Mukaddime… Allah’ın tevhidine dair şerefli bir kâide.
Telif: Ebü’l-Abbas Ahmed b. Abdülhalîm b. Teymiyye el-Harrânî.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn, ve eşhedü en lâ ilâhe illallâh vahdehû lâ şerîke leh, ve eşhedü enne Muhammeden ‘abduhû ve resûluhû sallallâhu aleyhi ve sellem teslîmen.
Ve ba‘d: Bu, Allah’ın tevhidine ve ibadet ve istiâne olarak yüzü ve ameli O’na halis kılmaya dair şerefli bir kâidedir. Allah Teâlâ buyurdu: {De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım! Mülkü dilediğine verir, dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil edersin…} âyeti [Âl-i İmrân 26]. Yine buyurdu: {Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunursa hemen O’na yalvarırsınız} [en-Nahl 53]. Yine buyurdu: {Ve şüphesiz…
مقدمة…قاعدة جليلة في توحيد اللهتأليف: أبو العباس أحمد بن عبد الحليم بن تيمية الحرانيبسم الله الرحمن الرحيمالحمد لله رب العالمين، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، وأشهد أن محمدًا عبده ورسوله صلى الله عليه وسلم تسليما.وبعد: فهذه قاعدة جليلة في توحيد الله، وإخلاص الوجه والعمل له، عبادة واستعانة، قال الله تعالى: {قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء} الآية [آل عمران: ٢٦] ، وقال تعالى: {وَمَا بِكُم مِّن نِّعْمَةٍ فَمِنَ اللهِ ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَإِلَيْهِ تَجْأَرُونَ} [النحل: ٥٣] ، وقال تعالى: {وَإِن
Allah teâlâ buyurur: “Eğer Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Sana bir hayır dokunduracak olursa, O her şeye kādirdir.” [el-En‘âm, 6/17]. Yine diğer âyette şöyle buyurur: “Eğer Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Sana bir hayır dilerse, O'nun lütfunu geri çevirecek de yoktur.” [Yûnus, 10/107]. Allah teâlâ şöyle buyurur: “Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Sen'den yardım dileriz.” [el-Fâtiha, 1/5]. Yine şöyle buyurur: “Öyleyse O'na kulluk et ve O'na tevekkül et.” [Hûd, 11/123]. Yine şöyle buyurur: “Ben O'na tevekkül ettim ve O'na yönelirim.” [Hûd, 11/88]. Allah teâlâ şöyle buyurur: “Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O, her şeye kādirdir.” [et-Teğābün, 64/1]. Yine şöyle buyurur: “Bil ki Allah'tan başka hak ilâh yoktur; hem kendi günahın için hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için mağfiret dile.” [Muhammed, 47/19]. Allah teâlâ şöyle buyurur: “De ki: Allah'ın dışında taptıklarınızı gördünüz mü? Eğer Allah bana bir zarar dokundurmak istese, onlar O'nun zararını giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilese...” [ez-Zümer, 39/38]. Yine şöyle buyurur: “De ki: Allah'ın dışında (ilâh olduklarını) iddia ettiklerinizi çağırın. Onlar göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şeye mâlik olmadıkları gibi, buralarda onların bir ortaklığı da yoktur; O'nun onlardan bir yardımcısı da yoktur. O'nun katında şefaat, ancak izin verdiği kimseye fayda verir.” [Sebe’, 34/22-23]. Allah teâlâ şöyle buyurur: “De ki: O'ndan başka (ilâh olduğunu) iddia ettiklerinizi çağırın. Onlar sizden ne zararı giderebilir ne de onu başka yöne çevirebilirler. Onların taptıkları o varlıklar, Rablerine hangisinin daha yakın olacağını vesile arayarak O'na yaklaşmaya çalışır, O'nun rahmetini umar ve azabından korkarlar. Şüphesiz Rabbinin azabı sakınılacak bir azaptır.” [el-İsrâ, 17/56-57]. Allah teâlâ şöyle buyurur: “Allah ile birlikte başka bir ilâha yalvarma. O'ndan başka hak ilâh yoktur. O'nun yüzü/zatı hariç her şey helâk olucudur. Hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz.” [el-Kasas, 28/88]. Yine şöyle buyurur: “Ölümsüz ve diri olana (Allah'a) tevekkül et ve O'nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter. O, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden Rahmân'dır. Bunu bir haberdar olana sor.” [el-Furkān, 25/58-59].
{وَإِن يَمْسَسْكَ اللهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إِلَاّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ} [الأنعام: ١٧] ، وقال تعالى فى الآية الأخرى: {وَإِن يَمْسَسْكَ اللهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُ إِلَاّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَآدَّ لِفَضْلِهٌِ} [يونس: ١٠٧] ، وقال تعالى: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ} [الفاتحة: ٥] ، وقال تعالى: {فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ} [هود: ١٢٣] ، وقال تعالى: {عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ} [هود: ٨٨] ، وقال تعالى: {يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} [التغابن: ١] ، وقال تعالى: {فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ} [محمد: ١٩] ، وقال تعالى: {ٍقُلْ أَفَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ} الآية [الزمر: ٣٨] ، وقال تعالى: {قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُم مِّن دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِن شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُم مِّن ظَهِيرٍ وَلَا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ عِندَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ} [سبأ: ٢٢، ٢٣] ، وقال تعالى: {قُلِ ادْعُواْ الَّذِينَ زَعَمْتُم مِّن دُونِهِ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنكُمْ وَلَا تَحْوِيلاً أُولَئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا} [الإسراء: ٥٦، ٥٧] ،وقال تعالى: {وَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} [القصص: ٨٨] ، وقال تعالى: {وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ وَكَفَى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ الرَّحْمَنُ فَاسْأَلْ بِهِ خَبِيرًا} الآية [الفرقان: ٥٨: ٥٩] ،
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Hâlbuki onlar, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak, hanifler olarak Allah’a ibadet etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur.” [Beyyine Suresi, 5] Bunun benzerleri Kur’an’da, hadislerde ve ümmetin icmâında pek çoktur. Hele ki onlardan ilim ve iman sahibi olanlar nezdinde; zira bu, onların katında, hakikatte olduğu gibi dinin temel direğidir. Bunu, öncesinde bir mukaddime sunmak suretiyle vecihlerle açıklayacağız.
وقال تعالى: {وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ} الآية [البينة: ٥] . ونظائر هذا فى القرآن كثير، وكذلك فى الأحاديث، وكذلك في إجماع الأمة، ولاسيما أهل العلم والإيمان منهم، فإن هذا عندهم قطب رحى الدين كما هو الواقع.ونبين هذا بوجوه نقدم قبلها مقدمة:
Herkesin Allah’a olan ihtiyacına dair bir mukaddime. Şöyle ki: Kul –hatta her canlı, hatta Allah’tan başka her mahlûk– kendisine fayda verecek şeyleri celbetmeye ve kendisine zarar verecek şeyleri defetmeye muhtaç ve yoksuldur. Canlı için fayda, nimet ve lezzet türündendir; zarar ise elem ve azap türündendir. Bu sebeple canlı için iki şey zaruridir: Bunlardan birincisi, kendisiyle faydalanılan ve lezzet alınan istenen, maksut ve mahbub olan şeydir. İkincisi ise o maksuda ulaştıran, onu elde ettiren yardımcı; aynı zamanda kerih görülen şeyin defedilmesine mani olan vasıtadır. Bu iki şey, fâil ile gâye olmak üzere birbirinden ayrı iki unsurdur. Burada dört şey bulunur: Birincisi: Varlığı istenen ve sevilen bir emir. İkincisi: Varlığı istenmeyen, kerih görülen ve buğzedilen bir emir.
مقدمة في حاجة الجميع إلى اللهوذلك أن العبد، بل كل حي، بل وكل مخلوق سوى الله، هو فقير محتاج إلى جَلْب ما ينفعه، ودفع ما يضره، والمنفعة للحي هي من جنس النعيم واللذة، والمضرَّة هي من جنس الألم والعذاب؛ فلابد له من أمرين:أحدهما: هو المطلوب المقصود المحبوب الذي ينتفع ويلتذ به.والثاني: هو المعين الموصل المحصل لذلك المقصود والمانع من دفع المكروه. وهذان هما الشيئان المنفصلان الفاعل والغاية فهنا أربعة أشياء:أحدها: أمر محبوب مطلوب الوجود.الثاني: أمر مكروه مبغض مطلوب العدم.
Üçüncüsü: arzulanan ve sevilen şeye ulaşma vesilesidir. Dördüncüsü: hoşlanılmayan şeyi defetme vesilesidir. İşte bu dört husus, kul için, hatta her canlı için zaruridir; zira onun varlığı ve salahı ancak bunlarla ayakta durur. Cansız varlıklara gelince, onlar hakkındaki söz başka bir vecihledir. Bu açıklığa kavuşunca, zikrettiğim şeyin izahı şu yönlerdendir: Birincisi: Allah teâlâ, O’dur ki, kendisinin maksat, davet edilen ve talep edilen olmasını sever; aynı zamanda O, matlup (istenen şey) hususunda yardım edendir. O’nun dışındaki her şey ise mekruhtur (hoşlanılmayan şeydir) ve O, mekruhu defetme hususunda da yardım edendir. İşte O (sübhânehû), bu dört hususu kendisinde toplamıştır, O’nun dışındaki hiçbir şeyde bu toplanma yoktur. İşte bu, O’nun şu kavlinin mânâsıdır: {İyyâke na‘büdü ve iyyâke neste‘în} [el-Fâtiha, 5] yani “Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” Zira ubûdiyet (kulluk), maksut ve matlubu (istenen gayeyi) en mükemmel veçhile ihtiva eder. Müsteân (kendisinden yardım dilenen) ise, matluba ulaşmak için kendisinden yardım istenendir. Birincisi ulûhiyyet mânâsından, ikincisi ise rubûbiyyet mânâsındandır. Ulûhiyyetin mânâsı şudur: İlâh, kendisine muhabbet, inâbe, tazim ve ikram ile ibadet edilmek üzere ulûhiyyet (ilâhlık) izafe edilendir.
والثالث: الوسيلة إلى حصول المطلوب المحبوب.والرابع: الوسيلة إلى دفع المكروه.فهذه الأربعة الأمور ضرورية للعبد، بل ولكل حي لا يقوم وجوده وصلاحه إلا بها، وأما ما ليس بحي فالكلام فيه على وجه آخر.إذا تبين ذلك فبيان ما ذكرته من وجوه:أحدها: أن الله تعالى هو الذي يحب أن يكون هو المقصود المدعو المطلوب، وهو المعين على المطلوب وما سواه هو المكروه، وهو المعين على دفع المكروه؛ فهو سبحانه الجامع للأمور الأربعة دون ما سواه، وهذا معنى قوله: {إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ} [الفاتحة: ٥] فإن العبودية تتضمن المقصود المطلوب، لكن على أكمل الوجوه، والمستعان هو الذي يستعان به على المطلوب؛ فالأول: من معنى الألوهية. والثاني: من معنى الربوبية؛معنى الألوهية:[إذ الإله] : هو الذي يؤله فيعبد محبة وإنابة وإجلالا وإكرامًا.
Rabb, kulunu terbiye eden, ona yaratılışını veren, sonra onu ibadet ve diğer bütün hallerine hidayet edendir. Nitekim Allah Teâlâ'nın şu buyruğu da böyledir: "O'na tevekkül ettim ve O'na inâbe ederim" (Hûd, 11/88); yine: "O'na ibadet et ve O'na tevekkül et" (Hûd, 11/123); yine: "Sana tevekkül ettik, Sana inâbe ettik ve dönüş Sanadır" (Mümtehine, 60/4); yine: "Ölmeyen el-Hayy'a tevekkül et ve O'nu hamd ile tesbih et" (Furkân, 25/58); yine: "O'na tevekkül ettim ve O'na dönüşüm" (Ra'd, 13/30); yine: "O'na tam bir tebettül ile yönel. O, doğunun ve batının Rabbidir. O'ndan başka ilâh yoktur. O halde O'nu vekîl edin" (Müzzemmil, 73/8-9). İşte bu yedi âyet, bu iki kapsayıcı esası ihtiva etmektedir. İkinci vecih: Allah Teâlâ, mahlûkatı, kendisini tanımayı, O'na inâbeyi, O'nu sevmeyi ve O'na ihlâsı kapsayan ibadeti için yaratmıştır. Zira O'nun zikriyle kalpleri huzur bulur; âhirette O'nu görmekle gözleri aydınlanır. Âhirette kendilerine verilenler içinde O'na nazardan daha sevimlisi yoktur; dünyada kendilerine verilenler içinde de O'na imandan daha büyüğü yoktur. Kulların, O'na ibadet ve teellüh hususunda O'na olan ihtiyaçları, O'nun onları yaratması ve rubûbiyyeti hususundaki ihtiyaçları gibidir, hatta daha büyüktür. Çünkü işte budur.
والرب: هو الذى يربى عبده فيعطيه خلقه ثم يهديه إلى جميع أحواله من العبادة وغيرها.وكذلك قوله تعالى: {عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ} [هود: ٨٨] ، وقوله: {فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِِ} [هود: ١٢٣] ، وقوله: {عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ} [الممتحنة: ٤] ، وقوله تعالى: {وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ} [الفرقان: ٥٨] ، وقوله تعالى: {عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ مَتَابِ} [الرعد: ٣٠] ، وقوله: {وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا} [المزمل: ٨، ٩] .فهذه سبعة مواضع تنتظم هذين الأصلين الجامعين.الوجه الثإني: أن الله خلق الخلق لعبادته الجامعة لمعرفته والإنابة إليه، ومحبته والإخلاص له، فبذكره تطمئن قلوبهم، وبرؤيته فى الآخرة تَقَرُّ عُيونهم ولا شىء يعطيهم فى الآخرة أحب إليهم من النظر إليه؛ ولا شىء يعطيهم فى الدنيا أعظم من الإيمان به.وحاجتهم إليه فى عبادتهم إياه وتألههم كحاجتهم وأعظم فى خلقه لهم وربوبيته إياهم؛ فإن ذلك هو
Onların maksûd olan gayesi budur, böylece âmil ve müteharrik olurlar. Hâlbuki bu olmaksızın onlar için ne bir salâh ne bir felâh, ne bir naîm ne de bir lezzet söz konusudur. Bilakis kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, muhakkak onun için dar bir geçim vardır ve kıyâmet günü onu kör olarak haşredeceğiz. İşte bundan ötürü Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bunun dışındakini ise dilediği kimse için bağışlar. Ve yine bundan ötürü ‘Lâ ilâhe illallah’ hasenâtın en güzeli olmuş; ‘Lâ ilâhe illallah’ sözüyle tevhid, emrin başı olmuştur. Rubûbiyet tevhidine gelince –ki mahlûkat onu ikrar etmiş, kelâmcılar da onu kararlaştırmıştır– işte yalnız başına bu yeterli değildir; bilakis o, onların aleyhine bir hüccettir. İşte rivâyet edilen şu sözün mânası da budur: “Ey Âdemoğlu, her şeyi senin için yarattım, seni de kendim için yarattım; senin için yarattığım şeylerle, seni kendim için yarattığım gaye arasında meşgul olmaman hakkımdır.” Bil ki Sahih hadiste Muâz (r.a.) tarikiyle Nebî (s.a.v.)’den rivâyet edildiğine göre, Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, O’na ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “– Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu biliyor musun?” Muâz dedi ki: “Ben: Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedim.” Buyurdu ki: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, O’na ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah üzerindeki hakkının ne olduğunu biliyor musun?” Muâz dedi ki: “Ben: Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedim.” Buyurdu ki: “Onların hakkı, bunu yaptıkları takdirde kendilerine azap etmemesidir.”
الغاية المقصودة لهم، وبذلك يصيرون عاملين متحركين، ولا صلاح لهم ولا فلاح، ولا نعيم ولا لذة، بدون ذلك بحال. بل من أعرض عن ذكر ربه فإن له معيشة ضنكا ونحشره يوم القيامة أعمى.ولهذا كان الله لا يغفر أن يشرك به، ويغفر ما دون ذلك لمن يشاء، ولهذا كانت لا إله إلا الله أحسن الحسنات، وكان التوحيد بقول: لا إله إلا الله، رأس الأمر.فأما توحيد الربوبية الذى أقر به الخلق، وقرره أهل الكلام؛ فلا يكفى وحده، بل هو من الحجة عليهم، وهذا معنى ما يروى: " يابن آدم، خلقت كل شىء لك، وخلقتك لى، فبحقي عليك ألا تشتغل بما خلقته لك، عما خلقتك له ".واعلم أن هذا حق الله على عباده أن يعبدوه ولا يشركوا به شيئًا، كما فى الحديث الصحيح، الذى رواه معاذ عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: " أتدرى ما حق الله على عباده؟ " قال: قلت: الله ورسوله أعلم. قال: " حق الله على عباده أن يعبدوه ولا يشركوا به شيئًا. أتدرى ما حق العباد على الله إذا فعلوا ذلك؟ " قال: قلت: الله ورسوله أعلم. قال: " حقهم إن فعلوا ذلك ألا يعذبهم "
O bunu sever, ondan razı olur ve ehlinden razı olur, kendisine dönenin tövbesiyle sevinir. Şüphesiz bunda kulun lezzeti, saadeti ve naimi vardır. Allah'ın buna olan muhabbetinin ve ondan duyduğu ferahın bir kısım manasını başka bir yerde beyan etmiştim. Kâinatta kulun kendisine sükûn bulup mutmain olacağı ve yönelmekle nimetleneceği hiçbir şey yoktur, ancak Allah sübhânehû müstesna. Kim Allah'tan başkasına ibadet eder, onu sever ve dünya hayatında onunla bir muhabbet ve bir tür lezzet elde ederse, bu, onun için zehirli yemek yemenin fesadından daha büyük bir fesaddır. {Şayet o ikisinde (gökler ve yer) Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, elbette ikisi de fesada uğrardı. Arş'ın Rabbi olan Allah, onların vasfettiklerinden münezzehtir} [Enbiyâ Sûresi, 22]. Zira onların kıvamı, hak olan ilâha ilâh edinmeleriyledir. Eğer onlarda Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, onlar hak ilâh olmazlardı. Çünkü Allah'ın hiçbir adaşı, hiçbir benzeri yoktur. Böylece onlar, ilâhiyet cihetinden kendilerinin ıslahına sebep olan şeyin yokluğuyla fesada uğrarlardı. Rububiyet cihetinden ise bu başka bir şeydir; kelâmcılar onu yerinde kararlaştırdığı gibidir. Kulun Allah'a ibadete olan ihtiyacı: Bil ki kulun Allah'a olan fakrı, Allah'a ibadet etmesi, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamasıdır. Kendisi için yoktur.
وهو يحب ذلك، ويرضي به، ويرضي عن أهله، ويفرح بتوبة من عاد إليه؛ كما أن في ذلك لذة العبد وسعادته ونعيمه، وقد بينت بعض معنى محبة الله لذلك وفرحه به في غير هذا الموضع.فليس فى الكائنات ما يسكن العبد إليه ويطمئن به، ويتنعم بالتوجه إليه، إلا الله سبحانه، ومن عبد غير الله وإن أحبه وحصل له به مودة فى الحياة الدنيا ونوع من اللذة فهو مفسدة لصاحبه أعظم من مفسدة التلذاذ أكل الطعام المسموم، {لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ} [الأنبياء: ٢٢] ، فإن قوامهما بأن تأله الإله الحق، فلو كان فيهما آلهة غير الله لم يكن إلها حقّا؛ إذ الله لا سَمِيَّ له ولا مثل له؛ فكانت تفسد لانتفاء ما به صلاحها هذا من جهة الإلهية. وأما من جهة الربوبية فشىء آخر؛ كما نقرره فى موضعه المتكلمون.حاجة العبد إلى عبادة الله:واعلم أن فقر العبد إلى الله أن يعبد الله لا يشرك به شيئا، ليس له
O, kendisiyle kıyas edilebilecek bir benzerdir; fakat bazı yönlerden bedenin yeme ve içmeye duyduğu ihtiyaca benzese de aralarında pek çok fark vardır. Zira kulun hakikati kalbi ve ruhudur. Bunların ıslahı ancak kendisinden başka ilah olmayan ilahları Allah ile mümkündür. O halde dünyada ancak O'nu zikretmekle mutmain olur. O, Allah'a doğru çalışıp çabalamakta ve nihayet O'na kavuşacaktır. O'na kavuşması kaçınılmazdır ve ıslahı ancak O'na kavuşmakla gerçekleşir. Eğer kul için Allah'tan başkasıyla lezzetler veya sevinç hâsıl olsa bu devam etmez. Bilakis bir türden diğerine, bir şahıstan diğerine geçer; bir vakitte ve bazı hallerde bununla nimetlenir. Başka bir zamanda ise o nimetlendiği ve lezzet aldığı şey, kendisi için nimet verici ve lezzet verici olmaz. Hatta ona bağlanması ve onun yanında olması ona eziyet verir ve bu ona zarar verir. İlâhına gelince, ondan her halde ve her vakitte müstağni kalamaz, nerede olursa olsun O onunla beraberdir. İşte bu sebeple imamımız Halîl İbrahim (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 'Ben batanları sevmem' (En'âm, 76). Kur'an-ı Kerim'deki en büyük âyet ise: 'Allah, O'ndan başka ilah yoktur; O, Hayy ve Kayyûm'dur' (Bakara, 255) âyetidir. [Kayyûm]'un manası hakkında başka bir yerde sözü uzattık ve onun, zevâl bulmayan, yok olmayan ve hiçbir şekilde fâni olmayan ezelî ve ebedî varlık olduğunu açıkladık.
نظير فيقاس به؛ لكن يشبه من بعض الوجوه حاجة الجسد إلى الطعام والشراب، وبينهما فروق كثيرة.فإن حقيقة العبد قلبه، وروحه، وهى لا صلاح لها إلا بإلهها الله الذى لا إله إلا هو، فلا تطمئن فى الدنيا إلا بذكره، وهى كادحة إليه كَدْحًا فملاقيته، ولابد لها من لقائه، ولا صلاح لها إلا بلقائه.ولو حصل للعبد لذات أو سرور بغير الله فلا يدوم ذلك، بل ينتقل من نوع إلى نوع، ومن شخص إلى شخص، ويتنعم بهذا فى وقت وفى بعض الأحوال، وتارة أخرى يكون ذلك الذى يتنعم به والْتَذَّ غير منعم له ولا ملتذ له، بل قد يؤذيه اتصاله به ووجوده عنده، ويضره ذلك.وأما إلهه فلابد له منه فى كل حال وكل وقت، وأينما كان فهو معه؛ ولهذا قال إمامنا [إبراهيم] الخليل صلى الله عليه وسلم: {لا أُحِبُّ الآفِلِينَ} [الأنعام: ٧٦] . وكان أعظم آية فى القرآن الكريم: {اللهُ لَا إِلَهَ إِلَاّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ} [البقرة: ٢٥٥] ، وقد بسطت الكلام فى معنى [القيوم] فى موضع آخر، وبينا أنه الدائم الباقى الذى لا يزول ولا يعدم، ولا يفنى بوجه من الوجوه.
Bil ki bu vecih [yani mesele], iki esas üzerine bina edilmiştir: Bunlardan birincisi, Allah'a iman, O'na ibadet, O'nu sevme ve O'nu tazim etmenin bizzat kendisinin, tıpkı ehl-i imanın inandığı ve Kur'an'ın delalet ettiği üzere, insanın gıdası, kuvveti, salahı ve kıvamı olduğu hususudur. Yoksa ehl-i kelâmdan ve benzerlerinden bazılarının zannettiği gibi —ki onlar ibadeti, sırf bir imtihan ve deneme için yahut Mu'tezile ve diğerlerinin iddia ettiği gibi ücret/hastalık karşılığında bir mükâfat için, kalbin arzusuna aykırı bir külfet/meşakkat ve tek bir yükümlülük olarak görürler— bu böyle değildir. Zira salih amellerde nefsin hevasına muhalif olan şeyler bulunmakla birlikte, Allah —Sübhânehû—, emrolunan amellerdeki meşakkat sebebiyle kulu ecirlendirir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Bu, onlara susuzluk, yorgunluk..." [et-Tevbe, 9/120] âyeti ve Resûlullah (s.a.v.) Âişe'ye (r.anhâ) şöyle buyurmuştur: "Senin ecrin, meşakkatin kadardır." Ne var ki bu [meşakkat], şer'î emrin asıl maksadı değildir; ancak, buranın yeri olmayan bazı sebeplere bağlı olarak tâbî ve tebeî olarak vâki olmuştur. Bu husus, yerinde açıklanacaktır. İşte bu sebeple Kitap, Sünnet ve Selef'in sözlerinde, iman ve salih amele mutlak olarak 'teklif' denildiği görülmez; oysa pek çok mütekellim (kelâmcı) bunu böyle ifade eder.
واعلم أن هذا الوجه مبنى على أصلين:أحدهما: على أن نفس الإيمان بالله وعبادته ومحبته وإجلاله هو غذاء الإنسان وقوته وصلاحه وقوامه كما عليه أهل الإيمان، وكما دل عليه القرآن، لا كما يقول من يعتقد من أهل الكلام ونحوهم: إن عبادته تكليف ومشقة وخلاف مقصود القلب لمجرد الامتحان والاختبار، أو لأجل التعويض بالأجرة كما يقوله المعتزلة وغيرهم؛ فإنه وإن كان فى الأعمال الصالحة ما هو على خلاف هوى النفس، والله ـ سبحانه ـ يأجر العبد على الأعمال المأمور بها مع المشقة، كما قال تعالى: {ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ لَا يُصِيبُهُمْ ظَمَأٌ وَلَا نَصَبٌ} الآية [التوبة: ١٢٠] ، وقال صلى الله عليه وسلم لعائشة: " أجرك على قدر نصبك " ـ فليس ذلك هو المقصود الأول بالأمر الشرعى، وإنما وقع ضمنا وتبعا لأسباب ليس هذا موضعها، وهذا يفسر فى موضعه.ولهذا لم يجئ فى الكتاب والسنة وكلام السلف إطلاق القول على الإيمان والعمل الصالح: أنه تكليف، كما يطلق ذلك كثير من المتكلمة
ve fıkıh talebelerine gelince, teklîfin nefy [olumsuzlama] konumunda zikredilmesine dair, şu âyetlerde olduğu gibi: "Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği kadar yükümlü kılar" [Bakara, 286]; "Kendinden başkasından sorumlu değilsin" [Nisâ, 84]; "Allah bir kimseyi ancak verdiği imkânlar ölçüsünde yükümlü kılar" [Talâk, 7] — yani, emirde bir teklîf bulunsa da, o ancak takat dâhilinde olur; yoksa şeriatın tamamına "teklîf" adı verilmesi söz konusu değildir. Hâlbuki şeriatın çoğu, göz aydınlığı, gönül ferahlığı, ruhların lezzeti ve nimetin kemâlidir. Allah'ın vechine yöneliş, O'na teveccüh, O'nu zikir ve yüzü O'na çevirme maksadıyla olan budur. O, kalblerin sükûnet bulduğu İlâh-ı Hakk'tır; O'nun yerini hiçbir şey asla alamaz. Allah Teâlâ buyurdu: "O'na kulluk et ve kulluğunda sebat göster; O'na lâyık olarak 'ismi bulunan' birini biliyor musun?" [Meryem, 65]. İşte bu bir asıldır.
İkinci Asıl: Ahiret yurdunda nimet, aynı şekilde O'na nazar etmek gibidir. Ehl-i kelâmdan ve benzerlerinden bir taifenin iddia ettiği gibi, nimet ve lezzet yalnızca mahlûkattan —yani yiyecek, içecek, nikâhlananlardan ve benzerlerinden— ibaret değildir. Aksine lezzet ve nimetin tamamı, Hâlık Sübhânehu ve Teâlâ'dan olan nasip ile elde edilir. Nitekim me'sûr duada şöyle buyrulmuştur: "Allah'ım! Senden, yüzüne bakmanın lezzetini ve sana kavuşma iştiyakını dilerim; zarar verici bir darlık ve saptırıcı bir fitne olmaksızın." (Nesâî ve başkaları rivayet etmiştir.)
والمتفقهة، وإنما جاء ذكر التكليف فى موضع النفى، كقوله: {لَا يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا إِلَاّ وُسْعَهَا} [البقرة: ٢٨٦] ، {لَا تُكَلَّفُ إِلَاّ نَفْسَكَ} [النساء: ٨٤] ، {لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا مَا آتَاهَا} [الطلاق: ٧] أى: وإن وقع فى الأمر تكليف، فلا يكلف إلا قدر الوسع، لا أنه يسمى جميع الشريعة تكليفًا، مع أن غالبها قرة العيون وسرور القلوب؛ ولذات الأرواح وكمال النعيم، وذلك لإرادة وجه الله والإنابة إليه، وذكره وتوجه الوجه إليه، فهو الإله الحق الذى تطمئن إليه القلوب، ولا يقوم غيره مقامه فى ذلك أبدًا. قال الله تعالى: {فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا} [مريم: ٦٥] فهذا أصل.الأصل الثإني: النعيم فى الدار الآخرة أيضًا مثل النظر إليه، لا كما يزعم طائفة من أهل الكلام ونحوهم، أنه لا نعيم ولا لذة إلا بالمخلوق: من المأكول والمشروب والمنكوح ونحو ذلك، بل اللذة والنعيم التام فى حظهم من الخالق سبحانه وتعالى، كما فى الدعاء المأثور: " اللهم إني أسألك لذة النَّظرِ إلى وجهك، والشَّوق إلى لقائك فى غير ضراء مضرة، ولا فتنة مُضلة ". رواه النسائى، وغيره.
Sahîh-i Müslim ve diğerlerinde Suhayb (r.a.)’den rivayetle Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Cennet ehli cennete girdiğinde bir münâdî şöyle nida eder: ‘Ey cennet ehli! Allah katında sizin için bir va‘d vardır; O bunu size gerçekleştirmek ister.’ Onlar: ‘Nedir o? Yüzlerimizi ağartmadı mı, bizi cennete koymadı mı, bizi ateşten kurtarmadı mı?’ derler. —(Resûlullah) buyurdu— Hicap kalkar; onlar O’na (Sübhânehû) bakarlar. Allah onlara, O’na bakmaktan daha sevimli hiçbir şey vermemiştir. İşte bu ‘ziyâde’dir.” Resûlullah (s.a.v.) şöyle açıkladı: Onlar, Allah’ın cennette kendilerine verdiği nimetlerle tam bir refah içinde olmalarına rağmen, O’na bakmaktan daha sevimli bir şey verilmemiştir. O’na bakmak ancak onlara daha sevimlidir; çünkü O’na bakmaktan duydukları nimet ve lezzet, başka şeylerden duydukları nimet ve lezzetten daha büyüktür. Nitekim lezzet, sevilene duyulan hisse tâbidir. Bir şey insana ne kadar sevimli ise, ona sahip olması o kadar lezzetli olur ve ondan aldığı nimet daha büyük olur. Ayrıca rivayet edilir ki Cum‘a günü ‘yevmü’l-mezîd’ (artış günü)dür; o, âhiret günlerinden bir Cum‘a günüdür.
وفى صحيح مسلم وغيره، عن صهيب عن النبي صلى الله عليه وسلم قال: " إذا دخل أهل الجنة نادى مناد: يا أهل الجنة، إن لكم عند الله موعدًا يريد أن ينجزكموه. فيقولون: ما هو؟ ! ألم يُبَيِّضْ وجوهنا، ويدخلنا الجنة، ويُجِرنْا من النار؟ ! ـ قال ـ فيكشف الحجاب؛ فينظرون إليه ـ سبحانه ـ فما أعطاهم شيئًا أحب إليهم من النظر إليه "، وهو الزيادة.فبين النبي صلى الله عليه وسلم: أنهم مع كمال تنعمهم بما أعطاهم الله فى الجنة، لم يعطهم شيئا أحب إليهم من النظر إليه، وإنما يكون أحب إليهم لأن تنعمهم وتلذذهم به أعظم من التنعم والتلذذ بغيره. فإن اللذة تتبع الشعور بالمحبوب، فكلما كان الشىء أحب إلى الإنسان كان حصوله ألذ له، وتنعمه به أعظم. وروى أن يوم الجمعة يوم المزيد، وهو يوم الجمعة من أيام الآخرة،
Bunu doğrulayan hadisler ve âsâr rivayet edilmiştir. Allah Teâlâ kâfirler hakkında şöyle buyurmuştur: “Hayır! Doğrusu onlar o gün Rablerinden muhakkak perdelenmiş olacaklardır. Sonra onlar muhakkak cehenneme gireceklerdir.” (Mutaffifîn, 15-16). İşte hicab azabı, azap nevilerinin en büyüğüdür. Vech-i ilâhîye nazar etmenin lezzeti ise lezzetlerin en yücesidir. Onların diğer mahlûkattan olan nasîbleri, O’ndan (Teâlâ) olan nasîblerinin yerini tutmaz. Bu iki asıl Kitap ve Sünnet’te sabit olup, ehl-i ilim ve iman bu esaslar üzeredir. Sûfiyye meşâyihi ve ârifler de bunlardan bahsederler. Ahl-i Sünnet ve’l-Cemaat ile ümmetin avâmı da bu iki asıl üzeredir. Bu da Allah’ın insanları üzerine yarattığı fıtrattandır. Onlar (ehl-i ilim) bunu inkâr edenlere kimi zaman nasslar ve âsâr ile, kimi zaman ise zevk ve vecd ile delil getirirler. Zira bu lezzetin zevk ve vecdi, onun inkârını bertaraf eder. Bir kere de emsâl üzerine kıyas ile delil getirirler ki bu, aklî kıyaslardır.
وقد ورد من الأحاديث والآثار ما يصدق هذا، قال الله تعالى فى حق الكفار: {كَلَّا إِنَّهُمْ عَن رَّبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّمَحْجُوبُونَ ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصَالُوا الْجَحِيمِ} [المطففين: ١٥، ١٦] . فعذاب الحجاب أعظم أنواع العذاب، ولذة النظر إلى وجهه أعلى اللذات، ولا تقوم حظوظهم من سائر المخلوقات مقام حظهم منه ـ تعالى.وهذان الأصلان ثابتان فى الكتاب والسنة، وعليهما أهل العلم والإيمان، ويتكلم فيهما مشايخ الصوفية والعارفون، وعليهما أهل السنة والجماعة، وعوام الأمة، وذلك من فطرة الله التى فطر الناس عليها.وقد يحتجون على من ينكرها بالنصوص والآثار تارة؛ وبالذوق والوجد أخرى ـ إذا أنكر اللذة ـ فإن ذوقها ووجدها ينفى إنكارها. وقد يحتجون بالقياس فى الأمثال تارة؛ وهى الأقيسة العقلية.
Üçüncü vecih: Şudur ki mahlûk, kul için ne bir nef‘ ne bir zarar, ne bir atâ ne bir men‘, ne bir hidâyet ne bir dalâlet, ne bir nusret ne bir hızlân, ne bir hafd ne bir ref‘, ne bir izzet ne bir zillete mâliktir. Bilakis onun Rabbi, onu yaratan, rızıklandıran, göz veren, hidâyet eden ve üzerine nimetlerini bol bol indirendir. Allah ona bir zarar dokundurduğunda, onu O'ndan başka giderecek yoktur; bir nimet isabet ettirdiğinde, onu O'ndan başka kaldıracak yoktur. Kula gelince, Allah'ın izni olmadıkça ne kendisine fayda ne de zarar verebilir. Bu vecih, avâm için birinciden daha açıktır; bu sebeple Kur'an'da halk bu vecihle birinciden daha çok muhatap alınmıştır. Lâkin lebîb (akıllı kimse) Kur'an'ın tarîkatini tefekkür ettiğinde, Allah'ın bu vecihle kullarını birinci vecihe davet ettiğini görür. İşte bu vecih şunları iktizâ eder: Allah'a tevekkül, O'ndan istiâne, O'na duâ ve O'ndan mes’ele; başkasına değil. Ayrıca şunları da iktizâ eder: Allah'a muhabbet ve O'na ibadet, zira O kuluna ihsanda bulunmuş, nimetlerini bol bol vermiştir ve kulun bu nimetler hususunda O'na ihtiyacı vardır. Fakat kullar bu vecihle O'na ibadet edip O'nu sevdiklerinde ve O'na tevekkül ettiklerinde, birinci vecihe dâhil olurlar. Bunun dünyadaki naziri: Bir kimseye büyük bir belâ, şiddetli bir fakr veya iz‘âc edici bir havf isabet eder de Allah'a duâ ve niyaza başlar; nihayet Allah ona münâcâtının lezzetinden öyle bir kapı açar ki, o ihtiyaçtan kendisine daha sevimli gelen şey
الوجه الثالث: أن المخلوق ليس عنده للعبد نفع ولا ضرر، ولا عطاء ولا منع، ولا هدى ولا ضلال، ولا نصر ولا خذلان، ولا خفض ولا رفع، ولا عز ولا ذل، بل ربه هو الذى خلقه ورزقه، وبصره وهداه وأسبغ عليه نعمه، فإذا مسه الله بضر فلا يكشفه عنه غيره، وإذا أصابه بنعمة لم يرفعها عنه سواه، وأما العبد فلا ينفعه ولا يضره إلا بإذن الله، وهذا الوجه أظهر للعامة من الأول؛ ولهذا خوطبوا به فى القرآن أكثر من الأول، لكن إذا تدبر اللبيب طريقة القرآن، وجد أن الله يدعو عباده بهذا الوجه إلى الأول.فهذا الوجه يقتضى: التوكل على الله، والاستعانة به، ودعاه، ومسألته، دون ما سواه. ويقتضى أيضا: محبة الله وعبادته لإحسانه إلى عبده، وإسباغ نعمه عليه، وحاجة العبد إليه فى هذه النعم، ولكن إذا عبدوه وأحبوه، وتوكلوا عليه من هذا الوجه، دخلوا فى الوجه الأول. ونظيره فى الدنيا من نزل به بلاء عظيم أو فاقة شديدة أو خوف مقلق، فجعل يدعو الله ويتضرع إليه حتى فتح له من لذة مناجاته ما كان أحب إليه من تلك الحاجة التى
İlk başta onu kastetti; fakat o, onu talep edip ona iştiyak duyana kadar bunu başlangıçta bilmiyordu. Kur'ân, kulların Allah'tan başkasına değil, yalnızca Allah'a olan ihtiyacının zikriyle; O'nun onlara olan nimetlerinin zikriyle ve âhirette onlara vaad ettiği türlü nimet ve lezzetlerin zikriyle doludur. Hâlbuki mahlûkta bunlardan hiçbir şey yoktur. İşte bu vecih, Allah'a tevekkülü, O'na şükretmeyi ve ihsanı üzerine O'nu sevmeyi gerçekleştirir. Dördüncü vecih: Kulun Allah'tan başkasına bağlanması, Allah'a ibadet hususunda ihtiyacının ötesinde bir miktar alması hâlinde ona zarardır. Çünkü o, yemekten ve içmekten ihtiyacının üzerinde alırsa, ona zarar verir ve onu helâk eder; aynı şekilde nikâh ve giyimde de (böyledir). Ve eğer bir şeyi, ona sımsıkı bağlanacak derecede tam bir sevgiyle severse, muhakkak ondan usanır veya ondan ayrılır. Me'sur eserde (rivayet olunan sözde) şöyle buyrulur: "Dilediğini sev, zira ondan ayrılacaksın; dilediğini yap, zira onunla karşılaşacaksın; nasıl istersen öyle ol, zira nasıl muamele edersen öyle muamele görürsün." Ve bil ki, her kim Allah'tan başkası için bir şeyi severse, muhakkak sevdiği şey ona zarar verecektir.
قصدها أولا، ولكنه لم يكن يعرف ذلك أولا حتى يطلبه ويشتاق إليه.والقرآن مملوء من ذكر حاجة العباد إلى الله دون ما سواه، ومن ذكر نعمائه عليهم، ومن ذكر ما وعدهم فى الآخرة من صنوف النعيم واللذات، وليس عند المخلوق شىء من هذا، فهذا الوجه يحقق التوكل على الله والشكر له ومحبته على إحسانه.الوجه الرابع: أن تعلق العبد بما سوى الله مضرة عليه، إذا أخذ منه القدر الزائد على حاجته فى عبادة الله، فإنه إن نال من الطعام والشراب فوق حاجته، ضره وأهلكه، وكذلك من النكاح واللباس، وإن أحب شيئا حبًا تامًا بحيث يخالله فلابد أن يسأمه، أو يفارقه. وفى الأثر المأثور: " أحبب ما شئت فإنك مفارقه، واعمل ما شئت فإنك ملاقيه، وكن كما شئت فكما تدين تدان " " واعلم أن كل من أحب شيئا لغير الله فلابد أن يضره محبوبه،