Minhâcü's-Sünne Muhtasarı
Müellifi: Ebü'l-Abbâs Şeyhülislâm Ahmed b. Teymiyye Rahmetullahi Aleyh
Muhtasarını hazırlayan: Medîne-i Münevvere'deki İslâm Üniversitesi Yüksek Lisans Bölümü Müderrisi Abdullah el-Guneymân
Birinci Cilt — 1410 H.
مختصر منهاج السنةمخُتْصَرُ مِنْهَاجِ السُّنَّةلأبي العباس شيخ الإسلام أحمد بن تيميةرحمه اللهاختصرهالشيخ عبد الله الغنيمانالمدرس بقسم الدراسات العليا بالجامعة الإسلاميةبالمدينة المنورةالجزء الأول ١٤١٠هـ
**Mukaddime**
Hamd, hakkı izhar edip yücelten, bâtılı ve bâtıl ehlini ortadan kaldıran Allah'a mahsustur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: *"Bilakis biz hakkı bâtılın üzerine fırlatırız da onu tepeler; bir de bakarsın ki bâtıl yok olup gitmiştir. (Allah'a) vasfettiklerinizden ötürü size yazıklar olsun!"* (el-Enbiyâ, 18); *"De ki: Hakk geldi, bâtıl ise yok oldu. Zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur."* (el-İsrâ, 81); *"De ki: Hakk geldi; bâtıl ne (bir şey) ortaya çıkarır ne de geri getirir."* (Sebe', 49). O'na çokça, hoş ve mübarek bir hamd ile hamd ederim. Allah'tan başka ilâh olmadığına, O'nun tek olduğuna ve ortağı bulunmadığına şahitlik ederim. Yine Muhammed (s.a.v.)'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim ki O, onu hidayet ve hak dini ile, müşrikler hoşlanmasa da, o dini bütün dinlere üstün kılmak üzere göndermiştir.
**Emmâ ba‘d:** *Minhâcü's-Sünneti'n-Nebeviyye fî Nakzi Da‘âvi’r-Râfıza ve’l-Kaderiyye* adlı eser, mücâhid, sabırlı ve sebatkâr imam, Şeyhülislâm Ahmed b. Abdülhalîm b. Abdüsselâm b. Teymiyye'nin en büyük kitaplarındandır. O, bu eserinde hak ve ehli için mücadele etmiş, bâtılı çürütüp ifşa eylemiştir. Günümüz İslâm gençliği, bu kitabı okumaya ve muhtevasını bilmeye her zamankinden daha fazla muhtaçtır. Zira Râfızîlik, çirkin yüzüyle İslâm diyarındaki her ülkeye ve diğer yerlere dikti gözünü; kaskatı dişlerini göstererek sırıttı, hakikatini bilmeyenlerin önüne tuzaklarını attı; her münafık, bozguncu ve hilekârın âdeti olduğu üzere, içini gizleyip dışını göstererek; hakikatini bilmeyen ve böyle bir kitabı okumamış olanları kendine kandırdı.
***
Bid‘at ve hevâ ehlinin mezheplerinin genel hâli, taşkınlık ve büyük dalâletten geri adım atmak şeklindedir. Ne var ki Râfızîlik mezhebi gün geçtikçe aşırılıkta, alçalmakta ve Allah'ın velî kullarına ve dininin yardımcılarına karşı savaşta haddi aşmaktadır. Râfızîlerin kitapları, peygamberlerden sonra Allah'ın en hayırlı kullarına -yani Resûlullah (s.a.v.)'in ashâbına (Allah onlardan râzı olsun)- sövmek, küfretmek ve lânet etmekle doludur. Onlar sahâbeyi, bilhassa da büyüklerini ve efendilerini -Ebû Bekir es-Sıddîk, Ömer b. el-Hattâb, Osman b. Affân ve onların kardeşleri (Allah hepsinden râzı olsun) ki onlar Mecûsîlerin ateşini söndürmüş ve putlarını yıkmışlardır- tekfir etmekten çekinmezler. Kendi nezdlerinde muteber kitaplarında sahâbeyi ve onları velî edinenleri tekfir etmek, nakledilemeyecek kadar çoktur. Onlar ibadet ederler...
المقدمةالحمد لله مظهر الحق ومعليه، وقاطع الباطل وذويه، قال الله تعالى: {بَلْ نَقْذِف ُبِالْحَق ِّعَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقْ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُون} ، {وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كاَنَ زَهُوقًا} ، {قُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَمَا يُبْدِئُ الْبَاطِلُ وَمَا يُعِيد} . أحمده حمدا كثيرا طيبا مباركا فيه، وأشهد أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ له، وأشهد أن محمدا عبده ورسوله، أرسله بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ، لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ ولو كره المشركون.أما بعد: (فإن منهاج السنة النبوية في نقض دعاوي الرافضة والقدرية) من أعظم كتب الإمام المجاهد الصابر المصابر شيخ الإسلام أَحْمَدُ بْنُ عَبْدِ الْحَلِيمِ بْنِ عَبْدِ السَّلَامِ بن تيمية، قد ناضل فيه عن الحق وأهله، ودحض الباطل وفضحه. وشباب الاسلام اليوم بأمس الحاجة إلى قراءة هذا الكتاب،ومعرفة محتواه حيث أطل الرفض على كل بلد من بلاد الاسلام، وغيرها بوجهه الكريه، وكشر عن أنيابه الكالحة، وألقى حبائله أمام من لا يعرف حقيقته، مظهرا غير مبطن ديدن كل منافق مفسد ختال، فاغتر به من يجهل حقيقته، ومن لم يقرأ مثل هذا الكتاب.والغالب على مذاهب أهل البدع والأهواء، أنها تتراجع عن الشطح وعظيم الضلال ما عدا مذهب الرفض فإنه يزداد بمرور الأيام تطرفا وانحدارا، وتماديا في محاربة أولياء الله وأنصار دينه، وقد ملئت كتب الرافضة بالسباب والشتائم واللعنات لخير خلق الله بعد الأنبياء، أعني، أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم، ورضي الله عنهم، وهم لا يتورعون عن تكفير الصحابة، ولا سيما كبارهم وسادتهم، مثل أبي بكر الصديق، وعمر بن الخطاب، وعثمان بن عفان، وإخوانهم _ رضوان الله عليهم _ الذين اطفؤوا نار المجوس، وهدموا معبوداتهم، وإكفار الصحابة ومن يتولاهم في كتبهم المعتمدة عندهم لا يحصره نقل، فهم يتعبدون
Resûlullah (s.a.v.)’ın sahâbesine lânet ederler ve Şîa’nın imamlarıyla birlikte insanlar olduklarına, onların dışındakilerin ise cehennemlik bir yığın ve ateşe doğru gidenler olduğuna itikad ederler. Yine onlar, kitapları olan el-Vâfî’nin yüz yedinci ve yüz sekizinci bablarında belirttikleri üzere, Allah’ın, Şîa’dan olmadıkça bir Müslüman’ın en ileri düzeyde ihsanda bulunsa bile hiçbir iyiliğini kabul etmeyeceğini iddia ederler. Yine güvendikleri kitaplardan biri olan el-Kâfî’de, İslâm’a, onu getirene, onu taşıyana ve benimseyene karşı besledikleri derin kin ortaya konulmaktadır. Onlara göre Kur’an iki şey için inmiştir: Biri, Alî b. Ebî Tâlib (r.a.)’e övgü ve medh ü senâ ile onun ve zürriyetinin şanını yüceltmek; diğeri ise Resûlullah (s.a.v.)’ın ashâbını zemmetmek ve ayıplarını zikretmektir. Bu sebeple Kur’an’ın üçte ikisinin veya dörtte üçünün kaybolduğunu söylemişlerdir. Dinlerini, imamlarına isnad ettikleri yalana ve asılsız iddialara dayandırmışlar; böylece insanların en yalancısı, yalana en çok inananı ve bâtılı en çok tasdik edeni olmuşlardır. Buna rağmen sahâbeyi münâfıklıkla itham ederler. Biz Allah Teâlâ’ya niyaz ederiz ki onların gazabını artırsın, onları kahretsin ve İslâm’a gazab eden herkesi helâk etsin.
Minhâcü’s-Sünne kitabı, Kaderiyye, mütekellimîn ve diğer bütün fırkalara reddiye sadedinde uzun ve kısa bahisler ihtivâ ettiğinden, ben de bu kitaptan, Râfıza’ya dair hilâfet, sahâbe, Ümmühâtü’l-Mü’minîn ve diğer hususlardaki reddiyeleri ayıklamayı arzu ettim. Ne aslına ne de şerhine kendimden hiçbir şey eklemedim. Zira İmâm İbn Teymiyye’nin kelâmında, her türlü şerhten müstağni kılacak derecede kuvvet, sağlamlık ve metânet bulunmakta; üzerinde hakkın nuru, beyânın açıklığı ve hüccetin kuvveti öylesine hâkimdir ki başka bir şeye ihtiyaç bırakmamaktadır. Allah Teâlâ, cihâdı ve İslâm ile ehlini müdâfaası sebebiyle kendisini en hayırlı karşılıkla mükâfatlandırsın. O’ndan, bizi de bu cihâd ve sevabında kendisine ortak kılmasını niyaz ederiz. Şüphesiz O, en hayırlı niyaz olunan ve en keremli umulandır.
Allah Teâlâ, Peygamberimiz Muhammed’e, âline, zevcelerine ve ashâbına salât, selâm ve bereket ihsân eylesin.
بلعن صحابة رسول الله صلى الله عليه وسلم، ويعتقدون أن الشيعة بأئمتهم هم الناس، وما عداهم همج للنار وإلى النار، والله لا يقبل من مسلم حسنة مهما بالغ في الإحسان ما لم يكن شيعيا كما في كتابهم (الوافي، الباب السابع والثامن بعد المائة) ، وفي (الكافي) أحد الكتب الموثوق بها - عندهم - ما يبين عن حقدهم الدفين على الاسلام ومن جاء به، ومن حمله واعتنقه، وهم يرون أن القرآن نزل لشيئين أحدهما: الثناء والمدح عَلَى عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه وإعلاء شأنه وذريته، والثاني: ثلب أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم وذكر معايبهم، ولهذا قالوا: إنه ضاع من القرأن ثلثاه أو ثلاثة أرباعه، وهم يعتمدون في دينهم على الكذب الذي يلصقونه بأئمتهم، والادعاءات الكاذبة فصاروا من أكذب الناس، وأكثرهم تصديقا للكذب، وتصديقا بالباطل، ومع ذلك يرمون الصحابة بالنفاق، ونبتهل إلى الله تعالى أن يزيدهم غيظا وأن يكبتهم بكمدهم وكل من غاظه الاسلام.ولما كان كتاب منهاج السنة مشتملا على مباحث مطولة. وغير مطولة في الرد على القدرية والمتكلمين وغيرهم من سائر الطوائف أحببت أن أجرد ما يخص الرافضة من الرد عليهم فيما يتعلق بالخلافة والصحابة وأمهات المؤمنين وغير ذلك. ولم أضف إليه شيئا من عندي، لا في أصله،ولا تعليقا، لأن كلام الإمام ابن تيمية فيه من القوة والرصانة والمتانة ما يغني عن كل تعليق، وعليه من نور الحق ووضوح البيان وقوة الحجة ما لا يحتاج إلى غيره. فالله يجزيه على جهاده ومنافحته عن الاسلام وأهله خير الجزاء، ونسأله تعالى أن يشركنا معه في جهاده وجزائه إنه خير مسؤول، وأكرم مأمول، وصلى الله وسلم وبارك على نبينا محمد وعلى آله وأزواجه وأصحابه.-
Şeyhülislâm şöyle buyurdu: Hamd, peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderen, beraberlerinde insanlar arasında ihtilâfa düştükleri hususlarda hükmetmesi için hak olarak Kitab'ı indiren Allah'a mahsustur. Kendilerine kitap verilenler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki bağy (haksızlık ve azgınlık) yüzünden onun hakkında ihtilâfa düştüler. Bunun üzerine Allah, iman edenleri kendi izniyle, ihtilâfa düştükleri hakka iletti. Allah dilediğini dosdoğru yola iletir. (Bakara 2:213) Ve şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, O birdir, ortağı yoktur; nitekim O (Subhânehu ve Teâlâ) da, melekler ve ilim sahipleri de adaleti ayakta tutarak O'ndan başka ilâh olmadığına şehâdet etmişlerdir. Azîz ve Hakîm olan O'ndan başka ilâh yoktur. Ve şehâdet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve resûlüdür. Allah onunla peygamberlerini mühürlemiş, onunla velîlerini hidâyete erdirmiş ve onu Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle vasıflandırmıştır: “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir. Eğer yüz çevirirlerse de ki: Bana Allah yeter; O'ndan başka ilâh yoktur; ben yalnız O'na tevekkül ettim; O, büyük Arş'ın sahibidir.” (Tevbe 9:128-129) Allah'ın en faziletli salâtı ve en mükemmel selâmı onun üzerine olsun.
Emmâ ba‘d: Muhakkak ki Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'ten bir topluluk, günümüzde bu metaı yaymakta olan Râfıza şeyhlerinden birinin, Râfıza İmâmiyye mezhebine davet etmek üzere telif ettiği bir kitabı bana getirdi. Bu davete icabet edebilecek durumda olan yöneticiler ve diğer câhiliye ehlinden, ilim ve din konusunda bilgileri az olan ve Müslümanların dininin aslını bilmeyen kimseleri hedef almaktadır. Ona bu hususta, bâtında Sâbiî felsefecilerden olup hakikatte resullerin tâbiliğinin dışına çıkan, İslâm dinine uymayı gerekli görmeyen, onun dışındaki dinlere uymayı haram saymayan, aksine dinleri, tâbi olunması câiz olan siyasî mezhepler mertebesinde gören ve nübüvveti, dünyada kamu menfaati için vazedilmiş adaletli bir siyaset türü addeden çeşitli bâtınî-ilhadî gruplardan, Müslüman görünüp Râfıza'ya yardım etmeyi âdet edinmiş kimseler yardım etmektedir.
قال شيخ الإسلام:الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي {بَعَثَ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ، وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلَاّ الَّذِينَ أُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُم الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ فَهَدَى اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ وَاللهُ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيم} (١) .وأشهد أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، كَمَا شَهِدَ هُوَ سبحانه وتعالى أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ، وَالْمَلَائِكَةُ، وَأُولُو الْعِلْمِ، قَائِمًا بِالْقِسْطِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ العزيز الحكيم.وأشهد أن محمدا عبده ورسوله خَتَمَ بِهِ أَنْبِيَاءَهُ، وَهَدَى بِهِ أَوْلِيَاءَهُ، وَنَعَتَهُ بِقَوْلِهِ فِي الْقُرْآنِ الْكَرِيمِ: {لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُم عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُوفٌ رَحِيم. فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللهُ لَا إِلَهَ إِلَاّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيم} (٢) . صلى الله عليه أفضل صلاة وأكمل تسليم.(أما بعد) : فإنه أَحْضَرَ إِلَيَّ طَائِفَةٌ مِنْ أَهْلِ السُّنَّةِ وَالْجَمَاعَةِ كِتَابًا صَنَّفَهُ بَعْضُ شُيُوخِ الرَّافِضَةِ، فِي عَصْرِنَا مُنَفِّقًا لِهَذِهِ الْبِضَاعَةِ، يَدْعُو بِهِ إِلَىمَذْهَبِ الرَّافِضَةِ الْإِمَامِيَّةِ، مَنْ أَمْكَنَهُ دَعْوَتُهُ مِنْ وُلَاةِ الْأُمُورِ وَغَيْرِهِمْ، أَهْلِ الْجَاهِلِيَّةِ، مِمَّنْ قَلَّتَ مَعْرِفَتُهُمْ بالعلم والدين، ولم يَعْرِفُوا أَصْلَ دِينِ الْمُسْلِمِينَ.وَأَعَانَهُ عَلَى ذَلِكَ مَنْ عَادَتُهُمْ إِعَانَةُ الرَّافِضَةِ، مِنَ الْمُتَظَاهِرِينَ بِالْإِسْلَامِ، من أصناف الباطنية الملحدين، الذي هُمْ فِي الْبَاطِنِ مِنَ الصَّابِئَةِ الْفَلَاسِفَةِ الْخَارِجِينَ عن حقيقة مُتَابَعَةِ الْمُرْسَلِينَ، الَّذِينَ لَا يُوجِبُونَ اتِّبَاعَ دِينِ الْإِسْلَامِ، وَلَا يُحَرِّمُونَ اتِّبَاعَ مَا سِوَاهُ مِنَ الأديان، بل يجعلون الملل بمنزلة المذاهب السياسية التي يسوغ أتباعها، وأن النبوة مِنَ السِّيَاسَةِ الْعَادِلَةِ الَّتِي وُضِعَتْ لِمَصْلَحَةِ الْعَامَّةِ في الدنيا.(١) الآية ٢١٣ من سورة البقرة.(٢) الايتان ١٢٨، ١٢٩ من سورة التوبة.
Şu belli bir zümre, câhiliyye ve ehl-i câhiliyye çoğaldığı zaman çoğalır ve ortaya çıkarlar. Nebîlik (nübüvvet) ilmine ve ona tâbi olmaya dair ilim sahibi olup da onun dalâlet karanlığını silip yok eden nurlarını ortaya koyacak ve ona muhalefet edenlerin içinde bulunan ifk (büyük yalan), şirk ve bâtılın mahiyetini açığa çıkaracak kimseler bulunmaz. Bunlar, nübüvveti mutlak anlamda yalanlamazlar; bilakis onun bazı hallerini tasdik eder, bazı hallerini ise inkâr ederler. Tasdik ve inkâr ettikleri bu hususlar bakımından birbirlerinden farklı derecelerdedirler. İşte bu sebeple, nebîliklere hürmet göstermelerinden dolayı, pek çok câhil kimse nezdinde durumları karışık hâle gelir. Râfizîler ve Cehmiyye, bu mülhidlerin kapısıdır; onlar, Allah'ın adlarında ve apaçık kitabının âyetlerinde her türlü ilhâda giriş yaparlar. Nitekim Bâtınî Karmatîlerden ve diğer münafıklardan olan mülhidlerin reisleri bunu kararlaştırmışlardır. Bu kitabı getiren kimse anlattı ki, bu kitap, hükümdarlar ve diğerleri arasından kendilerine meyledenler nezdinde onların mezheplerini yerleştirmenin en büyük sebeplerindendir. Onu, Hudâbend Hân diye bilinen meşhur hükümdar için telif etmişlerdir. Benden, bu kitaptaki dalâleti ve bâtıl söylemi beyan etmemi istediler; zira bunda Allah'ın mümin kullarına yardım, müfteri mülhidlerin sözlerinin bâtıl olduğunu ortaya koyma vardır. Kendilerine, bu kitabın, onların hüccet ve delil babında söylediklerinin en üstün mertebesinde olmakla birlikte, o kavmin doğru yoldan sapanların en sapkını olduğunu haber verdim. Zira deliller ya naklîdir ya da aklîdir. O kavim, nakledilende de akledilende de insanların en sapkınıdır. Tahrîr mezhebinde [tahrîr: İlhanlılar döneminde, İmâmiyye-Râfizîliği esas alan bir siyasî-mezhebî eğilim olup, burada devlet eliyle yürütülen resmî akide telifine atıf yapılmaktadır] ise, Allah Teâlâ'nın kendileri hakkında "Derler ki: Eğer biz dinlemiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateşin ashabı arasında olmazdık" buyurduğu kimselere en çok benzeyenlerdir. Onlar, naklî konularda insanların en yalancısı, aklî konularda ise insanların en câhilidir. Nakledilenler arasında, âlimlerin zorunlu olarak bâtıl olduğunu bildikleri şeyleri tasdik ederler; ümmet içinde nesilden nesile en büyük mütevâtir derecesinde zorunlu olarak bilinen şeyleri ise inkâr ederler. İlim nakledenler ve haber rivayet edenler arasında, yalancılığı, hatası veya naklettiği şeydeki cehli bilinen kimse ile âdil, hâfız, zabt sahibi, ilim ve eserleriyle tanınan kimse arasında ayırım yapamazlar. İşin aslında dayanakları taklittir, her ne kadar onu burhanî delillerle temellendirdiklerini zannetseler de. Kimi zaman Mutezile ve Kaderiyye'ye tâbi olurlar, kimi zaman da Mücessime ve Cebriyye'ye tâbi olurlar.
فَإِنَّ هَذَا الصِّنْفَ يَكْثُرُونَ وَيَظْهَرُونَ إِذَا كَثُرَتِ الْجَاهِلِيَّةُ وَأَهْلُهَا، وَلَمْ يَكُنْ هُنَاكَ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ بِالنُّبُوَّةِ وَالْمُتَابَعَةِ لَهَا مَنْ يُظْهِرُ أَنْوَارَهَا الْمَاحِيَةَ لِظُلْمَةِ الضَّلَالِ، وَيَكْشِفُ مَا فِي خِلَافِهَا مِنَ الْإِفْكِ وَالشِّرْكِ وَالْمِحَالِ.وَهَؤُلَاءِ لَا يُكَذِّبُونَ بِالنُّبُوَّةِ تَكْذِيبًا مُطْلَقًا، بَلْ هُمْ يُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ أَحْوَالِهَا وَيَكْفُرُونَ بِبَعْضِ الْأَحْوَالِ، وَهُمْ مُتَفَاوِتُونَ فِيمَا يؤمنون به ويكفرون مِنْ تِلْكَ الْخِلَالِ، فَلِهَذَا يَلْتَبِسُ أَمْرُهُمْ بِسَبَبِ تَعْظِيمِهِمْ لِلنُّبُوَّاتِ عَلَى كَثِيرٍ مِنْ أَهْلِ الْجَهَالَاتِ.والرافضة والجهمية هم الباب لهؤلاء الملحدين، ومنهم يدخلون إلى أصناف الإلحاد في أسماء الله وفي آيات كتابه المبين، كما قرر ذلك رؤوس الْمُلْحِدَةِ مِنَ الْقَرَامِطَةِ الْبَاطِنِيَّةِ، وَغَيْرِهِمْ مِنَ الْمُنَافِقِينَ.وَذَكَرَ مَنْ أَحْضَرَ هَذَا الْكِتَابَ أَنَّهُ مِنْ أَعْظَمِ الْأَسْبَابِ فِي تَقْرِيرِ مَذَاهِبِهِمْ عِنْدَ مَنْ مَالَ إِلَيْهِمْ، مِنَ الْمُلُوكِ وَغَيْرِهِمْ، وَقَدْ صَنَّفَهُ للملك المعروف الذي سماه: خَدَابَنْدَهْ، وَطَلَبُوا مِنِّي بَيَانَ مَا فِي هَذَا الْكِتَابِ مِنَ الضَّلَالِ وَبَاطِلِ الْخِطَابِ، لِمَا فِي ذَلِكَ مِنْ نَصْرِ عِبَادِ اللَّهِ الْمُؤْمِنِينَ، وَبَيَانِ بُطْلَانِ أَقْوَالِ الْمُفْتَرِينَ الْمُلْحِدِينَ، فَأَخْبَرْتُهُمْ أَنَّ هَذَا الْكِتَابَ وَإِنْ كَانَ مِنْ أَعْلَى مَا يَقُولُونَهُ فِي بَابِ الْحُجَّةِ وَالدَّلِيلِ، فَالْقَوْمُ مِنْ أَضَلِّ النَّاسِ عَنْ سَوَاءِ السَّبِيلِ. فَإِنَّ الْأَدِلَّةَ إِمَّا نَقْلِيَّةٌ، وَإِمَّا عَقْلِيَّةٌ، وَالْقَوْمُ مِنْ أَضَلِّ النَّاسِ في المنقول والمعقول، فيالمذهب التقرير، وَهُمْ مِنْ أَشْبَهِ النَّاسِ بِمَنْ قَالَ اللَّهُ تعالى فِيهِمْ: {وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِير} (١) .وهم مِنْ أَكْذَبِ النَّاسِ فِي النَّقْلِيَّاتِ، وَمِنْ أَجْهَلِ النَّاسِ فِي الْعَقْلِيَّاتِ، يُصَدِّقُونَ مِنَ الْمَنْقُولِ بِمَا يَعْلَمُ الْعُلَمَاءُ بِالِاضْطِرَارِ أَنَّهُ مِنَ الْأَبَاطِيلِ، وَيُكَذِّبُونَ بِالْمَعْلُومِ مِنَ الِاضْطِرَارِ الْمُتَوَاتِرِ أَعْظَمَ تَوَاتُرٍ فِي الْأُمَّةِ جِيلًا بَعْدَ جِيلٍ.وَلَا يُمَيِّزُونَ فِي نقلة العلم ورواة الأخبار بين المعروف الكذب، أَوِ الْغَلَطِ، أَوِ الْجَهْلِ، بِمَا يُنْقَلُ، وَبَيْنَ العدل الحافظ الضابط المعروف بالعلم، وَالْآثَارِ، وَعُمْدَتُهُمْ فِي نَفْسِ الْأَمْرِ عَلَى التَّقْلِيدِ، وَإِنْ ظَنُّوا إِقَامَتَهُ بِالْبُرْهَانِيَّاتِ. فَتَارَةً يَتَّبِعُونَ الْمُعْتَزِلَةَ والقدرية، وتارة يتبعون المجسمة والجبرية.(١) الآية ١٠ من سورة الملك.
Ve onlar, bu tâifelerin nazariyâta dair en câhil olanlarıdır. Bu sebeple, ilim ve din ehlinin umûmunda, Müslümanlar dâhilindeki tâifelerin en câhili sayılmışlardır. Yine onlardan kimi, dine öyle bir fesat dâhil etmiştir ki onu ancak âlemlerin Rabbi ihsâ edebilir. Nitekim İsmâilîlerin, Nusayrîlerin ve diğer Bâtınî münafıkların mülhidleri işte bu kapıdan girmiş; müşriklerden ve Ehl-i Kitap'tan olan İslâm düşmanları da onların yoluyla hedeflerine ulaşmış; onlar vâsıtasıyla İslâm beldelerine hâkim olmuş, harîmi esir almış, malları gasbetmiş, haram kanı dökmüş ve ümmet, onların yardımıyla dünya ve din fesadından öyle bir musibete uğramıştır ki bunu ancak Rabbü'l-Âlemîn bilir. Eğer mezhebin aslı, hayatlarında Emîrü'l-Mü'minîn Ali (r.a.) tarafından cezalandırılmış olan o zındık münafıkların icadından ise –ki Ali (r.a.) onlardan bir taifeyi ateşle yakmış, bir kısmını öldürmeye kalkışmış, onlar da onun keskin kılıcından kaçmış, bir taife iftiracıyı ise kendisinden nakledilen haberlerde bilindiği üzere celde ile tehdit etmiştir– nitekim ondan (r.a.) pek çok yoldan mütevâtir olarak rivayet edilmiştir ki Kûfe minberinde, hazır olanlara işittirerek şöyle demiştir: “Bu ümmetin peygamberinden sonra en hayırlısı Ebû Bekir, sonra Ömer’dir.” (1) Bunun üzerine oğlu Muhammed b. el-Hanefiyye de aynı şekilde cevap vermiştir –ki bu, Buhârî'nin Sahîh'i ile Hanîf milletinin diğer âlimleri tarafından rivayet edilmiştir. İşte bu sebeple, Ali'ye (r.a.) yetişmiş veya o zamanda bulunmuş olan ilk dönem Şîa'sı, Ebû Bekir ve Ömer'in üstünlüğü hususunda ihtilâf etmemiş; onların ihtilâfı ancak Ali ile Osman'ın üstünlüğü meselesinde olmuştur. Bu husus, evvel ve âhir âlimlerinden büyük Şîa uleması tarafından dahi ikrar edilmiştir; hatta Ebü'l-Kāsım el-Belhî de buna benzer bir şey zikretmiştir. Şöyle ki: Bir soru soran, Şerîk b. Abdillâh'a gelerek: “Ebû Bekir mi üstündür, Ali mi?” diye sormuş; o da: “Ebû Bekir” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine soru soran: “Bunu söylüyorsun, hâlbuki sen Şiî'sin?” demiş; o da: “Evet. Bunu söylemeyen Şiî değildir. Vallahi Ali şu minber basamaklarına çıkmış ve: ‘Dikkat edin, bu ümmetin peygamberinden sonra en hayırlısı Ebû Bekir, sonra Ömer’dir.’ demiştir. O hâlde biz onun sözünü nasıl reddedebiliriz? Onu nasıl yalanlayabiliriz? Vallahi o yalancı değildi.” demiştir. Bunu Abdülcebbâr el-Hemedânî, “Tesbîtü’n-Nübüvve” adlı kitabında nakletmiştir (2). Belhî’nin, İbnü’r-Râvendî’nin Câhiz’e itirazına dair reddiyesinde zikrettiği de buydu. (1) Bkz. Buhârî, c.5, s.7, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî (s.a.v.); Sünen-i Ebû Dâvûd, c.4, s.288; İbn Mâce, c.1, s.39 ve diğerleri. (2) Bu zat, kendi devrinde Mu'tezile'nin şeyhi olan Kādî İmâdüddîn Ebü'l-Hasan Abdülcebbâr b. Ahmed el-Hemedânî'dir. Onun “Tesbîtü Delâili’n-Nübüvve” adlı eseri bu babda yazılmış en güzel kitaplardandır. Bu eser için bkz. c.2, s.549.
وَهُمْ مِنْ أَجْهَلِ هَذِهِ الطَّوَائِفِ بِالنَّظَرِيَّاتِ، وَلِهَذَا كَانُوا عِنْدَ عَامَّةِ أَهْلِ الْعِلْمِ وَالدِّينِ، مِنْ أجهل الطوائف الداخلين في المسلمين، وَمِنْهُمْ مَنْ أَدْخَلَ عَلَى الدِّينِ مِنَ الْفَسَادِ، مَا لَا يُحْصِيهِ إِلَّا رَبُّ الْعِبَادِ فَمَلَاحِدَةُ الاسماعيلية، والنصيرية، وغيرهم من الباطنية المنافقين، من بابهم دخلوا.وأعداءالاسلام مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَأَهْلِ الْكِتَابِ بِطَرِيقِهِمْ وَصَلُوا، وَاسْتَوْلَوْا بِهِمْ عَلَى بِلَادِ الْإِسْلَامِ، وَسَبَوُا الْحَرِيمَ، وَأَخَذُوا الْأَمْوَالَ، وَسَفَكُوا الدَّمَ الْحَرَامَ، وَجَرَى عَلَى الْأُمَّةِ بمعاونتهم من فساد الدنيا والدين ما لا يعلمه إلا رب العالمين.إذا كَانَ أَصْلُ الْمَذْهَبِ مِنْ إِحْدَاثِ الزَّنَادِقَةِ الْمُنَافِقِينَ، الَّذِينَ عَاقَبَهُمْ فِي حَيَاتِهِ عَلِيٌّ أَمِيرُ الْمُؤْمِنِينَ رضي الله عنه فَحَرَّقَ مِنْهُمْ طَائِفَةً بِالنَّارِ، وَطَلَبَ قَتْلَ بَعْضِهِمْ فَفَرُّوا مِنْ سَيْفِهِ الْبَتَّارِ، وَتَوَعَّدَ بِالْجَلْدِ طَائِفَةً مُفْتَرِيَةً فِيمَا عُرِفَ عَنْهُ مِنَ الْأَخْبَارِ، إِذْ قَدْ تَوَاتَرَ عَنْهُ مِنَ الْوُجُوهِ الْكَثِيرَةِ أَنَّهُ قَالَ. عَلَى مِنْبَرِ الْكُوفَةِ، وقد أسمع من حضر: ((خَيْرُ هَذِهِ الْأُمَّةِ بَعْدَ نَبِيِّهَا، أَبُو بَكْرٍ ثم عمر)) (١)وبذلك أجاب ابنه محمد بن الْحَنَفِيَّةِ، فِيمَا رَوَاهُ الْبُخَارِيُّ، فِي صَحِيحِهِ وَغَيْرُهُ من علماء الملة الحنيفية.وَلِهَذَا كَانَتِ الشِّيعَةُ الْمُتَقَدِّمُونَ الَّذِينَ صَحِبُوا عَلِيًّا، أَوْ كَانُوا فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ، لَمْ يَتَنَازَعُوا فِي تَفْضِيلِ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ، وَإِنَّمَا كَانَ نِزَاعُهُمْ فِي تَفْضِيلِ عَلِيٍّ وَعُثْمَانَ، وَهَذَا مِمَّا يَعْتَرِفُ بِهِ عُلَمَاءُ الشِّيعَةِ الْأَكَابِرُ مِنَ الْأَوَائِلِ وَالْأَوَاخِرِ حَتَّى ذَكَرَ مِثْلَ ذَلِكَ أَبُو الْقَاسِمِ الْبَلْخِيُّ.قَالَ: سَأَلَ سَائِلٌ شَرِيكَ بْنَ عَبْدِ الله، فَقَالَ لَهُ أَيُّهُمَا أَفْضَلُ أَبُو بَكْرٍ أَوْ عَلِيٌّ؟ فَقَالَ لَهُ: أَبُو بَكْرٍ. فَقَالَ لَهُ السائل: تقول هذا وأنت شيعي؟ فَقَالَ لَهُ نَعَمْ. مَنْ لَمْ يَقُلْ هَذَا فليس شيعيا، والله لقد رقى هذه الأعواد علي، فَقَالَ: أَلَا إِنَّ خَيْرَ هَذِهِ الْأُمَّةِ بَعْدَ نَبِيِّهَا أَبُو بَكْرٍ، ثم عمر فكيف نرد قوله؟ وكيف نكذبه؟ والله ما كان كذابا. نَقَلَ هَذَا عَبْدُ الْجَبَّارِ الْهَمْدَانِيُّ فِي كِتَابِ تَثْبِيتِ النُّبُوَّةِ (٢) .قَالَ ذَكَرَهُ أَبُو الْقَاسِمِ الْبَلْخِيُّ في النقض على ابن الراوندي على اعتراضه على الجاحظ.(١) انظر البخاري ج٥ص٧ فَضَائِلِ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وسنن أبي داود ج٤ص٢٨٨ وابن ماجه ج١ص٣٩ وغيرها.(٢) … هُوَ الْقَاضِي عِمَادُ الدِّينِ أَبُو الْحَسَنِ عَبْدُ الجبار بن أحمد الهمداني شيخ المعتزلة في وقته وكتابه تثبيت دلائل النبوة من أحسن الكتب في هذا الباب وانظر هذا الأثر فيه ج٢ص٥٤٩.
(Fasıl) Nihayet bu apaçık sapıklığın reddedilmesi hususunda ısrar edip, bundan yüz çevirmenin mü'minler için bir hüsran olduğunu zikrettiklerinde; tuğyan ehli ise iftirayı reddetme hususunda bir tür acziyet vehmedince, Allah Teâlâ'nın kolaylaştırdığı açıklamayı yazdım. Bu, Allah'ın ilim ve iman ehlinden aldığı misakı ifa etmek; adaleti ayakta tutmak ve Allah için şahitlik etmek içindir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse adaletten sapmamak için hevâya uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (doğru şahitlik etmez) veya yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (1) ... Dil eğip bükmek şahitliği değiştirmek, yüz çevirmek ise onu gizlemektir. Allah Teâlâ, bilinmesi ve izhar edilmesi gereken hususlarda doğruluğu ve beyanı emretmiş, yalanı ve gizlemeyi yasaklamıştır. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) ittifakla rivayet edilen hadiste şöyle buyurmuştur: "Alıcı ve satıcı, henüz ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler. Eğer doğru söyler ve (malın kusurunu) açıklarlarsa, alışverişleri bereketlenir. Eğer (kusuru) gizler ve yalan söylerlerse, alışverişlerinin bereketi giderilir." (2) Hele ki bu ümmetin sonraki neslinin önceki nesline lanet etmesi durumunda ilmi gizlemek daha büyük bir vebaldir. Nitekim eserde şöyle gelmiştir: "Bu ümmetin sonraki nesli önceki nesline lanet ettiğinde, kimin yanında ilim varsa onu açıklasın. Çünkü o gün ilmi gizleyen, Allah'ın Muhammed'e indirdiğini gizleyen gibidir." (3) Bunun sebebi şudur: Bu ümmetin önceki nesli, dini tasdik, ilim, amel ve tebliğ yönleriyle ayakta tutan kimselerdir. Onlara yöneltilen bir saldırı, dine yöneltilmiş bir saldırıdır ve Allah'ın peygamberler vasıtasıyla gönderdiği şeylerden yüz çevirmeyi gerektirir. İşte teşeyyu' bid'atini ilk ortaya atanların hedefi buydu. Onların amacı, Allah yolundan alıkoymak ve Allah Teâlâ tarafından gönderilen peygamberlerin getirdiklerini iptal etmekti. Bu sebeple onlar, dinin zayıflığı ölçüsünde bu bid'ati izhar ederlerdi. Nihayet mülhidlerde bu saptırıcı bid'atin hakikati ortaya çıktı. Ancak bunun birçoğu, münafık ve mülhid olmayan kimseler üzerinde de, bir tür şüphe ve hevâ ile karışık cehalet sebebiyle revaç buldu; böylece onlar da bu sapıklığı kabul ettiler. İşte her batılın aslı budur. Allah Teâlâ buyurur ki: "Necm'e andolsun ki..." (1) (1) Nisâ Suresi, 135. ayet. (2) Hadis, Buhârî'nin birçok yerinde geçer; bk. Kitâbü'l-Büyû', c.3, s.58; ayrıca Müslim, Kitâbü'l-Büyû', c.3, s.1164. (3) İbn Mâce, Sünen'inde, c.1, s.96-97'de, Câbir'den merfû olarak rivayet etmiştir; ancak hadis zayıftır.
(فَصْلٌ)فَلَمَّا أَلَحُّوا فِي طَلَبِ الرَّدِّ لِهَذَا الضَّلَالِ الْمُبِينِ، ذَاكِرِينَ أَنَّ فِي الْإِعْرَاضِ عَنْ ذَلِكَ خِذْلَانًا لِلْمُؤْمِنِينَ، وَظَنَّ أَهْلُ الطُّغْيَانِ نَوْعًا من العجز عن رد البهتان، فكتبت ما يسره الله تعالى مِنَ الْبَيَانِ، وَفَاءً بِمَا أَخَذَهُ اللَّهُ مِنَ الْمِيثَاقِ عَلَى أَهْلِ الْعِلْمِ وَالْإِيمَانِ، وَقِيَامًا بِالْقِسْطِ وشهادة لله، كما قال تعالى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاءَ ِللهِ وَلَوْ عَلَى أَنْفُسِكُم أَوِ الَوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِين إِنْ يَكُنْ غَنِيًا أَوْ فَقِيرًا فَاللهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوَى أَنْ تَعْدِلُوا وَإِنْ تَوَلَّوْا أَوْ تُعْرِضُوا فَإِنَّ اللهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا} (١) … .واللي هو تغيير الشهادة، والإعراض هو كِتْمَانُهَا.وَاللَّهُ تَعَالَى قَدْ أَمَرَ بِالصِّدْقِ وَالْبَيَانِ، وَنَهَى عَنِ الْكَذِبِ وَالْكِتْمَانِ، فِيمَا يُحْتَاجُ إِلَى معرفته وإظهاره، كما قال صلى الله تعالى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي الْحَدِيثِ الْمُتَّفَقِ عَلَيْهِ: ((الْبَيِّعَانِ بالخيار مالم يَتَفَرَّقَا فَإِنْ صَدَقَا وَبَيَّنَا، بُورِكَ لَهُمَا فِي بَيْعِهِمَا، وَإِنْ كَتَمَا وَكَذَّبَا مُحِقَتْ بَرَكَةُ بَيْعِهِمَا)) (٢) .لَا سِيَّمَا الْكِتْمَانَ إِذَا لَعَنَ آخِرُ هَذِهِ الْأُمَّةِ أَوَّلَهَا، كَمَا فِي الْأَثَرِ (إِذَا لَعَنَ آخِرُ هَذِهِ الْأُمَّةِ أَوَّلَهَا، فَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ عِلْمٌ فَلْيُظْهِرْهُ، فَإِنَّ كَاتِمَ الْعِلْمِ يَوْمَئِذٍ كَكَاتِمِ ما أنزل الله على محمد) (٣) .وَذَلِكَ أَنَّ أَوَّلَ هَذِهِ الْأُمَّةِ هُمُ الَّذِينَ قَامُوا بِالدِّينِ، تَصْدِيقًا وَعِلْمًا وَعَمَلًا، وَتَبْلِيغًا، فَالطَّعْنُ فِيهِمْ طَعْنٌ فِي الدِّينِ، مُوجِبٌ لِلْإِعْرَاضِ عَمَّا بَعَثَ اللَّهُ بِهِ النَّبِيِّينَ.وَهَذَا كَانَ مَقْصُودَ أَوَّلِ مَنْ أَظْهَرَ بِدْعَةَ التَّشَيُّعِ، فَإِنَّمَا كَانَ قَصْدُهُ الصَّدَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ، وَإِبْطَالَ مَا جاءت به الرسل عن الله تعالى، وَلِهَذَا كَانُوايُظْهِرُونَ ذَلِكَ بِحَسَبِ ضَعْفِ الْمِلَّةِ، فظهر في الملاحدة حقيقة هذه البدعة الْمُضِلَّةِ.لَكِنْ رَاجَ كَثِيرٌ مِنْهَا عَلَى مَنْ لَيْسَ مِنَ الْمُنَافِقِينَ الْمُلْحِدِينَ، لِنَوْعٍ مِنَ الشُّبْهَةِ وَالْجَهَالَةِ الْمَخْلُوطَةِ بِهَوًى، فَقُبِلَ مَعَهُ الضَّلَالَةُ وَهَذَا أصل كل باطل، قال تعالى: {وَالنَّجْمِ إِذَا(١) الآية ١٣٥ من سورة النساء.(٢) الحديث في البخاري في أماكن متعددة انظر كتاب البيوع ج٣ص٥٨ ومسلم كتاب البيوع أيضا ج٣ص١١٦٤.(٣) رواه ابن ماجه في سننه ج ١ ص ٩٦-٩٧ عن جابر مرفوعا، وهو ضعيف.
هَوَى مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَاّ وَحْيٌ يُوحَى} âyeti [1] mûcibince Allah teâlâ, Resûlü'nü dalâlet ve gayy’den tenzîh etmiştir. Dalâl, ilmin yokluğudur; gayy ise hevâya tâbi olmaktır. Nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَحَمَلَهَا الإِنْسَان إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً} [2] . İşte zâlim, gāvîdir; câhil ise dâldir. Ancak Allah'ın tevbe nasip ettiği kimseler müstesnâdır. İşte Kitap ve Sünnet'e muhâlif bid‘at ehlinin hâli budur. Zira onlar, ancak zanna ve nefislerin arzuladığına uyarlar. Bu sebeple onlarda cehâlet ve zulüm vardır. Hele Râfizîler (Râfizîler); zira onlar hevâ ehlinin en büyük cehâlet ve zulüm sahipleridir. Onlar, nebîlerden sonra Allah'ın en hayırlı velîleri olan –muhacirîn ve ensârdan ilk öne geçenler ile onlara ihsan ile tâbi olanlardan– sâdık kullara düşmanlık ederler; halbuki Allah onlardan râzı olmuş, onlar da O'ndan râzı olmuşlardır. Yine onlar, yahudi, hıristiyan, müşrik ve Nusayrî, İsmâilî ve diğer dâller gibi her çeşit mülhidden kâfir ve münafıkları dost edinirler. Öyle ki onları veya çoğunu, mu'min ve kâfir olmak üzere rableri hakkında iki hasım çekiştiğinde ve nebîlerin getirdiği hususlarda insanlar ihtilâf edip kimi îmân, kimi küfür yolunu tuttuğunda –ister söz ister fiil ihtilâfı olsun, meselâ müslümanlarla ehl-i kitap ve müşrikler arasındaki savaşlarda olduğu gibi– göreceksin ki, onlar müşrikler ve ehl-i kitap ile birlik olup Kur'an ehli müslümanlara karşı onlara yardım ederler. Nitekim insanlar onlardan defalarca bunu tecrübe etmiştir: Horasan, Irak, Cezîre ve Şam'da müslümanlara karşı Türk ve diğer müşriklere yardım etmişler; yine Şam ve Mısır'da birçok vakıada hıristiyanlara müslümanlara karşı yardımda bulunmuşlardır. Bu, İslâm'da hicrî dördüncü ve yedinci asırlarda vukû bulan en büyük hâdiselerdendir. Nitekim kâfir Türkler İslâm beldelerine gelip de –sayısını ancak Âlemlerin Rabbi'nin bildiği kadar– müslüman öldürüldüğünde, Râfizîler, müslümanlara en büyük düşmanlık ve kâfirlere en fazla yardım eden kimseler olmuşlardır. Kezâ onların yahudilere yardımları da pek meşhurdur; hatta halk onları yahudilere eşek gibi hizmet eder hâle getirmiştir.
(Bir Fasıl)
Râfizîlerin yahudi ve hıristiyanlara pek çok yönden benzerliği.
İşte bu müellif kitabına "Minhâcü'l-Kerâme fî Ma'rifeti'l-İmâme" adını vermiştir. Halbuki bu kitabın "Minhâcü'n-Nedâme" diye adlandırılması daha uygundur. Nitekim temizlenmeyi iddia eden, hâlbuki Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimseler gibi...
[1] Necm Sûresi, 53/3-4.
[2] Ahzâb Sûresi, 33/72.
هَوَى مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَاّ وَحْيٌ يُوحَى} فَنَزَّهَ اللَّهُ رَسُولَهُ عَنِ الضَّلَالِ وَالْغَيِّ، وَالضَّلَالُ عدم العلم، والغي اتباع الهوى كَمَا قَالَ تَعَالَى {وَحَمَلَهَا الإِنْسَان إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً} (١) فَالظَّلُومُ غَاوٍ، وَالْجَهُولُ ضَالٌّ، إِلَّا مَنْ تَابَ الله عليه.وَهَذَا حَالُ أَهْلِ الْبِدَعِ الْمُخَالِفَةِ لِلْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ، فَإِنَّهُمْ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْأَنْفُسُ، فَفِيهِمْ جَهْلٌ وَظُلْمٌ، لَا سِيَّمَا الرَّافِضَةِ، فَإِنَّهُمْ أَعْظَمُ ذَوِي الْأَهْوَاءِ جَهْلًا وَظُلْمًا، يُعَادُونَ خِيَارَ أَوْلِيَاءِ اللَّهِ تَعَالَى - مِنْ بَعْدِ النَّبِيِّينَ، مِنَ السَّابِقِينَ الْأَوَّلِينَ، مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ، وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بإحسان رضي الله عنه م وَرَضُوا عَنْهُ، وَيُوَالُونَ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ مِنَ الْيَهُودِ وَالنَّصَارَى وَالْمُشْرِكِينَ وَأَصْنَافِ الْمُلْحِدِينَ، كَالنُّصَيْرِيَّةِ وَالْإِسْمَاعِيلِيَّةِ وَغَيْرِهِمْ مِنَ الضَّالِّينَ، فَتَجِدُهُمْ أَوْ كَثِيرًا مِنْهُمْ إِذَا اخْتَصَمَ خَصْمَانِ فِي رَبِّهِمْ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْكُفَّارِ، وَاخْتَلَفَ النَّاسُ فِيمَا جَاءَتْ بِهِ الْأَنْبِيَاءُ فَمِنْهُمْ مَنْ آمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَ، سَوَاءٌ كَانَ الِاخْتِلَافُ بِقَوْلٍ أَوْ عَمَلٍ، كَالْحُرُوبِ الَّتِي بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ وَأَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ.تَجِدُهُمْ يُعَاوِنُونَ الْمُشْرِكِينَ وَأَهْلَ الْكِتَابِ عَلَى الْمُسْلِمِينَ أَهْلِ الْقُرْآنِ، كَمَا قَدْ جَرَّبَهُ النَّاسُ مِنْهُمْ غَيْرَ مَرَّةٍ، فِي مِثْلِ إِعَانَتِهِمْ لِلْمُشْرِكِينَ مِنَ التُّرْكِ وَغَيْرِهِمْ عَلَى أَهْلِ الْإِسْلَامِ، بِخُرَاسَانَ وَالْعِرَاقِ وَالْجَزِيرَةِ وَالشَّامِ، وَغَيْرِ ذَلِكَ.وَإِعَانَتِهِمْ لِلنَّصَارَى عَلَى الْمُسْلِمِينَ بِالشَّامِ، وَمِصْرَ وغير ذلك في وقائع متعددة.من أعظم الْحَوَادِثُ الَّتِي كَانَتْ فِي الْإِسْلَامِ، فِي الْمِائَةِ الرَّابِعَةِ وَالسَّابِعَةِ، فَإِنَّهُ لَمَّا قَدِمَ كُفَّارُ التُّرْكِ إِلَى بِلَادِ الْإِسْلَامِ، وَقُتِلَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ مَا لَا يُحْصِيعَدَدَهُ إِلَّا رَبُّ الْأَنَامِ، كَانُوا مِنْ أَعْظَمِ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلْمُسْلِمِينَ وَمُعَاوَنَةً لِلْكَافِرِينَ، وَهَكَذَا مُعَاوَنَتُهُمْ لِلْيَهُودِ أَمْرٌ شَهِيرٌ، حَتَّى جَعَلَهُمُ الناس لهم كالحمير. (فصل)مشابهة الرافضة لليهود والنصارى من وجوه كثيرةوَهَذَا الْمُصَنِّفُ سَمَّى كِتَابَهُ: مِنْهَاجَ الْكَرَامَةِ فِي مَعْرِفَةِ الْإِمَامَةِ، وَهُوَ خَلِيقٌ بِأَنْ يُسَمَّى: مِنْهَاجَ النَّدَامَةِ، كَمَا أَنَّ مَنِ ادَّعَى الطَّهَارَةَ، وَهُوَ مِنَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يُطَهِّرَ قلوبهم، بل من(١) الاية ٧٢ من سورة الأحزاب.
أَهْلِ الْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَالنِّفَاقِ، كَانَ وَصْفُهُ بِالنَّجَاسَةِ والتكدير، أولى من وصفه بالتطهير.وَمِنْ أَعْظَمِ خَبَثِ الْقُلُوبِ أَنْ يَكُونَ فِي قَلْبِ الْعَبْدِ غِلٌّ لِخِيَارِ الْمُؤْمِنِينَ، وَسَادَاتِ أَوْلِيَاءِ اللَّهِ بَعْدَ النَّبِيِّينَ، وَلِهَذَا لَمْ يَجْعَلِ اللَّهُ تَعَالَى فِي الْفَيْءِ نَصِيبًا لِمَنْ بَعْدَهُمْ، إِلَّا الَّذِينَ يَقُولُونَ: {رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُوفٌ رَحِيم} .وَلِهَذَا كَانَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْيَهُودِ مِنَ الْمُشَابَهَةِ وَاتِّبَاعِ الْهَوَى وَغَيْرِ ذَلِكَ مِنْ أَخْلَاقِ الْيَهُودِ.وَبَيْنَهُمْ وَبَيْنَ النَّصَارَى مِنَ الْمُشَابَهَةِ فِي الْغُلُوِّ والجهل، واتباع الهوى وَغَيْرِ ذَلِكَ مِنْ أَخْلَاقِ النَّصَارَى، مَا أَشْبَهُوا بِهِ هَؤُلَاءِ مِنْ وَجْهٍ وَهَؤُلَاءِ مِنْ وَجْهٍ، وَمَا زَالَ النَّاسُ يَصِفُونَهُمْ بِذَلِكَ.وَمِنْ أَخْبَرِ النَّاسِ بِهِمُ الشَّعْبِيُّ، وَأَمْثَالُهُ مِنْ عُلَمَاءِ الْكُوفَةِ.وَقَدْ ثَبَتَ عَنِ الشَّعْبِيِّ أَنَّهُ قَالَ: مَا رَأَيْتُ أَحْمَقَ مِنَ الْخَشَبِيَّةِ، لَوْ كَانُوا مِنَ الطَّيْرِ لَكَانُوا رَخَمًا، وَلَوْ كَانُوا مِنَ الْبَهَائِمِ لَكَانُوا حُمُرًا، وَاللَّهِ لَوْ طَلَبْتُ مِنْهُمْ أَنْ يملؤا هَذَا الْبَيْتَ ذَهَبًا عَلَى أَنْ أَكْذِبَ عَلَى علي لأعطوني، والله مَا أَكْذِبُ عَلَيْهِ أَبَدًا، وَقَدْ رُوِيَ هَذَا الكلام عنه مبسوطا لَكِنَّ، الْأَظْهَرُ أَنَّ الْمَبْسُوطَ مِنْ كَلَامِ غَيْرِهِ.كَمَا رَوَى أَبُو حَفْصِ بْنُ شَاهِينَ (١) فِي كتاب اللطف فِي السُّنَّةِ: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ أَبِي الْقَاسِمِ بْنِ هَارُونَ، حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ الْوَلِيدِ الْوَاسِطِيُّ، حَدَّثَنِي جَعْفَرُ بْنُ نُصَيْرٍ الطُّوسِيُّ الْوَاسِطِيُّ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ مَالِكِ بْنِ مِغْوَلٍ، عَنْ أبيه، قال. قال الشعبي: أحذركم أهل هَذِهِ الْأَهْوَاءَ الْمُضِلَّةَ، وَشَرُّهَا الرَّافِضَةُ، لَمْ يَدْخُلُوا فِي الْإِسْلَامِ رَغْبَةً وَلَا رَهْبَةً، وَلَكِنْ مَقْتًا لأهل الاسلام وبغيا عليهم، وقد حرقهم علي رضي الله عنه ونفاهم إلى البلدان.ومنهم عبد الله بن سبأ من يهود صنعاء، نفاه إلى سباباط، وعبد الله بن يسار نفاه إلى خاذر، وَآيَةُ ذَلِكَ أَنَّ مِحْنَةَ الرَّافِضَةِ، مِحْنَةُ الْيَهُودِ. قَالَتِ الْيَهُودُ: لَا يَصْلُحُ الْمُلْكُ إِلَّا فِي آلِ دَاوُدَ، وَقَالَتِ الرَّافِضَةُ لَا تَصْلُحُ الْإِمَامَةُ إِلَّا فِي وَلَدِ عَلِيٍّ، وَقَالَتِ الْيَهُودُ: لَا جهاد في(١) هُوَ أَبُو حَفْصٍ عُمَرُ بْنُ أَحْمَدَ بْنِ عثمان البغدادي توفي سنة٣٨٥ انظر تذكرة الحفاظ ج٣ص١٨٣.
Allah yolunda (cihad), Mesîh-i Deccâl çıkıncaya ve gökten bir kılıç ininceye kadardır. Râfizîler ise şöyle dediler: Mehdî çıkıp gökten bir münâdî nidâ edinceye kadar Allah yolunda cihad yoktur. Yahudiler, namazı yıldızların iyice belirmesine (iştipâk-ı nücûm) kadar tehir ederler. Râfizîler de aynı şekilde akşam namazını yıldızların iyice belirmesine kadar geciktirirler. Hâlbuki Nebî (s.a.v.)'den rivayet edilen hadiste şöyle buyrulmuştur: 'Ümmetim, akşam namazını yıldızların iyice belirmesine kadar geciktirmedikçe fıtrat üzere olmaya devam eder.' (1) Yahudiler kıbleden biraz saparlar, Râfizîler de öyle. Yahudiler namazda sallanırlar (nûd), Râfizîler de öyle. Yahudiler namazda elbiselerini sarkıtırlar (sedl), Râfizîler de öyle. Yahudiler kadınlar için iddet görmezler, Râfizîler de öyle. Yahudiler Tevrat'ı tahrif ettiler, Râfizîler de Kur'an'ı tahrif ettiler. Yahudiler (bir defasında), 'Allah bize elli vakit namaz farz kıldı' dediler, Râfizîler de aynı şekilde (bunu iddia ederler). Yahudiler müminlere selamı tam vermezler, sadece 'es-Sâmu aleyküm' derler (sâm ise ölüm demektir). Râfizîler de aynı şekilde. Yahudiler yılan balığı (cırrî), yayın balığı (mermâhâ) ve şişkin balık (zinâb) yemezler; Râfizîler de aynı şekilde. Yahudiler mest üzerine meshî câiz görmezler, Râfizîler de aynı şekilde. Yahudiler bütün insanların mallarını helal sayarlar, Râfizîler de aynı şekilde. Nitekim Allah Teâlâ onlar hakkında Kur'an'da şöyle haber vermiştir: 'Ümmîlere (kitap verilmeyenlere) karşı bize bir sorumluluk yoktur.' (3) Râfizîler de böyledir. Yahudiler namazda alınları (boynuzları) üzerine secde ederler, Râfizîler de öyle. Yahudiler, başlarını defalarca rükûya benzer şekilde sallayıp indirmedikçe secde etmezler, Râfizîler de öyle. Yahudiler Cebrâil'e (a.s.) buğz ederler ve 'O, meleklerden bizim düşmanımızdır' derler. Râfizîler de aynı şekilde, 'Cebrâil vahiy konusunda Muhammed'e gelmekle hata etti' derler.
(1) Ebû Dâvûd, es-Sünen, c.1, s.169; İbn Mâce, c.1, s.225; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c.4, s.147 ve c.5, s.422.
(2) Rivayete göre balığın Ali'ye (r.a.) hitap ettiği iddia edilen türlerden geriye kalan iki tür balık.
(3) Âl-i İmrân sûresi, 75. âyet.
سَبِيلِ اللَّهِ حَتَّى يَخْرُجَ الْمَسِيحُ الدَّجَّالُ، وَيَنْزِلَ سَيْفٌ مِنَ السَّمَاءِ، وَقَالَتِ الرَّافِضَةُ: لَا جِهَادَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ حَتَّى يَخْرُجَ الْمَهْدِيُّ، وَيُنَادِيَ مُنَادٍ مِنَ السَّمَاءِ.وَالْيَهُودُ يُؤَخِّرُونَ الصَّلَاةَ إِلَى اشْتِبَاكِ النُّجُومِ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ يُؤَخِّرُونَ الْمَغْرِبَ إِلَى اشْتِبَاكِ النُّجُومِ، وَالْحَدِيثُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ تعالى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ قَالَ: ((لَا تَزَالُ أُمَّتِي على الفطرة مالم يُؤَخِّرُوا الْمَغْرِبَ إِلَى اشْتِبَاكِ النُّجُومِ)) (١) .وَالْيَهُودُ تَزُولُ عَنِ الْقِبْلَةِ شَيْئًا، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ، وَالْيَهُودُ تَنُودُ فِي الصَّلَاةِ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ، وَالْيَهُودُ تُسْدِلُ أَثْوَابَهَا فِي الصَّلَاةِ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ.وَالْيَهُودُ لَا يَرَوْنَ عَلَى النِّسَاءِ عِدَّةً، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ، وَالْيَهُودُ حَرَّفُوا التَّوْرَاةَ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ حَرَّفُوا الْقُرْآنَ. وَالْيَهُودُ قَالُوا: افْتَرَضَ اللَّهُ عَلَيْنَا خَمْسِينَ صَلَاةً، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ.واليهود لا يخلصون السلام على الْمُؤْمِنِينَ إِنَّمَا يَقُولُونَ: السَّامُ عَلَيْكُمْ _ وَالسَّامُ الْمَوْتُ _ وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ، وَالْيَهُودُ لَا يَأْكُلُونَ الْجِرِّيَّ (٢) وَالْمَرْمَاهَى. وَالذِّنَابَ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ.وَالْيَهُودُ لَا يَرَوْنَ الْمَسْحَ عَلَى الْخُفَّيْنِ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ.وَالْيَهُودُ يَسْتَحِلُّونَ أَمْوَالَ النَّاسِ كُلِّهِمْ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ. وَقَدْ أَخْبَرَنَا اللَّهُ عنهم فِي الْقُرْآنِ أَنَّهُمْ: {قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِيِّينَ سَبِيل} (٣) وكذلك الرافضة.واليهود تسجد على قُرُونِهَا فِي الصَّلَاةِ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ، وَالْيَهُودُ لَا تسجد حتى تخفق برؤوسها مِرَارًا شِبْهَ الرُّكُوعِ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ.وَالْيَهُودُ تُبْغِضُ جِبْرِيلَ، وَيَقُولُونَ هُوَ عَدُوُّنَا مِنَ الْمَلَائِكَةِ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ، يَقُولُونَ غَلِطَ جِبْرِيلُ بِالْوَحْيِ عَلَى مُحَمَّدٍ.(١) رواه أبو داود في السنن ج١ص١٦٩وابن ماجه ج١ص٢٢٥وأحمد في المسند ج٤ص١٤٧وج٥ص٤٢٢(٢) نوع من السمك زعموا أن السمك خاطب عليا إلا هذين النوعين منه.(٣) الآية ٧٥ من سورة آل عمران.
Yine Râfızîler bir hususta Nasârâ'ya uymuşlardır: Nasârâ'nın kadınlarına mehir yoktur, onlar kadınlarla sadece zevklenme yoluyla faydalanırlar. Keza Râfızîler de mut'a nikâhı yapmakta ve mut'ayı helâl saymaktadır. Yahudiler ve Nasârâ, iki husus sebebiyle Râfızîler'den üstün kılınmıştır: Yahudilere "Din ehlinizin en hayırlısı kimdir?" diye sorulduğunda "Mûsâ'nın ashâbıdır" demişlerdir. Nasârâ'ya "Din ehlinizin en hayırlısı kimdir?" diye sorulduğunda "Îsâ'nın havârîleridir" demişlerdir. Râfızîler'e ise "Din ehlinizin en şerlisi kimdir?" diye sorulduğunda "Muhammed'in ashâbıdır" demişlerdir. Onlara (ashâba) istiğfâr etmeleri emrolundu, onlar ise ashâba sövdüler. Kıyamet gününe kadar kılıç onlara karşı çekilmiştir; onlar için bir sancak yükselmez, ayakları sabit olmaz, sözleri birleşmez, dualarına icâbet edilmez. Duaları reddolunur, sözleri ihtilâflıdır, cemaatleri dağınıktır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür.
(Şârih der ki:) Bu sözün bir kısmı Şa'bî'den sâbittir. Meselâ şu sözü: "Şîa, hayvanlardan olsaydı eşek olurdu; kuşlardan olsaydı akbaba olurdu." İşte bu söz ondan sâbittir.
İbn Şâhîn dedi ki: Bize Muhammed b. el-Abbâs en-Nahvî rivâyet etti; bize İbrâhîm el-Harbî rivâyet etti; bize Ebü'r-Rabî' ez-Zehrânî rivâyet etti; bize Vekî' b. el-Cerrâh rivâyet etti; bize Mâlik b. Migvel rivâyet etti ve zikretti.
Söz konusu sîyâk (bu rivâyet metni) ise Abdurrahmân b. Mâlik b. Migvel -babası- Şa'bî yoluyla bilinmektedir.
Ebû Âsım Huşeyş b. Esram, kitabında rivâyet etmiştir; Ebû Amr et-Talamenkî de el-Usûl adlı kitabında onun başka tarîklerini rivâyet etmiştir. (Talamenkî) dedi ki: Bize İbn Ca‘fer er-Rakkî, Abdurrahmân b. Mâlik b. Migvel'den; o babasından rivâyet etti: (Mâlik b. Migvel) dedi ki: Âmir eş-Şa'bî'ye: "Seni bu kavimden döndüren nedir? Halbuki sen onların içinde baş idin?" dedim. (Şa'bî) şöyle cevap verdi: "Onların başı olmayan arkalarına (arkası pek olmayan yollara) sarıldıklarını gördüm."
Sonra bana dedi ki: "Ey Mâlik! Bana köle olarak boyunlarını, yahut evimi dolduracak kadar altın verseler, yahut şu evime haccetseler -Ali (r.a.) hakkında yalan söylemem şartıyla- bunu yaparlardı. Hayır! Vallahi onun hakkında ebediyen yalan söylemem.
Ey Mâlik! Ben ehl-i hevâyı (bid‘at fırkalarını) tetkik ettim; onların içinde el-Haşebiyye'den daha ahmak birini görmedim. Eğer kuşlardan olsalardı akbaba olurlardı; hayvanlardan olsalardı eşek olurlardı.
Ey Mâlik! Onlar İslâm'a ne Allah'a rağbet ederek ne de Allah'tan korkarak girmişlerdir. Bilakis Allah'ın onlara olan buğzu (gazabı) sebebiyle ve İslâm ehline karşı taşkınlık yaparak (Müslüman görünerek) girmişlerdir. İslâm dinini küçümsemek istiyorlar; tıpkı Yahudi kralı Bûlîs b. Yûşea'nın dini (küçümsediği gibi...)
وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ وَافَقُوا النَّصَارَى فِي خَصْلَةِ: النَّصَارَى لَيْسَ لِنِسَائِهِمْ صَدَاقٌ إِنَّمَا يَتَمَتَّعُونَ بِهِنَّ تَمَتُّعًا، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ يَتَزَوَّجُونَ بِالْمُتْعَةِ، وَيَسْتَحِلُّونَ الْمُتْعَةَ، وَفُضِّلَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى عَلَى الرَّافِضَةِ بِخَصْلَتَيْنِ، سُئِلَتِ الْيَهُودُ: مَنْ خَيْرُ أَهْلِ مِلَّتِكُمْ؟ قَالُوا: أَصْحَابُ مُوسَى، وَسُئِلَتِ النَّصَارَى مَنْ خَيْرُ أَهْلِ مِلَّتِكُمْ؟ قَالُوا: حَوَارِيُّ عِيسَى. وَسُئِلَتِ الرَّافِضَةُ مَنْ شَرُّ أَهْلِ ملتكم؟ قالوا أصحاب محمد.أمروا بالاستغفار لهم، فسبوهم والسيف عَلَيْهِمْ مَسْلُولٌ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، لَا تَقُومُ لَهُمْ رَايَةٌ، وَلَا يَثْبُتُ لَهُمْ قَدَمٌ وَلَا تَجْتَمِعُ لَهُمْ كَلِمَةٌ، وَلَا تُجَابُ لَهُمْ دَعْوَةٌ، دَعْوَتُهُمْ مَدْحُوضَةٌ، وَكَلِمَتُهُمْ مُخْتَلِفَةٌ، وَجَمْعُهُمْ مُتَفَرِّقٌ، كُلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللَّهُ.(قُلْتُ) : هَذَا الْكَلَامُ بَعْضُهُ ثَابِتٌ عَنِ الشَّعْبِيِّ كَقَوْلِهِ: لَوْ كَانَتِ الشِّيعَةُ مِنَ الْبَهَائِمِ لَكَانُوا حُمُرًا، وَلَوْ كَانَتْ مِنَ الطَّيْرِ لَكَانُوا رَخَمًا، فَإِنَّ هَذَا ثَابِتٌ عَنْهُ.قَالَ ابْنُ شَاهِينَ: حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ الْعَبَّاسِ النَّحْوِيُّ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ الْحَرْبِيُّ، حَدَّثَنَا أَبُو الرَّبِيعِ الزَّهْرَانِيُّ، حَدَّثَنَا وَكِيعُ بْنُ الْجَرَّاحِ، حَدَّثَنَا مَالِكُ بْنُ مِغْوَلٍ، فَذَكَرَهُ وَأَمَّا السِّيَاقُ الْمَذْكُورُ، فَهُوَ مَعْرُوفٌ عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ مَالِكِ بْنِ مِغْوَلٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنِ الشَّعْبِيِّ.وَرَوَى أَبُو عَاصِمٍ خُشَيْشُ بْنُ أَصْرَمَ (١) فِي كتابه ورواه من طرقه أَبُو عَمْرٍو الطَّلَمَنْكِيُّ، فِي كِتَابِهِ فِي الْأُصُولِ، قال. حدثنا ابن جَعْفَرٍ الرَّقِّيُّ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ مَالِكِ بْنِ مِغْوَلٍ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ قُلْتُ لِعَامِرٍ الشَّعْبِيِّ: مَا رَدُّكَ عَنْ هَؤُلَاءِ الْقَوْمِ، وَقَدْ كُنْتَ فِيهِمْ رَأْسًا، قَالَ رَأَيْتُهُمْ يَأْخُذُونَ بِأَعْجَازٍ لَا صُدُورَ لَهَا.ثُمَّ قَالَ لِي: يَا مَالِكُ لَوْ أَرَدْتُ أَنْ يُعْطُونِي رِقَابَهُمْ عَبِيدًا، أو يملؤا لِي بَيْتِي ذَهَبًا، أَوْ يَحُجُّوا إِلَى بَيْتِي هَذَا، عَلَى أَنْ أَكْذِبَ عَلَى عَلِيٍّ رضي الله عنه لفعلوا، ولا. والله أَكْذِبُ عَلَيْهِ أَبَدًا، يَا مَالِكُ إِنِّي قَدْ درست أهل الأهواء فلم أر فيهم أَحْمَقَ مِنَ الْخَشَبِيَّةِ، فَلَوْ كَانُوا مِنَ الطَّيْرِ لَكَانُوا رَخَمًا، وَلَوْ كَانُوا مِنَ الدَّوَابِّ لَكَانُوا حُمُرًا، يَا مَالِكُ لَمْ يَدْخُلُوا فِي الْإِسْلَامِ رَغْبَةً فِيهِ لِلَّهِ وَلَا رَهْبَةً مِنَ اللَّهِ، وَلَكِنْ مَقْتًا مِنَ اللَّهِ عَلَيْهِمْ، وَبَغْيًا مِنْهُمْ عَلَى أَهْلِ الْإِسْلَامِ.يُرِيدُونَ أَنْ يَغْمِصُوا دِينَ الْإِسْلَامِ، كَمَا غَمِصَ بُولِصُ بْنُ يُوشَعَ مَلِكُ اليهود دين(١) هو خُشَيْشُ بْنُ أَصْرَمَ بْنِ الْأَسْوَدِ، أَبُو عَاصِمٍ، النسائي توفي سنة ٢٥٣، وأنظر تهذيب التهذيب ج٣ص١٤٢
النصرانية، ولا تتجاوز صَلَاتُهُمْ آذَانَهُمْ.قَدْ حَرَّقَهُمْ عَلِيُّ بْنُ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه بِالنَّارِ، وَنَفَاهُمْ مِنَ الْبِلَادِ.مِنْهُمْ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ سَبَأٍ، يَهُودِيٌّ مِنْ يَهُودِ صَنْعَاءَ، نَفَاهُ إِلَى سَابَاطِ وَأَبُو بَكْرٍ الْكَرَوَّسُ، نَفَاهُ إِلَى الْجَابِيَةِ، وَحَرَّقَ مِنْهُمْ قَوْمًا، أَتَوْهُ فَقَالُوا: أَنْتَ هُوَ. فَقَالَ: مَنْ أَنَا. فَقَالُوا: أَنْتَ رَبُّنَا. فَأَمَرَ بِنَارٍ فَأُجِّجَتْ، فَأُلْقَوْا فِيهَا، وَفِيهِمْ قَالَ عَلِيٌّ رضي الله عنه:لَمَّا رَأَيْتُ الْأَمْرَ أَمْرًا مُنْكَرًا … أَجَّجْتُ نَارِي وَدَعَوْتُ قَنْبَرَايَا مَالِكُ إِنَّ مِحْنَتَهُمْ مِحْنَةُ الْيَهُودِ، قَالَتِ الْيَهُودُ: لَا يَصْلُحُ الْمُلْكُ إِلَّا فِي آلِ دَاوُدَ، وَكَذَلِكَ قَالَتِ الرَّافِضَةُ: لَا تَصْلُحُ الْإِمَامَةُ إِلَّا فِي وَلَدِ عَلِيٍّ.وَقَالَتِ الْيَهُودُ: لَا جِهَادَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ حَتَّى يَخْرُجَ الْمَسِيحُ الدَّجَّالُ وَيَنْزِلَ سَيْفٌ مِنَ السَّمَاءِ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ قَالُوا: لَا جِهَادَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ حَتَّى يَخْرُجَ الرِّضَا مِنْ آلِ مُحَمَّدٍ وَيُنَادِي مُنَادٍ مِنَ السَّمَاءِ اتَّبَعُوهُ.وَقَالَتِ الْيَهُودُ: فَرَضَ اللَّهُ عَلَيْنَا خَمْسِينَ صَلَاةً فِي كل يوم وليلة، وكذلك قالت الرَّافِضَةُ.وَالْيَهُودُ لَا يُصَلُّونَ الْمَغْرِبَ حَتَّى تَشْتَبِكَ النُّجُومُ، وَقَدْ جَاءَ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ تعالى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: ((لَا تَزَالُ أُمَّتِي عَلَى الْإِسْلَامِ مالم تؤخر الْمَغْرِبَ إِلَى اشْتِبَاكِ النُّجُومِ)) (١) مُضَاهَاةً لِلْيَهُودِ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ، وَالْيَهُودُ إِذَا صَلَّوْا زَالُوا عَنِ الْقِبْلَةِ شَيْئًا، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ.وَالْيَهُودُ تَنُودُ فِي صَلَاتِهَا، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ. وَالْيَهُودُ يُسْدِلُونَ أَثْوَابَهُمْ فِي الصَّلَاةِ، وقد بلغني أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَرَّ بِرَجُلٍ سَادِلٍ ثَوْبَهُ فَعَطَفَهُ عليه، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ.وَالْيَهُودُ حَرَّفُوا التَّوْرَاةَ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ حرفوا القرآن. واليهود يسجدون في صلاة الفجر الْكُنْدُرَةَ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ. وَالْيَهُودُ لَا يُخْلِصُونَ بِالسَّلَامِ إِنَّمَا يَقُولُونَ: سَامٌ عَلَيْكُمْ. وَهُوَ الْمَوْتُ _ وَكَذَلِكَ الرافضة،(١) تقدم ذكرمن رواه قريبا.
Yahudiler Cebrail'e düşmanlık beslemişler ve «O bizim düşmanımızdır» demişlerdir. Aynı şekilde Râfızîler de «Cebrail vahiyde hata etmiştir» iddiasında bulunmuşlardır. Yahudiler insanların mallarını helâl sayarlar; nitekim Allah Teâlâ onlar hakkında «Ümmîlere karşı bize bir yol yoktur» dediklerini bize haber vermiştir. Râfızîler de her Müslümanın malını helâl görürler. Yahudilerin kadınlarına mehir yoktur; bilâkis onlar mut‘a yaparlar. Râfızîler de mut‘ayı helâl sayarlar. Yahudiler her Müslümanın kanını helâl görürler; Râfızîler de böyledir. Yahudiler insanları aldatmayı uygun görürler; Râfızîler de böyledir. Yahudiler, her hayız dönemi dışında talâkı bir şey saymazlar; Râfızîler de böyledir. Yahudiler câriyelerden azli caiz görmezler; Râfızîler de böyledir. Yahudiler yılan balığını ve mermâhîyi haram kılarlar; Râfızîler de böyledir. Yahudiler tavşanı ve dalağı haram kılmışlardır; Râfızîler de böyledir. Yahudiler mest üzerine meshi kabul etmezler; Râfızîler de böyledir. Yahudiler ilhada sapmazlar; Râfızîler de böyledir. Halbuki Peygamberimiz (s.a.v.) için ilhad edilmiştir. Yahudiler ölülerinin kefenine yaş bir hurma dalı koyarlar; Râfızîler de böyledir.
Sonra (Abdurrahmân b. Mâlik) dedi ki: «Ey Mâlik! Yahudiler ve Hıristiyanlar bir hasletle onlardan üstündürler. Yahudilere: 'Mensup olduğunuz dinin ehlinin en hayırlısı kimdir?' diye sorulduğunda: 'Mûsâ'nın ashâbıdır' dediler. Hıristiyanlara: 'Mensup olduğunuz dinin ehlinin en hayırlısı kimdir?' diye sorulduğunda: 'Îsâ'nın havarileridir' dediler. Râfızîlere ise: 'Mensup olduğunuz dinin ehlinin en şerlisi kimdir?' diye sorulduğunda: 'Muhammed'in havarileridir' dediler – bununla Talha ve Zübeyr'i kastederler. Oysa kendilerine onlar için istiğfar etmeleri emredildiği halde onlara sövdüler. Kılıç kıyamete kadar üzerlerine çekilmiştir. Davaları reddedilmiş, sancakları mağlup, işleri dağınıktır. Ne zaman savaş için bir ateş yakarlarsa Allah onu söndürür. Yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışırlar. Allah müfsidleri sevmez.»
Ebü'l-Kâsım et-Taberî (el-Lâlikâî) _Şerhu Usûli's-Sünne_'de bu söze benzer bir rivayeti Vehb b. Bakıyye el-Vâsitî'den, o Muhammed b. Hacer el-Bâhilî'den, o Abdurrahmân b. Mâlik b. Migvel'den muhtelif vecihlerle rivayet etmiştir ki birbirini doğrular ve bir kısmı diğerine ziyade eder. Ancak Abdurrahmân b. Mâlik b. Migvel zayıftır. Şa'bî'nin onları zemmetmesi başka yollarla sâbittir. Lakin «Râfızî» lafzı ancak...
وَالْيَهُودُ عَادَوْا جِبْرِيلَ فَقَالُوا: هُوَ عَدُوُّنَا. وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ قَالُوا: أَخْطَأَ جِبْرِيلُ بِالْوَحْيِ. وَالْيَهُودُ يَسْتَحِلُّونَ أَمْوَالَ النَّاسِ، وَقَدْ نَبَّأَنَا اللَّهُ عَنْهُمْ أَنَّهُمْ قالوا {قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِيِّينَ سَبِيل} ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ يَسْتَحِلُّونَ مَالَ كُلِّ مُسْلِمٍ.وَالْيَهُودُ ليس لنسائهم صداق وإنما يتمتعون متعة، وكذلك الرافضة يستحلون المتعة، وَالْيَهُودُ يَسْتَحِلُّونَ دَمَ كُلِّ مُسْلِمٍ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ.واليهود يرون غش الناس، وكذلك الرافضة. وَالْيَهُودُ لَا يَعُدُّونَ الطَّلَاقَ شَيْئًا إِلَّا عِنْدَ كل حيضة، وكذلك الرافضة.وَالْيَهُودُ لَا يَرَوْنَ الْعَزْلَ عَنِ السَّرَارِي، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ. وَالْيَهُودُ يُحَرِّمُونَ الْجِرِّيَّ وَالْمَرْمَاهَى، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ.وَالْيَهُودُ حَرَّمُوا الْأَرْنَبَ وَالطِّحَالَ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ. وَالْيَهُودُ لَا يَرَوْنَ الْمَسْحَ عَلَى الْخُفَّيْنِ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ. وَالْيَهُودُ لَا يُلْحِدُونَ، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ. وَقَدْ أُلْحِدَ لنبينا صلى الله تعالى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. وَالْيَهُودُ يُدْخِلُونَ مَعَ مَوْتَاهُمْ فِي الْكَفَنِ سَعَفَةً رَطْبَةً، وَكَذَلِكَ الرَّافِضَةُ.ثُمَّ قَالَ يا مالك: وفضلهم الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى بِخَصْلَةٍ، قِيلَ لِلْيَهُودِ: مَنْ خَيْرُ أَهْلِ مِلَّتِكُمْ؟ قَالُوا: أَصْحَابُ مُوسَى، وَقِيلَ لِلنَّصَارَى مَنْ خَيْرُ أَهْلِ مِلَّتِكُمْ؟ قَالُوا: حَوَارِيُّ عِيسَى، وَقِيلَ لِلرَّافِضَةِ مَنْ شَرُّ أَهْلِ مِلَّتِكُمْ؟ قَالُوا: حواري محمد _ يعنون بذلك طلحة والزبير _ أمروا بالاستغفار لهم فسبوهم، والسيف مسلول عليهم إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَدَعْوَتُهُمْ مَدْحُوضَةٌ، وَرَايَتُهُمْ مَهْزُومَةٌ، وَأَمْرُهُمْ مُتَشَتِّتٌ، كُلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللَّهُ، وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا، وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ.وَقَدْ رَوَى أَبُو الْقَاسِمِ الطَّبَرِيُّ (١) فِي شَرْحِ أُصُولِ السُّنَّةَ نَحْوَ هَذَا الْكَلَامِ مِنْ حَدِيثِ وَهْبِ بْنِ بَقِيَّةَ الْوَاسِطِيِّ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ حَجَرٍ الْبَاهِلِيِّ، عَنْ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ مَالِكِ بْنِ مِغْوَلٍ مِنْ وُجُوهٍ مُتَعَدِّدَةٍ يُصَدِّقُ بَعْضُهَا بَعْضًا، وَبَعْضُهَا يَزِيدُ عَلَى بَعْضٍ، لَكِنَّ عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ مَالِكِ بْنِ مِغْوَلٍ ضَعِيفٌ، وَذَمُّ الشَّعْبِيِّ لَهُمْ ثَابِتٌ مِنْ طُرُقٍ أُخْرَى، لَكِنَّ لَفْظَ الرَّافِضَةِ إِنَّمَا ظَهَرَ لَمَّا(١) هو اللا لكائي.
Zeyd b. Ali b. Hüseyin'i, Hişâm'ın hilâfeti zamanında reddettiler. Zeyd b. Ali b. Hüseyin'in kıssası, yüz yirmili yıllardan sonra, yani yüz yirmi bir veya yüz yirmi iki yılında, Hişâm'ın hilâfetinin sonlarında vuku buldu. Ebû Hâtim el-Büstî dedi ki: Zeyd b. Ali b. Hüseyin, Kûfe'de yüz yirmi iki yılında öldürüldü, ardından bir ağaca asıldı (salben). O, Ehl-i Beyt'in en faziletli ve en âlim kimselerindendi. Şîa onu kendilerine mal ediyor (intisap iddiasında bulunuyor)du. Ne zaman Râfıza ve aynı şekilde Zeydiyye diye adlandırıldılar? (Derim ki): Zeyd'in (kıyamı) çıkışından itibaren Şîa, Râfıza ve Zeydiyye olmak üzere ikiye ayrıldı. Zira O, Ebû Bekir ve Ömer hakkında sorulduğunda onlara rahmet okuyunca (hayırla yâd edince), bir topluluk onu reddetti. Bunun üzerine Zeyd onlara: "Beni reddettiniz (rafeztümûnî)" dedi. İşte onu reddetmelerinden (refz) dolayı Râfıza diye adlandırıldılar. Şîa'dan onu reddetmeyenler ise Zeyd'e nispetle Zeydiyye diye anıldılar. Zeyd asıldığında (salben) kullar geceleyin onun asılı olduğu ağaca gelir, yanında ibadet ederlerdi. Şa'bî ise Hişâm'ın hilâfetinin başlarında veya kardeşi Yezîd b. Abdülmelik'in hilâfetinin sonlarında, yüz beş yılında veya buna yakın bir tarihte vefat etti. Dolayısıyla Râfıza lafzı o zamanlar bilinir değildi. İşte bu ve benzeri delillerle, içinde Râfıza lafzı geçen merfû hadislerin yalan olduğu bilinir. Fakat onlar bu isimden başka isimlerle anılıyorlardı. Nitekim onlara "Haşebiyye" de denilirdi. Çünkü onlar "Biz ancak masum bir imamla birlikte kılıçla savaşırız" diyorlar, fakat (kılıç bulamayınca) tahta parçalarıyla (haşeb) savaşıyorlardı. Bu sebeple Şa'bî'den gelen bazı rivayetlerde: "Haşebiyye'den daha ahmak görmedim" ifadesi yer almıştır. Bu durumda onlardan "Râfıza" lafzıyla söz edilmesi, mânâ yoluyla (bi'l-mânâ) zikretmek olur. Abdurrahman'ın zayıflığı yanında, şu da açıktır ki bu söz (mezkûr söz), aslında Abdurrahman b. Mâlik b. Mugavvel'in düzenlemesi ve telifidir. O bu sözün bir kısmını Şa'bî'den işitmiştir. İster bu sözü—kendi zamanında Şîa'nın yaptıklarını gördüğü ve onlar hakkında işittiği şeyler sebebiyle—bizzat kendisi derleyip nazmetmiş olsun; ister bu söz, onlar hakkında ulemânın sözlerinden işittiklerine dayansın; isterse bu ikisinin bir kısmı bir sebebe, bir kısmı diğer sebebe dayansın veya her iki sebebin toplamı olsun; bu söz, nakil ve isnada ihtiyaç duyulmayan delil ile bilinmektedir. "Râfıza şöyle yapar" diyen kimsenin sözüyle kastedilen, Râfıza'nın bir kısmıdır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Yahudiler: 'Üzeyr Allah'ın oğludur' dediler; Hıristiyanlar ise: 'Mesîh Allah'ın oğludur' dediler."(1) "Yahudiler: 'Allah'ın eli sıkıdır' dediler. Kendi elleri bağlansın!.."(2) (1) Tevbe Sûresi, 30. âyet. (2) Mâide Sûresi, 64. âyet.
رَفَضُوا زَيْدَ بْنَ عَلِيِّ بْنِ الْحُسَيْنِ، فِي خِلَافَةِ هِشَامٍ، وَقِصَّةُ زَيْدِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ الحسين، كانت بعد العشرين وَمِائَةٍ سَنَةَ إِحْدَى وَعِشْرِينَ، أَوِ اثْنَتَيْنِ وَعِشْرِينَ ومائة في آخر خِلَافَةِ هِشَامٍ. قَالَ أَبُو حَاتِمٍ الْبَسْتِيُّ: قُتِلَ زَيْدُ بْنُ عَلِيِّ بْنِ الْحُسَيْنِ بِالْكُوفَةِ سَنَةَ اثنتين وعشرين، فصلب عَلَى خَشَبَةٍ، وَكَانَ مِنْ أَفَاضِلِ أَهْلِ الْبَيْتِ وعلمائهم، وكانت الشيعة تنتحله. متى سموا رافضة وكذا الزيدية(قُلْتُ) : وَمِنْ زَمَنِ خُرُوجِ زَيْدٍ افْتَرَقَتِ الشِّيعَةُ إِلَى رَافِضَةٍ وَزَيْدِيَّةٍ، فَإِنَّهُ لَمَّا سُئِلَ عَنْ أَبِي بَكْرٍ وَعُمَرَ. فَتَرَحَّمَ عَلَيْهِمَا، رَفَضَهُ قَوْمٌ فَقَالَ لَهُمْ: رَفَضْتُمُونِي، فَسُمُّوا رَافِضَةً، لِرَفْضِهِمْ إِيَّاهُ، وَسُمِّيَ مَنْ لَمْ يَرْفُضْهُ مِنَ الشِّيعَةِ زَيْدِيًّا، لِانْتِسَابِهِمْ إِلَيْهِ، وَلَمَّا صُلِبَ كَانَتِ الْعِبَادُ تَأْتِي إِلَى خَشَبَتِهِ بِاللَّيْلِ، فَيَتَعَبَّدُونَ عِنْدَهَا.وَالشَّعْبِيُّ تُوُفِّيَ في أوائل خلافة هشام، أواخر خِلَافَةِ يَزِيدَ بْنِ عَبْدِ الْمَلِكِ أَخِيهِ، سَنَةَ خمس ومائة، أو قريبا مِنْ ذَلِكَ. فَلَمْ يَكُنْ لَفْظُ الرَّافِضَةِ مَعْرُوفًا إِذْ ذَاكَ.وَبِهَذَا وَغَيْرِهِ يُعْرَفُ كَذِبُ لَفْظِ الْأَحَادِيثِ الْمَرْفُوعَةِ الَّتِي فِيهَا لَفْظُ الرَّافِضَةُ، وَلَكِنْ كانوا يسمون بغير ذلك الاسم، كما يسمون بالخشبية لِقَوْلِهِمْ إِنَّا لَا نُقَاتِلُ بِالسَّيْفِ إِلَّا مَعَ إِمَامٍ مَعْصُومٍ، فَقَاتَلُوا بِالْخَشَبِ.وَلِهَذَا جَاءَ فِي بعض الروايات عن الشعبي: مَا رَأَيْتُ أَحْمَقَ مِنَ الْخَشَبِيَّةِ، فَيَكُونُ الْمُعَبَّرُ عَنْهُمْ بِلَفْظِ الرَّافِضَةِ ذِكْرَهُ بِالْمَعْنَى، مَعَ ضَعْفِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ، وَمَعَ أَنَّ الظَّاهِرَ أَنَّ هَذَا الْكَلَامَ، إِنَّمَا هُوَ نَظْمُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ مالك بن مغول وتأليفه، وقد سمع منه طرفا عن الشعبي، وسواء كان هو ألفه ونظمه لِمَا رَآهُ مِنْ أُمُورِ الشِّيعَةِ فِي زَمَانِهِ، ولما سمع عَنْهُمْ، أَوْ لِمَا سَمِعَ مِنْ أَقْوَالِ أَهْلِ الْعِلْمِ فِيهِمْ، أَوْ بَعْضِهِ أَوْ مَجْمُوعِ الْأَمْرَيْنِ، أو بعضه لهذا وبعضه لهذا، فهذا الكلام معروف بِالدَّلِيلِ الَّذِي لَا يَحْتَاجُ فِيهِ إِلَى نَقْلٍ وَإِسْنَادٍ، وَقَوْلُ الْقَائِلِ: إِنَّ الرَّافِضَةَ تَفْعَلُ كَذَا، المراد به بعض الرافضة، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: {وَقَاَلتْ الَيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللهِ وَقَالَتْ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ الله} (١) {وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللهِ مَغْلُولَةً غُلَّتْ أَيْدِيهِم} (٢) .(١) الآية ٣٠من سورة التوبة.(٢) الآية٦٤ من سورة المائدة.
Bu sözü her Yahudi söylememiştir; bilakis onlardan bazıları bu sözü söylemiştir. Onun zikrettiği hususlar Râfizîler'de de mevcuttur. Hatta Râfizîler'de onun zikrettiklerinin katbekat fazlası bulunur; örneğin bazılarının, Yahudilere benzeyerek, kaz ve deve etini haram saymaları gibi. Yine onların, Yahudilere benzeyerek, sürekli olarak iki namazı birleştirmeleri ve sadece üç vakitte namaz kılmaları da böyledir. Yine onların, Yahudilere benzeyerek, boşamanın ancak kocaya şahit tutmakla vaki olacağını söylemeleri de böyledir. Yine onların, kendilerinden olmayan Müslümanlar ile Ehl-i Kitab'ın bedenlerini necîs saymaları, onların boğazladıklarını haram kılmaları, bunlara dokunan suları ve sıvıları da necîs addetmeleri ve başkalarının yediği kapları yıkamaları da böyledir; bu hususta, Yahudiler'in en kötüsü olan Sâmirîler'e benzemektedirler. İşte bu sebeple insanlar, Müslümanlar içinde onları, Yahudiler arasındaki Sâmirîler menzilesinde görürler. Yine onların takiyye yapmaları ve besledikleri düşmanlığın aksini göstermeleri de Yahudilere benzeyerek yaptıkları şeylerdendir. Bunun benzerleri pek çoktur. Râfizîler'in bazı ahmaklıkları zikredildi. Râfizîler'in diğer ahmaklıklarına gelince, bunlar son derece fazladır. Örneğin bazıları, Yezîd'in kazdığı bir nehirden su içmez; oysa Nebî (s.a.v.) ve beraberindekiler, kâfirlerin kazdığı kuyu ve nehirlerden su içiyorlardı. Yine bazıları Şam dutunu yemez; oysa bilinmektedir ki Nebî (s.a.v.) ve beraberindekiler, kâfirlerin diyarından getirilen peyniri yiyor ve kâfirlerin dokuduğu elbiseleri giyiyorlardı; hatta onların elbiselerinin çoğu, kâfirlerin dokumasındandı. Yine onların (Râfizîler'in) 'on' lafzıyla konuşmayı kerih görmeleri veya on adet olan herhangi bir şeyi yapmaktan kaçınmaları da böyledir; hatta inşaatta on direk veya on kiriş üzerine bina yapmazlar ve bunun benzeri şeylerden sakınırlar. Bunun sebebi, sahabenin hayırlılarına –ki bunlar cennetle müjdelenmiş on zâttır: Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa‘d b. Ebî Vakkâs, Sa‘îd b. Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Abdurrahman b. Avf ve Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh – Allah hepsinden râzı olsun – işte bu zâtlara, Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) müstesna olmak üzere, buğz etmektedirler. Ayrıca, ağaç altında Resûlullah (s.a.v.)'e bîat eden, sayıları bin dört yüz olan Muhâcir ve Ensâr'dan ilk önce iman edenlere de buğz etmektedirler. Halbuki Allah Teâlâ, onlardan râzı olduğunu haber vermiştir. Yine Sahîh-i Müslim ve başka kaynaklarda Câbir'den (r.a.) rivayetle sabit olduğuna göre, Hâtıb b. Ebî Beltea'nın kölesi dedi ki:
لم يقل ذلك كل يهودي، بل فيهم من قال ذلك. وَمَا ذَكَرَهُ مَوْجُودٌ فِي الرَّافِضَةِ.وَفِيهِمْ أَضْعَافُ ما ذكره، مِثْلُ تَحْرِيمِ بَعْضِهِمْ لِلَحْمِ الْإِوَزِّ، وَالْجَمَلِ، مُشَابَهَةً لِلْيَهُودِ.وَمِثْلُ جَمْعِهِمْ بَيْنَ الصَّلَاتَيْنِ دَائِمًا، فَلَا يُصَلُّونَ إِلَّا فِي ثَلَاثَةِ أَوْقَاتٍ، مُشَابَهَةٍ لِلْيَهُودِ.وَمِثْلُ قَوْلِهِمْ إِنَّهُ لَا يَقَعُ الطَّلَاقُ إِلَّا بالإشهاد عَلَى الزَّوْجِ مُشَابَهَةً لِلْيَهُودِ، وَمِثْلُ تَنْجِيسِهِمْ لِأَبْدَانِ غَيْرِهِمْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ وَأَهْلِ الْكِتَابِ وَتَحْرِيمِهِمْ لِذَبَائِحِهِمْ، وتنجيسهم مَا يُصِيبُ ذَلِكَ مِنَ الْمِيَاهِ وَالْمَائِعَاتِ، وَغَسْلِ الْآنِيَةِ الَّتِي يَأْكُلُ مِنْهَا غَيْرُهُمْ، مُشَابَهَةً لِلسَّامِرَةِ الذين هم شر اليهود، ولهذا تجعلهم الناس في الْمُسْلِمِينَ كَالسَّامِرَةِ فِي الْيَهُودِ.وَمِثْلُ اسْتِعْمَالِهِمُ التَّقِيَّةَ، وَإِظْهَارِ خِلَافِ مَا يُبْطِنُونَ مِنَ الْعَدَاوَةِ، مُشَابَهَةً لليهود ونظائر ذلك كثير. ذكر بعض حماقات الرافضةوَأَمَّا سَائِرُ حَمَاقَاتِهِمْ فَكَثِيرَةٌ جِدًّا، مِثْلَ كَوْنِ بَعْضِهِمْ لَا يَشْرَبُ مِنْ نَهْرٍ حَفَرَهُ يَزِيدُ، مَعَ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم والذين كانوا مَعَهُ كَانُوا يَشْرَبُونَ مِنْ آبَارٍ وَأَنْهَارٍ حَفَرَهَا الْكُفَّارُ.وَبَعْضُهُمْ لَا يَأْكُلُ مِنَ التُّوتِ الشَّامِيِّ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم وَمَنْ مَعَهُ كَانُوا يَأْكُلُونَ مِمَّا يُجْلَبُ مِنْ بِلَادِ الْكُفَّارِ، مِنَ الْجُبْنِ، وَيَلْبَسُونَ مَا تَنْسِجُهُ الكفار، بل غالب ثيلبهم كانت من نسيج الْكُفَّارِ.وَمِثْلُ كَوْنِهِمْ يَكْرَهُونَ التَّكَلُّمَ بِلَفْظِ الْعَشَرَةِ، أو فعل أي شَيْءٍ يَكُونُ عَشَرَةً، حَتَّى فِي الْبِنَاءِ لَا يَبْنُونَ عَلَى عَشَرَةِ أَعْمِدَةٍ، وَلَا بِعَشَرَةِ جُذُوعٍ ونحو ذلك، لِكَوْنِهِمْ يُبْغِضُونَ خِيَارَ الصَّحَابَةِ _ وَهُمُ الْعَشْرَةُ _ الْمَشْهُودُ لَهُمْ بِالْجَنَّةِ، أَبُو بَكْرٍ وَعُمَرُ وَعُثْمَانُ وَعَلِيٌّ وَطَلْحَةُ وَالزُّبَيْرُ وَسَعْدُ بْنُ أَبِي وَقَّاصٍ وَسَعِيدُ بْنُ زَيْدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ نُفَيْلٍ وَعَبْدُ الرَّحْمَنِ بْنُ عَوْفٍ وَأَبُو عُبَيْدَةَ بْنُ الْجَرَّاحِ رضوان الله عليهم أجمعين، يُبْغِضُونَ هَؤُلَاءِ إِلَّا عَلِيَّ بْنَ أَبِي طَالِبٍ رضي الله عنه، ويبغضون السابقين الأولين من المهاجرين والأنصار، الَّذِينَ بَايَعُوا رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم، تَحْتَ الشَّجَرَةِ، وَكَانُوا أَلْفًا وَأَرْبَعَمِائَةٍ.وَقَدْ أَخْبَرَ اللَّهُ أَنَّهُ قَدْ رَضِيَ عَنْهُمْ. وَثَبَتَ فِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ وَغَيْرِهِ، عَنْ جَابِرٍ أَيْضًا. أَنَّ غُلَامَ حَاطِبِ بْنِ أَبِي بَلْتَعَةَ قَالَ: