İlim Bâbı
Âlem bütün cüzleriyle hâdistir
Âlemi ihdâs eden ise Allah Teâlâ’dır
Kadîm
Allah Teâlâ’nın zâtıyla kāim sıfatları
Allah Teâlâ’nın ezelî sıfatları
Kur’an, Allah Teâlâ’nın kelâmıdır; mahlûk değildir
Tekvîn, Allah Teâlâ’nın ezelî sıfatıdır
Allah Sübhânehû ve Teâlâ, mükevvenden gayrıdır
Tekvîn, Allah Teâlâ’nın zâtıyla kāim ezelî sıfatıdır
Allah Teâlâ’nın rü’yeti hakkında söz
Ehl-i hakkın vecihlerle istidlâli
Kul, gücünün yetmediği şeyle mükellef tutulmaz
Öldürülen kimse eceliyle ölmüştür
Haram da rızıktır
Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir
Kul için en uygun olan, Allah Teâlâ’ya vâcip değildir
Kâfirler ile müminlerin bazı âsileri için kabir azabı
Vezn haktır
Kulların tâat ve mâsiyetlerinin kaydedildiği kitap İçindekiler ٤٠
Suâl haktır, havz haktır, sırat haktır
Cennet haktır, cehennem de haktır
Kebîre hakkında söz
Îmân hakkında söz
Îmân ile İslâm ve bunların birbirinden farklı olup olmadığı
Resullerin gönderilmesi hakkında söz
Peygamberlerin ilki ve sonuncusu
Peygamberlerin (a.s.) sayısının beyanı
Melekler hakkında söz
Peygamberlere indirilen kitaplar
Mi‘râc hakkında söz
Evliyânın kerâmetleri
Nebîmizden sonra beşerin en faziletlisi
Hilâfet otuz yıldır
İmam tayin etmek vâciptir
Aşere-i mübeşşere ve onların cennetle müjdelenmiş olduğuna şehâdet
Her iyi ve fâcir kimsenin arkasında namaz kılmak; her iyi ve fâcir kimse üzerine de namaz kılmak
Sahâbeyi ancak hayırla anmak, kötülükle anmamak
Onlara sövmek ve onları ta‘n etmek, kat‘î delillere aykırı olacak şekilde ise küfürdür
Aşere-i mübeşşere ve onların cennetle müjdelenmiş olduğuna şehâdet
Aşnırî mestler üzerine mesh, seferde ve hazarda
Kuldan emir ve nehiy düşmez
Kitap ve Sünnet'ten nasslar zâhirleri üzeredir
Allah Teâlâ’dan ümit kesmek küfürdür
Ehl-i kıbleden hiç kimse tekfir edilmez İçindekiler ٦٣
Kâhinin gaybtan verdiği haberi tasdik etmek küfürdür
Ma‘dûm bir şey değildir
Dirilerin ölülere duası ve onlar adına sadaka hakkında söz
Allah Teâlâ dualara icâbet eder ve hâcetleri kazâ eder
Bilin ki Allah, gâfil ve oyalanmış bir kalpten gelen duaya icâbet etmez
Müctehidin hata edebileceği ve isabet edebileceği hakkında söz ٥٥
Beşer resulleri melek resullerden efdaldir; melek resulleri beşerin umumundan efdaldir; beşerin umumu da meleklerin umumundan efdaldir
باب العلم ٥ ١٤ العالم بجميع اجزائه محدث ٦ ١٦ والمحدث للعالم هو الل᧦ّٰه تعالى ٧ ١٧ القديم ٨ ٢١ صفاته تعالى القائمة بذاته ٩ ٢٣ صفاته تعالى الازلية ١٠ ٢٤ القرآن كلام الل᧦ّٰه تعالى غير مخلوق ١١ ٢٧ التكوين صفة الل᧦ّٰه تعالى أزلية ١٢ ٢٨ الل᧦ّٰه سبحانه تعالى غير المكون ١٣ ٢٩ التكوين صفة الل᧦ّٰه تعالى ازلية قائمة بذاته ١٤ ٢٩ القول فى رويته تعالى ١٥ ٣٢ احتج أهل الحق بوجوه ١٦ ٣٦ لا يكلف العبد بما ليس فى وسعه ١٧ ٣٧ المقتول ميت بأجله ١٨ ٣٧ الحرام رزق ١٩ ٣٧ يضل لل᧦ّٰه من يشاء ويهدى من يشاء ٢٠ ٣٨ ما هو الاصلح للعبد فليس بواجب على الل᧦ّٰه تعالى ٢١ ٣٨ عذاب القبر للكافرين ولبعض عصاة المؤمنين ٢٢ ٣٩ الوزن حق ٢٣ ٤٠ الكتاب المثبت فيه طاعات العباد ومعاصيهم ٢٤ ٢ المحتو يات ٤٠ السؤال حق الحوض حق الصراط حق ٢٥ ٤١ الجنة حق والنار حق ٢٦ ٤٢ القول فى الـكبيرة ٢٧ ٤٥ القول فى الايمان ٢٨ ٤٨ الايمان والاسلام وهل يتغايران ٢٩ ٤٩ القول فى ارسال الرسل ٣٠ ٤٩ أول الأنبياء وآخرهم ٣١ ٥١ بيان عدة الأنبياء عليهم السلام ٣٢ ٥٢ القول فى الملائكة ٣٣ ٥٣ الـكتب التى أنزلت على الأنبياء ٣٤ ٥٣ القول فى المعراج ٣٥ ٥٤ كرامات الاولياء ٣٦ ٥٥ أفضل البشر بعد نبينا ٣٧ ٥٦ الخلافة ثلاثون سنة ٣٨ ٥٦ نصب الامام واجب ٣٩ ٥٦ العشرة المبشرون بالجنة والشهادة لهم بذلك ٤٠ ٥٩ الصلاة خلف كل بر وفاجر وعلى كل بر وفاجر ٤١ ٥٩ كر صحابه الا بخـير لا تذ ٤٢ ٥٩ فسبهم والطعن فيهم، ان كان مما يخالف الأدلة القطعية، فكفر ٤٣ ٦٠ العشرة المبشرون بالجنة والشهادة لهم بذلك ٤٤ ٦٠ العشنرى المسح على الخفين فى السفر والحضر ٤٥ ٦١ لا يسقط عن العبد الامر والنهى ٤٦ ٦١ النصوص من الكتاب والسنة على ظواهرها ٤٧ ٦٢ اليأس من الل᧦ّٰه تعالى كفر ٤٨ ٦٣ لا يكفر أحد من أهل القبلة ٤٩ ٣ المحتو يات ٦٣ تصديق الكاهن بما يخـبره عن الغيب كفر ٥٠ ٦٤ المعدوم ليس بشيء ٥١ ٦٤ القول فى دعاء الاحياء للاموات والتصدق عنهم ٥٢ ٦٤ الل᧦ّٰه تعالى يجيب الدعوات و يقضى الحاجات ٥٣ ٦٤ واعلموا: أن الل᧦ّٰه لا يستجيب الدعاء من قلب غافل لاه ٥٤ ٦٥ القول فى أن المجتهد يخطئ و يصيب ٥٥ رسل البشر أفضل من رسل الملائكة ورسل الملائكة أفضل من عامة البشر وعامة البشر أفضل من عامة ٥٦ ٦٦ الملائكة ٤ المحتو يات عن الكتاب الكتاب: شرح العقائد النسفية المؤلف: سعد الدين مسعود بن عمر بن عبد الل᧦ّٰه التفتازاني الشافعي )المتوفى: ٧٩٣ هـ( تحقيق: د / أحمد حجازى السقا الناشر: مكتبة الكليات الأزهر ية - القاهرة - الطبعة: الأولى - ١٩٨٧ م المصدر: الشاملة الذهبية موافق للمطبوع ٥ المحتو يات عن المؤلف السعد التفتازاني )٧١٢ - ٧٩٣ هـ = ١٣١٢ - ١٣٩٠ م( مسعود بن عمر بن عبد الل᧦ّٰه التفتازانى، سعد الدين: من أئمة العربية والبيان والمنطق.
Taftâzân'da (Horasan diyârında) doğdu, Serahs'ta ikamet etti. Timurlenk onu Semerkant'a sürgün etti; orada vefat etti, Serahs'ta defnedildi. Dilinde lükne (pelteklik) vardı. Eserleri arasında şunlar zikredilir: Tehzîbü'l-Mantık (matbû); belâgatta el-Mutavvel (matbû) ile Telhîsü'l-Miftâh şerhini ihtisâr eden el-Muhtasar (matbû); kelâmda Makâsıdü't-Tâlibîn (matbû) ve Şerhu Makâsıdi't-Tâlibîn (matbû); Zemahşerî'nin el-Kelimü'n-Nevâbiğ'ini şerheden en-Ni'amü's-Sevâbiğ (matbû); nahivde İrşâdü'l-Hâdî (yazma); Şerhu'l-Akâid en-Nesefiyye (matbû); usûlde Adudüddin'in Muhtasar İbnü'l-Hâcib Şerhi'ne hâşiye (matbû) ve et-Telvîh ilâ Keşfi Ğavâmizi't-Tenkîh (matbû); sarfta Şerhu't-Tasrîfi'l-İzzî (matbû) — ki bu, onun ilk telif ettiği eser olup on altı yaşında iken yazılmıştır; mantıkta Şerhu'ş-Şemsiyye (matbû); tamamlanmamış olan Keşşâf hâşiyesi (yazma); Şerhu'l-Erba'în en-Neveviyye (matbû). Kitabın Mukaddimesi: Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, nebîlerin ve resullerin hâtemi olan (Hz. Muhammed)'e; onun temiz ve pâk âline ve kıyâmet gününe kadar onlara güzellikle tâbi olanlara olsun. Emmâ ba'd: Bu, 'kelâm ilmi' hakkında hacmi küçük, faydası pek çok bir kitaptır. Mısır'da tahkiksiz basılmıştır; hâlbuki Ezher Kütüphanesi'nde pek çok yazma nüshası bulunmaktadır. İşte ben onu, Halep Matbaası'nda basılan matbu nüshayı (sembolü: ط) ve Hicrî 971 tarihli yazma nüshayı (sembolü: خ) esas alarak, Hicrî 1159 tarihli yazma nüshayla da karşılaştırarak ilk kez tahkikli olarak takdim ediyorum. Okuyucudan, bu kitap üzerinde çok sayıda ta'lîkâta yer vermediğim için özür dilerim. Zira o, müellif ve şârihin nazarında bir 'metin'dir; ilim talebeleri için muhtasar olarak hazırlanmıştır. Eğer ta'lîkâtta geniş davransaydık, okuyucuları, eserin telif edilişindeki asıl gayeden mahrum bırakmış olurduk.
ولد بتفتازان )من بلاد خراسان( وأقام بسرخس، وأبعده تيمورلنك إلى سمرقند، فتوفى فيها، ودفن في سرخس. كانت في لسانه لـكنة. من كتبه )تهذيب المنطق - ط( و )المطول - ط( في البلاغة، و )المختصر - ط( اختصر به شرح تلخيص المفتاح، و )مقاصد الطالبين - ط( في الكلام، و )شرح مقاصد الطالبين - ط( و )النعم السوابغ - ط( في شرح الكلم النوابغ للزمخشري، و )إرشاد الهادى - خ( نحو، و )شرح العقائد النسفية - ط( و )حاشية على شرح العضد على مختصر ابن الحاجب - ط( في الأصول، و )التلويح إلى كشف غوامض التنقيح - ط( و )شرح التصر يف العزي - ط( في الصرف، وهو أول ما صنف من الـكتب، وكان عمره ست عشرة سنة، و )شرح الشمسية - ط( منطق، و )حاشية الـكشاف - خ( لم تتم، و )شرح الأربعين النوو ية - ط( . نقلا عن : الأعلام للزركلي ٦ شرح العقائد النسفية ١ شرح العقائد النسفية ١ شرح العقائد النسفية للإمام سعد الدين التفتازاني تحقيق د / أحمد حجازى السقا مكتبة الكليات الأزهر ية - القاهرة - الطبعة الأولى - ١٩٨٧ م موافق للمطبوع ]٣[ مقدمة الكتاب الحمد لل᧦ّٰه رب العالمين. والصلاة والسلام على خاتم النبيين والمرسلين. وعلى آله الطيبين الطاهرين. والتابعين لهم بخـير الى يوم الدين. وبعد فهذا كتاب صغير الحجم، كثير الفائدة فى »علم الكلام« طبع فى مصر بدون تحقيق مع أن له مخطوطات كثيرة فى مكتبة الأزهر. وها أنا ذا أقدمه محققا لأول مرة، على المطبوعة فى مطبعة الحلبى ورمزها: ط، وعلى المخطوطة سنة احدى وسبعين وتسعمائة، ورمزها: خ مع مقارنتها بالمخطوطة سنة ألف ومائة وتسعة وخمسين من الهجرة. وأستسمح القارئ العذر فى ترك التعليمات الـكثيرة على هذا الكتاب. لأنه فى نظر المؤلف والشارح »متن« أعد مختصرا لطلاب العلم. ولو أننا توسعنا فى التعليقات، لفوتنا على القراء، الغرض الأصلي من تأليفه.
Kitabı şöyle tanıtıyoruz: Allâme Sa‘düddîn et-Teftâzânî’nin şerh ettiği Akâid-i Nesefiyye’yi, H. 537 yılında vefat eden Şeyh Necmüddîn Ebû Hafs Ömer b. Muhammed telif etmiştir. Sa‘d, şerhini H. 768 yılı Şâban ayında tamamlamış ve bu şerhe el-Muhtasar adını vermiştir. Eser, dinin kavâidi olan fasıllar içinde gurerü’l-fevâidi (faydaların en seçkinlerini) ihtiva etmektedir. Dâire (ansiklopedi) onun hakkında şöyle demektedir: Onu Hârizm’de H. 768 / M. 1367 yılı Şâban ayında tamamlamıştır. O, muhtasar bir şerhtir; sevilen ders kitaplarından sayılır. Bu şerh birçok defa şerh edilmiştir. Baskıları: Kalküta’da H. 1244’te; Delhi’de 1870’te; 1904’te; Leknev’de 1876 ve 1888’de; 1890 ve 1894’te; İstanbul’da H. 1297’de Hayâlî Şerhi ve Kara Halil’in şerh üzerine hâşiyeleriyle birlikte. D’Ohsson ondan bazı parçaları Fransızcaya aktarmıştır; Şerhu’l-Akâid’in Almanca bir tercümesi de yapılmıştır; Kuvaynur’da H. 1330 / M. 1903 yılında; İstanbul ve Cenevre’de ise 1790 yılında. Üzerine yazılan şerhlere gelince: Bunlardan Hayâlî Şerhi, Delhi’de 1870 M. ve H. 1327’de Abdülhakîm es-Siyâlkûtî’nin hâşiyeleriyle; H. 1326’da ise yine aynı hâşiyelerle basılmıştır. İstanbul’da H. 1297’de Kutlu ve Behiş’in hâşiyeleriyle; Kahire’de H. 1297’de Kara Halil hâşiyeleriyle. Bu şerhlerden ayrıca Hasan Şâhid (Ebü’l-Hasan b. el-Fadl) Şerhi, Bihar’da H. 1327’de; keza Ramazan Efendi Şerhi, Delhi’de H. 1327’de basılmıştır. Akâid-i Nesefiyye şârihinin adı: Mes‘ûd b. Ömer b. Abdillâh et-Teftâzânî’dir [1]. Mahmûd b. Ömer olduğu da söylenmiştir [2]. H. 722 yılı Safer ayında doğduğu söylenmiştir [3]. H. 712 yılında doğduğu da rivayet edilmiştir [4]. H. 791 yılında vefat etmiştir [5]. H. 792 yılında vefat ettiği de söylenir [6].
Dipnotlar:
[1] Süyûtî, Buğyetü’l-Vu‘ât, II, s. 391.
[2] İbn Hacer, İnbâ’ü’l-Gumr, II, s. 14.
[3] Tâşköprîzâde, Miftâhu’s-Sa‘âde, I, s. 304.
[4] Süyûtî, Buğyetü’l-Vu‘ât, II, s. 284.
[5] Buğyetü’l-Vu‘ât.
[6] el-Fevâidü’l-Behiyye.
ونعرف بالكتاب فنقول: العقائد النسفية العقائد النسفية التى شرحها العلامة سعد الدين التفتازانى، قد ألفها الشيخ نجم الدين أبو حفص عمر بن محمد المتوفى عام ٥٣٧ هـ فرغ السعد من شرحها فى شعبان عام ٧٦٨ هـ، وسمى هذا الشرح بالمختصر، وهو يشتمل على غرر الفوائد فى ضمن فصول هى للدين قواعد. ]٤[ وتقول عنه الدائرة: أتمه فى )خوارزم( فى شعبان عام ٧٦٨ هـ ١٣٦٧ م وهو شرح موجز، و يعد من الـكتب المدرسية المحبوبة، وقد شرح هذا الشرح عدة مرات. طبعاته: طبع فى كلكتا عام ١٢٤٤ هـ، ودلهى ١٨٧٠ م، وفى عام ١٩٠٤ م، لـكهنو ١٨٧٦ م، ١٨٨٨ م، وفى عام ١٨٩٤١٨٩٠ م وفى الآستانة عام ١٢٩٧ مع شرح خيالى وحواشى قرة خليل على الشرح. ونقل دوسون مقتطفات منه الى اللغة الفرنسية، وتمت ترجمة ألمانية لشرح العقائد، وفى وفى كوينور عام ١٣٣٠ هـ ١٩٠٣ م. استانبول وجنيف عام ١٧٩٠ م. أما الشروح التى كتبت عليه، فقد طبع منها شرح خيالى فى دلهى عام ١٨٧٠ م وعام ١٣٢٧ هـ مع حواشى عبد الحكيم السيالـكوتى، وفى عام ١٣٢٦ هـ مع الحواشى السابقة. وفى الآستانة عام ١٢٩٧ هـ مع كتلى وبهش. وفى القاهرة عام ١٢٩٧ هـ حواشى قرة خليل. وطبع من هذه الشروح أيضا: شرح الحسن شاهد )أبو الحسن بن الفضل( فى بهار عام ١٣٢٧ هـ كما طبع شرح رمضان أفندى فى دلهى عام ١٣٢٧ هـ شارح العقائد النسفية اسمه: مسعود بن عمر بن عبد الل᧦ّٰه التفتازانى ]١[. وقيل: محمود عمر ]٢[. وقيل: انه ولد فى صفر سنة اثنين وعشرين وسبعمائة من الهجرة ]٣[. وقيل: انه ولد سنة اثنتى عشرة وسبعمائة ]٤[. وتوفى سنة احدى وتسعين وسبعمائة ]٥[. وقيل: انه توفى فى سنة اثنتين وتسعين وسبعمائة ]٦[. ------------------------------------------------------ )١( بغية الوعاة للسيوطى ص ٣٩١ ج ٢ )٢( أنباء الغمر لابن حجر ص ١٤ ج ٢ )٣( مفتاح السعادة لزاده ص ٣٠٤ ج ١ )٤( بغية الوعاة للسيوطى ص ٢٨٤ ج ٢ )٥( بغية الوعاة )٦( الفوائد البهية.
O, »Teftâzân« köyünde doğdu; ki orası Horasan şehirlerindendir. İlim talebi için birçok şehre seyahat etti, faziletli hocaların elinde yetişti ve pek çok kitap telif etti. Bunlardan bazıları şunlardır: 1. Makāsıdü't-Tâlibîn fî İlmi Usûli'd-Dîn. 2. Şerhu'l-Akāid en-Nesefiyye. Onun menkıbelerinden biri de şudur: İbnü'l-İmâd el-Hanbelî, »Şezerâtü'z-Zeheb«de — söz onun zimmetindedir — der ki: Sa‘düddin, ilim talebine başladığında anlayışı (fehmi) pek kıttı; Adud'un halkasında [7] ondan daha anlayışsızı yoktu. Bununla birlikte çok gayretliydi; anlayışındaki katılık onu talepten ümitsizliğe düşürmedi. Adud, onu, kendi öğrencileri arasında anlayışsızlıkta darb-ı mesel olarak gösterirdi. Derken tanımadığı bir adam halvethânesine geldi ve: “Kalk ey Sa‘düddin, gezintiye gidelim” dedi. O da: “Ben gezinti için yaratılmadım. Mütalaa ederken bile bir şey anlamıyorum; ya gezintiye gidip mütalaa etmezsem hâlim nice olur?” dedi. Adam gitti, döndü ve yine: “Kalk, gezintiye gidelim” dedi. O, ilk cevabını verdi ve onunla gitmedi. Adam yine gitti, döndü ve ilk söylediğini tekrarladı. (Sa‘düddin): “Senden daha anlayışsızını görmedim; sana demedim mi: Ben gezinti için yaratılmadım?” dedi. (Adam): “Resûlullah (s.a.v.) seni çağırıyor” dedi. Bunun üzerine telaşla ayağa kalktı, ayakkabısını giymedi; yalınayak çıktı ve nihayet şehrin dışında çalılıklar bulunan bir yere ulaştı. Peygamber (s.a.v.)'i ashabından bir toplulukla o çalılıkların altında gördü. (Peygamber) ona tebessüm ederek: “Sana defalarca (haber) gönderdik, (yine de) gelmedin” buyurdu. (Sa‘düddin): “Yâ Resûlallah! Senin (elçi) gönderen olduğunu bilmiyordum. Anlayışımın kıtlığı ve ezberimin azlığı hususundaki özrümü sen daha iyi bilirsin; ben de bunu sana şikâyet ediyorum” dedi.
--------------------------------------
(7) O, İmam Adudüddin el-Îcî'dir.
[6] Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) ona: “Ağzını aç” buyurdu, (mübârek tükürüğünden) ağzına tükürdü ve ona dua etti; sonra evine dönmesini emretti ve ona fetih (anlayışının açılması) müjdesini verdi. O da ilim ve nûr ile dolup taşarak (evine) döndü. Ertesi gün Adud'un meclisine gelip (onun) yerine oturdu. Oturduğu sırada öyle şeyler arz etti ki, talebe arkadaşları, onun (önceki hâlini) bildikleri için bunları manasız zannettiler. Adud bunları duyunca ağladı ve: “Senin işin (ne yaman), ey Sa‘düddin!” dedi. ilâ.
٧ مقدمة العلامة الشارح ٢ ]٥[ وقد ولد فى قر ية »تفتازان« وهى مدينة من مدن »خراسان« ورحل فى طلب العلم الى أكثر من مدينة، وتعلم على أيدى معلمين أفاضل وألف كتبا كثيرة منها: ١ مقاصد الطالبين فى علم أصول الدين. ٢ شرح العقائد النسفية. ومن مناقبه هذه المنقبة: يقول ابن العماد الحنبلى فى »شذرات الذهب« والقول على ذمّته كان سعد الدين فى ابتداء طلبه بعيد الفهم جدا ولم يكن فى جماعة »العضد« ]٧[ أبلد منه، ومع ذلك كان كثير الاجتهاد، ولم يؤيسه جمود فهمه من الطلب، وكان »العضد« يضرب به المثل بين جماعته فى البلادة. فاتفق أن أتاه الى خلوته رجل لا يعرفه، فقال له: قم يا سعد الدين لنذهب الى السير. فقال: ما للسير خلقت. أنا لا أفهم شيئا مع المطالعة، فكيف: اذا ذهبت الى السير ولم أطالع؟ فذهب وعاد وقال له: قم بنا الى السير فأجابه بالجواب الأول ولم يذهب معه فذهب الرجل وعاد وقال له مثل ما قال أولا. فقال: ما رأيت أبلد منك ألم أقل لك: ما للسير خلقت؟ فقال له: رسول الل᧦ّٰه صلى الل᧦ّٰه عليه وسلم يدعوك فقام منزعجا ولم ينتعل، بل خرج حافيا حتى وصل الى مكان خارج البلد به شجـيرات فرأى النبي صلى الل᧦ّٰه عليه وسلم فى نفر من أصحابه تحت تلك الشجيرات، فتبسم له وقال: نرسل أليك المرة، بعد المرة ولم تأت، فقال: يا رسول الل᧦ّٰه ما علمت أنك المرسل، وأنت أعلم بما اعتذرت به من سوء فهمى، وقلة حفظى، وأشكو أليك ذلك. -------------------------------------- )٧( هو الامام عضد الدين الإيجي. ]٦[ فقال له رسول الل᧦ّٰه صلى الل᧦ّٰه عليه وسلم: »افتح فمك« وتفل له فيه، ودعا له، ثم أمره بالعود الى منزله، وبشره بالفتح، فعاد وقد تضلع علما ونورا، فلما كان من الغد أتى الى مجلس »العضد« وجلس مكانه، فأورد فى أثناء جلوسه أشياء ظن رفقته من الطلبة أنها لا معنى لها، لما يعهدون منه، فلما سمعها »العضد« بكى وقال: أمرك يا سعد الدين. الى.
Zira sen bugün, geçmişteki senden başkasın. Sonra (o zat) meclisinden kalktı ve onu oraya oturttu; o günden itibaren şanı yüceldi. Bu kadarla yetinip duruyoruz ve Allah Azze ve Celle’den bizi ilim ve din hizmetine muvaffak kılmasını niyaz ediyoruz.
Allâme Şârih’in Mukaddimesi
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Hamd, zâtının celâli ve sıfatlarının kemâli ile tek olan, ceberût sıfatlarında noksanlığın şâibelerinden ve alâmetlerinden münezzeh olan Allah’a mahsustur. Salât, parlak hüccetleri ve açık beyyineleri ile teyit edilmiş nebîsi Muhammed’e, onun âl ve ashâbına — hak yolunun hidâyet rehberleri ve koruyucuları — olsun. Bundan sonra: Şerâyi‘ ve ahkâm ilminin binâsı ve İslâm akâidi kavâidinin esası, »kelâm« diye isimlendirilen tevhid ve sıfatlar ilmidir; şüphelerin karanlıklarından ve evhâmın zulümâtından arındırılmış bir ilimdir. Ve muhakkak »Akâid« adıyla anılan muhtasar — İmam-ı Hemmâm, İslâm âlimlerinin kudvesi, Millet ve Dinin Yıldızı Ömer en-Nesefî’nin (Allah, derecesini Dâru’s-Selâm’da yüceltsin) — bu fenden; din için kavâid ve usûl olan fasıllar ve yakîn için cevâhir ve füsûs mahiyetindeki nusûs içinde gurerü’l-ferâid ile dürerü’l-fevâidi ihtiva etmektedir; en son derecede tenkîh ve tehzîb ile, en güzel tanzim ve tertip nihâyetiyle birlikte. Ben, onu; mücmelini tafsîl eden, müşkillerini beyân eden, dürülmüş meselelerini neşreden ve gizli kalan mânâlarını izhâr eden bir şerhle şerh etmeye çalıştım; kezâ kelâmı tenkîhe yöneltme, murâdı tavzîh üzere tenbîh etme, meseleleri takrîrin akabinde tahkîk etme, delilleri tahrîrin ardından tedkîk etme, makâsıdı temhîdden sonra tefsîr etme ve tecrîd (fazlalıklardan arındırma) ile faydaları çoğaltma yoluna gidildi. Sözü, uzatma ve usandırmadan kaçınarak dürüp iktisâdın (orta yolun) iki ucundan — itnâb (aşırı uzatma) ve ihlâlden (eksik bırakma) — uzak durarak.
فانك اليوم غيرك فيما مضى. ثم قام من مجلسه وأجلسه فيه، وفخم أمره من يومئذ. وعند هذا القدر، نقف، ونسأل الل᧦ّٰه عز وجل أن يوفقنا لخدمة العلم والدين. ونقدم خالص الشكر والتقدير لصاحب الفضيلة الأستاذ الدكتور »أحمد طلعت غنام« أستاذ العقيدة والفلسفة بجامعة الأزهر. لأنه وجهنا الى تحقيق هذا الكتاب المفيد، وساعدنا فى حل كثير من ألفاظه، وشرح لنا كثيرا من معانيه. وعلمنا مما لم نكن نعلم من مباحثه وأغراضه ومقاصده. د / أحمد حجازى السقا الحائز على درجة الدكتوراه من كلية أصول الدين فى موضوع: »البشارة بنبي الاسلام فى التوراة والإنجيل« ]٩[ مقدمة العلامة الشارح ٢ ]٩[ مقدمة العلامة الشارح بسم الل᧦ّٰه الرّحمن الرّحيم الحمد لل᧦ّٰه المتوحد بجلال ذاته وكمال صفاته، المتقدس فى نعوت الجـبروت عن شوائب النقص، وسماته. والصلاة على نبيه محمد، المؤيد بساطع حججه، وواضح بيناته، وعلى آله وأصحابه، هداة طر يق الحق، وحماته. وبعد فان مبنى علم الشرائع والأحكام، وأساس قواعد عقائد الاسلام: هو علم التوحيد والصفات، الموسوم بالكلام. المنحى عن غياهب الشكوك، وظلمات الأوهام. ٨ الأحكام الشرعية ٣ ولأن ]١[ المختصر المسمى ب »العقائد«، للامام الهمام، قدوة علماء الاسلام، نجم الملة والدين »عمر النسفى« أعلا الل᧦ّٰه درجته فى دار السلام يشتمل من هذا الفن على غرر الفرائد، ودرر الفوائد فى ضمن فصول. هى للدين قواعد وأصول. وأثناء نصوص، هى لليقين جواهر وفصوص. مع غاية من التنقيح والتهذيب، ونهاية من حسن التنظيم والترتيب. حاولت ]٢[ أن أشرحه شرحا يفصل مجملاته، ويبېن معضلاته وينشر مطو ياته، و يظهر مكنوناته، مع توجيه للكلام فى تنقيح، وتنبيه على المرام فى توضيح، وتحقيق للمسائل غب تقرير، وتدقيق للدلائل اثر تحرير، وتفسير للمقاصد بعد تمهيد، وتكثير للفوائد، مع تجريد. طاو يا كشح المقال، عن الاطالة والاملال، ومتجافيا عن طرفى الاقتصاد: الاطناب والاخلال.
Allah, rüşd yoluna hidayet edendir; ismet ve sedâda nâil olunmak için kendisine niyaz olunandır. O bana yeter, O ne güzel vekildir. Bil ki şer'î hükümlerin bir kısmı amelin keyfiyetine taalluk eder; bunlara fer'î ve amelî hükümler denir. Bir kısmı da itikada taalluk eder; bunlara aslî ve itikadî hükümler denir. [1] Birinciye taalluk eden ilim 'şerâyi' ve ahkâm ilmi' diye adlandırılır. Zira onlar ancak şeriat cihetinden istifade edilir; 'ahkâm' denildiğinde zihin öncelikle onlardan başkasına gitmez. İkinciye taalluk eden ilim ise 'tevhid ve sıfatlar ilmi' diye adlandırılır. Zira bu, o ilmin en meşhur meseleleri ve en şerefli maksatlarıdır. [2] Sahâbe ve tâbiînin ilk nesilleri —Allah hepsinden râzı olsun— akîdelerinin safiyeti, Peygamber'in (s.a.v.) sohbetine nail olmaları ve onun zamanına yakınlıkları, vâkıaların ve ihtilâfların azlığı ve güvenilir kimselere müracaat edebilme imkânları sebebiyle, iki ilmi tedvin etmekten, onları bablar ve fasıllar hâlinde tertip etmekten ve meselelerini fürû' ve usûl olarak takrir etmekten müstağni idiler. [3] Nihayet Müslümanlar arasında fitneler zuhur etti, [4] din imamları üzerine bağy galip geldi; görüş ayrılıkları, bid'at ve hevâlara meyil ortaya çıktı; fetvâlar ve vâkıalar çoğaldı; önemli işlerde âlimlere müracaat edilir oldu. Bunun üzerine âlimler nazar, istidlâl, içtihad ve istinbât ile meşgul oldular; kavâid ve usûlleri temellendirdiler; bâbları ve fasılları tertip ettiler; meseleleri delilleriyle çoğalttılar; şüpheleri cevaplarıyla ortaya koydular; vaz'ları ve ıstılahları tespit ettiler; mezhepleri ve ihtilâfları beyan ettiler. Amelî hükümleri tafsîlî delillerinden bilmeyi sağlayan ilme 'fıkıh'; delillerin hükümleri ifade etmedeki hallerini icmâlen bilmeye 'usûl-i fıkıh'; akîdeleri delillerinden bilmeye de 'kelâm' adını verdiler. Çünkü kelâm ilminin meselelerinin başlığı şöyleydi: 'Kelâm falan husustadır' denir. Yine kelâm meselesi onun en meşhur, en çok nizâ ve cedele konu olan meselelerindendi. Hatta bazı mütegallibeler, 'kelâm falan husustadır' diyen ehl-i haktan birçok kimseyi, Kur'an'ın yaratılmışlığını söylemedikleri için öldürdüler. Yine kelâm ilmi, şer'î meselelerin tahkiki ve hasımları ilzam etme hususunda insana güç kazandırdığı için bu adla anılmıştır.
والل᧦ّٰه الهادى الى سبيل الرشاد، والمسئول لنيل العصمة والسداد، وهو حسبى ونعم الوكيل. --------------------------------------- )١( وان: ص )٢( فحاولت: ص الأحكام الشرعية ٣ ]١٠[ اعلم أن الأحكام الشرعية، منها ما يتعلق بكيفية العمل وتسمى فرعية وعملية. ومنها ما يتعلق بالاعتقاد، وتسمى أصلية واعتقادية. العلم ]١[ المتعلق بالأولى، يسمى علم الشرائع والأحكام، لما أنها لا تستفاد الا من جهة الشرع، ولا يسبق الفهم عند اطلاق الأحكام الا إليها. وبالثانية علم التوحيد والصفات، لما أن ذلك أشهر مباحثه وأشرف مقاصده. كة صحبة النبي عليه السلام، وقرب العهد وقد كان ]٢[ الأوائل من الصحابة والتابعين رضوان الل᧦ّٰه عليهم أجمعين لصفاء عقائدهم، ببر بزمانه، ولقلة الوقائع والاختلافات، وتمكنهم من المراجعة الى الثقات، مستغنين عن تدوين العلمين وترتيبهما أبوابا وفصولا، وتقرير مباحثهما ]٣[ فروعا وأصولا. الى أن حدثت الفتن بين المسلمين، وغلب ]٤[ البغى على أئمة الدين، وظهر اختلاف الآراء، والميل الى البدع والأهواء، وكثرت الفتاوى والواقعات، والرجوع الى العلماء فى المهمات. فاشتغلوا بالنظر والاستدلال والاجتهاد والاستنباط وتمهيد القواعد والأصول، وترتيب الأبواب والفصول، وتكثير المسائل بأدلتها، وايراد الشبه بأجوبتها، وتعيين الأوضاع والاصطلاحات، وتبيين المذاهب والاختلافات. وسموا ما يفيد معرفة الأحكام العملية عن أدلتها التفصيلية: بالفقه. ومعرفة أحوال الأدلة اجمالا، فى افادتها الأحكام: بأصول الفقه، ومعرفة العقائد عن أدلتها: بالكلام. لأن عنوان مباحثه: كان كذا ولأن مسألة الكلام كانت أشهر مباحثه، وأكثرها نزاعا وجدالا، حتى أن بعض المتغلبة قتل كثيرا من أهل قولهم الكلام فى كذا و الحق، لعدم قولهم بخلق ]٥[ القرآن، ولأنه يورث قدرة على الكلام، فى تحقيق الشرعيات، والزام الخصوم.
Tıpkı mantığın felsefeye nispeti gibi. Ayrıca o, ilimlerden ilk vâcib olan ve ancak kelâm ile öğrenilip öğretilen ilim olduğundan bu isim ona verilmiş; sonra bu isimle tahsis edilmiş ve başka bir ilme ayırt edici olmak üzere verilmemiştir.
-----------------------------------------
(1) فالعلم: ص (2) كانت: ص (3) مقاصدهما: خ (4) وغلب: ط (5) Halku’l-Kur’ân fitnesi Halife Me’mûn (Allah ondan râzı olsun) döneminde ortaya çıktı. (6) Yani kelâm.
[11] Yine o, ancak mübâhase ve iki taraftan sözün idâresi ile tahakkuk eder; diğerleri ise teemmül ve kitap mütâlaası ile tahakkuk edebilir. O, ilimler arasında en çok ihtilâf ve nizâ bulunanı olduğundan muhaliflerle konuşmaya ve onlara reddiye vermeye ihtiyacı pek şiddetli olur. Yine delillerinin kuvveti sebebiyle, diğer ilimler bir yana, sanki kelâmın ta kendisi olmuştur. Nitekim iki sözden daha kuvvetli olanına “asıl kelâm budur” denilir. Ayrıca kat‘î delillere dayanması ve bu delillerin çoğunun sem‘î delillerle teyit edilmesi sebebiyle o, kalbe en şiddetli tesir eden ve kalbe en derin nüfuz eden ilimdir. Bu itibarla, yara mânâsına gelen kelmden iştikak eden kelâm diye adlandırılmıştır. Kudemânın sözü budur. Onun ihtilâfî meselelerinin ekserisi İslâm fırkalarıyla, bilhassa Mu‘tezile iledir. Zira onlar, sünnetin zâhirinin getirdiği hususa aykırılığın kāidelerini ilk koyan fırkadır; sahâbeden bir cemaat de —Allah onların hepsinden râzı olsun— bu hususta…
كالمنطق للفلسفة، ولأنه أول ما يجب من العلوم التى انما تعلم وٺتعلم بالكلام، فأطلق عليه هذا الاسم ]٦[ لذلك ثم خص به، ولم يطلق على غيره تمييزا. ----------------------------------------- )١( فالعلم: ص )٢( كانت: ص )٣( مقاصدهما: خ. )٤( وغلب: ط. )٥( ظهرت فتنة خلق القرآن فى عهد الخليفة المأمون رضى الل᧦ّٰه عنه. )٦( يعنى الكلام. ]١١[ ولأنه انما يتحقق ]١[ بالمباحثة وادارة الكلام من الجانبېن، وغيره قد يتحقق بالتأمل، ومطالعة الـكتب، ولأنه أكثر العلوم خلافا ونزاعا فيشتد افتقاره الى الكلام مع المخالفين والرد عليهم، ولأنه لقوة أدلته صار كأنه هو الكلام دون ما عداه من العلوم. كما يقال للأقوى من الكلامين هذا هو الكلام، ولأنه لابتنائه على الأدلة القطعية المؤيد أكثرها بالأدلة السمعية أشد العلوم تأثيرا فى القلب ٩ الأحكام الشرعية ٣ وتغلغلا فيه، فسمى بالكلام المشتق من الكلم، وهو الجرح. وهذا هو كلام القدماء. ومعظم خلافياته مع الفرق الاسلامية. خصوصا المعتزلة لأنهم أول فرقة أسسوا قواعد الخلاف لما ورد به ظاهر السنة، وجرى عليه جماعة ]٢[ من الصحابة رضوان الل᧦ّٰه عليهم أجمعين فى
Akâid Bâbı. Şöyle ki, onların reisi Vâsıl b. Atâ, Hasan-ı Basrî’nin (rahimehullâh) meclisinden itizal ederek büyük günah işleyenin (mürtekib-i kebîrenin) ne mümin ne de kâfir olduğunu karara bağlamak ve iki menzile arasında bir menzile (el-menzile beyne’l-menzileteyn) bulunduğunu sâbit kılmak istedi. Bunun üzerine Hasan: “O bizden itizal etti” dedi; bu sebeple onlara Mu‘tezile denildi. Onlar ise, itaatkârın mükâfatlandırılmasının ve âsînin cezalandırılmasının Allah’a vâcip olduğunu söylemeleri ve kadîm sıfatları O’ndan nefyetmeleri sebebiyle kendilerine “Ashâbü’l-adl ve’t-tevhîd” adını verdiler. Sonra ilm-i kelâma dalıp derinleştiler; birçok usûlde filozofların eteklerine yapıştılar; mezhepleri insanlar arasında yayıldı. Nihayet Şeyh Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî, üstadı Ebû Ali el-Cübbâî’ye dedi: “Üç kardeş hakkında ne dersin: Biri mutî olarak, diğeri âsî olarak, üçüncüsü de küçük bir çocukken öldü?” Cübbâî dedi: “Birincisi cennetle mükâfatlandırılır; ikincisi ateşle cezalandırılır; üçüncüsü ne mükâfatlandırılır ne de cezalandırılır.” Eş‘arî dedi: “Peki üçüncüsü şöyle derse: ‘Rabbim! Beni niçin küçükken öldürdün ve büyüyüp sana iman edip itaat ederek cennete gireyim diye beni yaşatmadın?’ Rab teâlâ ne buyurur?” Cübbâî dedi: “Rab şöyle buyurur: ‘Ben senin büyüdüğün takdirde isyan edeceğini ve cehenneme gireceğini biliyordum; bu sebeple senin için aslah (en uygun) olan, küçükken ölmendi.’” Eş‘arî dedi: “Peki ikincisi şöyle derse: ‘Rabbim! Beni niçin küçükken öldürmedin de isyan edip ateşe gireyim?’ Rab ne buyurur?” Cübbâî donakaldı. Eş‘arî onun mezhebini terk etti; kendisi ve kendisine tâbi olanlar, Mu‘tezile’nin görüşünü iptal etmeye ve sünnetin getirdiği hususları ispat etmeye koyuldular; cemaat de bu yol üzere devam etti. Bu sebeple onlara “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” denildi. Sonra felsefe Arapçaya nakledilip Müslümanlar ona dalınca, filozofların şeriata muhalefet ettikleri hususlarda onlara reddetmeye çalıştılar; felsefenin maksatlarını tahkik edip böylece onu iptal edebilmek için kelâma felsefeden pek çok şey karıştırdılar. Bu böylece sürüp gitti; nihayet kelâma tabîiyyâtın ve ilâhiyyâtın çoğunu dâhil ettiler ve riyâziyyâta daldılar; öyle ki, içinde sem‘iyyâtı barındırması olmasaydı, kelâm neredeyse felsefeden ayırt edilemez bir hâle geldi.
Dipnotlar:
(1) “tekellüm ile tahakkuk eder” — ḫ nüshası.
(2) “ashâbının cemaati” — ṭ nüshası.
(3) “meclisinden” (عن مجلس) — ḫ nüshası.
(4) “Allah teâlâ” — ḫ nüshası.
(5) “birincinin” (enne’l-evvel) — ḫ nüshası.
(6) Parantez içindeki kısım — ṭ nüshası.
(7) “senden daha iyi bilirim” (a‘lemü mink) — ḫ nüshası.
باب العقائد. وذلك أن رئيسهم »واصل بن عطاء« اعتزل ]٣[ مجلس »الحسن البصرى« رحمه الل᧦ّٰه ليقرر أن مرتكب الـكبيرة ليس بمؤمن ولا كافر، ويثبت المنزلة بين المنزلتين. فقال الحسن: قد اعتزل عنا، فسموا المعتزلة. وهم سموا أنفسهم »أصحاب العدل والتوحيد« لقولهم بوجوب ثواب المطيع وعقاب العاصى على الل᧦ّٰه ]٤[، ونفى الصفات القديمة عنه. ثم انهم توغلوا فى علم الكلام، وتشبثوا بأذيال الفلاسفة فى كثير من الأصول، وشاع مذهبهم فيما بين الناس، الى أن قال الشيخ »أبو الحسن الأشعرى« لأستاذه »أبى على الجبائى«: ما تقول فى ثلاثة اخوة مات أحدهم مطيعا، والآخر عاصيا، والثالث صغيرا؟ فقال ]٥[: الأول يثاب بالجنة. والثانى يعاقب بالنار. والثالث لا يثاب ولا يعاقب. قال الأشعرى: فان قال الثالث: يا رب لم أمتنى صغيرا، وما أبقيتنى الى أن أكبر فأؤمن بك وأطيعك فأدخل الجنة؟ )ماذا يقول الرب تعالى؟( ]٦[ فقال: يقول الرب انى كنت أعلم ]٧[ أنك ان؟؟؟ كبرت لعصيت فدخلت النار، فكان الأصلح لك أن تموت صغيرا. قال الأشعرى: فان قال الثانى: يا رب لم لم تمتنى صغيرا لئلا ------------------------------ )١( يتحقق بالتكلم: خ. )٢( جماعة اصحابة: ط. )٣( عن مجلس: خ. )٤( الل᧦ّٰه تعالى: خ. )٥( ان الاول: خ. )٦( ما بين القوسين: ط. )٧( أعلم منك: خ. ]١٢[ أعصى فلا أدخل النار؟ فماذا يقول الرب؟ فبهت الجبائى. وترك الأشعرى مذهبه، واشتغل هو ومن تبعه بابطال رأى المعتزلة، واثبات ما وردت ]١[ به السنة، ومضى عليه الجماعة. فسموا أهل السنة والجماعة. ثم لما نقلت الفلسفة الى العربية وخاض فيها الاسلاميون حاولوا الرد على الفلاسفة فيما خالفوا فيه الشر يعة، فخلطوا بالكلام كثيرا من الفلسفة، ليتحققوا مقاصدها فيتمكنوا من ابطالها. وهلم جرا الى أن أدرجوا فيه معظم الطبيعيات والالهيات، وخاضوا فى الر ياضيات حتى كاد لا يتميز عن الفلسفة، لولا اشتماله على السمعيات.
Bu, müteahhirînin sözüdür. Özetle bu ilim, şer‘î ahkâmın esası ve dinî ilimlerin reisi olması, mevzûlarının da İslâm akaidi olması bakımından ilimlerin en şereflisidir. Gayesi dinî ve dünyevî saadetlere nail olmaktır; delilleri ise çoğu sem‘î delillerle desteklenen kat‘î hüccetlerdir. Bazı Selef’ten bu ilmin kınandığı ve yasaklandığı yolunda nakledilen tutum ise ancak dinde taassup gösteren, yakîne ulaşmaktan âciz kalan, Müslümanların akidelerini bozmayı kasteden ve filozofların ihtiyaç duyulmayan anlaşılmaz meselelerine dalan kimselere yöneliktir. Aksi hâlde vaciplerin aslı ve meşrû hükümlerin temeli olan bir şeyi yasaklamak nasıl düşünülebilir? Kelâm ilminin kuruluşu, hâdislerin varlığından Sâni‘in varlığına, tevhidine, sıfatlarına ve fiillerine, sonra bunlardan diğer sem‘iyyâta istidlâl etmek esasına dayandığı için, gözlemlenen a‘yânın ve a‘râzın varlığına dikkat çekmek ve bunlara dair bilgiyi tahkik etmek, bu sayede en önemli maksadın bilgisine ulaşmak üzere söze başlamak uygun düşmüştür. Nitekim o, “Ehl-i hak şöyle dedi” demiştir. Hak, vâkıaya mutabık olan hükümdür; sözler, akideler, dinler ve mezhepler hakkında, bunların bu mutabakatı içermesi bakımından kullanılır. Hakkın karşıtı bâtıldır. Sıdka gelince, onun kullanımı özellikle sözlerde yaygınlaşmıştır; karşıtı da kizbdir. Hak ile sıdk arasında şöyle fark gözetilmiştir: Mutabakat, hakta vâkıa cihetinden; sıdkta ise hüküm cihetinden dikkate alınır. Buna göre hükmün sıdkı, onun vâkıaya mutabık olması; hükmün hak olması ise vâkıanın ona mutabık olması demektir. Eşyanın Hakikatleri Hakkında Söz: Eşyanın hakikatleri sabittir. Bir şeyin hakikati ve mahiyeti, o şeyi o şey yapan şeydir; insanın ‘hayvân-ı nâtık’ (düşünen canlı) olması gibi. Buna karşılık gülen ve yazan gibi, insanın onlarsız da tasavvur edilebildiği nitelikler ârâzdandır. Şöyle de denilmiştir: Bir şeyi o şey yapan şey, gerçekleşmesi bakımından hakikat, şahıslaşması bakımından hüviyyet, bunlardan sarf-ı nazar edildiğinde ise mahiyettir. Bizce şey, mevcuttur. [Nüsha kayıtları: (1) ‘mâ verede bihî zâhiru’s-sünne’: nüshada böyle; (2) ‘ani’s-selef’: nüshada böyle; (3) ‘tasdîru’l-kitâb’: nüshada böyle; (4) ‘istimâluhû’: nüshada düşmüştür.]
وهذا هو كلام المتأخرين. وبالجملة هو أشرف العلوم لـكونه أساس الأحكام الشرعية، ورئيس العلوم الدينية، وكون معلوماته: العقائد الاسلامية. وغايته الفوز بالسعادات الدينية والدنيو ية، وبراهينه: الحجج القطعية المؤيد أكثرها بالأدلة السمعية. وما نقل عن بعض السلف ]٢[ من الطعن فيه، والمنع عنه، فانما هو للمتعصب فى الدين، والقاصر عن تحصيل اليقين، والقاصد افساد عقائد المسلمين، والخائض فيما لا يفتقر إليه من غوامض المتفلسفين. والا فكيف يتصور المنع عما هو أصل الواجبات، وأساس المشروعات. ثم لما كان مبنى علم الكلام على الاستدلال بوجود المحدثات على وجود الصانع وتوحيده وصفاته وأفعاله. ثم منها الى سائر السمعيات، ناسب تصدير الكلام ]٣[ بالتنبيه على وجود ما يشاهد من الأعيان والأعراض، وتحقق العلم بهما ليتوسل بذلك الى معرفة ما هو المقصود الأهم فقال: )قال أهل الحق( وهو الحكم المطابق للواقع يطلق على الأقوال والعقائد والأديان والمذاهب، باعتبار اشتمالها على ذلك، والحكم يقابله الباطل وأما الصدق فقد شاع استعماله ]٤[ فى الأقوال خاصة، ١٠ القول فى حقائق الاشياء ٤ -------------------------------------- )١( ما ورد به ظاهر السنة: خ. )٢( عن السلف: خ. )٣( تصدير الكتاب: خ. )٤( استعماله: سقط: خ. القول فى حقائق الاشياء ٤ ]١٣[ و يقابله الـكذب. وقد يفرق بينهما بأن المطابقة تعتبر فى الحق من جانب الواقع، وفى الصدق من جانب الحكم، فمعنى صدق الحكم مطابقته للواقع، ومعنى حقيته مطابقة الواقع اياه. القول فى حقائق الاشياء )حقائق الأشياء ثابتة( حقيقة الشيء وماهيته ما به الشيء هو هو، كالحيوان الناطق للانسان، بخلاف مثل الضاحك والكاتب، مما يمكن تصور الانسان بدونه، فانه من العوارض. وقد يقال: ان ما به الشيء هو هو، باعتبار تحققه حقيقة، وباعتبار تشخصه هو ية. ومع قطع النظر عن ذلك ماهية. والشيء عندنا: الموجود.
Sübût, tahakkuk, vücûd ve kevn; birbirinin müteradifi lafızlardır ve anlamları bedîhî olarak tasavvur edilir. Denilirse ki: Bu durumda eşyanın hakikatlerinin sâbit olduğuna hükmetmek, "sâbit olan şeyler sâbittir" sözümüz mesabesinde beyhude bir söz olur. Cevaben deriz ki: Kast edilen şudur: Bizim eşyanın hakikatleri olarak itikad ettiğimiz ve insan, at, gök ve yer gibi isimlerle adlandırdığımız şeyler, nefsü'l-emirde mevcut olan hususlardır; nitekim "vâcibü'l-vücûd mevcuttur" denilir. Bu söz faydalıdır ve bazen beyana muhtaç olabilir; "sâbit olan sâbittir" sözün gibi değildir, gizli olmadığı üzere "Ben Ebü'n-Necm'im, şiirim de şiirimdir" sözü gibi de değildir. Bunun tahkiki şöyledir: Bir şeyin bazen farklı itibarları bulunur; o itibarlardan bazısına nispetle şey hakkında bir hüküm vermek faydalı olurken, diğer bazısına nispetle faydalı olmaz. Nitekim insan, belirli bir cisim olması itibarıyla ele alındığında hakkında hayvaniyet ile hüküm vermek faydalıdır; hayvân-ı nâtık olması itibarıyla ele alındığında ise bu söz beyhude olur. Onları, yani hakikatleri, tasavvurlarından; onları ve hallerini tasdikten ibaret olan ilim muhakkaktır. Bu, eserlerdeki kayıtla muteberdir. Denilmiştir ki: Murad, hakikatlere ilim taallukunu bilmektir; zira bütün hakikatleri bilmenin imkânsız olduğu kesindir. Murad, hakikat cinsidir; bu, hiçbir hakikatin sâbit olmadığını, bir hakikatin sübûtu veya adem-i sübûtunun bilinemeyeceğini söyleyenlere reddiyedir. Safsatacılara gelince: Onlardan bir kısmı eşyanın hakikatlerini inkâr eder, bunların bâtıl vehimler ve hayaller olduğunu zanneder; bunlar inâdiyyedir. Bir kısmı hakikatlerin sübûtunu inkâr eder, bunların itikadlara tâbi olduğunu zanneder; öyle ki bir şeyi cevher olarak itikad edersek cevher, araz olarak itikad edersek araz, kadîm olarak itikad edersek kadîm, hâdis olarak itikad edersek hâdis olur; bunlar indiyyedir. Bir kısmı da bir şeyin sübûtunu veya adem-i sübûtunu bilmeyi inkâr eder, şüphe içinde olduğunu, şüphe içinde olduğundan da şüphe ettiğini zanneder ve böylece sürer gider; bunlar lâ-edriyyedir. Bizim tahkik yoluyla delilimiz şudur: Biz zaruri olarak, bazı eşyanın sübûtunu ayân yoluyla, bazısını da beyân yoluyla kesin biçimde biliriz. İlzam yoluyla delilimiz de şudur: Eğer eşyanın nefyi tahakkuk etmiyorsa, o takdirde eşya sâbit olmuştur. Eğer tahakkuk ediyorsa, o takdirde nefy de hakikatlerden bir hakikattir; zira o, hüküm türlerinden bir türdür. Böylece hakikatlerden bir şey sâbit olmuş olur ve mutlak olarak nefyedilmeleri sahih olmaz. Gizli değildir ki bu ilzam ancak inâdiyyeye karşı tamam olur.
والثبوت والتحقق والوجود، والـكون: ألفاظ مترادفة، معناها بديهى التصور. فان قيل فالحكم بثبوت حقائق الأشياء يكون لغوا بمنزلة قولنا: الأمور الثابتة ثابتة. قلنا: المراد أن ما نعتقده حقائق الأشياء، ونسميه بالأسماء من الانسان والفرس والسماء والأرض، أمور موجودة فى نفس الأمر، كما يقال: واجب الوجود موجود. وهذا الكلام مفيد ربما يحتاج الى البيان. وليس مثل قولك: الثابت ثابت، ولا مثل قوله: أنا أبو النجم وشعرى شعرى على ما لا يخفى. وتحقيق ذلك: أن الشيء قد يكون له اعتبارات مختلفة، يكون الحكم عليه بالشيء مفيدا بالنظر الى بعض تلك الاعتبارات، دون البعض، كالانسان اذا أخذ من حيث انه جسم ما، كان الحكم عليه بالحيوانية ]١[ مفيدا. واذا أخذ من حيث انه حيوان ناطق، كان ذلك لغوا. )والعلم بها( أى بالحقائق من تصوراتها والتصديق بها وبأحوالها )متحقق(. ----------------------------------- )١( مفيد بالحيوانية: ص. ]١٤[ وقيل: المراد العلم بثبوتها للقطع بأنه لا علم بجميع الحقائق. ان المراد الجنس، ردا على القائلين بأنه لا ثبوت لشيء من الحقائق، ولا علم بثبوت حقيقة ولا بعدم ثبوتها )خلافا والجواب: للسوفسطائية( فان منهم من ينكر حقائق الأشياء، ويزعم أنها أوهام وخيالات باطلة وهم العنادية، ومنهم من ينكر ثبوتها. ويزعم أنها تابعة للاعتقادات، حتى ان اعتقدنا الشيء جوهرا فجوهر، أو عرضا فعرض، أو قديما فقديم، أو حادثا فحادث وهم العندية. ومنهم من ينكر العلم بثبوت شيء ولا ثبوته. ويزعم انه شاك. وشاك فى أنه شاك وهلم جرا. وهم اللاأدر يِة. لنا تحقيقا: أنا نجزم بالضرورة بثبوت بعض الأشياء بالعيان، وبعضها بالبيان. والزاما: أنه ان لم يتحقق نفى الأشياء، فقد ثبتت، وان تحقق، فالنفى حقيقة من الحقائق، لـكونه نوعا من الحكم، فقد ]١[ ثبت شيء من الحقائق، فلم يصح نفيها على الاطلاق. ولا يخفى أنه انما يتم على العنادية.
Dediler ki: Zarûriyyâtın bir kısmı hissiyâttır; his ise çokça yanılabilir. Nitekim şaşı kimse tek olanı iki görür, safrâvî kimse de tatlıyı acı bulur. Zarûriyyâtın bir kısmı da bedîhiyyâttır; bunlarda da ihtilâflar vuku bulabilir ve çözümü dakîk nazarlara muhtaç şüpheler ârız olur. Nazariyyât ise zarûriyyâtın fer'idir; nazariyyâtın fesâdı, zarûriyyâtın fesâdıdır. Bu sebeple bu hususlarda akıl sahiplerinin ihtilâfı çoğalmıştır.
Biz dedik ki: His, bazı hususlarda yanılır; çünkü nesnel bir engelden (örneğin gözdeki hastalıktan) kaynaklanan cüz'î bir durum olup, hissin diğer hususlardaki kesin algısını ortadan kaldırmaz.
قالوا: الضرور يات منها حسيات، والحس قد يغلط كثيرا، كالأحول يرى الواحد اثنين، والصفراوى يجد الحلو مرا. ومنها بديهيات. وقد يقع فيها اختلافات. وتعرض شبه يفتقر فى حلها الى أنظار دقيقة. والنظر يات فرع الضرور يات. ففسادها فسادها. ولهذا كثر فيها اختلاف العقلاء. قلنا: غلط الحس فى البعض، لأس
Bedîhî bilgilerdeki ihtilâf ise kavramların tam tasavvur edilememesinden veya zihindeki gizli bir eksiklikten kaynaklanır; yoksa bilginin zorunlu oluşuna zarar vermez.
باب جزئية، لا ينافى الجزم بالبعض بانتفاء أس
Düşüncedeki gizlilik de bedâhete aykırı değildir; nitekim geçersiz düşüncelerden kaynaklanan görüş ayrılıklarının çokluğu da bazı nazarî bilgilerin hakikatini zedelemez.
باب الغلط. والاختلاف فى البديهى لعدم الألف أو ١١ اس
Hakikat şudur ki: Sofistlerle (özellikle Lâ-edriyye ile) münazara etmenin mantıkî bir yolu yoktur; çünkü onlar meçhulün ispatına yarayacak hiçbir malumu kabul etmezler. Onlara verilecek cevap, gerçeği itiraf edinceye kadar fiilî (duyusal) bir elemle yüzleştirilmektir. «Sûfistâ», mümevveh hikmetin ve müzahref ilmin adıdır. Zira «sûfâ»nın anlamı ilim ve hikmettir; «istâ»nın anlamı ise müzahref ve galattır.
باب العلم ٥ لخفاء فى التصور، لا ينافى البداهة. وكثرة الاختلافات لفساد الأنظار، لا تنافى حقيقة بعض النظر يات. والحق: أنه لا طر يق الى المناظرة معهم، خصوصا اللاأدر يِة. لأنهم لا يعترفون بمعلوم، ليثبت به مجهول، بل الطر يق تعذيبهم بالنار، ليعترفوا أو يحـترقوا. و »سوفسطا« اسم للحكمة المموهة. والعلم المزخرف، لأن »سوفا« معناه العلم والحكمة و »اسطا« معناه المزخرف، والغلط. ومنه --------------------------------------- )١( فقد: ط. اس
Safsata, tıpkı felsefenin «fîlâsûfâ»dan (yani hikmeti seven) türetilmesi gibi bundan türetilmiştir.
باب العلم ٥ ]١٥[ اشتقت السفسطة، كما اشتقت الفلسفة من »فيلاسوفا« أى محب الحكمة. اس