Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hamd, kendisinden başkasına yapılan her hamdin hakikatte kendisine râci olduğu Allah'a mahsustur; nimetlerine denk düşen, ziyadesini karşılayan ve rızasına ulaştıran bir hamd ile O'na hamd ederiz. Kendisiyle risâleti mühürlediği zâta, peygamber kardeşlerine ve bütün velîlerine salât etmesini diler, hatâdan korunmak için O'na sığınır, bizi söz ve amel ile ikram etmesini niyaz ederiz.
Taklîdin bâtıl oluşu ve delil ile dini bilmenin vücûbu hakkında
Şeyh Ebû Mansûr (rahimehullah) şöyle dedi:
İmdi; biz insanları dinde fırkalar hâlinde farklı mezheplere ayrılmış olarak bulduk. Onlar, din hususundaki ayrılıklarına rağmen tek bir sözde birleşmişlerdir: Kendi bulundukları yolun hak, başkasınınkinin ise bâtıl olduğu. Üstelik her biri, kendisini taklid ettiği bir selefe sahip olma hususunda da bütünüyle müttefiktir. Böylece sâbit olmuştur ki, taklid, sahibinin mazur sayılacağı bir şey değildir; zira onun gibi olan bir başkası tam aksi bir neticeye ulaşabilmektedir. Kaldı ki onda sayı çokluğundan başka bir şey de yoktur. Meğer ki, sözün kendisine nihayet bulduğu bir kimse, iddiasındaki doğruluğuna bilgi verecek aklî bir hüccet ve insaflı kimseleri hakka isabet ettiği hususunda ilzam edecek bir burhan getirebilsin. İşte, dinde kendisine mürâcaat edilen, hakikatinin araştırılmasını vâcip kılan şey ile ona dönen kimse haklıdır. Onlardan her birinin, benimsediği dinin hakkını —kendisini doğrulayan deliller ve hakkın ona olan şahitliğiyle birlikte— bilmesi gerekir.
بِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيم الحمدلله الَّذِي كل حمد حمد بِهِ من دونه فراجع بِالْحَقِيقَةِ إِلَيْهِ حمدا يوافي نعمه ويكافئ من يَده ويبلغ رِضَاهُ ونسأله أَن يصلى على من ختم بِهِ الرسَالَة وعَلى إخوانه من الْمُرْسلين وعَلى أوليائه أَجْمَعِينَ ونستعصم بِهِ من الزلل ونرغب إِلَيْهِ فِيمَا يكرمنا من القَوْل وَالْعَمَلإبِْطَال التَّقْلِيد وَوُجُوب معرفَة الدّين بِالدَّلِيلِقَالَ الشَّيْخ أَبُو مَنْصُور رحمه الله أما بعد فَإنَّا وجدنَا النَّاس مختلفي الْمذَاهب فِي النَّحْل فِي الدّين متفقين على إختلافهم فِي الدّين على كلمة وَاحِدَة أَن الَّذِي هُوَ عَلَيْهِ حق وَالَّذِي عَلَيْهِ غَيره بَاطِل على اتِّفَاق جُمْلَتهمْ من أَن كلا مِنْهُم لَهُ سلف يُقَلّد فَثَبت أَن التَّقْلِيد لَيْسَ مِمَّا يعْذر صَاحبه لإصابة مثله ضِدّه على أَنه لَيْسَ فِيهِ سوى كَثْرَة الْعدَد اللَّهُمَّ إِلَّا أَن يكون لأحد مِمَّن ينتهى القَوْل إِلَيْهِ حجَّة عقل يعلم بهَا صَدَقَة فِيمَا يدعى وبرهان يقهر المنصفين على إِصَابَته الْحق فَمن إِلَيْهِ مرجعه فِي الدّين بِمَا يُوجب تَحْقِيقه عَنهُ فَهُوَ المحق وعَلى كل وَاحِد مِنْهُم معرفَة الْحق فِيمَا يدين هُوَ بِهِ كَأَن الَّذِي دَان بِهِ هُوَ مَعَ
Zira onun sıdkının delilleri ve hakkın ona şahitliği onları hasretmiştir. Zira her birinin hüccetlerinin nihayeti, kendisine ulaşmış olsaydı teslimi zorunlu kılacak şeydir; o deliller, andığım kimselere zuhur etmiştir. Onların bir benzerinin dindeki zıddı için zuhur etmesi câiz değildir; çünkü hüccetleri galebe çalmış ve başkalarındaki şüphe sebeplerinin tahrifini en açık biçimde ortaya koymuş olan kimsenin delilleri, bununla çelişir. Kuvvet ancak Azîm olan Allah iledir.
Sem‘ ve akıl, dinin kendisiyle bilindiği asıllardır. Dinin kendisiyle bilindiği asıl ise şu iki vecihtir: Zira bu mahlûkatın üzerinde birleşmeleri zorunlu bir dinleri ve kendisine sığınmaları zorunlu bir asılları olmalıdır. Bunlardan biri sem‘, diğeri akıldır.
Sem‘e gelince, o, hiçbir beşerin kendisini benimseyip dayandığı ve başkalarını da kendisine çağırdığı bir mezhep edinmekten hâlî kalmadığı şeydir. Hatta şüphe ve cehâlet ehli dahi bu hususta onlara ortak olmuştur; eşyanın varlığını ve hakikatini ikrar eden kimse ise evleviyetle. Bu minval üzere yeryüzü meliklerinin siyaseti de cereyan etmiştir; her biri, siyretinde işlerini tanzim etmek ve tebaalarının kalplerini telif etmek istedikleri şeye göre hareket etmiştir. Risâlet ve hikmet iddiasında bulunanların ve sanat türlerinin tedbirini deruhte edenlerin durumu da böyledir. Yardım ve kurtuluş ancak Allah’tandır.
Akla gelince, bu âlemin yalnızca fenâ için olması hikmet değildir. Her akıl sahibinden, fiilinin hikmet yolundan çıkması kabîhtir. O hâlde aklın kendisinden bir cüz olduğu bu âlemin, hikmet dışında bir temel üzerine kurulmuş ya da abes kılınmış olması muhtemel değildir.
أَدِلَّة صدقه وَشَهَادَة الْحق لَهُ قد حصرهم إِذْ مُنْتَهى حجج كل مِنْهُم مَا يضْطَر التَّسْلِيم لَهُ لَو ظفر بهَا وَقد ظَهرت لمن ذكرت وَلَا يجوز ظُهُور مثلهَا لضده فِي الدّين لما يتناقض حجج مَا غلبت حججه وَأظْهر تمويه أَسبَاب الشّبَه فِي غَيره وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّه الْعَظِيمالسّمع وَالْعقل هما أصل مَا يعرف بِهِ الدّينثمَّ أصل مَا يعرف بِهِ الدّين إِذْ لابد أَن يكون لهَذَا الْخلق دين يلْزمهُم الإجتماع عَلَيْهِ وأصل يلْزمهُم الْفَزع إِلَيْهِ وَجْهَان أَحدهمَا السّمع وَالْآخر الْعقلوَأما السّمع فَمَا لَا يَخْلُو بشر من انتحاله مذهبا يعْتَمد عَلَيْهِ وَيَدْعُو غَيره إِلَيْهِ حَتَّى شاركهم فِي ذَلِك أَصْحَاب الشكوك والتجاهل فضلا عَن الَّذِي يقر بِوُجُود الْأَشْيَاء وتحقيقها على ذَلِك جرت سياسة مُلُوك الأَرْض من سيرة كل مِنْهُم مَا راموا تَسْوِيَة أُمُورهم عَلَيْهِ وتأليف مَا بَين قُلُوب رعيتهم بِهِ وَكَذَلِكَ أَمر الَّذين ادعوا الرسَالَة وَالْحكمَة وَمن قَامَ بتدبير أَنْوَاع الصِّنَاعَة وَبِاللَّهِ المعونة والنجاةوَأما الْعقل فَهُوَ أَن كَون هَذَا الْعَالم للفناء خَاصَّة لَيْسَ بحكمة وَخُرُوج كل ذِي عقل فعله عَن طَرِيق الْحِكْمَة قَبِيح عَنهُ فَلَا يحْتَمل أَن يكون الْعَالم الَّذِي الْعقل مِنْهُ جُزْء مؤسسا على غير الْحِكْمَة أَو مجعولا عَبَثا
Bu sabit olduğunda, âlemin inşâsının bekā için olduğuna, fenâ için olmadığına delâlet eder. Sonra âlem, aslı itibarıyla birbirinden farklı tabiatlar ve zıt vecihler üzerine bina edilmiştir. Bilhassa akıl cihetinden maksut olan varlık ki o, cem‘ edilmesi gerekeni cem‘ eder; tefrik edilmesi hak olanı tefrik eder. İşte hükemâ onu “âlem-i sağîr” diye isimlendirmiştir. O, muhtelif hevâlar, dağınık tabiatlar ve kendilerine galebe çalacak şekilde yaratılışlarına yerleştirilmiş şehvetler üzeredir. Eğer onlar yaratıldıkları fıtrat üzere bırakılacak olsalardı; menfaatleri çekişme, izzet, şeref, mülk ve saltanat nevileri hususunda ihtilâfa düşerlerdi. Bunun akabinde buğz, sonra da birbirleriyle savaş meydana gelir; bunda ise fenâ ve fesat vardır. Öyle bir fesat ki, eğer âlemin kıvâmı ona göre takdir edilmiş olsaydı, âlemin var edilmesindeki hikmet bâtıl olurdu. Ayrıca beşer ve bütün hayvanlar, gıdalar ve bedenlerinin kıvâmına vesile olan şeyler olmaksızın, kendileri için takdir olunan müddetlere kadar bekâya tahammül edebilir değildirler. Eğer onların yaratılmasından yalnızca fenâları murat edilmiş olsaydı, bekâlarının bağlı olduğu şeylerin inşâsı iktizâ etmezdi. Madem bu sabittir; aralarını telif edecek ve kendisinde helâk ile fenâ bulunan tenâzu‘ ve tebâyünden onları menedecek bir aslın bulunması zarurîdir. Bu itibarla, akıllarının erişebileceği gayenin son haddine kadar onları bir araya toplayacak bir asıl talep etmek gerekli olmuştur. Üstelik en hak sahibi şudur: Müşahede edilen herkesin ihtiyacından ve muayene olunan herkesin zaruretinden bilinir ki, onların hâllerini ve bekâlarının bağlı olduğu şeyleri bilen bir müdebbirleri vardır. O, onları ihtiyaçlar üzere yaratmıştır; onları içinde bulundukları cehl ve hevâların galebesi hâliyle başıboş bırakmaz. Onların maîşetlerini ve bekâlarını temin eden şeyleri bilmeye ihtiyaçları varken, kendilerine bunu gösterecek ve öğretecek birini ikame etmeksizin bırakması düşünülemez. Ve o zât için, kendisine imâmet yetkisi verdiği kimsenin hususiyetini ve emirlerinin dayandığı hususta ona ne kadar muhtaç olduklarını bilecekleri bir delil kılması zarurîdir.
وَإِذا ثَبت ذَلِك دلّ أَن إنْشَاء الْعَالم للبقاء لَا للفناءثمَّ كَانَ الْعَالم بِأَصْلِهِ مَبْنِيا على طبائع مُخْتَلفَة ووجوه متضادة وبخاصة الَّذِي هُوَ مَقْصُود من حَيْثُ الْعقل الَّذِي يجمع بَين الْمُجْتَمع وَيفرق بَين الَّذِي حَقه التَّفْرِيق وَهُوَ الَّذِي سمته الْحُكَمَاء الْعَالم الصَّغِير فَهُوَ على أهواء مُخْتَلفَة وطبائع مُتَشَتِّتَة وشهوات ركبت فيهم غالبة لَو تركُوا وَمَا عَلَيْهِ جبلوا لتنازعوا فِي تجاذب الْمَنَافِع وأنواع الْعِزّ والشرف وَالْملك وَالسُّلْطَان فيعقب ذَلِك التباغض ثمَّ التقاتل وَفِي ذَلِك التفاني وَالْفساد الَّذِي لَو أَمر كَون الْعَالم لَهُ لبطلت الْحِكْمَة فِي كَونه مَعَ مَا جعل الْبشر وَجَمِيع الْحَيَوَان غير مُحْتَمل للبقاء إِلَّا بالأغذية وَمَا بِهِ قوام أبدانهم إِلَى المدد الَّتِي جعلت لَهُم فَلَو لم يرد بتكوينهم سوى فنائهم لم يحْتَمل إنْشَاء مَا بِهِ بقاؤهم وَإِذ ثَبت ذَا لَا بُد من أصل يؤلف بَينهم ويكفهم عَن التَّنَازُع والتباين الَّذِي لَدَيْهِ الْهَلَاك والفناءفَلَزِمَ طلب أصل يجمعهُمْ عَلَيْهِ لغاية مَا احْتمل وسعهم الْوُقُوف عَلَيْهِ على أَن الأحق فِي ذَلِك إِذْ علم بحاجة كل مِمَّن يُشَاهد وضرورة كل من المعاين أَن لَهُم مُدبرا عَالما بأحوالهم وَبِمَا عَلَيْهِ بقاؤهم وَأَنه جبلهم على الْحَاجَات لَا يدعهم وَمَا هم عَلَيْهِ من الْجَهْل وَغَلَبَة الْأَهْوَاء مَعَ مَا لَهُم من الْحَاجة فِي معرفَة مَا بِهِ معاشهم وبقاؤهم دون أَن يُقيم لَهُم من يدلهم على ذَلِك ويعرفهم ذَلِك وَلَا بُد من أَن يَجْعَل لَهُ دَلِيلا وبرهانا يعلمُونَ خصوصه بِالَّذِي خصّه بِهِ من الْإِمَامَة
Böylece burada, sözü nihayet âlemin işini bilenin kendisini onlar için sığınak ve güvenilir dayanak kıldığına delâlet ettiği zatın sözüne varan kimsenin doğruluğuna dair açıkladığımız şey bulunmaktadır. Kuvvet ancak Allah iledir. Ebû Mansûr (rahimehullâh) dedi ki: Sonra masâlihin, hakkın ve mahâsinin zıtlarından bilinmesine vesile olan sebepler hakkında ihtilâf edilmiştir. Onlardan kimisi şöyle demiştir: O, her birinin kalbine güzelliği düşen şeydir; güzelliği kalbine düşene ona yapışmak gerekir. Kimisi de şöyle demiştir: Beşer, sebebi kuşatmaktan âcizdir; ancak âlemin tedbirini elinde tutan zat tarafından kendisine ilham edilen şeye yapışır. Şeyh (rahimehullâh) dedi ki: Bu iki görüş de marifetin sebeplerinden olmaktan uzaktır. Zira dinlerdeki tezat ve tenakuz vecihleri açıktır; sonra onlardan her biri kendisinin haklı olduğunu kabul eder. Hakkın sebebinin bu şekilde işlemesi muhâldir; çünkü bâtıl, hakkın aynı suretiyle ortaya çıkmıştır. O hâlde yalanı bütün bu açıklıkla ortaya çıkmış olan kimseye güvenmek muhâldir. Kaldı ki o, zikrettiğim üzere, hasmı yanında hak itikadıyla bir mezhebe inanmış ve ilhamı da (hasmının) bâtıl olduğunu bildirmiştir. Onlardan hiçbirinin, diğerinin hitabında bulunandan başka bir delili yoktur. Bu ise, kendileriyle yok olmanın meydana geldiği ihtilâf ve tezadı defedemeyecek türden bir şeydir. Bu itibarla, akıl sahibinin âciz kaldığı hususta kur‘a ile bildirim bâtıl olur; hükümde rızaya cebir kılınmamıştır; zira kur‘a farklı (sonuçlarla) çıkar. Kâifin meselesi de böyledir; bu ikisinin hakkın sebebi olmaları câiz olmaz. Kuvvet ancak Allah iledir.
لَهُم وأحوجهم إِلَيْهِ فِيمَا عَلَيْهِ أَمرهم فَيكون فِي ذَلِك مَا بَينا من صدق من يَنْتَهِي قَوْله إِلَى قَول من دلّ عَلَيْهِ الْعَالم بِأَمْر الْعَالم أَنه هُوَ الَّذِي جعله المفزع لَهُم وَالْمُعْتَمد وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهقَالَ أَبُو مَنْصُور رحمه الله ثمَّ اخْتلف فِي الْأَسْبَاب الَّتِي بهَا يعلم الْمصَالح وَالْحق والمحاسن من أضدادها فَمنهمْ من يَقُول هُوَ مَا يَقع فِي قلب كل مِنْهُم حسنه لزمَه التَّمَسُّك بِهِ وَمِنْهُم من يَقُول يعجز الْبشر عَن الْإِحَاطَة بِالسَّبَبِ وَلَكِن يتَمَسَّك بِمَا ألهم لما يكون ذَلِك مِمَّن لَهُ تَدْبِير الْعَالمقَالَ الشَّيْخ رحمه الله وهما بعيدان من أَن يَكُونَا من أَسبَاب الْمعرفَة لِأَن وُجُوه التضاد والتناقض فِي الْأَدْيَان بَين ثمَّ عِنْد كل وَاحِد مِنْهُم أَنه المحق ومحال أَن يكون سَبَب الْحق يعْمل هَذَا الْعَمَل لما تصور الْبَاطِل بِنَفس صُورَة الْحق فمحال الثِّقَة بِمن ظهر كذبه كل هَذَا الظُّهُور مَعَ مَا كَانَ مُعْتَقدًا لمَذْهَب بإعتقاد الْحق بِمَا ذكرت عِنْد ضِدّه وَفِي إلهامه أَنه مُبْطل وَلم يكن لوَاحِد مِنْهُمَا دَلِيل غير الَّذِي لآخر فِي خطابه وَذَلِكَ نوع مَا لَا يدْفع الإختلاف والتضاد اللَّذين بهما التفاني وعَلى ذَلِك يبطل إِعْلَام الْقرعَة فِيمَا يعجز عَنهُ ذُو الْعقل وَلم يَجْعَل فِي الحكم الْجَبْر على الرِّضَا إِذْ هِيَ تخرج مُخْتَلفا وَكَذَلِكَ أَمر الْقَائِف فَلم يجز أَن يَكُونَا سببى الْحق وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّه
İlme ulaştıran yollar; müşahede (ayân), haberler ve nazardır. Şeyh Ebû Mansûr (rahimehullâh) şöyle demiştir: Sonra eşyânın hakikatlerine ilimle ulaşmayı sağlayan yol; müşahede, haberler ve nazardır. Müşahede, duyuların idrak ettiği şeydir ve o, kendisinde cehaletle zıddı bulunmayan bilginin mevcut olduğu asıl kaynaktır. Kim ona zıt olan cehaleti dile getirirse, işte o, her işitenin "mükâbir" diye adlandırdığı kimsedir. Hayvanların tabiatı bile, inkârın kendi mertebesi olmasına yanaşmaz; çünkü onlardan biri yediği zaman, bekasının ve fenâsının kendisine bağlı olduğu şeyi, kendisiyle lezzet duyduğu ve elem çektiği şeyi bilir. Bu (inkârcı) ise bunu inkâr eder. Sözü bu olan kimseyle münazara edilmeyeceği üzerinde icmâ edilmiştir; zira onun inkârı da, kendi varlığı da kendisiyle sabit olmaz. Münazara, şeyin mâhiyeti veya gerçek varlığı (hestî) hakkındadır; o ise her ikisini de ve bizzat reddi dahi reddeder. Fakat o, yine de (bu inkârında) direnir; kendisine: "Sen, nef yetmekte (inkâr etmekte) olduğunu biliyor musun?" denilir. Eğer "hayır" derse, nefyi (inkârı) bâtıl olur; "evet" derse, nefyini ispat etmiş olur. Böylece, reddettiği şeyle kendi reddinin de reddedicisi olur. Uzuvlarının kesilmesiyle şiddetli acıya uğratılarak inadını bırakması sağlanır; çünkü biz, onun müşahedeyi bildiğini biliriz; zira o, zarûrî bilgidir. Lâkin o, sözüyle müteannit olmaktadır. Onun gibisinin hakkı, zikrettiğim yoldur: kızıp bunalması için kendisine benzer bir inatla karşılık verilir; böylece perdesi yırtılır. Kuvvet ancak Allah iledir.
Şeyh (rahimehullâh) şöyle dedi: Haberler iki türdür. Kim onun tamamını inkâr ederse, birinci zümreye katılmış olur; çünkü o, inkârını inkâr etmiş olur. Zira onun inkârı da bir haberdir. İnkârını inkâr ettiğinde ise münkir olur. Kaldı ki bu inkârında, nesebini, adını, mâhiyetini, cevherinin adını ve her şeyin adını bilmeme cehaleti de vardır. Bu sebeple onun için hissedilir bir cehalet sabit olur. Müşahede ettiği bir şey, kendisine haber verildiğinde onu haber vermekten âciz kalması da (bu kabildendir). Öyleyse kendisinden gaip olan şeylere dair, kendisine ulaşan (haberlerle) ilme nasıl ulaşabilir? Yahut maişetinin ve gıdasının bağlı olduğu şeyi ne zaman bilebilir? Oysa bütün bunlar kendisine ancak haber yoluyla ulaşmaktadır.
السبل الموصلة إِلَى الْعلم هِيَ العيان وَالْأَخْبَار وَالنَّظَرقَالَ الشَّيْخ أَبُو مَنْصُور رحمه الله ثمَّ السَّبِيل الَّتِي يُوصل بهَا الى الْعلم بحقائق الْأَشْيَاء العيان وَالْأَخْبَار وَالنَّظَر فالعيان مَا يَقع عَلَيْهِ الْحَواس وَهُوَ الأَصْل الَّذِي لَدَيْهِ الْعلم الَّذِي لَا ضد لَهُ من الْجَهْل فَمن قَالَ بضده من الْجَهْل فَهُوَ الَّذِي يُسمى منكره كل سامع مكابرا تأبى طبيعة الْبَهَائِم أَن يكون ذَلِك رتبتها إِذْ أكل مِنْهَا يعلم مَا بِهِ بَقَاؤُهَا وفناؤها وَمَا يتلذذ بِهِ ويتألم وَصَاحب هَذَا يُنكر ذَلِك وَأجْمع أَن لَا يناظر مَعَ من كَانَ ذَلِك قَوْله إِذْ لَا يثبت إِنْكَاره وَلَا حُضُوره بِنَفسِهِ والمناظرة فِي مائية الشَّيْء أَو هستيته وَهُوَ لَهما وللدفع جَمِيعًا دَافع وَلكنه يمازج فَيُقَال لَهُ تعلم بأنك تنفى فَإِن قَالَ لَا بَطل نَفْيه وَإِن قَالَ نعم أثبت نَفْيه فَيصير بِمَا يدْفع دافعا لدفعه ويؤلم بالألم الشَّديد من قطع الْجَوَارِح ليَدع تعنته إِذْ نَحن نعلم أَنه يعلم العيان إِذْ هُوَ علم الضَّرُورَة وَلكنه بقوله مُتَعَنتًا وَحقّ مثله مَا ذكرت ليجزع ويضجر فيقابل بتعنت مثله فينهتك لَدَيْهِ ستره وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهقَالَ الشَّيْخ رحمه الله وَالْأَخْبَار نَوْعَانِ من أنكر جملَته لحق بالفريق الأول لِأَنَّهُ أنكر إِنْكَاره إِذْ إِنْكَاره خبر فَيصير مُنْكرا عِنْد إِنْكَاره إِنْكَاره مَعَ مَا فِيهِ جهل نسبه وإسمه ومائيته وَاسم جوهره وَاسم كل شَيْء فَيجب بِهِ جهل محسوس وعجزه عَن أَن يخبر عَن شَيْء عاينه إِذا خبر بِهِ فَكيف يبلغ هُوَ إِلَى الْعلم بِمَا يبلغهُ مِمَّا غَابَ عَنهُ أَو مَتى يعلم مَا بِهِ معاشه وغذاؤه وكل ذَلِك يصل
Haberin inkârı, Allah'ın kendisine olan büyük nimetlerine nankörlük etmesini, kendisiyle övündüğü şeyin aslını ve hayvanlardan üstün kılındığı konuşma ve işitme nimetlerini de içerir. Bu ise kibrin son noktasıdır. Ebû Mansûr (rahimehullah) şöyle dedi: Sonra, bu ikisi (işitme ve konuşma) ile, akılların kuşatamadığı güzellik ve çirkinliklerin idrakine ancak dilleri konuşarak kullanmak ve kulağı ona yaklaştırmakla ulaşılır. Böyle bir kimseyle münazara etmenin hakkı –her ne kadar onunla münazara sefeh/akılsızlık olsa da– yine de karışıktır. Ona, haberi inkâr ettiğinde: 'Ne dersin?' deriz. Eğer ona dönerse, bil ki haberini kabul etmiştir; zira senin sözüne dönmüş olur ve bu, senden haberi tekrar istemesi demektir. Eğer ona dönmezse, şerrinden emin olur, Allah'a hamd eder ve ona gülersin. Aynı şekilde, müşahedeyi inkâr edene de: 'Ne dersin?' dersin. Eğer ona dönerse, onu bildiği, fakat inat ettiği sana açık olur; dönmezse şerrinden emin olur, Allah Teâlâ'ya sana ilham ettiği için şükredersin; yahut ona vurur, acı çektirirsin. Çünkü o, sıkıntısını dile getirmek veya dayanamadığı bir şeyden dolayı seni azarlamak istese, bunu ancak fiilini adlandırmakla yapabilir; bu ise haber ile bilinir, hâlbuki haberi inkâr etmiştir. Güç ancak Allah’a mahsustur. Sonra, aklın zaruretiyle haberleri kabul etmek gerekince, peygamberlerin haberlerini kabul etmek de gerekir. Zira onların beraberindeki doğruluklarını açıklayan âyetlerle birlikte gelen haberlerinden daha doğru görünen bir haber yoktur. Çünkü, açıkladığımız mârifet yollarından –ki bunu inkâr eden, aklın zorunluluğuyla inatçı duruma düşer– hiçbir haber, kalbin mutmain olacağı şekilde, peygamberlerin (Allah’ın salâtı üzerlerine olsun) haberlerinden daha açık bir doğrulukta değildir. Kim bunu inkâr ederse, inatçılık ve kibirle hükmedilmeye en layık odur. Sonra, bize peygamberlerden ulaşan haberler, kendilerinden hata ve yalanın mümkün olduğu kişilerin diliyle ulaşır. Zira onlarla beraber doğruluk delili ve ismet burhanı bulunmaz. Böylesine düşen, onu araştırmaktır.
إِلَيْهِ بالْخبر مَعَ مَا فِيهِ الكفران بعظيم نعم الله عَلَيْهِ وبأصل مَا حمد هُوَ بِهِ وَبِمَا فضل بِهِ على الْبَهَائِم من النُّطْق بِالسَّمْعِ وَذَلِكَ نِهَايَة المكابرةقَالَ أَبُو مَنْصُور رحمه الله ثمَّ لَا يُوصل بهما إِلَى إِدْرَاك المحاسن والمساوئ الَّتِي لَا يعْمل الْعُقُول على الْإِحَاطَة بهَا إِلَّا بإستعمال الألسن بالتكلم بهَا وإدناء السّمع إِلَيْهَا وَحقّ مناظرة هَذَا وَإِن كَانَت مناظرته سفها فيمازج أَيْضا فَنَقُول لَهُ عِنْد إِنْكَاره الْخَبَر مَا تَقول فَإِن عَاد إِلَيْهِ فَاعْلَم أَنه قبل خبرك حَيْثُ عَاد إِلَى قَوْله وَهُوَ استعادتك الْخَبَر وَإِن لم يعد إِلَيْهِ كفيت شَره وحمدت الله وضحكت مِنْهُوَمثله لمن يُنكر العيان تَقول لَهُ مَا تَقول فَإِن عَاد إِلَيْهِ ظهر لَك أَنه يُعلمهُ وَلكنه يتعنت وَإِن لم يعد إِلَيْهِ كفيت شَره وشكرت الله تَعَالَى على مَا ألهمك أَو تضربه وتؤلم فَإِنَّهُ لَا يقدر أَن يضجر أَو يقابلك بالعتاب لما لَا يحْتَمل ذَلِك إِلَّا بِتَسْمِيَة فعلك وَذَلِكَ يعرف بالْخبر وَقد أنكرهُ وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهثمَّ إِذْ قد لزم قبُول الْأَخْبَار بضرورة الْعقل لزم قبُول أَخْبَار الرُّسُل إِذْ لَا خبر أظهر صدقا من خبرهم بِمَا مَعَهم من الْآيَات الْمُوَضّحَة صدقهم إِذْ لَا يُوجد خبر يطمئن إِلَيْهِ الْقلب مِمَّا بَينا من المعارف الَّتِي يصير مُنكر ذَلِك مُتَعَنتًا بضرورة الْعقل أوضح صدقا من أَخْبَار الرُّسُل صلوَات الله عَلَيْهِم فَمن أنكر ذَلِك فَهُوَ أَحَق من يقْضى عَلَيْهِ بالتعنت والمكابرة ثمَّ الْأَخْبَار الَّتِي تَنْتَهِي إِلَيْنَا من الرُّسُل تَنْتَهِي على ألسن من يحْتَمل مِنْهُم الْغَلَط وَالْكذب إِذْ لَيْسَ مَعَهم دَلِيل الصدْق وَلَا برهَان الْعِصْمَة فَحق مثله النّظر فِيهِ فَإِن كَانَ مثله مِمَّا لَا يُوجد
Eğer kendisinden asla yalan sâdır olmadığı bilinen bir zâttan nakledilen haber bu seviyeye ulaşırsa, o sözü bizzat işitmiş gibi kabul etmek vacip olur. Böylece hiçbir şekilde yalan söylememiş olan kimse; kendisine benzer bir topluluğun ulaştığı kimse olup, ismetine dair burhanın açıklığa kavuştuğu kimseden nakledilen sözün müşâhede hakkı kendisine lâzım gelir. İşte bu, mütevâtir haberin vasfıdır. Zira onlardan her biri için —her ne kadar tek başına ismetine delil bulunmasa da— onlardan gelen haber bu sınıra ulaştığında doğruluğu ortaya çıkar ve benzeri bir topluluğun yalan üzere birleşmekten korunmuşluğu (ismeti) sâbit olur; her ne kadar tek tek işaret edildiklerinde bunun aksi her biri için mümkün olsa da. Yolu ictihad olan hususlarda da söz aynıdır; her ne kadar her birinin münferiden hata ve yanılgısı ihtimal dâhilinde olsa da, onları bunda muvaffak kılan Zât’ın yardımıyla ittifak ederler ve hakkı ortaya çıkarırlar. Zira hevâların ihtilâfından ve re'y sahibinin zâtî himmetlerinin dağınıklığından sonra sırf akıl yürütme (ârâ) buna ulaştırmaz; bu, ancak dilediğinde hakkını izhâr etmeye ve yarattıklarını korumaya mâlik olan Azîz ve Hamîd’in lütfuyla olur. Kuvvet ancak Allah iledir.
Bir diğer haber türü ise, ilim ve Rahmet Nebîsi’nden geldiğine dair hak olduğu şehâdetini gerektirme hususunda bu mertebeye ulaşmaz. Bu tür haberle amel etmek ve onu terk etmek, râvilerin hâllerinde ictihad ve nazar ile; hakkı ve cevâzı ortaya çıkan zâhirî duruma ve ihâta edilmiş bulunan işitme (sem‘) deliline göre olur. Sonra, her ne kadar hata ihtimali bulunsa da, ağır basan vecih ile amel edilir. Nitekim ilim yollarının en üstünü olan hissî ilimde dahi, duyuların zayıflığı, hissedilen şeyin uzaklığı veya inceliği sebebiyle zan ile amel edilir. Bununla beraber, onunla ameli tamamen terk etmek de tamamen amel etmek de bir ihâtaya dayanmaz; bu iki uçtan hangisine meyledilse, haberin hakkından yüz çevirmek olur. İşte bu yüzden, bu konuda her iki vecihle ictihad etmek gerekmiştir. Kuvvet ancak Allah iledir.
Sonra, nazarî ilim ile söz söylemenin lüzumunun aslı birkaç vecihtir: Bunlardan biri, hissî ilim ve haber ilminde ona duyulan zarurettir. Bu; duyulardan uzaklaşan veya incelen şeylerde, haberin türü itibarıyla hataya ihtimal verilen veya verilmeyen kısmında devreye girer. Aynı şekilde resûllerin mûcizeleri (âyât) ile sihirbazların ve başkalarının aldatmacaları (temvîhât) arasını ayırt etmede, ve bu mûcizeleri, beşerin gücüyle ve onu getiren kimsenin hâllerini derinlemesine inceleyerek tanımada da nazarî ilim zarurîdir.
كذبا قطّ فَهُوَ الَّذِي من انْتهى إِلَيْهِ مثله لزمَه حق شُهُود القَوْل مِمَّن اتَّضَح الْبُرْهَان على عصمته وَذَلِكَ وصف خبر الْمُتَوَاتر إِن كلا مِنْهُم وَإِن لم يقم دَلِيل على عصمته فَإِن الْخَبَر مِنْهُم إِذا بلغ ذَلِك الْحَد ظهر صدقه وَثبتت عصمَة مثله على الْكَذِب وَإِن أمكن خلاف ذَلِك فِي كل على الْإِشَارَة وَهَكَذَا القَوْل فِيمَا طَرِيقه الإجتهاد وَإِن احْتمل خطأ كل على الإنفراد والغلط فَإِنَّهُم لم يتفقوا بِمن يوفقهم لذَلِك ليظْهر حَقه إِذْ الآراء لَا تُؤدِّي إِلَيْهِ بعد اخْتِلَاف الْأَهْوَاء وتفرق الهمم لذات ذِي الرَّأْي دون لطف الْعَزِيز الحميد الَّذِي يملك إِظْهَار حَقه وعصمة خلقه فِيمَا شَاءَ وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهوَخبر آخر لَا يبلغ هَذَا الْقدر فِي إِيجَاب الْعلم وَالشَّهَادَة بِأَنَّهُ الْحق عَن نَبِي الرَّحْمَة فَيجب الْعَمَل بِهِ وَالتّرْك بالإجتهاد وَالنَّظَر فِي أَحْوَال الروَاة وَالظَّاهِر مِمَّا ظهر حَقه وجوازه فِي السّمع الَّذِي قد أحيط ثمَّ يعْمل بِمَا يغلب عَلَيْهِ الْوَجْه وَإِن احْتمل الْغَلَط إِذْ رُبمَا يعْمل بِهِ فِي علم الْحس الَّذِي هُوَ أرفع طرق الْعلم بِضعْف الْحَواس وببعد المحسوس ولطفه على أَن ترك الْعَمَل بِهِ وَالْعَمَل جَمِيعًا لَا يرجع فِيهِ إِلَى الْإِحَاطَة وَإِلَى أَيهمَا مَال كَانَ فِي ذَلِك إِعْرَاض عَن حق الْخَبَر فَلذَلِك لزم القَوْل فِيهِ بالإجتهاد بِالْوَجْهَيْنِ وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهثمَّ الأَصْل فِي لُزُوم القَوْل بِعلم النّظر وُجُوه أَحدهمَا الإضطرار إِلَيْهِ فِي علم الْحس وَالْخَبَر وَذَلِكَ فِيمَا يبعد من الْحَواس أَو يلطف وَفِيمَا يرد من الْخَبَر أَنه فِي نوع مَا يحْتَمل الْغَلَط أَولا ثمَّ آيَات الرُّسُل وتمويهات السَّحَرَة وَغَيرهم فِي التَّمْيِيز بَينهَا وَفِي تعرف الْآيَات بِمَا يتَأَمَّل فِيهَا من قوى الْبشر وأحوال الْآتِي بهَا
Hakkın nûruyla, bâtılın da zulmetiyle ortaya çıkması için Allah, mûcize delillerle kendisinden olduğu sâbit olan şeyle delil getirmiştir: Nitekim ins ile cinnin benzerini getirmekten âciz kaldığı Kur'an gibi; “Onlara âyetlerimizi ufuklarda göstereceğiz” buyruğuyla sûrenin sonuna kadar nazarı emretmesi, “Deveye bakmazlar mı?”, “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında...”, “Kendi nefislerinizde de... Görmüyor musunuz?” kavilleri ve bunların dışında nazarı teşvik eden, i'tibârı lüzumlu kılan, tefekkür ve tedebbürü emreden diğer deliller... Allah, bunların kendilerini hakka vâkıf kılacağını ve kendilerine yolu beyân edeceğini haber vermiştir. Güç ancak Allah'ındır. Ayrıca nazarı inkâr edenin, onu defetmek için nazardan başka bir delili yoktur. Böylece bu, nazarın, kendisiyle defedildiği şeyle (yani nazarla) lüzumuna delâlet etmiştir. Bununla birlikte mahlûkattaki hikmeti bilmek zarûrîdir; zira onun benzerini abes olarak işlemek câiz değildir. Mahlûkatta, onu inşâ edene, yahut onun kendi kendine oluşuna, hâdis veya kadîm oluşuna dair delâlet de vardır. Bütün bunlar, ilmine ancak nazarla ulaşılabilen hususlardandır. Beşerin, mahlûkatın tedbiri, onlarda imtihana tâbi tutulması, akıllarda onlar için aslah olanı talep etmesi, bu hususta güzellikleri ihtiyâr etmesi ve bunun zıddından ittikā etmesi melekesiyle tahsis edilmiş olmasına gelince; bunu bilmenin yolu ancak akılları kullanıp eşyaya nazar etmektir. Yine herkesin nevâib (musibetler) ve şüphelerin ârız olması hâlinde sığınağı, bu hususta nazar ve teemmüldür. Bu da onun hakikatlere delâlet ettiğine ve onunla hakikatlere ulaşıldığına delâlet eder; tıpkı rengin müştebeh olması hâlinde göze, sesin müştebeh olması hâlinde kulağa, her şeyin de kendisiyle idrak edildiği duyuya sığınılması gibi. Nazar da bunun misâlidir. Güç ancak Allah'ındır. Şeylerin güzellikleri ve çirkinlikleri, fiillerden çirkin olanlar ve güzel olanlar ise; ilmin nihâyeti ancak duyuların onlara vâkıf olması ve haberlerin onlar hakkında gelmesinden sonra tahakkuk eder. Bu hususların her bir cihetinin akıllarda takrîri ve vecihlerinin keşfi istendiğinde, buna ancak onlar hakkında teemmül ve nazarla ulaşılabilir. Zararlı ve faydalı kazançların durumu da bunun üzerinedir. Beşerin ise yaratılıştan...
ليظْهر الْحق بنوره وَالْبَاطِل بظلمته وعَلى ذَلِك دلّ الله بِالَّذِي ثَبت بالأدلة المعجزة أَنه مِنْهُ من نَحْو الْقُرْآن الَّذِي عجز الْإِنْس وَالْجِنّ أَن يَأْتُوا بِمثلِهِ مَعَ الْأَمر بِهِ بقوله {سنريهم آيَاتنَا فِي الْآفَاق} إِلَى آخر السُّورَة وَقَوله {أَفلا ينظرُونَ إِلَى الْإِبِل} وَقَوله {إِن فِي خلق السَّمَاوَات وَالْأَرْض} وَقَوله {وَفِي أَنفسكُم أَفلا تبصرون} وَغير ذَلِك مِمَّا رغب فِي النّظر وألزم الإعتبار وَأمر بالتفكر والتدبر وَأخْبر أَن ذَلِك يوقفهم على الْحق وَيبين لَهُم الطَّرِيق وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهمَعَ مَا لَيْسَ لمن يُنكر النّظر على دَفعه دَلِيل سوى النّظر فَدلَّ ذَلِك على لُزُوم النّظر بِمَا بِهِ دَفعه مَعَ مَا لَا بُد من معرفَة مَا فِي الْخلق من الْحِكْمَة إِذْ لَا يجوز فعل مثله عَبَثا وَمَا فِيهِ من الدّلَالَة على من أنشأه أَو على كَونه بِنَفسِهِ أَو حدث أَو قدم وكل ذَلِك مِمَّا لَا سَبِيل إِلَى الْعلم بِهِ إِلَّا بِالنّظرِ على أَن الْبشر خص بِملك تَدْبِير الْخَلَائق والمحنة فِيهَا وَطلب الْأَصْلَح لَهُم فِي الْعُقُول وَاخْتِيَار المحاسن فِي ذَلِك وإتقاء مضادة ذَلِك وَلَا سَبِيل إِلَى معرفَة ذَلِك إِلَّا بإستعمال الْعُقُول بِالنّظرِ فِي الْأَشْيَاء على أَن مفزع الْكل عِنْد النوائب وَاعْتِرَاض الشّبَه إِلَى النّظر فِي ذَلِك والتأمل فَدلَّ أَنه يدل على الْحَقَائِق ويوصل بِهِ إِلَيْهَا على نَحْو الْفَزع عِنْد اشْتِبَاه اللَّوْن إِلَى الْبَصَر وَالصَّوْت إِلَى السّمع وَكَذَا كل شَيْء إِلَى الحاسة الَّتِي بهَا دركها فَمثله النّظر وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهعلى أَن محَاسِن الْأَشْيَاء ومساويها وَمَا قبح من الْأَفْعَال وَمَا حسن مِنْهَا فَإِنَّمَا نِهَايَة الْعلم بعد وُقُوع الْحَواس عَلَيْهَا وورود الْأَخْبَار فِيهَا إِذا أُرِيد تَقْرِير كل جِهَة من ذَلِك فِي الْعُقُول والكشف عَن وُجُوه مَا لَا سَبِيل إِلَى ذَلِك إِلَّا بِالتَّأَمُّلِ وَالنَّظَر فِيهَا وعَلى ذَلِك أَمر المكاسب الضارة والنافعة على أَن الْبشر جبل
Tabîat ve akıl meselesine gelince: Aklın güzel gördüğü, tabîatın arzu ettiği şeyden başkadır; aklın çirkin gördüğü, tabiatın kendisinden nefret ettiği şeyden başkadır; yahut bir bakıma aralarında aykırılık, bir bakıma uygunluk bulunur. Her işte muhakkak nazar ve teemmül gerekir ki, bizim andığımız kısım ve neviden hangisine dahil olduğunun hakikati bilinebilsin. Kuvvet ancak Allah iledir.
**A‘yânın hâdis oluşunun delîli:**
Şeyh Ebû Mansûr (rahimehullâh) şöyle dedi: A‘yânın hâdis oluşunun delîli, eşyaya dair bilgi yollarından saydığımız üç vechin şehâdetidir. Habere gelince: Allah teâlâdan, beşerin benzeri bir delîl getirmekten âciz kaldığı bir vecihle sâbit olmuştur ki, O her şeyin yaratıcısı olduğunu, göklerin ve yerin bedî‘i bulunduğunu ve bunların içindekilerin mülkünün O’na âit olduğunu haber vermiştir. Biz zâten haberi kabûl etmenin lüzûmunu açıklamıştık. Diri olanlardan hiç kimse kendisi için kıdemi iddia etmemiş veya onun kıdemine işaret eden bir ma‘nâ ileri sürmemiştir; bilakis, eğer böyle bir iddiâda bulunsaydı, onun yalan söylediği zarûrî olarak bilinirdi. Aynı şekilde, onun hazır bulunan herkes tarafından küçük yaşta görülmesi ve başlangıcının da sarîh olarak zikredilmesi sebebiyle, dirilerin hâdis olduğuna hükmetmek lâzım gelir. Bundan sonra, dirilerin tedbîri altında bulunan ölü varlıkların hâdis olmaya daha lâyık olduğu anlaşılır. Muvaffak kılan Allah’tır.
**Hisse dayalı bilgiye gelince**: O da şudur: A‘yândan her bir nesne zarûrî olarak sınırlandırılmış (mahât), ihtiyaçla yoğrulmuş (mebniyyen bi'l-hâce) olarak hissedilir. Kıdem ise gınâ şartıdır; zira varlık kıdemiyle başkasından müstağnî olur. Zarûret ve ihtiyaç ise onu başkasına muhtaç kılar. Böylece onun hâdisliği lâzım gelir. Yine, hakkında cehâleti zâhir olan her şey, içinde bulunduğu hâl itibarıyla kendisinde bozulan şeyi düzeltmekten âcizdir — oysa kâmil kuvvet ve ilimle muttasıf olan diri bir varlık olsaydı bu halde bulunmazdı. Şâyet ölü ise, onun üzerinde dirinin hükmü cârî ve sabittir.
على طبيعة وعقل وَمَا يُحسنهُ الْعقل غير الَّذِي ترغب فِيهِ الطبيعة وَمَا يقبحه غير الَّذِي ينفر عَنهُ الطَّبْع أَو يكون بَينهمَا مُخَالفَة مرّة وموافقة ثَانِيًا لَا بُد من النّظر فِي كل أَمر والتأمل ليعلم حَقِيقَة أَنه فِي أَي فن وَنَوع مِمَّا ذكرنَا وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهالدَّلِيل على حدث الْأَعْيَانقَالَ الشَّيْخ أَبُو مَنْصُور رحمه الله الدَّلِيل على حدث الْأَعْيَان هُوَ شَهَادَة الْوُجُوه الثَّلَاثَة الَّتِي ذكرنَا من سبل الْعلم بالأشياء فَأَما الْخَبَر فَمَا ثَبت عَن الله تَعَالَى من وَجه يعجز الْبشر عَن دَلِيل مثله لأحد إِنَّه أخبر أَنه خَالق كل شَيْء وبديع السَّمَاوَات وَالْأَرْض وَأَن لَهُ ملك مَا فِيهِنَّ وَقد بَينا لُزُوم القَوْل بالْخبر وَلَيْسَ أحد من الْأَحْيَاء ادّعى لنَفسِهِ الْقدَم أَو أَشَارَ إِلَى معنى يدل على فدمه بل لَو قَالَ لعرف كذبه هُوَ بِالضَّرُورَةِ وَكَذَا كل من حَضَره بِمَا رَأَوْهُ صَغِيرا وَيذكر ابتداؤه أَيْضا لذَلِك لزم القَوْل بِحَدَث الْأَحْيَاء ثمَّ الْأَمْوَات تَحت تَدْبِير الْأَحْيَاء فهم أَحَق بِالْحَدَثِ وَالله الْمُوفقوَعلم الْحس وَهُوَ أَن كل عين من الْأَعْيَان يحس محاطا بِالضَّرُورَةِ مَبْنِيا بِالْحَاجةِ والقدم هُوَ شَرط الْغِنَا لِأَنَّهُ يسْتَغْنى بقدمه عَن غَيره والضرورة وَالْحَاجة يحوجانه إِلَى غَيره فَلَزِمَ بِهِ حَدثهُ وَأَيْضًا أَن كل شَيْء جَاهِل يَبْدُو حَاله عَاجز عَن إصْلَاح مَا يفْسد مِنْهُ فِي الْحَال الَّتِي هُوَ فِيهَا مَوْصُوف بالكمال فِي الْقُوَّة وَالْعلم إِذا كَانَ ذَلِك حَيا وَلَو كَانَ مَيتا فسلطان الْحَيّ عَلَيْهِ جَار ثَبت
Zira o ikisinden her biri ancak bir başkası sayesinde var olabilmiştir. Gayr sâbit olunca hudûs lâzım gelir; çünkü kıdem, başkası için varlık sahasına çıkmaya mânidir. Kezâ, hissedilir her şey, aslında birbirinden nefret edip uzaklaşması gereken muhtelif ve mütezâd tabiatların birleşmesinden hâlî değildir; bunların bir araya gelişi başkasıyla sâbit olmuştur. İşte bunda dahi onun hudûsu vardır. Tevfik Allah'tandır. Yine: Âlem, parçalar (eczâ) ve kısımlar (eb‘âz) sahibidir; bu kısımların çoğunun, daha önce yok iken sonradan hâdis olduğu, gelişip büyüdüğü, genişlediği ve irileştiği bilinmektedir. Bu durum bütünü için de lâzım gelir; zira sonlu parçaların toplamı sonlu olmaktan çıkıp sonsuz olamaz. Yine: Âlemde hoş ve çirkin, küçük ve büyük, güzel ve kabîh, aydınlık (nûr) ve karanlık (zulmet) vardır. Bunlar tagayyür ve zevâl alâmetleridir; tagayyür ve zevâlde ise fenâ ve helâk bulunur. Şu mâlûmdur ki birleşme (ictimâ) kuvvetlendirir, pekiştirir ve büyütür; bunun delili dağılıp yayılmadır. O birleşme dağıldığında ise bu hâl bâtıl olur. Böylece bu birleşmenin fenâ alâmeti olduğu sâbit olur; fenâyı barındıran şeyin ise kendi başına (bi-nefsihî) varlık sürmesi mümkün olmaz. Bu durumda ibtidâ ihtimâli de lâzım gelir. 'Âlem gözlerden kaybolur (gāib olur) ama yok olmaz (fenâ bulmaz)' diyen kimsenin sözü, ma‘nâdan yoksundur; zira âlem basar ile bilinir, istidlâlî delillerle değil. Oysa âlem vasıtasıyla kıdem iddia edilmektedir. Hâlbuki bizim zaafını açıkladığımız hususlarla birlikte bu iddia da zâil olmuştur. Son bulan bir hayat ile onun zâtı arasında fark yoktur. Kuvvet ancak Allah iledir. Ayrıca, cisim hareketten veya sükûndan hâlî değildir; bunların ikisi bir arada bulunamaz. Böylece cismin toplam varlık süresinden hareketin payına yarısı, sükûnun payına da diğer yarısı ayrılır/düşer. Yarısı olan her şey sınırlıdır (mütenâhîdir). Kaldı ki hareket ile sükûn kıdemde bir araya gelemeyeceğine göre, iki taraftan birinin hâdis olması lâzım gelir. Bunun ezelde muhdes olamayacağını söylemek, öbür tarafta hâdis olmayı lüzumlu kılar; netîcede her halükârda, kendisinden ayrı kalınamayan şeyin hudûsu gerçekleşir. Son olarak: Her cisim, ya dâimî bir sükûndan ya dâimî bir hareketten ya da ikisinin birleşiminden hâlî değildir; bunlardan hangisi üzere ise o hâle itilmiş, onun emrine musahhar kılınmış ve başkasının menfaatlerine hizmet için me‘mûr edilmiştir. Bu vasıf, âlemin hayatla vasıflanamayan cevherlerinin hükmü olunca, onların muhdes olduğu sâbit olur. Zira onlar kendi başlarına bu hâlde değil, bilakis başkasının onları teshîr etmesi, zelîl kılması ve kendi hâcetlerinde kullanması sûretiyledir. Bu asılda sâbit olduğunda...
أَنه لم يكن وَاحِد مِنْهُمَا إِلَّا بِغَيْرِهِ وَإِذا ثَبت الْغَيْر لزم الْحَدث إِذْ الْقدَم يمْنَع الْكَوْن لغيرهوَأَيْضًا أَن كل محسوس لَا يَخْلُو عَن إجتماع طبائع مُخْتَلفَة ومتضادة مِمَّا حَقّهَا التنافر والتباعد لأنفسها ثَبت إجتماعها بغَيْرهَا وَفِي ذَلِك حَدثهُ وَالله الْمُوفقوَأَيْضًا أَن الْعَالم ذُو أَجزَاء وأبعاض وَيعلم أَكثر أَبْعَاضه أَنه حَادث بعد أَن لم يكن وَيعلم نماؤه وإتساعه وَكبره لزم ذَلِك فِي كُله إِذْ لَا يصير إجتماع أَجزَاء متناهية غير متناهيةوَأَيْضًا أَن مِنْهُ طيب وخبيث وصغير وكبير وَحسن وقبيح وَنور وظلمة وَهَذِه آيَات التَّغَيُّر والزوال وَفِي التَّغَيُّر والزوال فنَاء وهلاك إِذْ مَعْلُوم أَن الإجتماع يُؤَكد ويقوى ويعظم دَلِيله النشر وَأَنه إِذا تفرق بَطل ذَلِك فَثَبت أَن ذَلِك آيَة الفناء وَمَا احْتمل الفناء لم يجز كَونه بِنَفسِهِوَيلْزم أَيْضا إحتمال الإبتداء وَلَيْسَ لقَوْل من يَقُول يغيب عَن الْأَبْصَار وَلَا يفنى معنى لما علم الْعَالم بالبصر لَا بالدلائل وَبِه يدعى الْقدَم فقد زَالَ ذَلِك مَعَ مَا أَنا بَينا من وهنه وَلَا فرق بَين حَيَاة تفنى وَبَين ذَاته وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهوعَلى ذَلِك طَرِيق علم الإستدلال مَعَ مَا أَنه لَا يَخْلُو الْجِسْم من حَرَكَة أَو سُكُون وَلَيْسَ لَهَا الإجتماع فيزول من جملَة أوقاته نصف الْحَرَكَة وَنصف السّكُون وكل ذِي نصف متناه على أَنَّهُمَا إِذْ لَا يَجْتَمِعَانِ فِي الْقدَم لزم حدث أحد الْوَجْهَيْنِ ويبطلانه أَن يكون مُحدثا فِي الْأَزَل لزم فِي الآخر وَفِي ذَلِك حدث مَا لَا يَخْلُو عَنهُوَأَيْضًا أَن كل جسم لَا يَخْلُو عَن سُكُون دَائِم أَو حَرَكَة دائمة أَو هما وَمَا هُوَ عَلَيْهِ مِنْهُمَا مَدْفُوع إِلَيْهِ مسخر بِهِ ومجعول لمنافع غير وَإِذا كَانَ ذَلِك وصف جَوَاهِر الْعَالم الَّتِي لَا تُوصَف بِالْحَيَاةِ ثَبت أَنَّهَا محدثة إِذْ هِيَ لَا على مَا هِيَ بِنَفسِهَا وَلَكِن على تسخيرها وتذليلها وإستعمالها فِي حوائج غَيرهَا وَإِذا ثَبت ذَلِك فِي أصل
Cevherler ve onların içinde bulunan canlılar ki onlar sebebiyle okur ve faydalanırız; onlar ihtiyaç ve menfaatlerden yoğrulmuş olup buna daha lâyıktır. Tevfîk Allah'tandır.
Diğer bir delil: Âlem, üzerinde bulunduğu hâller olan toplanma ve dağılma, hareket ve sükûn, pis ve temiz, güzel ve çirkin, artma ve eksilme gibi şeylerden hâlî olamaz. Bunlar his ve akıl ile sâbit olan hâdislerdir; zira iki zıddın birlikte bulunması imkânsızdır. Böylece taâkub (peş peşelik) sâbit olur; bu ise hudûsu gerektirir. Bütün hâdisler, 'yok iken sonradan olma' (kevn ba‘de lem yekün) kapsamındadır. O hâlde, bu hâdislerden hâlî olmayan ve onları öncelemeyen şey hakkında da hüküm şöyledir: Ya bu sıfattan uzak bir asıldan inşâ edilmiştir, ya da bu sıfat ona ârız olarak intikal etmiştir. Eğer durum böyle ise, bu âlemin hâdis olduğu sâbit olur ve hudûsu inkâr edenlerin sözü bâtıl olur. Eğer bunun dışında ise: Eğer ilk olan onu inşâ eden ise -ki işte bizim sözümüz budur, O Bârî'dir- onlar buna 'heyûlâ' adını verdiler. Yok eğer ona intikal yoluyla meydana geldiyse, o zaman ilk olan yok olur, bu da ondan başka bir şey hâline gelir. İşte bu, ilk olmayan bir şeyle muhdestir; ilk ise, ikinciye intikal ettiğinde yok olması sebebiyle muhdestir. Ayrıca bir şeyin başka bir şeyden meydana gelmesi de mümkün değildir: Onda saklanıp sonra zuhûr etmesi, yahut onda muhdes olarak doğup çıkması, yahut ilkin helâk olup ikincinin meydana gelmesi şeklinde... İlk, çocuk yahut kaba konulan şey mesabesindedir; kabın, içindekinin kat kat fazlasını içermesi imkânsızdır. Bundan dolayı, insanın nutfeden olduğu, ağacın da tohumda bulunduğu sözü bâtıl olur. 'Kuvve hâlinde mevcuttu da sonra ortaya çıktı' diyenlerin görüşü de böylece bâtıldır; çünkü bu, o şeyin zâtının hudûsunu gerektirir. Zira o şey üzerindeki kuvve, bizâtihi kendisinden başkadır; çünkü o şey fiilen vardır, kuvve olarak değil. Veya ilk helâk olur: Nutfenin, sonra canlının (neseme) hâline gelmesi misalindeki gibi; böylece ilk, hiçbir eseri kalmayacak şekilde helâk olur, ikinci ise ilkten hiçbir eser taşımayacak şekilde hâdis olur. İşte bunda hem ilkin hem de ikincinin hudûsu vardır.
Eğer bir kimse: 'Size göre âhirette a‘yânın, (dünyada) bâkî olmayanla bekāsı câiz olunca, onların, öncelemeyenle kıdemi neden câiz olmasın?' diye sorarsa, şöyle cevap verilir: Buna birkaç yönden cevap verilir. Birincisi tenâkuzdur: Hudûsun mânası, yok iken sonradan olmaktır. Kendisini öncelemeyen (gayr-ı mesbûk) bir şeyde ise hudûs hakikati vardır; ona kıdem isnad etmek bu hakikati bozar. Bekānın mânası ise...
الْجَوَاهِر والأحياء الَّذين هم فِيهَا وَبهَا نقر وننتفع وهم مجبولون عَن الْحَاجَات وَالْمَنَافِع أَحَق بذلك وَالله الْمُوفقوَدَلِيل آخر أَن الْعَالم لَا يَخْلُو من أَن يكون قَدِيما على مَا عَلَيْهِ أَحْوَاله من إجتماع وتفرق وحركة وَسُكُون وخبيث وَطيب وَحسن وقبيح وَزِيَادَة ونقصان وَهن حوادث بالحس وَالْعقل إِذْ لَا يجوز إجتماع الضدين فَثَبت التَّعَاقُب وَفِيه الْحَدث وَجَمِيع الْحَوَادِث تَحت الْكَوْن بعد أَن لم تكن فَكَذَلِك مَا لَا يَخْلُو عَنَّا وَلَا يسبقها أَو كَانَ إنْشَاء عَن أصل لَا بِهَذِهِ الصّفة أَو انْتقل إِلَيْهَا بإعتراضها فِيهِ فَإِن كَانَ ذَلِك ثَبت أَن هَذَا الْعَالم حَادث وَبَطل قَول من يُنكر الْحُدُوث وَإِن كَانَ غير هَذَا فَإِن كَانَ الأول هُوَ المنشئ لَهُ فَهُوَ قَوْلنَا هُوَ الْبَارِي وسموه هيولى وَإِن كَانَ على الإنتقال إِلَيْهِ فَذهب الأول وَصَارَ هَذَا غَيره فَهَذَا مُحدث بِمَا لم يكن هُوَ الأول وَالْأول مُحدث بِمَا هلك لما انْتقل إِلَى الثَّانِي مَعَ مَا لَا يكون شَيْء من شَيْء من أَن يكون مستجنا فِيهِ فَيظْهر أَو مُحدثا فِيهِ فيتولد وَيخرج أَو يتْلف الأول فَيكون الثَّانِي فَالْأول كَالْوَلَدِ وَالشَّيْء الْمَوْضُوع فِي الْوِعَاء ومحال كَون أَضْعَاف مَا فِيهِ فِيمَا هُوَ فِيهِ لذَلِك يبطل القَوْل بِكَوْن الْإِنْسَان من النُّطْفَة وَالشَّجر فِي الْحبّ وعَلى ذَلِك من يَقُول بالبروز بِالْقُوَّةِ مَعَ مَا كَانَ فِي ذَلِك إِيجَاب حدث ذَاته لِأَن الْقُوَّة عَلَيْهِ غَيره إِذْ هُوَ وجد بِالْفِعْلِ لَا بِالْقُوَّةِ أَو تلف الأول نَحْو النُّطْفَة ثمَّ النَّسمَة وَنَحْو ذَلِك فَيصير الأول هَالكا حَتَّى لَا يبْقى لَهُ الْأَثر وَالثَّانِي حَادِثا حَتَّى لم يبْق من الأول فِيهِ أثر وَفِي ذَلِك حدث الأول وَالثَّانِيفَإِن قَالَ قَائِل إِذا جَازَ عنْدكُمْ بَقَاء الْأَعْيَان فِي الْآخِرَة بِمَا لَا يبْقى لم لَا جَازَ قدمهَا بِمَا لَا يتَقَدَّمقيل لوجوه أَحدهَا للتناقض وَهُوَ أَن معنى الْحَدث هُوَ الْكَوْن بعد ان لم يكن فَمن لَا يسْبقهُ فَفِيهِ حَقِيقَة فَالْقَوْل فِيهِ بالقدم ينْقضه وَمعنى الْبَقَاء
O (şey), müstakbel zamanda bir gayrı ile birlikte veya yalnız başına mevcudiyettir; bu sebeple ihtilaf etmişlerdir. İkincisi, zikrettiğin bekā hakkındaki söz ancak sem‘îdir. Bunu bana teslim edersen, a‘yânın hâdis oluşu onu bilmemizi sağlayan delil ile vâcip olur; teslim etmezsen, onu inkâr eden karşısında sem‘î delile dayanan hüccetin bâtıl olur. Yardım istenen ancak Allah’tır. Ayrıca, bir şey ancak kendisinden önce gelen bir gayrı ile var olabiliyorsa ve bu, bütün ağyârın şartı ise, hepsinin birden varlığı bâtıl olur. Hâlbuki bekā hâli böyle değildir. Görmez misin ki, birisi diğerine ‘Başka bir şey yemediğin sürece hiçbir şey yeme’ dese; her gayrda bu şart bulunduğundan, o kişi ebediyen yememiş olur. ‘Ne zaman bir lokma yesen bir diğerini de ye’ dese, bu defa yeme fiili dâim olarak sürer. İlk durum da işte bunun mislidir. Aynı şekilde, hesabın katlanması (tezâufu’l-hisâb) meselesi de böyledir: Onun kendisinden başlayacağı bir ibtidâ belirlenmediğinde, ondan hiçbir şeyin varlığı aslâ câiz olmaz; bir başlangıç hâsıl olduğunda ise, onun içinde sürekli artarak ve dâimâ ziyâdeleşerek bâkî kalması câiz olur. Kuvvet ancak Allah iledir. Her sayıda hesabın evâili (başlangıçları) anılır; çünkü o sayıya ancak onunla ulaşılır. Nihâyetleri ise anılmaz; işte bundan ötürü ihtilaf etmişlerdir. Keza, biz farz etsek ki cisim yoktur ve bir arazın bir diğerinden önce var olması câizdir; bu takdirde, ona dair bir evleviyet ve ibtidâ konulmadığı için, ondan hiçbir şeyin varlığı câiz olmaz. Hâlbuki (gelecekte) nihâyetsiz olarak ebediyen var olmak câizdir. İşte a‘yânın hâli olmadığı şey (arazlar) de bu misildedir. Tevfik Allah’tandır. Yine, işaret ettiğimiz her hareket veya ictimâ‘, o türden geçmiş olanın nihâyetidir; başlangıcı olmayan geçmişin bir nihâyete sahip olması ise muhaldir. Kuvvet ancak Allah iledir. Ayrıca, bir cisim, kendisi bâkî olmasa da tek bir bekā ile vasıflanabilir. Oysa bir cisim, kendisinden aslâ ayrı kalmadığı tek bir hâdis ile vasıflanmaz. (Çok sayıdaki hâdis için de durum aynıdır.) Bununla birlikte, cisimde bekānın hudûsu, onun ibkāsının sebebidir ve bekā, devam ettiği müddetçe sürer.
هُوَ الْكَوْن فِي مُسْتَأْنف الْوَقْت مَعَه غير أَو لَا لذَلِك اخْتلفَا وَالثَّانِي أَن القَوْل بِالَّذِي ذكرت من الْبَقَاء إِنَّمَا هُوَ سَمْعِي فإمَّا أَن تسلم لي ذَلِك فَيجب حدث الْأَعْيَان لما بِهِ عَرفْنَاهُ أَو لَا تسلم فَيبْطل حجاجه بالسمعي على الْإِنْكَار بِهِ وَالله الْمُسْتَعَانوَأَيْضًا إِن الشَّيْء إِذا لم يكن إِلَّا بِغَيْر يتقدمه وَذَلِكَ شَرط كل الأغيار فَيبْطل كَون الْجَمِيع وَلَا كَذَلِك أَمر الْبَقَاء أَلا يرى أَن من قَالَ لآخر لَا تَأْكُل شَيْئا حَتَّى تَأْكُل غَيره وَكَذَا كل غير فِيهِ ذَلِك الشَّرْط فبقى أبدا غير آكل وَلَو قَالَ كلما أكلت لقْمَة فَكل أُخْرَى فَهُوَ يبْقى أبدا فِي الْأكل فَمثله الأول وعَلى ذَلِك أَمر تضَاعف الْحساب إِنَّه إِذا لم يَجْعَل لَهُ ابْتِدَاء مِنْهُ يبْدَأ لَا يجوز وجود شَيْء مِنْهُ بتة وَإِذا حصل الْبِدَايَة يجوز أَن يبْقى فِيهِ فِيمَا يزِيد ثمَّ يزِيد دَائِما وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهمَعَ مَا يذكر أَوَائِل الْحساب فِي كل عدد إِذْ بِهِ بلغ ذَلِك وَلَا يذكر نهايتها لذَلِك اخْتلفَاوَأَيْضًا أَنا لَو توهمنا أَن لَا جسم وَأَنه يجوز وجود عرض قبل عرض لم يجز وجود شَيْء مِنْهُ إِذْ لم يَجْعَل لَهُ أولية وإبتداء وَيجوز الْوُجُود أبدا بِلَا نِهَايَة لَهُ فَمثله مَا لَا يَخْلُو عَنهُ من الْأَعْرَاض وَالله الْمُوفقوَأَيْضًا أَن كل حَرَكَة أَو إجتماع نشِير إِلَيْهِ هُوَ نِهَايَة مَا مضى من ذَلِك النَّوْع فمحال وجود نِهَايَة الْمَاضِي بِلَا إبتداء لَهُ وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهوَأَيْضًا أَن قد يُوصف جسم بِالْبَقَاءِ مَعَ بَقَاء وَاحِد وَإِن كَانَ ذَلِك الْبَقَاء لَا يبْقى وَلَا يُوصف جسم مَعَ حدث وَاحِد لَا يَخْلُو بِالْعدمِ عَنهُ فَكَذَلِك مَا كثر مِنْهُ على أَن حُدُوث الْبَقَاء فِي الْجِسْم هُوَ سَبَب إبقائه ويدوم بَقَاؤُهُ على دوَام
Onda bekâ süreklilik arz eder. Cismin kadîm oluşunun sebebinin, onda sonradan meydana gelen bir araz olması câiz değildir; böylece o araz, cismin dengi ve akranı hâline gelir, bu yüzden de cismi öncelemez. Muvaffak kılan Allah'tır.
Bu görüşü benimseyenlerden bazıları, bir şeyin renksiz bulunamayacağı, ancak bunun rengin zorunlu olmasını gerektirmediği gerekçesiyle itiraz etmiştir. Bu itirazın bir anlamı yoktur; zira hudûs, bir şeyin yok iken var olma vasfıdır. Bir şeyde, kendisinden ayrılmayan başka bir şey bulunduğunda ve bu vasıf onda mevcut olduğunda, bu hüküm onun için lâzım gelir. Rengin renk oluşu ise, renklenen şeyde bulunan bir mânâ sebebiyledir; bu yüzden ikisi farklıdır. Ancak cismin bütünü, renklerden hâlî kalmadığı için onları öncelemez; fakat onları birer birer önceler. İhdâsın durumu da böyledir.
'Bir şeyin yoktan yaratıldığını bilmeyiz' diyen kimseye gelince; o, duyu ile mevcut olanla yetinen kimsedir. Hâlbuki bilgilerin kendisi duyunun dışındadır. Aynı şekilde 'câizdir' ve 'câiz değildir' sözü de böyledir. Yine, duyu ile bilmediğimiz hâlde öne sürdüğü 'helâk olmaksızın ayrışma' iddiası da böyledir; onun bu durumu, içinde akıl, işitme, görme, ruh ve benzeri neden yapıldığı bilinmeyen şeyler bulunan bizim mevzumuz gibidir. İşte bu, onun kendi söylediğiyle çelişir.
Ayrıca, âlemin cevherinden olup kadîm veya ezelî olduğunu bize haber veren biri olmadığına göre, onu bilmenin istidlâlden başka yolu yoktur. Sonra, yazan olmaksızın bir yazı, ayıran olmaksızın bir ayrışma, aynı şekilde birleştiren olmaksızın bir birleşme, yine aynı şekilde hareket ettirici ve durdurucu olmaksızın hareket ve sükûn bilmeyiz. Bütünüyle âlem için de bu lâzım gelir; zira o müellef ve mufassaldır. Dahası, âlemin telifindeki hârikulâdelik daha yücedir. Dolayısıyla âlem, başkası olmaksızın ne ayrışabilir ne de birleşebilir. Sonra, şâhid âlemde telif ve kitâbet, kendisiyle meydana geldiği şeyden daha sonradır. Aynı şekilde bütün âlem de zikrettiğim bu mânâdadır. Tevfik Allah'tandır.
Bu tür bir mevzuda tam bir tetkik yapmaya kalkışmak, beşer tâkatinin dışına çıkar. Zira âlemin duyulan veya işitilen hiçbir cüz'ü yoktur ki, hâdis oluşuna delâleti, başlangıç hâlinin bilinememesi, bozulanın ıslahı veya bir benzerinin inşâsı, nefsini muhafaza ettiği şeylerden âciz oluşu veya cevherinin dönüştürülmesi ile birlikte; onda habîs, kabîh, zelîl ve hâkir olan şeylerin bulunuşu açık olmasın. Eğer başkasının tedbiri olmasaydı, onun böyle olması mümkün olmazdı. Tevfik Allah'tandır.
تتَابع الْبَقَاء فِيهِ وَلَا يجوز أَن يكون سَبَب قدم الْجِسْم حُدُوث عرض فِيهِ فَصَارَ هُوَ عديله وقرينه فَلذَلِك لَا يتقدمه وَالله الْمُوفقوعارض بعض من يَقُول بِهَذَا لما لَا يُوجد الشَّيْء بِلَا لون ثمَّ لَا يجب أَن يكون لونا وَذَلِكَ لَا معنى لَهُ لما أَن الْحَدث هُوَ وصف الْكَوْن بعد أَن لم يكن فَإِذا وجد غَيره غير مُفَارقَة وَفِيه هَذَا الْوَصْف لزمَه هَذَا الحكم وَلَيْسَ اللَّوْن بلون لِمَعْنى يُوجد فِي المتلون بِهِ لذَلِك اخْتلفَا لَكِن جملَة الْجِسْم إِذْ لَا يَخْلُو من الألوان فَلَا يسبقها وَلَكِن يسْبق وَاحِدًا فواحدا وَكَذَلِكَ أَمر الإحداثوَمن قَالَ لَا يعلم صنع شَيْء لَا من شَيْء فَهُوَ الْمُقدر بالموجود حسا والمعارف نَفسهَا خَارِجَة عَن الْحس وَكَذَلِكَ القَوْل بيجوز وَلَا يجوز وَكَذَلِكَ مَا يدعى من التَّفَرُّق لَا الْهَلَاك لَا نعرفه بالحس ثمَّ قَالَ بِهِ فَمثله مَا نَحن فِيهِ مَعَ مَا كَانَ فِيهِ عقل وَسمع وبصر وروح وَغير ذَلِك مِمَّا لَا يدرى مِم صنع فَذَلِك يمنعهُ القَوْل بِمَا قَالَ وَأَيْضًا إِنَّه إِذا يكن أحد يخبرنا عَن قدمه أَو كَانَ أزليا من جَوْهَر الْعَالم فَلَا وَجه للْعلم بِهِ إِلَّا بالإستدلالثمَّ لَا نعلم كِتَابَة بِلَا كَاتب وَلَا تفَرقا إِلَّا بمفرق وَكَذَلِكَ الإجتماع وَكَذَلِكَ السّكُون وَالْحَرَكَة فَيلْزم فِي جملَة الْعَالم ذَلِك إِذْ هُوَ مؤلف مفرق بل الأعجوبة فِي تأليف الْعَالم أرفع فَهُوَ أَحَق أَن لَا يتفرق وَلَا يجْتَمع إِلَّا بِغَيْرِهِ ثمَّ كل مَا فِي الشَّاهِد من التَّأْلِيف وَالْكِتَابَة يكون أحدث مِمَّن بِهِ كَانَ فَمثله جَمِيع الْعَالم إِذْ هُوَ فِي معنى مَا ذكرت وَبِاللَّهِ التَّوْفِيقوَلَو تكلّف الإستقصاء فِي مثل هَذَا ليخرج عَن طوق الْبشر إِذْ مَا من شَيْء مِمَّا يحس أَو يسمع بِهِ من أَجزَاء الْعَالم إِلَّا وَدلَالَة حَدثهُ ظَاهِرَة من جَهله بإبتداء حَاله وبإصلاح مَا يفْسد أَو ينشيء مثله وعجزه عَمَّا بِهِ حفظ نَفسه أَو تقليبه عَن جوهره مَعَ مَا فِيهِ الْخَبيث والقبيح والذليل والمهان الَّذِي لَوْلَا تَدْبِير غَيره فِيهِ مَا احْتمل أَن يكون كَذَلِك وَبِاللَّهِ التَّوْفِيق
Sonra şu da malumdur ki hareket, sükûn, toplanma ve ayrışma cismin gayrıdır; zira bir cisim dağınık hâlde bulunup sonra toplanabildiği, hareketliyken sükûna erebildiği, dolayısıyla cisim olduğu hâl üzere bâkî kalmakla birlikte zıt hâlleri kabul edebildiği için, bunlar cismin kendisi olsaydı bu zıtlıkları kabul edemezdi. Bu esasa göre fenâ ve beka da böyle olur; zira bir şey, birtakım vakitlerde ne bâkî ne de fânî olarak bulunabilir; bu durumda onun cisimden gayrı olması lâzım gelir. Aynı şekilde bir şeyin bekasını ya da fenasını irade eden kimse, diğerinde kastettiği vech ile kastetmez; bu da ikisinin birbirinden gayrı ve çözülüp giden arazlar olduğunu ispat eder. Mu'tezile'den birçoğu ilk hususta bu görüşü benimserken, beka ve fenâ meselesinde direnirler. Oysa onların bu sözü bâtıldır; çünkü o şey kendi zatında farklılık göstererek bu ihtimali taşımaktadır. Eğer bu câiz olsa ve cisimlerin kendi zatlarıyla bâkî olması mümkün görülseydi, o zaman âlemin bir yaratıcı olmaksızın kendi kendine var olması da câiz sayılırdı. Bu durum, özellikle Mu'tezile için daha da evlâdır; çünkü onlar, Allah'ın âleme olan nispetinde, O'nun ezelde âlemi bilen olmasından başka hiçbir müstakil sıfat veya fiil kabul etmezler. Onlara göre irade ve fiil de âlemdendir; Allah'ın zâtı onlarca mevcuttu, âlem yoktu ve âlemin varlığından başka bir şey de sonradan meydana gelmedi. Hâl böyle olunca, eğer âlem kendi kendine bâkî olursa, bu tevhidin fesadına yol açar. Kuvvet yalnızca Allah'tandır. Sonra, bunların birbirinden gayrı olduğu sabit olunca, Ehl-i kelâm bu şeyin isimlendirilmesi ve mâhiyeti hususunda ihtilâf etti. Kimisi buna 'araz', kimisi de 'sıfat' adını verdi. Bu meselenin hakkı, kastedilen mânâyı ifade ve tarif için belirlenen ıstılahta teslim olmaktır. Hangi şey bu mânâyı ifa ederse kâfidir; isim akıl ve kıyasla bilinmez. Nitekim Ka'bî'nin görüşünü hatalı bulurken söylediğimiz söz de böyledir: Ona göre bir şeyin cisim olmadığı sabit olunca, o şeyin araz olduğu ortaya çıkar.
ثمَّ مَعْلُوم أَن تكون الْحَرَكَة والسكون والإجتماع والتفرق غير الْجِسْم إِذْ قد يكون جسما مُتَفَرقًا يجْتَمع ومتحركا يسكن فَلَو كَانَ لنَفسِهِ يكون كَذَلِك لم يكن ليحتمل مضادات الْأَحْوَال على بَقَاء الْجِسْم بِحَالهِ وعَلى هَذَا يخرج الفناء والبقاء إِذْ قد يُوجد غير بَاقٍ وَلَا فان فِي أَوْقَات فَيلْزم أَن يكون غَيره وَكَذَلِكَ من أَرَادَ بَقَاء الشَّيْء أَو فناءه يقْصد إِلَى غير الْوَجْه الَّذِي يقْصد بِالْآخرِ ثَبت أَنَّهُمَا غيران يحلانوَكثير من الْمُعْتَزلَة يَقُولُونَ بِهَذَا فِي الأول ويأبون فِي الْبَقَاء والفناء مَعَ مَا يبطل قَوْلهم إِذْ كَانَ مُخْتَلفا بِنَفسِهِ فِي إحتمال ذَلِك وَلَو جَازَ ذَلِك وَجَاز بَقَاء الْأَجْسَام بأنفسها لجَاز كَونهَا لَا بِغَيْر على أَن هَذَا بالمعتزلة أولى لأَنهم لَا يجْعَلُونَ من الله إِلَى جملَة الْعَالم غير الْعَالم بِهِ كَانَ الْعَالم إِذْ الْإِرَادَة يجعلونها من الْعَالم وَالْفِعْل كَذَلِك وذاته كَانَ مَوْجُودا عِنْدهم وَلم يكن الْعَالم وَلم يحدث شَيْء سوى كَون الْعَالم فَإِذا كَانَ بِنَفسِهِ وَبِه يبْقى وَفِي ذَلِك فَسَاد التَّوْحِيد وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهثمَّ قد ثَبت التغاير وَاخْتلف أهل الْكَلَام فِي مائية اسْم ذَلِك فَمنهمْ من يُسَمِّيه عرضا وَمِنْهُم من يُسَمِّيه صفة وَحقّ هَذِه الْمَسْأَلَة التَّسْلِيم لما يجْرِي الإصطلاح بِهِ لما يُرَاد بِالتَّسْمِيَةِ والتعريف وإفهام المُرَاد فَأَي شَيْء يعْمل ذَلِك كفى وَلَا يعرف الإسم بِالْعقلِ وَالْقِيَاس كَذَلِك قَوْلنَا فِي تخطئة قَول الكعبي إِنَّه لما ثَبت أَنه لَيْسَ بجسم بَان أَنه عرض
Ebû Mansûr (r.h.) şöyle dedi: Bu, ancak cisim dışındaki yaratılmışların araz olduğu kabul edildiğinde gerekli olur. Hâlbuki Allah'ın Kitabı'nda 'araz' kelimesi, eşyanın somut nesnelerinin kendileri (zâtları/a'yânı) kastedilerek kullanılmıştır; nitekim Allah Teâlâ'nın 'Siz dünya arazını (malını) istiyorsunuz' ve 'Eğer yakın bir araz (ganimet) olsaydı' buyruklarında olduğu gibi. Bu itibarla, ona 'sıfat' denilmesi İslamî ıstılahlara daha yakındır. Kuvvet ancak Allah iledir.
Âlemin Bir Muhdisinin (Yaratıcısının) Bulunduğuna Delil
Ebû Mansûr (r.h.) şöyle dedi: Sonra, âlemin bir muhdisi olduğuna delil şudur: Onun hudûsu (sonradan olduğu), açıkladığımız gerekçelerle ve ondan hiçbir şeyin müşahede âleminde kendi kendine bir araya gelip dağılmadığı ile sabittir. Öyleyse bunun, kendisinden başka bir fail ile vuku bulduğu sabit olur. Allah muvaffak kılandır.
İkincisi: Eğer âlem kendi başına var olsaydı, bir vakit ona diğerinden daha layık olmazdı; bir hal ona başka bir halden daha evla olmazdı ve bir sıfat ona başka bir sıfattan daha uygun olmazdı. Mademki farklı vakitler, haller ve sıfatlarda bulunmaktadır; o halde onun kendi başına var olmadığı sabittir. Eğer kendi başına var olsaydı, her şeyin kendi nefsi için hallerin en güzeli ve sıfatların en hayırlısı olan nice haller edinmesi caiz olurdu; böylece de kötülükler ve çirkinlikler ortadan kalkardı. Bunların (kötülük ve çirkinliklerin) varlığı, onun (âlemin) kendisinden başkası ile var olduğuna delalet eder. Allah muvaffak kılandır.
Ayrıca, âlem iki türdür: Diri ve ölü. Her diri olan, başlangıcı hakkında cahildir; benzerini yaratmaktan, kendisinde bozulanı ıslah etmekten, güç, kuvvet ve kemal vaktini tayin etmekten acizdir. İşte böylece onun bir başkasıyla var olduğu sabit olur. Ölü olan ise buna daha da layıktır.
Yine, âlemdeki her varlık cinsi (cevher), kaçınılmaz bir şekilde kendisine arız olan arazlara maruz kalır. Ona arız olan arazların ise o cevher olmaksızın bir bekası ve varlığı yoktur. Böylece her ikisinin de birbirinin muhtaç olduğu şey kapsamına girdiği sabit olur. Dolayısıyla, kendi başına var olan bir şeyin, kendisiyle var olduğu ve ayakta durduğu başka bir şeye muhtaç olması fikri batıl olur. Kuvvet ancak Allah iledir.
قَالَ أَبُو مَنْصُور رحمه الله وَإِنَّمَا يجب ذَلِك إِذا سلم أَن مَا سوى الْجِسْم من الْخلق عرض وَفِي كتاب الله تَسْمِيَة الْعرض على إِرَادَة أعين الْأَشْيَاء كَقَوْلِه تَعَالَى {تُرِيدُونَ عرض الدُّنْيَا} وَقَوله {لَو كَانَ عرضا قَرِيبا} فعلى هَذَا تَسْمِيَة ذَلِك صفة أقرب إِلَى الْأَسْمَاء الإسلامية وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّهالدَّلِيل على أَن للْعَالم مُحدثاقَالَ أَبُو مَنْصُور رحمه الله ثمَّ الدَّلِيل على أَن للْعَالم مُحدثا أَنه ثَبت حَدثهُ بِمَا بَينا وَبِمَا لَا يُوجد شَيْء مِنْهُ فِي الشَّاهِد يجْتَمع بِنَفسِهِ وَيفرق ثَبت أَن ذَلِك كَانَ بِغَيْرِهِ وَالله الْمُوفقوَالثَّانِي أَن الْعَالم لَو كَانَ بِنَفسِهِ لم يكن وقتا أَحَق بِهِ من وَقت وَلَا حَال أولى بِهِ من حَال وَلَا صفة أليق بِهِ من صفة وَإِذا كَانَ على أَوْقَات وأحوال وصفات مُخْتَلفَة ثَبت أَنه لم يكن بِهِ وَلَو كَانَ لجَاز أَن يكون كل شَيْء لنَفسِهِ أحوالا هِيَ أحسن الْأَحْوَال وَالصِّفَات وَخَيرهَا فَيبْطل بِهِ الشرور والقبائح فَدلَّ وجود ذَلِك على كَونه بِغَيْرِهِ وَالله الْمُوفقوَأَيْضًا أَن الْعَالم نَوْعَانِ حَيّ وميت وكل حَيّ جَاهِل بإبتدائه عَاجز عَن إنْشَاء مثله وَإِصْلَاح مَا فسد مِنْهُ وَقت قوته وكماله فَثَبت أَنه كَانَ بِغَيْرِهِ وَالْمَيِّت أَحَق بذلكوَأَيْضًا أَن الْعَالم لَا يَخْلُو كل عين مِنْهُ إِلَى مَا يحْتَملهُ من الْأَعْرَاض قهرا وَمَا اعْتَرَضَهُ من الْأَعْرَاض لَا قيام لَهَا وَلَا وجود دونه فَثَبت بذلك دُخُول كل وَاحِد مِنْهُمَا تَحت حَاجَة الآخر فَيبْطل أَن يكون بِنَفسِهِ مُحْتَاجا إِلَى غير بِهِ يُوجد وَيقوم وَلَا قُوَّة إِلَّا بِاللَّه