Rahmân’ın sıfatlarından olup Kur’an’da gelen veya Resûlullah (s.a.v.)’den sahih olarak rivayet edilen her şeye iman etmek ve bunu teslimiyet ve kabulle karşılamak vaciptir.
Lum‘atü’l-İ‘tikâd
Bismillâhirrahmânirrahîm
Hamd, her lisanda ve her zamanda övülen Allah’a mahsustur. O öyle bir Zât’tır ki ilminin bulunmadığı hiçbir mekân yoktur; bir iş O’nu diğer bir işten alıkoymaz. Benzerlerden ve eşlerden münezzehtir; eş ve çocuktan da münezzehtir. Hükmü bütün kullar üzerinde geçerlidir. Akıllar O’nu düşünerek temsil edemez, kalpler O’nu hayal ile tasavvur edemez. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur; O, işitendir, görendir” (Şûrâ 42:11). En güzel isimler (Esmâ-i Hüsnâ) ve en yüce sıfatlar O’na aittir. “Rahmân, arşa istivâ etmiştir. Göklerde, yerde, ikisi arasında ve nemli toprağın altında ne varsa hepsi O’nundur. Sözü açıktan söylesen de (bilir, zira) O, gizliyi de daha gizlisini de bilir” (Tâhâ 20:5-7). İlmiyle her şeyi kuşatmış, izzet ve hikmetiyle her mahlûka galip gelmiş, rahmet ve ilmi her şeyi kaplamıştır. “Onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir; onlar ise O’nu ilmen kuşatamazlar” (Tâhâ 20:110). O, yüce Kitabı’nda ve kerîm Peygamberi’nin dilinde kendini vasfettiği şekilde vasıflandırılmıştır.
Kur’an’da gelen veya Resûlullah (s.a.v.)’den sahih olarak rivayet edilen her şey…
[وجوب الإيمان بكل ما جاء في القرآن أو صح عن المصطفى من صفات الرحمن وتلقيه بالتسليم والقبول]لمعة الاعتقادبسم الله الرحمن الرحيمالحمد لله المحمود بكل لسان في كل زمان، الذي لا يخلو من علمه مكان ولا يشغله شأن عن شأن جل عن الأشباه والأنداد وتنزه عن الصاحبة والأولاد ونفذ حكمه في جميع العباد لا تمثله العقول بالتفكير ولا تتوهمه القلوب بالتصوير {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} [الشورى: ١١] له الأسماء الحسنى، والصفات العلى {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى - لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى - وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى} [طه: ٥ - ٧] أحاط بكل شيء علما، وقهر كل مخلوق عزة وحكما، ووسع كل شيء رحمة وعلما {يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا} [طه: ١١٠] موصوف بما وصف به نفسه في كتابه العظيم، وعلى لسان نبيه الكريم.وكل ما جاء في القرآن أو صح عن المصطفى عليه السلام
Rahmân'ın sıfatlarındandır; ona iman etmek vaciptir. Onu teslimiyet ve kabul ile karşılamak; red, te'vil, teşbih ve temsile kalkışmayı terk etmek gerekir. Bunlardan müteşâbih olanı lafzen ispat etmek vacip, mânâsına dalmayı terk eder, ilmini söyleyene (Allah'a) havale ederiz ve mesuliyetini nakledene (Resûlullah'a) bırakırız. Bu, ilimde râsih olanların yoluna tâbi olarak yapılır. Allah Teâlâ, Kitâb-ı Mübîn'inde bu kimseleri şu sözüyle övmüştür: {وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا} [Âl-i İmrân: 7] Aynı âyette müteşâbih te'viline yeltenenleri kınayarak buyurdu ki: {فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ} [Âl-i İmrân: 7] Böylece te'vil arayışını eğrilik alâmeti kıldı ve fitne arayışı ile birlikte kınadı. Sonra onları arzuladıklarından mahrum ederek ümitlerini kesti ve şöyle buyurdu: {وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ} [Âl-i İmrân: 7] [İmam Ahmed b. Hanbel'in Sıfatlara Dair Sözü] İmam Ebû Abdullah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel (r.a.) şöyle buyurdu: Nebî (s.a.v.)'in «Allah dünya semasına iner» veya «Allah kıyamet gününde görülür» sözü ve bu hadislere benzeyen diğerleri hakkında...
من صفات الرحمن وجب الإيمان به، وتلقيه بالتسليم والقبول، وترك التعرض له بالرد والتأويل والتشبيه والتمثيل.وما أشكل من ذلك وجب إثباته لفظا، وترك التعرض لمعناه ونرد علمه إلى قائله، ونجعل عهدته على ناقله اتباعا لطريق الراسخين في العلم الذين أثنى الله عليهم في كتابه المبين بقوله سبحانه وتعالى: {وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا} [آل عمران: ٧] وقال في ذم مبتغي التأويل لمتشابه تنزيله {فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ} [آل عمران: ٧] فجعل ابتغاء التأويل علامة على الزيغ، وقرنه بابتغاء الفتنة في الذم، ثم حجبهم عما أملوه، وقطع أطماعهم عما قصدوه، بقوله سبحانه: {وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ} [آل عمران: ٧] [كلام الإمام أحمد بن حنبل في الصفات]قال الإمام أبو عبد الله أحمد بن محمد بن حنبل رضي الله عنه في قول النبي صلى الله عليه وسلم: «إن الله ينزل إلى سماء الدنيا» ، أو «إن الله يرى في القيامة» ، وما أشبه هذه الأحاديث
Biz onlara [Allah'ın sıfatlarına] iman eder, bunları keyfiyetsiz ve teşbihsiz olarak tasdik ederiz. Onlardan hiçbir şeyi reddetmez, Resûlullah'ın (s.a.v.) getirdiği her şeyin hak olduğunu biliriz. Resûlullah (s.a.v.)'e itiraz etmeyiz. Allah'ı, kendini vasfettiğinden fazlasıyla vasfetmeyiz; O'nun için bir had [sınır] ve bir gaye [nihayet] yoktur. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur; O, Semi'dir, Basîr'dir" [Şûrâ 11]. Biz de O'nun buyurduğu gibi der, O'nu kendini vasfettiği gibi vasfederiz; bunun ötesine geçmeyiz. O'nu vasfedenlerin vasfı O'na yetişemez. Kur'an'ın tümüne –muhkemi de müteşâbihi de– iman ederiz. Hiçbir sıfatını, şeni' [çirkin] bir niteleme korkusuyla üzerinden kaldırmayız. Kur'an ve hadisin ötesine geçmeyiz. O sıfatların hakikat keyfiyetini, ancak Resûlullah (s.a.v.)'i tasdik ve Kur'an'ı tespit ile biliriz(1).
[İmam Muhammed b. İdris eş-Şâfiî'nin Sıfatlar Hakkındaki Sözü]
İmam Ebû Abdullah Muhammed b. İdris eş-Şâfiî (r.a.) şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve Allah'tan gelen her şeye, Allah'ın muradı üzere iman ettim. Resûlullah'a ve Resûlullah'tan gelen her şeye, Resûlullah'ın muradı üzere iman ettim."
[Selef ve Halef İmamlarının Sıfatlar Hakkındaki Sözü]
Selef-i sâlihîn ile halef imamları (Allah hepsinden razı olsun) işte bu yol üzere idiler. Hepsi, sıfatları ikrar ve imrar [olduğu gibi kabul edip keyfiyetini araştırmadan geçirme] üzerinde ittifak halindedirler. (1) Ahmed b. Hanbel'in sözünün bittiği yer burasıdır.
نؤمن بها، ونصدق بها بلا كيف، ولا معنى، ولا نرد شيئا منها، ونعلم أن ما جاء به الرسول حق، ولا نرد على رسول الله صلى الله عليه وسلم، ولا نصف الله بأكثر مما وصف به نفسه بلا حد ولا غاية {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} [الشورى: ١١] ونقول كما قال، ونصفه بما وصف به نفسه، لا نتعدى ذلك، ولا يبلغه وصف الواصفين، نؤمن بالقرآن كله محكمه ومتشابهه، ولا نزيل عنه صفة من صفاته لشناعة شنعت، ولا نتعدى القرآن والحديث، ولا نعلم كيف كنه ذلك إلا بتصديق الرسول صلى الله عليه وسلم، وتثبيت القرآن (١) . [كلام الإمام محمد بن إدريس الشافعي في الصفات]قال الإمام أبو عبد الله محمد بن إدريس الشافعي رضي الله عنه: آمنت بالله وبما جاء عن الله، على مراد الله، وآمنت برسول الله، وبما جاء عن رسول الله على مراد رسول الله. [كلام السلف وأئمة الخلف في الصفات]وعلى هذا درج السلف وأئمة الخلف رضي الله عنهم، كلهم متفقون على الإقرار والإمرار(١) هنا نهاية كلام بن حنبل.
İsbât, Allah Teâlâ'nın Kitabı ve Resûlü'nün sünnetinde vârid olan sıfatları, herhangi bir te'vile tâbi tutmaksızın kabul etmektir. Bunların izlerine uymak, منارları (ki iki sınır arasına konulan işaretlerdir) ile hidâyet bulmakla emrolunduk. Ayrıca muhdesâttan (sonradan ihdâs edilen şeylerden) sakındırıldık ve bunların dalâletlerden olduğu bize haber verildi. Nitekim Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Size sünnetimi ve benden sonraki Hulefâ-yi Râşidîn el-Mehediyyîn'in sünnetini (tutun), ona azı dişlerinizle sımsıkı sarılın. Sonradan ortaya çıkarılan işlerden sakının. Zira her sonradan çıkarılan şey bir bid'attır ve her bid'at dalâlettir.» [Bu hadisi Ebû Dâvûd Sünen'inde, Tirmizî de Câmi'inde Ebû Necîh el-İrbâd b. Sâriye radıyallâhu anh'den sahih senedle rivayet etmiştir.]
[Abdullah b. Mes'ûd ve Ömer b. Abdülazîz radıyallâhu anhümâ'nın sıfatlar hakkındaki sözleri:] Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh şöyle dedi: «İttibâ edin, bid'at çıkarmayın; zira size kâfi gelinmiştir.» Ömer b. Abdülazîz radıyallâhu anh ise mânâ olarak şöyle dedi: «O topluluğun durduğu yerde dur. Zira onlar ilim üzere durdular, nâfiz bir basîretle yetindiler. (Bu meselelerin) keşfinde onlar daha güçlü idiler ve eğer onda bir fazilet bulunsaydı, buna daha lâyıktılar. Şayet siz: 'Onlardan sonra (bir şey) ihdâs edildi' derseniz, işte onların ihdâs etmediği şey...» [Buradaki zamir 'kavm'e râci'dir.]
والإثبات، لما ورد من الصفات في كتاب الله وسنة رسوله من غير تعرض لتأويله. وقد أمرنا بالاقتفاء لآثارهم، والاهتداء بمنارهم (١) وحذرنا المحدثات وأخبرنا أنها من الضلالات، فقال النبي صلى الله عليه وسلم: «عليكم بسنتي وسنة الخلفاء الراشدين المهديين من بعدي، عضوا عليها بالنواجذ، وإياكم ومحدثات الأمور، فإن كل محدثة بدعة، وكل بدعة ضلالة» (٢) . [كلام عبد الله بن مسعود وعمر بن عبد العزيز رضي الله عنهما في الصفات]وقال عبد الله بن مسعود رضي الله عنه: اتبعوا ولا تبتدعوا فقد كفيتم. وقال عمر بن عبد العزيز رضي الله عنه كلاما معناه: قف حيث وقف القوم فإنهم عن علم وقفوا، وببصر نافذ كفوا، ولهم (٣) على كشفها كانوا أقوى، وبالفضل لو كان فيها أحرى، فلئن قلتم: حدث بعدهم، فما أحدثه(١) المنار، جمع منارة: وهي العلامة تجعل بين الحدين.(٢) رواه أبو داود في " سننه " والترمذي في " جامعه " بسند صحيح عن أبي نجيح العرباض بن سارية رضي الله عنه.(٣) الضمير هنا عائد على " القوم ".
Onların hidâyetlerine muhalefet eden ve sünnetlerinden yüz çeviren müstesna. [Selef-i Sâlihîn] ondan [yani sıfatlardan] şifa verecek kadar tarif etmiş ve kifayet edecek kadar söz söylemişlerdir. Artık onların üstünde olan mübalağa etmiş (haddi aşmış), onların altında kalan ise kusur etmiştir. Onlardan bir kavim geri kalarak (kısaltarak) katılığa sapmış, diğerleri ise ileri geçerek aşırılığa gitmiştir. Onlar ise (yani Selef) bunların arasında dosdoğru bir hidâyet üzeredirler.
[Sıfâtlar hakkında İmam Ebû Amr el-Evzâî'nin sözü ve el-Evzâî'nin bid'at konuşan bir adama reddiyesi]
İmam Ebû Amr el-Evzâî (r.a.) dedi ki: "İnsanlar seni terk etse dahi, selefin eserlerine (âsârına) sarıl; ricalin re'yinden (kişisel görüşlerinden) sakın, onlar senin için süslü sözlerle süslemiş olsalar bile."
Muhammed b. Abdurrahmân el-Edremî, bir bid'at konuşan ve insanları ona davet eden bir adama dedi ki: "Bu bid'ati Resûlullah (s.a.v.), Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali (r.a.) biliyor muydu, yoksa bilmiyorlar mıydı?" Adam: "Bilmiyorlardı." dedi. [Edremî:] "Öyleyse bunların bilmediği bir şeyi sen mi biliyorsun?" Adam: "Öyleyse ben şöyle diyeyim: Onlar biliyorlardı." dedi. [Edremî:] "Peki onların bundan bahsetmemeleri ve insanları ona davet etmemeleri caiz miydi, yoksa caiz değil miydi?" Adam: "Evet, caizdi." dedi. [Edremî:] "Öyleyse Resûlullah (s.a.v.) ve hulefâsına caiz olan bir şey sana caiz olmaz mı?" Bunun üzerine adam susturuldu (kesildi). O sırada mecliste bulunan halife dedi ki: "Onlara caiz olana rıza göstermeyenin Allah rızasını genişletmesin."
إلا من خالف هديهم ورغب عن سنتهم، ولقد وصفوا منه ما يشفي وتكلموا منه بما يكفي، فما فوقهم محسر، وما دونهم مقصر. لقد قصر عنهم قوم فجفوا وتجاوزهم آخرون فغلوا وإنهم فيما بين ذلك لعلى هدى مستقيم. [كلام الإمام أبو عمر الأوزاعي في الصفات ورد الأدرمي على رجل تكلم ببدعة]وقال الإمام أبو عمر الأوزاعي رضي الله عنه: عليك بآثار من سلف وإن رفضك الناس، وإياك وآراء الرجال، وإن زخرفوه لك بالقول.وقال محمد بن عبد الرحمن الأدرمي لرجل تكلم ببدعة ودعا الناس إليها: هل علمها رسول الله صلى الله عليه وسلم وأبو بكر وعمر وعثمان وعلي، أو لم يعلموها؟ قال لم يعلموها، قال: فشيء لم يعلمه هؤلاء أعلمته أنت؟ قال الرجل: فإني أقول: قد علموها، قال: أفوسعهم أن لا يتكلموا به، ولا يدعوا الناس إليه، أم لم يسعهم؟ قال: بلى وسعهم، قال فشيء وسع رسول الله صلى الله عليه وسلم وخلفاءه لا يسعك أنت؟ فانقطع الرجل. فقال الخليفة - وكان حاضرا -: لا وسع الله على من لم يسعه ما وسعهم.
İşte böylece, kim ki Resûlullah (s.a.v.)'in, ashâbının, onlara ihsan ile tâbi olanların (tâbiîn), onlardan sonraki imamların ve ilimde rüsûh sahibi olanların sıfât âyetlerini tilâvet etme, onların haberlerini okuma ve bunları geldiği gibi (imrâr) geçirme yoluna sığmazsa, Allah da onu sığdırmasın (genişletmesin). [Sıfât ile ilgili gelen âyet ve hadislerden bir kısmı:] Sıfât âyetlerinden gelenler arasında, Allah Azze ve Celle'nin şu sözü vardır: {وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ} (Rabbinin vechi bâkî kalır) [er-Rahmân, 27]; yine Sübhânehû ve Teâlâ'nın şu sözü: {بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ} (Bilakis O'nun iki eli de açıktır) [el-Mâide, 64]; yine Teâlâ'nın, Îsâ (aleyhisselâm) hakkında haber vererek buyurduğu sözü: {تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلَا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ} (Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem) [el-Mâide, 116]; yine Sübhânehû'nun şu sözü: {وَجَاءَ رَبُّكَ} (Rabbin geldi) [el-Fecr, 22]; yine Teâlâ'nın şu sözü: {هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمُ اللَّهُ} (Onlar ancak Allah'ın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar?) [el-Bakara, 210]; yine Teâlâ'nın şu sözü: {رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ} (Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır) [el-Mâide, 119]; yine Teâlâ'nın şu sözü: {يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ} (O onları sever, onlar da O'nu sever) [el-Mâide, 54]; yine Teâlâ'nın kâfirler hakkındaki şu sözü: {وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ} (Allah onlara gazap etmiştir) [el-Fetih, 6]; yine Teâlâ'nın şu sözü: {اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ} (Allah'ı gazaba getiren şeyin ardınca gittiler) [Muhammed, 28]; yine Teâlâ'nın şu sözü: {كَرِهَ اللَّهُ انْبِعَاثَهُمْ} (Allah onların harekete geçmelerini kerih görmüştür) [et-Tevbe, 46].
وهكذا من لم يسعه ما وسع رسول الله صلى الله عليه وسلم وأصحابه والتابعين لهم بإحسان والأئمة من بعدهم والراسخين في العلم من تلاوة آيات الصفات وقراءة أخبارها ولإمرارها كما جاءت، فلا وسع الله عليه. [ذكر بعض الآيات والأحاديث الواردة في الصفات]فمما جاء من آيات الصفات قول الله عز وجل: {وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ} [الرحمن: ٢٧] وقوله سبحانه وتعالى: {بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ} [المائدة: ٦٤] وقوله تعالى إخبارا عن عيسى عليه السلام أنه قال: {تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلَا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ} [المائدة: ١١٦] وقوله سبحانه: {وَجَاءَ رَبُّكَ} [الفجر: ٢٢] وقوله تعالى: {هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمُ اللَّهُ} [البقرة: ٢١٠] وقوله تعالى: {رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ} [المائدة: ١١٩] وقوله تعالى: {يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ} [المائدة: ٥٤] وقوله تعالى في الكفار: {وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ} [الفتح: ٦] وقوله تعالى: {اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ} [محمد: ٢٨] وقوله تعالى: {كَرِهَ اللَّهُ انْبِعَاثَهُمْ} [التوبة: ٤٦]
Ve sünnetten (gelen delillerden biri de) Resûlullah (s.a.v.)'in şu buyruğudur: «Rabbimiz tebâreke ve teâlâ her gece dünya semâsına iner.» (1) Yine buyruğu: «Rabbin, kendisinde hevâya meyil bulunmayan gençten hayrete düşer.» (2) Yine buyruğu: «Allah, birbirini öldürüp sonra cennete giren iki kişiye güler.» (3) İşte bu ve bunun gibi, senedi sahih olan ve râvileri âdil bulunan hadisler; biz onlara iman ederiz, onları reddetmeyiz, inkâr etmeyiz ve onları (zâhirine) muhalif bir te’vîl ile yorumlamayız. (1) Müttefekun aleyh, Ebû Hureyre (r.a.) hadisidir. Tam lafzı şöyledir: 'Rabbimiz tebâreke ve teâlâ her gece, gecenin son üçte biri kalıncaya kadar dünya semâsına iner ve şöyle buyurur: Bana dua eden yok mu, icabet edeyim; benden isteyen yok mu, vereyim; benden mağfiret dileyen yok mu, mağfiret edeyim.' Şeyhülislâm İbn Teymiyye bu hadisi, 'Şerhu Hadîsi'n-Nüzûl' adıyla kıymetli bir eserle şerh etmiş olup bu kitap el-Mektebetü'l-İslâmî tarafından iki defa basılmıştır. (2) Ahmed, 'el-Müsned'de; Ebû Ya'lâ, İbn Lehîa'dan rivayet etmiştir. Heysemî: 'İsnadı hasendir' demiştir. Hâfız es-Sehâvî, 'el-Makâsıdü'l-Hasene'de (bu hadisi zikretmiş) ve şeyhimiz – yani Hâfız İbn Hacer – fetvalarında İbn Lehîa sebebiyle hadisi zayıf saymıştır. 'Sabve': hevâya meyletmektir. (3) Müttefekun aleyh, Ebû Hureyre (r.a.) hadisidir. Lafzı: 'Allah, birbirini öldüren iki kişiye güler. Her ikisi de cennete girer. Bunlardan biri Allah yolunda savaşır, öldürülür. Sonra Allah katile tevbe nasip eder, o da Müslüman olur, Allah yolunda savaşır ve şehid olur.'
ومن السنة، قول النبي صلى الله عليه وسلم: «ينزل ربنا تبارك وتعالى كل ليلة إلى سماء الدنيا» (١) وقوله: «يعجب ربك من الشاب ليست له صبوة» (٢) وقوله: «يضحك الله إلى رجلين قتل أحدهما الآخر ثم يدخلان الجنة» (٣) فهذا وما أشبهه مما صح سنده وعدلت رواته، نؤمن به، ولا نرده ولا نجحده ولا نتأوله بتأويل يخالف(١) متفق عليه من حديث أبي هريرة رضي الله عنه ولفظه بتمامه: " ينزل ربنا تبارك وتعالى كل ليلة إلى سماء الدنيا، حين يبقى ثلث الليل الأخير، فيقول: من يدعوني فأستجيب له، ومن يسألني فأعطيه، ومن يستغفرني فأغفر له."، شرح شيخ الإسلام ابن تيمية هذا الحديث بكتاب قيم طبعه المكتب الإسلامي مرتين باسم " شرح حديث النزول ".(٢) رواه أحمد في " المسند " وأبو يعلى، من حديث ابن لهيعة. قال الهيثمي: وإسناده حسن. وقال الحافظ السخاوي في " المقاصد الحسنة " وضعفه شيخنا - أي الحافظ ابن حجر في فتاويه لأجل ابن لهيعة. والصبوة: الميل إلى الهوى.(٣) متفق عليه من حديث أبي هريرة ولفظه: " يضحك الله إلى رجلين يقتل أحدهما الآخر، يدخلان الجنة، يقاتل هذا في سبيل الله، فيقتل، ثم يتوب الله على القاتل فيسلم، فيقاتل في سبيل الله فيستشهد. ".
Zâhirine (teşbîh ve tecsîmden uzak bir şekilde) inanır, O'nu mahlûkâtın sıfatlarına benzetmez, muhdeslerin (sonradan yaratılmışların) alâmetleriyle vasfetmeyiz. Biliriz ki Allah Sübhânehû ve Teâlâ'nın hiçbir benzeri ve dengi yoktur: "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur; O, Semî'dir (her şeyi işitendir), Basîr'dir (her şeyi görendir)." [eş-Şûrâ 42:11] Zihinlerde canlanan, hatıra gelen her şeyin aksine Allah Teâlâ'dır.
Bu meyanda Allah Teâlâ'nın: "Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir." [Tâhâ 20:5] kavli; yine: "Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin mi oldunuz?" [el-Mülk 67:16] kavli; ve Nebî (s.a.v.)'in: "Rabbimiz, gökte olan Allah'tır, ismin mübarek olsun." (1) buyruğu; ayrıca câriyeye: "Allah nerededir?" diye sorması üzerine câriyenin: "Göktedir." demesi üzerine: "Onu âzâd et, zira o mü'minedir." buyurması –ki Müslim, Mâlik b. Enes ve diğer imamlar rivayet etmiştir– ve Nebî (s.a.v.)'in Husayn'a: "Kaç ilâha ibadet ediyorsun?" diye sorması, Husayn'ın: "Altısı yerde, biri gökte olmak üzere yedi." demesi, Resûlullah'ın: "İstek ve korkun kime yönelik?" diye sorması, Husayn'ın: "Gökte olana." demesi üzerine: "Öyleyse altıyı terk et, gökte olana ibadet et." buyurması da bu kabildendir.
(1) Ebû Dâvûd, "Sünen"inde (nr. 3892) rivayet etmiş olup senedinde Ziyâde b. Muhammed el-Ensârî bulunmaktadır. Hâfız İbn Hacer, "et-Takrîb"de onun için "münkerü'l-hadîs" (hadisi münker) demiştir.
ظاهره، ولا نشبهه بصفات المخلوقين، ولا بسمات المحدثين، ونعلم أن الله سبحانه وتعالى لا شبيه له ولا نظير {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} [الشورى: ١١] وكل ما تخيل في الذهن أو خطر بالبال فإن الله تعالى بخلافه.ومن ذلك قوله تعالى: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: ٥] وقوله تعالى: {أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ} [الملك: ١٦] وقول النبي صلى الله عليه وسلم: «ربنا الله الذي في السماء تقدس اسمك» (١) «وقال للجارية: أين الله؟ قالت: في السماء. قال: أعتقها فإنها مؤمنة» رواه مسلم، ومالك بن أنس، وغيرهما من الأئمة. وقال النبي صلى الله عليه وسلم لحصين: «كم إلها تعبد؟ قال سبعة، ستة في الأرض وواحدا في السماء. قال من لرغبتك ورهبتك؟ قال الذي في السماء، قال فاترك الستة واعبد الذي في السماء،(١) رواه أبو داود في " سننه " رقم (٣٨٩٢) وفي سنده زيادة بن محمد الأنصاري. قال الحافظ بن حجر في " التقريب " منكر الحديث.
Ben sana iki dua öğreteyim, Müslüman ol. Ve Resûlullah (s.a.v.) ona şöyle demeyi öğretti: "Allah'ım! Bana doğru yolu (irşâdımı) ilham et ve beni nefsimin şerrinden koru." (1). Ayrıca geçmiş kitaplarda nakledilen, Peygamber (s.a.v.) ve sahâbesinin alâmetlerinden birisi de şudur: Onlar yere secde ederler ve ilâhlarının semâda olduğunu zikrederler. Ebû Dâvûd, Sünen'inde Resûlullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "İki semâ arasındaki mesafe şu kadar, şu kadar bir yürüyüş mesafesidir..." ve haberi, "Bunun üstünde Arş vardır ve Allah sübhânehû bunun da üstündedir" (2) sözüne kadar zikretmiştir. İşte bu ve buna benzer hususlar, Selef (Allah onlara rahmet etsin) tarafından nakil ve kabulde ittifak edilen konulardandır. Onlar bunları reddetmeye, te'vil etmeye, teşbih ve temsile teşebbüs etmemişlerdir.
(1) Tirmizî, 'Câmiu'd-Deavât' bâbında, İmrân b. Husayn'dan rivayet etmiş ve 'Bu hadis garibtir' demiştir. Yine bu hadis İmrân'dan başka bir yoldan da rivayet edilmiştir.
(2) Ebû Dâvûd, 'Sünen'inde (no: 4723) bu lafızla değil başka bir şekilde rivayet etmiştir. Onda 'el-Va'l' zikri vardır. Senedinde 'el-Velîd b. Ebî Sevr' bulunmaktadır. Hâfız İbn Hacer, 'Takrîb'inde onun hakkında 'zayıf' demiştir. Yine senedinde 'Abdullah b. Umeyre' vardır. Zehebî onun hakkında 'meçhuldür' demiştir. Tirmizî de bunu rivayet etmiş ve 'garîb hadis' demiştir.
وأنا أعلمك دعوتين، فأسلم، وعلمه النبي صلى الله عليه وسلم أن يقول: " اللهم ألهمني رشدي، وقني شر نفسي» (١) .وفيما نقل من علامات النبي صلى الله عليه وسلم وأصحابه في الكتب المتقدمة: أنهم يسجدون بالأرض ويزعمون أن إلههم في السماء. وروى أبو داود في سننه أن النبي صلى الله عليه وسلم قال: «إن ما بين سماء إلى سماء مسيرة كذا وكذا. . .» . وذكر الخبر إلى قوله: «وفوق ذلك العرش، والله سبحانه فوق ذلك» (٢) فهذا وما أشبهه مما أجمع السلف رحمهم الله على نقله وقبوله، ولم يتعرضوا لرده ولا تأويله، ولا تشبيهه ولا تمثيله.(١) رواه الترمذي في باب " جامع الدعوات "، عن عمران بن حصين، وقال: هذا حديث غريب، وقد روي هذا الحديث عن عمران أيضا من غير هذا الوجه.(٢) رواه أبو داود في " سننه " رقم (٤٧٢٣) بغير هذا اللفظ، وفيه ذكر الأوعال، وفي سنده " الوليد بن أبي ثور " قال فيه الحافظ بن حجر في " التقريب ": ضعيف وفي سنده أيضا، " عبد الله بن عميرة "، قال فيه الذهبي: فيه جهالة، ورواه الترمذي وقال حديث غريب.
İmam Mâlik b. Enes'e (rahimehullah) soruldu ve denildi ki: “Ey Ebû Abdillah! {er-Rahmân Arş'a istivâ etmiştir} [Tâhâ: 5] âyeti hakkında, (O) nasıl istivâ etmiştir?” Bunun üzerine (İmam Mâlik) şöyle buyurdu: “İstivâ meçhul değildir; keyfiyeti ise akledilemez. Ona iman etmek vaciptir; onu sormak ise bid'attır.” Sonra o adamın (dışarı) çıkarılmasını emretti.
سئل الإمام مالك بن أنس رحمه الله فقيل: يا أبا عبد الله {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} [طه: ٥] كيف استوى؟ فقال: الاستواء غير مجهول، والكيف غير معقول، والإيمان به واجب، والسؤال عنه بدعة. ثم أمر بالرجل فأخرج.
Allah Teâlâ'nın sıfatlarındandır ki O, kadîm bir kelâm ile mütekellimdir. (Allah'ın kelâmı, kadîm bir sıfattır.) O kelâmı, mahlûkâtından dilediğine işittirir. Mûsâ (a.s.) onu vasıtasız olarak Allah'tan işitmiştir. Cibrîl (a.s.) de onu işitmiştir. Meleklerinden ve resullerinden izin verdikleri de işitmiştir. Yine O (celle celâluhu), âhirette mü'minlerle konuşacak, onlar da O'nunla konuşacaklardır. Allah onlara izin verecek ve onlar da O'nu ziyaret edeceklerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَكَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا} [Nisâ: 164]; yine şöyle buyurmuştur: {يَا مُوسَى إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِي وَبِكَلَامِي} [A'râf: 144]; yine şöyle buyurmuştur: {مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللَّهُ} [Bakara: 253]; yine şöyle buyurmuştur: {وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ} [Şûrâ: 51]; yine şöyle buyurmuştur: {فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ يَا مُوسَى - إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى} [Tâhâ: 11-12]; yine şöyle buyurmuştur: {إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي} [Tâhâ: 14]. Bu sözleri Allah'tan başka birinin söylemesi câiz değildir.
[من صفات الله تعالى أنه متكلم بكلام قديم]كلام الله ومن صفات الله تعالى أنه متكلم بكلام قديم يسمعه منه من شاء من خلقه، سمعه موسى عليه السلام منه من غير واسطة، وسمعه جبريل عليه السلام، ومن أذن له من ملائكته ورسله، وأنه سبحانه يكلم المؤمنين في الآخرة ويكلمونه، ويأذن لهم فيزورونه، قال الله تعالى: {وَكَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا} [النساء: ١٦٤] وقال سبحانه: {يَا مُوسَى إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَاتِي وَبِكَلَامِي} [الأعراف: ١٤٤] وقال سبحانه: {مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللَّهُ} [البقرة: ٢٥٣] وقال سبحانه: {وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ} [الشورى: ٥١] وقال سبحانه: {فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ يَا مُوسَى - إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى} [طه: ١١ - ١٢] وقال سبحانه: {إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي} [طه: ١٤] وغير جائز أن يقول هذا أحد غير الله.
Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.) şöyle buyurdu: “Allah vahiyle konuştuğu zaman, gök ehli O’nun sesini işitir.” Bu rivayeti Hz. Peygamber (s.a.v.)’den nakledilmiştir(1). Abdullah b. Üneys (r.a.) de Hz. Peygamber (s.a.v.)’den şöyle rivayet etmektedir: “Allah, kıyamet gününde tüm mahlûkatı çıplak, yalınayak, sünnetsiz(2) ve beraberlerinde hiçbir şey olmaksızın haşreder. Ardından onlara, uzaktaki de yakındaki de işiteceği bir sesle şöyle nida eder: ‘Melik Ben’im; Deyyân(3) Ben’im.’” Bunu imamlar rivayet etmiş(4) ve Buhârî de bu hadisle istişhâd etmiştir(5). Bazı eserlerde şöyle geçmektedir: Mûsâ (a.s.) ateşi gördüğü gece, ateş onu dehşete düşürmüş ve ondan korkmuştu. Bunun üzerine Rabbi ona: “Ey Mûsâ!” diye seslendi. Mûsâ, bu sese alışarak hemen cevap verdi: “Lebbeyk, lebbeyk! Sesini işitiyorum fakat yerini görmüyorum. Neredesin?” (1) Abdullah b. Mes‘ûd rivayetinin tüm tariklerinde A‘meş’in an‘ane yoluyla rivayeti bulunur; A‘meş tedlis yapardı. Bu hadis çoğunluğa göre mevkûftur, merfû‘ değildir. Hatta mahfûz olan da budur. (2) “Gurrâ” lafzı “ağral”ın çoğuludur; ağral geniş yaratılışlı kimse demektir. “Gurle” ise sünnet derisi/gâfil anlamına gelir. “Bihim” ifadesi ise beraberlerinde hiçbir şey olmaksızın demektir; bir kavle göre sıhhatli olarak anlamındadır. (3) Deyyân: Hesap gününde kulların amellerini karşılıksız bırakmayan, hakkıyla takdir eden ve mükâfatlandıran mânasında Allah’ın bir sıfatıdır. (4) Bu hadisi İmam Ahmed, “el-Müsned”inde Abdullah b. Üneys’ten rivayet etmiştir (el-Mektebetü’l-İslâmiyye baskısı, c. III, s. 495). Ayrıca Ebû Ya‘lâ ve Taberânî de rivayet etmiştir. (5) Yani ta‘lîkan (muallak olarak) zikretmiştir.
وقال عبد الله بن مسعود رضي الله عنه: " إذا تكلم الله بالوحي سمع صوته أهل السماء "، روى ذلك عن النبي صلى الله عليه وسلم (١) وروى عبد الله بن أنيس عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: «يحشر الله الخلائق يوم القيامة عراة حفاة غرلا بهما (٢) فيناديهم بصوت يسمعه من بعد كما يسمعه من قرب: أنا الملك أنا الديان» ، رواه الأئمة (٣) واستشهد به البخاري (٤) وفي بعض الآثار أن موسى عليه السلام ليلة رأى النار فهالته ففزع منها فناداه ربه: يا موسى، فأجاب سريعا استئناسا بالصوت، فقال لبيك لبيك، أسمع صوتك ولا أرى مكانك، فأين(١) في جميع طرق حديث ابن مسعود هذا عنعنة الأعمش وهو مدلس، والحديث موقوف غير مرفوع عند الأكثرين، بل هو المحفوظ.(٢) غرلا: الغرل جمع الأغرل، وهو: الواسع الخلقة، والغرلة: القلفة. وبهم: ليس معهم شيء، وقيل أصحاء.(٣) رواه الإمام أحمد في " المسند " عن عبد الله بن أنيس، ج ٣ ص ٤٩٥ طبع المكتب الإسلامي. وأبو يعلى والطبراني.(٤) أي: معلقا.
“Sen misin?” diye (Allah) buyurdu: “Ben senin üstünde, önünde, sağında ve solundayım.” Böylece (Mûsâ) bu sıfatın ancak Allah Teâlâ’ya yakıştığını anladı. (Mûsâ) dedi: “Öyleyse Sen, ey İlâhım! Senin kelâmını mı işitiyorum, yoksa resûlünün kelâmını mı?” (Allah) buyurdu: “Hayır, benim kelâmım, ey Mûsâ.”
أنت؟ فقال: " أنا فوقك وأمامك وعن يمينك وعن شمالك "، فعلم أن هذه الصفة لا تنبغي إلا لله تعالى. قال كذلك أنت يا إلهي، أفكلامك أسمع، أم كلام رسولك؟ قال: " بل كلامي يا موسى ".
[Kur’an, Allah’ın kelâmıdır] Kur’an, Allah’ın kelâmıdır. Ulu Kur’an, Allah sübhânehûnun kelâmındandır. O, Allah’ın apaçık kitabı, sağlam ipi, dosdoğru yolu ve Rabbi’l-Âlemîn’in indirdiği vahiydir. Onu Rûhu’l-Emîn (Cebrail), Seyyidi’l-Mürselîn’in (s.a.v.) kalbine apaçık Arap diliyle indirmiştir. O, münzel olup gayr-i mahlûktur [yaratılmamıştır]. O’ndan sâdır olmuştur ve yine O’na döndürülecektir. O, muhkem sûreler, apaçık âyetler, harfler ve kelimelerdir. Kim onu okur ve ona i‘râbını verirse [hakkını vererek okursa], her bir harfine karşılık on sevap kazanır. Onun bir evveli ve âhiri, cüzleri ve bölümleri vardır. Lisânlarla okunur, göğüslerde ezberlenir, kulaklarla duyulur ve mushaflarda yazılır. Onda muhkem ve müteşâbih, nâsih ve mensûh, hâs ve âm, emir ve nehiy vardır. {Ona ne önünden ne de ardından bâtıl yaklaşabilir. O, Hamîd ve Hakîm olan Allah katından indirilmiştir.} [Fussilet 42] Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: {De ki: “Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine destekçi de olsalar, yine onun bir benzerini getiremezler.”} [İsrâ 88] (1) (1) ez-Zahîr: yardımcı demektir.
[القرآن كلام الله]القرآن كلام الله ومن كلام الله سبحانه القرآن العظيم، وهو كتاب الله المبين وحبله المتين وصراطه المستقيم وتنزيل رب العالمين نزل به الروح الأمين على قلب سيد المرسلين بلسان عربي مبين، منزل غير مخلوق، منه بدأ وإليه يعود، وهو سور محكمات وآيات بينات وحروف وكلمات من قرأه فأعربه فله بكل حرف عشر حسنات، له أول وآخر وأجزاء وأبعاض، متلو بالألسنة محفوظ في الصدور، مسموع بالآذان مكتوب في المصاحف، فيه محكم ومتشابه، وناسخ ومنسوخ، وخاص وعام، وأمر ونهي {لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ} [فصلت: ٤٢] وقوله تعالى: {قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا} [الإسراء: ٨٨] (١)(١) الظهير: المعين.
İsrâ Sûresi 88. âyette buyrulduğu üzere, işte bu Arapça kitap –ki kâfirler onun hakkında: 'Bu Kur'ana asla inanmayız' dediler (Sebe’ 31). Bir kısmı: 'Bu, insan sözünden başka bir şey değildir' dedi (Müddessir 25). Bunun üzerine Allah Sübhânehû: 'Onu Sakar'a (cehenneme) sokacağım' buyurdu (Müddessir 26). Bir kısmı da: 'O, şiirdir' dedi. Allah Teâlâ ise: 'Biz ona şiir öğretmedik, zaten ona yaraşmaz da. O, ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır' buyurdu (Yâsîn 69). Allah ondan şiir olma vasfını nefyedip onu Kur'an olarak ispat edince, akıl sahibi hiç kimse için Kur'an'ın, kelimeler, harfler ve âyetlerden ibaret olan bu Arapça kitap olduğunda hiçbir şüphe kalmamıştır. Zira böyle olmayan bir şey için hiç kimse 'O, şiirdir' demez. Azze ve Celle buyurdu: 'Eğer kulumuza indirdiğimiz (vahiy)den şüphe içinde iseniz, haydi onun benzeri bir sûre getirin ve Allah'tan başka şahitlerinizi de çağırın' (Bakara 23). Oysa (Allah'ın) ne olduğunu bilmedikleri ve akledemedikleri bir şeyin benzerini getirmeleri için onlara meydan okuması caiz değildir. Ve Allah Teâlâ buyurdu: 'Kendilerine âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar: Bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir' (Yûnus 15). Böylece ispat etti ki...
[الإسراء: ٨٨] ، وهو هذا الكتاب العربي الذي قال فيه الذين كفروا: {لَنْ نُؤْمِنَ بِهَذَا الْقُرْآنِ} [سبأ: ٣١] وقال بعضهم: {إِنْ هَذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ} [المدثر: ٢٥] فقال الله سبحانه: {سَأُصْلِيهِ سَقَرَ} [المدثر: ٢٦] وقال بعضهم: هو شعر، فقال الله تعالى: {وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِي لَهُ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْآنٌ مُبِينٌ} [يس: ٦٩] فلما نفى الله عنه أنه شعر وأثبته قرآنا لم يبق شبهة لذي لب في أن القرآن هو هذا الكتاب العربي الذي هو كلمات وحروف وآيات، لأن ما ليس كذلك لا يقول أحد: إنه شعر، وقال عز وجل: {وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ} [البقرة: ٢٣] ولا يجوز أن يتحداهم بالإتيان بمثل ما لا يدري ما هو ولا يعقل، وقال تعالى: {وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي} [يونس: ١٥] فأثبت أن