Usûl-i Dîne Dair Risâle / Müellifi: Ebu'l-Abbas Ahmed b. Abdilhalîm b. Teymiyye el-Harrânî. Bismillahirrahmanirrahim. Şeyhülislam'dan -Allah ruhunu takdis buyursun- soruldu: Resûlullah (s.a.v.)'den hakkında bir söz nakledilmemiş olan usûl-i din meselelerinde insanların konuştukları mevzulara dalmak caiz midir, değil midir? Eğer caiz denilirse, bunun vechi nedir? Hâlbuki O'ndan (s.a.v.) bazı meselelerde konuşmayı nehyettiğini anlamış bulunuyoruz. Eğer caiz denilirse, bu vacip midir? O'ndan (s.a.v.) vücubunu gerektiren bir nakil var mıdır? Bu hususta müçtehidin ulaştığı zann-ı gâlib yeterli midir, yoksa kat‘î bilgiye ulaşmak şart mıdır? Eğer kat‘î bilgiye ulaşması mümkün olmazsa, bu konuda mazur görülür mü, yoksa bununla mükellef midir? Bu durumda bu, tâkat getirilemeyecek bir teklif kabilinden midir, değil midir? Eğer vücûb denilirse, şâri‘ tarafından helâklere düşmekten koruyacak bir nassın gelmemiş olmasındaki hikmet nedir? Hâlbuki O (s.a.v.) ümmetinin hidayetine pek düşkündü. Allahu a‘lem.
رسالة في أصول الدينتأليف: أبو العباس أحمد بن عبد الحليم بن تيمية الحرانيبسم الله الرحمن الرحيمسئل شيخ الإسلام قدس الله روحههل يجوز الخوض فيما تكلم الناس فيه من مسائل في أصول الدين لم ينقل عن سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم فيها كلام أم لا؟ فإن قيل بالجواز: فما وجهه؟ وقد فهمنا منه عليه السلام النهي عن الكلام في بعض المسائل.وإذا قيل بالجواز: فهل يجب ذلك؟ وهل نقل عنه عليه السلام ما يقتضي وجوبه؟ وهل يكفي في ذلك ما يصل إليه المجتهد من غلبة الظن أو لا بد من الوصول إلى القطع؟ وإذا تعذر عليه الوصول إلى القطع فهل يعذر في ذلك أو يكون مكلفًا به؟ وهل ذلك من باب تكليف ما لا يطاق والحالة هذه أم لا؟وإذا قيل بالوجوب: فما الحكمة في أنه لم يوجد فيه من الشارع نص يعصم من الوقوع في المهالك وقد كان عليه السلام حريصًا على هدى أمته؟ والله أعلم.
[Usûl-i Dine Dair Mesele]
Şöyle cevap verdi: Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
[Birinci Meseleye Gelince:] Soran kimsenin sözü şudur: İnsanların, usûl-i dinden olup da Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'den bu hususta bir söz nakledilmeyen meseleler hakkında konuşmaları caiz midir, değil midir? Bu soru, bâtıl bid‘at telakkilerden alışılagelen tarzda vârid olmuştur. Zira usûl-i dinden olan meseleler -ki usûl-i din ismini hak edenler, yani Allah'ın Resûlü'nü gönderdiği ve kitabını indirdiği din- hakkında 'Nebî (s.a.v.)'den bu hususta bir söz nakledilmemiştir' denilmesi caiz değildir. Aksine bu söz kendi içinde çelişkilidir. Çünkü onların usûl-i dinden olması, dinin en önemli meselelerinden olmalarını ve dinin muhtaç olduğu şeylerden olmalarını gerektirir. Sonra Resûl'den bu konuda söz naklinin olmadığını iddia etmek iki durumdan birini gerektirir: Ya Resûl, dinin muhtaç olduğu önemli meseleleri ihmal etmiş, onları beyan etmemiştir; ya da onları beyan etmiş fakat ümmet nakletmemiştir. Bu ikisi de katiyetle bâtıldır. Bu, münafıkların dine yönelttikleri en büyük ithamlardandır. Bunu ve benzerlerini ancak, Resûl'ün getirdiklerinin hakikatlerinden habersiz olan, yahut insanların kalpleriyle aklettiklerinden habersiz olan, yahut her ikisinden de habersiz olan kimse zanneder. Zira onun birinciden cahil oluşu, Resûl'ün getirdiklerinin ihtiva ettiği...
[مسألة الخوض في أصول الدين]فأجاب: الحمد لله رب العالمين[أما المسألة الأولى] فقول السائل هل يجوز الخوض فيما تكلم الناس فيه من مسائل في أصول الدين لم ينقل عن سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم فيها كلام أم لا؟ سؤال ورد بحسب ما عهد من الأوضاع المبتدعة الباطلة.فإن المسائل التي هي من أصول الدين _ التي تستحق أن تسمى أصول الدين _ أعني الدين الذي أرسل الله به رسوله، وأنزل به كتابه: لا يجوز أن يقال: لم ينقل عن النبي صلى الله عليه وسلم فيها كلام؛ بل هذا كلام متناقض في نفسه إذ كونها من أصول الدين يوجب أن تكون من أهم أمور الدين؛ وأنها مما يحتاج إليه الدين، ثم نفى نقل الكلام فيها عن الرسول يوجب أحد أمرين:إما أن الرسول أهمل الأمور المهمة التي يحتاج الدين إليها فلم يبينها، أو أنه بينها فلم تنقلها الأمة، وكلا هذين باطل قطعا. وهو من أعظم مطاعن المنافقين في الدين؛ وإنما يظن هذا وأمثاله من هو جاهل بحقائق ما جاء به الرسول، أو جاهل بمايعقله الناس بقلوبهم، أو جاهل بهما جميعا.فإن جهله بالأول: يوجب عدم علمه بما اشتمل عليه ذلك من
Usûlüddîn ve füruu. İkincisine [yani fürua] dair cehli, kişinin ve benzerlerinin akliyyât diye adlandırdığı şeyleri ma‘kûl hakikatlere dâhil etmesine yol açar; oysa onlar cehliyyâttan ibarettir. Her iki husustaki [usûl ve fürû‘] cehli ise, kişinin aslında usûlüddînden olmayan bâtıl meseleleri ve vesileleri usûlüddînden zannetmesine; ayrıca Resûl'ün (s.a.v.) bu hususta inanılması gereken şeyleri beyân etmediği vehmine kapılmasına sebep olur — ki bu, avâmdan bahsetmeksizin, hatta onların mütehassısları dâhil olmak üzere insan taifelerinin başına gelen bir hâldir. Şöyle ki usûlüddîn ya sözle veya söz ve fiil ile inanılması vâcip olan meselelerdir — tevhid, sıfatlar, kader, nübüvvet ve meâd meseleleri gibi — ya da bu meselelerin delilleridir. [Birinci kısma gelince:] İnsanların bu meselelerden bilmeye, itikad etmeye ve tasdiklemeye muhtaç oldukları her şeyi Allah ve Resûlü, mâzereti ortadan kaldıracak şekilde şâfî bir beyân ile beyân etmiştir. Zira bu, Resûl'ün apaçık tebliğ olarak tebliğ ettiği, insanlara açıkladığı en büyük şeylerdendir. Yine bu, Allah'ın kulları üzerinde, kendilerini beyân edip tebliğ eden resuller vasıtasıyla ikāmet ettirdiği hüccetin en büyük kısımlarındandır. Sahâbenin, ardından da tâbiînin Resûl'den lafzı ve mânâlarıyla naklettiği Allah'ın Kitabı ve yine Resûlullah (s.a.v.)'den naklettikleri sünnet olan Hikmet [ki O'nun sünnetidir], bütün bunlar o hususlarda matlubun nihayetini, vâcib ve müstehabın tamamını ihtivâ etmektedir. Hamd, bize kendi aramızdan bir resûl gönderen, bize âyetlerini okuyan, bizi tezkiye eden, bize Kitab ve Hikmet'i öğreten Allah'a mahsustur. O, dîni kemâle erdiren, tamamlayandır.
أصول الدين وفروعه.وجهله بالثاني: يوجب أن يدخل في الحقائق المعقولة ما يسميه هو وأشكاله عقليات؛ وإنما هي جهليات.وجهله بالأمرين: يوجب أن يظن من أصول الدين ما ليس منها من المسائل والوسائل الباطلة، وأن يظن عدم بيان الرسول لما ينبغي أن يعتقد في ذلك كما هو الواقع لطوائف من أصناف الناس: حذاقهم؛ فضلا عن عامتهم.وذلك أن أصول الدين إما أن تكون مسائل يجب اعتقادها قولاً أو قولاً وعملاً كمسائل التوحيد، والصفات، والقدر، والنبوة، والمعاد. أو دلائل هذه المسائل.[أما القسم الأول] : فكل ما يحتاج الناس إلى معرفته، واعتقاده، والتصديق به من هذه المسائل فقد بينه الله ورسوله بيانا شافيا قاطعا للعذر. إذ هذا من أعظم ما بلغه الرسول البلاغ المبين، وبينه للناس، وهو من أعظم ما أقام الله به الحجة على عباده فيه بالرسل الذين بينوه وبلغوه. وكتاب الله الذي نقل الصحابة ثم التابعون عن الرسول لفظه ومعانيه، والحكمة التي هي سنة رسول الله صلى الله عليه وسلم التي نقلوها أيضًا عن الرسول مشتملة من ذلك على غاية المراد، وتمام الواجب، والمستحب.والحمد لله الذي بعث إلينا رسولا من أنفسنا يتلو علينا آياته، ويزكينا، ويعلمنا الكتاب والحكمة. الذي أكمل لنا الدين، وأتم
Üzerimizdeki nimet, bize din olarak İslâm’ı seçmiş olmasıdır ki Kitab’ı her şeyin ayrıntılı bir açıklaması, Müslümanlar için hidâyet, rahmet ve müjde olarak indirmiştir: {مَا كَانَ حَدِيثًا يُفْتَرَى وَلَكِن تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} [Yûsuf 111] – Bu (Kur’an) uydurulmuş bir söz değildir; ancak kendinden öncekileri doğrulayan, her şeyi ayrıntılı olarak açıklayan, iman eden bir kavim için bir hidâyet ve rahmettir. Kitap ve hikmetin bunu beyan etmediğini ancak aklı ve işitmesi noksan olan ve cehennem ehlinin şu sözünden nasibi bulunan kimse zanneder: {لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ} [el-Mülk 10] – “Keşke işitseydik veya aklımızı kullansaydık, alevli ateşin ashabı arasında olmazdık.” Bu durum, felâsifenin, mütekellimînin, ehl-i hadîsin câhillerinin, mütefakkıhenin ve mutasavvıfenin birçoğunda yaygındır.
[İkinci kısma gelince] – Bu usûlî meselelerin delilleridir. Her ne kadar mütekellimîn ve felâsife tâifeleri şeriatın ancak sâdık haber yoluyla delâlet ettiğini, bu delâletin ise haber verenin doğruluğunu bilmeye bağlı olduğunu zannetseler, haber verenin doğruluğunun dayandığı şeyi de saf aklî kavramlar olarak kabul etseler de bunda büyük bir hata etmişler, hatta apaçık bir sapıklığa düşmüşlerdir. Zira onlar, Kitap ve Sünnet’in delâletinin ancak mücerred haber yoluyla olduğunu zannetmişlerdir. Oysa iş, ümmetin selefi ve onların eimmesi olan ilim ve iman ehlince şöyledir: Allah sübhânehû ve teâlâ, buna dair ilimde ihtiyaç duyulan aklî delilleri öyle bir tarzda beyan etmiştir ki bu kimselerden hiçbiri onun kıymetini takdir edemez.
Zikrettikleri şeylerin nihayeti, Kur’an’ın hulâsasını en güzel vech ile getirmiş olmasıdır. Bu, Allah Teâlâ’nın Kitabı’nda zikrettiği temsiller gibidir ki…
علينا النعمة، ورضى لنا بالإسلام دينا الذي أنزل الكتاب تفصيلًا لكل شيء، وهدى ورحمة وبشرى للمسلمين {مَا كَانَ حَدِيثًا يُفْتَرَى وَلَكِن تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} [يوسف: ١١١]وإنما يظن عدم اشتمال الكتاب والحكمة على بيان ذلك من كان ناقصًا في عقله، وسمعه، ومن له نصيب من قول أهل النار الذين قالوا: {لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ} [الملك: ١٠] وإن كان ذلك كثيرًا في كثير من المتفلسفة، والمتكلمة، وجهال أهل الحديث، والمتفقهة، والمتصوفة.[وأما القسم الثاني] : وهو دلائل هذه المسائل الأصولية، فإنه وإن كان يظن طوائف من المتكلمين، والمتفلسفة أن الشرع إنما يدل بطريق الخبر الصادق. فدلالته موقوفة على العلم بصدق المخبر، ويجعلون ما يبنى عليه صدق المخبر معقولات محضة. فقد غلطوا في ذلك غلطا عظيما؛ بل ضلوا ضلالا مبينا في ظنهم: أن دلالة الكتاب والسنة إنما هي بطريق الخبر المجرد؛ بل الأمر ما عليه سلف الأمة وأئمتها أهل العلم والإيمان من أن الله سبحانه وتعالى بين من الأدلة العقلية التي يحتاج إليها في العلم بذلك ما لا يقدر أحد من هؤلاء قدره.ونهاية ما يذكرونه جاء القرآن بخلاصته على أحسن وجه وذلك كالأمثال المضروبة التي يذكرها الله تعالى في كتابه التي
Şöyle buyurdu: {Andolsun ki biz bu Kur’ân’da insanlara her türlü misali verdik} [Zümer 27]. Zira verilen bu misaller, ister tümel kıyas (kıyâs-ı şümûl) ister temsilî kıyas (kıyâs-ı temsîl) olsun, [aklî kıyaslardır]. Buna, onların burhan dedikleri şey de dâhildir ki o da yakînî öncüllerden teşekkül eden tümel kıyastır. Her ne kadar burhan lafzı lügatte bundan daha umûmî ise de –nitekim Allah Teâlâ, Mûsâ’nın iki âyetini iki burhan olarak isimlendirmiştir–. Bunu açıklayan husus şudur: İlâhî ilimde, asıl ile fer‘in eşit olduğu bir temsilî kıyasla istidlâlde bulunmak câiz olmadığı gibi, fertlerinin eşit olduğu bir tümel kıyasla da istidlâl câiz değildir. Zira Allah sübhânehû ve teâlâ, O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O hâlde O’nun başkasına teşbîh edilmesi câiz olmadığı gibi, O’nun ve başkasının fertlerinin eşit olduğu bir küllî kaziyye altına girmesi de câiz değildir. Bu sebeple, mütefelsife ve mütekellimûndan birtakım zümreler ilâhî matlûblarda bu tür kıyasları meslek edindiklerinde, onlarla yakîne ulaşamadılar; bilakis delilleri birbiriyle çelişti ve nihâyetinde delillerinin fesadını veya tekâfünü gördüklerinden hayret ve ıztırâb onlara gālib geldi. Fakat bu konuda, ister temsilî olsun ister şümûlî, ‘kıyâs-ı evlâ’ kullanılır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {En yüce misâl Allah’a aittir} [Nahl 60]. Meselâ: Mümkün veya hâdis için sâbit olan ve hiçbir vechile noksanlık taşımayan her kemâl –ki o, mevcûd için bir kemâl olup ademi gerektirmez– Vâcib-i Kadîm ona daha evlâdır. Ve hiçbir vechile noksanlık taşımayan her kemâlin nev‘i, mahlûk (merbûb, ma‘lûl, müdebbir) için sâbit ise, o bunu ancak Hâlıkından, Rabbi’nden ve Müdebbirinden istifâde etmiştir; O buna ondan daha lâyıktır. Ve her noksanlık ve ayıp –ki nefsinde olup bu kemâlin selbini ihtivâ eder– eğer mahlûkāt ve muhdesâtın birtakım nev‘ilerinden nefyi vâcip ise,
قال فيها: {وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ} [الزمر: ٢٧] فإن الأمثال المضروبة هي [الأقيسة العقلية] سواء كانت قياس شمول، أو قياس تمثيل. ويدخل في ذلك ما يسمونه براهين وهو القياس الشمولي المؤلف من المقدمات اليقينية. وإن كان لفظ البرهان في اللغة أعم من ذلك كما سمى الله آيتي موسى برهانين.ومما يوضح هذا أن العلم الإلهي لا يجوز أن يستدل فيه بقياس تمثيل يستوي فيه الأصل والفرع، ولا بقياس شمولي تستوي أفراده؛ فإن الله سبحانه وتعالى ليس كمثله شيء، فلا يجوز أن يمثل بغيره، ولا يجوز أن يدخل هو وغيره تحت قضية كلية تستوي أفرادها ولهذا لما سلك طوائف من المتفلسفة والمتكلمة مثل هذه الأقيسة في المطالب الإلهية لم يصلوا بها إلى يقين بل تناقضت أدلتهم، وغلب عليهم بعد التناهي الحيرة، والاضطراب؛ لما يرونه من فساد أدلتهم أو تكافئها.ولكن يستعمل في ذلك قياس الأولى سواء كان تمثيلاً أو شمولاً كما قال تعالى: {وَلِلّهِ الْمَثَلُ الأَعْلَىَ} [النحل: ٦٠] مثل أن نعلم أن كل كمال ثبت للممكن، أو المحدث لا نقص فيه بوجه من الوجوه: وهو ما كان كمالا للموجود غير مستلزم للعدم فالواجب القديم أولى به. وكل كمال لا نقص فيه بوجه من الوجوه ثبت نوعه للمخلوق _ المربوب المعلول المدبر فإنما استفاده من خالقه وربه ومدبره فهو أحق به منه. وأن كل نقص وعيب في نفسه وهو ما تضمن سلب هذا الكمال إذا وجب نفيه عن شيء ما من أنواع المخلوقات والمحدثات
Ve mümkinât: Bunların Rabb Tebâreke ve Teâlâ hakkında nefyedilmesi, evleviyet yoluyla vâciptir. O, vücûdî hususlarda her mevcuttan daha evlâdır. Ademî hususlara gelince, mümkin bunlara daha evlâdır ve bunun gibi.
İşte bu tür yollar, selef ve eimmenin bu gibi taleplerde kullandıkları yollardır. Nitekim İmam Ahmed de bunun benzerini kullanmıştır. Ondan önceki ve sonraki İslâm ehlinden imamlar da böyle yapmıştır. Kur'an da tevhid, sıfatlar, meâd ve bunun gibi [usûl-i din] meselelerinin takririnde işte bu tür bir yöntemle gelmiştir.
Buna misal şudur: Yüce Allah meâd haberini verdiğinde (ki meâdın bilgisi, onun imkânının bilgisine tâbidir; zira mümteni olanın varlığı caiz değildir), O (sübhânehu) onun imkânını en mükemmel beyanla açıklamış; bu konuda kelâm erbabından bazı zümrelerin izlediği yolu izlememiştir. Onlar haricî imkânı sırf zihnî imkânla ispat ederler ve şöyle derler: "Bu mümkindir, çünkü varlığı takdir edildiğinde, varlığının takdirinden muhâl bir durum lâzım gelmez." Oysa iş bu önermededir (mukaddime). Nereden bilinir ki, varlığının takdirinden bir muhâl lâzım gelmez? Buradaki muhâl, zâtı itibarıyla muhâl veya gayrı itibarıyla muhâl olarak daha geneldir. Zihnî imkânın hakikati, imtinâın bilinmemesidir. İmtinâın bilinmemesi, haricî imkânın bilinmesini gerektirmez; bilakis şey, zihinde imtinâı bilinmeyen fakat haricî imkânı da bilinmeyen bir durumda kalır. İşte bu, zihnî imkândır.
Allah Sübhânehû ve Teâlâ, meâdın imkânını beyan hususunda bununla yetinmemiştir. Çünkü bir şey, zihnin imtinâını bilmemesi halinde dahi başka bir sebeple mümteni olabilir; haricî imkânın aksine. Çünkü haricî imkân bilindiğinde, onun mümteni olması iptal olur. İnsan...
والممكنات فإنه يجب نفيه عن الرب تبارك وتعالى بطريق الأولى. وأنه أحق بالأمور الوجودية من كل موجود، أما الأمور العدمية فالممكن بها أحق ونحو ذلك.ومثل هذه الطرق هي التي كان يستعملها السلف والأئمة في مثل هذه المطالب، كما استعمل نحوها الإمام أحمد. ومن قبله، وبعده من أئمة أهل الإسلام، وبمثل ذلك جاء القرآن في تقرير [أصول الدين] من مسائل التوحيد والصفات، والمعاد ونحو ذلك.ومثال ذلك أنه سبحانه لما أخبر بالمعاد؛ والعلم به تابع للعلم بإمكانه، فإن الممتنع لا يجوز أن يكون بين سبحانه إمكانه أتم بيان؛ ولم يسلك في ذلك ما يسلكه [طوائف من أهل الكلام] حيث يثبتون الإمكان الخارجي بمجرد الإمكان الذهني، فيقولون: هذا ممكن لأنه لو قدر وجوده لم يلزم من تقدير وجوده محال، فإن الشأن في هذه المقدمة، فمن أين يعلم أنه لا يلزم من تقدير وجوده محال. والمحال هنا أعم من المحال لذاته أو لغيره، والإمكان الذهني حقيقته عدم العلم بالامتناع. وعدم العلم بالامتناع لا يستلزم العلم بالإمكان الخارجي؛ بل يبقى الشيء في الذهن غير معلوم الامتناع. ولا معلوم الإمكان الخارجي وهذا هو الإمكان الذهني.فالله سبحانه وتعالى لم يكتف في بيان إمكان المعاد بهذا. إذ يمكن أن يكون الشي ممتنعا ولو لغيره وإن لم يعلم الذهن امتناعه؛ بخلاف الإمكان الخارجي. فإنه إذا علم بطل أن يكون ممتنعًا. والإنسان
Dış imkânı bilir: Bazen bir şeyin varlığını bilmesiyle, bazen benzerinin varlığını bilmesiyle, bazen de ondan daha üstün bir şeyin varlığını bilmesiyle. Zira bir şeyin varlığı, ondan daha aşağı olanın imkâna ondan daha layık olduğuna delildir. Sonra, bir şeyin mümkün olduğu açıklandığında, Rabbin ona güç yetirmesinin de açıklanması gerekir. Aksi takdirde, Allah'ın buna güç yetirebileceği bilinmezse, sırf imkânını bilmek, onun vuku bulmasının imkânı için yeterli olmaz. İşte Yüce Allah, bütün bunları şu sözüyle beyan etmiştir: "Görmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratan Allah, kendilerinin benzerini yaratmaya kadirdir? Ve onlara, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bir ecel belirlemiştir. Zâlimler ise ancak küfürde diretmektedirler." [el-İsrâ: 99] Yine şu sözü: "Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. O, her şeyi bilen, her şeyi yaratandır." [Yâsin: 81] Şu sözü: "Görmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah, ölüleri diriltmeye kadirdir? Elbette kadirdir. Şüphesiz O, her şeye kadirdir." [el-Ahkâf: 33] Ve şu sözü: "Göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür." [el-Mü'min: 57] Zira akılların bedahetiyle bilinir ki, göklerin ve yerin yaratılması, Âdemoğullarının benzerlerini yaratmaktan daha büyüktür; buna güç yetirmek daha kapsamlıdır; bu daha kolay olanın imkâna ve ona güç yetirmeye daha layık olması gerekir. Yine ilk yaratılışa dayanarak bu konuda şu sözüyle istidlal etmiştir: "O, yaratmayı başlatan, sonra onu yeniden yaratacak olandır. Bu, O'na daha kolaydır." [er-Rûm: 27] Bunun akabinde şöyle buyurmuştur: "Göklerde ve yerde en yüksek sıfat O'nundur." [er-Rûm: 27] Ve şöyle buyurmuştur: "Eğer dirilişten şüphe ediyorsanız, şüphesiz sizi topraktan yarattık." [el-Hac: 5]
يعلم الإمكان الخارجي: تارة بعلمه بوجود الشيء، وتارة بعلمه بوجود نظيره، وتارة بعلمه بوجود ما هو أبلغ منه، فإن وجود الشئ دليل على أن ما هو دونه أولى بالإمكان منه.ثم إنه إذا بين كون الشيء ممكنا فلا بد من بيان قدرة الرب عليه، وإلا فمجرد العلم بإمكانه لا يكفي في إمكان وقوعه إن لم تعلم قدرة الرب على ذلك.فبين سبحانه هذا كله بمثل قوله: {أَوَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّ اللهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ قَادِرٌ عَلَى أَن يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ أَجَلاً لَاّ رَيْبَ فِيهِ فَأَبَى الظَّالِمُونَ إَلَاّ كُفُورًا} [الإسراء: ٩٩] وقوله: {أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُم بَلَى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ} وقوله: {أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى بَلَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} [الأحقاف: ٣٣] وقوله: {لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ} [غافر: ٥٧] فإنه من المعلوم ببداهة العقول أن خلق السموات والأرض أعظم من خلق أمثال بني آدم، والقدرة عليه أبلغ، وأن هذا الأيسر أولى بالإمكان، والقدرة من ذلك.وكذلك استدلالة على ذلك بالنشأة الأولى في مثل قوله: {وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ} [الروم: ٢٧] ولهذا قال بعد ذلك: {وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} [الروم: ٢٧] وقال: {إِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن تُرَابٍ} الآية [الحج: ٥] .
Keza onun (kâfirin) şu kavlinde zikrettiği de böyledir: “Ve o, kendisinin yaratılışını unutarak Bize bir misal getirdi: ‘Çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ dedi. De ki: ‘Onları ilk defa kim yaratmışsa O diriltecek.’” (Yâsîn, 78-79) âyetleri. Zira Allah Teâlâ’nın: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” (Yâsîn, 78) kavli, iki öncülünden biri açıklığı sebebiyle hazfedilmiş, diğeri ise kendisiyle birlikte delili de getirilen küllî menfî (salibe-i külliye) bir kıyastır ki o delil, zikrettiği o temsilî anlatımdır: “Ve o, kendisinin yaratılışını unutarak Bize bir misal getirdi: ‘Çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ dedi.” (Yâsîn, 78). Bu, nefyi tazammun eden inkârî bir istifhamdır; yani: “Çürümüş kemikleri hiç kimse diriltemez.” Zira onca kemiklerin çürümüş olması, onların hayatın temelini teşkil eden hararet ve rutûbetin aksine, kuruluk ve soğukluk hâline gelmeleri; parçalarının dağılması, başka şeylere karışması ve bunun gibi şüpheler sebebiyle dirilmelerine mânidir. Takdiri şöyledir: “Bu kemikler çürümüştür; çürümüş kemikleri hiç kimse diriltemez; o hâlde onları hiç kimse diriltemez.” Lâkin bu menfî (salibe) yalandır ve mefhûmu dirilmenin imkânsızlığını ifade eder. Cenâb-ı Hak ise bunun imkânını, bundan daha uzak olan bir şeyin imkânını ve buna kâdir olduğunu beyan etmek suretiyle çeşitli yönlerden açıklamış ve şöyle buyurmuştur: “Onları ilk defa yaratmış olan (Allah) diriltecektir.” (Yâsîn, 79) O, onları ilk defa topraktan yaratmıştır. Sonra yine buyurmuştur ki: “O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.” (Yâsîn, 79) Bu, O’nun dağılan ve başkalaşan parçaları bildiğini açıklamak içindir. Ardından: “O, sizin için yeşil ağaçtan bir ateş çıkarandır.” (Yâsîn, 80) buyurmuş; böylece soğuk ve yaş olandan sıcak ve kuru olan ateşi çıkardığını beyan etmiştir ki bu, karşıtlık itibarıyla daha ileri bir mertebededir; zira sıcaklıkla rutûbetin bir araya gelmesi, sıcaklıkla kuruluğun bir araya gelmesinden daha kolaydır; çünkü rutûbet, kuruluğun kabul etmediği türden bir infiâli kabul eder.
وكذلك ما ذكره في قوله: {وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ} [يس: ٧٨، ٧٩] الآيات. فإن قوله تعالى: {مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ} [يس: ٧٨] قياس حذفت إحدى مقدمتيه لظهورها والأخرى سالبة كلية قرن معها دليلها وهو المثل المضروب الذي ذكره بقوله: {وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ} [يس: ٧٨] وهذا استفهام إنكار متضمن للنفي: أي لا أحد يحي العظام وهي رميم. فإن كونها رميما يمنع عنده إحياءها لمصيرها إلى حال اليبس والبرودة المنافية للحياة التي مبناها على الحرارة والرطوبة، ولتفرق أجزائها، واختلاطها بغيرها ولنحو ذلك من الشبهات. والتقدير هذه العظام رميم ولا أحد يحي العظام وهي رميم، فلا أحد يحييها؛ ولكن هذه السالبة كاذبة ومضمونها امتناع الأحياء.وبين سبحانه إمكانه من وجوه ببيان إنكان ما هو أبعد من ذلك وقدرته عليه، فقال: {يُحْيِيهَا الَّذِي أَنشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ} [يس: ٧٩] وقد أنشأها من التراب ثم قال: {وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ} [يس: ٧٩] ليبين علمه بما تفرق من الأجزاء واستحال.ثم قال: {الَّذِي جَعَلَ لَكُم مِّنَ الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ نَارًا} [يس: ٨٠] فبين أنه أخرج النار الحارة اليابسة من البارد الرطب، وذلك أبلغ في المنافاة لأن اجتماع الحرارة والرطوبة أيسر من اجتماع الحرارة واليبوسة؛ فالرطوبة تقبل من الانفعال مالا تقبله اليبوسة.
Sonra şöyle buyurdu: {Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir?} [Yasin Sûresi, 81]. Bu, bedîhî olarak bilinen bir mukaddimedir; bundan dolayı bu âyette, söz konusu hususun muhatap nezdinde yerleşik ve bilinen olduğunu gösteren takrîrî bir istifham kullanılmıştır. Nitekim Allah Sübhânehû şöyle buyurmuştur: {Onlar sana herhangi bir misal getirmezler ki, biz sana hakkı ve en güzel yorumu getirmiş olmayalım} [Furkân Sûresi, 33]. Ardından genel kudretini şu sözüyle beyan etmiştir: {O'nun emri, bir şeyi dilediği zaman ona 'Ol!' demektir; o da hemen oluverir} [Yasin Sûresi, 82]. Kur'an'ın bu ve diğer yerlerinde, dinî maksatlara dair kat‘î delillerin açıklanması ve sırlar bulunmaktadır ki bunların açıklanmasının yeri burası değildir. Maksat sadece uyarıda bulunmaktır. Keza Allah Sübhânehû'nun kendisini tenzih ve takdis etmek üzere kullandığı ifadeler, O'na isnat ettikleri velâdet (doğurma) ile ilgilidir –ister onu hissî ister aklî olarak adlandırsınlar–; nitekim Nasârâ'nın, Kelime'nin (ki onu O'ndan sadır olan oğul cevheri olarak kabul ederler) tevellüdünü iddia etmeleri gibi; ve Sâbiî filozofların, on aklın ve dokuz felekî nefsin tevellüdünü iddia etmeleri gibi –ki bunların cevher mi yoksa araz mı olduğu hususunda ihtilaf halindedirler–. Hatta onlar, akılları erkekler, nefisleri de dişiler mertebesinde kabul eder; bunları kendilerinin babaları, anneleri, ilâhları ve yakın rableri olarak görürler. Nefisler hakkındaki bilgileri, iradî hareketi gösteren döngüsel hareketin varlığından dolayı daha açıktır ki bu da muharrik nefsi gösterir. Ancak çoğu, felekî nefsi kendi başına kaim bir cevher değil, bir araz olarak kabul eder. Bu durum, kendisine oğullar ve kızlar isnat eden Arap müşriklerinin ve diğerlerinin sözüne benzemektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa onları O yaratmıştır. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar uydurdular. O, onların nitelendirdiği şeylerden münezzeh ve yücedir.} [En‘âm Sûresi, 100] Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {Dikkat edin, onlar iftiralarından dolayı muhakkak şöyle derler...
ثم قال: {أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُم} [يس: ٨١] وهذه مقدمة معلومة بالبديهة، ولهذا جاء فيها باستفهام التقرير الدال على أن ذلك مستقر معلوم عند المخاطب كما قال سبحانه: {وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيرًا} [الفرقان: ٣٣] ثم بين قدرته العامة بقوله: {إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ} [يس: ٨٢] .وفي هذا الموضع وغيره من القرآن من الأسرار، وبيان الأدلة القطعية على المطالب الدينية ما ليس هذاموضعه، وإنما الغرض التنبيه.وكذلك ما استعمله سبحانه في تنزيهه وتقديسه عما أضافوه إليه من الولادة سواء سموها حسية أو عقلية كما تزعمه النصارى من تولد الكلمة التي جعلوها جوهر الابن منه، وكما تزعمه الفلاسفة الصابئون من تولد العقول العشرة، والنفوس الفلكية التسعة: التي هم مضطربون فيها هل هي جواهر أو أعراض؟ وقد يجعلون العقول بمنزلة الذكور، والنفوس بمنزلة الإناث، ويجعلون ذلك آباءهم، وأمهاتهم، وآلهتهم وأربابهم القريبة، وعلمهم بالنفوس أظهر لوجود الحركة الدورية الدالة على الحركة الإرادية الدالة على النفس المحركة؛ لكن أكثرهم يجعلون النفس الفلكية عرضا لا جوهرا قائما بنفسه، وذلك شبيه بقول مشركي العرب وغيرهم: الذين جعلوا له بنين وبنات. قال تعالى: {وَجَعَلُواْ لِلّهِ شُرَكَاء الْجِنَّ وَخَلَقَهُمْ وَخَرَقُواْ لَهُ بَنِينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ عِلْمٍ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يَصِفُونَ} [الأنعام: ١٠٠] وقال تعالى: {أَلَا إِنَّهُم مِّنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ
…‘'Allah doğurdu' derler; hiç şüphesiz onlar yalancıdır’ [es-Sâffât 151-152]. Onlar meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylerlerdi; tıpkı şunların akılların yahut akıllar ve nefislerin [melekler olduğunu] ve bunların Allah'tan türediğini (tevellüd) iddia etmeleri gibi. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Bir de onlar Allah'a kızlar isnad ediyorlar. O, bundan münezzehtir. Beğendikleri ise kendilerinindir. Onlardan birine dişi (bir çocuk) müjdelendiğinde, içi öfkeyle dolu olarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen müjdenin utancından kavminden gizlenir; onu aşağılık bir halde tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Dikkat edin, verdikleri hüküm ne kötüdür! Ahirete inanmayanlar için kötü sıfat vardır. En yüce sıfat ise Allah'ındır. O, Azîz'dir, Hakîm'dir’ [en-Nahl 57-60]; ta ki şu âyete kadar: ‘Kendilerinin hoşlanmadıkları şeyi Allah'a isnad ediyorlar. Dilleri de kendilerine iyi sonucun (el-husnâ) ait olduğuna dair yalan söylüyor. Hiç şüphe yok ki ateş onlarındır ve onlar (ateşte) ihmal edilip bırakılacaklardır’ [en-Nahl 62]. Yine Allah Teâlâ buyurdu: ‘Yoksa O, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de oğulları size mi seçip ayırdı? Hâlbuki onlardan birine, Rahman'a isnad ettiği (kız çocuğu) müjdelendiğinde, içi öfkeyle dolu olarak yüzü simsiyah kesilir. Süs içinde yetiştirilen, tartışmada ise (varlığını) açıkça ortaya koyamayan birini mi (Allah'a isnad ediyorlar)? Onlar, Rahman'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına mı şahit oldular? Şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir’ [ez-Zuhruf 16-19]. Yine Allah Teâlâ buyurdu: ‘Söyleyin bakalım: Lât, Uzzâ ve üçüncüleri olan Menât hakkında… Erkek size, dişi O'na mı? İşte o zaman bu haksız (dîzâ) bir taksim olur’ [en-Necm 19-22]; yani adaletsiz bir taksim. Kur'an'da bunun gibi daha pek çok âyet vardır. Allah Sübhânallah, Rabb'lerinin, Hâlık'ın, sizlerin hoşlanmadığınız noksan şeylerden tenzih edilmeye sizden daha layık olduğunu beyan buyurmuştur. Siz kendiniz için hoşlanmadığınız bir şeyi nasıl olur da O'na isnad edersiniz?! Onun size izafetinden (nisbet edilmesinden) ise utanır, gizlenirsiniz; üstelik bu (o noksanlığın size nisbeti) kaçınılmaz bir gerçekliktir. Siz, O'nu bundan tenzih etmez, (bu noksanlığı) O'ndan nefyetmezsiniz. Hâlbuki O, hoşlanılmayan, noksanlık ifade eden şeylerin nefyedilmesine sizden daha layıktır. Aynı şekilde tevhid hakkındaki (şu) kavlinde de (durum böyledir): ‘Size kendi nefislerinizden bir misal getirdi: Size rızık olarak verdiklerimizde, ellerinizin altında bulunan (köleleriniz)den hiç, orada eşit olup (onları) kendinizden korktuğunuz gibi korktuğunuz ortaklarınız var mı?’…
وَلَدَ اللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} [الصافات: ١٥١، ١٥٢] وكانوا يقولون الملائكة بنات الله كما يزعم هؤلاء أن العقول، أو العقول والنفوس [هي الملائكة] وهي متولدة عن الله فقال الله تعالى: {وَيَجْعَلُونَ لِلّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُم مَّا يَشْتَهُونَ وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالأُنثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ يَتَوَارَى مِنَ الْقَوْمِ مِن سُوءِ مَا بُشِّرَ بِهِ أَيُمْسِكُهُ عَلَى هُونٍ أَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِ أَلَا سَاء مَا يَحْكُمُونَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِ وَلِلّهِ الْمَثَلُ الأَعْلَىَ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} [النحل: ٥٧: ٦٠] إلى قوله: {وَيَجْعَلُونَ لِلّهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ أَنَّ لَهُمُ الْحُسْنَى لَا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ الْنَّارَ وَأَنَّهُم مُّفْرَطُونَ} [النحل: ٦٢] وقال تعالى: {أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُم بِالْبَنِينَ وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ أَوَمَن يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِناثًا أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ} [الزخرف: ١٦: ١٩] وقال تعالى: {أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّى وَمَنَاةَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْأُنثَى تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى} [النجم: ١٩: ٢٢] أي جائرة وغير ذلك في القرآن.فبين سبحانه أن الرب الخالق أولى بأن ينزه عن الأمور الناقصة منكم فيكف تجعلون له ما تكرهون أن يكون لكم؟ ! وتستخفون من إضافته إليكم مع أنه واقع لا محالة، ولا تنزهونه عن ذلك، وتنفونه عنه، وهو أحق بنفي المكروهات المنقصات منكم.وكذلك قوله في التوحيد: {ضَرَبَ لَكُم مَّثَلًا مِنْ أَنفُسِكُمْ هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن شُرَكَاء فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنتُمْ فِيهِ سَوَاء تَخَافُونَهُمْ
'Kendinizden korkmanız gibi' (Rûm, 28) yani birbirinizden korkmanız gibi; nitekim Yüce Allah'ın 'Sonra siz, işte birbirinizi öldürüyorsunuz' (Bakara, 85), 'İşittikleri zaman, mü'min erkekler ve mü'min kadınlar kendiliklerinden (birbirleri hakkında) iyi zan beslemeli değil miydiler?' (Nûr, 12), 'Birbirinizi ayıplamayın' (Hucurât, 11), 'Haydi tevbe edin; nefislerinizi öldürün' (Bakara, 54) ve 'Birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın' (Bakara, 84) kavlinden 'Sonra siz, işte birbirinizi öldürüyorsunuz' (Bakara, 85) kavline kadar olan âyetlerde olduğu gibi. Bütün bunlarda murat aynı türdendir. Böylece Allah Teâlâ, mahlûkun, mâlik olduğu şeyin kendine ortak olamayacağını, öyle ki mâlik olduğu şeyden, denginden korktuğu gibi korkmayacağını beyan buyurmuştur. Bilakis siz, mâlikiniz olduğu şeyin size denk olmasına razı olmazsınız. Öyleyse benim mahlûkum ve memlûkum olanı bana ortak kılmanıza nasıl razı olursunuz? O da benim çağrıldığım ve ibadet edildiğim gibi çağrılır ve ibadet edilir; nitekim onlar telbiyelerinde: 'Lebbeyk, senin hiçbir ortağın yoktur, ancak senin olan bir ortak müstesnâ; sen ona ve onun mâlik olduğuna mâliksin' derlerdi. Bu, son derece geniş ve büyük bir konudur; burası onun yeri değildir. Maksat ancak şuna dikkat çekmektir: Kur'an'da ve umumiyetle nebevî hikmette, usûlü'd-dîn olmayı hak eden meseleler ve deliller itibarıyla dinin esasları (usûlü'd-dîn) mevcuttur. Bazı kimselerin bu isimlendirmenin içine batıl olan şeyleri dâhil etmelerine gelince, işte o, usûlü'd-dînden değildir; her ne kadar onlar, meselâ [sıfatların nefyi], kader ve benzeri meseleler gibi fâsid [meseleleri] ve [delilleri] bu kapsama soksalar da. Keza [âlemin hudûsuna, cisimlerde kâim olan sıfatlar olan a'râzın hudûsundan hareketle istidlâlde bulunmak] –ki bu a'râz ister ekvân olsun ister başka şeyler– ve bu delil için gerekli olan mukaddimâtın takriri: sıfatlar olan [a'râzın] isbâtından ibarettir.
كَخِيفَتِكُمْ أَنفُسَكُمْ} [الروم: ٢٨] أي كخيفة بعضكم بعضا كما في قوله: {ثُمَّ أَنتُمْ هَؤُلاء تَقْتُلُونَ أَنفُسَكُمْ} [البقرة: ٨٥] وفي قوله: {لَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنفُسِهِمْ خَيْرًا} [النور: ١٢] وفي قوله: {وَلَا تَلْمِزُوا أَنفُسَكُمْ} [الحجرات: ١١] وفي قوله: {فَتُوبُواْ إِلَى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ} [البقرة: ٥٤] وفي قوله: {وَلَا تُخْرِجُونَ أَنفُسَكُم مِّن دِيَارِكُمْ} [البقرة: ٨٤] إلى قوله: {ثُمَّ أَنتُمْ هَؤُلاء تَقْتُلُونَ أَنفُسَكُمْ} [البقرة: ٨٥] فإن المراد في هذا كله من نوع واحد. فبين سبحانه أن المخلوق لا يكون مملوكه شريكه فيما له حتى يخاف مملوكه كما يخاف نظيره، بل تمتنعون أن يكون المملوك لكم نظيرًا، فكيف ترضون لي أن تجعلوا ما هو مخلوقي ومملوكي شريكًا لي: يدعى ويعبد كما أدعى وأعبد كما كانوا يقولون في تلبيتهم لبيك لا شريك لك إلا شريك هو لك تملكه وما ملك وهذا باب واسع عظيم جدًا ليس هذا موضعه.وإنما الغرض التنبيه على أن في القرآن، والحكمة النبوية عامة أصول الدين من المسائل والدلائل التي تستحق أن تكون أصول الدين. وأماما يدخله بعض الناس في هذا المسمى من الباطل فليس ذلك من أصول الدين؛ وإن أدخله فيه مثل [المسائل] [والدلائل] الفاسدة: مثل نفي الصفات، والقدر، ونحو ذلك من المسائل.ومثل [الاستدلال] على حدوث العالم بحدوث [الإعراض] التي هي صفات الأجسام القائمة بها: إما الأكوان، وإما غيرها، وتقرير المقدمات التي يحتاج إليها هذا الدليل: من إثبات [الأعراض] التي هي الصفات
Evvelâ: Ya [bazılarının] -hareket, sükûn, içtimâ ve iftirâk olan ekvân gibi- ispatı [ve onların hâdis olduğunun ispatı]; sâniyen: kümûndan sonra zuhurlarının iptali ile onların bir mahalden diğerine intikallerinin iptali; sonra sâlisen: [cismin hâlî kalmasının imkânsızlığının] ispatı; ister a'râz cinslerinin her birinden: cismin onları kabule elverişli olduğu ve bir şeyi kabul edenin ondan ve zıddından hâlî olmayacağı ispat edilerek; ister ekvândan (hâlî olmasının imkânsızlığı); ve râbi'an: [evveli olmayan hâdiselerin imtinaının] ispatı. Bu ise iki mukaddimeye dayanır: [Birincisi:] cismin sıfatlar olan [a'râzdan] hâlî olmadığı; [İkincisi:] sıfatlar (ki a'râzdır) kendisinden ayrılmayan şeyin hâdis olduğu, zira a'râz olan sıfatlar ancak hâdis olurlar. Bazen bunu ekvân gibi a'râzdan olan bazı sıfatlarda farz ederler; hâdiselerin cinsinden hâlî olmayan şey hâdistir, çünkü nihayetsiz hâdiseler muhaldir. İşte bu yöntem öyledir ki, Muhammed (s.a.v.)'in insanları Hâlık'ı ve nebilerinin nübüvvetini ikrar etmeye bu yöntemle davet etmediği zaruretle bilinir. İşte bu sebeple Eş‘arî ve diğerleri gibi [kelâm ehlinin] mahirleri, bunun resullerin ve tâbilerinin yöntemi, ne de ümmetin selefinin ve imamlarının yöntemi olmadığını itiraf etmişler ve onlar nezdinde bunun haram olduğunu zikretmişlerdir. Bilakis muhakkikler onun bâtıl bir yöntem olduğu ve mukaddimelerinde, iddia edilenin mutlak olarak sübûtunu engelleyen tafsil ve taksim bulunduğu görüşündedir. Bu sebeple, dininin usûlünde buna dayanan kimseyi görürsün ki, iki şeyden biri onun için lâzım olur: Ya zayıflığını fark eder ve onu âlemin kıdemini söyleyenlerin delilleriyle karşılaştırır da deliller onun nezdinde denkleşir, ya da bazen bunu bazen onu tercîh eder. Nitekim onlardan bazı taifelerin hâli böyledir.
أولا. أو إثبات [بعضها] كالأكوان التي هي الحركة، والسكون، والإجتماع، والافتراق، [وإثبات حدوثها] ثانيا بإبطال ظهورها بعد الكمون وإبطال انتقالها من محل إلى محل ثم إثبات [امتناع خلو الجسم] ثالثا؛ إما عن كل جنس من أجناس الأعراض: بإثبات أن الجسم قابل لها، وإن القابل للشيء لا يخلو عنه، وعن ضده؛ وإما عن الأكوان وإثبات [امتناع حوادث لا أول لها] رابعا، وهو مبني على مقدمتين:[إحداهما] : إن الجسم لا يخلو عن [الأعراض] التي هي الصفات. [والثانية] : أن ما لا يخلو عن [الصفات] التي هي الأعراض فهو محدث لأن الصفات التي هي الأعراض لا تكون إلا محدثة، وقد يفرضون ذلك في بعض الصفات التي هي الأعراض كالأكوان، وما لا يخلو عن جنس الحوادث فهو حادث لامتناع حوادث لا تتناهى.فهذه الطريقة مما يعلم بالاضطرار أن محمد صلى الله عليه وسلم لم يدع الناس بها إلى الإقرار بالخالق ونبوة أنبيائه ولهذا قد اعترف حذاق [أهل الكلام] كالأشعري وغيره بأنها ليست طريقة الرسل وأتباعهم، ولا سلف الأمة وأئمتها، وذكروا أنها محرمة عندهم.بل المحققون على أنها طريقة باطلة، وأن مقدماتها فيها تفصيل وتقسيم يمنع ثبوت المدعي بها مطلقا. ولهذا تجد من اعتمد عليها في أصول دينه فأحد الأمرين له لازم؛ إما أن يطلع على ضعفها ويقابل بينها وبين أدلة القائلين يقدم العالم فتتكافأ عنده الأدلة، أو يرجح هذا تارة وهذا تارة. كما هو حال طوائف منهم.
Yahut bu delil için şer‘ ve akılda fesadı malum olan gerekli sonuçlara (lâzımlara) bağlanılmıştır; nitekim Cehmî bu delil sebebiyle cennet ve cehennemin fenâ bulacağını, Ebü’l-Hüzeyl ise cennet ehlinin hareketlerinin kesileceğini iltizam etmiştir. Yine bir topluluk, Eş‘arî ve diğerleri gibi, bu delil için suyun, havanın ve ateşin tat, renk ve koku gibi niteliklere sahip olduğunu iltizam etmiştir. Başka bir topluluk da bu delil ve başka deliller sebebiyle tat, renk ve benzeri bütün a‘râzın hiçbir şekilde bekâsının caiz olmadığını iltizam etmiştir. Çünkü onlar, Allah’a sıfatlar ispat ederken cisimlerin hadis oluşuna sıfatlarıyla istidlal etmeleri üzerine kendilerine yöneltilen itirazı (nakzı) cevaplamak ihtiyacı duymuşlardır. Şöyle ki: ‘Cisimlerin sıfatları a‘râzdır, yani sonradan ortaya çıkar ve yok olur, hiçbir şekilde bâkî kalmaz. Allah’ın sıfatları ise bâkîdir’ demişlerdir. Âdemoğullarının akıl sahibi çoğunluğu ise: ‘Bu, his ile bilinen (ma‘lûm) şeye aykırıdır’ demiştir. Mu‘tezile ve diğer kelâmcılardan bazı gruplar da bu delil sebebiyle Rabbin sıfatlarını mutlak olarak nefyetmeyi yahut bir kısmını nefyetmeyi iltizam etmişlerdir. Çünkü onlara göre bu şeylerin hadis oluşuna delâlet eden şey, onlarda sıfatların bulunmasıdır; delilin ise (her yerde) geçerli olması gerekir. Ayrıca kendisinde kâim sıfat bulunan her şeyin hadis olduğunu iltizam etmişlerdir ki bu da son derece fesat ve sapkınlıktır. Bu sebeple Kur’an’ın yaratılmışlığı (halku’l-Kur’ân), âhirette Allah’ın görülmesini (rü’yetullah) inkâr, O’nun arşına yüksekliğini (ulüvv) inkâr gibi görüşleri benimsemişlerdir. İşte bunlar, Mu‘tezile ve onlara tabi olanların, dinlerinin aslı haline getirdikleri bu delilin öncüllerini (mukaddimelerini) geçerli kılmak için iltizam ettikleri lâzımların benzerleridir. İşte bunlar, bu kimselerin usûlüddîn diye adlandırdıkları şeylerin içine girmektedir; ancak gerçekte Allah’ın kullarına şer‘ kıldığı dinin aslından (usûlüddînden) değildir.
وإما أن يلتزم لأجلها لوازم معلومة الفساد في الشرع والعقل؛ كما التزم جهم لأجلها فناء الجنة والنار، والتزم أبو الهذيل لأجلها انقطاع حركات أهل الجنة. والتزم قوم لاجلها كالأشعري وغيره أن الماء والهواء والنار له طعم ولون وريح ونحو ذلك. والتزم قوم لأجلها، وأجل غيرها: أن جميع [الأعراض] كالطعم واللون وغيرهما لا يجوز بقاؤها بحال لأنهم احتاجوا إلى جواب النقض الوارد عليهم لما أثبتوا الصفات لله مع الاستدلال على حدوث الأجسام بصفاتها. فقالوا: صفات [الأجسام] أعراض أي أنها تعرض وتزول فلا تبقى بحال بخلاف صفات الله فإنها باقية. وأما جمهور عقلاء بني آدم فقالوا: هذه مخالفة للمعلوم بالحس.والتزم طوائف من أهل الكلام من المعتزلة وغيرهم لأجلها نفى صفات الرب مطلقًا، أو نفي بعضها لأن الدال عندهم على حدوث هذه الأشياء هو قيام الصفات بها والدليل يجب طرده. والتزموا حدوث كل موصوف بصفة قائمة به وهو أيضا في غاية الفساد والضلال. ولهذا التزموا القول بخلق القرآن، وإنكار رؤية الله في الآخرة، وعلوه على عرشه. إلى أمثال ذلك من اللوازم التي التزمها من طرد مقدمات هذه الحجة التي جعلها المعتزلة، ومن اتبعهم أصل دينهم.فهذه داخلة فيما سماه هؤلاء أصول الدين؛ ولكن ليست في الحقيقة من أصول الدين الذي شرعه الله لعباده.
Allah’ın, “Yoksa onlar için, Allah’ın izin vermediği bir dini kendilerine meşru kılan ortaklar mı vardır?” [Şûrâ 42/21] buyurduğu dine gelince, işte o dinin kendine göre asılları ve füruu vardır. “Usûl-i din” tabirini kullananların örfünde bu ismin müsemmâsının, vaz‘ ve ıstılah farklılıklarından kaynaklanan iştirâk sebebiyle mücmel ve mübhem olduğu bilinince, Allah katında, Resûlü katında ve mü’min kulları katında usûl-i din olan şeyin Resûlullah’tan (s.a.v.) miras alındığı ortaya çıkar. Allah’ın izin vermediği bir dini meşru kılana gelince, onu gerektiren asılların Nebî’den (s.a.v.) nakledilmiş olması caiz değildir; çünkü o bâtıldır ve bâtılın melzumu da bâtıldır; nitekim hakkın lâzımı da haktır. Bu taksim, ayrıca Selef’in ve imamların kelâmı ve ehlini zemmetmelerindeki maksadı da açıklar; zira bu zem, fâsid delillerle istidlâl edenleri yahut bâtıl makaleler üzerine istidlâl yapanları kapsar. Hüküm ve delil olarak Allah’ın izin verdiği hakkı söyleyen kimse ise ilim ve iman ehlindendir. Allah hakkı söyler ve O, doğru yola hidâyet eder. Bir ıstılah ehliyle, kendi ıstılahları ve dilleriyle hitap etmeye gelince —Rum, Fars, Türk gibi Arap olmayan kavimlerle kendi dilleri ve örfleri üzere konuşmak gibi— buna ihtiyaç duyulduğunda ve mânalar sahih olduğunda mekruh değildir; aksine ihtiyaç halinde câiz ve güzeldir. İmamlar bunu ancak ihtiyaç olmadığında mekruh görmüşlerdir. İşte bu sebeple Nebî (s.a.v.), Habeşistan’da doğduğu ve babası oraya hicret edenlerden olduğu için küçük yaştaki Ümmü Hâlid bint Hâlid b. Saîd b. el-Âs’a: “Ey Ümmü Hâlid! Bu sena (güzeldir)” demiş; sena, Habeş dilinde “güzel” demektir. Çünkü o…
وأما الدين الذي قال الله فيه: {أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ} [الشورى: ٢١] فذاك له أصول وفروع بحسبه.وإذا عرف أن مسمى أصول الدين في عرف الناطقين بهذا الإسم فيه إجمال وإبهام لما فيه من الاشتراك بحسب الأوضاع والاصطلاحات تبين أن الذي هو عند الله، ورسوله، وعباده المؤمنين أصول الدين؛ فهو موروث عن الرسول. وأما من شرع دينا لم يأذن به الله فمعلوم أن أصوله المستلزمة له لا يجوز أن تكون منقولة عن النبي صلى الله عليه وسلم إذ هو باطل، وملزوم الباطل باطل كما أن لازم الحق حق.وهذا التقسيم ينبه أيضا على مراد السلف، والأئمة بذم الكلام وأهله؛ إذ ذلك يتناول لمن استدل بالأدلة الفاسدة، أو استدل على المقالات الباطلة. فأما من قال الحق الذي أذن الله فيه حكما ودليلا فهو من أهل العلم والإيمان والله يقول الحق وهو يهدي السبيل.وأما مخاطبة أهل اصطلاح باصطلاحهم ولغتهم فليس بمكروه إذا احتيج إلى ذلك وكانت المعاني صحيحة كمخاطبة العجم: من الروم، والفرس، والترك بلغتهم وعرفهم. فإن هذا جائز حسن للحاجة.وإنما كرهه الأئمة إذا لم يحتج إليه، ولهذا قال النبي صلى الله عليه وسلم لأم خالد بنت خالد بن سعيد بن العاص وكانت صغيرة ولدت بأرض الحبشة، لأن أباها كان من المهاجرين إليها فقال لها " يا أم خالد هذا سنا " والسنا بلسان الحبشة الحسن. لأنها
Bu dile mensuptu. Aynı şekilde Kur’an’ı ve hadisi, anlamını tercüme yoluyla kendisine anlatmaya ihtiyaç duyana tercüme eder; yine Müslüman, diğer milletlerin kitaplarından ve sözlerinden ihtiyaç duyduğunu kendi dilleriyle okur ve bunları Arapçaya tercüme eder. Nitekim Nebî (s.a.v.), Zeyd b. Sâbit’e (r.a.) Yahudilerin yazısını öğrenmesini emretmişti; zira O, Yahudiler hakkında emniyette olmadığından, Zeyd kendisine okusun ve onun için yazsın diye böyle yapmıştı. Böylece Selef ve eimme, sırf içinde cevher, araz, cisim gibi sonradan türetilmiş ıstılahlar bulunuyor diye bu tür sözleri mekruh görmemişlerdir; bilakis, onların bu ifadelerle dile getirdikleri mânaların, deliller ve hükümler bakımından zemmedilmiş bâtılı ihtiva etmesi ve bu lafızların nefy ile isbat noktasında mücmel mânalar taşıması sebebiyle yasaklanması gerekli olduğu için mekruh görmüşlerdir. Nitekim İmam Ahmed, bid‘at ehlinin vasfında şöyle demiştir: “Onlar Kitap hakkında ihtilâf edenler, Kitap’a muhalefet edenler ve Kitap’a muhalefette ittifak eden kimselerdir. Müteşâbih sözler söylerler ve müteşâbih olan konuştukları şeylerle halkın câhillerini aldatırlar.” Buna göre, bu tür ifadelerle kastettikleri mânaları bilip bunları Kitap ve Sünnet ile tarttığında, öyle ki Kitap ve Sünnet’in isbat ettiği hakk isbat edilir, Kitap ve Sünnet’in nefyettiği bâtıl nefyedilirse, işte hak budur; hevâ ehlinin, bu lafızları nefy ve isbat cihetinden vesileler ve meseleler bağlamında, sırat-ı müstakim olan tafsil ve taksimi beyan etmeksizin kullanma yolundan farklı olarak. Bu da şüphe vesilelerindendir. Zira Resûlullah (s.a.v.)’in sözünde ve hiç kimsede...
كانت من أهل هذه اللغة. وكذلك يترجم القرآن، والحديث لمن يحتاج إلى تفهيمه إياه بالترجمة، وكذلك يقرأ المسلم ما يحتاج إليه من كتب الأمم، وكلامهم بلغتهم، ويترجمها بالعربية. كما أمر النبي صلى الله عليه وسلم زيد بن ثابت أن يتعلم كتاب اليهود ليقرأ له، ويكتب له ذلك حيث لم يأمن من اليهود عليه.فالسلف والأئمة لم يكرهوا الكلام لمجرد ما فيه من الاصطلاحات المولدة كلفظ [الجوهر] و [العرض] و [الجسم] وغير ذلك؛ بل لأن المعاني التي يعبرون عنها بهذه العبارات فيها من الباطل المذموم في الأدلة والأحكام ما يجب النهي عنه لاشتمال هذه الألفاظ على معاني مجملة في النفي والإثبات. كما قال الإمام أحمد في وصفه لأهل البدع فقال: هم مختلفون في الكتاب، مخالفون للكتاب، متفقون على مخالفة الكتاب، يتكلمون بالمتشابه من الكلام، ويلبسون على جهال الناس بما يتكلمون به من المتشابه.فإذا عرفت المعاني التي يقصدونها بأمثال هذه العبارات، ووزنت بالكتاب والسنة، بحيث يثبت الحق الذي أثبته الكتاب والسنة، وينفي الباطل الذي نفاه الكتاب والسنة كان ذلك هو الحق؛ بخلاف ما سلكه أهل الأهواء من التكلم بهذه الألفاظ: نفيا وإثباتا في الوسائل والمسائل؛ من غير بيان التفصيل والتقسيم الذي هو الصراط المستقيم. وهذا من مثارات الشبهة.فإنه لا يوجد في كلام النبي صلى الله عليه وسلم، ولا أحد من