Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
***
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Fasıl: Kulda, kendiliğinden hayır, hak ve övülmüş olana karşı bir muhabbet bulunması hâlinde, o bunu, ona olan muhabbetinden dolayı yapar; ne Allah için, ne de O'nun dışındaki ortaklar için yapar. Meselâ ihtiyaç sahiplerine ihsan etmeyi sevmesi, suçluları affetmeyi sevmesi, ilim, marifet ve hakikatleri idrak etmeyi sevmesi, sıdkı, ahde vefayı, emaneti edayı ve sıla-i rahmi sevmesi gibi. İşte bu, insanlarda –gerek câhiliyyelerinde gerek İslâmlarında– çok yaygın ve gâlib bir durumdur; nefsin ilmî ve amelî kuvvetlerinde de böyledir. Zira ilim talebesinin çoğu ilmi muhabbetle talep eder. Bu sebeple Ebû Dâvûd, İmam Ahmed b. Hanbel'e: "Bu ilmi Allah için mi talep ettin?" –veya– "Allah için mi topladın?" dedi. Ahmed b. Hanbel: "Allah için olması çok zordur; fakat bana bir şey sevdirildi, ben de onu yaptım." cevabını verdi. İşte bu, çoğu nefsin hâlidir. Zira Allah, nefislerde marifete, ilme ve hakikatleri idrak etmeye karşı bir muhabbet yaratmıştır. Yine nefislerde sıdka, adalete, ahde vefaya karşı bir muhabbet yaratır; insanlara ihsan ve rahmete karşı muhabbet yaratır. Kul bu işleri yapar; bunlarla hiçbir yaratılmışa yakınlaşmaz, kimsenin övgüsünü talep etmez, kınamasından da korkmaz. Bilakis bu idrak ve hareketler, canlıya nimet verir, lezzet kazandırır; bunlarda ferah ve sürûr bulur. Tıpkı güzel sesleri işitmekten, güzel manzaraları görmekten, güzel kokuyu duymaktan lezzet alması gibi.
مسألة فيما إذا كان [في] العبد محبةبسم الله الرحمن الرحيم ***بسم الله الرحمن الرحيمفصلفيما إذا كان في العبد محبة لما هو خير وحق ومحمود [في] نفسه، فهو يفعله لما فيه من المحبة له، لا لله، ولا لغيره من الشركاء، مثل أن يحب الإحسان إلى ذوي الحاجات، ويحب العفو عن أهل الجنايات، ويحب العلم والمعرفة وإدراك الحقائق، ويحب الصدق والوفاء بالعهد وأداء الأمانة وصلة الرحم، فإن هذا كثير غالب في الخلق في جاهليتهم وإسلامهم، في قوتي النفس العلمية والعملية، فإن أكثر طلاب العلم يطلبونه محبة، ولهذا قال أبو داود للإمام أحمد بن حنبل: طلبتَ هذا العلمَ - أو قال -: جمعته لله؟ فقال لله عزيز، ولكن حُبِّب إليَّ أمر ففعلته.وهذ حال أكثر النفوس، فإن الله خلق فيها محبة للمعرفة والعلم وإدراك الحقائق، وقد يخلق فيها محبة للصدق والعدل والوفاء بالعهد، ويخلق فيها محبة للإحسان والرحمة للناس، فهو يفعل هذه الأمور: لا يتقرب بها إلى أحد من الخلق، ولا يطلب مدح أحدٍ ولا خوفًا من ذمِّه، بل لأن هذه الإدراكات والحركات يتنعَّم بها الحيُّ ويلتذُّ بها، ويجد بها فرحًا وسرورًا، كما يلتذ بمجرد سماع الأصوات الحسنة، وبمجرد رؤية الأشياء البَهِجَة، وبمجرد الرائحة الطيبة.
Keza o, bâtın ile bilinen şeylere dair nefsinin bilgisiyle lezzet alır, sevinir ve nimetlenir. Yine bâtınını ve hissini müşahede etmekle lezzet alır; tıpkı zâhirini ve hissini müşahede etmekle lezzet aldığı gibi. Aynı şekilde nefsinin aklettiği küllî şeylerle de lezzet alır. Keza fiilleri ve hareketleriyle de lezzet alır; yemesi, içmesi ve nikâhıyla lezzet aldığı gibi. Ve yine akrabalarından ve akraba olmayanlardan ihtiyaç sahiplerine merhamet ve ihsanda bulunmakla lezzet alır; cömertlik ve vermekle lezzet alır; kendisine kötülük edeni affetmekle ve onu cezalandırmaktan vazgeçmekle lezzet alır. Nitekim Me'mûn hakkında rivayet edilir ki şöyle demiştir: "Affetmek bana öyle sevdirildi ki, artık onun karşılığında sevap alamamaktan korkarım." İşte bunlar, Âdemoğullarında bulunan mekârim-i ahlâktır; tıpkı bedevîlerde de bulunduğu gibi. İşte bu his ve bu iradî hareket ile canlı nimetlenir, ondan faydalanır ve hâlihazırda lezzet alır. Ve denilmez ki: "O bunu gayesiz olarak yapmıştır; ne bir menfaat celbetmek ne de bir mazarratı defetmek içindir." Bilakis bunda nefsi için bir menfaat celbetme ve bir mazarratı defetme vardır. Nasıl ki yiyenin ve içenin nefsinde tokluk menfaati celbedilir ve açlık mazarratı defedilirse, işte diğer bütün bu işlerde de kişi onlarla nefsinden mazarratları defeder ve onlarla kendisi için lezzetler celbeder. İşte bu sebeple denilir: "Nefsi şifâ buldu, göğsüm açıldı." Kişi göğsünde bir şifâ bulur; tıpkı hastalığın gitmesi ve sıhhatin hâsıl olmasıyla bedeninde şifâ bulduğu gibi. Bunlar, bâtın ve zâhir ile hissedilen şeylerdir. Bunların güzelliğini, "Şüphesiz akıl güzeli ve çirkini bilir (tahsin ve takbih eder)" diyen kimse de idrâk etmiştir; "Bunların güzelliğine dair bilgi, o fiillerde bulunan akledilir bir sıfattan dolayıdır; ya bedâhetle ya da nazarla yahut şeriatla bilinir" diyen kimse de idrâk etmiştir. O, "Bunların güzelliği ve çirkinliği, o fiillerde kaim olan bir manadan dolayıdır" sözünde doğru söylemiştir. Yine "Bu, akılla da idrak edilebilir, şeriatla da" sözünde de doğru söylemiştir. Birinci kişi, bunun kula bir menfaat celbetmek ve ona dönen bir mazarratı defetmek için olduğunu inkâr etmekle hata etmiştir. Hatta bu âhiret yurdunda da olsa böyledir; zira bu da hissedilen bir şeydir. İkinci kişi ise, bunun fiilde bir sıfattan dolayı olmadığını, iyilik ve kötülüğün sadece salt (…) olduğunu sanmakla hata etmiştir.
وكذلك يلتذ ويفرح ويتنعَّم بمعرفة نفسه للأشياء التي تُعرف بالباطن، ويلتذ أيضًا بشهود باطنه وإحساسه، كما يلتذ بشهود ظاهره وإحساسه، وكذلك يلتذ بما تعقله نفسه من الأمور الكلية التي تعقلها، وكذلك في أفعاله وحركاته، كما يلتذ بأكله وشربه ونكاحه، وكما يلتذ برحمته وإحسانه إلى أهل الحاجات من أقاربه وغير أقاربه، ويلتذ بالجود والإعطاء، ويلتذ بالعفو عن المسيء إليه وترك معاقبة المسيء، كما يُذكر عن المأمون أنه قال: لقد حُبِّبَ إليَّ العفو حتى إني أخاف ألا أثاب عليه.فهذه مكارم الأخلاق التي تكون في بني آدم، كما كانت تكون في أهل البادية، فهذا الحس وهذه الحركة الإرادية يتنعَّم به الحي وينتفع به ويلتذ في الحال.ولا يُقال: إن فعل ذلك لغير غرض ولا لجلب منفعة أو دفع مضرة، بل فيه جلب منفعة ودفع مضرة في نفسه، كما في نفس الآكل والشارب يستجلب به منفعة الشبع، ويستدفع به مضرة الجوع، فهكذا سائر هذه الأمور يدفع بها عن نفسه مضرات، ويستجلب لها بها لذات.ولهذا يُقال: اشتفت نفسه، وشفيت صدري، فيجد شفاءً في صدره، كما يجد شفاءً في جسمه بزوال المرض وحصول العافية.وهذه أمور محسوسة بالباطن والظاهر، وهي التي أدرك حسنها من قال: إن العقل يُقبِّح ويُحسِّن ومن قال: إن العلم بحسنها لِصفة قائمةٍ بها معقولةٍ: إما بالبديهة وإما بالنظر، أو معلومة بالشرع.ولقد صدق في قوله: إن حسنها وقبحها لمعنى قام بها، وصدق أن ذلك قد يُدْرَك بالعقل وقد يدرك بالشرع.وقد غلط الأول في نفيه أن يكون ذلك لما فيه من جلب منفعة إلى العبد ودفع مضرة راجعة إلى نفسه، وإن كان ذلك في الدار الآخرة أيضًا، فإن ذلك أمر محسوس.والثاني غلط حيث اعتقد أن ذلك ليس لصفة في الفعل، وأن الحُسن والقُبح ليس إلا مجرد
Fiilin emir ve nehiy ile ilişkilendirilmesi konusuna gelince; (Mutezile) bu ilişkilendirmeyi tabiata uygunluk ve ondan nefret etme cihetinden ele almakta ve bunu, söz konusu sıfatlarla muttasıf olanın kemal ve noksanlığı babından saymakta bir nebze isabet etmişse de, aklî hüsün ve kubhun bundan kaynaklandığı zannında hata etmiştir. Bununla birlikte tamamen de hata etmiş değillerdir. Zira hüsün ve kubuh; duyu, akıl ve şeriat ile; basar, nazar ve haber ile; meşhur ve zâhir olan ile bâtın ile; kıyâsî ma‘kūl ile emr-i şer‘î ile idrak edilen şeydir. Aslında o, tek bir cinstendir. Zira her biri (bu yollardan biriyle) bilinir; bir yolla sabit olan, diğeriyle bilinmeyen şey, diğer yolla sabit olur. [Üç İlim Yolu]: İşte bu üç yol —sem‘ (işitme/vahiy), basar (görme/müşahede) ve akıl— ilmin yollarıdır. [1- Basar]: Basar —ki bâtın ve zâhir olan müşahededir— bu hareket ve iradelerde bulunan uygunluk ve zıtlığı, fayda ve acil zararı idrak eder. [2- Sem‘]: Sem‘ ise —ki Allah'ın vahyi ve tenzîlidir— müşahedenin idrak etmekte kısaldığı, bu fiillerin ahiret yurdundaki fayda ve zararını haber verir. Dinin tamamlanması fıtrat ve onun takdiri iledir; fıtratın dönüştürülmesi ve değiştirilmesi ile değil. Zira her doğan fıtrat üzere doğar. Allah kullarını hanifler olarak yaratmış, fakat şeytanlar onları saptırmış; Allah'ın kendilerine helal kıldığını haram kılmış ve kendilerine hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmalarını emretmişlerdir. Allah, Resûlü'nün Müslim'in rivayet ettiği sahih hadiste kendisinden naklettiği üzere bize bunu haber vermiştir. Onlar fıtratları gereği yalnızca Allah'ı severler ve ihtiyaç duydukları temiz ve hoş nimetleri elde etmeyi severler. Sevgi ise müşahede ve hisse tabidir. İşte onların fıtratlarında bulunan, yaratıcılarına ibadete yönelten bu his ve hareket —ki bu ibadetlerinde onlara yardımcı olan temiz rızıklarla desteklenir— güzel fiillerle sâbit olan hüsnün vechesidir. Bu fiiller ister emredilmiş olsun ister mubah; zira bütün bunlar, fıtratları üzerine yaratıldıkları bu uygunluk, münasebet ve muhabbeti taşıdıkları için güzeldir (hasendir). Bundan şehadet âleminde müşahede edilenler, müşahede ve his ile idrak edilir; gaybî olanlar ise, peygamberlerin getirdiği sem‘ (vahiy) ile idrak edilir.
إضافة الفعل إلى الأمر والنهي، فأصاب بعض الإصابة في كونه جعل ذلك من الملاءمة للطبع والمنافرة عنه، ومن باب كمال المتصف بذلك ونقصه، ولكن غلط في ظنه أن الحُسن والقُبح العقليين صادرَيْن عن ذلك، ولم يغلطا كل الغلط، فإن الحُسن والقبح: الذي يُدرك بالحس وبالعقل وبالشرع، وبالبصر والنظر والخبر، بالمشهور الظاهر وبالباطن، وبالمعقول القياسي وبالأمر الشرعي، هو في الأصل من جنس واحد، فإن كلاًّ يُعْلَم بذلك، يثبت به ما لا يُعلم بالآخر ويثبت به.[طرق العلم الثلاثة] :وهذه الطرق الثلاثة: السمع، والبصر، والعقل، هي طرق العلم:[١- البصر] :فالبصر - وهو المشهود الباطن والظاهر - يدرك ما في هذه الحركات والإرادات من الملاءمة والمنافرة، والمنفعة والمضرة العاجلة.[٢- السمع] :والسمع - وهو وحي الله وتنزيله - يخبر بما يقصِّر الشهود عن إدراكه من منفعة ذلك ومضرته في الدار الآخرة.فتمام الدين بالفطرة وتقديرها، لا بتحويلها وتغييرها، فإن كل مولود يولد على الفطرة، والله خلق عباده حُنفاء فاجتالتهم الشياطين وحرَّمت عليهم ما أحل الله لهم، وأمرتهم أن يشركوا به ما لم ينزِّل به سلطانًا. هكذا أخبرنا الله فيما روى عنه رسوله في الحديث الصحيح الذي رواه مسلم.فهم بفطرتهم يحبون الله وحده ويحبون تناول ما يحتاجون إليه من الطيِّبات، والمحبة تتبع الشهود والإحساس، فهذا الذي في فطرهم من الحس والحركة إلى عبادة خالقهم مما يعينهم عليها من طيبات الرزق، هو وجه الحُسن الثابت بالأفعال الحسنة: مأمُورِها ومبَاحِها، فإن ذلك كله حسن، لما فيه من هذه الملاءمة المناسبة والمحبة التي فطروا عليها، فما كان من ذلك مشهودًا في عالم الشهادة أدرك بالشهود والإحساس، وما كان غيبًا أدرك بالسمع الذي جاء به المرسلون.
Akıl (kalp): Kalp bu müşahede edileni ve bu işitileni akleder. O halde Allah'ın emrettiğini ve haber verdiğini akletmesi zarurîdir; tıpkı müşahede ettiğimiz ve hissettiğimiz şeyleri akletmesi zarurî olduğu gibi. Böylece şehadeti (görüleni) ve gaybı, yani ilmin zaptı anlamında, nefiste sabit küllî bir veçh üzere akleder. Fakat şu kimselerin (birinci grup), aklın fiilin hüsnünden ve kubhundan onda mülâyemet bulunanı idrak ettiği iddiası batıldır; nitekim şu kimselerin de (ikinci grup), şeriatın içinde mülâyemet bulunmayan bir hüsün veya kubuh getirdiği iddiası batıldır. İşte onlar (birinci grup) bunu ancak, Rab için beşerde aklettikleri şeyin türünden bir şey ispat etmek istedikleri için nefyettiler; O'nun hakkında mülâyemeti ve münâfereti inkâr ettiler. Bunlar (ikinci grup) ise, sırf meşîet üzerine bina edilmiş, içinde mülâyemet ve münâferet bulunmayan sırf bir şeriat ispat etmek istediler. Halbuki her iki grup da Allah'ın güzel fiillere olan muhabbeti ve rızası ile, bu fiilleri işleyen günahkârlara olan buğzunun hakikatini inkâr ettiler. İşte bizim hakkımızda mülâyemet ve münâferet diye ifade ettikleri mâna budur. Onlar ancak kendilerindeki bir çeşit cehmîlikten dolayı bu hataya düştüler. İşte bu sebeple, birinci grup –bu sıfatları inkâr etmeleriyle birlikte– kaderi, yani O'nun kudretinin, meşîetinin ve halkının umumiliğini inkâr ettiler. İkinci grup ise şeriatta emir ve nehyin ihtiva ettiği münasebetleri ve muhâsinleri inkâr ettiler; ayrıca O'nun halkında ve meşîetinde bulunan hikmet ve rahmeti de inkâr ettiler.
[٣- العقل (القلب) ] :والقلب يعقل هذا المشهود وهذا المسموع، فلا بد من أن يعقل ما أمر الله به وأخبر، كما لا بد أن يعقل ما شهدنا وحسسنا، فيعقل الشهادة والغيب، بمعنى ضبط العلم يجريان ذلك على وجه كليٍّ ثابت في النفس.لكن زَعْم أولئك أن العقل يُدرك من حسن الفعل وقبحه ما فيه ملاءَمة باطل، كما أن زعم أولئك أن الشرع يأتي بحسن أو قبح لا ملاءمة فيه باطل، فأولئك إنما نفوا ذلك لأنهم أرادوا أن يثبتوا للرب من جنس ما عقلوه في البشر، وأنكروا الملاءمة في حقه والنافرة، وهؤلاء أرادوا أن يثبتوا شرعًا محضًا مبنيًّا على محض المشيئة ليس فيه ملاءمة ولا منافرة، وكلا الفريقين أنكر حقيقة محبة الله ورضاه للأفعال الحسنة، وبغضه للمسيئين بها، وهذا هو المعنى الذي يُعبِّرون عنه في حقنا: الملاءمة والمنافرة، وإنما أُتوا من جهة ما فيهم من نوع تجهم.ولهذا أنكر أولئك - مع إنكارهم لهذه الصفات - أنكروا القدر، وهو عموم قدرته ومشيئته وخلقه، وأنكر هؤلاء ما في الشريعة من المناسبات والمحاسن التي انطوى عليها الأمر والنهي، وأنكروا أيضًا ما في خلقه ومشيئته من الحكمة والرحمة.
Şu kimseler kudret, meşîet ve halkı ispat ettiler; fakat rahmet, hikmet ve adaleti ispat hususunda kusur ettiler. Şu diğerleri ise hikmet ve adaletten bir miktar ispat ettiler, ancak onlar da bu hususta kusurlu oldukları gibi, kudret, meşîet ve halk konusunda da eksiklik gösterdiler. Bununla birlikte her iki fırka da şer‘in emir ve nehyini inkâr etmez. Fakat o ikinci fırkanın aşırıları, akıllarıyla şeriatın getirdiği emir ve nehyin birçoğunu reddettiler ve “Bu, akledilen hikmete aykırıdır” dediler; tıpkı İblis ve onun gibilerinin yaptığı gibi. Birinci fırkanın aşırıları ise emir ve nehyi yine reddettiler ve “Rahmân dileseydi onlara ibadet etmezdik” dediler; müşriklerin söylediği gibi. İblis’in küfrü daha ağırdır. Bu sebeple, onların (ikinci fırkanın) bid‘atı Sünnet ve Cemaat’e daha yakındır. Fıtrat itibarıyla nefislerin ve kalplerin sevdiği şeyler ma‘rûf, nefret ettiği şeyler ise münkerdir. Çünkü marifet, muhabbetle birlikte bir hissediştir; inkâr ise buğz ile birlikte bir hissediştir. Herhangi bir şekilde hissedilmeyen şey ne bilinir ne de inkâr edilir. Sevilmeyen ve buğzedilmeyen şey de ne bilinir ne de inkâr edilir. Kişiye bir hadis rivayet edilip de o, cehaletinden dolayı onu inkâr ederse…
فهؤلاء أثبتوا القدرة والمشيئة والخلق، ولكن قصَّروا في إثبات الرحمة والحكمة والعدل، وأولئك أثبتوا شيئًا من الحكمة والعدل، ولكن قصَّروا في ذلك أيضًا، مع تقصيرهم في القدرة والمشيئة والخلق، وإن كان كل من الفريقين لا ينكر أمر الشرع ونهيه.لكن غلاة أولئك دفعوا بعقولهم كثيرًا مما جاء به الشرع من الأمر والنهي، وقالوا: هذا يخالف الحكمة المعقولة، كما فعل إبليس وذووه. وغلاة هؤلاء دفعوا أيضًا الأمر والنهي وقالوا: لو شاء الرحمن ما عبدناهم، كما قال المشركون. وإبليس أغلظ كفرًا، ولهذا كانت بدعة أولئك أقرب إلى السنة والجماعة.وهذه الأمور التي تحبها النفوس والقلوب بفطرتها هي المعروف، والتي تبغضها هي المنكر، فإن المعرفة هي إحساس مع محبة، والإنكار إحساس مع بغضة. فأما ما لم يُحَسّ بحال فلا يُعرف ولا ينكر، وما لا يُحب ولا يبغض بحال فلا يُعْرف ولا ينكر. وإذا حُدِّث الرجل بحديث فأنكره لجهله
Zira o, işitmeyi sevmediği şeyi münker saymıştır. Aynı şekilde muhaddislere göre münker hadis, sıhhati ve sıdkı sebebiyle sevecekleri bir tarzda işitmedikleri hadistir; işittiklerinde ise onu hissettikten sonra inkâr ederler. Burada maksat, bu güzel şeylere duyulan muhabbetin kınanmış değil, bilakis övülmüş olduğudur. Kim bu şeyleri bu muhabbetten dolayı yaparsa kınanmış ve cezalandırılmış olmaz. Onun bu işi Allah'tan başkası için yaptığı söylenemez ve böylece mürâî ve müşrik konumuna düşmez. Zira asıl kınanmış şirk odur. Fakat bunları sırf fıtrî muhabbetten dolayı yapan kimse ise ne müşriktir ne de bu hareketiyle Allah'a yaklaşmış sayılır; öyle ki Allah için amel eden ve O'na kulluk eden kimsenin hak ettiği sevabı hak etmiş olsun. Bilakis Allah ona bu güzel amellerinden dolayı çeşitli sevap türleri verebilir: Ya bunların mislini artırarak, böylece dünyada nimetlendirir. İşte bu sebeple kâfir, iyi amellerinin karşılığını dünyada görür, her ne kadar bu amellerle Allah'a yaklaşmamış olsa da. Eğer her iyi fiil, Allah için yapılmadığında kınanmış olsa ve sahibi cezayı hak etseydi, o zaman kâfir, dünyada iyiliklerinin karşılığını bulamazdı; çünkü onlar hasenat değil seyyiat olurdu. Mademki insan bu iyiliklerle dünyada nimetlenmekte ve rızıklandırılmaktadır, o halde bu hasenelerin dünyadaki faydalarından, neticelerinden ve sevaplarından biri de Allah'ın kişiyi, bu iyiliklerle kendisine yaklaşmaya hidayet etmesi olabilir. Böylece ahirette bu iyilikler için kendisine en büyük sevap verilir. İşte bazı selefin şu sözünün manası budur: "İlmi Allah'tan başkası için talep ettik, fakat o (ilim) Allah'tan başkasına ait olmayı reddetti." Bir diğerine, "Hadisi niyetsiz talep ediyorlar" denildiğinde ise şöyle dedi: "Onların (hadis) talebi kendiliğinden bir niyettir." Yani talebin kendisi güzeldir ve onlara fayda verir. Bu, ilmin hususiyetinden dolayı söylenmiştir. Çünkü ilim, yol gösteren rehberdir. Kişi onu muhabbetle talep edip elde edince, bu ilim ona Allah için ihlâsı ve O'nun için ameli öğretir. Bu sebeple şöyle diyen olmuştur: "Bu, irfanın mukaddimesi olan ilk nazardandır. Zira kasıt ve niyet, kendisine niyet edilen maksudun bilinmesine bağlıdır. Kişi henüz onu bilmiyorsa ona nasıl yaklaşsın? Muhabbetle veya başka bir şekilde bakıp da maksud olan ma'bûdu bildiği zaman, işte o zaman ona ibadet etmesi ve onu kastetmesi sahih olur." Aynı şekilde ihlâs: İhlâsı bilmeyen kimse nasıl ihlâslı olabilir? Eğer ihlâs ilminin talebi ancak ihlâsla olabilseydi, bu devr (kısır döngü) gerektirirdi. Çünkü ilim, ihlâs ve diğer şeyler cihetinden kasıt ve iradeden önce gelir. İrade ve kasıt ise ilim hâsıl olmadan gerçekleşmez. Bu itibarla İmam Ahmed'in kendisi hakkında zikrettiği şey güzeldir. Bu, övülmüş ve dosdoğru nefislerin hâlidir.
فإنه أنكر ما لا أحبه سمعُه، وكذلك الحديث المنكر عند أهل الحديث هو ما لم يسمعوه فيحبوه لصحته وصدقه، فإذا سمعوه بذلك أنكروه بعد إحساسه.والمقصود هنا أن محبة هذه الأمور الحسنة ليس مذمومًا بل محمودًا، ومن فعل هذه الأمور لأجل هذه المحبة لم يكن مذمومًا ولا معاقبًا، ولا يُقال إن هذا عمله لغير الله، فيكون بمنزلة المرائي والمشرك، فذاك هو الشرك المذموم. وأما من فعلها لمجرد المحبة الفطرية فليس بمشرك ولا هو أيضًا متقربًا بها إلى الله، حتى يستحق عليها ثواب من عمل لله وعبده، بل قد يثيبه عليها بأنواع من الثواب: إما بزيادة فيها في أمثالها، فيتنعَّم بذلك في الدنيا، ولهذا كان الكافر يُجزى على حسناته في الدنيا وإن لم يتقرب بها إلى الله، ولو كان فِعْلُ كل حَسَن إذا لم يُفعل لله مذمومًا يستحق به صاحبه العقاب لما أُطعم الكافر بحسناته في الدنيا إذا كانت تكون سيئاتٍ لا حسنات، وإذا كان قد يتنعَّم بها في الدنيا ويُطعم بها في الدنيا، فقد يكون من فوائد هذه الحسنات ونتيجتها وثوابها في الدنيا أن يهديه الله إلى أن يتقرب بها إليه، فيكون له عليها أعظم الثواب في الآخرة.وهذا معنى قول بعض السلف: طلبنا العلم لغير الله فأبى أن يكون إلا لله. وقول الآخر لما قيل له: إنهم يطلبون الحديث بغير نية، فقال: طلبهم له نيَّة، يعني نفس طلبه حسن ينفعهم. وهذا قيل في العلم لخصوصيته، لأن العلم هو الدليل المرشد، فإذا طلبه بالمحبة وحصَّله عرَّفه الإخلاص لله والعمل له.ولهذا قال من قال: هو من النظر الأول الذي هو مُقدمة العِرفان، فإن القصد والنية مشروط بمعرفة المقصود المنوي به، فإذا لم يعرفه بعدُ كيف يتقرب إليه؟ فإذا نظر بمحبة أو غيرها فعلم المعبود المقصود صح حينئذ أن يعبده ويقصده. وكذلك الإخلاص كيف يخلص من لم يعرف الإخلاص؟ فلو كان طلب علم الإخلاص لا يكون إلا بالإخلاص لزم الدَّوْر، فإن العلم هو قبل القصد والإرادة من إخلاص وغيره، ولا تقع الإرادة والقصد حتى يحصل العلم.وعلى هذا فما ذكره الإمام أحمد عن نفسه هو حسن، وهو حال النفوس المحمودة المستقيم
Hâli. İşte bundan dolayıdır ki Hatice (r.anhâ), Nebî (s.a.v.)'e şöyle demiştir: 'Şüphesiz sen sıla-i rahim yaparsın, doğru söz söylersin, misafir ağırlarsın, yükü taşırsın, yok iken kazandırırsın, hakkın nâibelerinde yardım edersin.' İşte bu işleri o, sevdiği için yapardı; bu hususlar üzere yaratılmış ve fıtratına yerleştirilmişti. Nitekim (Hatice), övülen şeyleri sevmeye ve onları yapmaya tabiatıyla meyyal olan nefisleri Allah'ın, bunun zıddı olan yerilen işlere düşürmeyeceğini anladı. Zira O, (Hz. Peygamber) kendisine 'Kendimden korkuyorum' dediğinde, (Hatice) şöyle cevap vermişti: 'Hayır, vallahi Allah seni asla utandırmaz...' Hadis, Sahîhayn'da yer almaktadır.
İnsanlar nübüvvet hakkında ihtilaf etmişlerdir: Acaba o, sadece Allah'ın kuluna haber vermesi midir, yoksa kulda bulunan kemâl sıfatlarına mı dayanır? Yine nübüvvet hakkında ihtilaf edildi: Acaba o, sadece Şâri' [Kanun Koyucu] hitabının taalluk etmesi midir, yoksa kendisiyle seçkinleşilen sıfatlara mı dayanır ve ilâhî bir hitap yahut ihbâr kaçınılmaz mıdır? İşte bu sebeple nübüvvet parçalardan müteşekkildir. Nitekim Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 'Güzel hâl, güzel tavır ve iktisad (itidal), nübüvvetin yirmi beş cüz'ünden bir cüzdür.' Bunu Sünen ehli rivayet etmiştir. Bu, amel hususundadır. İlim hususunda ise: 'Sâlih rüya, nübüvvetin kırk altı cüz'ünden bir cüzdür' buyurmuştur. Ayrıca: 'Üç şey mürselîn ahlâkındandır...'
حالها. ومن هذا قول خديجة رضي الله عنها للنبي صلى الله عليه وسلم: إنك لتصل الرحم وتصدق الحديث وتقري الضيف وتحمل الكل وتكسب المعدوم وتعين على نوائب الحق. فهذه الأمور كان يفعلها محبة لها خُلق على ذلك وفُطر عليه، فعلمت أن النفوس المطبوعة على محبة الأمور المحمودة وفعلها لا يوقعها الله فيما يضاد ذلك من الأمور المذمومة، لما قال لها: قد خشيتُ على نفسي. قالت: كلا والله لا يخزيك الله أبدًا.. الحديث وهو في الصحيحين.وقد تنازع الناس في النبوة: هل هي مجرد إنباء الله لعبده، أو هي راجعة إلى صفات كمال فيه؟ كما تنازعوا في النبوة: هل هي مجرَّد تعلق خطاب الشارع، أو هي راجعة إلى صفات يتميز بها، ولا بد من خطاب إلهي أو إنباء؟ ولهذا كانت النبوة أجزاءً، كما قال النبي صلى الله عليه وسلم: الهدي الصالح والسمت الصالح والاقتصاد جزء من خمسة وعشرين جُزءًا من النبوة - رواه أهل السنن، فهذا في العمل. وقال في العلم: الرؤيا الصالحة جزءٌ من ستة وأربعين جزءًا من النبوة. وقال: ثلاث من أخلاق المرسلين …
İşte nefislerde Allah'ın yarattığı bu sevgi ve duyuş (ihsâs), her güzelliğin ve çirkinliğin, her hamdin ve zemin aslıdır. Zira sevilen bir şeyi sevmek ve buğzedilen bir şeye buğzetmek hususunda itibar edilen duyuş (ihsâs) olmasaydı, hayvandan herhangi bir şeyi kendi ihtiyarıyla hareket ettiren iradî bir hareket asla bulunmaz; emir ve nehiy, sevap ve ikab da bulunmazdı. Çünkü sevap, ancak nefislerin sevdiği ve kendisiyle nimetlendiği şeydir; ikap ise ancak nefislerin hoşlanmadığı ve kendisiyle azap duyduğu şeydir. Bu da duyuştan (ihsâs) sonra olur. O halde duyuş (ihsâs), sevgi ve buğz, dünya ve ahirette canlıya ait işlerin aslıdır; emir ve nehiy, vaad ve vaîd de bununla güzel olmuştur. İşte emir ve nehiy, vaad ve vaîd, fıtratı tamamlayıcıdır. Bunların her biri diğerine yardımcıdır. Şeriat, fıtrat-ı tabiiyyeyi tamamlar; fıtrat-ı tabiiyye ise şeriata iman ve onunla amel hususunda bir başlangıç ve yardımcıdır. Kul, kendisini ıslah eden dine bağlanır, böylece ahirette salih ameller ehlinden olur; şaki (bedbaht) ise dini izlemeyen ve şeriatın getirdiği ameli işlemeyen kimsedir. İşte böyledir bu. Allah en iyi bilendir.
وهذا الحب والإحساس الذي خلقه الله في النفوس هو الأصل في كل حُسن وقُبح، وكل حمدٍ وذمٍّ، فإنه لولا الإحساس الذي يُعتد به في حب حبيب وبغض بغيض لما وجدت حركة إرادية أصلاً تحرك شيئًا من الحيوان باختياره، ولما كان أمر ونهي وثواب وعقاب، فإن الثواب إنما هو بما تحبه النفوس وتتنعم به، والعقاب إنما هو بما تكره النفوس وتتعذب به، وذلك إنما يكون بَعْد الإحساس، فالإحساس والحب والبغض هو أصل ما يوجد في الدنيا والآخرة من أمور الحي، وبه حَسُنَ الأمر والنهي والوعد والوعيد. وذاك الأمر والنهي والوعد والوعيد هو تكميل للفطرة، وكل منهما عون على الآخر، فالشريعة تكميل للفطرة الطبيعية، والفطرة الطبيعية مبدأ وعون على الإيمان بالشرع والعمل به، والعبد من دان بالدين الذي يصلحه فيكون من أهل [العمل] الصالح في الآخرة، والشقيّ من لم يتبع الدين ويعمل العمل الذي جاءت به الشريعة، فهذا هذا، والله أعلم.