Fethu'l-Mecîd Şerhu Kitâbi't-Tevhîd - Hutaybe (Ahmed Hutaybe)
Kısım: Akâid
Kitap: Fethu'l-Mecîd Şerhu Kitâbi't-Tevhîd
Müellif: Şeyh Tabîb Ahmed Hutaybe
Kitabın Kaynağı: İslam Web Sitesi tarafından yazıya geçirilmiş sesli dersler
http://www.islamweb.net
[Kitap otomatik olarak numaralandırılmıştır, cilt numarası ders numarasıdır - 13 ders]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
فتح المجيد شرح كتاب التوحيد - حطيبة (أحمد حطيبة)القسم: العقيدةالكتاب: فتح المجيد شرح كتاب التوحيدالمؤلف: الشيخ الطبيب أحمد حطيبةمصدر الكتاب: دروس صوتية قام بتفريغها موقع الشبكة الإسلاميةhttp://www.islamweb.net[ الكتاب مرقم آليا، ورقم الجزء هو رقم الدرس - ١٣ درسا]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Fethu'l-Mecîd Kitabının Şerhi - Tevhidin Mânâsı: Dinin kıvâmı, Rabbü'l-âlemîn olan Allah'ı tevhid etmek ve O'na (sübhânehû) şirkten berî olmaktır. Allah'ın bütün resulleri (aleyhimüsselâm) öncelikle tevhide davet, ikinci olarak da şirk ve teşrikten sakındırma ile gelmişlerdir. Bu ise ancak şundan ileri gelmektedir: Cennete giriş, tevhidi tahkik etmeye bağlıdır; cehennemden tamamen veya kısmen kurtuluş ise şirkten tathîr olmaya bağlıdır.
شرح كتاب فتح المجيد - معنى التوحيدإن قوام الدين هو توحيد رب العالمين، والبراءة من الشرك به سبحانه، وكل رسل الله عليهم السلام جاءوا بالدعوة إلى التوحيد أولاً والتحذير من الشرك والتنديد ثانياً، وليس هذا إلا لأن دخول الجنة منوط بتحقيق التوحيد، والنجاة من النار كلياً أو جزئياً منوط بالتطهر من الشرك.
Tevhidin Ehemmiyeti: Elhamdülillah Rabbi’l-âlemîn, eşhedü en lâ ilâhe illallah vahdehû lâ şerîke leh, ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh. Allahümme salli ve sellim ve bârik aleyh ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn. Emmâ ba‘d: Bu geceden itibaren inşallah, Şeyh Muhammed b. Abdülvehhab et-Temîmî el-Hanbelî —ki Hicrî on ikinci asır âlimlerindendir—’in Kitâbü’t-Tevhîd adlı eserinin şerhi olan Fethu’l-Mecîd isimli kitabı şerh etmeye başlayacağız. Onun tevhid hakkındaki kitabı, ekseriyeti Allah’ın Kitabı ve Nebî (s.a.v.)’in Sünneti’nden müteşekkil bir metin olup dinin en büyük meselelerinden biri olan tevhid konusunu ele almaktadır. Müellifin torunu Süleyman b. Abdullah bu kitabı Taysîru’l-Azîz el-Hamîd fî Şerhi Kitâbi’t-Tevhîd adıyla şerh etmiş, Şeyh Abdurrahman b. Hasan Âl eş-Şeyh de onu Fethu’l-Mecîd’de ihtisar eylemiştir. Tevhid, Allah azze ve celle’nin kitaplarını indirip resullerini göndermesinin sebebi olan büyük meselelerdendir: Mahlûkata Allah subhânehû’ya nasıl ibadet edeceklerini ve O’nu nasıl tek ve şeriksiz olarak birleyeceklerini öğretmek için. Din, Rabbu’l-âlemîn’i tevhid etmek ve Allah subhânehû ve teâlâ’ya şirk koşmayı men etmekle kāimdir. Allah’ın tevhidi, Allah’ın indirdikleri ve resullerinin (aleyhimü’s-salâtü ve’s-selâm) öğretileriyle bilinir. Allah mahlûkatı ancak bunun için yaratmıştır. Nitekim Allah teâlâ buyurur: {Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum.} [Zâriyât:56-57] İşte Allah mahlûkatı, kendisine ibadet ve tevhid etmeleri için yaratmıştır. Tevhid meselesi, her mümin insanın onu iyice öğrenmesi ve kalbinde Rabbu’l-âlemîn subhânehû’nun tevhidinin (ulûhiyyet tevhidi, rubûbiyyet tevhidi ve esmâ ve sıfât tevhidi) yerleşmesi gereken bir konudur. Bunu Allah azze ve celle’nin Kitabı’ndan ve Nebîsi (s.a.v.)’in Sünneti’nden bilmeli; ayrıca şirk çeşitlerini de bilmeli ki onlardan sakınsın ve içine düşmesin. İşte bu kitap bize tevhid meselesini öğretmektedir. Müellif (rahimehullah) kitabına 'Bismillâhirrahmânirrahîm' diyerek başlamış, ardından Allah'a hamd ve Nebî (s.a.v.)'e salât getirmiştir. Biz de kitapta şârihin şerhi doğrultusunda ilerleyecek, ihtisarlar yapacak ve bazı hususları zikredeceğiz.
أهمية التوحيدالحمد لله رب العالمين، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، وأشهد أن محمداً عبده ورسوله، اللهم صل وسلم وبارك عليه وعلى آله وصحابته أجمعين.أما بعد: سنبدأ من الليلة بإذن الله في شرح كتاب فتح المجيد شرح كتاب التوحيد للشيخ محمد بن عبد الوهاب التميمي الحنبلي من علماء القرن الثاني عشر الهجري، وكتابه في التوحيد عبارة عن متن أكثره من كتاب الله وسنة النبي صلى الله عليه وسلم في أعظم أمور الدين وهو أمر التوحيد.وقد شرح هذا الكتاب حفيد المصنف وهو سليمان بن عبد الله في كتاب سماه: تيسير العزيز الحميد في شرح كتاب التوحيد، واختصر هذا الكتاب الشيخ: عبد الرحمن بن حسن آل الشيخ في فتح المجيد.فالتوحيد من المسائل العظيمة التي أنزل الله عز وجل كتبه وأرسل رسله لإقراره ولتعليم الخلق كيف يعبدون الله سبحانه، وكيف يوحدونه وحده لا شريك له.وقوام الدين توحيد رب العالمين، ومنع الشرك بالله سبحانه وتعالى، وتوحيد الله يعرف بما أنزل الله سبحانه وبتعليم رسل الله عليهم الصلاة والسلام، وما خلق الله الخلق إلا من أجله، قال الله تعالى: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ * مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ} [الذاريات:٥٦ - ٥٧]، فالله خلق الخلق لعبادته وتوحيده سبحانه وتعالى، فأمر التوحيد ينبغي على كل إنسان مؤمن أن يتعلمه جيداً وأن يستقر في قلبه توحيد رب العالمين سبحانه، توحيد الإلهية، وتوحيد الربوبية، وتوحيد الأسماء والصفات، وأن يعرف ذلك من كتاب الله عز وجل ومن سنة نبيه صلى الله عليه وسلم، وأيضاً يعرف أنواع الشرك حتى يجتنبها ولا يقع فيها.فهذا الكتاب يعلمنا أمر التوحيد وبدأه المصنف رحمه الله بقوله: بسم الله الرحمن الرحيم ثم حمد الله وصلى على النبي صلى الله عليه وسلم، وسنمضي في الكتاب بحسب شرح الشارح ونختصر فيه ونذكر بعضاً من الأمور.
Besmele’nin şerhi: Dedi ki: “Bismillahirrahmanirrahim” demekle kitabına besmeleyle başlamıştır. Besmele, bilindiği üzere “Bismillahirrahmanirrahim”dir. Beyan âlimleri buna “naht” adını verirler; yani cümlenin bir kelimeye dönüştürülmesidir. Nitekim “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” sözüne “havkale” –yahut daha doğrusu havleka– denilmesi ve “hamdele” ile “tehîl” ifadeleri gibi. Bunlar bir asıl cümleden naht edilmiştir. Burada müellif, Kitâb-ı Azîz’e uyarak besmele ile başladığını belirtir ki bu doğrudur; zira Allah azze ve cellenin kitabındaki her sûrenin –Berâe sûresi hariç– başında, baştan sona kadar, “Bismillahirrahmanirrahim” bulunur. Devamla: “( ‘Ehemmiyetli her işe Bismillahirrahmanirrahim ile başlanmazsa o iş bereketsiz kalır.’ hadisiyle amel) denilmiş ise de bu hadis son derece zayıftır.” Ebû Dâvûd ve İbn Mâce’de (merfû olarak) “Ehemmiyetli her işe elhamdülillâh veya hamd ile başlanmazsa o iş bereketsiz kalır” lafzı geçer, o da zayıftır. “Bism” lafzındaki “bâ-” harfi mahzuf bir fiile bağlıdır; sanki “sözüme Allah subhanehu ve teâlânın ismiyle başlarım” demiş olmaktadır. Yani onun maksadı, tasnif ve telifine Allah subhanehu ve teâlâyı anarak, O’ndan yardım dileyerek başlamaktır. Bu “bâ-”, mahzufa mütealliktir. Müteahhirînin çoğu bunun sonradan gelen özel bir fiil olmasını tercih eder; sanki “Allah’ın ismiyle başlangıcımdır” der gibidir. “Bismillah”taki bâ’ya gelince, âlimler onun “musâhabe” ifade ettiğini söylemiştir; yani: “Yazacağım ve anacağım şeyde Allah subhanehu ve teâlânın ismini beraberimde taşırım” ya da “Bunda Allah tebâreke ve teâlânın ismiyle yardım dilerim; Allah subhanehu ve teâlâyı zikrederek ve ismini anarak.” “Allah” kelimesinin aslı “el-İlah”tır. Kûfeli dilcilerden Kisâî ve Ferrâ’nın tercihi budur. Dediler ki: Aslı “el-İlah” olup hemze hazfedilmiş, lâm lâma idğâm edilmiştir. Bu yüce ve mübarek ismin (Allah) câmid mi yoksa bir kökten mi türediği hususunda ihtilaf edilmiştir. Mesela “er-Rahîm” dersek, bu Allah subhanehu ve teâlânın rahmetinden türemiştir; “er-Raûf” ise re’fetten türemiştir. Buna kıyasla “Allah” ismi müştak mıdır yoksa câmid midir? Kimi âlimler “irticalen konulmuş câmid bir lafızdır” demiş, kimileri de “müştaktır” demiştir. İbn Kayyim’in (rahmetullahi aleyh) belirttiğine göre sahih olan, onun müştak olduğu ve aslının “el-İlah” olduğudur. Bu, Sîbeveyh ve ashabının çoğunluğunun görüşüdür; muhalif olanlar şâzdır. Bu isim, Esmâ-i Hüsnâ ve yüce sıfatların bütün manalarını kendinde toplar. İbn Kayyim, iştiâkın manasını şöyle açıklar: “Onların bu isimle kastettiği, bunun Allah teâlâya ait bir sıfata delalet etmesidir.” Yani bu, Rabbulâlemîn subhanehu ve teâlânın bir sıfatına –ulûhiyet sıfatına– delalet eden müştak bir isimdir. “İlâhiyet” veya “ulûhiyet” denilir. Tıpkı diğer Esmâ-i Hüsnâ gibi: “el-Alîm” ilimden, “el-Kadîr” kudretten, “es-Semi‘” işitmeden, “el-Basîr” görmeden türemiştir. Bu isimler şüphesiz masdarlarından türemiştir. İbn Kayyim rahmetullahi aleyh sözüne devamla der ki: “Bunlar kadîmdir. Biz iştikaktan ancak, lafız ve manada masdarlarıyla örtüşmeyi kastederiz.” Taberî (Allah ona rahmet etsin) şöyle der: “Allah”ın aslı “el-İlah”tır; daha önce zikrettiklerimizi o da zikreder. “İlah”, her şeyin kendisine yöneldiği, her şeyin kendisine ibadet ettiği demektir. O, İbn Abbas’ın (r.a.) şöyle dediğini nakleder: “Allah, yaratıkları üzerinde ulûhiyet ve ubûdiyet sahibidir; işte O, ‘el-İlah’tır.” Şayet biri: “Ulûhiyetin ibadet olduğuna, ilahın da mabud olduğuna delil nedir?” derse, deriz ki: Ru’be b. Accâc şöyle demiştir: “Allah, o işveli kadınlara hayır versin; tesbih ettiler ve te’ellüh etmekten dönüp istircâda bulundular.” “Te’ellüh” ibadet manasındadır. Şair, “te’ellüh etmekten” yani Allah’a kulluktan ve amelle O’nu talep etmekten döndüler, demiştir. Şüphesiz “te’ellüh”, “elehe-ye’lehu” kökünden “tefe‘ul” veznidir. Lügatte fiil, her ikisi de fetha ile “elehe-ye’lehu” şeklinde gelir. Buna göre “elehe” ibadet etti demektir. Bir görüşe göre ise “elihe” kökünden gelir; tıpkı “velihe” (hayrete düşmek) gibi “hayret” manası ifade eder. Yani Allah subhanehu ve teâlâ, hakkında hayrete düşülen zâttır; insan aklını çalıştırıp Allah subhanehu ve teâlânın celâlini görüp düşündüğünde, zâtı hakkında tefekkür ettiğinde hayrete düşer. Asıl yapması gereken, O’na delâlet eden mahlûkatı hakkında tefekkür etmektir. Bu sebeple denilmiştir ki: Allah ismi müştaktır; bir görüşe göre de irticalidir. En marife lafız olup celâl sahibidir; “elehe” (ibadet etti) manasından veya “el-İlah”tan (halkın kendisine yöneldiği, dayandığı) yahut “el-veleh” (hayret) kökünden ya da “gözlerden perdelendi” anlamındaki “lâheti’l-arûsu fi’l-bünyân” ifadesinden gelir. İbn Kayyim rahmetullahi aleyh der ki: Bu şerefli ismin on lafzî özelliği vardır –bu özellikleri sıralar– sonra da “Bu ismin manevî özelliklerine gelince” der ve yaratıkların en bilgilisi olan Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisini zikreder: “Sana olan senâyı sayamam; Sen kendini nasıl senâ ettiysen öylesin.” Yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dahi –diğer yaratıklar gibi– Allah’ın övüldüğü sıfatlarını saymaya çalışsa buna güç yetiremez. Halbuki bu ismin ait olduğu zât, bütün kemâlatı, övgüyü, senâyı, mecdi, celâli, izzeti, cemâli, hayrı, ihsanı, cömertliği, lütfu ve iyiliği mutlak olarak kendinde toplayan bir zâta ait özellikleri nasıl sayabiliriz ki? Bu isim az bir şeyle anıldığında onu çoğaltır, korkuyu izale eder, kederi ve hüznü defeder, darlığı genişletir; ona bağlanan zayıfa kuvvet verir, zelîli azîz, fakiri ganî kılar; ürkek kimseyi ünsiyetle doldurur, mağlûbu teyid ve nusretle destekler, çaresize yardım edip sıkıntısını giderir, sığınacak yeri olmayanı barındırır... İbn Kayyim’in (rahmetullahi aleyh) sözleri buraya kadar devam eder ki gayet güzel bir sözdür. Bundan önce İbn Abbas’ın “ve yezerake ve âlihetike” (seni ve ilahlarını bırakır) âyetini (A‘râf:127) “ve ibadetini” manasında okuduğu rivayet edilmiştir; yani Firavun kavmi ona: “Mûsâ ve kavmini yeryüzünde fesat çıkarsınlar, seni ve ibadetini terk etsin diye bırakacak mısın?” demişti. Bu okuyuş, mütevâtir on kıraatten değil, şâz bir kıraattır. Bu rivayetin dayandığı nokta, İbn Abbas radıyallahu anhümâdan “el-ilah”ın ibadet manasına geldiğine dair bir görüş bulunmasıdır; yoksa bu, kendisiyle Kur’an okunan bir kıraat değildir. Ayrıca Ebû Saîd’den merfû olarak “İsa’yı annesi öğrenim için kâtibe teslim etti. Muallim ona ‘Bismillah yaz’ dedi. İsa: ‘Allah nedir biliyor musun? Allah, ilahların ilahıdır’ dedi.” hadisini nakleder. Mana doğrudur, ancak hadis sahih değildir. Ardından “Bismillahirrahmanirrahim” der. Rahman, Allah subhanehu ve teâlânın sıfatlarından ve Esmâ-i Hüsnâsındandır; O hem Rahman hem Rahîm’dir. İki isim arasında mana yönünden bir bağ vardır: O, kullarına rahmetinden ötürü rahîmdir ve rahmettendir; rahman da rahmettendir. Fakat âlimler ikisi arasında fark bulunduğunu söylemişlerdir. Rahman, Allah subhanehu ve teâlânın zâtıyla kaim bir rahmet sıfatına delâlet eder. O, yüce rahmetinde hiçbir şeyin kendisine benzemediği Rahman’dır. Bu ismi Allah’tan başka kimse taşıyamaz; ancak yalancılar –Yemâme peygamberi Rahmân gibi– bu isme ortak çıkmaya kalkmıştır. Allah azze ve celle bu ismi zikredip ardından: “O’nun adaşı var mı biliyor musun?” (Meryem:65) buyurmuştur. Hiç kimse ne Allah ismini ne de Rahman ismini almıştır. Lafza-i Celâl, Allah subhanehu ve teâlâdan başkasına ıtlak olunmamıştır. “Bu falanın ilahıdır” denebilir ama “Allah” yalnızca O’nun ismidir; ortağı yoktur. Bu ismi tahrif edip “Lât” derler; ama “Allah” sadece O’nundur. “Azîz”i tahrif edip “Uzzâ” derler; halbuki Azîz Allah subhanehu ve teâlâdır; başkası için vasıf olarak kullanılabilir. Ancak burada maksat şudur: Rahman, Allah’ın adı olduğu gibi, Allah da yalnız O’na özel alemdir. Rahman isminin manası hakkında denilmiştir ki: O, bütün yaratıklarına rahmandır; zira O yarattı, rızık verdi, ihsanda bulundu. Bu haliyle bütün yaratıklarına rahmandır. Rahîm ise müminlere mahsus bir rahmettir. Nitekim Ahzâb sûresinde Nebî sallallahu aleyhi ve sellem için “O, müminlere rahîm idi” (Ahzâb:43) buyrulmuş; Allah azze ve celle de müminlere karşı rahîmdir. Öyleyse Rahman bütün kullara rahmandır. Rahman sıfatının gereği, gökten kitaplar indirmesi ve kâfir bir kavme, dinine girmeleri için rahmet etmesidir. O, kitaplar indirip kullarına hüccet kaim olsun diye peygamberler gönderdiği için Rahman’dır. Bütün insanlığa peygamberler yolladığı için Rahman’dır. Ama Rahîm ismi, âhirette sırf müminlere mahsustur; kıyamet gününde kâfirlere ve müşriklere merhamet etmez. Bu bakımdan Rahman dünyada herkesi kapsar; Rahîm ise hem dünyada hem âhirette tecelli etmekle birlikte müminlere mahsustur. Dolayısıyla ikisi arasında umum-husus ilişkisi vardır. Rahman’da umum ve husus, Rahîm’de de umum ve husus bulunur. Rahman’ın hususiyeti, bu isimle yalnızca Allah subhanehu ve teâlânın isimlenmesidir; Rahîm ise Allah’tan başkasına da sıfat olarak verilebilir: “Falan rahîmdir” denilir. Rahman’ın umumu ise dünyadaki rahmetinin genişliğidir: kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, akıllar ve rızık vermesi, faydalar ihsan etmesi ve bunun gibi Allah’ın lütufları. Bu rahmet bütün mahlukata şâmildir; öyle ki kâfir bir amel işlediğinde Allah dünyada ona malını çoğaltır, evlat verir. Rahîm’in hususiyeti ise yalnızca müminlere, hem dünyada hem âhirette rahmet etmesidir. Rahîm’in umumu ciheti ise Allah subhanehu ve teâlânın bu isimle isimlenmesi ve başkalarının da bu sıfatla nitelenebilmesidir; “Falan rahîmdir” denilmesi caizdir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem de müminlere karşı raûf ve rahîmdir; Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.
شرح البسملةقال: بسم الله الرحمن الرحيم، أي: ابتدأ كتابه بالبسملة، والبسملة كما نعرف هي: بسم الله الرحمن الرحيم، ويسميها علماء البيان نحت، يعني: تحويل الجملة إلى كلمة، مثلما تقول: الحوقلة وهي قول لا حول ولا قوة إلا بالله، أو الحولقة على الأصح فيها، والحمدلة والتهليل فهذا نحت من أصل جملة.وذكر هنا أنه بدأ بالبسملة اقتداءً بالكتاب العزيز، وهذا صحيح فكل سورة في كتاب الله عز وجل من أول القرآن إلى آخره -إلا سورة براءة- في أولها بسم الله الرحمن الرحيم.قال: وعملاً بحديث: (كل أمر ذي بال لا يبدأ فيه ببسم الله الرحمن الرحيم فهو أقطع) هذا حديث ضعيف جداً.ولـ أبي داود وابن ماجة: (كل أمر ذي بال لا يبدأ فيه بالحمد لله أو بالحمد فهو أقطع) وهو حديث ضعيف.قوله باسم: الباء متعلقة بشيء محذوف كأنه يقول: أبدأ كلامي باسم الله سبحانه، فكأن مقصده ابتدئ في تصنيفي وفي تأليفي ذاكراً الله سبحانه مستعيناً بالله سبحانه، فقال: هذه متعلقة بمحذوف، واختار كثير من المتأخرين كونه فعلاً خاصاً متأخراً، وكأنه يقول: باسم الله ابتدائي قال: وباء باسم الله قالوا: للمصاحبة، يعني: أستصحب اسم الله سبحانه فيما سأكتبه وأذكره أو أستعين باسم الله تبارك وتعالى في ذلك، مسمياً الله سبحانه وتعالى وذاكراً اسمه (الله)، وأصل كلمة الله الإله، وهذا ما اختاره الكسائي والفراء من علماء اللغة قالوا: أصله الإله وحذفت الهمزة وأدغمت اللام في اللام؛ قال: واختلفوا هل هذا الاسم العظيم المبارك (الله) جامد أو مشتق من شيء آخر، فنحن لما نقول مثلاً: (الرحيم) فهو مشتق من رحمة الله رب العالمين سبحانه، و (الرءوف) مشتق من الرأفة، وعلى هذا فهل اسم (الله) مشتق أم جامد؟ فمن العلماء من يقول: هو لفظ مرتجل جامد وقيل: هو مشتق: قال ابن القيم والصحيح أنه مشتق وأن أصله الإله كما هو قول سيبويه وجمهور أصحابه إلا من شذ، وهو الجامع لمعاني الأسماء الحسنى والصفات العلى.يقول ابن القيم موضحاً معنى الاشتقاق: إنما أرادوا أنه دال على صفة له تعالى، يعني: هو مشتق يدل على صفة لرب العالمين سبحانه وتعالى وهي صفة الإلهية - تقول: إلهية أو ألوهية كسائر أسمائه الحسنى أسمائه الحسنى، مثل: (العليم) مشتق من العلم، و (القدير) من القدرة، و (السميع) من السمع، و (البصير) من البصر، فهذه الأسماء مشتقة من مصادرها بلا ريب- هذا كلام ابن القيم رحمه الله يقول: وهي قديمة ونحن لا نعني بالاشتقاق إلا أنها ملاقية لمصادرها في اللفظ والمعنى.يقول الطبري: الله أصله الإله، وذكر ما ذكرناه قبل ذلك، قال: وهو الذي يألهه كل شيء، أي: يعبده كل شيء، وقال: قال ابن عباس: الله ذو الألوهية والعبودية على خلقه فهو الإله، قال: فإن قال لنا قائل: وما دل على أن الألوهية هي العبادة، وأن الإله هو المعبود؟ قلنا: قال رؤبة بن العجاج: لله در الغانيات المدهِ سبحن واسترجعن من تألهِ والتأله بمعنى العبادة قال: سبحن واسترجعن من تأله أي: من تعبد وطلب الله بعمل.قال: ولا شك أن التأله التفعل من أله يأله، وهذا أصلها في اللغة والفعل فيها أله يأله بالفتح فيهما، إذاً: أله أي: عبد، وقيل: بل من ألِهَ، كأنه مثل ولِهَ: بمعنى تحير، يعني أن الله سبحانه وتعالى يُتحير فيه فإذا أعمل الإنسان عقله لينظر ويشاهد جلال الله سبحانه وتعالى ويتفكر في ذاته فإنه يتحير، وإنما عليه أن يتفكر في مخلوقات الله التي تدل عليه سبحانه وتعالى.ولذلك قالوا: الله مشتق وقيل مرتجل وهو أعرف المعرفات جل أله أي عبد أو من الأله وهو اعماد الخلق أو من الوله أو المحجب عن العيان من لاهت العروس في البنيان يقول ابن القيم رحمه الله: لهذا الاسم الشريف عشر خصائص لفظية، وساق هذه الخصائص اللفظية، ثم قال: وأما خصائص هذا الاسم المعنوية، قال أعلم الخلق وهو النبي صلى الله عليه وسلم: (لا أحصي ثناء عليك، أنت كما أثنيت على نفسك)، يعني: مهما حاول أن يحصي صفات الله التي يمدح عليها فلن يستطيع أن يحصي هذه الصفات لا النبي صلى الله عليه وسلم ولا غيره من الخلق وكيف نحصي خصائص اسم لمسماه كل كمال على الإطلاق وكل مدح وكل ثناء وكل مجد وكل جلال وكل عز وكل جمال وكل خير وإحسان وجود وفضل وبر، فما ذكر هذا الاسم في قليل إلا كثره، ولا خوف إلا أزاله، ولا هم ولا غم إلا فرجه، ولا ضيق إلا وسعه، ولا تعلق به ضعيف إلا أفاده القوة، ولا ذليل إلا أناله العز ولا فقير إلا أصاره غنياً ولا مستوحش إلا آنسه ولا مغلوب إلا أيده ونصره، ولا مضطر إلا كشف ضره، ولا شريد إلا آواه إلى آخر كلام ابن القيم رحمة الله عليه وهو كلام جيد.ساق قبل ذلك عن ابن عباس أنه قرأ: (ويذرك وإلهتك) كأن معناها: وعبادتك، يعني: أن قوم فرعون قالوا له: أتذر موسى وقومه ليفسدوا في الأرض ويذرك وإلهتك.وهذه ليست من القراءات العشر المتواترة، وإنما هي قراءة شاذة غايتها أن يقال: هناك قول لـ ابن عباس رضي الله عنه: أن الإله بمعنى العبادة، لكن ليست قراءة يقرأ بها القرآن.أيضاً ساق حديثاً عن أبي سعيد مرفوعاً: (أن عيسى أسلمته أمه إلى الكتاب ليعلمه فقال له المعلم: اكتب باسم الله، فقال عيسى: أتدري ما الله؟ الله إله الآلهة)، ولا شك في ذلك ولكن الحديث لا يصح.قال: بسم الله الرحمن الرحيم.والرحمن من صفاته وأسمائه الحسنى سبحانه وتعالى فهو الرحمن الرحيم وبين الاسمين التقاء في المعنى أنه رحيم بعباده سبحانه من الرحمة ورحمن من الرحمة، ولكن يقول العلماء: أن بين الاثنين فرقاً، فالرحمن: دال على صفة رحمة قائمة به سبحانه وتعالى، فهو الرحمن الذي لا يشبهه شيء في رحمته العظيمة سبحانه وتعالى، ولا يتسمى بهذا الاسم أحد غيره ولم يتسم به إلا كذاب كرحمان اليمامة وقد ذكر الله عز وجل اسمه ثم قال: {هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا} [مريم:٦٥] أي: هل تعرف أحداً يتسمى بهذا الاسم؟ فلم يتسم أحد باسم الله، ولا باسم الرحمن.فلفظ الجلالة لم يطلق على أحد غيره سبحانه، قد يقولون: هذا إله فلان وهذا إله فلان، أما الله فهو اسمه وحده لا شريك له سبحانه، وقد يحرفون هذا الاسم فيقولون اللات، أما الله فهو اسمه وحده لا شريك له، قد يحرفون العزيز ويقولون: العزى أما العزيز فهو الله سبحانه وتعالى وقد يطلق على غير الله سبحانه وتعالى كوصف، لكن الغرض: أن الرحمن اسم لله سبحانه وتعالى كما أن الله علم عليه وحده لا شريك له، لكن في معنى الرحمن قالوا: إنه رحمان بجميع خلقه فهو خلق ورزق وأعطى سبحانه فهو رحمان بجميع خلقه سبحانه، والرحيم رحمة خاصة تتعلق بالمؤمنين.ولذلك ذكر أن الرحيم من صفة للنبي صلى الله عليه وسلم يقول: {وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا} [الأحزاب:٤٣] والله عز وجل كذلك رحيم بالمؤمنين، فالرحمن هو رحمان بجميع العباد، وصفة الرحمن من مقتضاها: أن ينزل الكتب من السماء على قوم كانوا كفاراً رحمة بهم ليدخلوا في دينه، فهو رحمن لأنه نزل الكتب وأرسل الرسل ليقيم الحجة على عباده، وهو رحمن لأنه أرسل الرسل لجميع الخلق ليدخلوا في دينه سبحانه وتعالى، والرحيم مختص بالمؤمنين يوم القيامة فيوم القيامة لا يرحم الكافرين ولا يرحم المشركين، فكأن صفة الرحمن للجميع في الدنيا والرحيم في الدنيا وفي الآخرة وتختص بالمؤمنين؛ ولذلك يكون بينهما عموم وخصوص، فالرحمن فيه عموم وخصوص، والرحيم فيه عموم وخصوص، فالرحمن خصوصه أنه لا يتسمى به إلا الله سبحانه وتعالى، أما الرحيم فقد يوصف به غير الله فيقال: فلان رحيم، وعموم الرحمن أن رحمته عامة في الدنيا من إنزال الكتب، وإرسال الرسل، وإعطاء العقول، والرزق، وإعطاء النفع، وغير ذلك من فضل الله سبحانه، وهذه رحمة واسعة بجميع الخلق، فالكافر حين يعمل شيئاً فإن الله يعطيه في الدنيا فيكثر ماله ويعطيه الولد، أما الخصوص الذي في الرحيم فهو أنه يرحم المؤمنين فقط في الدنيا وفي الآخرة.والعموم الذي فيه أنه يتسمى به الله سبحانه وتعالى، ويوصف به غير الله سبحانه وتعالى فيجوز أن يقال: فلان رحيم، والنبي صلى الله عليه وسلم بالمؤمنين رءوف رحيم صلوات الله وسلامه عليه.
Şöyle buyuruldu: 'Elhamdülillah.' Allah azze ve celle hamdi hak eder, şükrü de hak eder. İkisi arasında umum ve husus ilişkisi vardır. Hamd: Allah azze ve celle’yi güzel sena ile anmaktır. Yani O sübhânehû ve teâlâ’ya sena etmendir; verse de vermese de O sübhânehû ve teâlâ senayı hak eder. Allah şükrü hak eder; çünkü O verir. O halde şükür, O’nun sübhânehû ve teâlâ sana iyilik yapması sebebiyledir; hamd ise O’nun sübhânehû ve teâlâ zatı itibarıyla buna layık olmasındandır. Hamd: güzel sözle, ihtiyarî olarak, Rabb sübhânehû için ta‘zîm üzere yapılan senadır. Hamdin ifade edilişi ‘elhamdülillah’ demektir. Böylece dilinle hamdeder, kalbinle hamdedersin. Şükür ise daha kapsamlıdır; çünkü Rabbine sübhânehû dilinle, kalbinle ve amelinle şükredersin ve böylece Allah sübhânehû ve teâlâ’ya şükrünün eseri ortaya çıkar.
الفرق بين الحمد والشكرقال: الحمد لله.الله عز وجل يستحق الحمد، ويستحق الشكر وبين الاثنين عموم وخصوص، والحمد: ذكر الله عز وجل بالثناء الجميل.أي: أن تثني عليه سبحانه وتعالى سواء أعطى أو لم يعط فهو يستحق الثناء سبحانه وتعالى والله يستحق الشكر؛ لأنه يعطي.إذاً: الشكر على أنه فعل بك الجميل سبحانه وتعالى، والحمد لأنه مستحق لذلك لذاته سبحانه وتعالى.والحمد: الثناء بالكلام الجميل باختيار على وجه التعظيم للرب سبحانه، فمورد الحمد تقول: الحمد لله، فتحمد باللسان وتحمد بالقلب، والشكر أعم؛ لأنك تشكر ربك سبحانه بلسانك وبقلبك وبعملك وبذلك يظهر أثر شكرك لله سبحانه وتعالى.
Peygamber (s.a.v.)'e Salât
Dedi ki: Allah, Muhammed'e salât ve selâm etsin. Allah, Kitabında şöyle buyurmuştur: {Muhakkak ki Allah ve melekleri, Peygamber'e salât ederler} [el-Ahzâb, 33/56]. Allah (subhânehû) salât eder; yani Peygamber (s.a.v.)'e senâ eder. Allah, müminlere de salât eder; yani onlara (subhânehû) merhamet eder ve dualarını kabul buyurur. Melekler ise müminlere salât eder; yani onlar için dua ederler. İşte burada (müellif) şöyle demektedir: "Allah, Muhammed'e salât etsin" yani kişi, Rabbinden (subhânehû) Peygamber (s.a.v.)'e senâ etmesini, merhamet buyurmasını ve lütufta bulunmasını diler. (Ve âline) Yani O'nun âline de. Peygamber (s.a.v.)'in âli ise, O'nun (s.a.v.) izinden giden her müttakî mümindir; husûsen Ehl-i Beyti (salâvâtullahi ve selâmuhu aleyhim). Bu itibarla âl, O'na (s.a.v.) tâbi olanların genelini; âl-i beyti ise (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) hususî olarak ifade eder. Dedi ki: Kitâbü't-Tevhîd. (Kitâb) "ketebe" fiilinden masdardır; "kitâben", "kitâbeten" ve "ketbeten" şeklinde gelir. Maddenin aslı "kütüb" (yazmak) ve "kütüb" (toplamak)tır. Kitap, sanki harfleri kelimelerde toplamış gibidir; bu kelimelerden de bu tasnifi oluşturan cümleler meydana gelir ki işte bu, kitaptır. Yine aynı kökten "ketîbe" (bölük) kelimesi gelir ki onlar, toplanmış askerlerdir. Kitaba kitap denilmesi, kendisi için konulmuş olan manayı [yani harf ve kelimeleri] toplaması sebebiyledir.
الصلاة على النبي صلى الله عليه وسلمقال: وصلى الله على محمد وعلى آله وسلم.قال الله في كتابه: {إِنَّ اللَّهَ وَمَلائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ} [الأحزاب:٥٦] فالله يصلي سبحانه، أي: يثني على النبي صلى الله عليه وسلم، والله يصلي على المؤمنين.أي: يرحمهم سبحانه ويستجيب دعواتهم، والملائكة تصلي على المؤمنين.أي: تدعو لهم، فهنا يقول: وصلى الله على محمد، أي: يطلب من ربه سبحانه أن يثني على النبي صلى الله عليه وسلم ويرحم ويتفضل سبحانه.(وعلى آله) وآل النبي صلى الله عليه وسلم كل مؤمن تقي اتبع النبي صلى الله عليه وسلم وخاصة آل بيته صلوات الله وسلامه عليهم، فالآل عموم من تبع النبي صلى الله عليه وسلم وخصوص آل بيته عليه الصلاة والسلام.قال: كتاب التوحيد.وكتاب مصدر كتب يكتب كتاباً وكتابةً وكَتْبة، وأصل المادة من الكتب والكتب الجمع، كأن الكتاب جمع حروف في كلمات فتكونت منها جمل تكون منها هذا التصنيف الذي هو الكتاب ومنها كلمة الكتيبة، وهم الجنود المجتمعون.والكتاب: سمي كتاباً لجمعه ما وضع له.
Tevhidin Kısımları
Tevhid iki türlüdür:
1. Marifet ve isbat cihetinden tevhid: Bu, rubûbiyyet tevhidi ile esmâ ve sıfat tevhididir.
2. Talep ve kasıt cihetinden tevhid: Bu da ulûhiyyet ve ibadet tevhididir.
Fâtiha Sûresi'nde şöyle buyrulur: {Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn} [el-Fâtiha:2]. Allâh, ilâh yani kendisine ibadet edilen, mâbud demektir. İlâh'ın sıfatları vardır; Rabbin de sıfatları ve muktezaları vardır. O'nun Rab olması, yaratması, rızık vermesi ve kendisinden başkasının güç yetiremeyeceği fiilleri işlemesi demektir; O, Sübhanedir, Teâlâdır. O'nun İlâh olması da, kulların –ki onları yaratan da O'dur, Sübhanedir– O'na ibadet etmelerini gerektirir; çünkü O ibadet edilmeye layıktır. O, hem Rab'dir hem de İlâh'tır; Sübhanedir, Teâlâdır.
İşte bu sebeple, kelime-i tevhidi söylerken "Eşhedü en lâ ilâhe illallah" dersin. Burada "Eşhedü en lâ rabbe illallah" demen fayda vermez. Zira rubûbiyyet hususunda kâfirler –ancak inat edenler müstesna– muhalefet etmemişlerdir. İnat edenler ise yalancı olduklarını bilirler; Nemrud ve Firavun gibi. Nemrud, İbrahim aleyhisselam {Rabbim, dirilten ve öldürendir} [el-Bakara:258] dediğinde ona inat ederek "Ben diriltir ve öldürürüm" demişti. Bunun üzerine İbrahim: {Şüphesiz Allah, güneşi doğudan getirir; sen de onu batıdan getir} deyince, o kâfir şaşırıp kalmıştı [el-Bakara:258] ve böylece yalancılığı ortaya çıkmıştı. Firavun ise: {Sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum} [el-Kasas:38] diyerek ulûhiyyet iddiasında bulunmuş, sonra biraz daha ileri giderek onlara: {Ben sizin en yüce Rabbinizim} [en-Nâziât:24] demiş ve: {Mısır'ın mülkü ve şu altımda akan nehirler benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?} [ez-Zuhruf:51] sözleriyle, "Görmüyor musunuz, bütün bunları yapan benim; ben sizin en yüce Rabbinizim" demek istemişti. Ne var ki, Allah onu rezil edip denizde boğdu. Boğulurken de: {İsrailoğulları'nın iman ettiği ilâhtan başka ilâh olmadığına iman ettim; ben de Müslümanlardanım} [Yûnus:90] dedi. Yani "Ben de onlar gibiyim, bu Müslümanlardan biriyim" demek istedi. Oysa sağlıklı bir itikad üzere değildi. {İsrailoğulları'nın iman ettiği ilâhtan başka ilâh olmadığına iman ettim; ben de Müslümanlardanım} [Yûnus:90] dedi.
Rubûbiyyet iddiasında bulunanlar Nemrud ile Firavun'dur. Allah azze ve celle onların aleyhine şahittir; şahit olarak Allah yeter. {Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette "Allah" derler} [ez-Zuhruf:87]. {Andolsun onlara gökleri ve yeri kimin yarattığını sorsan, elbette "Onları Azîz ve Alîm olan Allah yarattı" derler} [ez-Zuhruf:9]. Allah, onların kalplerinde rubûbiyyeti ikrar ettiklerine, yaratan ve rızık verenin semadaki Rab olduğuna şahitlik etmiştir.
Husayn'ın kıssasında şöyle anlatılır: O kâfir iken Nebi (s.a.v.) ona: "Kaç ilâha ibadet ediyorsun?" diye sordu. "Altı" dedi. Nebi: "Bunlar neredeler?" buyurdu. Husayn: "Beşi yerde, biri gökte" dedi. Nebi: "Fayda ve zarar vermesi için hangisine umut bağlıyorsun?" buyurunca, Husayn: "Gökte olana" cevabını verdi.
Fayda ve zarar için umut bağlanan, gökte olandır. İşte bu rubûbiyyettir. Onlar Allah'ın dışında, fayda ve zarar veremeyen ilâhlara ibadet ediyorlardı. Allah sübhanehu ve teâlânın dışındaki ilâhlara ibadet ediyorlardı. Maksat şudur: Allah azze ve celle Rab'dir ve her mahlûk, Allah azze ve cellenin Rab olduğunu, yaratan ve rızık verenin O olduğunu, sübhanehu ve teâlâ olduğunu ikrar eder.
Öyleyse tevhid iki türlüdür:
1. Rubûbiyyet tevhidi: Bu, marifet ve isbat cihetinden tevhiddir. Yani Allah'ın yarattığını ve rızık verdiğini bilmek; Allah'ın isimlerinin Esmâ-i Hüsnâ olduğunu ve sıfatlarının yüce sıfatlar olduğunu bilmek demektir. Bu, ilmî ve haberî bir tevhiddir. Yani kendisine ibadet ettiğin ilâhı, onun isimleri ve sıfatlarıyla tanımanı gerektirir.
2. Talep ve irade cihetinden tevhid: Bu da ulûhiyyet tevhididir. Allah teâlâ şöyle buyurur: {Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım} [ez-Zâriyât:56]. Yani "Ben onları, bana ibadet etmelerini emrederek yarattım." İşte bu sebeple Allah, onlar daha bu dünyaya gelmeden önce, babalarının sırtlarında iken onlardan misak almıştır. Nitekim Allah teâlâ şöyle buyurur: {Hani Rabbin, Ademoğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da: "Evet, şahit olduk" demişlerdi. İşte bu, kıyamet günü: "Biz bundan habersizdik" dememeniz; yahut: "Daha önce atalarımız şirk koşmuştu. Biz de onlardan sonra gelen bir nesildik. Batıl işleyenlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin?" dememeniz içindir} [el-A'râf:172-173].
Allah azze ve celle, kulları, kalplerine yerleştirdiği fıtrat gereği, Allah sübhanehunun tek başına, hiçbir ortağı olmaksızın ibadete layık olduğuna dair kendi nefisleri üzerine şahit tutmuştur.
Şeyhülislâm İbn Teymiyye (rahimehullah) şöyle der: "Peygamberlerin getirdiği tevhid, ancak ulûhiyyetin yalnızca Allah'a ait olduğunu ispat etmeyi içerir. Bu da: Lâ ilâhe illallah şehadetinde bulunmak; yalnızca O'na ibadet etmek; yalnızca O'na tevekkül etmek; yalnızca O'nun için dost edinmek; yalnızca O'nun için düşmanlık beslemek; yalnızca O'nun rızası için amel etmek demektir. Bu da Allah'ın kendisi için ispat ettiği isim ve sıfatları ispat etmeyi içerir."
Öyleyse istenen sadece Allah'ın yarattığını ve rızık verdiğini bilmek değildir; herkes bunu bilir. Fakat senden istenen "Lâ ilâhe illallah" demendir. Yani: "Ben yalnızca Allah'a ibadet edeceğim; ibadeti yalnızca O'na yönelteceğim; O'nun hiçbir ortağı yoktur." Bu sebeple bir kâfir "Lâ rabbe illallah" derse İslam'a girmez; mutlaka "Lâ ilâhe illallah" demesi gerekir. Yani: "Yalnızca tek olan İlâh'a, sübhanehu ve teâlâya ibadet edeceğim."
Şeyhülislâm (rahimehullah) şöyle buyurur: "Tevhidden maksat, sadece rubûbiyyet tevhidi değildir –ki bu, Allah'ın tek başına âlemi yarattığına inanmaktır; kelâm ve tasavvuf ehlinden bazı kimselerin zannettiği gibi. Bunlar, bunu delille ispat ettiklerinde tevhidin nihai noktasına ulaştıklarını sanırlar. Oysa tevhid, Allah'a ibadete yönelmektir; bu da ‘Lâ ilâhe illallah’ın muktezasıdır. Nitekim Allah sübhanehu ve teâlâ insanlar hakkında şöyle buyurmuştur: {Onların çoğu, Allah'a ancak şirk koşarak iman ederler} [Yûsuf:106] ve yine: {Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım} [ez-Zâriyât:56]."
Şeyhülislâm ibadetin tarifini şöyle yapar: "İbadet, Allah'ın peygamberleri (aleyhimüssalâtü vesselâm) vasıtasıyla emrettiği şeylere itaat etmek, yani Allah'ın emrettiği her hususta emredileni yapmak; yasakladığı her hususta da yasaklanandan kaçınmaktır."
Şeyhülislâm'ın (rahimehullah) zikrettiği bir diğer tarif de şöyledir: "İbadet, Allah'ın sevdiği ve razı olduğu, zahirî ve bâtınî tüm söz ve fiilleri kapsayan bir isimdir." Allah'ın sevdiği her söz ibadettir; her fiil ibadettir; ister bu sözleri açıkça söylemiş ol, ister kalbinde gizlemiş ol; ister uzuvlarınla amel etmiş ol, ister kalbinle. Bu sebeple İbn Kayyim (rahimehullah) şöyle der: "İbadet on beş kural üzerine kuruludur. Bunları tamamlayan, ubudiyyet mertebelerini tamamlamış olur." Yani ibadet, dil ile söylenen sözlere, uzuvlarla yapılan fiillere ve kalbî fiillere ayrılır. Bu söz ve fiillerin her birinin altına beş tür tekfifî hüküm girer: Vâcip, müstehap, mubah, mekruh ve haram.
Kurtubî (rahimehullah) şöyle der: "İbadetin aslı, tezellül ve huşûdur." Der ki: "Şeriatın mükelleflere yüklediği vazifelere ibadet denilmiştir; çünkü mükellefler bunları, Allah sübhanehuya boyun eğerek ve tezellül göstererek yaparlar." İbadet kelimesini düşün: 'Abd'den türemiştir. "Bu yol muabbeddir" yani düzenlenmiş/yumuşatılmış yol demektir. İbadet de sanki nefsini Allah sübhanehuya boyun eğdirip onu yumuşatman ve itaatkâr kılmandır. O sana emreder, itaat edersin; karşı çıkış, rekabet veya düşmanlık olmaz. O bir şeyden nehyeder, onu terk edersin. İbadet, adeta nefsini Rab sübhanehu ve teâlâya karşı kolay, zelil ve itaatkâr kılmandır.
Hafız İbn Kesir (rahimehullah) şöyle der: "Allah'a ibadet, emredileni yapmak ve yasaklanandan kaçınmak suretiyle O'na itaat etmektir."
Bunlar ibadetin tarifleridir ve hepsi aynı manaya döner: Allah sübhanehuya, O'nun sevdiği ve razı olduğu her şeyde boyun eğerek itaat etmektir. Bu, İslam dininin ta kendisidir.
Şöyle buyurur: "İslam kelimesinin manası, Allah teâlâya teslim olmaktır; bu da gâyet itaat, zillet ve huşûyu içerir." İslam, Allah azze ve cellenin kulları için razı olduğu bu yüce dindir. Şöyle buyurur: {Sizin için din olarak İslam'a razı oldum} [el-Mâide:3] ve yine {Sizi daha önce Müslüman olarak isimlendiren O'dur} [el-Hac:78]. Bu güzel isimdir; ondan başkasına razı olmayız. "Ben Müslümanım" demek, "Ben nefsimi Allah azze ve celleye teslim ettim; O'na boyun eğdim; O'na itaat ettim; O'na huşû duydum; O'na saygıyla baş eğdim" demektir. Kişi "Ben Müslümanım" deyip sonra Rabbine isyan ederse, Allah azze ve cellenin kendisinden istediği itaatin bir kısmını eksiltmiş olur.
İslam, âlemlerin Rabbi sübhanehuya en üst düzeyde huşû, saygı, itaat ve boyun eğişi içeren bir teslimiyettir.
Allah azze ve cellenin {Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım} [ez-Zâriyât:56] buyruğu hakkında Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) şöyle demiştir: "Yani ancak onlara bana ibadet etmelerini emredeyim ve onları ibadetime davet edeyim diye yarattım." Eğer Allah onlara öğretmeseydi, ibadetin ne olduğunu bilmezlerdi. Fakat âlemlerin Rabbi'nin rahmetiyle onlara nasıl ibadet edeceklerini, O'na nasıl namaz kılacaklarını, günde ve gecede kaç vakit namaz kılacaklarını, nasıl ve ne zaman oruç tutacaklarını, hangi ayda oruç tutacaklarını öğretmiştir. Allah sübhanehu onlara öğretmiş, onları diledikleri gibi ibadet etmeye terk etmemiştir.
Allah sübhanehu şöyle buyurur: {İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?} [el-Kıyâme:36] Yani: Kendisinden hesap sorulmaksızın ihmâl edileceğini mi zanneder? Dehrîlerin dediği gibi: {Ölürüz, diriliriz; bizi ancak zaman helak eder} [el-Câsiye:24]. Oysa onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur; sadece zannediyorlar. Yani sadece tahminde bulunuyor ve yalan söylüyorlar. Çünkü Allah azze ve celle mahlûkatı bir hikmetle yaratmıştır: O'na ibadet etsinler. Sonra onları öldürecek, ardından hesaba çekecektir. Kimi ehl-i şekavet, kimi de ehl-i saadet olacaktır.
Öyleyse Allah kullarını kendisine ibadet etmeleri için yaratmış, onları kendisine hiçbir şeyi ortak koşmaktan nehyetmiştir. İnsan, Tirmizî'nin Hâris el-Eş'arî'den rivayet ettiği şu hadis üzerinde derin derin düşünmelidir: Nebi (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Yahya b. Zekeriyya dedi ki: Allah bana beş kelime ile emretti; onlarla amel edeyim ve sizlere de onlarla amel etmenizi emredeyim." (Hadisin devamında) şöyle buyurdu: "Bunlardan ilki şudur: Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Allah'a şirk koşanın misali, saf altını veya gümüşüyle bir köle satın alan adama benzer. O adam köleye: İşte benim evim, işte işim; çalış ve bana getir, der. Köle çalışır fakat kazancını efendisine değil başkasına getirir.
أقسام التوحيدالتوحيد نوعان: توحيد في المعرفة والإثبات: وهو توحيد الربوبية والأسماء والصفات.وتوحيد في الطلب والقصد وهو توحيد الإلهية والعبادة.وفي الفاتحة: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} [الفاتحة:٢] الله، الإله المألوه، المعبود، والإله له صفات والرب له صفات ومقتضيات، فكونه رب فهو يخلق ويرزق ويفعل ما لا يقدر عليه غيره سبحانه وتعالى، وكونه إله يقتضي ذلك أن على المخلوقين الذين خلقهم سبحانه أن يعبدوه لأنه يستحق أن يعبد، فهو رب وهو إله سبحانه وتعالى؛ ولذلك لما تقول في كلمة التوحيد: أشهد أن لا إله إلا الله، فلا ينفع فيها أن تقول: أشهد أن لا رب إلا الله؛ لأن الربوبية لم يخالف فيها الكفار إلا من عاند وهو يعلم أنه كذاب مثل النمرود وفرعون، فـ النمرود عاند إبراهيم عليه الصلاة والسلام حين قال: {رَبِّيَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ} [البقرة:٢٥٨] فقال النمرود: (أنا أحيي وأميت) قال: {فَإِنَّ اللَّهَ يَأْتِي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذِي كَفَر َ} [البقرة:٢٥٨] وظهر عند ذلك كذبه، وفرعون قال: {مَا عَلِمْتُ لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرِي} [القصص:٣٨] فادعى الألوهية، ثم ارتفع قليلاً وقال لهم: {أَنَا رَبُّكُمُ الأَعْلَى} [النازعات:٢٤] وقال: {أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي أَفَلا تُبْصِرُونَ} [الزخرف:٥١] أفلا ترون كل ما فعلته أنا ربكم الأعلى، ولما قال ذلك إذا بالله يفضحه ويغرقه في البحر، فلما غرق قال: {آمَنْتُ أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُوا إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ} [يونس:٩٠] أي: أنا مثلهم، أنا من هؤلاء المسلمين، وهو مع ذلك ليس على عقيدة صحيحة فهو يقول: {آمَنْتُ أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُوا إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ} [يونس:٩٠] فالذي ادعى الربوبية النمرود وفرعون والله عز وجل شاهد عليهم وكفى بالله شهيداً: {وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ} [الزخرف:٨٧] {وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ} [الزخرف:٩] فشهد الله عليهم أنهم في قلوبهم يقرون بالربوبية، وأن الذي يخلق ويرزق هو الرب الذي في السماء، وجاء في قصة حصين لما كان كافراً وسأله النبي صلى الله عليه وسلم كم تعبد من إله قال: ستة، قال له: أين هؤلاء؟ قال: خمسة في الأرض وواحد في السماء قال: من الذي ترجوه لنفعك وضرك؟ قال: الذي في السماء.الذي يرجوه للنفع وللضر هو الذي في السماء، وهذه ربوبية، فهم يعبدون من دون الله ما لا آلهة لا تنفع ولا تضر فيعبدون الآلهة من دون الله سبحانه وتعالى، فالغرض أن الله عز وجل هو الرب وكل مخلوق مقر أن الله عز وجل رب وأنه هو الذي يخلق ويرزق سبحانه وتعالى.إذاً: التوحيد نوعان: توحيد الربوبية وهو توحيد في المعرفة والإثبات، يعني: معرفة أن الله يخلق ويرزق، وأن الله أسماؤه الحسنى كذا وصفاته العلى كذا، فهذا توحيد علمي خبري، يعني: يقتضي أن تعلم الإله الذي تعبده بأسمائه وصفاته سبحانه وتعالى.وتوحيد طلبي إرادي من الله سبحانه وتعالى وهو توحيد الألوهية، قال تعالى: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ} [الذاريات:٥٦] أي: أنا خلقتهم آمراً لهم أن يعبدوني؛ ولذلك أخذ الله عليهم الميثاق قبل أن يأتوا إلى هذه الدنيا وهم في ظهور آبائهم من قبل فقال تعالى: {وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا أَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ * أَوْ تَقُولُوا إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ بَعْدِهِمْ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ} [الأعراف:١٧٢ - ١٧٣] فالله عز وجل أشهد الخلق على أنفسهم بما أودعه في قلوبهم من فطر أن الله سبحانه هو الذي يستحق العبادة وحده لا شريك له.يقول شيخ الإسلام ابن تيمية رحمه الله: التوحيد الذي جاءت به الرسل إنما يتضمن إثبات الإلهية لله وحده بأن يشهد أن لا إله إلا الله، ولا يعبد إلا إياه، ولا يتوكل إلا عليه، ولا يوالي إلا له، ولا يعادي إلا فيه، ولا يعمل إلا لأجله، وذلك يتضمن إثبات ما أثبته لنفسه من الأسماء والصفات.إذاً ليس المطلوب أن تعرف أن الله يخلق ويرزق فقط فالكل يعرف ذلك، لكن المطلوب منك أن تقول: لا إله إلا الله، يعني: أنا لن أعبد إلا الله، ولن أتوجه بعبادة إلا إليه وحده لا شريك له، فلذلك إذا قال الكافر: لا رب إلا الله.لم يدخل في الإسلام، بل لابد وأن يقول: لا إله إلا الله.يعني: لن أعبد إلا الإله الواحد سبحانه وتعالى.قال: وليس المراد بالتوحيد مجرد توحيد الربوبية وهو: اعتقاد أن الله وحده خلق العالم كما يظن من يظن من أهل الكلام والتصوف ويظن هؤلاء أنهم إذا أثبتوا ذلك بالدليل فقد أثبتوا غاية التوحيد، وإنما التوحيد أن تتوجه إلى الله بالعبادة وهو مقتضى لا إله إلا الله، وقد قال الله سبحانه وتعالى عن الناس: {وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللَّهِ إِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ} [يوسف:١٠٦]، وقال: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ} [الذاريات:٥٦].يقول شيخ الإسلام في تعريف العبادة: هي طاعة الله بامتثال ما أمر الله به على ألسنة رسله عليهم الصلاة والسلام، يعني: في كل شيء أمر الله عز وجل به تطيع فتفعل المأمور، وفي كل شيء نهى الله عز وجل عنه تطيع فلا تفعل المنهي.وهناك تعريف آخر يذكره أيضاً شيخ الإسلام رحمه الله فيقول: العبادة هي اسم جامع لكل ما يحبه الله ويرضاه من الأقوال والأعمال الظاهرة والباطنة.كل شيء يحبه من أقوال فهو عبادة، ومن أعمال فهو عبادة سواء نطقت بهذه الأقوال أو أسررت بها وسواء عملت الأعمال بجوارحك أو بقلبك، ولذلك يقول ابن القيم: مدارها على خمس عشرة قاعدة، من كملها كمل مراتب العبودية، يقصد أن العبادة تنقسم إلى أقوال باللسان، وأفعال بالجوارح، وأفعال بالقلب، وكل واحدة من هذه الأقوال والأفعال يدخل تحتها الأحكام التكليفية الخمسة: الواجب، والمستحب والمباح، والمكروه، والمحرم.يقول القرطبي: أصل العبادة التذلل والخضوع، قال: وسميت وظائف الشرع على المكلفين عبادات لأنهم يلتزمونها ويفعلونها خاضعين متذللين لله سبحانه، وتأمل كلمة العبادة فهي من عبد، ومنها: هذا طريق معبد، يعني: طريق مسهل، فالعبادة كأنك تعبد نفسك لله سبحانه، وتذللها وتسهلها، وإذا أمرك أطعته لا يوجد معارضة ولا يوجد منافسة ولا يوجد محادة، وينهاك عن شيء فتنتهي، فالعبادة كأنك جعلت نفسك سهلة ذليلة مطيعة للرب سبحانه وتعالى.قال الحافظ ابن كثير: عبادة الله هي طاعته بفعل المأمور وترك المحذور.فهذه تعريفات للعبادة وكلها ترجع إلى معنى واحد وهي: طاعة الله سبحانه على وجه الإذعان له في كل ما يحب ويرضاه سبحانه وتعالى، قال: وهي حقيقة دين الإسلام.يقول: ومعنى كلمة الإسلام: الاستسلام لله تعالى المتضمن غاية الانقياد والذل والخضوع، والإسلام هو هذا الدين العظيم الذي ارتضاه الله عز وجل لعباده، قال: {وَرَضِيتُ لَكُمُ الإِسْلامَ} [المائدة:٣] وقال: {هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِنْ قَبْلُ} [الحج:٧٨] هذه التسمية الجميلة التي لا نرضى عنها بديلاً (أنا مسلم) معناها: أنا مُسَلِّم نفسي لله عز وجل، أنا مستسلم لله، أنا مذعن له، أنا خاضع له، أنا خاشع له، أنا مطيع له؛ فإذا قال: أنا مسلم، ثم عصى ربه، فيكون قد انتقص شيئاً من الذي أمره الله عز وجل به من الطاعة.الإسلام هو: استسلام يتضمن غاية الخضوع والخشوع والانقياد والذل لرب العالمين سبحانه.وقول الله عز وجل: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ} [الذاريات:٥٦] يقول علي بن أبي طالب رضي الله عنه إلا لآمرهم أن يعبدوني وأدعوهم إلى عبادتي، ولولا أن الله علمهم لما عرفوا ما هي العبادة، ولكن من رحمة رب العالمين أنه علمهم كيف يعبدونه، وكيف يصلون له، وكم يصلون في اليوم والليلة، وكيف ومتى يصومون، وفي أي شهر يصومون، فعلمهم الله سبحانه ولم يتركهم يعبدونه كيف شاءوا.قال سبحانه: {أَيَحْسَبُ الإِنسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى} [القيامة:٣٦] أي: هل يظن أن يترك هملاً لا أحد يسأله؟ كما قال الدهريون: {نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلَّا يَظُنُّونَ} [الجاثية:٢٤] أي: إن هم إلا يخرصون ويكذبون، فإن الله عز وجل خلق الخلق لحكمة، وهي أن يعبدوه، ثم يميتهم ليحاسبهم بعد ذلك فمنهم من يكون من أهل الشقاء ومنهم من يكون من أهل السعادة.إذاً: خلق الله العباد ليعبدوه ونهاهم عن أن يشركوا به شيئاً وعلى الإنسان أن يتأمل في هذا الحديث الذي رواه الترمذي عن الحارث الأشعري أن النبي صلى الله عليه وسلم قال: (قال يحيى بن زكريا: إن الله أمرني بخمس كلمات أن أعمل بهن وآمركم أن تعملوا بهن: قال أولهن: أن تعبدوا الله ولا تشركوا به شيئاً، وإن مثل من أشرك بالله كمثل رجل اشترى عبداً من خالص ماله بذهب أو ورق فقال هذه داري وهذا عملي فاعمل وأد إلي، فكان يعمل ويؤدي إلى غير سيده،
Şer‘î irade ile kevnî irade arasındaki fark şudur: Şer‘î-dinî irade ile kevnî-kaderî irade arasında umum-husus ilişkisi vardır. Bunlar, muhlis ve mutî olan kişi hakkında birleşirler; kevnî-kaderî irade ise âsî olan kişi hakkında tek başına bulunur. Bunu anla ki, kelâm ehlinin cehâletlerinden kurtulasın. Yani: Allah azze ve celle'nin iki iradesi vardır: Kevnî-kaderî irade ve şer‘î-talepî irade. Kevnî-kaderî irade, 'ol' deyince oluverme ile ilgili olandır. Allah azze ve celle, mahlûkatı yaratmıştır; onlardan kâfir olanı vardır, mümin olanı vardır. İşte bu, Allah azze ve celle'nin kevnî-kaderî iradesidir. Bu iradeye, Allah'ın yaratıklarından hiçbirinin muhalefet etmesi imkânsızdır. İkinci tür irade ise talep [emir] olan iradedir. Yani Allah azze ve celle kullarından [bir şey] talep eder; Allah azze ve celle kullarının kendisine ibadet etmelerini diler. Bununla birlikte onlara bir irade, bir seçme hakkı ve bir kesb vermiştir. Şu hâlde: Kevnî-kaderî iradede kulun hiçbir seçimi yoktur. Ancak şer‘î iradede kul için bir seçim kılınmıştır; [bu iradeye göre] ya yapar ya yapmaz. Böylece kul, irade sahibi olduğunu, seçim yaptığını, fiili yapmaya ve terk etmeye gücü olduğunu hisseder. İşte teklifin mahalli burasıdır. Kıyamet gününde [Allah] ona: 'Niçin şöyle yaptın?' diye sorduğunda, 'Rabbim, bunu sen bana yazdın' demeyecektir. Fakat kul, kıyamet gününde fiilinden sorulur ve şöyle der: {Bize bedbahtlığımız galebe çaldı ve biz sapık bir kavim idik} [Mü'minûn:106]. Âlimler der ki: Kevnî-kaderî irade, müminlerde ve kâfirlerde ortaktır; yaratma iradesi, rızık verme iradesi, fayda verme iradesi, zarar verme iradesi, şunun şöyle, bunun böyle olması iradesi gibi. Şer‘î irade ise Allah subhanehu ve teâlâ'nın sevdiği ve emrettiği şeyler üzerine kuruludur; tekfîlî şer‘î emirlerinde 'yap' veya 'yapma' şeklindedir. Kevnî-kaderî iradeden kul asla kaçamaz; Allah azze ve celle'yi âciz bırakamaz. Şer‘î iradede ise Allah, kula seçim hakkı vermiş ve onu seçiminin gereğine göre kıyamet gününde hesaba çekecektir. O halde kul, 'Siz ancak Allah'ın dilediği şeyi dileyebilirsiniz' [âyeti] gereği mükellef kılınmıştır. Kul, fiili işlediği zaman nefsinde onu irade ettiğini, o şeyi kazandığını hisseder; kendisini zorlayan hiç kimse olmadığını hisseder. Doğrudur ki, biz Allah'ın meşietinden, kazasından ve kaderinden dışarı çıkmayız. Fakat bununla birlikte nefislerimizde iradenin tam olduğunu hissederiz: Ben şunu yapmak, sadaka vermek istiyorum. Uyuyan insan ezanı duyar ve 'Namaz kılayım mı, kılmayayım mı?' der; [bu] onun seçimidir; o bu fiili irade etmiştir ve Allah'ın ilminin, kazasının ve kaderinin dışına çıkmamıştır. Fakat Allah azze ve celle, ona nefsinde kendisini seçim sahibi hissettiren bir şey verir ve işte bundan dolayı Allah subhanehu ve teâlâ onu hesaba çeker.
الفرق بين الإرادة الشرعية والإرادة الكونيةإن بين الإرادة الشرعية الدينية والإرادة الكونية القدرية عموم وخصوص يجتمعان في حق المخلص المطيع وتنفرد الإرادة الكونية القدرية في حق العاصي فافهم ذلك تنجو من جهالات أرباب الكلام.يعني: أن الله عز وجل له إرادتان: إرادة كونية قدرية، وإرادة شرعية طلبية، فالإرادة الكونية القدرية هي التي تتعلق بكن فيكون، فالله عز وجل خلق الخلق منهم كافر ومنهم مؤمن، وهذه إرادة لله عز وجل الكونية القدرية، وهذه الإرادة يستحيل أن يخالف فيها أحد من خلق الله عز وجل.النوع الثاني من الإرادات التي هي الطلب، أي: أن الله عز وجل يطلب من عباده فيريد الله عز وجل من عباده أن يعبدوه، ومع ذلك جعل لهم إرادة وجعل لهم اختياراً وكسباً.إذاً: هنا الإرادة الكونية القدرية ليس للعبد اختيار فيها، لكن الإرادة الشرعية يجعل للعبد اختياراً فيها يفعل أو لا يفعل فيستشعر العبد أنه مريد وأنه مختار، وأنه قادر على الفعل وعلى الترك، وهنا محل التكليف، ويوم القيامة حين يسأله: لم فعلت كذا؟ لن يقول: يا رب أنت كتبت علي هذا، ولكن العبد يوم القيامة يسأل عن فعله، فيقول: {غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْمًا ضَالِّينَ} [المؤمنون:١٠٦]، يقول العلماء: الإرادة الكونية القدرية تجتمع في المؤمنين والكافرين، من إرادة خلق، وإرادة رزق، وإرادة نفع، وإرادة ضر، وإرادة أن يكون هذا في كذا وهذا في كذا، أما الإرادة الشرعية هي التي تنبني على ما يحبه الله سبحانه وتعالى ويكون في أوامره الشرعية التكليفية، افعل أو لا تفعل وفي الإرادة الكونية القدرية فإن العبد لا يقدر أن يهرب منها أبداً، ولا يعجز الله عز وجل، والإرادة الشرعية جعل الله للعبد الاختيار فيها ويحاسبه على مقتضى اختياره يوم القيامة، إذاً العبد مكلف وإن كان (وما تشاءون إلا أن يشاء الله)، والعبد حين يفعل الفعل يستشعر في نفسه أنه مريد، وأنه مكتسب لهذا الشيء، ويستشعر أنه ليس هناك أحد يجبره، صحيح أننا لن نخرج عن مشيئة الله وقضائه وقدره، لكن هذا مع ذلك نستشعر في أنفسنا كمال الإرادة، أنا أريد أن أفعل أن أتصدق، والإنسان النائم يسمع الأذان ويقول: أصلي أو لا أصلي؟ اختياره فهو مريد لذلك ولم يخرج عن علم الله سبحانه وعن قضائه وقدره، ولكن الله عز وجل يعطيه في نفسه ما يشعره بالاختيار، وفي ذلك يحاسبه الله سبحانه وتعالى.
Tâğutun Tarifi
Allah Sübhânehû ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: {Andolsun, biz her ümmete bir peygamber gönderdik: “Allah’a ibadet edin ve tâğuttan sakının” diye} [Nahl 36]. Tâğut, mübalağa sîgasıdır; “tuğyan” kökünden gelir, “tâğî”dir (azgın). Haddi aştığında ise “tâğut” hâline gelir. O hâlde tâğut, haddini aşan ve sınırı dışına çıkandır. Denilmiştir ki: “Haddini aşan, zıddına düşer.” İnsan, yavaş yavaş yükselerek nihayet “Ben ilâhım” der, sonra da “Ben rabbim” der. Allah Azze ve Celle’den başkasına ibadet edilene tâğut denir. İbn Kayyim el-Cevziyye şöyle der: “Tâğut, kulun haddini aştığı her şeydir; ister kendisine ibadet edilen, ister uyulan, ister itaat edilen olsun. Her kavmin tâğutu, kendisini Allah ve Resûlü dışında hakem olarak kabul ettikleri, Allah’tan başkasına ibadet ettikleri, Allah’tan bir basiret olmaksızın ardınca gittikleri yahut Allah’a itaat olduğunu bilmeden itaat ettikleri kimsedir.” Dünyadaki tâğutlar bunlardır. İnsanların onlarla münasebetini düşünsen görürsün ki çoğu, Allah Teâlâ’ya ibadeti bırakıp tâğuta ibadete; Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e itaati bırakıp tâğuta itaate yönelmiştir.
İşte bu sebepledir ki Nahl Suresi 36. âyette: {“Allah’a ibadet edin ve tâğuttan sakının”} ve Bakara Suresi 256. âyette: {“Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır”} buyrulmuştur. Bu ise “Lâ ilâhe illallah” demektir.
Bazı müfessirler bu kelime hakkında şöyle demiştir: Tâğutun manası şeytandır. Câbir b. Abdillâh radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Kâhinler vardı, üzerlerine şeytanlar inerdi.” Ömer radıyallahu anh da: “Tâğut: Şeytandır” demiştir. Böylece tefsirde ihtilaf etmişlerdir ki bu, çeşitlilik ihtilafıdır. Nitekim bazıları tâğutlardan şeytanı zikretmişlerdir; çünkü o haddini aşmış, Rabbine karşı büyüklenmiş, Âdem’e secde etmemiş, kibirlenmiş ve Allah Sübhânehû ve Teâlâ’ya itaat etmemiştir. Böylece haddini aşarak tuğyana sapmıştır. Yine kâhinin de tâğutlardan olduğu söylenmiştir. Zira Allah Sübhânehû ve Teâlâ şöyle buyurur: {Kıyamet saatinin ilmi yalnızca Allah’ın katındadır; yağmuru O yağdırır; rahimlerde olanı O bilir; hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilemez; hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilemez} [Lokman 34]. Demek ki bu ilim, Allah Azze ve Celle’nin kendisine tahsis ettiği bir ilimdir. Kâhin ise “Ben bunları bilirim; şu doğacak mı doğmayacak mı bilirim; çalınan eşyanın yerini bilirim; şunu bunu bilirim” der. Onu görürsün ki, insanlardan hiç kimsenin bilmediğini bildiğini ispat etmek için şeytanlardan yardım alır. İşte o haddini aşmıştır. Kim “Kâhin tâğuttur” derse, kastı şudur: O haddini aşmış ve ancak Allah Sübhânehû ve Teâlâ’nın bileceği bir şeyi iddia etmiştir. Sihirbaz da tâğuttur; çünkü tuğyan etmiş, haddini aşmış ve insanlar nezdinde âdeta bir ilâh hâline gelmiştir. Bundan dolayı hadiste onun cezasının kılıçla vurulmak olduğu rivayet edilmişse de hadisin senedinde zayıflık vardır. Maksat şudur: Sihirbaz, fayda ve zarar vermeye gücü yettiğini iddia ederek haddini aşmıştır. Sana: “Sana sihir yapacağım, şöyle yapacağım, böyle yapacağım; içindeki büyüyü çözeceğim; falancayı bağlayacağım; falancaya eziyet edeceğim” der. Oysa fayda veren ve zarar veren ancak Allah Sübhânehû ve Teâlâ’dır. Şeytanlar da insanlara sihri öğretir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: {Bununla birlikte, (o iki melek) “Biz ancak bir imtihan vesilesiyiz; sakın küfre girme!” demedikçe hiç kimseye (sihir) öğretmezlerdi} [Bakara 102]. Yani insanlara sihri öğretirler ki Allah Sübhânehû ve Teâlâ’ya küfre düşsünler. Sihirbaz da Allah’tan başkasının fayda ve zarar vermeye gücü yettiğine inanır; işte o tâğuttur.
Keza tâğutlardan biri de Allah Sübhânehû ve Teâlâ’nın şeriatını değiştirendir. Allah, kullarının onunla hükmetmeleri için kitaplar indirmiştir. Fakat kul, o kitabı arkasına atar ve “Allah Azze ve Celle’nin söylediği bu hükümle hükmetmeyeceğiz” der. Allah, kitabında şöyle buyurmuştur: {Kendilerine Kitap’tan bir pay verilmiş olanları görmedin mi? Onlar, putlara ve tâğuta iman ediyorlar; inkâr edenler için de “Bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar} [Nisa 60]. Müfessirler buradaki tâğutun, azgın Kâ‘b b. el-Eşref olduğunu söylemişlerdir; o Yahudi idi. Münafıklardan bir adam, bir konuda aralarında anlaşmazlık bulunan bir Yahudi ile birlikte gelir. Yahudi haklıydı; münafığa: “Gel, aramızda hüküm vermesi için Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e gidelim” der. Yahudi, hakkın kendisinde olduğunu bildiği için Nebi’ye gitmek istemiştir, çünkü O (a.s.) hevâ ile hükmetmez. Münafık ise: “Kâ‘b b. el-Eşref’e gidelim” demiştir. Neden Kâ‘b b. el-Eşref? Çünkü o rüşvet alırdı. Kâ‘b b. el-Eşref Yahudi olup rüşvet kabul ederdi. İşte bu münafık, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in hükmünü reddetmiş, Kâ‘b b. el-Eşref’e gitmiş, ona rüşvet vererek kendisi için hüküm vermesini istemiştir. Hâl böyle olunca, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyip bunu helal sayan ve bundan razı olan kimse, Allah Sübhânehû ve Teâlâ’nın şeriatını değiştiren kişidir.
O hâlde tâğut: Allah Sübhânehû ve Teâlâ’nın şeriatını değiştiren, hevâsına ve Allah Sübhânehû ve Teâlâ’nın dini dışında bir şeye, bunu helal sayarak hükmedendir.
تعريف الطاغوتقال سبحانه وتعالى: {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} [النحل:٣٦] الطاغوت صيغة مبالغة، وهي من طغى فهو طاغ، فلما جاوز الحد أصبح طاغوتاً، فهو المجاوز لحده والخارج عنه، قالوا: من جاوز حده جاور ضده، فالذي يتجاوز الحد الذي له ينعكس إلى الضد فالإنسان يترفع قليلاً قليلاً حتى يقول أنه إله، ثم يقول أنه رب، والذي يعبد من دون الله عز وجل يسمى طاغوتاً يقول ابن القيم - الطاغوت: كل ما تجاوز به العبد حده من معبود أو متبوع أو مطاع، فطاغوت كل قوم من يتحاكمون إليه غير الله ورسوله أو يعبدونه من دون الله، أو يتبعونه على غير بصيرة من الله، أو يطيعونه فيما لا يعلمون أنه طاعة لله، فهذه طواغيت العالم إذا تأملتها وتأملت أحوال الناس معها رأيت أكثرهم أعرض عن عبادة الله تعالى إلى عبادة الطاغوت وعن طاعة رسول الله صلى الله عليه وسلم إلى طاعة الطاغوت.إذاً: قوله: {أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} [النحل:٣٦]، وقوله: {فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى} [البقرة:٢٥٦] تعني: لا إله إلا الله.قال بعض المفسرين في هذه الكلمة: الطاغوت معناه الشيطان، وجاء عن جابر بن عبد الله رضي الله عنه قال: كهان كانت تنزل عليهم الشياطين، وعمر قال: الطاغوت: الشيطان، فاختلفوا في التفسير اختلاف تنوع فالبعض يذكر من الطواغيت الشيطان؛ لأنه جاوز حده واستكبر على ربه، ولم يسجد لآدم مستكبراً عليه ولم يطع الله سبحانه وتعالى فكان فيه الكبر فطغى، وجاوز حده، وقالوا: الكاهن من الطواغيت لأن الله سبحانه وتعالى يقول: {إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الأَرْحَامِ وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا وَمَا تَدْرِي نَفْسٌ بِأَيِّ أَرْضٍ تَمُوتُ} [لقمان:٣٤] إذاً هذا علم اختص الله عز وجل به، فيقول الكاهن أنا أعرف هذه الأشياء، أنا أعرف أنه سينجب أو لا، أنا أعرف مكان الشيء الذي سُرق، أنا أعرف كذا وتجده يستعين بالشياطين لكي يثبت أنه يعرف ما لا يعرفه أحد من الناس، إذاً: جاوز حده، فمن قال: الكاهن طاغوت يقصد أنه جاوز حده وادعى شيئاً لا يعلمه إلا الله سبحانه وتعالى، والساحر طاغوت لأنه طغى وجاوز حده وصار كأنه إله عند الناس؛ ولذلك جاء في الحديث أن حده ضربة بالسيف، وإن كان الحديث في إسناده ضعف، والغرض أن الساحر جاوز حده في أنه ادعى أنه يملك النفع والضر، يقول لك: أنا سأعمل لك سحراً، وسأعمل لك كذا وسأعمل لك كذا، وسأفك لك العمل الذي فيك، وسأربط لك فلاناً، وسأوذي لك فلاناً.والذي ينفع ويضر هو الله سبحانه وتعالى، والشياطين يعلمون الناس السحر، قال الله عز وجل: {وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولا إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلا تَكْفُرْ} [البقرة:١٠٢] فهم يعلمون الناس السحر حتى يقعوا في الكفر بالله سبحانه، ويعتقد الساحر أنه يملك أن ينفع ويضر من دون الله سبحانه، فهو طاغوت.كذلك من الطواغيت من يبدل شرع الله سبحانه وتعالى، فالله أنزل الكتب على العباد ليحكموا بها، فإذا بالعبد يجعلها وراءه ظهرياً ويقول: لن نحكم بهذا الذي قاله الله عز وجل، وقد قال الله في كتابه: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلالًا بَعِيدًا} [النساء:٦٠] قالوا: الطاغوت هنا هو الضليل كعب بن الأشرف، وهو يهودي، فقد ذهب رجل من المنافقين يدعي الإسلام مع رجل من اليهود بينهم خصومة في شيء، واليهودي كان محقاً وكان يقول للمنافق تعال إلى النبي صلى الله عليه وسلم يحكم بيننا، فاليهودي حين عرف أن الحق له قال: نذهب للنبي لأنه لن يحكم بالهوى عليه الصلاة والسلام فقال المنافق: نذهب إلى كعب بن الأشرف، لماذا كعب بن الأشرف؟ لأنه سيأخذ رشوة، وكعب بن الأشرف يهودي يقبل الرشوة، فرفض حكم النبي صلى الله عليه وسلم وذهب إلى كعب بن الأشرف لكي يرشيه ويحكم له كعب بن الأشرف، فالذي يحكم بغير ما أنزل الله مستحلاً لذلك راضياً بذلك كالمبدل لشرع الله سبحانه وتعالى.إذاً الطاغوت: من يغير شرع الله سبحانه وتعالى ويحكم بالهوى وبغير دين الله سبحانه وتعالى مستحلاً لذلك.
Lâ ilâhe illallâh’ın şartları: Âlimler, onun yedi şartı olduğunu zikretmiş olup bunlara daha önce işaret etmiştik. Bunlar: İlim, sonra yakîn; yani: “Lâ ilâhe illallâh” olduğunu yakînen bilmek demektir. Yani insan bunu kalbinde kesin olarak bilerek, tasdik ederek ve ona güvenerek söyler, zira (bu sebeple) bu hususta şüphe etmeyi nefyeder.
Lâ ilâhe illallâh’ın şartlarından biri de kabûldür: Allah Azze ve Celle’ye şeriatıyla ibadet etmek, Peygamber (s.a.v.) vasıtasıyla sana geleni kabul etmek, kabul etmek ve buna karşı büyüklenmemek. Öyleyse: Âlemlerin Rabbi katından gelen şeye yakîn ve kabul; bu, şüphe etmeye, büyüklenmeye veya ona karşı inada aykırıdır. Kabul: İnsanın Allah’ın şeriatını kabul etmesi, onu reddetmemesidir. Bazen (şeriatı kabul ettiği halde) amel etmeyebilir de edebilir de. Yani insan şeriatı kabul etmişse bazen Allah’ı razı edecek ameller işler, bazen de günahlara düşer. Bu, onun kabul etmediği anlamına gelmez. Bunu inkâr edip Allah’a reddeden ile kabul eden arasında fark vardır. Ruhsatlardan biri: Özürlü kimsenin Ramazan’da oruç yemesi. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: “Allah’ın size sadaka olarak verdiği bir sadakadır, onun sadakasını kabul edin.” Sen Allah’ın sadakasını kabul edersin; yolculuğa çıkıp oruç yemeyebilirsin, bu sadakayı Allah Azze ve Celle’den kabul etmiş olursun; yolculuğa çıkıp oruç tutabilirsin de, yine bu sadakayı Allah Âlemlerin Rabbi’nden kabul etmiş olursun.
Kabulün mânâsı: Reddetmemektir. “Bu ruhsatı kabul ediyorum ve yolculukta oruç yemiyorum; çünkü bu bana ağır geliyor” demek ile “Ruhsat Allah’tandır, bana sadaka olarak verdi, Allah’ın ruhsatını kabul ettim, ancak bu günü kaza etmeden ölürüm korkusu var; şimdi oruç tutmak bana zor gelmiyor ama Ramazan’dan sonra hazır olduğumda zor gelebilir korkusu var” demek arasında büyük fark vardır. O (ikinci kişi) kabul edicidir.
İblîs’e bakın: Allah Azze ve Celle ona Âdem’e secde etmesini emrettiğinde bunu Rabbinden kabul etmedi. Allah Teâlâ buyurur: {قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا} [İsrâ: 61] Yani secde etmedi ve Allah’ın emrettiğini reddetti, bu emre karşı büyüklendi.
Kulun bu büyük şeriatı kabul edip (bazen) isyan etmesi ile reddedip kabul etmemesi arasında fark vardır. Asıl olan, kabul ettiği halde Allah’a isyan ederse istiğfar eder, âsi olduğunu itiraf eder. O, Allah’ın şeriatını kabul edendir ancak şekaveti galip gelmiş, günaha düşmüştür. Bir de bunu reddedip kabul etmeyenler vardır; tıpkı Allah Teâlâ’nın {الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ} [Nisâ: 34] sözünü reddedip “Erkek kadın gibidir, kadın erkeğin hissesinin yarısını değil, aynısını alır” diyenler gibi. Bunu söyleyen Allah’a karşı haddi aşmış, Âlemlerin Rabbi katından geleni inkâr ve reddetmiş, Allah katından gelene karşı büyüklenmiş sayılır. Çünkü o, Allah’ın şeriatını kabul etmemiştir.
İlim, yakîn, kabul, ihlâs, sıdk, muhabbet ve inkıyâd -bunlar “Lâ ilâhe illallâh”ın yedi şartıdır- “Meâricü’l-Kabûl” kitabında zikredilmiştir. (Yazar) şöyle demiştir: “İlim, yakîn, kabul, inkıyâd -söylediğimi iyi anla- sıdk, ihlâs ve muhabbet; Allah seni sevdiğine muvaffak kılsın. İşte bu yedi şarttır.” Bazıları buna şunu da eklemiştir: Allah’a velâyet edenleri velî edinmek, Allah’ın düşmanlarından berî olmak. Ancak bu şartlar zikrettiklerimizin içinde yer almaktadır.
Fakat maksat şudur: Bu şartları yerine getirirsen cennetin anahtarına sahip olursun. Bir şartı yerine getirip diğerini ihmal etmek caiz değildir. Âlemlerin Rabbi katından gelen her şeye inkıyâd etmek şarttır. Bazısını kabul edip bazısını reddeden ve âlemlerin Rabbi’nin dinine teslim olmayan kimse, Lâ ilâhe illallâh’ın şartlarından birini eksik bırakmış olur.
Bu şartlardan sonra sıdk, ihlâs ve muhabbet gelir: Yani kişi bu hususta doğru olmalıdır. Sıdk yalanın zıddıdır; yalan söylemez. “Lâ ilâhe illallâh” der ama bunu tasdik etmezse yalan söylemiş olur. Bu sebeple münâfık ve fâcir kimse kabrinde sorulduğunda: “Rabbin kim? Dinin ne? İçinizde gönderilen bu zat hakkında ne dersin?” dediğinde: “Bilmiyorum, bilmiyorum, insanların bir şey söylediğini duydum, ben de aynısını söyledim” der. Yani insanların bir şey söylediğini duymuş, onlar gibi söylemiş fakat kalbinde yakîn hasıl olmamış, ameliyle takip etmemiş, onu gereği gibi bilmemiş, sadece insanlar söyledi diye söylemiş, yalancı olmuştur. Kalbi dili yalanlamıştır. İşte bu, Allah’ın müminlere emrettiği ve “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun” [Tevbe: 119] buyurduğu sıdka aykırıdır. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim kalbinden sâdık olarak Lâ ilâhe illallâh derse” yani onu şüpheye aykırı, söylediğinde yalana aykırı bir sıdk ile söylerse…
Sıdk ve ihlâs, Lâ ilâhe illallâh’ın şartlarındandır. İhlâs: Âlemlerin Rabbi’ni birlemek; ameli Allah için yapmak, Allah’tan başkası için değil. Allah’a ibadet eder, Allah’a dua eder, Allah için adak adar, Allah’tan korkar, Allah’a yemin eder. Bunun aksi: Allah’tan başkasına yemin etmek, Allah’tan başkasını büyüklemek, Allah’tan başkasına dua etmek, kabirlere secde etmek, eğilmek veya tavaf etmek. Böyle yapan kişi, Allah ile birlikte başka ilâhlar edinmiş, Allah’tan başkasına ibadet etmiştir. Bu onun ihlâsına aykırıdır. Allah bize, kendisine ibadet etmemizi ve hiçbir şeyi ortak koşmamamızı emretmiştir. Buyurur: “O halde, kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah’a has kılarak O’na dua edin” [Mümin: 14].
Lâ ilâhe illallâh’ın şartlarından biri de Allah’a, Resûlü’ne (s.a.v.), bu büyük kelimeye, âlemlerin Rabbi’nin dinine ve müminlere muhabbettir. Allah buyurur: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar” [Mâide: 54]. Müminler kâfirlere karşı izzetli, ancak müminleri severler, onlara kanatlarını indirirler, tevazu gösterirler. Mümin bu kelimeyi Allah ve Resûlü’ne olan muhabbetiyle ve mümine olan muhabbetiyle sever. Bu kelimeyi şartlarıyla birlikte getiren cennet ehlinden olur.
شروط كلمة لا إله إلا اللهذكر العلماء أن لها سبعة شروط أشرنا إليها قبل ذلك، وهي: العلم ثم اليقين، أي: اعلم أنه لا إله إلا الله علماً يقيناً، بمعنى: أن يقولها الإنسان مستيقناً ومصدقاً في قلبه وواثقاً من أنه لا إله إلا الله سبحانه وتعالى؛ لذا فهو ينفي أن يكون شاكاً في ذلك.ومن شروط لا إله إلا الله القبول: أن تعبد الله عز وجل بشرعه، فتقبل منه ما أتاك عن طريق النبي صلوات الله وسلامه عليه، أن تقبل ولا تستكبر على ذلك، إذاً: يقين وقبول لما جاء من عند رب العالمين ينافي أن تشك وأن تستكبر أو أن تعاند ذلك، فالقبول: أن يقبل الإنسان شرع الله سبحانه ولا يرده، وقد يفعل قد لا يفعل، يعني: الإنسان قبل الشريعة فقد يعمل ما يرضي الله، ولكن أحياناً يقع في المعاصي، وليس معنى ذلك أنه لم يقبل.هناك فرق بين من يجحد ذلك ويرده على الله، وبين من يقبله، فمن الرخصة: أن يفطر المعذور في رمضان، والنبي صلى الله عليه وسلم يقول: (صدقة تصدق الله بها عليكم فاقبلوا صدقته) فأنت تقبل صدقة الله سبحانه، وقد تسافر فتفطر وأنت قبلت هذه الصدقة من الله عز وجل، وقد تسافر وتصوم وأنت قد قبلت أيضاً هذه الصدقة من الله رب العالمين.فالقبول: معناه: عدم الرد، والفرق كبير بين أن يقول: أنا أقبل هذه الرخصة وأفطر في السفر؛ لأنه يشق علي ذلك، وبين أن يقول: الرخصة من الله صدقة تصدق بها علي، قبلت رخصة الله سبحانه وتعالى، ولكني أخاف أن أموت قبل أن أقضي هذا اليوم، فأنا لا يشق علي الصيام الآن، لكنني أخاف أن يشق علي بعدما أكون حاضراً بعد رمضان، فهو قابل لذلك.وانظروا إلى إبليس لما أمره الله عز وجل أن يسجد لآدم لم يقبل ذلك من ربه، قال تعالى: {قَالَ أَأَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا} [الإسراء:٦١] فلم يسجد ورد ما أمره الله عز وجل به، فاستكبر على هذا الأمر.فهناك فرق بين أن يقبل العبد هذه الشريعة العظيمة ويعصيه، ولكن الأصل أنه قبل ذلك إذا عصى الله استغفر، وأقر بأنه عاص، فهو قابل لشرع الله رب العالمين ولكن غلبت عليه شقوته فوقع في المعصية، وبين أن يرد ذلك ولا يقبله، كالذين يرفضون قول الله سبحانه وتعالى: {الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ} [النساء:٣٤] ويقولون: الرجل مثل المرأة، والمرأة لا تأخذ النصف من نصيب الرجل، بل تأخذ مثل نصيبه، فمن يقل ذلك فقد حاد الله سبحانه وتعالى، وجحد ورفض ما جاء من عند رب العالمين ويعد مستكبراً على ما جاء من عند الله، فإن هذا لم يقبل شرع الله سبحانه.فالعلم، واليقين، والقبول، والإخلاص، والصدق، والمحبة، والانقياد، سبعة شروط لـ (لا إله إلا الله) ذكرها في كتاب معارج القبول قال: العلم واليقين والقبول والانقياد فادر ما أقول والصدق والإخلاص والمحبه وفقك الله لما أحبه هذه سبعة شروط، وزاد البعض عليها: أن توالي من يوالي الله سبحانه وتعالى، وتبرأ من أعداء الله سبحانه، وإن كانت داخلة في هذه التي ذكرناها.لكن الغرض: أن هذه الشروط إذا أتيت بها أتيت بمفتاح الجنة، ولا يجوز له أن يحقق شرطاً ويخل بشرط آخر، فلابد من الانقياد لجميع ما جاء من عند رب العالمين سبحانه.فإذا قبل البعض ورفض البعض ولم ينقد لدين رب العالمين فقد قصر في شرط من شروط لا إله إلا الله.ثم يلي هذه الشروط: الصدق، والإخلاص، والمحبة: أي: أن يصدق في ذلك، والصدق ينافي الكذب، فلا يكذب، كأن يقول: لا إله إلا الله وهو غير مصدق بها؛ ولذلك الإنسان المنافق والفاجر وهو في قبره عندما يسأل: من ربك؟ ما دينك؟ ما تقول في هذا الرجل الذي بعث فيكم؟ يقول: لا أدري لا أدري، سمعت الناس يقولون شيئاً فقلته.أي: سمع الناس يقولون: شيئاً فقال كما قال الناس، ولم يستيقن في قلبه ولم يتابع بعمله، ولم يعرف ذلك حق المعرفة، وإنما قال كما قال الناس، فكان كاذباً، يكذب قلبه لسانه، فهذا ينافي الصدق الذي أمر الله عز وجل به المؤمنين وقال: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ} [التوبة:١١٩].وقال رسول الله صلى الله عليه وسلم: (من قال لا إله إلا الله صادقاً من قلبه) أي: يقولها صادقاً صدقاً منافياً أن يكون شاكاً، ومنافياً أن يكون كاذباً في هذا الذي يقوله.فالصدق والإخلاص من شروط لا إله إلا الله، والإخلاص: توحيد رب العالمين: أن يخرج العمل لله، وليس لغير الله سبحانه، فيعبد الله، ويدعو الله، وينذر لله، ويخاف من الله، ويحلف بالله.وعكس ذلك من يحلف بغير الله سبحانه وتعالى، ويعظم غير الله سبحانه، ويدعو غير الله، ويسجد أو ينحني أو يطوف بالقبور، فهذا إنسان قد جعل مع الله آلهة أخرى، وعبد غير الله، فهو ينافي إخلاصه لله، وقد أمرنا الله سبحانه أن نعبده ولا نشرك به شيئاً سبحانه، قال تعالى: {فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ} [غافر:١٤].ومن شروط لا إله إلا الله: المحبة لله سبحانه ولرسول الله صلى الله عليه وسلم، ولهذه الكلمة العظيمة، ولدين رب العالمين، والمحبة للمؤمنين، قال الله سبحانه: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لائِمٍ} [المائدة:٥٤].فالمؤمنون أعزة على الكافرين، ولكنهم يحبون المؤمنين ويخفضون أجنحتهم لهم، ويتواضعون لهم.فالمؤمن يحب هذه الكلمة بحبه لله سبحانه ولرسوله صلى الله عليه وسلم، وبحبه للمؤمن؛ فإذا جاء بهذه الكلمة بشروطها كان من أهل الجنة.
Araplar'ın Allah'a başka ilâhlar ortak koşmaları ve reislik hususunda ihtilâfa düşmeleri. Dedi ki: Kabir tapanlarının hâllerini bilmemek ne kadar büyük bir cehalettir! Kelime-i ihlâs ile bağdaşmayan şirke düşmeleri ne büyük bir musibettir! Zira müşrik Araplar ve benzerleri Lâ ilâhe illallah'ı lafzen ve manen inkâr ettiler; oysa bunlar [kabir tapanları] onu lafzen ikrar edip manen inkâr etmektedirler. Allah Teâlâ buyurdu: "O, ilâhları tek bir ilâh mı yaptı? Bu gerçekten tuhaf bir şey!" (Sâd, 5). Manası şudur: O, tek bir ilâhtır; onlar ise onun tek bir ilâh oluşuna şaşırdılar ve "O, ilâhları tek bir ilâh mı yaptı?" dediler. Ne zaman ki Nebî (s.a.v.) onlara gelip: "Tek bir kelime söyleyin, size cenneti garanti edeyim; tek bir kelime söyleyin, sizin için Allah katında şahitlik edeyim" buyurdu. Onlar: "Yüz kelime söyle, senin istediğini söyleriz" dediler. O: "Lâ ilâhe illallah deyin" buyurdu. Onlar: "İşte bunu istemiyoruz" dediler. Çünkü bu kelimenin manasının, hak olarak ibadet edilmeye lâyık olanın ancak Allah olduğunu anlamışlardı. Fakat onlar el-Uzzâ, el-Lât ve Menât'a tapıyorlar ve bununla övünüyorlardı. Araplar gururları içinde, her birinin reis olmaya lâyık olduğunu ve kimsenin kendilerine reis olmayacağını zannediyorlardı. Bu sebeple Fars ve Rum kendilerini zelil ettiği zaman onlara karşı büyüklenir ve şöyle derlerdi: "Sizde reisliğe lâyık tek bir hânedan vardır. Fars'ta Kisrâ hânedanı, Rum'da Kayser hânedanı vardır. Biz Araplara gelince, her birimiz reis olmaya lâyıktır." Araplardan bazıları bunların himayesinde ve civarında yaşardı; onlardan biri Nu'mân b. Münzir ve diğerleriydi. Diğer Arapların ise bir değeri yoktu; fakat nefislerinde büyüklenme ve kibir vardı. Her biri reis veya kral olmaya lâyık olduğunu düşünür ve hiçbiri diğerine itaat etmezdi. Her biri kendisine ibadet etmek üzere bir put edinirdi. Fertlerden her biri, evinde kendisi için tek başına bir heykel yapar ve onu Allah Sübhânehû ve Teâlâ'dan başka ibadet ederdi. Nebî (s.a.v.) onlara: "Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur" (A'râf, 59) buyurduğunda, onlar Lâ ilâhe illallah'ı bilmiyorlardı ve şöyle dediler: "Eğer senin onun katından geldiğini iddia ettiğin ilâha ibadet edersek, sen daha sonra 'Ben Allah'ın elçisiyim' diyecek ve bize emirler getireceksin. Biz senin emirlerini istemiyoruz. Herkes dilediğini yapsın. Sen neden bize emrediyor ve büyükleniyorsun?" İşte bu câhiliyye anlayışı onların içinde mevcuttu. Daha sonra bu anlayış, Nebî (s.a.v.)'in onlardan bazısına: "Sen kendisinde câhiliyye bulunan bir adamsın" demesiyle silinmeye başladı; o kimse pişman olup döner ve Allah Azze ve Celle'ye tevbe ederdi.
إشراك العرب بالله آلهة أخرى وتفرقهم في رئاستهمقال: فما أجهل عباد القبور بحالهم، وما أعظم ما وقعوا فيه من الشرك المنافي لكلمة الإخلاص، فإن مشركي العرب ونحوهم جحدوا لا إله إلا الله لفظاً ومعنىً، وهؤلاء المشركون أقروا بها لفظاً وجحدوها معنى، قال تعالى: {أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ} [ص:٥].والمعنى فيها: أنه إله واحد فهم تعجبوا من كونه إلهاً واحداً فقالوا: {أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا} [ص:٥] فلما جاءهم النبي صلى الله عليه وسلم يقول: (قولوا كلمة واحدة أضمن لكم بها الجنة، قولوها كلمة واحدة أشهد لكم بها عند الله، قالوا: قل مائة كلمة نقول لك الذي تريد، قال: قولوا: لا إله إلا الله.قالوا: أما هذا فلا نريده) لأنهم فهموا أن معنى هذه الكلمة أنه لا معبود بحق إلا الله، لكنهم كانوا يعبدون العزى واللات ومناة وكانوا يعتزون بذلك، وكان العرب في غرورهم يظنون أن كل واحد منهم يصلح أن يصير رئيساً، ولا أحد يصير رئيساً عليه، ولذلك لما كان يذلهم الفرس والروم كانوا يتعالون عليهم، ويقولون: أنتم فيكم بيت واحد يصلح للرئاسة فقط، ففي الفرس بيت كسرى، وفي الروم بيت قيصر، أما نحن العرب فكل واحد منا يصلح أن يكون رئيساً.وكان من العرب من يعيش عالة على هؤلاء وفي جوارهم، ومنهم: النعمان بن المنذر وغيره، أما بقية العرب فلم يكن لهم قيمة، ولكن كان في أنفسهم التعالي والكبر، فكل واحد منهم يصلح أن يكون رئيساً أو ملكاً ولا يطيع أحداً منهم الآخر.وقد كان كل واحد منهم يتخذ لنفسه صنماً يعبده، وكان الآحاد من الناس يعبدون التماثيل، وكل واحد يصنع لنفسه تمثالاً لوحده في بيته يعبده من دون الله سبحانه وتعالى.فلما قال لهم النبي صلى الله عليه وسلم: {اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ} [الأعراف:٥٩] لم يكونوا يعلمون أنه لا إله إلا الله، وقالوا: إذا عبدنا الإله الذي تزعم أنك أتيت من عنده فستقول بعد ذلك: أنا رسول الله، وبعد ذلك ستأتي لنا بأوامر، ونحن لا نريد منك أوامر، كل واحد يعمل ما يشاء، فأنت لماذا تأمرنا وتتعالى علينا؟ ولذلك كانت هذه النزعة الجاهلية موجودة في داخلهم، وقد تلاشت بعد ذلك حتى أن النبي صلى الله عليه وسلم كان يقول لبعضهم: (إنك امرؤ فيك جاهلية) فيندم ويرجع ويتوب إلى الله عز وجل من ذلك.
Kâbe'nin İbrahim'in (a.s.) temelleri üzerine bina edilmesi ve daha sonra yıkılması: Resûlullah (s.a.v.) hayatının sonlarında, Kâbe'yi yıkıp ona iki kapı yapmayı temenni etmişti. Nitekim Hz. Âişe (r.anhâ)'ya şöyle buyurmuştur: "Kavmin henüz câhiliyeden yeni çıkmış olmasaydı, Kâbe'yi yıkar, onu İbrahim'in temelleri üzerine bina eder ve iki kapı yapardım." Bunun üzerine Hz. Âişe, Kâbe'nin merdiveninin neden yüksek yapıldığını ve temellerinin neden zemin seviyesinde olmadığını sorduğunda Resûlullah (s.a.v.) şöyle cevap verdi: "Kavmin, Kâbe'ye ancak kendi istediklerinin girmesini arzu ettiler." Onlar kendilerinin başkalarından üstün olduğunu ve Kâbe'yi kendileri kadar seven kimsenin bulunmadığını iddia ediyorlardı; bu yüzden Kâbe'ye ancak onların izin verdiği kimseler girerdi. Kâbe, bugüne kadar İbrahim'in temellerinin tamamı üzerinde değildir. Peygamber (s.a.v.) onu yıkmayı arzulamıştı; nitekim Abdullah b. Zübeyr (r.a.) gelince onu yıkmış ve Peygamber (s.a.v.)'in temenni ettiği gibi İbrahim'in temelleri üzerine yeniden inşa etmiştir. Sonra ondan sonra gelen halifeler onu yıkarak tekrar eski hâline çevirdiler. İmam Mâlik (r.h.) zamanında tekrar yapmak istediklerinde o şöyle dedi: "Onu olduğu gibi bırakın ki meliklerin oyuncağı olmasın." Böylece Kâbe bugünkü hâliyle kalmıştır. Resûlullah (s.a.v.) onu İbrahim'in temelleri üzerine kurmayı temenni etmişti; Kâbe'nin arkasında, oluk altında bulunan altı zira'lık kısım aslında Kâbe'dendir, fakat şu anda Kâbe'nin dışında kalmıştır. Arapların mallarının çoğu haramdı, helal olan ise pek azdı. Câhiliye döneminde Kâbe'yi inşa etmek istediklerinde, içine ancak helal mal koymayı şart koştular. Helal maldan ise çok az bulabildiler; bu yüzden masrafları, Kâbe'yi İbrahim'in temellerinin tamamı üzerine inşa etmeye yetmedi. Bunun üzerine Kâbe'den altı veya yedi zira çıkardılar. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurdu: "Kavmin henüz câhiliyeye yakın olmasaydı, Kâbe'yi yıkar, onu İbrahim'in temelleri üzerine bina ederdim." Gerçekten de onlar henüz câhiliyeden yeni çıkmışlardı; zira Mekke'nin fethinden sonra hicretin sekizinci yılında Müslüman oldular. Oysa daha önce küfrün önderleriydiler ve o sırada İslâm'a girmişlerdi. Eğer Peygamber (s.a.v.) Kâbe'yi yıkıp İbrahim'in temelleri üzerine yeniden inşa etseydi, bu sebeple ayaklanacaklardı; çünkü onlar, bu övüncün sadece Peygamber (s.a.v.)'e ait olacağını zannediyorlardı. Siz de bilirsiniz ki, Peygamber (s.a.v.)'in peygamberliğinden önce Kâbe'yi inşa edip Hacerü'l-Esved'i yerine koymaya geldiklerinde kabileler neredeyse kılıçlarla çarpışacak hâle gelmişlerdi. Sonunda aralarında, kendilerine ilk çıkacak kişinin hakemlik yapmasına karar verdiler. O kişi Peygamber (s.a.v.) oldu. Dediler ki: "Aramızda hüküm ver, seni hakem olarak kabul ettik." Peygamber (s.a.v.) kalktı, ridasını yaydı, taşı onun üzerine koydu; her kabileden bir adamın bu ridanın kenarından tutmasını emretti, onlar da taşı kaldırdılar. Sonra taşı kendi kutlu eliyle alıp yerine yerleştirdi. İşte burada sedd-i zerâi' denilen bir kâide vardır: Harama götüren şeyi yapmak caiz değildir; ta ki harama düşülmesin. Peygamber (s.a.v.) Kâbe'yi yıkıp yeniden inşa etmek istemiş, fakat Kureyş'ten Müslüman olanların, Peygamber (s.a.v.)'in bu işi sadece kendisi övünç alsın diye yaptığını zannederek tekrar küfre düşeceklerinden korkmuştur. Bu yüzden Kâbe'yi olduğu gibi bırakmıştır.
بناء الكعبة على قواعد إبراهيم ثم هدمهاوفي آخر حياته صلوات الله وسلامه عليه، كان يتمنى لو أنه هدم الكعبة، وجعل لها بابين، فقد قال للسيدة عائشة رضي الله عنها: (لولا أن قومك حديثو عهد بجاهلية لهدمت الكعبة ولبنيتها على قواعد إبراهيم ولجعلت لها بابين).فتسأله السيدة عائشة عن سبب جعل سلم الكعبة عالياً، وعدم جعل قواعدها على الأرض، فقال صلى الله عليه وسلم: (إن قومك أرادوا ألا يدخل الكعبة إلا من شاءوا) وكانوا يزعمون أنهم أعلى من غيرهم، ولا أحد مثلهم يحب الكعبة، فكان لا يدخل الكعبة إلا من يريدون.والكعبة ليست على جميع قواعد إبراهيم حتى الآن، وقد أراد النبي صلى الله عليه وسلم هدمها، ولما جاء ابن الزبير هدمها ثم بناها على قواعد إبراهيم كما تمنى النبي صلى الله عليه وسلم، ثم جاء الخلفاء من بعده فهدموها وأرجعوها ثانية، ولما أرادوا أن يعيدوها في عهد مالك رحمه الله قال: دعوها على ما هي، حتى لا تكون ألعوبة للملوك، فأصبحت على ما هي عليه حتى الآن.فالنبي صلى الله عليه وسلم تمنى لو أنه أقامها على قواعد إبراهيم، فهناك ستة أذرع خلف الكعبة تحت الميزاب هي من الكعبة ولكنها الآن خارج الكعبة.وقد كان أموال العرب كلها حراماً، وما كان حلالاً فهو قليل، فلما أرادوا بناء الكعبة في الجاهلية اشترطوا أنهم لا يضعون فيها إلا مالاً حلالاً، فلم يجدوا من المال الحلال إلا قليلا، فقصرت نفقتهم عن بناء الكعبة على جميع قواعد إبراهيم، فأخرجوا من الكعبة ستة أذرع أو سبعة أذرع، فالنبي صلى الله عليه وسلم قال: (لولا أن قومك حديثو عهد بجاهلية لهدمت الكعبة ولبنيتها على قواعد إبراهيم) فهم حديثو عهد بجاهلية، وهذا صحيح فالقوم أسلموا بعد فتح مكة في سنة ثمان للهجرة، وقد كانوا رءوساً في الكفر ثم أسلموا في هذا الوقت، فلو أن النبي صلى الله عليه وسلم هدم الكعبة وبناها على قواعد إبراهيم لثاروا بسبب ذلك، حيث إنهم كانوا يظنون أن المفخرة ستكون للنبي صلى الله عليه وسلم وحده إذا قام بما أراد.وأنتم تعلمون أنهم لما بنوا الكعبة قبل بعثة النبي صلى الله عليه وسلم وجاءوا لنصب الحجر تنازعت القبائل حتى كادوا أن يقتتلوا بالسيوف، فاستقر أمرهم على أن يحكم بينهم أول من يخرج عليهم، فكان النبي صلى الله عليه وسلم، فقالوا: احكم بيننا فقد رضينا بك حكماً، فقام النبي صلوات الله وسلامه عليه الصلاة والسلام وبسط رداءه ووضع الحجر عليه، وأمر من كل قبيلة برجل يأخذ بهذا الرداء فرفعوه، ثم أخذه هو بيده الكريمة فوضعه في مكانه.فهناك قاعدة يسمونها بقاعدة سد الذرائع، ما كان ذريعة إلى حرام لا يجوز فعله أو إتيانه حتى لا يقع في الحرام، فهنا النبي صلى الله عليه وسلم أراد أن يهدم الكعبة ويعيد بناءها، ولكنه خشي أن يظن من أسلم من قريش أن النبي صلى الله عليه وسلم يفعل ذلك من أجل أن يأخذ هذه المفخرة لوحده، فيكفرون مرة أخرى، فترك النبي صلى الله عليه وسلم الكعبة على ما هي.
**Kureyş Kâfirlerinin Allah'ı İnkârı**
İşte: Câhiliye ehlinin kalplerinde asabiyet bulunur, kalplerinde büyüklenme (teâlî) bulunurdu. Öyle ki birbirlerine karşı büyüklenirlerdi; hatta ibadet konusunda dahi böyleydi: "Bu put, şu puttan üstündür", "Şu put hurmadandır, bu taştandır, öteki topraktandır" derlerdi. Bu sebeple şirk, onların kalplerinde tek bir ilâha ibadet etmelerine engel oluyordu. Nebî (s.a.v.) onlara: "Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur" dediğinde, inat ettiler ve yüz çevirdiler; birbirleriyle konuşarak şöyle demeye başladılar: *"O, ilâhları bir tek ilâh mı kıldı? Gerçekten bu, şaşılacak bir şey!"* [Sâd Sûresi, 5].
Hiç şaşılmayacak bir şeye şaşırdılar. Zira onlar, doğru bir şeye şaşırmaktadırlar; hâlbuki ilâh tek bir ilâhtır ve akıl bunu anlar. Fakat kalpleri küfürle kararmış olduğu için bunu anlamadılar; yahut anladılar da âlemlerin Rabbi olan Allah'ın dinini kabul etmeye ve Nebî'den (s.a.v.) işitmeye tenezzül etmediler. Bu sebeple onlardan biri şöyle diyordu: "Biz ve Benî Hâşim eşittik. Onlar hacılara yemek yedirdi, biz de yedirdik; onlar su verdi, biz de verdik; onlar şunu yaptı, biz de yaptık." Sonra da: "Bizden bir peygamber çıkıyor; bize nereden peygamber olur?" diyorlardı. Hâlbuki onun (s.a.v.) doğru sözlü olduğunu biliyorlardı; fakat kibirlenmek (kibir) onları alıkoydu. Zannettiler ki Benî Hâşim, peygamberleriyle övünüyordu.
İşte: Arab müşrikleri "Lâ ilâhe illallah" kelimesini lafzen ve manen inkâr ettiler (cehûd).
"Cehd" (inkâr): Kişinin içinden biliyor olsa dahi bir şeyi reddetmesidir. Nitekim "Falan borcunu inkâr etti" denir; yani borcunun üzerinde olduğunu bilir, fakat açıkça itiraf edip ikrar etmeyi reddeder. İşte bunlar da Allah'ı lafzen ve manen inkâr ettiler. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: *"İlâhları tek bir ilâh mı kıldı?"* [Sâd, 5] Yani: Tek bir ilâh olması mümkün değildir; aksine ilâhlar çoktur.
Der ki: Nebî'den (s.a.v.) sonra, İslâm yerleştiği; ardından şirk yeniden zuhur etmeye, insanlar Allah'tan başkasına dua etmeye, Allah'tan başkasından yardım dilemeye (istigâse), Allah'tan başkasına ibadet etmeye ve Allah Sübhânehû'dan başkasına itikad beslemeye yönelmeye başladığında, bir de bakıyorsun ki onlar kabirlere yöneliyorlar.
Böylece ibadetlerini Allah'tan başkasına yönelttiler. Lafzen "Lâ ilâhe illallah" derlerken bir de bakıyorsun ki Azîz ve Celîl olan Allah'a şirk koşuyorlar. Hâlbuki onlar "Lâ ilâhe illallah"a şahitlik eden kimselerdendir; bu tevhid-i ulûhiyettir. "Ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna" da şahitlik ederler; yani Muhammed'in Allah'ın kulu ve resûlü olduğuna yakînen şahitlik etmişlerdir. Allah Sübhânehû ve Teâlâ onu, kendisi için seçip ayırdığı bir kul olmakla şereflendirmiş ve onu resûlü kılmıştır (s.a.v.). İşte bu sebeple: "Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna" denilmiştir.
جحود كفار قريش باللهإذاً: أهل الجاهلية كان في قلوبهم عصبية، وكان في قلوبهم التعالي، حيث يتعالى بعضهم على بعض حتى في العبادة، هذا صنمه أفضل من صنم هذا، وهذا الصنم من تمر، وهذا من حجر، وهذا من تراب، فعلى ذلك كان الشرك في قلوب هؤلاء يمنعهم من أن يعبدوا إلهاً واحداً، فلما قال لهم النبي صلى الله عليه وسلم: اعبدوا الله ما لكم من إله غيره، عاندوا وأبوا وأخذ يكلم بعضهم بعضاً ويقول: {أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ} [ص:٥].فتعجبوا من غير عجب، حيث إنهم يتعجبون لشيء صحيح، حيث إن الإله إله واحد، وهذا يفهمه العقل، ولكن انطمست قلوبهم بالكفر فلم يفهموا ذلك، أو فهموا وتعالوا أن يقبلوا دين ربهم العالمين، فيسمعوا من النبي صلوات الله وسلامه عليه، ولذلك كان قائلهم يقول: كنا وبنو هاشم كفؤاً، أطعموا الحجيج فأطعمنا، وسقوا فسقينا، وفعلوا كذا ففعلنا، ثم يقولون: منا نبي، وأنى لنا بنبي؟ وهم يعلمون أنه صادق صلوات الله وسلامه عليه، ولكن الكبر هو الذي منعهم، ظناً منهم أن بني هاشم يتفاخرون بنبيهم.إذاً: مشركو العرب جحدوا كلمة لا إله إلا الله لفظاً وجحدوها معنىً.والجحد: الرفض للشيء وإن كان يعلمه في نفسه، مثلما تقول: فلان جحد الدين، أي: هو يعرف أنه عليه دين، ولكن يرفض أن يصرح ويقر بذلك، فهؤلاء كذلك جحدوا الله لفظاً وجحدوه معنىً، قال تعالى: {أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا} [ص:٥] أي: فليس من الممكن أن يكون إلهاً واحداً بل هي آلهة متعددة.قال: وهؤلاء المشركون بعد النبي صلى الله عليه وسلم لما استقر الإسلام ثم بدأ يظهر الشرك مرة ثانية ويتوجه الناس إلى دعاء غير الله، والاستغاثة بغير الله وعبادة غير الله والاعتقاد في غير الله سبحانه، فإذا بهم يتوجهون إلى القبور.فوجهوا عبادتهم إلى غير الله، يقولون: لا إله إلا الله لفظاً وإذا بهم يشركون بالله عز وجل، مع أنهم ممن شهد أن لا إله إلا الله، وهذا توحيد الألوهية وأن محمداً عبده ورسوله، أي: وشهد بذلك يقيناً أن محمداً عبد ورسوله، شرفه الله سبحانه وتعالى بأنه عبد استخلصه لنفسه سبحانه وجعله رسوله صلوات الله وسلامه عليه، فقال: وأن محمداً عبده ورسوله.
Ubûdiyyetin mertebeleri ve en yücesi husûsî ubûdiyyettir. Şöyle der: Kulun en yüksek mertebeleri husûsî ubûdiyyettir; risâlet de ubûdiyyetten gelir. Ubûdiyyetin bir kısmı umumî ubûdiyyet, bir kısmı da husûsî ubûdiyyettir. Bütün mahlûkat –istekli olsunlar istemesinler– âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ'nın kullarıdır; zira Allah onları yaratmıştır. Fakat husûsî ubûdiyyet, kişinin Allah'a kul olmaya râzı olmasıdır; böylece o kimse, ortağı bulunmayan yalnızca Allah'ın kulu olmuştur. İşte burada şöyle buyurmaktadır: Kulun en yüksek mertebeleri, Nebî (s.a.v.)'in üzerinde bulunduğu ve O'na (aleyhi's-salâtü ve's-selâm) tâbi olan müminlerin de üzerinde bulunduğu husûsî ubûdiyyettir; O'nun âlemlerin Rabbi'nin resûlü olduğu durumdur. Mümin, Muhammed (s.a.v.)'in Allah'ın Resûlü olduğuna ve O'nun Allah'ın kulu ve resûlü olduğuna şehâdet eder; tâ ki Müslümanlar, Ehl-i Kitab'ın düştüğü duruma düşmesinler. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Yahudiler: 'Üzeyr Allah'ın oğludur' dediler; Hıristiyanlar da: 'Mesîh Allah'ın oğludur' dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri sözlerdir; önceden kâfir olanların sözlerine benzetiyorlar" [Tevbe:30]. İşte bunlar, Allah (sübhânehû) dışındakilere ibadet ettiler. Mümin insan ise şöyle der: Bu Nebî (s.a.v.) Allah'ın kuludur. O da bunu şöyle ifade buyurur: "Ben sadece bir kulum; bir kulun oturduğu gibi oturur, bir kulun yediği gibi yerim." O, Allah'ın kulu ve Resûlü'dür (aleyhi's-salâtü ve's-selâm). Nebî (s.a.v.), câriyelerin şarkı söylediğini ve içlerinden birinin: "İçimizde yarını bilen bir nebî var" dediğini işitince şöyle buyurdu: "Hıristiyanların Meryem oğlu Mesîh'i övdükleri gibi beni övmeyin; ben sadece bir kulum." Ona ve diğerlerine şöyle buyurdu: "Sakın şeytan sizi aldatmasın" yani şeytan sizi kışkırtmasın ve sizinle oynamasın; söylediklerinizin bir kısmını söyleyin. Yani onu, "O yarını bilir" demekten men etti; zira gaybı ancak Allah (sübhânehû ve teâlâ) bilir. Muhammed (a.s.)'in Allah'ın kulu olduğuna şehâdet etmen; yalnızca Allah'a ibadet etmeni ve Muhammed (a.s.)'in bir kul olduğunu, bu mertebenin üzerinde bir mertebesinin bulunmadığını gerektirir. O, Allah (sübhânehû)'nun kuludur; sonra âlemlerin Rabbi'nin resûlüdür. Onun resûl olduğuna şehâdet etmen, onun bu risâletle âlemlerin Rabbi'nin katından geldiğini ikrar etmen anlamına gelir; öyleyse sen, yalnızca onun (s.a.v.) getirdiği şeyleri yaparsın.
مراتب العبودية وأعلاها العبودية الخاصةيقول: أعلى مراتب العبد العبودية الخاصة، والرسالة من العبودية.فالعبودية منها عبودية عامة، ومنها عبودية خاصة، وكل الخلق عبيد لله رب العالمين شاءوا أم أبوا، فقد خلقهم الله، ولكن العبودية الخاصة أنه رضي بأن يكون عبداً لله، فكان عبداً لله وحده لا شريك له، فهنا يقول: أعلى مراتب العبد: العبودية الخاصة التي كان عليها النبي صلوات الله وسلامه عليه، وعليها المؤمنون من أتباعه عليه الصلاة والسلام أنه رسول رب العالمين.فالمؤمن يشهد أن محمداً رسول الله صلى الله عليه وسلم، وأنه عبده ورسوله، حتى لا يقع المسلمون في ما وقع فيه أهل الكتاب، قال تعالى: {وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللَّهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللَّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِئُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ} [التوبة:٣٠] فهؤلاء عبدوا غير الله سبحانه.أما الإنسان المؤمن فيقول: هذا النبي صلى الله عليه وسلم عبد لله، وهو يقول ذلك: (إنما أنا عبد أجلس كما يجلس العبد وآكل كما يأكل العبد) فهو عبد الله ورسول الله عليه الصلاة والسلام.ولما سمع النبي صلى الله عليه وسلم الجواري ينشدن وتقول واحدة منهن: وفينا نبي يعلم ما في غد، فقال: (لا تطروني كما أطرت النصارى المسيح ابن مريم، إنما أنا عبد) وقال لها ولغيرها: (لا يستهوينكم الشيطان)، أي: لا يستجرينكم الشيطان ولا يلعب بكم الشيطان، قولوا ببعض ما تقولون، يعني: نهاها أن تقول إنه يعلم ما في غد، فإنه لا يعلم الغيب إلا الله سبحانه وتعالى.وشهادتك أن محمداً عبد الله تقتضي أنك لا تعبد إلا الله وأن محمداً عبد ليس أعلى من هذه المرتبة عليه الصلاة والسلام، فهو عبد لله سبحانه، ثم هو رسول رب العالمين، وشهادتك بأنه رسول معناها أنك مقر بأنه جاء من عند رب العالمين بهذه الرسالة، فلا تفعل إلا ما جاء عن طريقه هو صلوات الله وسلامه عليه.
Abdullah b. Selâm ile Kâ‘b el-Ahbâr’ın Nebî (s.a.v.)’in risâletine şehâdetleri. Dârimî, Müsned’inde Abdullah b. Selâm (r.a.)’ın şöyle dediğini rivayet eder: “Biz, Tevrat’ta Resûlullah’ın sıfatını elbette buluruz.” Abdullah b. Selâm, yahudilerin reislerinden ve âlimlerinden idi; sonra Müslüman oldu ve Tevrat’ta bulunan Nebî (s.a.v.)’in sıfatlarını Müslümanlara bildirdi.
Şuna dikkat edin: Tevrat Arapça değildir; yani Araplar Tevrat’ı okusalar ondan bir şey anlamazlardı. Yahudiler Tevrat’ı Süryanice okurlar, Arapça değil. Onu Arapçaya, İngilizceye, Fransızcaya ve diğer dillere tercüme ettiler ve bu tercümelerden Nebî (s.a.v.)’den bahseden kısımları sildiler. Oysa Tevrat’ı kendi dilinde okuyanlar Abdullah b. Selâm ve Kâ‘b el-Ahbâr (r.a.) idiler; onlar Tevrat’ta olanı Müslümanlara haber verdiler. Bugün Tevrat’tan yapılan tercümelerde bu şey yoktur, çünkü onlar onu sildiler ve başka bir tercüme ile değiştirdiler ki onda bu bulunmaz.
İbn Selâm (r.a.)’a Nebî (s.a.v.)’in vasfı sorulduğunda şöyle buyurdu: “Biz Resûlullah (s.a.v.)’in sıfatını elbette buluruz: “Muhakkak ki biz seni bir şâhit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” (Fetih 48:8)”
Bu hadis Dârimî’dedir. Sahîh-i Buhârî’de de buna benzer bir hadis gelmiştir, ancak Abdullah b. Amr b. el-Âs’tan rivâyetle.
Burada İbn Selâm şöyle buyuruyor: “Biz Resûlullah (s.a.v.)’in sıfatını elbette buluruz: “Muhakkak ki biz seni bir şâhit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” (Fetih 48:8) İşte bu sıfat Kur’an’dadır ve bu sıfat Tevrat’ta da mevcuttur.”
Dedi ki: “Ve ümmîler için bir korunak olarak…” Hatırlıyorum ki, bazı kardeşlerimiz Vatikan’da doktora yapıyordu ve çalışması kadim dil üzerineydi. Dedi ki: “Vatikan’da Tevrat’ın kendi dilinde yazılmış bir el yazması nüshasına muttali oldum ve onda bu şeyi buldum.”
İşte burada Abdullah b. Selâm bunu söylüyor, Kâ‘b el-Ahbâr da bunu söylüyor; o ikisi yahudi idiler. Yine Abdullah b. Amr b. el-Âs da yahudilere ait kitaplara ve Tevrat’a muttali oldu ve onda bu şeyi buldu.
Abdullah b. Selâm şöyle buyuruyor: “Biz Resûlullah (s.a.v.)’in sıfatını elbette buluruz: ‘Muhakkak ki biz seni bir şâhit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik’ ve ‘ümmîler için bir korunak olarak… Sen benim kulum ve resulümsün –ona salât ve selâm olsun–; ismini mütevekkil koydum; o kaba, sert, çarşıda bağırıp çağıran biri değildir; kötülüğe misliyle karşılık vermez, bilakis affeder ve hoş görür. Onu, “Lâ ilâhe illallah”a şehâdet ederek doğru milleti ikame edinceye kadar kabzetmeyeceğim. Onunla kör gözleri, sağır kulakları ve perdeli kalpleri açar.” İşte Dârimî’nin rivayet ettiği rivayet budur.
Buhârî’nin Atâ b. Yesâr’dan rivayeti ise şöyledir: ‘Abdullah b. Amr b. el-Âs (r.a.) ile karşılaştım ve dedim ki: Bana Tevrat’ta Resûlullah (s.a.v.)’in sıfatını haber ver.’ Zira İbn Amr, bazı fetihlerde ehl-i kitabın kitaplarından iki denk bulmuş, onları almış ve okumuştu; böylece Tevrat’tan, diğer Müslümanların bilmediği şeyleri biliyordu. İşte bu soruyu soran Atâ b. Yesâr’dır; ona ‘Bana Tevrat’ta Resûlullah (s.a.v.)’in sıfatını haber ver’ demektedir.
Dedi ki: ‘Evet, vallahi O, Tevrat’ta Kur’an’daki sıfatının bir kısmıyla vasfedilmiştir: “Muhakkak ki biz seni bir şâhit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” (Fetih 48:8) ve “ümmîler için bir korunak olarak… Sen benim kulum ve resulümsün; ismini Mütevekkil koydum; o kaba, sert, çarşıda bağırıp çağıran biri değildir; kötülüğü kötülükle savmaz, bilakis affeder ve bağışlar.”
İşte bu, Tevrat’ta Nebî (s.a.v.)’e dair bir müjdeydi ve O’nun (s.a.v.) sıfatları bunlardı. Allah onu, eğri milleti doğrultup “Lâ ilâhe illallah” dedirterek ve onunla kör gözleri, sağır kulakları ve perdeli kalpleri açıncaya kadar kabzetmeyecektir.
Kâ‘b el-Ahbâr’dan da buna benzer bir rivayet gelmiştir.
شهادة عبد الله بن سلام وكعب الأحبار برسالة النبي صلى الله عليه وسلمقال: روى الدارمي في مسنده عن عبد الله بن سلام رضي الله عنه أنه كان يقول: (أنا لنجد صفة رسول الله في التوراة).عبد الله بن سلام كان من رؤساء اليهود ومن أحبارهم فأسلم، وعلم المسلمين بما في التوراة من صفات النبي صلى الله عليه وسلم.ولاحظوا أن التوراة ليست باللغة العربية، يعني: العرب إذا قرءوا التوراة لن يفهموا منها شيئاً، فاليهود يقرءون التوراة بالسريانية وليست بالعربية، فهم ترجموها إلى العربية وترجموها إلى الانجليزية، وترجموها إلى الفرنسية وإلى غيرها من اللغات، فمسحوا منها ما جاء من ذكر النبي صلى الله عليه وسلم، والذي قرأها بلغتها عبد الله بن سلام وكعب الأحبار رضي الله عنهما، فأخبر المسلمين بما في التوراة، فما ترجم اليوم من التوراة ليس فيه هذا الشيء، لأنهم محوا ذلك، وبدلوا بترجمة أخرى ليس فيها ذلك.ابن سلام رضي الله عنه لما سألوه عن وصف النبي صلى الله عليه وسلم قال: (إنا لنجد صفة رسول الله صلى الله عليه وسلم {إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا} [الفتح:٨]).هذا الحديث هذا عند الدارمي وجاء في صحيح البخاري نحو هذا الحديث لكن عن عبد الله بن عمرو بن العاص.هنا يقول ابن سلام: إنا لنجد صفة رسول الله صلى الله عليه وسلم: {إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا} [الفتح:٨] فهذه الصفة في القرآن وهذه الصفة موجودة في التوراة.قال: وحرزاً للأميين، أذكر أن بعض إخواننا كان يحضر الدكتوراه في الفاتيكان، وكانت دراسته في اللغة القديمة، قال: اطلعت على نسخة مخطوطة في الفاتيكان من التوراة بلغتها، قال: ووجدت فيها هذا الشيء.فهنا عبد الله بن سلام يقول ذلك، وكعب الأحبار يقول ذلك وهما كانا من اليهود، وكذلك عبد الله بن عمرو بن العاص اطلع على كتب لليهود واطلع على التوراة فوجد فيها هذا الشيء.يقول عبد الله بن سلام: إنا لنجد صفة رسول الله صلى الله عليه وسلم: إنا أرسلناك شاهداً ومبشراً ونذيراً، وحرزاً للأميين، أنت عبدي ورسولي عليه الصلاة والسلام، سميته المتوكل ليس بفظ ولا غليظ ولا صخاب بالأسواق، ولا يجزي بالسيئة مثلها، ولكن يعفو ويتجاوز، ولن أقبضه حتى يقيم الملة المتعودة، بأن يشهد أن لا إله إلا الله، يفتح به أعيناً عمياء وآذاناً صماً وقلوباً غلفاً.هذه هي الرواية التي رواها الدارمي.أما رواية البخاري عن عطاء بن يسار قال: لقيت عبد الله بن عمرو بن العاص رضي الله عنهما قلت: أخبرني عن صفة رسول الله صلى الله عليه وسلم في التوراة؛ لأن ابن عمرو في بعض الفتوح وجد زاملتين من كتب أهل الكتاب فأخذها وقرأها، فكان يعرف أشياء من التوراة لا يعرفها غيره من المسلمين، فهذا السائل هو عطاء بن يسار يقول له: أخبرني عن صفة رسول الله صلى الله عليه وسلم في التوراة.قال: أجل، والله إنه لموصوف في التوراة ببعض صفته في القرآن: {إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا} [الفتح:٨] وحرزاً للأميين، أنت عبدي ورسولي، سميتك المتوكل، ليس بفظ ولا غليظ ولا صخاب في الأسواق، ولا يدفع بالسيئة السيئة، ولكن يعفو ويغفر.هذه كانت بشارة بالنبي صلى الله عليه وسلم في التوراة وأن هذه صفاته عليه الصلاة والسلام، ولن يقبضه الله حتى يقيم به الملة العوجاء، بأن يقول لا إله إلا الله ويفتح بها أعيناً عمياء وآذاناً صماء وقلوباً غلفاً.وجاءت رواية أخرى عن كعب الأحبار بمثل هذا الشيء.