Fethu'l-Mecîd Kitâbü't-Tevhîd Şerhi. Yazan: Abdullah b. Hasan Âl eş-Şeyh. Tahkik: Muhammed Hâmid el-Fıkî. Bismillâhirrahmânirrahîm. Mukaddime. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Âkıbet takva sahiplerinindir. Zulüm ancak bid'atçılar ve müşrikler gibi zâlimlere karşıdır. Şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, O birdir, ortağı yoktur; evvelin ve âhirin ilâhı, göklerin ve yerlerin Kayyûm'udur. Ve şehâdet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve resûlüdür ve mahlûkatından seçtiği kişidir. Allah'ım! Muhammed'e, âline, ashâbına ve onları kıyâmet gününe kadar ihsanla takip edenlere salât ve çokça selâm eyle. Emmâ ba'd: Şüphesiz ki İmam, Şeyhülislâm Muhammed b. Abdülvehhâb —Allah ona ecir ve sevâbını bol versin, onu ve kıyâmet gününe kadar dâvetine icâbet edenleri bağışlasın— tarafından telif edilen Kitâbü't-Tevhîd, mânâsında bedî' olarak gelmiştir: Tevhidi delilleriyle beyân etmek ve onu açıklamak ve izah etmek üzere birçok delilini bir araya toplamıştır. Böylece tevhid ehli için bir alâmet, mülhidler üzerinde ise bir hüccet olmuştur. Pek çok halk ve kalabalık kitle ondan istifâde etmiştir. Zira bu imam (Allah rahmet eylesin) daha ilk yetişme döneminde, Allah onun sadrını, peygamberleri gönderdiği apaçık hakka açmıştı: Bütün çeşitleriyle ibâdeti yalnızca Allah'a, âlemlerin Rabbi'ne has kılmak; ve birçok müşriğin üzerinde olduğu şirki inkâr etmek. Allah onun himmetini yüceltti, azmini kuvvetlendirdi; o da İslâm ve îmânın temeli olan tevhide Necid halkını dâvete girişti. Onları ağaçlara, taşlara, kabirlere, tâğutlara ve putlara ibâdet etmekten nehyetti; sihirbazlara, müneccimlere ve kâhinlere inanmaktan da nehyetti. Allah, onun dâveti vesilesiyle her şeytanın dâvet ettiği her bid'at ve dalâleti iptal etti; onunla cihad sancağını yükseltti; şirk ve inat ehli muhaliflerin şüphelerini çürüttü. O beldelerin halkının çoğu —şehirlisi ve bedevîsi— İslâm'ı din edindi. Dâveti ve eserleri ufuklara yayıldı; öyle ki nifak ehli dahi onun faziletini kabul etti. Ancak şeytanın kendisini ele geçirdiği, îmân kendisine çirkin gösterildiği için inat ve tuğyanda ısrar edenler müstesnâ. Onun dâveti sayesinde Arap yarımadası halkı, tıpkı Katâde'nin (rahmetullahi aleyh) bu ümmetin ilk hali hakkında dediği gibi oldu: 'Müslümanlar 'Lâ ilâhe illallah' dediklerinde müşrikler bunu inkâr etti ve onlara ağır geldi; İblîs ve ordusu bundan daraldı. Fakat Allah, o kelimeyi sağlamlaştırmaktan, açığa çıkarmaktan, başarılı kılmaktan ve ona karşı savaşanlara galip getirmekten başkasını istemedi. O öyle bir kelimedir ki, onunla tartışan galip gelir, onunla savaşan zafere ulaşır. O kelimeyi ancak bu yarımadanın halkı bilir; bu yarımada öyle bir yerdir ki binici birkaç gecede kat eder. Devirler geçer, insan kitleleri arasında (bu kelimeyi) bilmezler ve ikrar etmezler.' (Muhammed b. Abdülvehhâb) el-Uyeyne'de 1115 yılında doğmuş, Dir'iye'de 1206 yılında vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin.
مقدمة…فتح المجيد شرح كتاب التوحيدتأليف: عبد الله بن حسن آل الشيختحقيق: محمد حامد الفقيبسم الله الرحمن الر حيممفدمةالحمد لله رب العالمين، والعاقبة للمتقين، ولا عدوان إلا على الظالمين كالمبتدعة والمشركين، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، إله الأولين والآخرين، وقيوم السماوات والأرضين. وأشهد أن محمدا عبده ورسوله، وخيرته من خلقه أجمعين. اللهم صل على محمد وعلى آل محمد وأصحابه، ومن تبعهم بإحسان إلى يوم الدين. وسلم تسليما كثيرا.أما بعد: فإن كتاب التوحيد الذي ألفه الإمام شيخ الإسلام "محمد بن عبد الوهاب"١ أجزل الله له الأجر والثواب، وغفر له ولمن أجاب دعوته إلي يوم يقوم الحساب قد جاء بديعا في معناه: من بيان التوحيد ببراهينه، وجمع جملا من أدلته لإيضاحه وتبيينه. فصار علما للموحدين، وحجة على الملحدين. فانتفع به الخلق الكثير، والجم الغفير. فإن هذا الإمام رحمه الله في مبدأ منشئه قد شرح الله صدره للحق المبين، الذي بعث الله به المرسلين: من إخلاص العبادة بجميع أنواعها لله رب العالمين، وإنكار ما كان عليه الكثير من شرك المشركين، فأعلى الله همته، وقوى عزيمته، وتصدى لدعوة أهل نجد إلى التوحيد، الذي هو أساس الإسلام والإيمان، ونهاهم عن عبادة الأشجار والأحجار والقبور، والطواغيت والأوثان، وعن الإيمان بالسحرة والمنجمين والكهان، فأبطل الله بدعوته كل بدعة وضلالة يدعو إليها كل شيطان، وأقام الله به علم الجهاد، وأدحض به شبه المعارضين من أهل الشرك والعناد، ودان بالإسلام أكثر أهل تلك البلاد، الحاضر منهم والباد، وانتشرت دعوته ومؤلفاته في الآفاق، حتى أقر له بالفضل من كان من أهل الشقاق، إلا من استحوذ عليه الشيطان، وكره إليه الإيمان، فأصر على العناد والطغيان. وقد أصبح أهل جزيرة العرب بدعوته، كما قال قتادة رحمه الله عن حال أول هذه الأمة: "إن المسلمين لما قالوا: "لا إله إلا الله" أنكر ذلك المشركون وكبرت عليهم، وضاق بها إبليس وجنوده، فأبى الله إلا أن يمضيها ويظهرها، ويفلجها وينصرها على من ناوأها، إنها كلمة من خاصم بها فلج، ومن قاتلبها نصر، إنما يعرفها أهل هذه الجزيرة التي يقطعها الراكب في ليال قلائل، ويسير من الدهر في فئام من الناس، لا يعرفونها ولا يقرون بها".١ ولد في العيينة سنة ١١١٥ وتوفي بالدرعية سنة ١٢٠٦ رحمه الله.
Allah teâlâ birçok âlimin göğsünü bu davete şerh etmiş, onun zuhuruna sevinmiş ve müjdelenmiş, kendisine nesir ve nazım olarak senâ etmişlerdir.
Bunlardan biri, San‘a âlimi Muhammed b. İsmâil el-Emîr’in[1] bu Şeyh (Allah ona rahmet etsin) hakkında söyledikleridir:
"Onun hakkında gelen haberler gösteriyor ki, o izhar ettiği şeylerle şerîat-ı şerîfeyi bize iade eder. Her câhil ve bid‘atçinin gizlediği şeyi açıkça neşreder ve bu, benim yanımdakine mutâbık gelir. Şerîatın rükünlerini ihyâ eder, insanların hidâyetten saptığı meşhedleri (türbeleri) yıkar. Onlar, o meşhedlerle Suâ‘, Yeġūs ve Ved‘in mânâsını iade ettiler — ne kötü bir ved‘dir bu! Zorda kaldıklarında onların adıyla bağırırlar, tıpkı muztarın es-Samedü’l-Ferd‘e yalvarması gibi. O meşhedlerin avlusunda nice kurbanlar kesitler, bile bile açıkça Allah’tan başkasına adayarak. Nice kimse kabirlerin etrafında tavaf eder, yönelir ve ellerini onların rükünlerine sürer."
Şeyhimiz, el-Ahsâ âlimi Ebû Bekir Hüseyin b. Ğannâm (Allah ona rahmet etsin) da onun hakkında şöyle demiştir:[2]
"Mevlâ onunla hidâyet mertebesini yükseltti — öyle bir vakitte ki sapıklık yüceltilir ve yükseltilir. Ona anlayışın duru suyunu içirdi, Mevlâ‘sına kana kana içti; maârif akıntısında yüzüp geçti. Onunla tevhidi ihyâ etti, örtülüp kaybolduktan sonra. Onunla, şirkin yolunu da zayıflattı. Yükseldi izzet doruğuna — ne ondan önce bir başkası ona ulaştı ne de bir adaş onun koluyla yan yana geldi. Ahmed‘in (s.a.v.) sünnetinin yolunda azmetti: örtülmüş olanı inşâ edip ihyâ eder, yükseltir. Âyetler ve sünnetle tartışır — ki çekişmelerde onlara dönmemiz emrolunmuştur. Böylece onun sayesinde semihâ (Hanîf şerîat) gülümsedi; onun yaşamı parladı ve aydınlandı."
[1] San‘a’da 1059’da doğmuş, Şaban 1182’de vefat etmiştir. Büyük bir imam olup pek çok faydalı eser telif etmiştir, bunlardan: Sübulü’s-Selâm (Bülûġu’l-Merâm şerhi), Minhâtü’l-Ğaffâr ‘alâ Ẕav’i’n-Nehâr, el-‘Udde ‘alâ Şerhi’l-‘Umde li-İbn Dâkīkı’l-‘Īd, ve Şerhu’t-Tenkīh fî ‘Ulûmi’l-Hadîs.
[2] Bu şiir, Şeyh’e (r.a.) mersiye olarak söylenmiş olup otuz dokuz beyittir, tamamı Kitâbü ‘Unvâni’l-Mecd fî Târîhi Necid‘de 1206 vak‘aları içinde zikredilmiştir (c.1, s.95). İbn Ğannâm 1225’te vefat etmiştir, tercümesi ‘Unvâni’l-Mecd’de mevcuttur (c.1, s.149).
وقد شرح الله صدور كثير من العلماء لدعوته، وسروا واستبشروا بطلعته، وأثنوا عليه نثرا ونظما.فمن ذلك ما قاله عالم صنعاء: محمد بن إسماعيل الأمير١ في هذا الشيخ -رحمه الله تعالى-:وقد جاءت الأخبار عنه بأنه … يعيد لنا الشرع الشريف بما يبديوينشر جهرا ما طوى كل جاهل … ومبتدع منه فوافق ما عنديويعمر أركان الشريعة هادما … مشاهد ضل الناس فيها عن الرشدأعادوا بها معنى سواع ومثله … يغوث وود بئس ذلك من ودوقد هتفوا عند الشدائد باسمها … كما يهتف المضطر بالصمد الفردوكم عقروا في سوحها من عقيرة … أهلت لغير الله جهرا على عمدوكم طائف حول القبور مقبل … ومستلم الأركان منهن بالأيديوقال شيخنا عالم الأحساء أبو بكر حسين بن غنام -رحمه الله تعالى- فيه: ٢لقد رفع المولى به رتبة الهدى … بوقت به يعلى الضلال ويرفعسقاه نمير الفهم مولاه فارتوى … وعام بتيار المعارف يقطعفأحيا به التوحيد بعد اندراسه … وأوهى به من مطلع الشرك مهيعسما ذروة المجد التي ما ارتقى لها … سواه ولا حاذى فناها سميذعوشمر في منهاج سنة أحمد … يشيد ويحيي ما تعفى ويرفعيناظر بالآيات والسنة التي … أمرنا إليها في التنازع نرجعفأضحت به السمحاء يبسم ثغرها … وأمسى محياها يضيء ويلمع١ ولد بصنعاء سنة ١٠٥٩ وتوفي في شعبان سنة ١١٨٢ وكان إماما جليلا، له المؤلفات الكثيرة النافعة، منها: سبل السلام شرح بلوغ المرام، ومنحة الغفار على ضوء النهار، والعدة على شرح العمدة لابن دقيق العيد، وشرح التنقيح في علوم الحديث.٢ قالها في رثاء الشيخ رحمه الله، وهي تسعة وثلاثون بيتا مذكورة بتمامها في كتاب "عنوان المجد في تاريخ نجد" في حوادث سنة ١٢٠٦ (ج١ ص٩٥) توفي ابن غنام سنة ١٢٢٥ وله ترجمة في عنوان المجد (ج١ ص١٤٩) .
Böylece onun sayesinde dalâlet yolu silinip gitti; oysa insanlar o yolda koşar adım yürümekteydiler. Necid, onunla iftihar eteklerini sürükledi; o parlak âlim sayesinde yükselmeye hak kazandı. Eserlerinin izleri o diyarda apaçık nişaneler halinde kaldı; nurları parlamakta ve aydınlatmaktadır. Bahsi geçen kitabının konusu ise, Allah’ın peygamberlerini gönderdiği hususu beyan etmektir: Tevhid-i ibadet (ibadette tevhid) ve onun Kitap ve Sünnet’ten delillerle açıklanması; bunun hilafına olan şirk-i ekberi veya vacip olan kemâline aykırı düşen şirk-i asgar ve benzerlerini, ayrıca buna yakın olan veya ona götüren şeyleri anlatmaktır. Müellifin torunu olan Şeyh Süleyman b. Abdullah (Allah rahmet eylesin) onu şerhe girişmiş,¹ üzerine güzel ve faydalı bir şerh koymuş, izah bakımından aranılması gerekeni ortaya koymuş ve ona 'Teyşîru'l-Azîzi'l-Hamîd fî Şerhi Kitâbi't-Tevhîd' adını vermiştir. Her ne zaman 'Şeyhülislam' denilse, onunla Ebü'l-Abbas Ahmed b. Abdülhalim b. Abdüsselam b. Teymiyye kastedilir; 'Hafız' denilse, onunla Ahmed b. Hacer el-Askalânî kastedilir. Onun şerhini okuduğumda, bazı yerlerde uzattığını, bazı yerlerde de kısmın tamama yeteceği tekrarlar bulunduğunu ve onu tamamlamadığını gördüm. Bunun üzerine onu tezhip, takrip ve tekmil etmeye giriştim; bazen faydayı tamamlamak için bazı güzel nakilleri de ekledim ve ona 'Fethu'l-Mecîd bi-Şerhi Kitâbi't-Tevhîd' adını verdim. Allah’tan, bu kitabı her ilim talebesi ve istifade eden kişiye faydalı kılmasını, onu sırf kendi kerim zatına halis eylemesini ve bu uğurda çalışanları naîm cennetlerine ulaştırmasını niyaz ederim. Havl ve kuvvet ancak Allahü'l-Aliyyü'l-Azîm’dir. Müellif (Allah rahmet eylesin) buyurdu:¹ O, âlim, fazıl, hadis, tefsir ve fıkıhta üstün, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker yapan, Allah ile bağı sâdık bir zât idi. Hicri 1233 senesinin sonunda öldürüldü (Allah rahmet eylesin). Bazı münafıklar, İbrahim Paşa b. Muhammed Ali Paşa’nın Dir’iyye’ye girmesi ve orayı ele geçirmesinden sonra onu İbrahim’e şikayet ettiler. Bunun üzerine İbrahim onu huzuruna getirtti; şeyhi kızdırmak için önünde eğlence ve münker aletlerini sergiledi, ardından onu mezarlığa çıkardı ve askerlerine hep birlikte ona ateş etmelerini emretti; böylece cesedini parçaladılar. Allah rahmet eylesin ve ondan razı olsun. (Son) (Unvânü'l-Mecd, c.1, s.210).
وعاد به نهج الغواية طامسا … وقد كان مسلوكا به الناس ترتعوجرت به نجد ذيول افتخارها … وحق لها بالألمعي ترفعفآثاره فيها سوام سوافر … وأنواره فيها تضيء وتلمعوأما كتابه المذكور فموضوعه في بيان ما بعث به الله رسله: من توحيد العبادة، وبيانه بالأدلة من الكتاب والسنة، وذكر ما ينافيه من الشرك الأكبر، أو ينافي كماله الواجب من الشرك الأصغر ونحوه، وما يقرب من ذلك أو يوصل إليه.وقد تصدى لشرحه حفيد المصنف، وهو الشيخ سليمان بن عبد الله -رحمه الله تعالى-١ فوضع عليه شرحا أجاد فيه وأفاد، وأبرز فيه من البيان ما يجب أن يطلب منه ويراد، وسماه "تيسير العزيز الحميد في شرح كتاب التوحيد".وحيث أطلق "شيخ الإسلام" فالمراد به أبو العباس أحمد بن عبد الحليم بن عبد السلام بن تيمية، و "الحافظ" فالمراد به أحمد بن حجر العسقلاني.ولما قرأت شرحه رأيته أطنب في مواضع، وفي بعضها تكرار يستغنى بالبعض منه عن الكل ولم يكمله، فأخذت في تهذيبه وتقريبه وتكميله، وربما أدخلت فيه بعض النقول المستحسنة تتميما للفائدة، وسميته "فتح المجيد بشرح كتاب التوحيد".وأسأل الله أن ينفع به كل طالب للعلم ومستفيد، وأن يجعله خالصا لوجهه الكريم، وموصلا من سعى فيه إلى جنات النعيم، ولا حول ولا قوة إلا بالله العلي العظيم.قال المصنف رحمه الله تعالى:١ كان عالما فاضلا بارعا في الحديث والتفسير والفقه، آمرا بالمعروف ناهيا عن المنكر، صادق الاتصال بالله، قتل رحمه الله في آخر سنة ١٢٣٣، وشى به بعض المنافقين إلى إبراهيم باشا ابن محمد علي باشا بعد دخوله الدرعية واستيلائه عليها، فأحضره إبراهيم، وأظهر بين يديه آلات اللهو والمنكر إغاظة للشيخ، ثم أخرجه إلى المقبرة وأمر العساكر أن يرموه بالرصاص جميعا فمزقوا جسمه رحمه الله ورضي عنه-. اهـ. (عنوان المجد ج١ ص٢١٠) .
Bismillâhirrahmânirrahîm. Müellif, kitabına besmele ile başlamış, bu hususta Kitâb-ı Azîz'e (Kur'an-ı Kerîm) uyarak ve şu hadisle amel ederek: "Her önemli iş ki besmele ile başlanmazsa, o iş noksandır."[1] (İbn Hibbân'ın iki yoldan rivayet ettiği hadis. İbnü's-Salâh: "Hadis hasendir" demiştir.[2]) Ebû Dâvûd ve İbn Mâce'de: "Her önemli iş ki hamdele ile veya hamd ile başlanmazsa, o iş noksandır."[3] Ahmed'de: "Her önemli iş ki Allah'ı anmakla açılmazsa, o iş kolsuz veya noksandır."[4] Dârekutnî, Ebû Hüreyre'den merfû olarak: "Her önemli iş ki Allah'ı anmakla başlanmazsa, o iş noksandır."[5] Müellif, bazı nüshalarında yalnızca besmele ile yetinmiştir, çünkü besmele en beliğ senâ ve zikirdir, yukarıdaki hadis sebebiyle. Resûlullah (s.a.v.) de mektuplarında yalnızca besmele ile yetinirdi, nitekim Rum Kayseri Herakl'e yazdığı mektupta olduğu gibi.[6] Bana, müellifin -Allah rahmet eylesin- hattıyla bir nüsha denk geldi; orada besmele ile başlamış, sonra hamd ve Resûlullah (s.a.v.)'e ve âline salât getirmişti. Buna göre, besmele ile başlamak hakikîdir; hamdele ile başlamak ise izâfî ve nisbîdir, yani hamdden sonrasına göre başlangıç sayılır.
'Bismillâh' ifadesindeki 'bâ' harfi, mahzuf bir fiile mütealliktir. Müteahhirînden birçoğu, bunun özel ve sonra gelen bir fiil olduğunu tercih etmiştir. Fiil olmasının sebebi, amelin asıl olarak fiillere ait olmasıdır. Özel olmasının sebebi, her besmele çeken kişinin, başladığı işe göre bir fiil takdir etmesidir. Sonra gelmesinin sebebi ise ihtisas ifade etmesi, ta'zime daha uygun olması, varlığa daha uygun olması ve en önemli olanın Allah Teâlâ'nın zikriyle başlamasıdır.
Allâme İbn Kayyim el-Cevziyye -Allah rahmet eylesin- fiilin hazfedilmesinde bir takım faydalar zikretmiştir: Bunlardan biri, bu makamda Allah'ın zikrinden başka bir şeyin öne geçirilmemesinin gerekliliğidir. Bir diğeri, fiil hazfedildiğinde, her söz, her fiil ve her harekette besmele ile başlamanın sahih olmasıdır. Yani hazfetme daha geneldir. Özetle son buldu.
'Bismillâh' daki 'bâ' harfi, musâhabe (beraberlik) içindir. Bir kısım âlim ise istiâne (yardım isteme) için olduğunu söylemiştir. O zaman takdir: 'Bismillâh te'lîf ediyorum' şeklinde olur.
[1] Ebû Dâvûd: Edeb (4840); İbn Mâce: Nikâh (1894). [2] Bu lafızla hadis İbn Hibbân'da bulunmamaktadır; İbn Hibbân'daki rivayet 'bi-hamdillah' lafzıyladır (bk. el-İhsân, nr. 1,2). Bu lafızla hadisi Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmi' li-Ahlâki'r-Râvî (1210) yoluyla Sem'ânî, Edebü'l-İmlâ, s. 51; Subkî, Tabakâtü'ş-Şâfiiyye (1/6) yoluyla Ruhâvî'den rivayet etmiştir. Hadis çok zayıftır; Hâfız İbn Hacer de zayıf olduğunu belirtmiştir. Süyûtî bu lafızla zayıf, 'bi-hamdillah' lafzıyla hasen olduğunu söylemiştir. Elbânî, el-İrvâ' (nr. 1)'de 'çok zayıf, hasen diyenlere aldanılmasın' demiştir. [3] Zayıf: Ebû Dâvûd, Edeb (4840); İbn Mâce, Nikâh (1894). Ebû Dâvûd rivayetinde 'el-hamdü' geçer ve 'eczem' denilmiştir. İbnü's-Salâh, Nevevî, Irâkî hasen kabul etmiştir. Hâfız İbn Hacer, Fethu'l-Bârî (1/8)'de senedinde bir kusur olduğunu belirtmiş, Elbânî, el-İrvâ' (nr. 2)'de zayıf demiştir. [4] İbn Mâce, Nikâh (1894); Ahmed b. Hanbel (2/359). [5] Zayıf: Ahmed (2/359); Dârekutnî (1/229) ve mürsel olduğunu belirtmiştir. Bu rivayet [2] numaralı hadis ile aynıdır. [6] Buhârî, Bed'ü'l-Vahy'deki Ebû Süfyân'ın İbn Abbâs'tan rivayet ettiği uzun hadiste geçmektedir.
"بسم الله الرحمن الرحيم"ابتدأ كتابه بالبسملة اقتداء بالكتاب العزيز، وعملا بحديث:" كل أمر ذي بال لا يبدأ فيه ببسم الله الرحمن الر حيم فهو أقطع " ١ أخرجه ابن حبان من طريقين. قال ابن الصلاح: " والحديث حسن" ٢.ولأبي داود وابن ماجه: " كل أمر ذي بال لا يبدأ فيه بالحمد لله، أو بالحمد فهو أقطع " ٣.ولأحمد: " كل أمر ذي بال لا يفتتح بذكر الله، فهو أبتر أو أقطع " ٤. وللدارقطني عن أبي هريرة مرفوعا: " كل أمر ذي بال لا يبدأ فيه بذكر الله فهو أقطع " ٥.والمصنف قد اقتصر في بعض نسخه على البسملة، لأنها من أبلغ الثناء والذكر للحديث المتقدم. وكان النبي صلي الله عليه وسلم يقتصر عليها في مراسلاته، كما في كتابه لهرقل عظيم الروم٦. ووقع لي نسخة بخطه -رحمه الله تعالى- بدأ فيها بالبسملة، وثنى بالحمد والصلاة على النبي صلي الله عليه وسلم وآله.وعلى هذا فالابتداء بالبسملة حقيقي، وبالحمدلة نسبي إضافي، أي بالنسبة إلى ما بعد الحمد يكون مبدوءا به.والباء في "بسم الله" متعلقة بمحذوف، واختار كثير من المتأخرين كونه فعلا خاصا متأخرا.أما كونه فعلا؛ فلأن الأصل في العمل للأفعال.وأما كونه خاصا؛ فلأن كل مبتدئ بالبسملة في أمر يضمر ما جعل البسملة مبدأ له.وأما كونه متأخرا، فلدلالته على الاختصاص، وأدخل في التعظيم، وأوفق للوجود; ولأن أهم ما يبدأ به ذكر الله تعالى.وذكر العلامة ابن القيم -رحمه الله تعالى- لحذف العامل فوائد، منها: أنه موطن لا ينبغي أن يتقدم فيه غير ذكر الله. ومنها: أن الفعل إذا حذف صح الابتداء بالبسملة في كل عمل وقول وحركة، فكان الحذف أعم. انتهى ملخصا.وباء "بسم الله" للمصاحبة. وقيل: للاستعانة. فيكون التقدير: بسم الله أؤلف حال١ أبو داود: الأدب (٤٨٤٠) ، وابن ماجه: النكاح (١٨٩٤) .٢ ضعيف جدا: الحديث بهذا اللفظ ليس عند ابن حبان، وإنما الذي عنده بلفظ: "بحمد الله" رقم [ (١) ، (٢) - الإحسان] وسيأتي تخريجه عند أبي داود وابن ماجة. وإنما أخرجه بهذا اللفظ: الخطيب في الجامع لأخلاق الراوي (١٢١٠) ومن طريقه السمعاني في أدب الإملاء ص (٥١) ، ورواه السبكي في طبقات الشافعية (١/٦) من طريق الرهاوي الذي أخرجه هو أيضا في الأربعين له كما أشار إلى ذلك غير واحد من أهل العلم. وهو حديث ضعيف جدا ضعفه الحافظ كما نقله عنه صاحب الفتوحات الربانية (٣/٢٩٠) . وضعفه السيوطي في الجامع بهذا اللفظ وحسنه بلفظ: "بحمد الله". وقال الألباني في الإرواء رقم (١) "ضعيف جدا ولا تغتر بمن حسنه". اهـ.٣ ضعيف: أبو داود: كتاب الأدب (٤٨٤٠) : باب الهدى في الكلام. وابن ماجة: كتاب النكاح (١٨٩٤) : باب خطبة النكاح وفي رواية أبي داود: "بالحمد فهو أجذم" وأشار إلى أنه مرسل، ومع ذلك فقد حسنه ابن الصلاح والنووي والعراقي، وأما الحافظ في الفتح (١/٨) فأشار إلى أن في إسناده مقالا. وضعفه الألباني في الإرواء برقم (٢) .٤ ابن ماجه: النكاح (١٨٩٤) ، وأحمد (٢/٣٥٩) .٥ ضعيف: أحمد (٢/٣٥٩) . والدارقطني (١/٢٢٩) وأشار إلى أنه مرسل والحديث هو نفسه الرواية التي مرت بتخريج رقم [٢] .٦ رواه البخاري في حديث أبي سفيان الطويل الذي رواه عن ابن عباس في كتاب بدء الوحي.
... O'nun zikriyle yardım dileyerek ve onunla bereketlenerek. Onun (besmelenin) şu âyetlerde zikredilmesine gelince: {اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ}¹ ve {بِسْمِ اللَّهِ مَجْرَاهَا}²; bunun sebebi makamın bunu gerektirmesidir, gizli değildir.
İsim semvden (yücelik) türetilmiştir. Denildi ki: vesmden (alamet) türetilmiştir; çünkü her isimlendirilen şey, ismiyle anılmış ve işaretlenmiştir.
Kendi sözü: "Allah" – Kesâî ve Ferrâ' dediler: Aslı ilâhtır, hemzeyi hazfettiler, lâmı lâma idğam ettiler, böylece iki lâm şeddeli ve tafhîmli tek lâm haline geldi.
Allâme İbn Kayyim (rahmetullahi aleyh) dedi: Doğru olan, onun müştak olduğu ve aslının ilâh olduğudur; tıpkı Sîbeveyh ve cumhurunun –bir kısım şâzz görüş dışında– kavli gibi. O, Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı âliyâ manalarını kendinde toplayandır. İştikak diyenler, onun Allah Teâlâ'ya ait bir sıfata delalet ettiğini kastetmişlerdir. Bu sıfat ulûhiyettir; Alîm, Kadîr, Semî, Basîr gibi diğer Esmâ-i Hüsnâ gibi. Zira bu isimler şüphesiz ki masdarlarından türetilmiştir ve onlar kadîmdir. Biz iştikaktan yalnızca onların lafız ve mana itibarıyla masdarlarına uygun olduğunu kastediyoruz, fer'in aslından tevellüd etmesi gibi onlardan türemiş olduklarını değil. Nahivcilerin masdar ve ondan türeyeni 'asıl ve fer'' olarak adlandırmaları, birinin diğerinden türediği anlamında değildir; yalnızca birinin diğerini ihtiva edip ziyade olduğu itibarıyladır.
Ebû Ca'fer İbn Cerîr dedi: "Allah"ın aslı "el-İlâh"tır. İsmin fâsı olan hemze düşürüldü, ismin aynı olan lâm ile sakin olan zâid lâm birleşti, diğerine idğam edildi, böylece telaffuzda şeddeli tek lâm haline geldi.
"Allah"ın te'viline gelince, Abdullah b. Abbas'tan bize rivayet edilen manadadır: "O, her şeyin kendisine ilâh edindiği ve her mahlukun kendisine ibadet ettiği zâttır." Sonra kendi senediyle Dahhâk'tan, o da Abdullah b. Abbas'tan şöyle rivayet etti: "Allah, ulûhiyet ve ubûdiyetin bütün mahlukatı üzerinde sahibidir."
Eğer bize bir söyleyen: "Ulûhiyetin ibadet olduğuna, ilâhın mabud olduğuna ve onun fiil ve if'ilde bir aslı bulunduğuna delil nedir?" derse ve Rü'be b. el-'Accâc'ın beytini zikreder³:
_____
¹ Alak Suresi, 1. âyet.
² Hûd Suresi, 41. âyet.
³ Aslında böyledir, ifade eksiktir. Tam metni: "Eğer bize bir söyleyen: 'Peki bunun fiil ve if'ilde, bu ismin kendisinden bina edildiği bir aslı var mı?' derse, denilir ki: Araplardan işitme yoluyla yok, ancak istidlal yoluyla. Eğer: 'Ulûhiyetin ibadet olduğuna, ilâhın mabud olduğuna ve onun fiil if'ilde bir aslı bulunduğuna delil nedir?' derse, denilir ki: Araplar, Allah'a ibadet eden ve Allah'ın yanındakini talep eden bir adamı tasvir eden 'falan kimse teellühe etti' sözünün sıhhatinde ve ittifakında mâni değillerdir. Rü'be'nin sözü de bundandır, ilh..."
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .كوني مستعينا بذكره، متبركا به. وأما ظهوره في: {اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ} ١ وفي: {بِسْمِ اللَّهِ مَجْرَاهَا} ٢؛ فلأن المقام يقتضي ذلك كما لا يخفى.والاسم مشتق من السمو وهو العلو. وقيل: من الوسم وهو العلامة؛ لأن كل ما سمي فقد نوه باسمه ووسم.قوله: "الله" قال الكسائي والفراء: أصله الإله، حذفوا الهمزة، وأدغموا اللام في اللام، فصارتا لاما واحدة مشددة مفخمة. قال العلامة ابن القيم رحمه الله: الصحيح: أنه مشتق، وأن أصله الإله كما هو قول سيبويه وجمهور أصحابه إلا من شذ. وهو الجامع لمعاني الأسماء الحسنى والصفات العلى. والذين قالوا بالاشتقاق إنما أرادوا أنه دال على صفة له تعالى. وهي الإلهية كسائر أسمائه الحسنى، كالعليم والقدير،والسميع، والبصير; ونحو ذلك. فإن هذه الأسماء مشتقة من مصادرها بلا ريب، وهي قديمة، ونحن لا نعني بالاشتقاق إلا أنها ملاقية لمصادرها في اللفظ والمعنى، لا أنها متولدة منه تولد الفرع من أصله. وتسمية النحاة للمصدر والمشتق منه: أصلا وفرعا، ليس معناه أن أحدهما متولد من الآخر، وإنما هو باعتبار أن أحدهما يتضمن الآخر وزيادة.قال أبو جعفر ابن جرير: "الله" أصله "الإله" أسقطت الهمزة التي هي فاء الاسم فالتقت اللام التي هي عين الاسم واللام الزائدة وهي ساكنة فأدغمت في الأخرى، فصارتا في اللفظ لاما واحدة مشددة. وأما تأويل "الله" فإنه على معنى ما روي لنا عن عبد الله بن عباس قال: "هو الذي يألهه كل شيء ويعبده كل خلق ". لما وساق بسنده عن الضحاك عن عبد الله بن عباس قال: " الله ذو الألوهية والعبودية على خلقه أجمعين ". فإن قال لنا قائل: وما دل على أن الألوهية هي العبادة وأن الإله هو المعبود، وأن له أصلا في فعل ويفعل، وذكر بيت رؤبة بن العجاج٣:_________١ سورة العلق آية: ١.٢ سورة هود آية: ٤١.٣ كذا في الأصل، والعبارة ناقصة. ونصها: فإن قال لنا قائل: فهل لذلك في فعل ويفعل أصل كان منه بناء هذا الاسم؟ قيل: أما سماعا من العرب فلا، ولكن استدلالا. فإن قال: وما دل على أن الألوهية هي العبادة وأن الإله هو المعبود، وأن له أصلا في فعل يفعل؟ قيل: لا تمانع العرب في الحكم لقول القائل يصف رجلا بعبادة الله ويطلب مما عند الله: "تأله فلان" بالصحة ولا خلاف. ومن ذلك قول رؤبة. إلخ.
Allah için ne güzel o medhedilen güzel kadınlar… Tesbih ettiler ve ‘İnnâ lillâh’ dediler, benim taallühümden (kulluğumdan) ötürü.[1] Yani benim ibadetimden ve amelimle Allah’ı taleb etmemden ötürü. Şüphe yok ki te’ellüh (taallüh) tefe’ul veznindendir, ‘elihe ye’lehu’dan gelir. ‘Elihe’nin anlamı, söylendiğinde ‘Abdallah’tır (Allah’a kulluk etti). Ondan öyle bir masdar gelmiştir ki, Arapların ondan ziyadesiz (mücerred) bir fiil kullandıklarını gösterir. İşte bize Süfyân b. Vekî‘ anlattı ve senedi İbn Abbas’a (r.a.) ulaştırdı: ‘O (İbn Abbas) {Ve yezareke ve âliheteke} (3) âyetini okudu ve ‘İbadetindir’ dedi. Ve der ki: ‘O (Firavun) ibadet ederdi, kendisine ibadet edilmezdi.’ Bir başka senedle İbn Abbas’tan (rivayet etti): ‘Ve yezaruke ve âliheteke’ (âyeti hakkında) dedi ki: ‘Firavun ibadet ederdi, kendisine ibadet edilmezdi.’ Mücahid’den de benzeri nakledildi. Sonra dedi ki: İşte İbn Abbas ve Mücahid’in bu sözü, ‘elihe’nin ‘abede’ (ibadet etmek) olduğunu ve ‘ilâhe’nin (veya elîhe) onun masdarı olduğunu açıkladı. Ve Ebû Saîd’den merfû bir hadis rivayet etti: [2] ‘Meryem oğlu Îsâ’yı annesi kâtiplere verdi, yazı öğrensin diye. Muallim ona: ‘Bismillah yaz’ dedi. Îsâ dedi ki: ‘Allah nedir bilir misin? Allah, ilâhların ilâhıdır.’ Allâme İbn Kayyim el-Cevziyye (rahimehullah) dedi ki: Bu şerefli ismin on tane lafzî hassası vardır ve onları sıraladı. Sonra dedi ki: Mânevî hassalarına gelince, mahlûkatın en âlimi (s.a.v.) şöyle buyurdu: [3] ‘Sana olan senâyı sayamam; Sen, kendini nasıl sena ettiysen öylesin.’ Hem biz, isminin her türlü mutlak kemâle, her türlü medh ü hamde, her senâya, her mecd ü celâl ü kemâle, her izz ü cemâle, her hayır ve ihsan, cûd, fazıl ve birre sahip olan bir müsemmâya ait hasaslarını nasıl sayabiliriz? Zira bunların hepsi O'na aittir ve O'ndandır. Bu isim, hangi az şeyde anılmışsa onu çoğaltmış; hangi korku anında anılmışsa onu gidermiş; hangi sıkıntıda anılmışsa onu açmış; hangi tasa ve kederde anılmışsa onu ferahlatmış; hangi darlıkta anılmışsa onu genişletmiş; hangi zayıf ona bağlanmışsa ona kuvvet vermiş; hangi zelîl onunla şeref bulmak istemişse ona izzet vermiş; hangi fakir onunla zenginleşmişse onu zengin etmiş; hangi yalnız onunla ünsiyet bulmuşsa ona arkadaş olmuş; hangi mağlup onunla teyit edilmişse ona yardım etmiş; hangi muzdar onunla zararını açmışsa onu kurtarmış; hangi şârîd (kaçak) onunla sığınmışsa ona sığınak olmuştur. İşte bu öyle bir isimdir ki, onunla sıkıntılar açılır, bereketler indirilir, dualar kabul edilir, hatalar bağışlanır, kötülükler defedilir.
[1] Lisanu’l-Arab’da denir ki: ‘Medehe yemedühü medhen’ fiili, ‘medeha yemdehuhu’ gibidir. Çoğulu ‘el-medeh’ (المده) olup güzellikleri ve cemalleri sebebiyle medhedilmeyi hak eden kadınlar demektir. Te’ellüh (التأله): tenezzük (zühd) ve ibadettir. ‘İsterce’ne’ (استرجعن): ‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn’ dediler.
[2] Mevzûdur. İbn Cerîr’de (1/42). Müellif onu ayrıca merfû olarak şu lafızla da zikredecektir: ‘Meryem oğlu Îsâ dedi ki: er-Rahmân, âhiret ve dünyanın Rahmânı’dır; er-Rahîm ise âhiretin Rahîmi’dir.’ Bu hadis İbn Cerîr’de de mevcuttur ve mevzûdur. İbn Adî, el-Mîzân’da (1/153) ‘bâtıldır’ demiş; İbnü’l-Cevzî, el-Mevdûât’ında (1/203-204) mevzû olduğuna hükmetmiştir. Süyûtî, el-Leâlî’de (1/172); İbn Irâk, Tenzîhü’ş-Şerîa’da (1/231); Şevkânî, el-Fevâidü’l-Mecmûa’da (1374) bunu tasdik etmişlerdir.
[3] Müslim, es-Salât (486); Tirmizî, ed-Deavât (3493); Nesâî, et-Tatbîk (1100, 1130); Ebû Dâvûd, es-Salât (879); İbn Mâce, ed-Duâ (3841); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned (6/58); Mâlik, el-Muvatta, en-Nidâ li’s-Salât (497).
لله در الغانيات المده … سبحن واسترجعن من تألهي١"يعني من تعبدي وطلبي الله بعملي. ولا شك أن التأله التفعل، من أله يأله، وأن معنى "أله" إذا نطق به: عبد الله. وقد جاء منه مصدر يدل على أن العرب قد نطقت منه بفعل يفعل بغير زيادة. وذلك ما حدثنا به سفيان بن وكيع وساق السند إلى ابن عباس: "أنه قرأ {وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَ} "٣" قال: عبادتك. ويقول: إنه كان يعبد ولا يعبد ". وساق بسند آخر عن ابن عباس: "ويذرك وآلهتك. قال: إنما كان فرعون يعبد ولا يعبد". وذكر مثله عن مجاهد، ثم قال: فقد بين قول ابن عباس ومجاهد هذا: أن "أله" "عبد" وأن الإلهة مصدره، وساق حديثا عن أبي سعيد مرفوعا: ٢ " أن عيسى أسلمته أمه إلى الكتاب ليعلمه. فقال له المعلم: اكتب بسم الله. فقال عيسى: أتدري ما الله؟ الله إله الآلهة ".قال العلامة ابن القيم رحمه الله: لهذا الاسم الشريف عشر خصائص لفظية، وساقها. ثم قال: وأما خصائصه المعنوية فقد قال أعلم الخلق صلي الله عليه وسلم:٣ " لا أحصي ثناء عليك أنت كما أثنيت على نفسك " وكيف نحصي خصائص اسم لمسماه كل كمال على الإطلاق، وكل مدح وحمد، وكل ثناء وكل مجد، وكل جلال وكل كمال، وكل عز وكل جمال، وكل خير وإحسان وجود وفضل وبر فله ومنه؟ فما ذكر هذا الاسم في قليل إلا كثره، ولا عند خوف إلا أزاله ولا عند كرب إلا كشفه، ولا عند هم وغم إلا فرجه، ولا عند ضيق إلا وسعه، ولا تعلق به ضعيف إلا أفاده القوة، ولا ذليل إلا أناله العز، ولا فقير إلا أصاره غنيا، ولا مستوحش إلا آنسه، ولا مغلوب إلا أيده ونصره، ولا مضطر إلا كشف ضره، ولا شريد إلا آواه. فهو الاسم الذي تكشف به الكربات، وتستنزل به البركات، وتجاب به الدعوات، وتقال به العثرات، وتستدفع به السيئات،١ قال في اللسان: مدهه يمدهه مدها، مثل مدحه، والجمع: المده، أي المستحقات المدح لحسنهن وجمالهن. والتأله: التنسك والتعبد. واسترجعن: قلن إنا لله وإنا إليه راجعون.٢ موضوع: ابن جرير (١/٤٢) . وسيورده المؤلف أيضا مرفوعا بلفظ "إن عيسى ابن مريم قال: الرحمن: رحمن الآخرة والدنيا، والرحيم رحيم الآخرة" وهو عند ابن جرير أيضا والحديث موضوع. قال ابن عدي كما في الميزان (١/١٥٣) : باطل وحكم ابن الجوزي بوضعه في كتابه الموضوعات (١/٢٠٣ ، ٢٠٤) . وأقره السيوطي في اللآلي (١/١٧٢) . وابن عراق في تنزيه الشريعة (١/٢٣١) . والشوكاني في الفوائد المجموعة (١٣٧٤) .٣ مسلم: الصلاة (٤٨٦) ، والترمذي: الدعوات (٣٤٩٣) ، والنسائي: التطبيق (١١٠٠ ،١١٣٠) ، وأبو داود: الصلاة (٨٧٩) ، وابن ماجه: الدعاء (٣٨٤١) ، وأحمد (٦/٥٨) ، ومالك: النداء للصلاة (٤٩٧) .
O’nunla iyilikler celbolunur. Bu, kendisiyle göklerin ve yerin kāim olduğu, kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği, şeriatlerin vazedildiği, hadlerin ikāme edildiği, cihadın meşrû kılındığı, mahlûkatın said ve şakî olarak ayrıldığı, kendisiyle el-Hâkka’nın koptuğu ve el-Vâkıa’nın meydana geldiği isimdir. Adâlet terazileri onunla konulmuş, Sırat onunla kurulmuş, cennet ve cehennem pazarı onunla kāim olmuştur. Onunla âlemlerin Rabbine ibadet edilmiş ve hamd edilmiştir. Peygamberler O’nun hakkıyla gönderilmiş, kabirde ve yeniden diriliş gününde sorgu ondan olacaktır. Hasım olma ve muhakeme O’nadır. Dostluk ve düşmanlık O’nun içindedir. O’nu tanıyıp hakkını yerine getiren onunla saadete erer; O’nu bilmeyip hakkını terk eden onunla şekâvete düşer. Çünkü O, yaratmanın ve emrin sırrıdır. Her ikisi ancak O’nunla kāim ve sabit olmuş, O’na ulaşmıştır. Binaenaleyh yaratılış da emir de O’nunla, O’nadır ve O’nun için vardır. Hiçbir yaratık, hiçbir emir, hiçbir sevap, hiçbir ceza yoktur ki O’ndan başlayıp yine O’na dönücü olmasın. İşte budur onun gereği ve muktezası: {Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın. Sübhaneke, bizi ateş azabından koru}[1] (Allah ona rahmet etsin) sözünün sonuna kadar.
{er-Rahmân, er-Rahîm}[2] hakkında İbn Cerîr şöyle der: Bana es-Serî b. Yahyâ tahdîs etti; dedi ki: Bize Osmân b. Züfer tahdîs etti; ben el-Arzemî’yi şöyle derken işittim: “Rahmân, bütün yaratılmışlara; Rahîm ise mü’minlere mahsustur.” Yine İbn Cerîr, Ebû Saîd el-Hudrî’den (r.a.) rivayet ettiği bir senetle Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu nakleder:[3] “Îsâ b. Meryem şöyle demiştir: ‘Rahmân, âhiretin ve dünyanın Rahmân’ıdır; Rahîm ise âhiretin Rahîm’idir.’”[4]
İbn Kayyim (Allah ona rahmet etsin) der ki:[5] “Allah ismi, O’nun me’lûh ve mabûd olduğuna delâlet eder. Bütün mahlûkat O’na muhabbet, ta‘zîm ve huşû ile yönelir; ihtiyaç ve musîbet anlarında ancak O’na sığınır. Bu da O’nun rubûbiyyet ve rahmetinin kemâlini gerektirir ki, bu ikisi de mülk ve hamdin kemâlini ihtivâ eder. O’nun ilâhlığı, rubûbiyyeti, rahmâniyeti ve mülkü, bütün kemâl sıfatlarını zarurî kılar. Zira hayat, işitme, görme, kudret, konuşma, dilediğini icrâ etme, söz ve fiillerinde hikmet sahibi olmayan bir zâtta bu sıfatların sübûtu muhaldir. Celâl ve cemâl sıfatları bilhassa ‘Allah’ ismine; fiil, kudret, zarar ve faydaya münhasır olma, (verme, engelleme, meşîetin nüfûzu, kuvvetin kemâli, mahlûkatın işlerini tedbîr) sıfatları bilhassa ‘Rab’ ismine; ihsan, cömertlik, iyilik, şefkat, minnet, rikkat ve lutuf sıfatları ise bilhassa ‘Rahmân’ ismine mahsustur.” Yine rahmetullahi aleyh şöyle buyurur: “Rahmân ismi, sübhânehû ve teâlânın zâtıyla kāim olan sıfata delâlet eder; Rahîm ise…”
[1] Âl-i İmrân sûresi, 191. âyet.
[2] Fâtiha sûresi, 1. âyet.
[3] Hz. Âişe (r.anhâ) hadîsinden bir parça: “Sana lâyık olduğun şekilde senâ edemem.” Bk. Müslim, Salât (486) (222), Rükû ve Secdede Söylenecek Şeyler Bâbı.
[4] Daha önce tahrici yapılmıştır (bk. [4] s.12, Hz. Îsâ’ya (aleyhisselâm) ait hadis mevzûdur.)
[5] İbn Kayyim, Medâricü’s-Sâlikîn, c.1, s.18.
وتستجلب به الحسنات. وهو الاسم الذي قامت به الأرض والسماوات، وبه أنزلت الكتب، وبه أرسلت الرسل، وبه شرعت الشرائع، وبه قامت الحدود، وبه شرع الجهاد، وبه انقسمت الخليقة إلى السعداء والأشقياء، وبه خقت الحاقة، ووقعت الواقعة، وبه وضعت الموازين القسط ونصب الصراط، وقام سوق الجنة والنار، وبه عبد رب العالمين وحمد، وبحقه بعثت الرسل، وعنه السؤال في القبر ويوم البعث والنشور، وبه الخصام وإليه المحاكمة، وفيه الموالاة والمعاداة، وبه سعد من عرفه وقام بحقه،وبه شقي من جهله وترك حقه; فهو سر الخلق والأمر. وبه قاما وثبتا، وإليه انتهيا، فالخلق به وإليه ولأجله. فما وجد خلق ولا أمر ولا ثواب ولا عقاب إلا مبتدئا منه ومنتهيا إليه. وذلك موجبه ومقتضاه {رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ} ١ إلى آخر كلامه -رحمه الله تعالى-.قوله: {الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} ٢ قال ابن جرير: حدثني السري بن يحيى حدثنا عثمان بن زفر سمعت العرزمي يقول: "الرحمن بجميع الخلق، والرحيم بالمؤمنين".وساق بسنده عن أبي سعيد - يعني الخدري - قال: قال رسول الله صلي الله عليه وسلم٣ " إن عيسى ابن مريم قال: الرحمن: رحمن الآخرة والدنيا. والرحيم: رحيم الآخرة " ٤.قال ابن القيم -رحمه الله تعالى-: ٥ " فاسمه "الله" دل على كونه مألوها معبودا. يألهه الخلائق محبة وتعظيما وخضوعا، ومفزعا إليه في الحوائج والنوائب. وذلك مستلزم لكمال ربوبيته ورحمته، المتضمنين لكمال الملك والحمد، وإلهيته وربوبيته ورحمانيته وملكه مستلزم لجميع صفات كماله؛ إذ يستحيل ثبوت ذلك لمن ليس بحي، ولا سميع، ولا بصير، ولا قادر، ولا متكلم، ولا فعال لما يريد، ولا حكيم في أقواله وأفعاله. فصفات الجلال والجمال أخص باسم "الله"، وصفات الفعل والقدرة والتفرد بالضر والنفع "العطاء والمنع ونفوذ المشيئة وكمال القوة وتدبير أمر الخليقة أخص باسم الرب"، وصفات الإحسان والجود والبر والحنان والمنة والرأفة واللطف أخص باسم "الرحمن".وقال رحمه الله أيضا: " "الرحمن" دال على الصفة القائمة به سبحانه. "والرحيم" دال١ سورة آل عمران آية: ١٩١.٢ سورة الفاتحة آية: ١.٣ قطعة من حديث لعائشة رضي الله عنها ص١١ لا أحصي ثناء. رواه مسلم: كتاب الصلاة (٤٨٦) (٢٢٢) : باب ما يقال في الركوع والسجود.٤ تقدم تخريجه برقم [٤] ص ١٢ وهو موضوع حديث عيسى عليه الصلاة والسلام.٥ في مدارج السالكين (ج١ ص١٨) .
Rahmetin merhamet olunana taalluku hakkında. Bunu anlamak istersen Allah Teâlâ'nın şu kavillerini düşün: {وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيماً}[1] {إِنَّهُ بِهِمْ رَؤُوفٌ رَحِيمٌ}[2], hâlbuki hiçbir zaman 'Rahmân onlara' ifadesi gelmemiştir. Ve dedi ki: 'Muhakkak ki Rabb Teâlâ'nın isimleri hem isimler hem de sıfatlardır. Zira onlar, O'nun kemal sıfatlarına delalet ederler. Bu sebeple onlarda alemîlik (isim oluş) ile vasfîlik (sıfat oluş) arasında bir çelişki yoktur. er-Rahmân, O'nun hem ismi hem de sıfatıdır. Sıfat olduğu yönüyle Allah lafzına tâbi olarak gelir; isim olduğu yönüyle ise Kur'an'da müstakil olarak gelmiştir. Hatta alem (özel isim) olarak şu kavilde olduğu gibi gelmiştir: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى}[3].' Sözün özeti burada bitti. Elhamdülillah. Allah, Muhammed'e, âline ve ashâbına salât ve selam etsin[4]. Kavli {الْحَمْدُ لِلَّهِ}'nin manası: Söz ile, iradî güzelliği tazim üzere övmektir. Mahalli dil ve kalptir. Şükür ise dil, kalp ve organlarla olur. O (şükür), taalluk yönünden hamdden daha genel, sebep yönünden ise daha özeldir; çünkü şükür nimet mukabilinde olur. Hamd ise sebep yönünden daha genel, taalluk yönünden daha özeldir; çünkü nimet mukabilinde ve başka şeyler için de olur. Bu ikisi arasında vech-i umum ve husus vardır; bir maddede birleşirler, diğer bir maddede ise her biri diğerinden ayrılır. Kavli: 'Ve Allah, Muhammed'e, âline ve ashâbına salât ve selam etsin.' Allah'ın kulu üzerine salâtının manası hakkında söylenen en sahih görüş, Buhârî (rahmetullahi aleyh)'nin Ebü'l-Âliye'den rivayet ettiği şu sözdür: 'Allah'ın kulu üzerine salâtı, melekler nezdinde onu övmesidir.' İbn Kayyim el-Cevziyye (rahmetullahi aleyh) bu görüşü 'Cilâu'l-Efhâm' ve 'Bedâiu'l-Fevâid' adlı iki kitabında kararlaştırmış ve desteklemiştir. Ben derim ki: Salâttan bazen dua da kastedilir; nitekim Müsned'de Ali (r.a.)'den merfû olarak rivayet edilmiştir: 'Melekler, biriniz namazgâhında bulunduğu sürece onun üzerine salât eder (dua eder): Allah'ım onu bağışla, Allah'ım ona merhamet et.'[5] Kavli: 'Ve âline' yani din üzere tâbileri. Bunu İmam Ahmed burada açıkça ifade etmiş ve ashabın çoğunluğu bu görüştedir. Buna göre âl, sahâbeyi ve diğer müminleri kapsar.[6]
Dipnotlar:
[1] el-Ahzâb Sûresi, âyet: 43.
[2] et-Tevbe Sûresi, âyet: 117.
[3] Tâhâ Sûresi, âyet: 5.
[4] Bu cümle bazı nüshalarda bulunur, bazılarında ise bulunmaz.
[5] Sahih, s. 13, Ali (r.a.) sözü. Ahmed (1/144). Heysemî, el-Mecma‘ (2/36)'da şöyle demiştir: 'Onda Atâ b. es-Sâib vardır ki o sika (güvenilir)dir ancak ömrünün sonunda ihtilat etmiştir. Hadis, Ebû Hureyre'den sahih ve sabittir. Buhârî: Kitâbu'l-Ezân (659), Bâbu men celse yenteziru's-salâte ve fadli'l-mesâcid. Müslim: Kitâbu'l-Mesâcid (649/273), Bâbu fadli salâti'l-cemaati ve'ntizâri's-salât.
[6] Bunun tafsilatına, allâme muhakkik İbn Kayyim el-Cevziyye (rahmetullahi aleyh)'in 'Cilâu'l-Efhâm fî's-Salâti alâ Hayri'l-Enâm' adlı eserinde bakılsın. Zira o, bu konudaki mezhepleri tam olarak ele almış, hak olanı açıklamış ve âldan maksadın, kendisine iman eden tâbileri olduğunu beyan etmiştir.
على تعلقها بالمرحوم. وإذا أردت فهم هذا فتأمل قوله تعالى: {وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيماً} ١ {إِنَّهُ بِهِمْ رَؤُوفٌ رَحِيمٌ} ٢ ولم يجئ قط رحمان بهم".وقال: "" إن أسماء الرب تعالى هي أسماء ونعوت.، فإنها دالة على صفات كماله، فلا تنافي فيها بين العلمية والوصفية، فالرحمن اسمه تعالى ووصفه، فمن حيث هو صفةجرى تابعا لاسم الله ومن حيث هو اسم ورد في القرآن غير تابع; بل ورد الاسم العلم كقوله تعالى: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى} ٣". انتهى ملخصا.الحمد لله، وصلى الله على محمد وعلى آله وسلم٤.قوله {الْحَمْدُ لِلَّهِ} معناه الثناء بالكلام على الجميل الاختياري على وجه التعظيم. فمورده: اللسان والقلب. والشكر يكون باللسان والجنان والأركان. فهو أعم من الحمد متعلقا، وأخص منه سببا; لأنه يكون في مقابلة النعمة، والحمد أعم سببا وأخص متعلقا; لأنه يكون في مقابلة النعمة وغيرها. فبينهما عموم وخصوص وجهي، يجتمعان في مادة وينفرد كل واحد عن الآخر في مادة.قوله: "وصلى الله على محمد وعلى آله وسلم" أصح ما قيل في معنى صلاة الله على عبده: ما ذكره البخاري -رحمه الله تعالى- عن أبي العالية قال: " صلاة الله على عبده ثناؤه عليه عند الملائكة ". وقرره ابن القيم رحمه الله ونصره في كتابيه: "جلاء الأفهام"، و"بدائع الفوائد".قلت: وقد يراد بها الدعاء، كما في المسند عن علي مرفوعا: " الملائكة تصلي على أحدكم ما دام في مصلاه: اللهم اغفر له الله ارحمه "٥.قوله: "وعلى آله" أي أتباعه على دينه، نص عليه الإمام أحمد هنا وعليه أكثر الأصحاب. وعلى هذا فيشمل الصحابة وغيرهم من المؤمنين ٦.١ سورة الأحزاب آية: ٤٣.٢ سورة التوبة آية: ١١٧.٣ سورة طه آية: ٥.٤ هذه الجملة في بعض النسخ دون بعض.٥ صحيح ، ص ١٣ قول علي رضي الله عنه. أحمد (١/١٤٤) . وقال الهيثمي في المجمع (٢/٣٦) : "وفيه عطاء بن السائب وهو ثقة لكنه اختلط في آخر عمره" ا. هـ. والحديث صحيح ثابت من حديث أبي هريرة. أخرجه البخاري: كتاب الأذان (٦٥٩) : باب من جلس ينتظر الصلاة وفضل المساجد. ومسلم: كتاب المساجد (٦٤٩) (٢٧٣) : باب فضل صلاة الجماعة وانتظار الصلاة.٦ انظر تفصيل ذلك في كتاب: "جلاء الأفهام في الصلاة على خير الأنام" للعلامة المحقق ابن القيم رحمه الله، فإنه استوفى المذاهب في ذلك، وبين الحق فيها، وأن المراد من الآل أتباعه الذين آمنوا به.
Güneş'e, Ay'a ve yıldızlara dua eder, onlar için oruç tutar, onlara kurban keser ve onlara yaklaşmak için ibadetler yapar[1]. Sonra der ki: "Bu şirk değildir. Şirk, ancak onların beni idare ettiklerine inandığım zaman olur. Eğer onları bir sebep ve vasıta olarak kabul edersem müşrik olmam. Hâlbuki İslâm dininden zarûrî olarak bilinmektedir ki bu (tutum) şirktir." Sözü burada sona erdi.
Allah Teâlâ'nın şu kavli: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالأِنْسَ إِلَاّ لِيَعْبُدُونِ}[2]
Müellifin sözü: "Allah Teâlâ'nın {وَمَا خَلَقْتُ...} kavli" kelimesi, cer ile "tevhid"e atfedilmiştir; ref' ile mübteda olarak da okunabilir.
Şeyhülislâm (İbn Teymiyye) şöyle buyurmuştur: "İbadet, Allah'a, O'nun peygamberlerinin diliyle emrettiklerine itaat etmektir."
Yine şöyle buyurmuştur: "İbadet, Allah'ın sevdiği ve razı olduğu bütün söz ve fiilleri, zâhir ve bâtın olarak kapsayan bir isimdir."
İbn Kayyim şöyle buyurmuştur: "İbadet on beş kural üzerine döner. Kim bunları tamamlarsa, ubûdiyyet mertebelerini tamamlamış olur."
Bunun izahı şudur: İbadet kalp, dil ve organlara ayrılır. Ubûdiyyetin ahkâmı beştir: vâcip, müstehap, haram, mekruh ve mübâh. Bunların her biri kalp, dil ve organlar için söz konusudur.
Kurtubî şöyle buyurmuştur: "İbadetin aslı tezellül ve huşûdur. Şer'î vazifelere 'ibadet' denilmesinin sebebi, mükelleflerin bunları Allah Teâlâ'ya boyun eğerek ve tezellül göstererek yapmalarıdır."
Âyetin mânâsı: Allah Teâlâ, cinleri ve insanları ancak kendisine ibadet etmeleri için yarattığını haber vermiştir. İşte bu, onları yaratmasındaki hikmettir.
Ben derim ki: Bu, şer'î ve dinî hikmettir.
İmâdüddîn İbn Kesîr şöyle buyurmuştur: "O'na ibadet, emredileni yapmak ve yasaklananı terk etmek sûretiyle O'na itaattir. İşte bu, İslâm dininin hakikatidir. Zira İslâm'ın mânâsı, Allah Teâlâ'ya teslim olmak olup bu da nihâî derecede itaat ve tezellülü içerir." Sözü burada sona erdi.
Yine İbn Kesîr bu âyetin tefsirinde şöyle buyurmuştur: "Âyetin mânâsı şudur: Allah, mahlûkatı yalnızca kendisine ibadet etmeleri, hiçbir ortağı olmaksızın O'na kulluk etmeleri için yaratmıştır. Kim O'na itaat ederse, O da ona en mükemmel mükâfatı verir; kim O'na isyan ederse, onu en şiddetli azap ile cezalandırır. Ve (Allah) onun başka olduğunu haber vermiştir[1] – yani ona kurban keser, yemekler hazırlar, tıpkı hacının Beytullah için menâsik yaptığı gibi."
[1] Yani güneş, ay ve yıldızlara kurban keser, yemekler hazırlar, tıpkı hacının Allah'ın evi için yaptığı menâsik gibi.
[2] Zâriyât Sûresi, 56. âyet.
للشمس والقمر والكواكب ويدعوها، ويصوم وينسك لها ويتقرأ إليها١. ثم يقول: إن هذا ليس بشرك، إنما الشرك إذا اعتقدت أنها المدبرة لي، فإذا جعلتها سببا وواسطة لم أكن مشركا، ومن المعلوم بالاضطرار من دين الإسلام أن هذا شرك"". انتهى كلامه.وقول الله تعالى: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالأِنْسَ إِلَاّ لِيَعْبُدُونِ} ٢قوله: " وقول الله تعالى: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالأِنْسَ إِلَاّ لِيَعْبُدُونِ} " بالجر عطف على التوحيد؛ ويجوز الرفع على الابتداء.قال شيخ الإسلام: " العبادة هي طاعة الله بامتثال ما أمر الله به على ألسنة الرسل".وقال أيضا: " العبادة اسم جامع لكل ما يحبه الله ويرضاه من الأقوال والأعمال الظاهرة والباطنة".قال ابن القيم: " ومدارها على خمس عشرة قاعدة، من كملها كمل مراتب العبودية".وبيان ذلك: أن العبادة منقسمة على القلب واللسان والجوارح. والأحكام التي للعبودية خمسة: واجب ومستحب وحرام ومكروه ومباح. وهن لكل واحد من القلب واللسان والجوارح.وقال القرطبي: " أصل العبادة التذلل والخضوع، وسميت وظائف الشرع على المكلفين عبادات؛ لأنهم يلتزمونها ويفعلونها خاضعين متذللين لله تعالى"".ومعنى الآية: أن الله تعالى أخبر أنه ما خلق الجن والإنس إلا لعبادته، فهذا هو الحكمة في خلقهم.قلت: وهي الحكمة الشرعية الدينية.قال العماد ابن كثير: " وعبادته هي طاعته بفعل المأمور وترك المحظور. وذلك هو حقيقة دين الإسلام؛ لأن معنى الإسلام: الاستسلام لله تعالى، المتضمن غاية الانقياد والذل والخضوع". انتهى.وقال أيضا في تفسير هذه الآية: ومعنى الآية أن الله خلق الخلق ليعبدوه وحده لا شريك له. فمن أطاعه جازاه أتم الجزاء، ومن عصاه عذبه أشد العذاب، وأخبر أنه غير١ أي يذبح لها الذبائح، ويصنع الأطعمة، كما يفعل الحاج لبيت الله من المناسك.٢ سورة الذاريات آية: ٥٦.
Allah, kullarına muhtaç değildir; bilakis onlar bütün hallerinde fakirdirler, O ise onların yaratıcısı ve rızık vericisidir. Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) âyet hakkında şöyle demiştir: "Ancak onlara bana ibadet etmelerini emredeyim ve onları ibadetime çağırayım diye (yarattım)." Mücâhid ise şöyle demiştir: "Ancak onlara emredeyim ve onları nehyedeyim diye." Zeccâc ve Şeyhülislâm [İbn Teymiyye] bu görüşü tercih etmiştir. O şöyle demiştir: Bunu destekleyen, Allah'ın şu kavlidir: {İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?}[1] İmam Şâfiî şöyle demiştir: "Ne emredilir ne de nehyedilir." Kur'an'ın birçok yerinde şöyle buyrulmuştur: {Rabbinize ibadet ediniz}, {Rabbinizden sakınınız}. İşte Allah, onları kendileri için yaratıldıkları şeyle emretmiş ve bu sebeple peygamberler göndermiştir. Bu mana, âyetten kastedilen manadır ve müslümanların cumhuru bu şekilde anlar ve âyeti buna delil getirirler. [İbn Teymiyye] şöyle dedi: Bu âyet, Allah teâlânın şu kavline benzemektedir: {Biz, hiçbir peygamberi, ancak Allah'ın izniyle itaat edilmek üzere göndermedik}[2]. Sonra kendisine itaat edildiği gibi isyan da edilebilir. Aynı şekilde Allah, onları ancak kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır; sonra ibadet ederler veya etmezler. O (sübhânehû) birincisini yaptığını söylememiştir; yani onları yaratması, hepsine ikinciyi (kulluğu) yaptırmak içindir; aksine, birincisini (yaratmayı) yapmıştır ki onlar ikinciyi (ibadeti) bizzat yapsınlar, böylece onlar fiilin faili olsunlar. Bu sayede O'nun fiili sayesinde onların saadeti hâsıl olur ve O'nun sevdiği ve razı olduğu şey onlardan ve onlar için gerçekleşir. Sözü burada biter. Bu manayı teyit eden, tevâtür derecesine ulaşan hadislerdir. Bunlardan biri, Müslim'in Sahîh'inde Enes b. Mâlik (r.a.)'den rivayet ettiği hadistir: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allah teâlâ, cehennem ehlinin azabı en hafif olanına şöyle der: Dünya ve içindekiler ile bir misli daha senin olsaydı, kendini onlarla kurtarır mıydın? Der ki: Evet. Allah buyurur: Ben senden bundan daha hafifini istemiştim; sen Âdem'in sulbünde iken şirk koşmamanı (ve seni cehenneme sokmamamı) -zannederim (râvî) dedi ki: ve seni cehenneme sokmamak- fakat sen şirkte ısrar ettin."[3] İşte bu müşrik, Allah'ın kendisinden irade buyurduğu tevhid ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmama emrine muhalefet etmiştir. Allah'ın murâdına muhalefet ederek O'na başkasını ortak koşmuştur. İşte bu, daha önce geçtiği üzere şer'î dinî iradedir. Şer'î dinî irade ile kevnî kaderî irade arasında mutlak umum ve husus vardır: İhlâslı ve itaatkâr kişide her ikisi birleşir; âsî kişide ise yalnızca kevnî kaderî irade bulunur. Bunu anla ki, kelâm ehli ve onlara tâbi olanların cehaletlerinden kurtulasın. Yine O'nun şu kavli: {Andolsun ki biz, her ümmete: 'Allah'a ibadet edin ve tâğuttan sakının' diye bir peygamber gönderdik}[4].
[1] Kıyamet Suresi, 75:36.
[2] Nisâ Suresi, 4:64.
[3] Rivâyet: İmam Ahmed b. Hanbel ve Buhârî.
[4] Nahl Suresi, 16:36.
محتاج إليهم، بل هم الفقراء في جميع أحوالهم وهو خالقهم ورازقهم. وقال علي ابن أبي طالب رضي الله عنه في الآية: " إلا لآمرهم أن يعبدوني وأدعوهم إلى عبادتي"?. وقال مجاهد: "إلا لآمرهم وأنهاهم" اختاره الزجاج وشيخ الإسلام. قال:ويدل على هذا قوله: {أَيَحْسَبُ الأِنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدىً} ١. قال الشافعي: "لا يؤمر ولا ينهى". وقال في القرآن في غير موضع: {اعْبُدُوا رَبَّكُمُ} {اتَّقُوا رَبَّكُمُ} ، فقد أمرهم بما خلقوا له وأرسل الرسل بذلك. وهذا المعنى هو الذي قصد بالآية قطعا، وهو الذي يفهمه جماهير المسلمين ويحتجون بالآية عليه.قال: وهذه الآية تشبه قوله تعالى: {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلا لِيُطَاعَ بِإِذْنِ} ٢. ثم قد يطاع وقد يعصى. وكذلك ما خلقهم إلا لعبادته، ثم قد يعبدون وقد لا يعبدون، وهو سبحانه لم يقل: إنه فعل الأول: وهو خلقهم ليفعل بهم كلهم. الثاني: وهو عبادته، ولكن ذكر أنه فعل الأول ليفعلوا هم الثاني، فيكونوا هم الفاعلين له، فيحصل لهم بفعله سعادتهم ويحصل ما يحبه ويرضاه منه ولهم. انتهى. ويشهد لهذا المعنى: ما تواترت به الأحاديث.فمنها: ما أخرجه مسلم في صحيحه عن أنس بن مالك رضي الله عنه عن النبي صلي الله عليه وسلم قال:" يقول الله تعالى لأهون أهل النار عذابا: لو كانت لك الدنيا وما فيها ومثلها معها أكنت مفتديا بها؟ فيقول: نعم. فيقول: قد أردت منك أهون من هذا وأنت في صلب آدم، أن لا تشرك - أحسبه قال: ولا أدخلك النار - فأبيت إلا الشرك " ٣ فهذا المشرك قد خالف ما أراده الله تعالى منه: من توحيده وأن لا يشرك به شيئا، فخالف ما أراده الله منه فأشرك به غيره. وهذه هي الإرادة الشرعية الدينية كما تقدم.فبين الإرادة الشرعية الدينية والإرادة الكونية القدرية عموم وخصوص مطلق، يجتمعان في حق المخلص المطيع، وتنفرد الإرادة الكونية القدرية في حق العاصي. فافهم ذلك تنج من جهالات أرباب الكلام وتابعيهم.وقوله: {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولاً أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} ٤. قال: وقوله: " {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولاً أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} "١ سورة القيامة آية: ٣٦.٢ سورة النساء آية: ٦٤.٣ رواه الإمام أحمد والبخاري.٤ سورة النحل آية: ٣٦.
Tâğût (vezni itibarıyla aşırılığı bildiren fâ‘ûl mübalağa sigasıdır): tuğyân kökünden türetilmiş olup, hak ve adalet sınırını aşarak azgınlaşmayı ifade eder. Ömer b. Hattâb (r.a.) şöyle demiştir: "Tâğût, şeytandır."[1] Câbir (r.a.) de şöyle demiştir: "Tâğût, üzerlerine şeytanların indiği kâhinlerdir." Bu iki rivayeti İbn Ebî Hâtim nakletmiştir. Mâlik (r.a.) ise: "Tâğût, Allah'tan başka kendisine ibadet edilen her şeydir." demiştir. Ben derim ki: Zikredilenler onun bazı fertleridir. Allâme İbn Kayyim el-Cevziyye onu kapsamlı bir şekilde şöyle tarif etmiştir: "Tâğût, kulun haddi aşmasına vesile olan her şeydir; ister kendisine ibadet edilen, ister tâbi olunan, isterse itaat edilen bir varlık olsun. Her topluluğun tâğûtu; Allah ve Resûlü’nün hükmü haricinde kendisinden hukuki/idari bağlayıcılık talep ettikleri; Allah'ı bırakıp kendisine ibadet ettikleri; Allah'tan gelen bir basiret üzere olmaksızın kendisine uydukları; yahut Allah'a itaat olduğunu bilmedikleri konularda kendisine itaat ettikleri kimsedir. İşte âlemin tâğûtları bunlardır. Eğer sen bunlar üzerinde ve insanların onlarla olan halleri üzerinde düşünecek olursan, çoğunun Allah Teâlâ'ya ibadet etmekten yüz çevirip tâğûta ibadete; Resûlullah (s.a.v.)'e itaatten yüz çevirip tâğûta itaat ve tâbi olmaya yöneldiklerini görürsün."
Âyetin mânasına gelince: Yüce Allah, her insan topluluğuna şu sözü içeren bir peygamber gönderdiğini haber vermektedir: "Allah'a kulluk edin ve tâğûttan kaçının." (Nahl 16/36) Yani: Yalnızca Allah'a ibadet edin ve O'nun dışındakilere ibadet etmeyi bırakın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kim tâğûtu tanımayıp (reddedip) Allah'a iman ederse, muhakkak ki kopmayan sağlam bir kulpa (urvetü'l-vüskâ) yapışmıştır." (Bakara 2/256) İşte "Lâ ilâhe illallah" budur; zira o, urvetü'l-vüskâdır.
İmâdüddîn İbn Kesir bu âyet hakkında şöyle demiştir: "Onların tamamı -yani peygamberler- Allah'a ibadete çağırır ve O'ndan başkasına ibadeti yasaklardı. Yüce Allah, Âdemoğulları arasında, kendilerine gönderilen ilk peygamber olan Nûh kavminde şirk zuhur ettiğinden beri, insanlara bu amaçla peygamberler göndermeye devam etti; ta ki onları, çağrısı doğuya ve batıya cinleri ve insanları kuşatan Muhammed (s.a.v.) ile sona erdirdi. Hepsi de Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibidir: "Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona: 'Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana kulluk edin' diye vahyetmiş olmayalım." (Enbiyâ 21/25) Yüce Allah bu mübarek âyette de şöyle buyurmuştur: "Andolsun ki biz her ümmete bir peygamber gönderdik: 'Allah'a kulluk edin ve tâğûttan kaçının.' diye." (Nahl 16/36)
[1] İbn Kesir, Hâris b. Kâid el-Absî'nin Ömer'den rivayet ettiği şu sözü nakletmiştir: "Cibt sihirdir, tâğût ise şeytandır; cesaret ve korkaklık erkeklerde yaratılıştan gelen hasletlerdir." devamında Hâfız şöyle demiştir: "Onun tâğût hakkında 'şeytandır' sözünün mânası oldukça kuvvetlidir; zira bu, câhiliye ehlinin üzerinde bulunduğu putlara tapma, onlara başvurarak hüküm verme ve onlardan yardım dileme gibi her türlü kötülüğü kapsar." Aynı rivayet İbn Cerîr tarafından da nakledilmiştir.
[2] Bakara Sûresi, 256. âyet.
[3] Enbiyâ Sûresi, 25. âyet.
الطاغوت: مشتق من الطغيان، وهو مجاوزة الحد. قال عمر بن الخطاب رضي الله عنه: "الطاغوت الشيطان"١. وقال جابر رضي الله عنه: "الطاغوت كهان كانت تنزل عليهم الشياطين" رواهما ابن أبي حاتم. وقال مالك: "الطاغوت كل ما عبد من دون الله".قلت: وذلك المذكور بعض أفراده، وقد حده العلامة ابن القيم حدا جامعا فقال: الطاغوت كل ما تجاوز به العبد حده: من معبود أو متبوع أو مطاع. فطاغوت كل قوم: من يتحاكمون إليه غير الله ورسوله، أو يعبدونه من دون الله، أو يتبعونه على غير بصيرة من الله، أو يطيعونه فيما لا يعلمون أنه طاعة لله. فهذه طواغيت العال، م إذا تأملتها وتأملت أحوال الناس معها، رأيت أكثرهم أعرض عن عبادة الله تعالى إلى عبادة الطاغوت، وعن طاعة رسول الله صلي الله عليه وسلم إلى طاعة الطاغوت ومتابعته.وأما معنى الآية: فأخبر تعالى أنه بعث في كل طائفة من الناس رسولا بهذه لكلمة: {أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} أي أعبدوا الله وحده واتركوا عبادة ما سواه، كما قال تعالى: {فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لا انْفِصَامَ لَهَا} ٢. وهذا معنى "لا إله إلا الله" فإنها هي العروة الوثقى.قال العماد ابن كثير في هذه الآية: "" كلهم - أي الرسل - يدعو إلى عبادة الله وينهى عن عبادة ما سواه، فلم يزل سبحانه يرسل إلى الناس الرسل بذلك منذ حدث الشرك في بني آدم في قوم نوح الذين أرسل إليهم، وكان أول رسول بعثه الله تعالى إلى أهل الأرض إلى أن ختمهم بمحمد صلي الله عليه وسلم، الذي طبقت دعوته الإنس والجن في المشارق والمغارب، وكلهم كما قال الله تعالى: {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَاّ نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلَاّ أَنَا فَاعْبُدُونِ} ٣، وقال تعالى في هذه الآية الكريمة: {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولاً أَنِ١ ذكره ابن كثير عن حسان بن قائد العبيسي عن عمر قال: "إن الجبت السحر، والطاغوت الشيطان، وإن الشجاعة والجبن تكون غرائز في الرجال" إلخ. ثم قال الحافظ: ومعنى قوله في الطاغوت "أنه الشيطان" قوي جدا، فإنه يشمل كل شر كان عليه أهل الجاهلية من عبادة الأوثان، والتحاكم إليها، والاستنصار بها. وكذلك رواه ابن جرير.٢ سورة البقرة آية: ٢٥٦.٣ سورة الأنبياء آية: ٢٥.
{Allah'a ibadet edin ve tağuttan kaçının.}¹ Şu hâlde bundan sonra müşriklerden herhangi birinin: {Allah dileseydi, O'nun dışında hiçbir şeye ibadet etmezdik}² demesi nasıl caiz olabilir? Zira Allah teâlânın şer‘î meşîeti [emir ve rıza bakımından] onlara yönelik olarak söz konusu değildir; çünkü O, resûllerinin diliyle onları bundan nehyetmiştir. Kevnî meşîetine [yaratma ve takdir bakımından iradesine] gelince –ki bu, onları kaderî olarak buna imkân vermesidir– bu onlar için bir delil teşkil etmez. Zira O teâlâ, ateşi ve onun ehlini şeytanlar ve kâfirler olarak yaratmıştır. O, kulları için küfre razı olmaz ve bu hususta O'nun mutlak delili ve katedici hikmeti vardır. Dahası, O teâlâ, resûllerin uyarısının ardından dünyada onları ceza ile kınadığını haber vermiştir. İşte bu sebeple şöyle buyurmuştur: {Kimine Allah hidayet verdi, kimine de sapıklık hak oldu} buyrulmuştur. [İbn Kesîr] sözünü burada bitirmiştir. Ben derim ki: Bu âyet, kendisinden önceki âyetin tefsiridir. O da şu âyettir: {Kimine Allah hidayet verdi, kimine de sapıklık hak oldu.} İşte buna dikkat et. Bu âyet, resûllerin gönderilmesindeki hikmetin; ümmetlerini yalnızca Allah'a ibadete davet etmek ve O'nun dışındakilere ibadeti nehyetmek olduğuna delalet etmektedir. Ve bu, şeriatları farklılık arz etse de nebîlerin ve resûllerin dinidir. Nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: {Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik.}³ Yine bu âyet, imanda kalbin ve azaların amelinin zorunlu olduğuna delalet etmektedir.
(İbn Kesîr) şöyle demiştir: Allah teâlânın {Rabbin, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi ve ana babaya iyilik etmenizi hükmetti [kadâ]}⁴ âyeti hakkında Mücâhid: "'Kadâ', 'vasiyet etti' yani 'emretti' anlamındadır" demiştir. Übeyy b. Kâ‘b, İbn Mes‘ûd ve diğerleri de bu şekilde okumuştur. İbn Cerîr ise İbn Abbâs'tan şu rivayeti nakletmiştir: "'Ve kadâ rabbuke' yani 'emretti' demektir."
Allah teâlânın {Kendisinden başkasına ibadet etmemeniz} ifadesinin mânası, O'nu birleyerek O'ndan gayrısına ibadet etmemenizdir. İşte bu, "lâ ilâhe illallah"ın anlamıdır.
İbn Kayyim el-Cevziyye –Allah teâlâ kendisine rahmet etsin– şöyle demiştir: "Salt nefy [olumsuzlama] tevhid değildir. Aynı şekilde nefy olmaksızın sadece ispat da tevhid değildir. Tevhid ancak nefy ve ispatı [olumsuzlama ve olumlamayı] birlikte ihtiva etmekle gerçekleşir." İşte tevhidin hakikati budur.
{Ve ana babaya iyilik etmenizi} ifadesine gelince; yani O, yalnızca kendisine hiçbir ortağı olmaksızın ibadet etmeyi hükmettiği gibi, ana babaya iyilik etmenizi de hükmetmiştir. Nitekim Allah teâlâ diğer âyette şöyle buyurmuştur: {Onlardan biri veya her ikisi, senin yanında ihtiyarlığa erişirse, onlara 'öf!' bile deme, onları azarlama ve onlara güzel söz söyle. Merhametle tevazu kanadını onlara indir ve de ki: 'Rabbim! Onlar beni küçükken terbiye ettikleri gibi, sen de onlara merhamet eyle'}⁵. {Bana ve anne babana şükret; dönüş ancak banadır}⁶.
¹ Nahl Sûresi, 36
² Nahl Sûresi, 35
³ Mâide Sûresi, 48
⁴ İsrâ Sûresi, 23
⁵ İsrâ Sûresi, 23-24
⁶ Lokmân Sûresi, 14
اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} ١ فكيف يسوغ لأحد من المشركين بعد هذا أن يقول: {لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ} ٢ فمشيئة الله تعالى الشرعية عنهم منفية؛ لأنه نهاهم عن ذلك على ألسن رسله، وأما مشيئته الكونية - وهي تمكينهم من ذلك قدرا - فلا حجة لهم فيها؛ لأنه تعالى خلق النار وأهلها من الشياطين والكفرة، وهو لا يرضى لعباده الكفر، وله في ذلك الحجة البالغة والحكمة القاطعة، ثم إنه تعالى قد أخبر أنه أنكر عليهم بالعقوبة في الدنيا بعد إنذار الرسل، فلهذا قال: {فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ} انتهى.قلت: وهذه الآية تفسير الآية التي قبلها. وذلك قوله: {فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ} فتدبر.ودلت هذه الآية على أن الحكمة في إرسال الرسل، دعوتهم أممهم إلى عبادة الله وحده، والنهي عن عبادة ما سواه، وأن هذا هو دين الأنبياء والمرسلين وإن اختلفت شريعتهم. كما قال تعالى: {لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجاً} ٣، وأنه لا بد في الإيمان من عمل القلب والجوارح.قال: قوله تعالى: {وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلا إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً} ٤ قال مجاهد: "قضى" يعني وصى. وكذا قرأ أبي بن كعب وابن مسعود وغيرهم. ولابن جرير عن ابن عباس: "وقضى ربك، يعني أمر".وقوله تعالى: {أَلا تَعْبُدُوا إِلا إِيَّاهُ} المعنى، أن تعبدوه وحده دون ما سواه، وهذا معنى "لا إله إلا الله".قال ابن القيم -رحمه الله تعالى-: والنفي المحض ليس توحيدا، وكذلك الإثبات بدون النفي، فلا يكون التوحيد إلا متضمنا للنفي والإثبات. وهذا هو حقيقة التوحيد.وقوله: " {وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً} " أي وقضى أن تحسنوا بالوالدين إحسانا، كما قضى، بعبادته وحده لا شريك له. كما قال تعالى في الآية الأخرى {إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلاهُمَا فَلا تَقُلْ لَهُمَا أُفٍّ وَلا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَرِيماً َاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيراً} ٥.{أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ} ٦.١ سورة النحل آية: ٣٦.٢ سورة النحل آية: ٣٥.٣ سورة المائدة آية: ٤٨.٤ سورة الإسراء آية: ٢٣.٥ سورة الإسراء آية: ٢٣-٢٤.٦ سورة لقمان آية: ١٤.
Allah'ın şu kavli: "{Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlılık çağına erişirse, sakın onlara 'öf' bile deme, onları azarlama}" yani onlara kötü bir söz işittirme; hatta kötü sözün en alt mertebesi olan 'öf' demeyi bile yasaklamıştır. "{Ve onları azarlama}" yani senin tarafından onlara karşı çirkin bir fiil sadır olmasın. Nitekim Atâ b. Ebî Rebâh şöyle demiştir: "Ellerini onlara karşı silkeleme (yani onları itip kakma)." Allah, çirkin fiil ve çirkin sözden nehyettiği gibi, güzel fiil ve güzel sözü de emrederek şöyle buyurmuştur: "{Onlara güzel söz söyleyin}" yani edep ve tâzim ile yumuşak, hoş söz söyleyin. Yine buyuruyor: "{Onlara merhametten dolayı tevazu kanadını indir}" yani onlara karşı mütevazı ol. "{Ve de ki: Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse, sen de onlara öyle merhamet et}" yani yaşlılıklarında ve vefatları anında onlara merhamet et. Anne-babaya iyilik hakkında pek çok hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan biri de, Enes ve başkalarından gelen şu hadistir: "Resûlullah (s.a.v.) minbere çıkınca şöyle buyurdu: 'Âmîn, âmîn, âmîn.' Sahabe: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Neye âmîn dediniz?' dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: 'Bana Cebrail geldi ve dedi ki: Ey Muhammed! Yanında anıldığı halde sana salavat getirmeyen kişinin burnu yerde sürtülsün; de âmîn, ben de âmîn dedim. Sonra dedi ki: Ramazan ayına girip de çıktığı halde bağışlanmayan kişinin burnu yerde sürtülsün; de âmîn, ben de âmîn dedim. Sonra dedi ki: Anne ve babasına veya ikisinden birine yetişip de onlar vesilesiyle cennete giremeyen kişinin burnu yerde sürtülsün; de âmîn, ben de âmîn dedim'"(1). İmam Ahmed de...
وقوله: " {إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلاهُمَا فَلا تَقُلْ لَهُمَا أُفٍّ وَلا تَنْهَرْهُمَا} " أي لا تسمعهما قولا سيئا، حتى ولا التأفيف الذي هو أدنى مراتب القول السيء {وَلا تَنْهَرْهُمَا} أي لا يصدر منك إليهما فعل قبيح، كما قال عطاء ابن أبي رباح: " لا تنفض يديك عليهما".ولما نهاه عن الفعل القبيح والقول القبيح أمره بالفعل الحسن والقول الحسن فقال: {وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَرِيماً} أي لينا طيبا بأدب وتوقير. وقوله: {اخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ} أي تواضع لهما {وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا} أي في كبرهما وعند وفاتهما {كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيراً} .وقد ورد في بر الوالدين أحاديث كثيرة، منها:الحديث المروي من طرق عن أنس وغيره " أن رسول الله صلي الله عليه وسلم لما صعد المنبر قال: آمين، آمين، آمين. فقالوا: يا رسول الله على ما أمنت؟ قال: أتاني جبريل فقال: يا محمد، رغم أنف امرئ ذكرت عنده فلم يصل عليك قل: آمين، فقلت: آمين. ثم قال: رغم أنف امرئ دخل عليه شهر رمضان ثم خرج ولم يغفر له، قل: آمين، فقلت: آمين. ثم قال: رغم أنف امرئ أدرك أبويه أو أحدهما فلم يدخلاه الجنة، قل: آمين، فقلت آمين " ١. وروى الإمام١ أخرجه عن أنس: ابن أبي شيبة والبزار في مسنديهما من طريق سلمة بن وردان عنه، وسلمة ضعيف. ورواه الحاكم في المستدرك وقال: صحيح الإسناد، وابن حبان في ثقاته وصحيحه، والطبراني في الكبير، والبخاري في بر الوالدين، والبيهقي في شعب الإيمان، والضياء المقدسي في المختارة، كلهم عن كعب بن عجرة، ورجاله ثقات. وأخرجه ابن حبان في الصحيح والثقات والطبراني ورجاله ثقات عن مالك بن الحويرث، ورواه البخاري في الأدب المفرد والطبراني في تهذيبه والدارقطني في الأفراد. وأشار إليه الترمذي وأخرجه النسائي وابن السني في اليوم والليلة، والضياء المقدسي في المختارة، كلهم عن جابر بن عبد الله. وأخرجه البزار والطبراني عن عمار بن ياسر. وأخرجه البزار عن ابن مسعود. وأخرجه الطبراني عن ابن عباس وأبي ذر. وأخرجه ابن خزيمة وابن حبان في صحيحيهما عن أبي هريرة وهو عند البيهقي في الدعوات مختصرا. وعند الترمذي وأحمد وقال الترمذي: حسن غريب. وأخرجه الدارقطني في الأفراد، والبزار في مسنده، والطبراني في الكبير عن جابر بن سمرة، وأخرجه البزار والطبراني وابن أبي عاصم عن عبد الله بن الحرث بن جزء الزبيدي.
Ahmed, Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayetle Nebî (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu nakleder: "Burnu sürtülsün, sonra burnu sürtülsün, sonra burnu sürtülsün o kimsenin ki, anne babasına veya her ikisine de yetiştiği halde cennete girememiştir."1 İmâdüddîn İbn Kesîr der ki: Bu vecihten sahih olan diğer rivayet ise Ebû Bekre (r.a.)'den gelmektedir. Ebû Bekre dedi ki: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Size en büyük büyük günahları haber vereyim mi?" Biz: "Evet, ey Allah'ın Resûlü" dedik. Buyurdu ki: "Allah'a ortak koşmak ve ebeveyne asi olmak." Resûlullah (s.a.v.) yaslanmış vaziyetteydi, sonra doğrulup oturdu ve şöyle buyurdu: "İyi dinleyin, yalan söz ve yalan şehadet de (büyük günahlardandır)." Resûlullah (s.a.v.) bu sözü o kadar tekrarladı ki, biz: "Keşke sussa" dedik.2 Bunu Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Yine Abdullah b. Amr (r.anhümâ)'dan rivayetle Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Rabbin rızası, anne babanın rızasındadır; Rabbin gazabı da anne babanın gazabındadır."3 Bunu Tirmizî rivayet etmiş, İbn Hibbân ve Hâkim ise sahihlemiştir. Üseyd es-Sâidî (r.a.)'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Bir gün Nebî (s.a.v.)'in yanında oturuyorduk. Derken Benî Seleme'den bir adam geldi ve: 'Ey Allah'ın Resûlü! Annem babam öldükten sonra, onlara iyilik yapma (birr) namına yapabileceğim bir şey kaldı mı?' diye sordu. Resûlullah (s.a.v.): 'Evet; onlara dua etmek, onlar için istiğfarda bulunmak, vasiyetlerini yerine getirmek, sadece onlar vesilesiyle ulaşabileceğin akrabalık bağlarını sürdürmek ve onların dostlarına ikramda bulunmak' buyurdu."5 Bunu Ebû Dâvûd ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Bu manadaki hadisler oldukça fazladır. Allah Teâlâ'nın: "Allah'a kulluk edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın"6 (Nisâ, 4/36) kavli hakkında İmâdüddîn İbn Kesîr (rahimehullah) şöyle demiştir: [Dipnotta yapılan açıklamalar aynen aktarılacaktır.]
1 Müslim, Birr ve Sıla ve Âdâb, 2551; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, (2/346).
2 Buhârî, Edeb, 5976; Müslim, Îmân, 87; Tirmizî, Birr ve Sıla, 1901 ve Tefsîru'l-Kur'ân, 3019; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, (5/36, 5/38).
3 Buhârî, Kitâbu'l-Edeb, 5976, Bâbu Ukûkı'l-Vâlideyni mine'l-Kebâir; Müslim, Kitâbu'l-Îmân, 87 (143), Bâbu Beyâni'l-Kebâir ve Ekberihâ; Tirmizî, Birr ve Sıla, 1899; İbn Hibbân, (2026 - Mevârid); Hâkim, (4/151, 152) ve onu Müslim'in şartıyla sahihlemiş, Zehebî de buna katılmıştır. Elbânî, es-Silsiletü's-Sahîha'da (2/30): "İkisinin dediği gibidir" demiştir. Arnâût ise Şerhu's-Sünne tahricinde (12/13): "Senedi sahihtir" demiştir. Ancak doğru olan, hadisin isnadının zayıf olduğudur. Zira isnadında, meçhulü'l-hal olan Atâ el-Âmirî bulunmaktadır; Ebü'l-Hasan el-Kattân'ın et-Tehzîb'de (7/220) belirttiği gibi, ondan sadece oğlu Ya‘lâ rivayet etmiştir. Zehebî, el-Mîzân'da (3/78): "Oğlundan başkası tarafından tanınmaz" demiştir. et-Takrîb'de (2/23) ise "Makbûl" denmiştir. Müslim ondan rivayet etmemiş; fakat Buhârî el-Edeb'de, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî rivayet etmişlerdir.
4 Nisâ Sûresi, 36. ayet.
5 Ebû Dâvûd, Edeb, 5142; İbn Mâce, Edeb, 3664.
6 Kûretü'l-Uyûn'da şöyle denilmiştir: Bu ayet, kendileri için yaratılmış oldukları ibadeti de beyan etmektedir. Zira Allah Teâlâ, farz kıldığı ibadet emrini, haram kıldığı şirk nehyi ile birlikte zikretmiştir. Bu da ibadetteki şirktir. İşte bu ayet, şirkten kaçınmanın ibadetin sıhhatinin şartı olduğuna delalet eder; ibadet şirksiz asla sahih olmaz. Nitekim Allah Teâlâ: "Eğer şirk koşsalardı, yapmakta oldukları amelleri boşa giderdi" (En‘âm, 6/88) ve yine: "Andolsun ki sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: Eğer şirk koşarsan amelin mutlaka boşa gider ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnızca Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol" (Zümer, 39/65-66) buyurmuştur. Burada mef‘ûlün takdimi hasr ifade eder; yani "Hayır, yalnızca Allah'a kulluk et, O'ndan başkasına değil." Tıpkı Fâtiha Suresi'ndeki: "Yalnızca Sana kulluk eder ve yalnızca Senden yardım dileriz" (el-Fâtiha, 1/5) ayetinde olduğu gibi. Allah Teâlâ bu tevhidi şu ayetiyle de pekiştirmiştir: "De ki: Ben, dini yalnızca Allah'a has kılarak O'na kulluk etmekle emrolundum" (Zümer, 39/11). Din, emredileni yapmak ve nehyedilenden kaçınmak suretiyle ibadettir. Nitekim Allâme İbn Kayyim (rahimehullah) şöyle demiştir: Emir ve nehiy ki O'nun dinidir; cezası ise ikinci âhiret günündedir. Önceden de geçtiği üzere, bunun aslı ve temeli tevhîd-i ibâdettir. Önceki anlatılanları sakın ihmal etme.
أحمد من حديث أبي هريرة رضي الله عنه عن النبي صلي الله عليه وسلم: " رغم أنف، ثم رغم أنف، ثم رغم أنف رجل أدرك والديه، أحدهما أو كلاهما، لم يدخل الجنة " ١. قال العماد ابن كثير: صحيح من هذا الوجه عن أبي بكرة رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلي الله عليه وسلم: " ألا أنبئكم بأكبر الكبائر; قلنا: بلى يا رسول الله، قال: الإشراك بالله، وعقوق الوالدين. وكان متكئا فجلس فقال: ألا وقول الزور، ألا وشهادة الزور، فما زال يكررها حتى قلنا: ليته سكت " ٢ رواه البخاري ومسلم. وعن عبد الله بن عمرو رضي الله عنهما قال: قال رسول الله صلي الله عليه وسلم:" رضى الرب في رضى الوالدين، وسخطه في سخط الوالدين " ٣ رواه الترمذي وصححه ابن حبان والحاكم. عن أسيد الساعدي رضي الله عنه قال: " بينا نحن جلوس عند النبي صلي الله عليه وسلم إذ جاءه رجل من بني سلمة فقال: يا رسول الله، هل بقي من بر أبوي شيء أبرهما به بعد موتهما؟ فقال: نعم، الصلاة عليهما والاستغفار لهما، وإنفاذ عهدهما من بعدهما، وصلة الرحم التي لا توصل إلا بهما، وإكرام صديقهما " ٥ رواه أبو داود وابن ماجه. والأحاديث في هذا المعنى كثيرة جدا.وقوله: {اعْبُدُوا اللَّهَ وَلا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئاً} ٦?قال العماد ابن كثير رحمه الله١ مسلم: البر والصلة والآداب (٢٥٥١) ، وأحمد (٢/٣٤٦) .٢ البخاري: الأدب (٥٩٧٦) ، ومسلم: الإيمان (٨٧) ، والترمذي: البر والصلة (١٩٠١) وتفسير القرآن (٣٠١٩) ، وأحمد (٥/٣٦ ،٥/٣٨) .٣ البخاري: كتاب الأدب (٥٩٧٦) : باب عقوق الوالدين من الكبائر. ومسلم: كتاب الإيمان (٨٧) (١٤٣) : باب بيان الكبائر وأكبرها. الترمذي كتاب البر والصلة (١٨٩٩) : باب الفضل في رضا الوالدين وابن حبان (٢٠٢٦ - موارد) . والحاكم (٤/١٥١ ، ١٥٢) وصححه على شرط مسلم وأقره الذهبي قال الألباني في الصحيحة (٢/٣٠) : "وهو كما قالا". وقال الأرناؤوط في تخريج شرح السنة (١٢/١٣) : "وسنده صحيح" والحق أن الحديث إسناده ضعيف. فإن في إسناده عطاء العامري وهو مجهول الحال ما روى عنه غير ابنه يعلى كما قال أبو الحسن القطان كما في التهذيب (٧/٢٢٠) . وقال الذهبي في الميزان (٣/٧٨) : "لا يعرف إلا بابنه". وفي التقريب (٢/٢٣) : "مقبول". ولم يرو له مسلم بل روى له البخاري في الأدب وأبو داود والترمذي والنسائي.٤ سورة النساء آية: ٣٦.٥ أبو داود: الأدب (٥١٤٢) ، وابن ماجه: الأدب (٣٦٦٤) .٦ قال في قرة العيون: وهذه الآية تبين العبادة التي خلقوا لها أيضا. فإنه تعالى قرن الأمر بالعبادة التي فرضها بالنهي عن الشرك الذي حرمه، وهو الشرك في العبادة فدلت هذه الآية على أن اجتناب الشرك شرط في صحة العبادة فلا تصح بدونه أصلا كما قال تعالى: ٨٨: ٦ (ولو أشركوا لحبط عنهم ما كانوا يعملون) ، وقال تعالى: ٣٩: ٦٥ ، ٦٦ (ولقد أوحي إليك وإلى الذين من قبلك لئن أشركت ليحبطن عملك ولتكونن من الخاسرين بل الله فاعبد وكن من الشاكرين) فتقديم المعمول يفيد الحصر أي بل الله فاعبده وحده لا غيره، كما في فاتحة الكتاب: (إياك نعبد وإياك نستعين) ، وقرر تعالى هذا التوحيد بقوله: ١١: ٣٩ (قل إني أمرت أن أعبد الله مخلصا له الدين) ، والدين هو العبادة بفعل ما أمر به وترك ما نهى عنه، كما قال العلامة ابن القيم -رحمه الله تعالى-: والأمر والنهي الذي هو دينه وجزاؤه يوم المعاد الثاني وتقدم أن أصله وأساسه توحيد العبادة فلا تغفل عما تقدم.
Bu âyette: "Allah Teâlâ kullarına, yalnızca kendisine ibadet etmelerini, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamalarını emretmektedir. Zira O, her hâlükârda yaratıklarının üzerine lütuf ve ihsanda bulunan yaratıcı ve rızık verendir. Kullarının O'nu birlemeleri ve yarattıklarından hiçbir şeyi O'na ortak koşmamaları O'nun hakkıdır." (sözü) bitmektedir. Bu âyet, 'Âyetü'l-Hukûki'l-Aşere' (On Hak Âyeti) diye isimlendirilen âyettir. Bu kitabın bazı muteber nüshalarında bu âyet, En'âm Sûresi'nin âyetinden önce getirilmiştir. Ben de bu sebeple, İbn Mes'ud'un (r.a.) En'âm âyeti hakkında gelecek olan sözüne münasebet olması için bu âyeti öne aldım; ta ki onun zikri ondan sonra daha uygun olsun. Allah Teâlâ'nın şu kavli: {قُلْ تَعَالَوْا أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ أَلَّا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئاً وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً} 1 âyetler. 2.1 En'âm Sûresi âyet: 151. 2. Kurretyu'l-Uyûn'da: 'Bu ümmetin sonradan gelenlerinin çoğu, en büyük haram olan bu şirke düşmüştür; tıpkı Peygamber (s.a.v.)'in gönderilmesinden önceki cahiliye ehlinin düştüğü gibi. Kabirlere, türbelere, ağaçlara, taşlara, tâğutlara ve cinlere ibadet ettiler; tıpkı onların Lât, Uzzâ, Menât, Hübel ve diğer putlara ve heykellere ibadet ettikleri gibi. Bu şirki din edindiler ve tevhide davet edildiklerinde şiddetle kaçındılar, mabutlarına karşı öfkeleri alevlendi. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 39:45 (وإذا ذكر الله وحده اشمأزت قلوب الذين لا يؤمنون بالآخرة وإذا ذكر الذين من دونه إذا هم يستبشرون) ve şöyle buyurmuştur: 46:17 (وإذا ذكرت ربك في القرآن وحده ولوا على أدبارهم نفورا) ve şöyle buyurmuştur: 35:37,36 (أنهم كانوا إذا قيل لهم لا إله إلا الله يستكبرون ويقولون أئنا لتاركو آلهتنا لشاعر مجنون) 'Lâ ilâhe illallah'ın içine düştükleri şirki nefyettiğini ve tevhidin gereğini ortaya koyduğunu bildiler, fakat bunu inkâr ettiler. Böylece o müşrikler, 'Lâ ilâhe illallah' kelimesinin manasını bu ümmetin sonra gelenlerinin çoğundan, özellikle de bazı ahkâm ve kelâm ilmine vukufiyeti olan âlimlerinden daha iyi bilir hale geldiler. Onlar ibadet tevhidini bilmedikleri için ona aykırı olan şirke düştüler ve onu süslediler; isimler ve sıfatlar tevhidini bilmediler ve inkâr ettiler, böylece onu da nefyettiler ve bu konuda kitaplar tasnif ettiler; zira bunu hak zannettiler, oysa bâtıldır. İslam'ın gurbeti öyle şiddetlendi ki, maruf münker, münker maruf haline geldi. Küçük bu hal üzere büyüdü, büyük de bu hal üzere ihtiyarladı. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "بدأ الإسلام غريبا وسيعود غريبا كما بدأ" Yine (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: (افترقت اليهود على إحدى وسبعين فرقة، وافترقت النصارى على اثنتين وسبعين فرقة، وستفترق هذه الأمة على ثلاث وسبعين فرقة كلها في النار إلا واحدة. قالوا: ومن هي يا رسول الله؟ قال: من كان على مثل ما أنا عليه وأصحابي) Bu hadis, İmâd İbn Kesîr ve diğer hâfızların belirttiği gibi birden çok yoldan sahih olarak rivayet edilmiştir; Sünen'de ve diğer kaynaklarda bulunmaktadır. Muhammed b. Nasr bunu el-İ'tisâm kitabında rivayet etmiştir. Peygamber (s.a.v.)'in haber verdiği şey, üç asırdan sonra vuku bulmuştur. İşte bu sebeple, İslam dininin aslı olan tevhid konusunda cehalet yaygınlaştı. Zira dinin aslı, yalnızca Allah'a ibadet edilmesi ve ancak O'nun şeriat kıldığı şekilde ibadet edilmesidir. Bu terkedildi ve çoğunluğun ibadeti şirk ve bid'atlarla karışık hale geldi. Fakat Allah Teâlâ'ya hamd olsun ki, yeri, delilleriyle O'nun için kaim olan ve basiret üzere O'na davet eden kimselerden hâli bırakmamıştır; ta ki Allah'ın, peygamberlerine ve resullerine indirdiği hüccetleri ve beyyineleri boşa çıkmasın. Bunun için O'na hamd ve şükür olsun.
في هذه الآية: "" يأمر الله تعالى عباده بعبادته وحده لا شريك له فإنه الخالق الرازق المتفضل على خلقه في جميع الحالات، وهو المستحق منهم أن يوحدوه ولا يشركوا به شيئا من مخلوقاته"". انتهى.وهذه الآية هي التي تسمى آية الحقوق العشرة، وفي بعض النسخ المعتمدة من نسخ هذا الكتاب تقديم هذه الآية على آية الأنعام، ولهذا قدمتها لمناسبة كلام ابن مسعود الآتي لآية الأنعام، ليكون ذكره بعدها أنسب.وقوله تعالى: {قُلْ تَعَالَوْا أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ أَلَّا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئاً وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً} ١ الآيات٢.١ سورة الأنعام آية: ١٥١.٢ في قرة العيون: وقد وقع الأكثر من متأخري هذه الأمة في هذا الشرك الذي هو أعظم المحرمات، كما وقع فيه أهل الجاهلية قبل مبعث النبي صلى الله عليه وسلم، عبدوا القبور والمشاهد والأشجار والأحجار والطواغيت والجن، كما عبد أولئك اللات والعزى ومناة وهبل وغيرها من الأصنام والأوثان، واتخذوا هذا الشرك دينا، ونفروا إذا دعوا إلى التوحيد أشد نفرة، واشتد غضبهم لمعبوداتهم كما قال تعالى ٣٩: ٤٥ (وإذا ذكر الله وحده اشمأزت قلوب الذين لا يؤمنون بالآخرة وإذا ذكر الذين من دونه إذا هم يستبشرون) وقال تعالى: ٤٦: ١٧ (وإذا ذكرت ربك في القرآن وحده ولوا على أدبارهم نفورا) وقال: ٣٥: ٣٧ ، ٣٦ (أنهم كانوا إذا قيل لهم لا إله إلا الله يستكبرون ويقولون أئنا لتاركو آلهتنا لشاعر مجنون) علموا أن لا إله إلا الله تنفي الشرك الذي وقعوا فيه، وأنكروا التوحيد الذي دلت عليه. فصار أولئك المشركون أعلم بمعنى هذه الكلمة "لا إله إلا الله" من أكثر متأخري هذه الأمة، لا سيما أهل العلم منهم الذين لهم دراية في بعض الأحكام وعلم الكلام، فجهلوا توحيد العبادة فوقعوا في الشرك المنافي له وزينوه، وجهلوا توحيد الأسماء والصفات وأنكروه، فوقعوا في نفيه أيضا وصنفوا فيه الكتب؛ لاعتقادهم أن ذلك حق وهو باطل، وقد اشتدت غربة الإسلام حتى عاد المعروف منكرا والمنكر معروفا، فنشأ على هذا الصغير، وهرم عليه الكبير. وقد قال النبي صلى الله عليه وسلم: "بدأ الإسلام غريبا وسيعود غريبا كما بدأ" وقد قال صلى الله عليه وسلم: (افترقت اليهود على إحدى وسبعين فرقة، وافترقت النصارى على اثنتين وسبعين فرقة، وستفترق هذه الأمة على ثلاث وسبعين فرقة كلها في النار إلا واحدة. قالوا: ومن هي يا رسول الله؟ قال: من كان على مثل ما أنا عليه وأصحابي) وهذا الحديث قد صح من طرق كما ذكره العماد ابن كثير وغيره من الحفاظ، وهو في السنن وغيرها. ورواه محمد بن نصر في كتاب الاعتصام، وقد وقع ما أخبر به النبي صلى الله عليه وسلم بعد القرون الثلاثة. فلهذا عم الجهل بالتوحيد الذي هو أصل دين الإسلام; فإن أصله أن لا يعبد إلا الله وأن لا يعبد إلا بما شرع، وقد ترك هذا وصارت عبادة الأكثرين مشوبة بالشرك والبدع، ولكن الله تعالى وله الحمد لم يخل الأرض من قائم له بحججه، وداع إليه على بصيرة، لكيلا تبطل حجج الله وبيناته التي أنزلها على أنبيائه ورسله، فله الحمد والشكر على ذلك.