأنه هو القائد وهو الأمير وهو السلطان، وما هو إلا واحد من الجند.ولم أر أمثال الرجال تفاوتوا لدى الفضل حتى عدّ ألف بواحد قال عنه الذهبي: «وأما شجاعته فبها تضرب الأمثال، وببعضها يتشبه أكابر الأبطال» اه «٣».(١) المصدر السابق ص ٦١.(٢) انظر تفصيل ذلك في البداية والنهاية (١٤/ ٨٩).(٣) العقود الدرية ص ١١٨.
Tarihin ölümsüzleştirdiği kahramanlık tavırlarından biri de şudur: Tatar ordusu Şam'a yürüdüğünde Şeyhülislâm öne atıldı, ulakla birlikte Mısır'a gitti, sultanın huzuruna çıktı ve ona güçlü bir dille: «Şam'ı ve halkını desteklemekten vazgeçer, onları savunmazsanız» diyerek hitap etti ve Şam halkının kendilerini koruyacak ve işlerini üstlenecek birilerini bulacağı tehdidinde bulundu. Bunun üzerine sultan onun isteğini kabul etti «1». İşte bu ve benzeri tavırlarıyla İbn Teymiyye'nin cesareti ve kuvveti darb-ı mesel hâline geldi. Şeyh'i Sultan Melik Nâsır'a jurnallediler, sultan onu huzuruna getirtti. Nâsır'ın ona söyledikleri arasında şunlar vardı: «Bana insanların sana itaat ettiği ve senin de saltanatı ele geçirmeyi düşündüğün ulaştı.» O ise sakin bir nefis, sabit bir kalp ve hazır bulunanların çoğunun duyduğu yüksek bir kararlılıkla ona cevap verdi: «Ben böyle bir şey yapar mıyım? Vallahi senin ve babalarının mülkü benim yanımda iki kuruş bile etmez.» Sultan buna gülümsedi «2». İbn Kayyim, Allah'ın kendisine verdiği kalp kuvveti, sîne inşirahı ve nefsin sürûrunu anlatır; oysa o kaleye hapsedilmişti. Şöyle der: «Korku bizi şiddetle sardığı, zanlarımız kötüleştiği ve yer bize daraldığı zaman ona gelirdik. Onu görüp sözlerini işitmemizle birlikte bütün bunlar gider ve yerini sîne inşirahı, kuvvet, yakîn ve itmi'nâna bırakırdı…» «3». Hizmetkârı İbrahim b. Ahmed el-Gıyânî şöyle der: «… Ardından birkaç gün sonra Şemsüddin b. Sa'deddin el-Harrânî Şeyh'e –yani İbn Teymiyye'ye– gelerek onu İskenderiye'ye süreceklerini haber verdi. Tedmürlü «4» âlimler de gelip kendisine bunu bildirdiler ve dediler ki: Bütün bunları, sen onlarla uyuşasın diye yapıyorlar; seni öldürmeye, sürmeye veya hapsetmeye kararlılar. O ise onlara şöyle dedi: 'Ben öldürülürsem şehâdet benim olur; sürülürsem hicret benim olur. Beni Kıbrıs'a sürseler bile oranın halkını Allah'a davet ederim ve bana icabet ederler. Hapsedilirsem, hapis benim için bir ibadetgâh olur; ben koyun gibi nereye dönsem yünün üzerine düşerim.' Ondan ümidi kesip gittiler… Ardından anlatıldığına göre, sultanın naibiyle birlikte İskenderiye'ye doğru yola çıktığında bir adam ona: 'Efendim, bu sabır makamıdır' dedi. O da: 'Bilakis bu hamd ve şükür makamıdır. Vallahi kalbime öyle bir sevinç ve sürûr iniyor ki, eğer Şam ve Mısır halkı arasında taksim edilse onlara fazla gelirdi. Keşke yanımda bu…' (1) Bkz. Zeylü Tabakāti'l-Hanâbile (4/395-396), Şezerâtü'z-Zeheb (5/455). (2) el-A‘lâmü'l-‘Aliyye, s. 65. (3) el-Vâbilü's-Sayyib, s. 45. (4) Tedmür'e nispetle; Şam şehirlerinden. Bkz. Mu‘cemü'l-Büldân (2/17).
ومن مواقفه البطولية التي خلدها التاريخ عند ما سار جيش التتار إلى الشام، ابتدر شيخ الإسلام وذهب مع البريد إلى مصر ودخل على السلطان، وخاطبه بقوة قائلا له: «إن تخليتم عن الشام ونصرة أهله، والذب عنهم» وهدده بأن أهل الشام سيقيمون لهم من يحميهم ويقوم بأمرهم فأجابه السلطان إلى ما أراد «١».وبهذه المواقف وغيرها أصبحت شجاعة ابن تيمية وقوته مضرب المثل.وقد وشي بالشيخ إلى السلطان الملك الناصر، فأحضره بين يديه، ومن جملة ما قال له الناصر: أخبرت أنك أطاعك الناس، وأن في نفسك أخذ الملك، فرد عليه بنفس مطمئنة وقلب ثابت، وثبوت عال سمعه كثير ممن حضر: أنا أفعل ذلك؟ والله إن ملكك وملك آبائك لا يساوي عندي فلسين. فتبسم السلطان لذلك «٢».ويذكر ابن القيم ما منحه الله من قوة القلب وانشراح الصدر وسرور النفس مع أنه كان محبوسا في القلعة ويقول: «وكنا إذا اشتد بنا الخوف وساءت منا الظنون وضاقت بنا الأرض، أتيناه، فما هو إلا أن نراه ونسمع كلامه فيذهب ذلك كله، وينقلب انشراحا وقوة ويقينا وطمأنينة … » «٣».ويقول خادمه إبراهيم بن أحمد الغياني: « … ثم بعد أيام جاء عند الشيخ- يعني ابن تيمية- شمس الدين بن سعد الدين الحراني وأخبره أنهم يسفرونه إلى الإسكندرية. وجاءت المشايخ التدامرة «٤» وأخبروه بذلك، وقالوا له: كل هذا يعملونه حتى توافقهم، وهم عاملون على قتلك أو نفيك أو حبسك، فقال لهم:«أنا إن قتلت كانت لي الشهادة، وإن نفوني كانت لي هجرة، ولو نفوني إلى قبرص لدعوت أهلها إلى الله وأجابوني، وإن حبسوني كان لي معبدا وأنا مثل الغنمة كيفما تقلبت على صوف» فيئسوا منه وانصرفوا … ثم ذكر أنه لما ركب مع نائب السلطان متوجها إلى الإسكندرية فقال له إنسان: «يا سيدي هذا مقام الصبر»، فقال له: «بل هذا مقام الحمد والشكر، والله إنه نازل على قلبي من الفرح والسرور شيء لو قسم على أهل الشام ومصر لفضل عنهم، ولو أن معي في هذا(١) انظر: ذيل طبقات الحنابلة (٤/ ٣٩٥ - ٣٩٦)، شذرات الذهب (٥/ ٤٥٥).(٢) الأعلام العلية ص ٦٥.(٣) الوابل الصيب ص ٤٥.(٤) نسبة إلى «تدمر» إحدى مدن الشام.انظر معجم البلدان (٢/ ١٧).
O malı harcadığım hâlde içinde bulunduğum bu nimetin onda birini dahi eda edemedim.»» «1». 3– Zühdü ve Tevâzusu: Şeyhülislâm’a Allah’ın bahşettiği geniş ilim, kuvvetli şahsiyet ve yüksek mertebe ile birlikte, bütün bunlara rağmen o son derece mütevâzı ve nefsini küçümseyen bir kimse idi. Elindekine kanaat eden bir zâhid idi; hiçbir gün bir mevki veya itibara göz dikmemiş, dünya onun gözünde hiçbir değer taşımamış, ondan azına razı olmuş, kendisini insanlardan müstağni kılacak ve ihtiyacını karşılayacak kadar ile yetinmiş, hatta bazen sabah ve akşam yediği bir parça ekmekle iktifa etmiştir. Nitekim kendisiyle bir müddet kalan Zeynüddin el-Vâsıtî onun hakkında şöyle demiştir: «Ona yemeğini artırmasını söylerdim, fakat yapmazdı; öyle ki, içimden az yemek yemesinden dolayı ona acırdım...» «2». Hâfız el-Bezzâr da şöyle demiştir: «Tevâzusuna gelince, onun bu hususta kendi asrındaki hiç kimsede emsâlini görmedim ve duymadım. O, büyüğe küçüğe, uluya hakire, sâlih zengine fakire tevâzu gösterirdi. Sâlih fakiri yanına yaklaştırır, ona ikramda bulunur, onunla ünsiyet eder ve onu, zenginlerden daha fazla hoş sohbetiyle neşelendirirdi. Hatta bazen bizzat kendisi ona hizmet eder, gönlünü hoş etmek ve bununla Rabbine yakınlaşmak için ihtiyacını karşılamasına yardım ederdi...» Ardından kendisine soru soran ve fetva talebinde bulunan herkesten usanmadığını zikretmiştir «3». Yine Şeyh’i tavsif ederken şöyle demiştir: «Onu gören herkes, özellikle de yanında uzun müddet kalanlar, onun dünyaya karşı zühdünde bir benzerini görmediklerinde ittifak etmişlerdir. Öyle ki bu durum meşhur olmuş, vasıflarını tam olarak işiten uzak yakın herkesin kalbine yerleşmiştir. Hatta Şeyh’ten uzak bir belde halkından bir âvâma: ‘Bu asrın en zâhid, dünya fazlalıklarını reddedenlerin en kâmili ve âhireti talep hususunda en hırslısı kimdir?’ diye sorulsa: ‘İbn Teymiyye gibisini duymadım’ derdi...» «4».
Dördüncüsü: Cihâdî Tavırları
Şeyhülislâm, yalnızca fetva veren, kitap telif eden ve talebeler için ilim halkaları düzenleyen bir âlim değildi; toplumdan tecrit edilmiş, (1) Şeyhülislâm’ın hayatına dair bir bölüm, İbrahim b. Ahmed el-Ğiyânî, s. 30, 32.
(2) el-A‘lâmü’l-‘Aliyye, s. 48.
(3) a.g.e., s. 48–49.
(4) a.g.e., s. 44–45.
الموضع ذهبا وأنفقته ما أديت عشر هذه النعمة التي أنا فيها». اه «١». ٣ - زهده وتواضعه:مع ما منح الله شيخ الإسلام من سعة العلم، وقوة الشخصية وعلو المكانة، مع هذا كله فقد كان في غاية التواضع، والإزراء على النفس، كان زاهدا قانعا بما في يده، لم يتطلع في يوم من الأيام إلى منصب أو جاه، ولم تكن الدنيا في عينه تساوي شيئا وقد رضي منها بالقليل، واكتفى بما يغنيه عن الناس، ويسد حاجته، وربما اكتفى بشيء من الخبز يأكله في الصبح وفي المساء، حتى قال عنه زين الدين الواسطي وقد أقام مع الشيخ: «وكنت أسأله أن يزيد على أكله فلا يفعل، حتى أني كنت في نفسي أتوجع له من قلة أكله … » «٢».وقال الحافظ البزار: «وأما تواضعه فما رأيت ولا سمعت بأحد من أهل عصره مثله في ذلك، كان يتواضع للكبير والصغير، والجليل والحقير، والغني الصالح والفقير، وكان يدني الفقير الصالح ويكرمه ويؤنسه ويباسطه بحديثه المستحلي زيادة على مثله من الأغنياء، حتى إنه ربما خدمه بنفسه، وأعانه بحمل حاجته، جبرا لقلبه، وتقربا بذلك إلى ربه … » ثم ذكر أنه لا يسأم ممن يسأله ويستفتيه مهما كان «٣».وقال أيضا في وصف الشيخ: «ولقد اتفق كل من رآه خصوصا من أطال ملازمته، أنه ما رأى مثله في زهده في الدنيا، حتى لقد صار ذلك مشهورا بحيث قد استقر في قلب القريب والبعيد من كل من سمع بصفاته على وجهها، بل لو سئل عامي من أهل بلد بعيد من الشيخ: من كان أزهد أهل هذا العصر، وأكملهم في رفض فضول الدنيا، وأحرصهم على طلب الآخرة؟ لقال: ما سمعت بمثل ابن تيمية … » «٤». رابعا مواقفه الجهاديةلم يكن شيخ الإسلام عالما يصدر الفتاوى، ويؤلف الكتب، ويجلس للطلاب في حلقات العلم فحسب، ولم يكن يعيش في معزل عن مجتمعه، بعيدا(١) ناحية من حياة شيخ الإسلام لإبراهيم بن أحمد الغياني ص ٣٠، ٣٢.(٢) الأعلام العلية ص ٤٨.(٣) المصدر السابق ص ٤٨ - ٤٩.(٤) المصدر السابق ص ٤٤ - ٤٥.
Vâkıasına gelince, etrafında olup bitenleri bilmez; bilakis onu kalbiyle ve kalıbıyla bizzat yaşardı. Eğer ömrünü kalemi ve diliyle cihad ederek geçirmişse, aynı zamanda kılıç kuşananlardan ve savaşların kahramanlarından olmuştur. İlmini ameliyle, sözünü fiiliyle tercüme ederdi. Şimdi onun içine dalıp tozunu savurduğu cihadî tavırlarından bir numune ve bir duruş ele alalım; bu sayede bu adamın adını ölümsüzleştiren ve şanını yücelten cihad ruhuna sahip olduğunu anlayabiliriz.
Şeyhülislâm, fitne ve kargaşalarla çalkalanan ateşli bir dönemde yaşadı. İslâm ümmeti o sırada ağır hadiseler ve ardı ardına gelen musibetlerle doluydu; eşi benzeri görülmemiş bir parçalanma içindeydi. Haçlı seferleri daha yeni sona ermişti ki, İslâm ümmeti bu kez İslâm dünyasını istila eden ve yaş kuru demeyip her şeyi silip süpüren zalim Tatar ordusuyla sarsıldı. Müslüman memleketleri birer birer Tatarların eline düştü. Onlar ortalığı harabeye çeviriyor, yağmalıyor, talan ediyor, esir alıyor ve öldürüyorlardı. Nihayet İslâm dünyasının başkenti Bağdat'a gelip onu 656 hicrî yılında kuşattılar; Abbâsî halifesi Musta'sım'ı öldürdükten sonra Bağdat ellerine geçti. Bununla birlikte tarihte eşi görülmemiş bir kan dökme ve genel yıkım yaşandı (1).
Böylece Tatar gölgesi Müslümanların yüreklerine korku saldı, kalpler korku ve dehşetle titriyordu.
699 hicrî yılında Tatar hükümdarı Kazan, Şam'ı istilâya karar verdi – daha önce Şeyhülislâm'ın bu durum karşısındaki tavrına, Kazan'la görüşmesine ve onun kararından dönmesine işaret edilmişti (2).
702 hicrî yılının Receb ayında Tatarların Şam diyarına girmeye karar verdikleri haberi yayıldı. Halkı dehşet, panik ve şiddetli korku sardı; Mısır taraflarına kaçmaya başladılar. İşte burada Şeyh'in tesiri ortaya çıktı; durup insanları yatıştırdı, onlara güven verdi, zafer vaat etti, cihada teşvik etti, sabır ve dayanıklılığı emretti, Allah'a yalvarış ve niyazda bulunmaya çokça ağırlık verdi.
Bu sırada Sultan'a gidip Tatarlarla savaşması için teşvik etti, Sultan da buna icabet etti. Emîrlere ve halka galip geleceklerine dair yemin ediyordu. Emîrler ona "İnşaallah de" dediklerinde ise "İnşaallah, gerçekleşmesi kesin olarak (ta'lîk değil tahkîk yoluyla)" diyordu. Bu hususta bazı âyetler okuyordu.
Halkta bir tereddüt ve şüphe hâsıl oldu; onlarla ne üzerine savaşacaklarını sorguluyorlardı!
(1) Bkz: el-Bidâye ve'n-Nihâye, XIII/200-204; Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, XXIII/181-183; Zehebî, Düvelü'l-İslâm, s. 360-362.
(2) Bkz: "Şeyhülislâm'ın Cesareti ve Kuvveti".
عن واقعه، لا يعلم ما يدور حوله، بل عايشه بقلبه وقالبه. وإذا قضى حياته مجاهدا بقلمه ولسانه، فقد كان من حملة السيف، وأبطال المعارك، ترجم علمه بعمله، وقوله بفعله، ولنأخذ أنموذجا وموقفا من مواقفه الجهادية التي خاض غمارها وشق غبارها، ومن خلالها يمكن أن نستشف ما كان يتمتع به هذا الرجل من روح جهادية، خلدت اسمه ورفعت شأنه.عاش شيخ الإسلام عصرا محموما يعج بالفتن والقلاقل كانت الأمة الإسلامية فيه مليئة بالأحداث الجسام والمصائب المتلاحقة، تعيش تمزقا لم يسبق له مثيل، فما كادت الحملات الصليبية تنتهي، إلا وفجعت أمة الإسلام بالجيش التتري الغاشم يجتاح العالم الإسلامي، ويأتي على الرطب واليابس، وأصبحت ممالك المسلمين تتساقط في أيديهم الواحدة تلو الأخرى. وهم يعيثون فيها خرابا، وسلبا ونهبا، وأسرا وقتلا، حتى أتوا على حاضرة العالم الإسلامي «بغداد» وطوقوها عام ٦٥٦ هـ وسقطت في أيديهم بعد أن قتلوا الخليفة العباسي «المستعصم» وما صاحب ذلك من سفك الدماء ودمار شامل لم يعرف التاريخ له نظيرا «١».وبهذا أصبح شبح التتار يثير الرعب في نفوس المسلمين وترتعد له القلوب خوفا ورهبا.وفي سنة ٦٩٩ هـ عزم «قازان» حاكم التتار على غزو الشام- وسبقت الإشارة إلى موقف شيخ الإسلام من هذا ومقابلته قازان، ورجوع الأخير عن عزمه- «٢».وفي رجب سنة ٧٠٢ هـ شاعت الأخبار بعزم التتار على دخول بلاد الشام، فأصاب الناس ذعر وهلع وخوف شديد، وبدءوا في الخروج إلى الديار المصرية، وهنا يبرز أثر الشيخ فيقف ويهدّئ الناس ويطمئنهم ويعدهم النصر، ويحثهم على الجهاد، ويأمرهم بالصبر والمصابرة، ويكثر من الابتهال إلى الله والتضرع إليه.وفي هذه الأثناء سار إلى السلطان وحثه على قتال التتار فأجابه إلى ذلك، وكان يحلف للأمراء والناس أنهم لمنصورون، فيقول له الأمراء: قل: إن شاء الله، فيقول: إن شاء الله تحقيقا لا تعليقا. وكان يتلو بعض الآيات في ذلك.وقد حصل عند الناس شبهة، وتردد في قتالهم، على أي شيء يقاتلون!(١) انظر تفصيل ذلك في: البداية والنهاية (١٣/ ٢٠٠ - ٢٠٤)، سير أعلام النبلاء (٢٣/ ١٨١ - ١٨٣)، دول الإسلام للذهبي ص ٣٦٠ - ٣٦٢.(٢) انظر: «شجاعة شيخ الإسلام وقوته».
Zira onların dış görünüşleri itibarıyla İslâm’dan oldukları zannediliyordu. Bunun üzerine Şeyhülislâm süratle harekete geçerek bu şüpheyi giderdi ve insanlara, onların, sahâbenin (r.a.) kendileriyle savaştığı Hâricîler türünden olduklarını açıkladı; bütün kuvvet ve kararlılığıyla şöyle dedi: «Eğer beni o tarafta –yani Tatar tarafında– ve başımda bir Mushaf ile görürseniz, beni öldürün.» Böylece bazı kimselerde bulunan tereddüt giderildi ve azimleri pekişti. Sultan kendisinden muharebede yanında durmasını isteyince şeyh şu cevabı verdi: «Sünnet, kişinin kendi kavminin sancağı altında durmasıdır; biz de Şam askeriyle birlikteyiz, ancak onlarla birlikte dururuz.» Savaş süresince orucu bozmaları için fetva verdi ve bunun nefislere daha hoş geleceğini düşünerek bunu uygulamalı olarak da gösterdi; emirlerin ve askerlerin arasında dolaşır, yanındaki bir şeyden eliyle yer ve şöyle derdi: «Oruç yemek sizin için daha kuvvetlidir.» Peygamber (s.a.v.)’in Fetih Gazvesi’nde oruçsuz olarak sabahladığı hâdisesine dayanırdı. Muharebe başladı ve neticede zafer Müslümanların oldu; Allah ordusunu azîz kıldı. Bu muharebede Şeyhülislâm’ın pek büyük mevkii olmuş, söz konusu muharebe tarihte «Şakhab Muharebesi» olarak bilinmiştir (1). İbn Abdülhâdî, şeyhin bu muharebedeki kahramanlık dolu bazı hâllerini zikrederken der ki: «Şamlı emirlerden, dindar, sözü güvenilir ve devlet nezdinde maruf bir zat bana şunu haber verdi: ‘Şeyh –yani Şeyhülislâm– iki ordunun birbirini gördüğü o gün bana: Ey filan, beni ölüm mevkiine koy, dedi. Ben de onu düşmanın tam karşısına çektim; onlar sel gibi inmekte, üzerlerine sinen toz bulutu altından silahları parlamaktaydı. Kendisine: Efendim, işte ölüm mevki, işte düşman, şu toz bulutu altında geliyor; artık ne yapmak istiyorsan söyle, dedim.’ Râvi devamla: ‘Sonra çarpışma ve boğaz boğaza savaş araya girip ben onu bir daha göremedim; ta ki Allah fetih ve zafer ihsan edinceye kadar… Bir de baktım ki, şeyh ve kardeşi avazları çıktığı kadar bağırarak insanları savaşa teşvik ediyor ve kaçmanın dehşetinden sakındırıyorlar.’» (2). İşte bu şekilde İbn Teymiyye, hafife alınmayacak bir cihâdî makama yükseldi; muharebe meydanındaki açık etkisi, bu imamın yalnızca kalem imamı değil, bilâkis kalem ve kılıç imamı olduğunu ve onun hakikî bir hâller adamı olduğunu ortaya koymaktadır.
(1) Bu muharebenin ayrıntıları için bk. el-Bidâye ve’n-Nihâye, XIV/23-27; ed-Düvelü’l-İslâm, s. 399-400; el-Ukûdü’d-Dürriyye, s. 175-177; Zeyl Mir’âti’z-Zamân li’l-Yûnînî, I/85.
(2) el-Ukûdü’d-Dürriyye, s. 177-178.
فإن الظاهر منهم هو الإسلام. فسارع شيخ الإسلام وأزال هذه الشبهة وأوضح للناس أنهم من قبيل الخوارج الذين قاتلهم الصحابة- رضي الله عنهم وقال لهم بكل قوة وعزيمة: «إذا رأيتموني من ذلك الجانب- أي في جانب التتار- وعلى رأسي مصحف فاقتلوني». اه وبهذا زال ما وجد لدى بعض الناس وقويت عزائمهم.وطلب منه السلطان أن يقف معه في المعركة، فقال له الشيخ: «السنّة أن يقف الرجل تحت راية قومه، ونحن مع جيش الشام لا نقف إلا معهم».وأفتى الناس بالفطر مدة قتالهم، وليكون هذا أقبل للنفوس أوضح هذا عمليّا، فكان يدور على الأمراء والجند، ويأكل من شيء معه في يده.ويقول: «إن الفطر أقوى لكم» ويتأول فعل النبي صلى الله عليه وسلم في غزوة الفتح حيث أصبح مفطرا.وابتدأت المعركة، وكانت الدائرة في النهاية للمسلمين، وأعز الله جنده.وكان لشيخ الإسلام فيها أعظم المواقف، وهي ما عرفت في التاريخ باسم «معركة شقحب» «١».يقول ابن عبد الهادي في ذكر بعض مواقف الشيخ البطولية في هذه المعركة:«ولقد أخبرني أمير من أمراء الشاميين ذو دين متين، وصدق لهجة معروف في الدولة قال: قال لي الشيخ- يعني شيخ الإسلام- يوم اللقاء، وقد تراءى الجمعان:يا فلان أوقفني موقف الموت. قال: فسقته إلى مقابلة العدو، وهم منحدرون كالسيل، تلوح أسلحتهم من تحت الغبار المنعقد عليهم.ثم قلت له: يا سيدي، هذا موقف الموت، وهذا العدو، وقد أقبل تحت هذه الغبر، فدونك وما تريد … إلى أن قال: ثم حال القتال بيننا والالتحام، وما عدت رأيته، حتى فتح الله ونصر … قال: وإذا أنا بالشيخ وأخيه يصيحان بأعلى صوتيهما، تحريضا على القتال، وتخويفا للناس من الفرار. اه «٢».وبهذا تبوأ ابن تيمية منزلة جهادية لا يستهان بها، وكان له الأثر الواضح في ميدان المعارك تنبئ عن هذا الإمام بأنه ليس إمام قلم فقط بل إمام قلم وسيف، وإنه رجل المواقف.(١) انظر تفصيل هذه المعركة في: البداية والنهاية (١٤/ ٢٣ - ٢٧)، دول الإسلام ص ٣٩٩ - ٤٠٠، العقود الدرية ص ١٧٥ - ١٧٧، ذيل مرآة الزمان لليونيني (١/ ٨٥).(٢) العقود الدرية ص ١٧٧ - ١٧٨.
Beşinci olarak: Onun mihnesi ve vefatı -rahimehullah- Şeyh'in elde ettiği bu büyük şöhret, yüksek mertebe ve havas ile avam arasında her yerde yayılan ünü, kalplerdeki kinleri harekete geçirdi; zayıf nefis sahiplerini ona eziyet etmeye, yöneticileri aleyhine kışkırtmaya ve kendilerindeki haset sebebiyle ona ithamlar yöneltmeye sevk etti. Bu, süregelen bir sünnettir: Yıldızı parlayan ve ismi öne çıkanın hasetçileri ve kin besleyenleri çoğalır.
Şeyh, şüphesiz ki defalarca zindana atıldı, eziyet gördü ve imtihan edildi; ancak bu onu hakkta kuvvet ve dinde sebat bakımından artırmaktan başka bir şey yapmadı.
Yedi yüz yirmi altı senesinde Şeyh'in hasımları, onun yıllar önce verdiği bir fetvayı ele geçirdiler [1] - ki bu, 'kabirleri ziyaret için seyahat' meselesine dairdi [2]. Şeyh'in düşmanları bu fetvayı tahrif edilmiş olarak naklettiler; ona ilaveler ve eksiltmeler yaparak [3], Şeyh'in peygamberlerin ve velîlerin şanını tenkis ettiğini iddia ettiler. Onu, avamın kalplerini kendisine karşı kinle doldurmak üzere neşrettiler. Bununla yetinmeyip, o zamanki sultan Nâsır'a da aynı şeyi göndererek onu kışkırttılar.
Aynı yılın Şa'bân ayının altıncı Pazartesi günü ikindide, sultânî bir fermanın gelmesi üzerine Şeyh -rahimehullah- Şam Kalesi'nde tutuklandı. Kardeşi Zeyneddîn de ona hizmet etmek için yanında kaldı.
Şeyh bu haberi sevinç ve geniş bir gönülle karşıladı, büyük bir izzet, gurur, îmân ve yakin ile şöyle dedi: "Ben bunu bekliyordum; bunda büyük bir hayır vardır." [4] ve dedi ki: "Eğer feda etsem(1)"
خامسا محنته ووفاته- رحمه الله-إن هذه الشهرة الكبيرة والمنزلة العالية التي حظي بها الشيخ، وذياع صيته في كل مكان بين الخاصة والعامة أثارت الضغائن، وحركت أصحاب النفوس الضعيفة لإيذائه، وتأليب الحكام عليه، وإلصاق التهم به، حسدا من عند أنفسهم، وهذه سنة جارية، أن من لمع نجمه وبرز اسمه كثر حاسدوه والناقمون عليه.لقد سجن الشيخ أكثر من مرة، وأوذي وامتحن ولكن هذا لا يزيده إلا قوة في الحق وصلابة في الدين.وفي سنة ست وعشرين وسبعمائة ظفر خصوم الشيخ بفتوى أفتى بها قبل سنوات «١» في مسألة شد الرحال إلى القبور «٢»، وقد نقل أعداء الشيخ هذه الفتوى محرفة بعد أن زادوا فيها ونقصوا «٣» وزعم أولئك أن الشيخ ينتقص جناب الأنبياء والأولياء، ونشروها بين العامة ليوغروا صدورهم عليه، لم يكتفوا بذلك، بل أرسلوا إلى السلطان آنذاك- الناصر- بذلك وحرضوا عليه.وفي عصر يوم الاثنين السادس من شهر شعبان في نفس السنة اعتقل الشيخ- رحمه الله بعد أن ورد مرسوم سلطاني بذلك بقلعة دمشق، وأقام معه أخوه زين الدين ليخدمه.لقد تقبل الشيخ هذا الخبر بسعادة ورحابة صدر، وقال بكل عزة وأنفة، وإيمان ويقين: «أنا كنت منتظرا ذلك وهذا فيه خير عظيم» «٤» وقال: «لو بذلت(١) ذكر ذلك الشيخ نفسه في كتابه «الرد على الأخنائي» ص ٨، وانظر: العقود الدرية ص ٣٢٨، ٣٣١، وقد حددها ابن عبد الهادي أنها قبل سبع عشرة سنة.(٢) وقد أورد ابن عبد الهادي نص الفتوى التي نقموا بها عليه، انظر: العقود الدرية ص ٣٣٠ - ٣٤٠، الفتاوى (٢٧/ ١٨٢ - ١٩٢، ٢١٤ - ٢٢٥).وانظر: الكلام حول هذه المسألة- شد الرحال إلى القبور- في: كتاب الرد على الأخنائي، والجواب الباهر في زوار المقابر. كلاهما لشيخ الإسلام، وانظر: الفتاوى (٢٧/ ١٩٤ وما بعدها)، الصارم المنكي في الرد على السبكي، لابن عبد الهادي، جلاء العينين للآلوسي ص ٥٠٥ - ٥١٨.(٣) يقول شيخ الإسلام في «الرد على الأخنائي» ص ٩ موضحا التحريف الذي حصل في جوابه: «ونقل هذا المعارض عن الجواب ما ليس فيه، بل المعروف المتواتر عن المجيب في جميع كتبه وكلامه بخلافه، وليس في الجواب ما يدل عليه بل على نقيض ما قاله، وهذا إما أن يكون عن تعمد للكذب أو عن سوء فهم مقرون بسوء الظن وما تهوى الأنفس، وهذا أشبه الأمرين به … ».(٤) العقود الدرية ص ٣٢٩.
Bu kaleyi ağzına kadar altınla doldursalar, bu nimetin şükrü yanında bence bir değeri olmazdı —yahut: Bana bu hayrın vesilesi olanlara teşekkür edemem— dedi. [1]Kaleye girip surun içine dâhil olduğunda, ona baktı ve şöyle dedi: «Nihayet aralarına, iç yüzünde rahmet, dış yüzünde ise azap bulunan bir sur çekilir.» [Hadîd: 13] [2]Şeyh [İbn Teymiyye] hapse giren ilk kişi değildi; bilakis bu yolda ondan önce ulemâ ve eimme, onlardan da evvel enbiyâ ve rusül bulunuyordu.Şeyh, böyleleri için tıpkı altının ateşi gibidir; ateş ona ancak saflık ve berraklık kazandırır. İşte bu sebeple Şeyh meşhur sözünü söylemiştir: «Düşmanlarım bana ne yapabilir? Benim cennetim ve bağım göğsümdedir; nereye gitsem o benimle beraberdir, benden ayrılmaz. Benim hapsim halvet, öldürülmem şehâdet, memleketimden çıkarılmam ise seyahattir.» [3]Bu imtihan ve eziyet, Şeyh'in davetinin ve ilminin yayılmasına vesile olmuştur. Risalelerinden birinde şöyle buyurur: «Allah'ın sünnetindendir ki, dinini izhar etmek istediğinde, ona karşı çıkan kimseleri yaratır; böylece hakkı kelimeleriyle gerçekleştirir, hakkı bâtılın üzerine atar ve onu yok eder; işte o zaman bâtıl yok olup gider…» [4]Şeyh'in hapishanesindeki sıkıntı giderek arttırıldı; talebelerinin yanına girmesi yasaklandı. Ardından, telif etmesini engellemek için yanındaki bütün yazı araçlarının çıkarılmasına dair bir ferman çıkarıldı. Bunun ardından o, tamamen ibadete ve Rabbiyle halvete yöneldi; Kur'an okumaya ve Allah'a yalvarmaya çokça vakit ayırdı.Vefatından yirmi küsur gün önce bir rahatsızlığa yakalandı. Zilkade ayının yirmisini geçen Pazartesi gecesi, takdir edilen ecel gelinceye dek bu hâl üzere kaldı —Allah, ona geniş rahmetiyle muamele etsin. [5]Halk bu haberle sarsıldı, büyük bir üzüntüye kapıldı; bulunduğu kaleye bölük bölük ve tek tek akın ettiler. Bu musibet onları dehşete düşürdü, dükkânlar kapandı. Ona hapishanesinde refâkat eden kardeşi Zeynüddin anlatır: Kendisi ve kardeşi, hapishanede Kur'an okuyorlardı. Şeyh'in vefatından hemen önce son olarak okuduğu âyetler şunlardı: «Şüphesiz muttakiler cennetlerde ve nehirlerdedir. (54) Güçlü ve yüce Melik'in huzurunda, doğruluk makamındadırlar.» (55) [6] [Kamer: 54-55]
[1] Bu sözü İbn Kayyim, el-Vâbilü's-Sayyib'de (s. 44) ondan nakletmiştir.
[2] Aynı kaynak, s. 44; ayrıca bkz: ez-Zeyl alâ Tabakāti'l-Hanâbile, (4/402).
[3] el-Vâbilü's-Sayyib, s. 44; ez-Zeyl alâ Tabakāti'l-Hanâbile, (4/402).
[4] el-Fetâvâ, (28/57); el-Ukūdü'd-Dürriyye, s. 364.
[5] Sûre-i Kamer, âyet 54-55.
[6] el-Bidâye ve'n-Nihâye, (14/138); ez-Zeyl alâ Tabakāti'l-Hanâbile, (4/406).
ملء هذه القلعة ذهبا ما عدل عندي شكر هذه النعمة، أو قال: ما جزيتهم على ما تسببوا لي فيه من الخير». اه «١».ولما دخل القلعة وصار داخل سورها نظر إليه وقال: فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بابٌ باطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذابُ [الحديد: ١٣] «٢».لم يكن الشيخ أول من دخل السجن بل سبقه إلى هذا الطريق العلماء والأئمة، وقبلهم الأنبياء والرسل.وهو لمثل هؤلاء كالنار للذهب، لا تزيده النار إلا صفاء ونقاء ولهذا قال الشيخ كلمته المشهورة: «ما يصنع أعدائي بي؟ أنا جنتي وبستاني في صدري، أنّى رحت فهي معي لا تفارقني. إن حبسي خلوة، وقتلي شهادة، وإخراجي من بلدي سياحة» اه «٣».وقد كان هذا الامتحان والإيذاء للشيخ من أسباب انتشار دعوته وعلمه، وقال في إحدى رسائله: «ومن سنة الله: أنه إذا أراد إظهار دينه، أقام من يعارضه فيحق الحق لكلماته، ويقذف بالحق على الباطل فيدمغه فإذا هو زاهق … » «٤».وضيق على الشيخ في سجنه شيئا فشيئا، ومنع دخول التلاميذ عليه، ثم صدر مرسوم بإخراج جميع أدوات الكتابة من عنده منعا له من التأليف، وبعد هذا تفرغ تفرغا تاما للعبادة والخلوة بربه، وكان يكثر من قراءة القرآن والتضرع إلى الله.وقبل وفاته ببضعة وعشرين يوما ألمّ به بعض المرض فبقي على هذه الحالة إلى أن وافاه الأجل المحتوم في ليلة الاثنين لعشر بقين من ذي القعدة لسنة ثمان وعشرين وسبع ومائة- رحمة الله رحمة واسعة-.وقد فوجئ الناس بهذا الخبر، وانزعجوا لذلك انزعاجا كبيرا، وحضروا زرافات وفردانا للقلعة حيث كان موجودا، وهالهم الخطب، وأغلقت المتاجر، وذكر أخوه زين الدين- الذي كان يصحبه حيث كان يصحبه في سجنه- أنه كان يقرأ هو وأخوه القرآن في داخل السجن. وأن آخر ما انتهى إليه الشيخ قبيل وفاته قوله تعالى: إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ (٥٤) فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ (٥٥) «٥» «٦».(١) نقله عنه ابن القيم في الوابل الصيب ص ٤٤.(٢) المصدر السابق ص ٤٤، وانظر: الذيل على طبقات الحنابلة (٤/ ٤٠٢).(٣) الوابل الصيب ص ٤٤، الذيل على طبقات الحنابلة، (٤/ ٤٠٢).(٤) الفتاوى (٢٨/ ٥٧)، العقود الدرية ص ٣٦٤.(٥) سورة القمر الآيتان: ٥٤، ٥٥.(٦) البداية والنهاية (١٤/ ١٣٨)، الذيل على طبقات الحنابلة (٤/ ٤٠٦).
Şeyhu'l-İslâm yıkandı, kefenlendi ve Emevî Camii'nde cenaze namazı kılındı. Bu namaza çok büyük bir kalabalık katılmıştı; insanlar caminin içinde o kadar sıkışmıştı ki, kalabalıktan dolayı kimse secdeye ancak büyük güçlükle gidebiliyordu. İbn Kesîr, ilim ehlinden sadece üç kişinin -İbn Cemâ‘at, es-Sadr ve el-Kefcâkî- cenazeye katılmadığını, bunların da Şeyh'e düşmanlıklarıyla tanındıklarını ve halktan korktukları için gizlendiklerini zikretmiştir (1). Cenaze namazı öğle vakti kılınmış, ancak yoğun izdiham sebebiyle defni ikindi vaktine yakın bir zamanda gerçekleşmiştir. Sûfiyye Mezarlığı'nda, kardeşi Şerefüddîn Abdullah'ın yanına defnedilmiştir.
Allah İmam Ahmed'e rahmet etsin, o şöyle demiştir: 'Bid‘at ehline deyin ki: Bizimle sizin aranızda cenazeler (vardır).' (2) el-Berzâlî, bu haberi naklettikten sonra şöyle demiştir: 'Hiç şüphe yok ki Ahmed b. Hanbel'in cenazesi, beldesi halkının çokluğu, onların bu cenazeye katılıp ona saygı göstermeleri ve devletin ona duyduğu sevgi sebebiyle dehşet verici ve muazzam olmuştu. Hâlbuki Şeyh Takıyyüddin İbn Teymiyye ise kendi beldesi Dımaşk'ta vefat etti; o vakit Dımaşk halkı sayıca Bağdat halkının onda biri bile değildi. Fakat onlar onun cenazesine öyle bir katılım gösterdiler ki, kuvvetli bir sultan ve sıkı bir divan onları bir araya toplasa, onun cenazesinde bir araya geldikleri bu kalabalığa erişemezlerdi. Üstelik bu adam, sultan tarafından kalede hapis olarak vefat etmişti ... - sonra fıkha mensup olduğu söylenen bazı kimselerin halk arasında onun şahsiyetini karalamalarını da zikretmiştir.' (3)
Onun hakkında güzel rüyalar görülmüş, kendi devrindeki ve sonraki dönemlerdeki âlimler tarafından birçok mersiye ile anılmıştır (4).
Altıncısı: İlmî mevkii ve âlimlerin onu övmesi: Şeyh, geniş bir ilmî mevki elde etmiştir; akranlarını geride bırakmıştır; zira o gerçekten bir imam, dosdoğru bir Şeyhu'l-İslâm'dır; o bir denizdir ki hangi tarafından gelirsen gel, kovalar onu bulandırmaz. İmam ve ne imam! Onun adı dünyayı tutmuş, telifâtı gece gündüz ulaşamayacağı nice yere ulaşmıştır.
وغسل شيخ الإسلام وكفّن وصلّى عليه في الجامع الأموي وقد حضره جم غفير من الناس، حتى وقفوا مرصوصين رصّا في داخل الجامع لا يتمكن أحد من السجود إلا بكلفة لكثرتهم، وذكر ابن كثير أنه لم يتخلف عن حضورها أحد من أهل العلم إلا ثلاثة نفر وهم ابن جملة، والصدر، والقفجاقي، وذكر أن هؤلاء اشتهروا بعداوة الشيخ، فاختفوا خوفا على أنفسهم من الناس «١» وقد صلي عليه الظهر، ولم يدفن إلا قرب العصر لكثرة الزحام، ودفن في مقبرة الصوفية إلى جانب أخيه شرف الدين عبد الله.ورحم الله الإمام أحمد حيث قال: «قولوا لأهل البدع بيننا وبينكم الجنائز» «٢». قال البرزالي بعد إيراد هذا الأثر: «ولا شك أن جنازة أحمد بن حنبل كانت هائلة عظيمة بسبب كثرة أهل بلده واجتماعهم لذلك، وتعظيمهم له، وأن الدولة كانت تحبه، والشيخ تقي الدين ابن تيمية توفي ببلده دمشق وأهلها لا يعشرون أهل بغداد حينئذ كثرة، ولكنهم اجتمعوا لجنازته اجتماعا لو جمعهم سلطان قاهر، وديوان حاصر لما بلغوا هذه الكثرة التي اجتمعوا في جنازته، وانتهوا إليها. هذا مع أن الرجل مات بالقلعة محبوسا من جهة السلطان … - ثم ذكر تشويه بعض المنتسبين إلى الفقه لشخصيته بين الناس» «٣».وقد رئيت له منامات طيبة، ورثي بمراثي كثيرة من علماء عصره، وممن بعدهم «٤». سادسا مكانته العلمية وثناء العلماء عليهتبوأ الشيخ مكانة علمية واسعة فقد فاق أقرانه إذ هو الإمام حقا، وشيخ الإسلام صدقا، وهو البحر من أي جهة أتيته، ولا تكدره الدلاء.إمام وأي إمام. لقد طبّق اسمه الدنيا وبلغت مؤلفاته ما بلغ الليل والنهار،(١) انظر: البداية والنهاية (١٤/ ١٣٩).(٢) ذكره الحافظ ابن كثير في «البداية والنهاية» (١٠/ ٣٤٢) من رواية الدارقطني وفي (١٤/ ١٣٧)، من رواية أبي عثمان الصابوني عنه.وذكره الذهبي في «السير» (١١/ ٣٤٠) من رواية السلمي عنه.(٣) البداية والنهاية (١٤/ ١٣٧ - ١٣٨)، وانظر: تقريظ الحافظ ابن حجر على الرد الوافر ص ١٢، ١٣، تحقيق محمد الشيباني.(٤) انظر في مراثيه: العقود الدرية ص ٣٩٢ - ٥١٦، الكواكب الدرية ص ١٨١ - ٢٣٢.
Böylece Selefî mezhebinin ilmi yaygınlaştı; akâid bahsinde hak mezhebe tâbi olan herkes için 'O, İbn Teymiyye mezhebi üzeredir' denir oldu. Zira o, içinden büyük âlimler ve ulu imamlar yetişen nesiller mektebidir. Onun [İbn Teymiyye'nin] asrı, Cehmiyye, Mu'tezile, Eş'arîler gibi sapkın itikadî mezheplerle temsil edilen farklı fikir akımlarıyla kaynamaktaydı; buna, bozuk usûl ve davranışlarıyla İslâm dünyasını kaplayan sûfîler de ekleniyordu. Üstelik felsefeci ve mantıkçıların malı revaçta, metâı geçerliydi. Bir de Müslümanlar, kızgın Haçlılığın şiddetli askerî savaşlarından daha az tehlikeli olmayan amansız bir fikrî savaşa maruz kalıyorlardı. Şeyh bunların hepsine karşı durdu, onlara reddiye vermeye ve sözlerini çürütmeye girişti. Bütün cephelerde çalışıyordu; şunlarla meşgul olması, ötekilere cevap vermesine engel olmuyordu. Bir ilim dalında konuştuğu zaman, dinleyici onun başka bir ilmi bilmediğini sanır, o konuda ihtisaslaştığını zannederdi. Hatta diğer mezhep mensupları, kendi mezheplerine dair bilmedikleri ve onlara gizli kalan ilimlerden onun sayesinde istifade ederlerdi[1]. Öyle ki, şer'î ilimler olsun diğer ilimler olsun, hangi ilim dalında konuşursa konuşsun, o dalın erbabını ve o dala nispet edilenleri geçtiği; kimseyle münazara ettiğinde onunla başa çıkamadığı rivayet edilmiştir[2]. Okuyucu, bu eşsiz ilmî şahsiyet karşısında hayranlıkla durur. Gerçeği ortaya koyacak ve konuya hakkını veya bir kısmını verecek en iyi kimseler, büyük âlimler, ricâl bilginleri ve tenkitçi imamlardır. Onu tavsif edenlerin tavsifi asıl tavsif, onu medhedenlerin medhi asıl medih, onu sena edenlerin senâsı asıl senadır. İmâm Zehebî, Şeyhülislâm'ı tavsif ederken şöyle der: '... Henüz hocalarının hayatta olduğu dönemde büyük âlimlerden oldu. Kervanların yola çıktığı büyük eserleri vardır. Belki de eserleri bu vakitte dört bin cilt veya daha fazladır. Allah'ın kitabını yıllarca cuma günlerinde ezberinden tefsir etti. Zekâsı pırıl pırıl yanardı. Hadis dinlemeleri çoktur. Hocaları iki yüzden fazladır. Tefsir bilgisi nihayet derecededir. Hadis, ricâl, sahih-sakîm bilgisinde ise ona yetişilemez. Fıkıh, sahâbe ve tâbiîn mezheplerini nakletmede, dört mezhebi bir kenara bırakın, onun bir benzeri yoktur. Milletler, fırkalar, usûl ve kelâm bilgisinde ise onun bir benzerini bilmiyorum. … Ayrıca dedi ki: O, zekâ ve hızlı kavrayışta bir âyetti; kitap, sünnet ve ihtilaf bilgisinde reisti; bir deryaydı.' [1] Bkz. el-'Ukûdü'd-Dürriyye, s. 7. [2] Aynı kaynak, s. 7.
وأصبح علم المذهب السلفي، فكل من التزم المذهب الحق في باب العقائد قيل:هو على مذهب ابن تيمية، فهو إذا مدرسة الأجيال تخرج منها فطاحل العلماء، والأئمة العظماء.فإذا كان عصره يعج بالتيارات الفكرية المتباينة، ممثلا في مذاهب عقدية منحرفة من جهمية، ومعتزلة، وأشاعرة … إلخ، إضافة إلى صوفية خيمت على العالم الإسلامي بسلوكياتها وأصولها الفاسدة، أضف إلى أن بضاعة الفلاسفة والمناطقة رائجة، وسلعتهم نافقة، هذا مع ما كان المسلمون يتلقونه من حرب فكرية عاتية من الصليبية الحاقدة لا تقل خطرا عن حروبهم العسكرية الشرسة.وقد تصدى الشيخ لكل هؤلاء، وانبرى للرد عليهم، وتفنيد أقوالهم، وكان يعمل على جميع الجبهات، فلم يشغل مناقشة هؤلاء عن الرد على أولئك.وكان إذا تكلم في فنّ حسبه السامع لا يحسن غيره، وظنه قد تخصص في هذا الجانب بل إن أصحاب المذاهب الأخرى يستفيدون منه علوما في مذاهبهم كانوا يجهلونها وتخفى عليهم «١». حتى ذكر أنه ما تكلم في علم من العلوم سواء أكان علوم الشرع أم من غيرها إلا فاق فيه أهله، والمنسوبين إليه، وما ناظر أحدا فانقطع معه «٢».وإن القارئ ليقف منبهرا أمام هذه العلمية الفذّة. وخير من يجلّي الحقيقة ويوفّي الموضوع حقه أو بعضه، هم العلماء الفحول، صيارفة الرجال، والأئمة النقاد، الذين وصفهم هو الوصف، ومدحهم هو المدح، وثناؤهم هو الثناء.يقول الإمام الذهبي في معرض وصفه لشيخ الإسلام: « .... وصار من أكابر العلماء في حياة شيوخه، وله المصنفات الكبار التي سارت بها الركبان، ولعل تصانيفه في هذا الوقت تكون أربعة آلاف كراس وأكثر، وفسّر كتاب الله تعالى مدة سنين من صدره في أيام الجمع، وكان يتوقد ذكاء، وسماعاته من الحديث كثيرة، وشيوخه أكثر من مائتي شيخ، ومعرفته بالتفسير إليها المنتهى، وحفظه للحديث ورجاله وصحته وسقمه، فما يلحق فيه، وأما نقله للفقه، ومذاهب الصحابة والتابعين، فضلا عن المذاهب الأربعة، فليس له فيه نظير. وأما معرفته بالملل والنحل، والأصول والكلام فلا أعلم له فيه نظيرا … وقال أيضا: كان آية في الذكاء وسرعة الإدراك، رأسا في معرفة الكتاب والسنة والاختلاف. بحرا في(١) انظر العقود الدرية ص ٧.(٢) المصدر السابق ص ٧.