درء تعارض العقل والنقل (İbn Teymiyye)
Kısım: Akide
Kitap: درء تعارض العقل والنقل (Aklın ve Naklin Teâruzu Reddi)
Yazar: Takıyyüddîn Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Abdülhalîm b. Abdüsselâm b. Abdullah b. Ebî'l-Kāsım b. Muhammed İbn Teymiyye el-Harrânî el-Hanbelî ed-Dımaşkî (ö. 728 h.)
Tahkik: Dr. Muhammed Reşad Sâlim
Yayınevi: Suudi Arabistan Krallığı, İmam Muhammed b. Suud İslâm Üniversitesi
Baskı: İkinci Baskı, 1411 h. - 1991 m.
Cilt Sayısı: 10
[Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygundur]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
درء تعارض العقل والنقل (ابن تيمية)القسم: العقيدةالكتاب: درء تعارض العقل والنقلالمؤلف: تقي الدين أبو العباس أحمد بن عبد الحليم بن عبد السلام بن عبد الله بن أبي القاسم بن محمد ابن تيمية الحراني الحنبلي الدمشقي (ت ٧٢٨هـ)تحقيق: الدكتور محمد رشاد سالمالناشر: جامعة الإمام محمد بن سعود الإسلامية، المملكة العربية السعوديةالطبعة: الثانية، ١٤١١ هـ - ١٩٩١ معدد الأجزاء: ١٠[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Akıl ve Naklin Teâruzu - Cilt 1 - Müellif: Takiyyüddîn Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Abdülhalîm b. Abdüsselâm b. Abdillâh b. Ebî'l-Kâsım b. Muhammed İbn Teymiyye el-Harrânî el-Hanbelî ed-Dımaşkî (v. 728 h.). Tahkik: Prof. Dr. Muhammed Reşâd Sâlim. Neşreden: İmâm Muhammed b. Su‘ûd İslâm Üniversitesi, Su‘ûdî Arabistan. Baskı: İkinci Baskı, 1411 h. - 1991 m. Adet: 10 cilt. [Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygun olarak düzenlenmiştir.]
درء تعارض العقل والنقل - جـ ١ـ[درء تعارض العقل والنقل]ـالمؤلف: تقي الدين أبو العباس أحمد بن عبد الحليم بن عبد السلام بن عبد الله بن أبي القاسم بن محمد ابن تيمية الحراني الحنبلي الدمشقي (المتوفى: ٧٢٨هـ)تحقيق: الدكتور محمد رشاد سالمالناشر: جامعة الإمام محمد بن سعود الإسلامية، المملكة العربية السعوديةالطبعة: الثانية، ١٤١١ هـ - ١٩٩١ معدد الأجزاء: ١٠[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]
Bid‘atçılara Göre Te’lifin Küllî Kâidesi: Elhamdulillâh; O’na hamd eder, O’ndan yardım dileriz; O’ndan mağfiret diler ve O’na tevbe ederiz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse, onu saptıracak yoktur; kimi de saptırırsa, ona hidayet verecek yoktur. Ve şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir, O’nun hiçbir ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O’nun kulu ve elçisidir. Allah’ın salâtı ve selâmı onun ve âlinin üzerine olsun, sayısız selâm.
القانون الكلي للتوفيق عند المبتدعةالحمد لله، نحمده ونستعينه، ونستغفره ونتوب إليه، ونعوذ بالله من شرور أنفسنا، ومن سيئات أعمالنا، من يهد الله فلا مضل له، ومن يضلل فلا هادي له.وأشهد أن لا إله إلا الله، وحده لا شريك له، وأشهد أن محمداً عبده ورسوله، صلي الله عليه وعلى آله وسلم تسليماً كثيراً.
Şu sözü söyleyenin ifadesi: “Sem‘î ve aklî deliller, yahut sem‘ ve akıl, yahut nakil ve akıl, yahut naklî zâhirler ile aklî kat‘î deliller —yahut buna benzer ifadeler— tearuz ettiği zaman, ya aralarını cem‘ etmek gerekir; ki bu muhaldir, çünkü iki zıddı bir araya getirmektir. Ya her ikisi de reddedilir. Ya da sem‘ takdim edilir; ki bu da muhaldir, çünkü akıl, naklin aslıdır. Eğer biz nakli akla takdim edecek olursak, bu, naklin aslı olan akla karşı bir ta‘n olur. Bir şeyin aslına yönelik ta‘n, o şeyin kendisine de ta‘n sayılır. Dolayısıyla naklin akla üstün tutulması, hem naklin hem de aklın geçerliliğini iptal etmek (kadh) demektir. O halde aklın takdim edilmesi vâcib olur. Sonra nakil ya te’vil edilir ya da tefvîz edilir.” “İki zıt şeklinde tearuz ettikleri takdirde ise aralarını cem‘ imkânsız olur; ancak her ikisinin de ortadan kalkması imkânsız değildir.” İşte bu sözü Fahreddin er-Râzî ve ona tâbi olanlar, kitaplardan istidlâl edilen hususlarda küllî bir kâide olarak benimsemişlerdir.
قول القائل: إذا تعارضت الأدلة السمعية والعقلية، أو السمع والعقل، أو النقل والعقل، أو الظواهر النقلية والقواطع العقلية، أو نحو ذلك من العبارات، فإما أن يجمع بينهما، وهو محال، لأنه جمع بين النقيضين، وإما أن يردا جميعاً، وإما أن يقدم السمع، وهو محال، لأن العقل أصل النقل، فلو قدمناه عليه كان ذلك قدحاً في العقل الذي هو أصل النقل، والقدح في أصل الشيء قدح فيه، فكان تقديم النقل قدحاً في النقل والعقل جميعاً، فوجب تقديم العقل، ثم النقل إما أن يتأول، وإما أن يفوض.وأما إذا تعارضا تعارض الضدين امتنع الجمع بينهما، ولم يمتنع ارتفاعهما.وهذا الكلام قد جعله الرازي وأتباعه قانوناً كلياً فيما يستدل به من كتب
Allah teâlâ ve enbiyâsının kelâmı hakkındadır ve kendisiyle istidlâl edilemeyen şeyler hakkındadır. İşte bu sebeple onlar, peygamberler ve rasullerin Allah teâlânın sıfatları ve bildirdikleri diğer hususlar hakkında getirdikleri delilleri reddetmişlerdir. Bunlar (muhalifler) ise aklın bu delillere aykırı olduğunu zannetmişler; hatta bazıları buna, sem‘î delillerin yakîn ifade etmediği iddiasını da eklemişlerdir. Biz, sem‘î deliller hakkındaki bu sözlerini başka bir yerde genişçe ele aldık. Kendilerinin ortaya koydukları bu kanuna gelince, onlardan önce de bir grup bu yola başvurmuştur. Bunlardan biri de Ebû Hâmid [el-Gazzâlî]'dir. O bu yaklaşımı, kendisine sorulan ve soran kişi için kapalı kalan naslar hakkındaki sorulara cevap vermede bir kanun hâline getirmiştir. Nitekim Kâdî Ebû Bekr b. el-Arabî'nin kendisine sorduğu meseleler de bu kabildendir. Kâdî Ebû Bekr el-Arabî ise bu cevapların birçoğunda ona muhalefet etmiş ve şöyle derdi: "Hocamız Ebû Hâmid, felâsifenin batınlarına daldı, sonra onlardan çıkmak istedi ama buna güç yetiremedi." Yine Ebû Hâmid'den, kendisinin şöyle dediği nakledilir: "Ben hadis ilminde sermayesi kıt biriyim."
الله تعالى وكلام أنبيائه عليهم السلام، وما لا يستدل به، ولهذا ردوا الاستدلال بما جاءت به الأنبياء والمرسلون في صفات الله تعالى، وغير ذلك من الأمور التي أنبأوا بها، وظن هؤلاء أن العقل يعارضها، وقد يضم بعضهم إلى ذلك أن الأدلة السمعية لا تفيد اليقين، وقد بسطنا الكلام على قولهم هذا في الأدلة السمعية في غير هذا الموضع.وأما هذا القانون الذي وضعوه فقد سبقهم إليه طائفة، منهم أبو حامد، وجعله قانوناً في جواب المسائل التي سئل عنها في نصوص أشكلت على السائل، كالمسائل التي سأله عنها القاضي أبو بكر بن العربي، وخالفه القاضي أبو بكر العربي في كثير من تلك الأجوبة، وكان يقول: شيخنا أبو حامد دخل في بطون الفلاسفة، ثم أراد أن يخرج منهم فما قدر.وحكي هو عن أبي حامد نفيه أنه كان يقول: أنا مزجي البضاعة في الحديث.
Ebû Bekr b. el-Arabî, Ebü'l-Mââlî'nin ve ondan öncekilerin, Kâdî Ebû Bekr el-Bâkıllânî gibi âlimlerin yöntemine dayanarak başka bir kânun vaz'etmiştir. İşte bu kimselerin vaz'ettiği kânumun bir benzeri şeklinde her grup, nebîlere Allah'tan gelen hususlarda kendileri için bir kânun belirler. Böylece inanıp güvendikleri asıl/dayanak, akıllarının bildiğini zannettikleri şey olur; nebîlerin getirdiklerini de ona tâbi kılarlar. Bu kânuna uygun düşeni kabul eder, aykırı olanı ise izlemezler. Bu durum Hıristiyanların, îman akidesi hâline getirdikleri âmâneleri [amentoları] ile Tevrat ve İncil nasslarını ona havâle edişlerine benzemektedir. Ne var ki onlar bu âmaneyi, nebîlerin nasslarından anladıkları veya kendilerine nebîlerden ulaşan bilgiler üzerine bina etmiş; ancak ya anlamada ya da nakledene güvenmede hata etmişlerdir.
ووضع أبو بكر بن العربي هذا قانون آخر، مبنياً على طريقة أبي المعالي ومن قبله، كالقاضي أبي بكر الباقلاني.ومثل هذا القانون الذي وضعه هؤلاء يضع كل فريق لأنفسهم قانوناً فيما جاءت به الأنبياء عن الله، فيجعلون الأصل الذي يعتقدونه ويعتمدونه هو ما ظنوا أن عقولهم عرفته، ويجعلون ما جاءت به الأنبياء تبعاً له، فما وافق قانونهم قبلوه، وما خالفه لم يتبعوه.وهذا يشبه ما وضعته النصارى من أمانتهم التي جعلوها عقيدة إيمانهم، وردوا نصوص التوراة والإنجيل إليها، لكن تلك الأمانة اعتمدوا فيها على ما فهموه من نصوص الأنبياء أو ما بلغهم عنهم، وغلطوا في الفهم أو في تصديق الناقل،
Semi‘iyyâta (naklî delillere) dayanan diğer hata edenler gibi, onun hatası ya isnadda ya da metindedir. Bunlara gelince, onlar kendi akıllarıyla gördükleri şeyler üzerine kâideler koydular ve rey ile akıl konusunda hata ettiler. Hristiyanlar, peygamberleri ve resulleri tazim etme bakımından bunlardan daha yakındır. Fakat Hristiyanlara benzeyenler, nasslardan bozuk anlayışıyla yahut Resûlullah (s.a.v.) hakkındaki yalan rivayeti doğrulamak suretiyle bid‘at icat edenlerdir; tıpkı Hâricîler, Vâidiyye, Mürcie, İmâmiyye ve diğerleri gibi; bid‘atin hilâfına.
كسائر الغالطين ممن يحتج بالسمعيات، فإن غلطه إما في الإسناد وإما في المتن، وأما هؤلاء فوضعوا قوانينهم على ما رأوه بعقولهم، وقد غلطوا في الرأي والعقل.فالنصارى أقرب إلى تعظيم الأنبياء والرسل من هؤلاء، ولكن النصارى يشبههم من ابتدع بدعة بفهمه الفاسد من النصوص أو بتصديقه النقل الكاذب عن الرسول، كالخوارج والوعيدية والمرجئة والإمامية وغيرهم، بخلاف بدعة
Cehmiyye ve felâsifeye gelince, bu [görüşleri], onların peygamberlerin kelâmından ma‘rûf olana muhalif olduğunu ikrar ettikleri esaslar üzerine bina edilmiştir. Oysa onlar, kendilerinin bid‘at olarak icat ettikleri şeylerin, peygamberlerin kelâmından ma‘rûf olan olduğunu ve kendilerince sahih bulunduğunu zannederler. Bid‘at ehlinin peygamber metinleri karşısında iki yöntemi vardır. Birincisi —Tebdil Yöntemi— : Tebdil ehli iki kısımdır: Vehm ve Tahyîl ehli ile Tahrîf ve Te’vîl ehli. Vehm ve Tahyîl ehli (nassları felsefî/sembolik hayal ürünü sayan akım): Bunların peygamber metinleri karşısında iki yöntemi vardır: Tebdil yöntemi ve Tec-hîl yöntemi. Tebdil ehli ise iki kısımdır: Vehm ve Tahyîl ehli ile Tahrîf ve Te’vîl ehli. Vehm ve Tahyîl ehli, şöyle diyenlerdir: Peygamberler, Allah Teâlâ’dan, âhiret gününden, cennet ve cehennemden, hatta meleklerden bahsederken, hakikatte olan duruma mutabık olmayan şeyler haber vermişlerdir. Fakat onlar, [kendilerine] öyle bir durum ile muhatap kılmışlardır ki, [muhatap] bununla Allah’ın büyük bir cisim olduğunu vehm ve tahayyül etmekte; cesetlerin iade edileceğini, kendilerine hissî bir naim ve hissî bir ikab verileceğini tahayyül etmektedirler. Halbuki hakikatte iş böyle değildir. Çünkü cumhurun maslahatı, kendilerine vehmettikleri [bu tasavvurlar] ile muhatap kılınmalarını gerektirmektedir.
الجهمية والفلاسفة فإنها مبنية على ما يقرون هم بأنه مخالف للمعروف من كلام الأنبياء وأولئك يظنون أن ما ابتدعوه هو المعروف من كلام الأنبياء، وأنه صحيح عندهم. طريقتا المبتدعة في نصوص الأنبياء. أولاً ـ طريقة التبديل: أهل التبديل نوعان. أهل الوهم والتخييلطريقتا المبتدعة في نصوص الأنبياء.أولاً ـ طريقة التبديل: أهل التبديل نوعان.أهل الوهم والتخييلولهؤلاء في نصوص الأنبياء طريقتان: طريقة التبديل، وطريقة التجهيل، أما أهل التبديل فهم نوعان: أهل الوهم والتخييل، وأهل التحريف والتأويل.فأهل الوهم والتخييل هم الذين يقولون: إن الأنبياء أخبروا عن الله وعن اليوم الآخر، وعن الجنة والنار، بل وعن الملائكة، بأمور غير مطابقة للأمر في نفسه، ولكنهم خاطبوهم بما يتخيلون به ويتوهمون به أن الله جسم عظيم، وأن الأبدان تعاد، وأن لهم نعيماً محسوساً، وعقاباً محسوساً، وإن كان الأمر ليس كذلك في نفس الأمر، لأن من مصلحة الجمهور أن يخاطبوا بما يتوهمون به
Ve zannederler ki iş böyledir. Her ne kadar bu yalan ise de, bu, cumhur için bir maslahat uğruna söylenmiş bir yalandır. Zira onların daveti ve maslahatları ancak bu yolla mümkün olabilmektedir. İbn Sînâ ve benzerleri de kanunlarını bu asıl üzerine vaz‘etmişlerdir; tıpkı onun el-Âḍḥaviyye risâlesinde zikrettiği kanun gibi. İşte bunlar derler ki: "Peygamberler bu lafızlarla onların zâhirlerini kastetmişler ve cumhurun bu zâhirleri anlamasını murâd etmişlerdir. Hâlbuki bu zâhirler, hakikatte yalan, bâtıl ve hakka muhalif olduğu halde, peygamberler maslahat için cumhura yalan ve bâtıl ile ifhamda bulunmayı kastetmişlerdir." Sonra bunlardan kimi der ki: "Peygamber hakkı biliyordu, fakat maslahat gereği hilâfını izhâr etti." Kimi de der ki: "Peygamber, hakkı, felsefe nazariyecileri ve benzerlerinin bildiği gibi bilmiyordu." İşte bunlar, kâmil filozofu peygamberden üstün tutarlar; ayrıca kâmil velîyi –ki böyle bir müşâhedeye sahiptir– peygamberden üstün görürler. Nitekim İbn Arabî et-Tâî, Hatmü'l-Evliyâ‘yı (velâyetin hâtemini) –zannınca– peygamberlerden üstün tutar.
ويتخيلون أن الأمر هكذا، وإن كان هذا كذباً فهو كذب لمصلحة الجمهور، إذ كانت دعوتهم ومصلحتهم لا تمكن إلا بهذه الطريق.وقد وضع ابن سينا وأمثاله قانونهم علي هذا الأصل، كالقانون الذي ذكره في رسالته الأضحوية.وهؤلاء يقولون: الأنبياء قصدوا بهذه الألفاظ ظواهرها، وقصدوا أن يفهم الجمهور منها هذه الظواهر، وإن كانت الظواهر في نفس الأمر كذباً وباطلاً ومخالفة للحق، فقصدوا إفهام الجمهور بالكذب والباطل للمصلحة.ثم من هؤلاء من يقول: النبي كان يعلم الحق، ولكن أظهر خلافه للمصلحة.ومنهم من يقول: ما كان يعلم الحق، كما يعلمه نظار الفلاسفة وأمثالهم.وهؤلاء يفضلون الفيلسوف الكامل علي النبي، ويفضلون الولي الكامل الذي له هذا المشهد علي النبي، كما يفضل ابن عربي الطائي خاتم الأولياء ـ في زعمه ـ علي الأنبياء،
Nitekim Fârâbî, Mübeşşir b. Fâtik ve diğerleri filozofu nebîye tercih ederler. Nebînin bunu bildiğini söyleyenlere gelince, onlar da nebînin filozoftan daha üstün olduğunu söyleyebilirler; zira o, filozofun bildiğini ve fazlasını bilmiştir ve filozofun yapamayacağı bir şekilde avama hitap edebilmiştir. İbn Sînâ ve benzerleri bu gruptandır. Bu, özetle mütefelsife ve bâtıniyyenin, meselâ mülâhide-i İsmâiliyye'nin ve ashâb...
وكما يفضل الفارابي ومبشر بن فاتك وغيرهما الفيلسوف علي النبي.وأما الذين يقولون: إن النبي كان يعلم ذلك، فقد يقولون: إن النبي أفضل من الفيلسوف، لأنه علم ما علمه الفيلسوف وزيادة، وأمكنه أن يخاطب الجمهور بطريقة يعجز عن مثلها الفيلسوف، وابن سينا وأمثاله من هؤلاء.وهذا في الجملة قول المتفلسفة والباطنية، كالملاحدة الإسماعيلية، وأصحاب
İhvân-ı Safâ risâleleri, Fârâbî, İbn Sînâ, maktûl Sühreverdî, İbn Rüşd el-Hafîd, Kitâb ve Sünnet ehlinden olan mukaddem şeyhlerin yolundan çıkmış mülhid sûfîler, İbn Arabî, İbn Seb‘în, Risâle-i Hayy b. Yakzân’ın sâhibi İbn Tufeyl ve bunlardan başka pek çok kimse. İnsanlardan kimileri, peygamberlerin Allah hakkında haber verdikleri hususlarda şu görüşe katılır: Onlar bununla tahkîki değil, tahyîli kastetmişlerdir; yani âhiret günü hakkında olmaksızın durumu olduğu gibi beyan etmişlerdir. Kimileri de şöyle der: Bilakis onlar, Allah hakkında haber verdiklerinin bir kısmında bunu kastetmişlerdir; istivâ, nüzûl ve benzeri haberî sıfatlar gibi. Bu tür sözler, aslında bu sıfatları nefyeden birçok nazar ehlinin kelâmında bulunduğu gibi, bir taifenin sözlerinde de bulunur.
رسائل إخوان الصفاء والفارابي وابن سينا والسهروردي المقتول، وابن رشد الحفيد، وملاحدة الصوفية الخارجين عن طريقة المشايخ المتقدمين من أهل الكتاب والسنة، ابن عربي وابن سبعين وابن الطفيل صاحب رسالة حي بن يقظان وخلق كثير غير هؤلاء.ومن الناس من يوافق هؤلاء فيما أخبرت به الأنبياء عن الله: أنهم قصدوا به التخييل دون التحقيق، وبيان الأمر على ما هو عليه دون اليوم الآخر.ومنهم من يقول: بل قصدوا هذا في بعض ما أخبروا به عن الله، كالصفات الخبرية من الاستواء والنزول وغير ذلك، ومثل هذه الأقوال يوجد في كلام كثير من النظار ممن ينفي هذه الصفات في نفس الأمر، كما يوجد في كلام طائفة.
Tahrîf ve te'vîl ehline gelince; onlar derler ki: 'Şüphesiz peygamberler bu sözleriyle ancak nefsü'l-emirde hak olanı kastetmişlerdir. Nefsü'l-emirde hak ise akıllarımızla bildiğimiz şeydir.' Sonra bu sözleri, kendi görüşlerine uygun gelecek şekilde te'vil etmeye çabalarlar; öyle te'villerle ki bu te'villlerde lafızları bilinen yöntemlerinden çıkarmaya ve garip mecazlarla istiarelere başvurmaya ihtiyaç duyarlar. Onların te'vil ettiklerinin çoğunda, akıl sahipleri kesin olarak bilirler ki peygamberler o sözleriyle onların yükledikleri manayı kastetmemişlerdir. Bunlar çoğu zaman te'vili def'-i muârız kabilinden yaparlar; yani lafzı, bir mütekellimin lafzıyla kastetmesi mümkün olan bir manaya yüklemeyi hedeflerler; mütekellimin muradını talep etmeyi ve sözünü muradının bilineceği şekilde tefsir etmeyi, muradının bilineceği veçhile yapmayı kastetmezler. Bu sebeple sözünü tevil ettiği kimseye karşı yalancıdır. İşte bu yüzden çoğu te'vilde kesin hüküm vermezler, aksine 'şu mananın kastedilmesi caizdir' derler. Yanlarındaki en son şey, lafzın ihtimalinin mümkün olmasıdır. Muayyen bir peygamberin o lafızla o manayı kastetmesinin caiz olmasına gelince, çoğu zaman durum bunun aksinedir. Zira sîyâk-ı kelâmdan ve mütekellimin hâlinden, o muayyen hitapta o manayı irade etmesinin imkânsızlığı bilinir.
أهل التحريف والتأويلوأما أهل التحريف والتأويل فهم الذين يقولون: إن الأنبياء لم يقصدوا بهذه الأقوال إلا ما هو الحق في نفس الأمر، وإن الحق في نفس الأمر هو ما علمناه بعقولنا، ثم يجتهدون في تأويل هذه الأقوال إلي ما يوافق رأيهم بأنواع التأويلات التي يحتاجون فيها إلي إخراج اللغات عن طريقتها المعروفة، وإلي الاستعانة بغرائب المجازات والاستعارات.وهم في أكثر ما يتأولونه قد يعلم عقلاؤهم علماً يقيناً أن الأنبياء لم يريدوا بقولهم ما حملوه عليه، وهؤلاء كثيراً ما يجعلون التأويل من باب دفع المعارض، فيقصدون حمل اللفظ علي ما يمكن أن يريده متكلم بلفظه، لا يقصدون طلب مراد المتكلم وتفسير كلامه بما يعرف به مراده، وعلي الوجه الذي به يعرف مراده، فصاحبه كاذب علي من تأول كلامه، ولهذا كان أكثرهم لا يجزمون بالتأويل، بل يقولون: يجوز أن يراد كذا، وغاية ما معهم إمكان احتمال اللفظ.وأما كون النبي المعين يجوز أن يريد ذلك المعني بذلك اللفظ فغالبه يكون الأمر فيه بالعكس، ويعلم من سياق الكلام وحال المتكلم امتناع إرادته لذلك المعني بذلك الخطاب المعين.
Hülasa, bu yol pek çok mütekellimîn ve diğerlerinin yoludur. Bazı nasslara muhalefet eden Mutezile, Kelâbiyye, Sâlimiyye, Kerâmiyye, Şîa ve diğerleri gibi diğer mütekellimînin mezhepleri de bu yol üzerine bina edilmiştir.
وفي الجملة، فهذه طريق خلق كثير من المتكلمين وغيرهم، وعليها بني سائر المتكلمين المخالفين لبعض النصوص مذاهبهم من المعتزلة والكلابية والسالمية والكرامية والشيعة وغيرها.
**Te'vil Lafzı**
Biz daha önce defaatle zikrettik ki, Kur'an'da te'vil lafzı ile, lafzın zâhirdeki delâlet ve mefhumuna muvafık olsa bile, nihayette işin varacağı/ulaşacağı sonuç (te'vil) kastedilir. Yine bu lafızla, kelâmın tefsiri ve mânâsının beyanı kastedilir; bu da lafzın delâletine muvafık olur ve bu, müfessirîn-i mütekaddimîn (Mücâhid ve diğerleri gibi) ıstılahıdır. Ayrıca bu lafızla, bir karîne/delil sebebiyle lafzı, râcih ihtimalden mercûh ihtimale çevirmek (sarf etmek) kastedilir.
Te'vil lafzını bu son mânâya tahsis etmek (hasretmek) ancak ba‘zı müteahhirînin kelâmında bulunur. Sahâbeye, onlara ihsan ile tâbi olan tâbiîne ve dört imam başta olmak üzere sâir eimme-i müslimîne gelince, onlar te'vil lafzını bu mânâya tahsis etmezler; bilakis onunla birinci veya ikinci mânâyı kastederler.
İşte bu sebepledir ki, müteahhirînden bir taife, Kur'an ve hadiste –Allah Teâlâ’nın: ﴾وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا﴿ [Âl-i İmrân: 7] kavli gibi– geçen te'vil lafzı ile bu hususî ıstılâhî mânânın kastedildiğini zannetti ve âyette vakfın ﴾وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ﴿ kavli üzerine olduğuna itikad etti. Bunun neticesinde, bu âyetlerin ve hadislerin, kendilerinden anlaşılan delâletlerine muhalif mânâları bulunduğuna ve o kastedilen mânâyı Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğine; onu, Kur'an'la inen meleğin (Cibrîl'in) bilemediğine; Muhammed (s.a.v.)'in ve diğer peygamberlerin de bilemediğine inanmak zorunda (lâzım) kaldılar.
لفظ التأويلوقد ذكرنا في غير موضع أن لفظ التأويل في القرآن يراد به ما يؤول الأمر إليه، وإن كان موافقاً لمدلول اللفظ ومفهومه في الظاهر، ويراد به تفسير الكلام وبيان معناه، وإن كان موافقاً له، وهو اصطلاح المفسرين المتقدمين كمجاهد وغيره، ويراد به صرف اللفظ عن الاحتمال الراجح إلي المرجوح لدليل يقترن بذلك.وتخصيص لفظ التأويل بهذا المعني إنما يوجد في كلام بعض المتأخرين فأما الصحابة، والتابعون لهم بإحسان، وسائر أئمة المسلمين كالأئمة الأربعة وغيرهم فلا يخصون لفظ التأويل بهذا المعني، بل يريدون المعني الأول أو الثاني.ولهذا لما ظن طائفة من المتأخرين أن لفظ التأويل في القرآن والحديث في مثل قوله تعالي {وما يعلم تأويله إلا الله والراسخون في العلم يقولون آمنا به كل من عند ربنا} آل عمران: ٧، أريد به هذا المعني الاصطلاحي الخاص، واعتقدوا أن الوقف في الآية عند قوله: {وما يعلم تأويله إلا الله} لزم من ذلك أن يعتقدوا أن لهذه الآيات والأحاديث معاني تخالف مدلولها المفهوم منها، وأن ذلك المعني المراد بها لا يعلمه إلا الله، لا يعلمه الملك الذي نزل بالقرآن، وهو جبريل ولا يعلمه محمداً صلي الله عليه وسلم ولا غيره من الأنبياء،
Sahâbe ve onlara ihsan ile tâbi olanlar onu bilmezler. Muhammed (s.a.v.) ise (şu) okurdu: Allah Teâlâ'nın «Rahmân, arşa istivâ etti» (Tâhâ, 5); «Güzel söz O'na yükselir» (Fâtır, 10); «Hayır, O'nun iki eli de açıktır» (Mâide, 64) kavli ve sıfatlarla ilgili diğer âyetler. (Yine) «Rabbimiz her gece dünyâ semâsına iner» ve benzeri sözleri söylerdi; halbuki o, bu sözlerin mânâlarını bilmezdi. Aksine onların delâlet ettiği mânâyı ancak Allah bilir. Onlar bunun Selef'in yolu olduğunu zannederler. İkincisi — Techîl yöntemi: Bunlar, sözlerinin hakikati itibarıyla peygamberlerin câhil ve dâl olduklarını iddiâ eden tadlîl ve techîl ehlidir. Allah'ın kendisini âyetlerde ve peygamber sözlerinde tavsîf ettiği şeylerden murâdını bilmezler.
ولا تعلمه الصحابة والتابعون لهم بإحسان، وأن محمداً كان يقرأ قوله تعالي {الرحمن على العرش استوى} طه: ٥ قوله {إليه يصعد الكلم الطيب} فاطر: ١٠ وقوله {بل يداه مبسوطتان} المائدة: ٦٤ وغير ذلك من آيات الصفات، بل ويقول ينزل ربنا كل ليلة إلي السماء الدنيا ونحو ذلك، وهو لا يعرف معاني هذه الأقوال، بل معناها الذي دلت عليه لا يعلمه إلا الله، ويظنون أن هذه طريقة السلف. ثانياً ـ طريقة التجهيلوهؤلاء أهل التضليل والتجهيل الذين حقيقة قولهم: إن الأنبياء جاهلون ضالون، لا يعرفون ما أراد الله نما وصف به نفسه من الآيات وأقوال الأنبياء.