Mukaddime... Bismillâhirrahmânirrahîm. Allah, efendimiz Muhammed'e, âline ve ashâbına salât ve selâm eylesin. Şeyhü'l-İslâm, Müfti'l-Enâm, devrinin bir tanesi, asrının nadidesi Takıyyüddîn Ebü'l-Abbâs Ahmed b. eş-Şeyh el-İmâm el-Âlim el-Allâme Mecdüddîn Ebî'l-Berekât Abdüsselâm b. Abdillâh b. Ebî'l-Kâsım b. Abdillâh b. Teymiyye el-Harrânî -Allah ruhunu takdis etsin ve kabrini nurlandırsın- dedi ki: Hamd, hidayet eden ve yardım eden Allah'a mahsustur. Ne güzel yardımcı, ne güzel hidayet edendir O. Dilediğini dosdoğru yola iletir, ona rüşd yollarını beyan eder; tıpkı iman edenleri, hakkın ihtilafa düştüğü konularda hidayete erdirdiği ve onlar için hidayet ile doğruluğu bir araya getirdiği gibi. O, resullerini ve iman edenleri dünya hayatında ve şahitlerin ayağa kalkacağı günde yardım eder; tıpkı kitabında vadettiği gibi. O, sâdıktır, vaadinden dönmez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Öyle bir şehadet ki, sahibinin yüzünü hanîf olarak dine doğrultur ve onu ilhaddan arındırır. Ve şehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve resulüdür, resullerin en faziletlisi, kulların en kerîmidir. O'nu hidayet ve hak din ile gönderdi ki, onu bütün dinlere üstün kılmak için, müşrikler ve inatçılar hoşlanmasa da. Onun zikrini yüceltti; insanlar onu ancak O'nunla birlikte anarlar; ezanda, teşehhüdde, hutbelerde, cemaatlerde ve bayramlarda olduğu gibi. Onun muhaliflerini kahretti, düşmanlarını helak etti, kendisiyle alay eden kindar kişilere karşı O'na yeterli geldi, O'na buğzedenin soyunu kesti, O'na eziyet edeni dünya ve ahirette lanetledi.
مقدمة…بسم الله الرحمن الرحيم.وصلّى الله على سيدنا محمد وآله وصحبه وسلم تسليما.قال الشيخ الإمام العالم العامل العلامة شيخ الإسلام ومفتي الأنام أوحد دهره وفريد عصره تقي الدين أبو العباس أحمد بن الشيخ الإمام العالم العلامة مجد الدين أبي البركات عبد السلام بن عبد الله بن أبي القاسم بن عبد الله بن تيمية الحرّاني قدس الله روحه ونور ضريحه:الحمد لله الهادي النصير فنعم النصير ونعم الهاد الذي يهدي من يشاء إلى صراط مستقيم ويبين له سبل الرشاد كما هدى الذين آمنوا لما اختلف فيه من الحق وجمع لهم الهدى والسداد والذي ينصر رسله والذين آمنوا في الحياة الدنيا ويوم يقوم الأشهاد كما وعده في كتابه وهو الصادق الذي لا يخلف الميعاد.وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له شهادة تقيم وجه صاحبها للدين حنيفا وتبرئه من الإلحاد وأشهد أن محمدا عبده ورسوله أفضل المرسلين وأكرم العباد أرسله بالهدى ودين الحق ليظهره على الدين كله ولو كره أهل الشرك والعناد ورفع له ذكره ولا يذكره إلا ذكر معه كما في الأذان والتشهد والخطب والمجامع والأعياد وكبت محاده واهلك مشاقه وكفاه المستهزئين به ذوي الأحقاد وبتر شانئه ولعن مؤذيه في الدنيا والآخرة
Allah, onu zelil edenleri gözetim altına almış, onu resul kardeşleri arasından sayılamayacak hasletlerle tahsis etmiştir. O'na vesile, fazilet, Makam-ı Mahmud ve övgü sancağı (livâü'l-hamd) verilmiştir ki bu sancağın altında bütün övülenler toplanır. Onun âline en üstün, en yüksek, en mükemmel ve en fazla salât olsun; nitekim Allah (sübhânehû) kendisine salât edilmesini sevdiği gibi ve beşeriyetin efendisine salât edilmesi gerektiği gibi. Peygamber'e selâm, Allah'ın rahmeti ve bereketleri en üstün, en güzel, en lâyık, en bereketli, en hoş ve en temiz tahiyye olsun. Salât ve selâm, nida (kıyamet) gününe kadar sürekli olsun, ondan sonra da sonsuza dek bâki kalsın; Allah'tan bir rızık olarak ki tükenmesi yoktur.
Emme ba'd, muhakkak ki Allah teâlâ bizi nebîsi Muhammed (s.a.v.) ile hidayete erdirdi, onunla karanlıklardan nura çıkardı, risâletinin bereketi ve sefâretinin uğuruyla dünya ve ahiretin hayrını bize verdi. O (Peygamber), Rabbi katında o yüce makama sahipti ki akıllar ve diller onun hakikatini bilmekten ve tavsif etmekten âciz kalmış, ilim ve beyanda son noktaya varıldıktan sonra bu husustaki gaye, ona yönelip susmak olmuştur. İşte bu durum beni, vuku bulan bir hadise sebebiyle –ki o hadisenin bizim üzerimizdeki hakkı en az şudur: Allah'ın, Peygamber'ini her yolla tazim ve desteklemeyi, her durumda can ve mal ile onu tercih etmeyi, onu her eziyetten koruyup muhafaza etmeyi farz kıldığı şeydir; her ne kadar Allah, Resûlü'nü halkın yardımından müstağni kılmışsa da, sizleri birbirinizle denemek ve Allah'ın, gaybda kendisine ve resullerine kimin yardım edeceğini bilmesi, amellerin karşılığını hak etmesi için (böyle yapmıştır) – Peygamber (s.a.v.)'e söven Müslüman ve kâfir hakkında meşru kılınan cezayı ve bununla ilgili meseleleri, hüküm ve delili içeren bir şekilde zikretmemi gerektirdi. Bu hususta yanımda bulunan kavilleri nakledecek, söze açıklama (ta'lil) payını ekleyecek ve dayanılması gereken hususu beyan edeceğim. Allah'ın takdir ettiği cezalara gelince, onların tafsilatına neredeyse ulaşılamaz; buradaki maksat, müftünün fetva vereceği şer'î hükmü beyan etmektir.
وجعل هوانه بالمرصاد واختصه من بين إخوانه المرسلين بخصائص تفوق التعداد فله الوسيلة والفضيلة والمقام المحمود ولواء الحمد الذي تحته كل حماد وعلى آله أفضل الصلوات وأعلاها وأكملها وأنماها كما يحب سبحانه أن يصلى عليه وكما ينبغي أن يصلى على سيد البشر والسلام على النبي ورحمة الله وبركاته أفضل تحية وأحسنها وأولاها وأبركها وأطيبها وأزكاها صلاة وسلاما دائمين إلى يوم التناد باقيين بعد ذلك أبدا رزقا من الله ما له من نفاد.أما بعد فان الله تعالى هدانا بنبيه محمد صلى الله عليه وسلم وأخرجنا به من الظلمات إلى النور وآتانا ببركة رسالته ويمن سفارته خير الدنيا والآخرة وكان من ربه بالمنزلة العليا التي تقاصرت العقول والألسنة عن معرفتها ونعتها وصارت غايتها من ذلك بعد التناهي في العلم والبيان الرجوع إلى عيها وصمتها فاقتضاني لحادث حدث أدنى ماله من الحق علينا بل هو ما أوجب الله من تعزيزه ونصره بكل طريق وإيثاره بالنفس والمال في كل موطن وحفظه وحمايته من كل موذ وإن كان الله قد أغنى رسوله عن نصر الخلق ولكن ليبلوا بعضكم ببعض وليعلم الله من ينصره ورسله بالغيب ليحق الجزاء على الأعمال كما سبق في أم الكتاب أن أذكر ما شرع من العقوبة لمن سب النبي صلى الله عليه وسلم من مسلم وكافر وتوابع ذلك ذكرا يتضمن الحكم والدليل وأنقل ما حضرني في ذلك من الأقاويل وأردف القول بحظه من التعليل وبيان ما يجب أن يكون عليه التعويل وأما ما يقدره الله عليه من العقوبات فلا يكاد يأتي عليه التفصيل وإنما المقصد هاهنا بيان الحكم الشرعي الذي يفتى به المفتي
Kâdî, gereğince hükmeder. İmamlardan ve ümmetten her birine, gücü yettiği ölçüde bunu yerine getirmek vâciptir. Allah, doğru yolun hidayet edicisidir. Ben onu dört mesele üzere tertip ettim: Birinci mesele: Söven (sâbb) kimse, ister Müslüman ister kâfir olsun, öldürülür. İkinci mesele: Onun öldürülmesi kesinleşir; zimmi dahi olsa ona minnet edilmez ve fidyesi alınmaz. Üçüncü mesele: Tevbe etmesi halindeki hükmü. Dördüncü mesele: Sövmenin (sebb) ne olduğunun, sövme sayılmayanın ve onunla küfür arasındaki farkın beyanı.
ويقضي به القاضي ويجب على كل واحد من الأئمة والأمة القيام بما أمكن منه والله هو الهادي إلى سواء السبيل.وقد رتبته على أربع مسائل:المسألة الأولى: في أن الساب يقتل سواء كان مسلما أو كافرا.المسألة الثانية: في أنه يتعين قتله وإن كان ذميا فلا يجوز المن عليه ولا مفاداته.المسألة الثالثة: في حكمه إذا تاب.المسألة الرابعة: في بيان السب وما ليس بسب والفرق بينه وبين الكفر.
Allah'a söven veya Resûlü'ne (s.a.v.) söven yahut Allah Azze ve Celle'nin indirdiği bir şeyi reddeden veya Allah Azze ve Celle'nin peygamberlerinden birini öldüren kimse hakkında: "O bu fiiliyle kâfir olur, her ne kadar Allah'ın indirdiği her şeyi ikrar ediyor olsa da" denilmiştir. Hattâbî şöyle demiştir: "Müslümanlar arasında böyle birinin öldürülmesinin vâcip olduğunda ihtilaf eden tek bir kimse bilmiyorum." Muhammed b. Sahnûn ise şöyle demiştir: "Ulemâ, Peygamber'e (s.a.v.) söven ve onu eksiklikle niteleyen kimsenin kâfir olduğunda, Allah'ın azabının onun üzerine terettüp edeceğinde ve ümmet nezdindeki hükmünün katl olduğunda icmâ etmiştir; kim onun küfründen ve azabından şüphe ederse kâfir olur." Meselenin tahriri şudur: Söven kimse eğer Müslüman ise hiçbir ihtilaf olmaksızın kâfir olur ve öldürülür. Bu, mezâhib-i erbaa ve diğerlerinin mezhebidir. Daha önce İshâk b. Râhûye ve başkalarının bu husustaki icmâyı naklettikleri geçmiştir. Eğer zimmi ise Mâlik b. Enes ve Medîne ehlînin mezhebine göre o da öldürülür. Bunların ifadelerinin nakli ileride gelecektir. Bu aynı zamanda Ahmed b. Hanbel ile ehl-i hadis fukahasının da mezhebidir. Ahmed b. Hanbel bunu pek çok yerde açıkça ifade etmiştir. Hanbel şöyle demiştir: "Ebû Abdillâh'ı (Ahmed b. Hanbel) şöyle derken işittim: 'Her kim Peygamber'e (s.a.v.) söverse veya onu eksiklikle niteylerse, Müslüman olsun kâfir olsun, onun hakkında katl cezası vardır. Kanaatimce öldürülür ve istitâbe edilmez." Hanbel devamla: "Ebû Abdillâh'ı şöyle derken de işittim: 'Her kim ahdi bozar ve İslâm'da bu tür bir hades (çirkin iş) işlerse, kanaatimce onun hakkında katl cezası vardır. Zira ahit ve zimmettikleri bu şart üzerine verilmiş değildir.'" Yine Ebu's-Safrâ şöyle demiştir: "Ebû Abdillâh'a, zimmîlerden bir adamın Peygamber'e sövmesi hâlinde ne yapılması gerektiğini sordum? Dedi ki: 'Aleyhine beyyine ikame edilirse, Peygamber'e (s.a.v.) söven kimse Müslüman olsun kâfir olsun öldürülür.'" Bunların her ikisini de Hallâl rivayet etmiştir. Abdullah ve Ebû Tâlib tarikiyle gelen bir rivayette ise kendisine Peygamber'e (s.a.v.) sövme hakkında soru sorulduğunda şöyle buyurmuştur: "Öldürülür." Kendisine "Bu konuda hadisler var mı?" denilince "Evet, hadisler vardır." diye cevap vermiş ve onlardan birinin, kadını Peygamber'e (s.a.v.) söverken işittiği için öldüren âmâ kimsenin hadisi olduğunu; bir diğerinin ise Husayn'dan gelen, İbn Ömer'in "Kim Peygamber'e (s.a.v.) söverse öldürülür" dediği hadis olduğunu belirtmiştir. Ömer b. Abdülazîz de "Öldürülür" demektedir. Bunun sebebi, söven kimsenin Peygamber'e (s.a.v.) sövmüş olmasıdır.
من سب الله أو سب رسوله صلى الله عليه وسلم أو دفع شيئا مما أنزل الله عز وجل أو قتل نبيا من أنبياء الله عز وجل: "أنه كافر بذلك وان كان مقرا بكل ما أنزل الله" قال الخطابي: "لا أعلم أحدا من المسلمين اختلف في وجوب قتله" وقال محمد بن سحنون: "أجمع العلماء على أن شاتم النبي صلى الله عليه وسلم المتنقص له كافر والوعيد جار عليه بعذاب الله له وحكمه عند الأمة القتل ومن شك في كفره وعذابه كفر".وتحرير القول فيه: أن الساب إن كان مسلما فإنه يكفر ويقتل بغير خلاف وهو مذهب الأئمة الأربعة وغيرهم وقد تقدم ممن حكى الإجماع على ذلك إسحاق بن راهوية وغيره وان كان ذميا فإنه يقتل أيضا في مذهب مالك وأهل المدينة وسيأتي حكاية ألفاظهم وهو مذهب أحمد وفقهاء الحديث.وقد نص أحمد على ذلك في مواضع متعددة قال حنبل: "سمعت أبا عبد الله يقول: "كل من شتم النبي صلى الله عليه وسلم أو تنقصه مسلما كان أو كافرا فعليه القتل وأرى أن يقتل ولا يستتاب" قال: وسمعت أبا عبد الله يقول: "كل من نقض العهد وأحدث في الإسلام حدثا مثل هذا رأيت عليه القتل ليس على هذا أعطوا العهد والذمة" وكذلك قال أبو الصفراء: "سألت أبا عبد الله عن رجل من أهل الذمة شتم النبي ماذا عليه؟ قال: إذا قامت عليه البينة يقتل من شتم النبي صلى الله عليه وسلم مسلما كان أو كافرا" رواهما الخلال.وقال في رواية عبد الله وأبي طالب وقد سئل عن شتم النبي صلى الله عليه وسلم قال: يقتل قيل له: فيه أحاديث؟ قال: نعم أحاديث منها: حديث الأعمى الذي قتل المرأة قال: سمعتها تشتم النبي صلى الله عليه وسلم وحديث حصين أن ابن عمر قال: "من شتم النبي صلى الله عليه وسلم قتل" وعمر ابن عبد العزيز يقول: "يقتل" وذلك أنه من شتم النبي صلى الله عليه وسلم
O, İslam’dan irtidat etmiştir; Müslüman bir kimse Nebî (s.a.v.)’e sövmez. Abdullah (b. Ahmed) ilave eder: “Babam’a, Peygamber (s.a.v.)’e söven kimsenin tevbe teklifi alıp almayacağını sordum. ‘Onun öldürülmesi vâcip olmuştur ve kendisine tevbe teklif edilmez, çünkü Hâlid b. Velîd, Peygamber (s.a.v.)’e söven bir adamı öldürmüş ve ona tevbe teklif etmemiştir’ dedi.” Bunların ikisini de Ebû Bekir, eş-Şâfî’de rivayet etmiştir. Ebû Tâlib rivayetinde: “Ahmed’e, Peygamber (s.a.v.)’e söven kimse hakkında soruldu; ‘Öldürülür, ahdi bozmuştur’ dedi.” Harb dedi ki: “Ahmed’e, zimmet ehlinden bir adamın Peygamber (s.a.v.)’e sövmesi hakkında sordum; ‘Peygamber (s.a.v.)’e sövünce öldürülür’ dedi.” Bunların ikisini de el-Hallâl rivayet etmiştir. O (Ahmed b. Hanbel), bu cevaplarının dışında da buna hükmetmiştir. Böylece onun bütün sözleri, (sövenin) öldürülmesinin vâcip olduğuna ve ahdi bozduğuna dair sarîh nassdır; bu konuda kendisinden bir ihtilaf nakledilmemiştir. Keza onun ashabının (talebelerinin) geneli –önce gelenleri ve sonra gelenleri– bu hususta ihtilaf etmemişlerdir. Ancak Kādî (Ebû Ya‘lâ), el-Mücerred’de zimmet ehlinden terk etmeleri gereken ve Müslümanlara ve fertlerine can veya mal bakımından zarar veren şeyleri zikretmiştir. Bunlar: Müslümanlarla savaşta onlara yardım etmek; Müslüman bir erkek veya kadını öldürmek; onlara yol kesmek; müşriklere casus barındırmak; Müslümanların haberlerini müşriklere mektup yazarak bildirmek gibi delâletle onlara yardım etmek; Müslüman bir kadınla zina etmek veya onu nikâh adı altında elde etmek; bir Müslümanı dininden döndürmeye çalışmaktır. Dedi ki: “Bunlardan kaçınması gerekir; ister şart koşulsun ister koşulmasın. Eğer muhalefet ederse ahdi bozulur.” Ve Ahmed’in bu hususlardaki nasslarını zikretmiştir; meselâ Müslüman kadınla zina, müşriklere casusluk yapma ve Müslümanı öldürme (köle bile olsa) hakkındaki nassı –nitekim el-Hırakī de bunu zikretmiştir. Sonra Ahmed’in Müslüman’a kazf (iffete iftira) hakkındaki nassını zikretmiştir: Ona göre bununla ahdi bozulmaz, bilâkis kazf haddi uygulanır. Dedi ki: “Bu durumda mesele iki rivayet üzerine çıkar.” Sonra dedi ki: “Bu şeylerin mânâsında Allah’ı, kitabını, dinini ve resulünü lâyık olmayan şekilde anmak da vardır. İşte bunlar dört şeydir; hükümleri kendilerinden önceki sekiz şeyin hükmü gibidir. Bunların (akitte) zikredilmesi akdin sıhhati için şart değildir. Eğer bunu yaparlarsa…”
فهو مرتد عن الإسلام ولا يشتم مسلم النبي صلى الله عليه وسلم زاد عبد الله: "سألت أبي عمن شتم النبي صلى الله عليه وسلم يستتاب قال: "قد وجب عليه القتل ولا يستتاب لأن خالد بن الوليد قتل رجلا شتم النبي صلى الله عليه وسلم ولم يستتبه" رواهما أبو بكر في الشافي وفي رواية أبي طالب: سئل أحمد عمن شتم النبي صلى الله عليه وسلم قال: "يقتل قد نقض العهد" وقال حرب: سألت أحمد عن رجل من أهل الذمة شتم النبي صلى الله عليه وسلم قال: "يقتل إذا شتم النبي صلى الله عليه وسلم" رواهما الخلال وقد نص على هذا في غير هذه الجوابات.فأقواله كلها نص في وجوب قتله وفي أنه قد نقض العهد وليس عنه في هذا اختلاف.وكذلك ذكر عامة أصحابه متقدمهم ومتأخرهم لم يختلفوا في ذلك إلا أن القاضي في المجرد ذكر الأشياء التي يجب على أهل الذمة تركها وفيها ضرر على المسلمين وآحادهم في نفس أو مال وهي: الإعانة على قتال المسلمين وقتل المسلم أو المسلمة وقطع الطريق عليهم وأن يؤوي للمشركين جاسوسا وأن يعين عليهم بدلالة مثل أن يكاتب المشركين بأخبار المسلمين وأن يزنى بمسلمة أو يصيبها باسم نكاح وأن يفتن مسلما عن دينه قال: "فعليه الكف عن هذا شرط أو لم يشرط فإن خالف انتقض عهده" وذكر نصوص أحمد في بعضها مثل نصه في الزنا بالمسلمة وفي التجسس للمشركين وقتل المسلم وإن كان عبدا كما ذكره الخرقي ثم ذكر نصه في قذف المسلم على أنه لاينتقض عهده بل يحد حد القذف قال: فتخرج المسألة على روايتين ثم قال: "وفي معنى هذه الأشياء ذكر الله وكتابه ودينه ورسوله بما لا ينبغي فهذه أربعة أشياء الحكم فيها كالحكم في الثمانية التي قبلها ليس ذكرها شرطا في صحة العقد فإن أتوا
Bunlardan bir tanesi, antlaşmada şart koşulmuş olsun veya olmasın, ahidlerini bozmalarıdır." Yine o (İmam Ahmed), el-Hilâf adlı eserinde, bu fiil ve sözlerle ahdin bozulacağına dair (mezhepte) meşhur olan görüşü naklettikten sonra şöyle demiştir: "Bu konuda bir başka rivayet daha vardır: Zimminin ahdi, ancak cizye vermekten imtina etmesi ve ahkâmımızın kendileri hakkında câri olması (hükmümüzü kabul etmemesi) halinde bozulur." Daha sonra İmam Ahmed'in, zimminin bir Müslümana kazf (zina iftirası) etmesi halinde dövüleceğine dair nassını zikreden (el-Hilâf sahibi) şöyle demiştir: "(İmam Ahmed) bu iftiranın, Müslümanın ırzını hedef almak suretiyle ona verdiği zarara rağmen, kazfı ahdi bozan bir sebep olarak saymamıştır." Kādî (Ebû Ya‘lâ) ve onun ashâbından bir cemaat ile onlardan sonra gelen Şerif Ebû Ca‘fer, İbn Akīl, Ebu’l-Hattâb ve el-Halvânî gibi âlimler bu görüşe tâbi olmuşlardır. Şöyle ki: Onlar, zimmet ehlinin cizye ödemekten imtina etmeleri veya İslâm milletinin ahkâmını kabullenmemeleri halinde ahidlerinin bozulacağında hiçbir ihtilaf bulunmadığını belirtmişlerdir. Ancak Müslümanlara veya onların fertlerine can, mal yahut dinlerine yönelik bir zarar ihtiva eden veyahut Müslümanların dinî açısından bir eksiklik/eza teşkil eden (mesela Resûlullah’a (s.a.v.) sövmek gibi) bütün bu fiil ve sözler hakkında iki rivayet nakletmişlerdir: Birincisi: Ahid bununla bozulur. İkincisi: Ahdi bozulmaz, ancak o fiil/sebep dolayısıyla kendisine had cezası uygulanır. Bununla birlikte hepsi, mezhebin (zahir) görüşünün ahdin bunlarla bozulacağı yönünde olduğunda ittifak halindedirler. Daha sonra Kādî ve cumhur, Müslümana kazf etmeyi, ahdi bozan zararlı fiillerden saymamışlardır. Oysa ki bu mevzudaki (diğer fiillere kıyas yoluyla) tahric edilmiş rivayet, aslında İmam Ahmed'in kazf hakkındaki nassından çıkarılmıştır. Ebu’l-Hattâb ve ona tâbi olanlara gelince, onlar bu diğer hallerin hükmünü kazfa şâmil kıldıkları gibi, kazf hükmünü de o hallere taşımışlar; hatta kazf sebebiyle ahdin bozulması konusunda iki rivayet nakletmişlerdir. Daha sonra bunların tamamı ve diğer bütün ashâb, Peygamber’e (s.a.v.) sövme meselesini başka bir yerde ele almışlar; O’na (s.a.v.) sövenin –zimmi dahi olsa– öldürüleceğini ve ahdinin bozulacağını belirtmişler; Ahmed b. Hanbel’in bu konudaki nasslarını, mezhepte herhangi bir ihtilaf olmadığı halde zikretmişlerdir. Ancak el-Halvânî şöyle demiştir: "Allah'a ve Resûlü'ne söven zimmînin öldürülmemesi de muhtemeldir."
واحدة منها نقضوا الأمان سواء كان مشروطا في العهد أو لم يكن" وكذلك قال في الخلاف بعد ذكر أن المنصوص انتقاض العهد بهذه الأفعال والأقوال.قال: وفيه رواية أخرى لا ينتقض عهده إلا بالامتناع من بذل الجزية وجرى أحكامنا عليهم.ثم ذكر نصه على أن الذمي إذا قذف المسلم يضرب قال: فلم يجعله ناقضا للعهد بقذف المسلم مع ما فيه من الضرر عليه بهتك عرضه.وتبع القاضي جماعة من أصحابه ومن بعدهم مثل الشريف أبي جعفر وابن عقيل وأبي الخطاب والحلواني فذكروا أنه لا خلاف أنهم إذا امتنعوا من أداء الجزية أو التزام أحكام الملة انتقض عهدهم وذكروا في جميع هذه الأفعال والأقوال التي فيها ضرر على المسلمين وآحادهم في نفس أو مال أو فيها غضاضة على المسلمين في دينهم مثل سب الرسول وما مثله روايتين إحداهما: ينتقض العهد بذلك والأخرى: لا ينتقض عهده وتقام فيه حدود ذلك مع أنهم كلهم متفقون على أن المذهب انتقاض العهد بذلك.ثم إن القاضي والأكثرين لم يعدوا قذف المسلم من الأمور المضرة الناقضة مع أن الرواية المخرجة إنما خرجت من نصه في القذف.وأما أبو الخطاب ومن تبعه فنقلوا حكم تلك الخصال إلى القذف كما نقلوا حكم القذف إليها حتى حكوا في انتقاض العهد بالقذف روايتين.ثم إن هؤلاء كلهم وسائر الأصحاب ذكروا مسألة سب النبي صلى الله عليه وسلم في موضع آخر وذكروا أن سابه يقتل وأن كان ذميا وأن عهده ينتقض وذكروا نصوص أحمد من غير خلاف في المذهب إلا أن الحلواني قال: "ويحتمل أن لا يقتل من سب الله ورسوله إذا كان ذميا".
Kādî Ebü'l-Hüseyin, zimmet akdini bozan hususlarda onların bu sözüyle uyumlu ikinci bir yöntem benimsemiş ve şöyle demiştir: "Müslümanlara veya onların fertlerine mal yahut can bakımından zarar veren sekiz hususa gelince, en sahih iki rivayete göre bunlar zimmet akdini bozar. İslâm'a noksanlık ve ayıp getiren hususlar —ki bunlar Allah'ı, Kitabını, dinini ve Resûlünü lâyık olmayan şekilde anmaktır— ise zimmet akdini bozar; bu hususta nass ile belirtilmiştir ve bu konuda başka bir rivayet nakledilmemiştir; tıpkı onların iki yerden birinde zikrettikleri gibi. Bu, o yöntemden daha yakındır." Bununla akdin bozulmayacağını söyleyen rivayete göre ise, bu ancak akidde onlara şart koşulmamışsa geçerlidir. Eğer şart koşulmuşsa, bu hususta iki vecih vardır: Birincisi, akit bozulur; bunu el-Hırakī söylemiştir. Ebü'l-Hasan el-Âmidî: "Bu, üzerlerine terk etmeleri şart koşulan her hususta sahihtir" demiş ve el-Hırakī'nin, kendilerine şart koşulan herhangi bir şeye muhalefet etmeleri hâlinde akdin bozulacağı yönündeki görüşünü sahih kabul etmiştir. İkincisi: Bozulmaz; bunu Kādî ve diğerleri söylemiştir. Ebü'l-Hüseyin burada bunu açıkça belirtmiştir; tıpkı cemaatin, zarar vermeksizin dinlerini açığa vurmaları ve kıyafetlerine muhalefet etmeleri —meselâ kitaplarını sesli okumaları ve Müslümanlara benzemeye çalışmaları gibi— hâlinde zikrettikleri gibidir. Hâlbuki bütün bu şeyleri özellikle terk etmeleri vâciptir. Bu iki yöntem de zayıftır. Bizim mezhep âlimlerimizden mütekaddimînin ekserisi ile onlara tâbi olan müteahhirîn, Ahmed'in nasslarını olduğu gibi kabul etmektedir. Ahmed, Allah'a ve Resûlüne sövmekle ilgili meselelerde, zimmet akdinin bozulacağına ve (failin) öldürüleceğine birden fazla yerde nass ile hükmetmiştir. Yine Müslümanlar aleyhine casusluk yapan veya Müslüman bir kadınla zina eden kimse hakkında da zimmetinin bozulacağına ve öldürüleceğine birden fazla yerde nass vardır. el-Hırakī de bir Müslümanı öldüren kimse hakkında aynısını nakletmiştir; yol kesen ise evleviyetle (böyledir). Ahmed, bir Müslüman'a iftira etmek (kazf) ve onu büyülemek (sihir) zimmet akdinin bozulmasına sebep olmayacağına birden fazla yerde nass ile hükmetmiştir. İşte vâcip olan budur. Zira iki meselenin hükmünü diğerine kıyas edip aralarında nass ve istidlal yönünden fark bulunmasına rağmen veya fark için dayanak olabilecek bir anlam bulunmasına rağmen her iki meseleyi iki rivayet üzere kılmak caiz değildir. Bu böyledir ve aynı şekilde biz de buna muvafakat ettik.
وسلك القاضي أبو الحسين في نواقض العهد طريقة ثانية توافق قولهم هذا فقال: "أما الثمانية التي فيها ضرر على المسلمين وآحادهم في مال أو في نفس فإنها تنقض العهد في أصح الروايتين" وأما ما فيه إدخال غضاضة ونقص على الإسلام وهي ذكر الله وكتابه ودينه ورسوله بما لا ينبغي فإنه ينقض العهد نص عليه ولم يخرج في هذا رواية أخرى كما ذكرها أولئك في أحد الموضعين وهذا أقرب من تلك الطريقة وعلى الرواية التي تقول: "لا ينتقض العهد بذلك" فإنما ذلك إذا لم يكن مشروطا عليهم في العقد فأما إن كان مشروطا ففيه وجهان أحدهما: ينتقض قاله الخرقي قال أبو الحسن الآمدي: "وهو الصحيح في كل ما شرط عليهم تركه" صحح قول الخرقي بانتقاض العهد إذا خالفوا شيئا مما شرط عليهم والثاني: لا ينتقض قاله القاضي وغيره صرح أبو الحسين بذلك هنا كما ذكره الجماعة فيما إذا أظهروا دينهم وخالفوا هيئتهم من غير إضرار كإظهار الأصوات بكتابهم والتشبه بالمسلمين مع أن هذه الأشياء كلها يجب عليهم تركها بخصوصها.وهاتان الطريقتان ضعيفتان والذي عليه عامة المتقدمين من أصحابنا ومن تبعهم من المتأخرين إقرار نصوص أحمد على حالها وقد نص في مسائل سب الله ورسوله على انتقاض العهد في غير موضع وعلى أنه يقتل وكذلك فيمن جسس على المسلمين أو زنى بمسلمة على انتقاض عهده وقتله في غير موضع وكذلك نقله الخرقي فيمن قتل مسلما وقطع الطريق أولى وقد نص أحمد على أن قذف المسلم وسحره لا يكون نقضا للعهد في غير موضع هذا هو الواجب لأن تخريج حكم المسألتين إلى الأخرى وجعل المسألتين على روايتين مع وجود الفرق بينهما نصا واستدلالا أو مع وجود معنى يجوز أن يكون مستندا للفرق غير جائز وهذا كذلك وكذلك قد وافقنا
Resûlullah (s.a.v.)'e sövmek sebebiyle ahdin nakzı hususunda bir cemaat, bu hususların bazısıyla nakzı kabul etmemiştir. Şâfiî'ye gelince, kendisinden nakledilen açık görüşe göre ahdi Resûlullah'a (s.a.v.) sövmekle nakzedilir ve o kişi öldürülür. Nitekim İbnü'l-Münzir, Hattâbî ve diğerleri bunu böylece rivayet etmiştir. Kendisinin el-Ümm'deki açık ifadesi ise şöyledir: "İmam, cizye üzerine bir barış anlaşması yazmak istediğinde şöyle yazar..." dedi ve şartları zikretti. Nihayet şöyle buyurdu: "Sizden bir kimse Muhammed (s.a.v.)'e veya Allah'ın Kitabı'na yahut dinine yakışmayacak şekilde zikrederse (hakarette bulunursa), artık ondan Allah'ın zimmeti, sonra Emîrü'l-mü'minînin ve bütün Müslümanların zimmeti berî olur; kendisine verilen eman nakzedilmiş olur ve Emîrü'l-mü'minîne onun malı ve kanı, ehl-i harbin malları ve kanlarının helal olduğu gibi helal olur. Yine sizden (zimmet ehli erkeklerden) bir kimse Müslüman bir kadına zina veya nikâh adı altında tecavüz eder, yahut Müslümana yol keser, yahut bir Müslümanı dininden döndürmeye çalışır (fitneye düşürür), yahut savaşçılara Müslümanlarla savaşarak yardım eder, yahut Müslümanların zaaf noktalarına delalet eder, yahut casuslarına barınak sağlarsa, artık onun ahdi nakzedilmiş, kanı ve malı helal olmuştur. Şayet bir Müslümana bunun altında (daha hafif) bir şeyle, malına veya ırzına zarar verirse, o konuda hüküm kendisine gerekli olur." Sonra dedi ki: "İşte bunlar gerekli şartlardır; eğer bunları kabul ederse ne âlâ, kabul etmezse artık onun için bir sözleşme ve cizye yoktur." Sonra dedi ki: "Eğer o, ahdin nakzı olarak tavsif ettiğim bir şeyi yapar ve sonra Müslüman olursa, eğer bu bir söz ise öldürülmez; aynı şekilde fiil ise de öldürülmez; meğer ki Müslümanların dininde o fiili işleyenin had veya kısas olarak öldürülmesi gerekiyor olsun. O takdirde ahdin nakzı sebebiyle değil, had veya kısas ile öldürülür." Eğer o, tavsif ettiğimiz şeylerden birini yapar ve bunun zimmet ahdini nakzettiği şart koşulmuş olur, fakat o Müslüman olmayıp "Tevbe ederim ve eskiden verdiğim gibi cizyeyi veririm veya yeniden bir barış anlaşması yaparım" derse, cezalandırılır fakat öldürülmez; meğer ki kısas veya haddi gerektiren bir fiil işlemiş olsun. Fiil veya söz olarak bunun altında kalanlara gelince, her söz cezalandırılır ama öldürülmez.
على انتقاض العهد بسب النبي صلى الله عليه وسلم جماعة لم يوافقوا على الانتقاض ببعض هذه الأمور.وأما الشافعي فالمنصوص عنه نفسه أن عهده ينتقض بسب النبي صلى الله عليه وسلم وأنه يقتل هكذا حكاه ابن المنذر والخطابي وغيرهما والمنصوص عنه في الأم أنه قال: "إذا أراد الإمام أن يكتب كتاب صلح على الجزية كتب" وذكر الشروط إلى أن قال: "وعلى أن أحدا منكم إن ذكر محمدا صلى الله عليه وسلم أو كتاب الله أو دينه بما لا ينبغي أن يذكره فقد برئت منه ذمة الله ثم ذمة أمير المؤمنين وجميع المسلمين ونقض ما أعطى من الأمان وحل لأمير المؤمنين ماله ودمه كما تحل أموال أهل الحرب ودماؤهم وعلى أن أحدا من رجالهم إن أصاب مسلمة بزنا أو اسم نكاح أو قطع الطريق على مسلم أو فتن مسلما عن دينه أو أعان المحاربين على المسلمين بقتال أو دلالة على عورات المسلمين أو إيواء لعيونهم فقد نقض عهده وحل دمه وماله وإن نال مسلما بما دون هذا في ماله أو عرضه لزمه فيه الحكم".ثم قال: فهذه الشروط اللازمة إن رضيها فبها وإن لم يرضها فلا عقد له ولا جزية.ثم قال: ولو فعل شيئا مما وصفته نقضا للعهد وأسلم لم يقتل إذا كان ذلك قولا وكذلك إذا كان فعلا لم يقتل إلا أن يكون في دين المسلمين أن من فعله قتل حدا أو قصاصا فيقتل بحد أو قصاص لا نقض عهد.وإن فعل مما وصفنا وشرط أنه نقض لعهد الذمة فلم يسلم ولكنه قال: "أتوب وأعطي الجزية كما كنت أعطيها أو على صلح أجدّدُه" عوقب ولم يقتل إلا أن يكون فعل فعلا يوجب القصاص أو الحد فأما ما دون هذا من الفعل أو القول فكل قول يعاقب عليه ولا يقتل.
Zimmî, anlattığımız fiili işler veya sözü söyler ve kanının helal olduğunu şart koşar, ardından ele geçirilir de “Müslüman oldum veya cizye veriyorum” demekten kaçınırsa öldürülür ve malı fey olarak alınır. İmam Şâfiî, el-Ümm adlı eserinde ayrıca şunu nassetmiştir: Yol kesme, Müslüman öldürme, Müslüman kadınla zina etme ve casuslukla ahid bozulmaz; bilakis bu fiillerde had cezası var ise had uygulanır, ceza var ise tamamlayıcı ceza verilir; yalnızca kendisine ölüm cezası gerekli olmadıkça öldürülmez. İmam Şâfiî dedi ki: Ahdin nakzı, ancak cizye vermeyi menetmek veya hükmü ikrardan sonra bundan imtina etmekle olur. Yine dedi ki: “Cizye veriyorum fakat hükmü kabul etmiyorum” derse, ahid kendisine atılır [yani bildirilir]; bu söz üzerine hemen öldürülmez. Denildi ki: Sana daha önce eman verilmişti; emanın cizye vermene ve onu ikrar etmene bağlıydı. Biz sana İslam diyarından çıkman için mühlet verdik. Çıktıktan sonra emin olduğu yere ulaşırsa, ele geçirildiğinde öldürülür. Kendisinden rivayet edilen bu sözü üzerine, İslam'a yönelik hakaret ile fiilî zarar arasında ayırım yapılarak denilebilir ki: Zimmî, sövme fiilini işlerse ahdi nakzolmamış olsa bile öldürülür — nitekim inşâallah ileride gelecektir. Ashâbına gelince, onlar zimminin Allah, kitabı veya Resûlü hakkında kötü söz söylemesi durumunda iki vecih zikretmişlerdir: Birincisi: Bununla ahdi nakzolur; ister bu fiil kendisine şart koşulmuş olsun ister olmasın — tıpkı Müslümanlarla savaşıp hükme bağlanmayı reddetmeleri gibi. Bu, ashabımızdan Ebü'l-Hüseyin'in yöntemidir ve aynı zamanda Ebû İshak el-Mervezî'nin yöntemidir. Onlardan kimi de yalnızca Resûlullah (s.a.v.)'e sövmeyi tahsis ederek bunun ölümü gerektirdiğini belirtmiştir. İkincisi: Sövme fiili, Müslüman öldürme gibi Müslümanlara zarar veren fiiller kabilindendir.
قال: فإن فعل أو قال ما وصفنا وشرط أنه يحل دمه فظفر به فامتنع من أن يقول: "أسلم أو أعطى جزية" قتل وأخذ ماله فيئا.ونص في الأم أيضا أن العهد لا ينتقض بقطع الطريق ولا بقتل المسلم ولا بالزنا بالمسلمة ولا بالتجسس بل يحد فيما فيه الحد ويعاقب عقوبة مكملة فيما فيه العقوبة ولا يقتل إلا أن يجب عليه القتل.قال: ولا يكون النقض للعهد إلا بمنع الجزية أو الحكم بعد الإقرار والامتناع بذلك.قال: ولو قال "أؤدّي الجزية ولا أقر بالحكم" نبذ إليه ولم يقتل على ذلك مكانه وقيل: قد تقدم لك أمان فأمانك كان للجزية وإقرارك بها وقد أجلناك في أن تخرج من بلاد الإسلام ثم إذا خرج فبلغ مأمنه قتل إن قدر عليه.فعلى كلامه المأثور عنه يفرق بين ما فيه غضاضة على الإسلام وبين الضرر بالفعل أو يقال: يقتل الذمي بسبه وإن لم ينقض عهده كما سيأتي إن شاء الله تعالى.وأما أصحابه فذكروا فيما إذا ذكر الله أو كتابه أو رسوله بسوء وجهين:أحدهما: ينتقض عهده بذلك سواء شرط عليه تركه أو لم يشرط بمنزلة ما إذا قاتلوا المسلمين وامتنعوا من التزام الحكم كطريقة أبي الحسين من أصحابنا وهذه طريقة أبي إسحاق المرزوي.ومنهم من خص سب رسول الله صلى الله عليه وسلم وحده بأنه يوجب القتل.والثاني: أن السب كالأفعال التي على المسلمين فيها ضرر من قتل المسلم
Müslüman bir kadınla zina, cimâ ve bunlarla birlikte zikredilen diğer fiillere dair şu hususlarda iki vecih zikretmişlerdir: Birincisi: Eğer onlara [zimmîlere] bu fiilleri terk etmeleri şart koşulmamışsa, bu fiilleri işlemeleri hâlinde ahdin bozulması (nakz) konusunda iki vecih vardır. İkincisi: Bu fiillerin işlenmesiyle ahd mutlak olarak bozulmaz. Kimileri bu vecihleri 'akvâl' (görüşler) olarak nakletmiştir ki bunlar işaret edilen görüşlerdir; bunlara 'akvâl' ve 'vücûh' denilmesi câizdir. Bu, Iraklıların yöntemidir. Onlar, murâdın [şartın] bu fiilleri terk şartı olduğunu, yoksa fiilin işlenmesiyle ahdin bozulması şartı olmadığını açıkça belirtmişlerdir. Nitekim ashabımız da bunu zikretmiştir. Horasanlılar ise şöyle demiştir: 'Burada iştirâttan murâd, fiilin işlenmesiyle ahdin bozulması şartıdır, terk şartı değildir.' Dediler ki: 'Çünkü [fiili] terk, bizzat akdin [zimmet akdinin] muktezâsıdır.' Bu sebeple onlar, o zararlı hasletler (fiiller) hakkında üç vecih zikretmişlerdir: Birincisi: O fiilin işlenmesiyle ahd bozulur. İkincisi: Bozulmaz. Üçüncüsü: Eğer akitte, fiilin işlenmesiyle ahdin bozulması şart koşulmuşsa bozulur, aksi halde bozulmaz. Kimileri de şöyle demiştir: 'Şart koşulursa nakz [konusunda] tek vecih, şart koşulmazsa iki vecih vardır.' Bunlar, Iraklıların iştirâttan murâdının bu olduğunu zannetmişler ve onlardan naklen şöyle demişlerdir: 'Şart cârî olmazsa ahd bozulmaz; şart cârî olursa iki vecih vardır.' Buradan hareketle, Iraklıların 'eğer bu şeylerle [fiillerle] ahdin bozulması şartı cârî olmazsa, bu fiillerle ahdin bozulmayacağı tek vecihtir, terk şartı açıkça ifade edilse bile' şeklinde kâil oldukları anlaşılır. Bu onlara karşı bir yanlış anlamadır. Halbuki onların (Iraklıların) ihtilâf kitaplarında destekledikleri görüş, Nebî (s.a.v.)'e sövmenin ahdi bozduğu ve katli gerektirdiğidir. Nitekim İmam Şâfiî'nin kendisinden de bunu nakletmiştik. Ebû Hanîfe ve ashabı ise şöyle demiştir: 'Sövme sebebiyle ahd bozulmaz ve zimmi bu yüzden öldürülmez; ancak bunu açığa vurması halinde ta‘zîr edilir. Nitekim kendilerine yasak olan münkerâtı açığa vurmaları, meselâ kendi kitaplarını okurken seslerini yükseltmeleri gibi şeylerde de ta‘zîr edilir.' Bunu et-Tahâvî, es-Sevrî'den nakletmiştir. Onların (Hanefîlerin) usûlüne göre, kendilerinde katil gerekmeyen fiiller –meselâ ağır cisimle öldürme (katl-i bi'l-müsakkıl) ve ön yoldan olmayan cinsel ilişkinin (livâta) tekrarlanması– işlendiğinde imamın faili öldürme yetkisi vardır. Keza imam, maslahat gördüğü takdirde takdîr edilmiş had cezasını artırabilir. Nebî (s.a.v.) ve ashâbından gelen şu rivâyetleri de bu şekilde anlarlar:
والزنا بالمسلمة والجس وما ذكر معه وذكروا في تلك الأمور وجهين أحدهما: أنه إن لم يشرط عليهم تركها بأعيانها ففي انتقاض العهد بفعلها وجهان والثاني: لم ينتقض العهد بفعلها مطلقا.ومنهم من حكى هذه الوجوه أقوالا وهي أقوال مشار إليها فيجوز أن تسمى أقوالا ووجوها هذه طريقة العراقيين وقد صرحوا بأن المراد شرط تركها لا شرط انتقاض العهد بفعلها كما ذكره أصحابنا.وأما الخراسانيون فقالوا: "المراد بالاشتراط هنا شرط انتقاض العهد بفعلها لا شرط تركها" قالوا: "لأن الترك موجب لنفس العقد" ولذلك ذكروا في تلك الخصال المضرة ثلاثة أوجه أحدها: ينتقض بفعلها والثاني: لا ينتقض والثالث: إن شرط في العقد انتقاض العهد بفعلها انتقض وإلا فلا.ومنهم من قال: إن شرط نقض وجها واحدا وإن لم يشرط فوجهان وحسبوا أن مراد العراقيين بالاشتراط هذا فقالوا حكاية عنهم: إن لم يجر شرط لم ينتقض العهد وإن جرى فوجهان ويلزم من هذا أن يكون العراقيون قائلين بأنه إن لم يجر شرط الانتقاض بهذه الأشياء لم ينتقض بها وجها واحدا وإن صرح بشرط تركها وهذا غلط عليهم والذي نصروه في كتب الخلاف أن سب النبي صلى الله عليه وسلم ينقض العهد ويوجب القتل كما ذكرنا عن الشافعي نفسه.وأما أبو حنيفة وأصحابه فقالوا: لا ينتقض العهد بالسب ولا يقتل الذمي بذلك لكن يعزر على إظهار ذلك كما يعزر على إظهار المنكرات التي ليس لهم فعلها من إظهار أصواتهم بكتابهم ونحو ذلك وحكاه الطحاوي عن الثوري ومن أصولهم أن ما لا قتل فيه عندهم مثل القتل بالمثقل والجماع في غير القبل إذا تكرر فللإمام أن يقتل فاعله وكذلك له أن يزيد على الحد المقدر إذا رأى المصلحة في ذلك ويحملون ما جاء عن النبي صلى الله عليه وسلم وأصحابه من
Bu tür cürümlerde öldürme (cezası), onun (imam/müctehidin) bu hususta maslahat gördüğüne binaendir ve buna 'siyaseten katl' adını verirler. Bunun hâsılı, kendisinin, tekrarlanmakla ağırlaşan ve aslen öldürmenin meşru kılındığı cürümlerde ta‘zîren öldürme yetkisinin bulunmasıdır. İşte bu sebeple onların ekserisi, zimmîlerden olup Peygamberimiz (s.a.v.)'e sövmeyi tekrarlayan kimsenin –yakalandıktan sonra Müslüman olsa dahi– öldürülmesine fetva vermiş ve 'O, siyaseten öldürülür' demişlerdir. Bu, onların usûllerine göre mütteveccihtir.
Zimmînin, Allah'a, Kitabına, dinine veya Resûlüne sövmek suretiyle ahdinin bozulduğuna ve bu fiili işlediğinde kendisinin öldürülmesinin vâcip olduğuna –Müslüman da aynı fiili işlediğinde öldürülür– delâlet eden deliller ise Kitap, Sünnet, Sahâbe ve Tâbiîn icmâı ile akli istidlâldir (i‘tibar).
Kitaba gelince, bu hüküm Kitap'tan şu yerlerden istinbât edilir:
Birincisi: Allah Teâlâ'nın: {قَاتِلُوا الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَلا بِالْيَوْمِ الآخِر} … {مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ} kavlidir. Bizlere, cizyeyi boyun eğerek (sâğirîn olarak) verinceye kadar onlarla savaşmamız emredilmiş olup; cizyeyi verirlerken sâğir (küçük düşmüş) olmadıkları takdirde onlarla savaştan el çekmek câiz değildir. Bilinmektedir ki cizye verme işi, onu teklif edip taahhüt ettikleri andan, teslim edip aldırtıncaya kadar devam eden bir süreçtir. Zira onlar cizyeyi teklif edince vermeye başlamış olurlar ve cizyeyi bize teslim edinceye kadar onlarla savaşmaktan vazgeçmek vâcip olur; böylece verme işi tamamlanmış olur. Şayet cizyeyi taahhüt etmezlerse yahut ilk etapta taahhüt edip sonra teslimden kaçınırlarsa, cizye vermiş sayılmazlar; çünkü verme hakkikati gerçekleşmemiştir. Bütün bu süre boyunca onlar için sâğir (zillet) hâli söz konusu olduğuna göre, bizim yüzümüze karşı Peygamberimize söven, cemaatimiz içinde Rabbimize söven ve toplantılarımızda dinimize dil uzatan bir kimsenin sâğir (zillet ve hakaret altında) olmadığı açıktır; zira sâğir, zelîl ve hakîr olandır. Bu ise (yaptığı fiil) başkaldırı ve muhalefettir. Hatta bu...
القتل في مثل هذه الجرائم على أنه رأى المصلحة في ذلك ويسمونه القتل سياسة وكان حاصله أن له أن يعزر بالقتل في الجرائم التي تغلظت بالتكرار وشرع القتل في جنسها ولهذا أفتى أكثرهم بقتل من أكثر من سب النبي صلى الله عليه وسلم من أهل الذمة وإن أسلم بعد أخذه وقالوا: يقتل سياسة وهذا متوجه على أصولهم.والدلائل على انتقاض عهد الذمي بسب الله أو كتابه أو دينه أو رسوله ووجوب قتله وقتل المسلم إذا أتى ذلك: الكتاب والسنة وإجماع الصحابة والتابعين والاعتبار.أما الكتاب فيستنبط ذلك منه من مواضع:أحدها: قوله تعالى: {قَاتِلُوا الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَلا بِالْيَوْمِ الآخِر} إلى قوله تعالى: {مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ عَنْ يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ} فأمرنا بقتالهم إلى أن يعطوا الجزية وهم صاغرون ولا يجوز الإمساك عن قتالهم إلا إذا كانوا صاغرين حال إعطائهم الجزية ومعلوم أن إعطاء الجزية من حين بذلها والتزامها إلى حين تسليمها وإقباضها فإنهم إذا بذلوا الجزية شرعوا في الإعطاء ووجب الكف عنهم إلى أن يقبضوناها فيتم الإعطاء فمتى لم يلتزموها أو التزموها أولا وامتنعوا من تسليمها ثانيا لم يكونوا معطين للجزية لأن حقيقة الإعطاء لم توجد وإذا كان الصغار حالا لهم في جميع المدة فمن المعلوم أن من أظهر سب نبينا في وجوهنا وشتم ربنا على رؤوس الملإ منا وطعن في ديننا في مجامعنا فليس بصاغر لأن الصاغر الذليل الحقير وهذا فعل متعزز مراغم بل هذا
Dil âlimleri şöyle demiştir: 'Sağâr (mezellet), zillet ve zulümdür.' 'Sağara' (صَغُرَ) fiili (esreli olarak) kullanıldığında 'sağâren' ve 'suğren' (üstünlü olarak) masdarları gelir. 'Sâğir (الصَّاغِرُ)', zulme razı olan kimse demektir. Teemmül eden kimseye gizli değildir ki, dünya ve ahiret şerefini kazanmış bir ümmetin dinine sövüp saymanın, zillet ve horluğa razı olan bir kimsenin fiili olmadığı âşikârdır ve bunda bir kapalılık yoktur.
Onlarla savaşmamız bize vacip olup da onlar sâğirûn (zilleti kabul etmiş) olmadıkları takdirde -ki onlar sâğirûn değildir- savaşmak emredilmiştir. Kendisiyle savaşmakla emrolunduğumuz her kâfir, ona güç yetirdiğimizde öldürülür. Ayrıca, onlarla bu gayeye varıncaya kadar savaşmakla emrolunduğumuzda, bu gaye tahakkuk etmeden onlara bir zimmet ahdi vermemiz caiz olmaz. Şayet böyle bir ahid verilmiş olsa, bu fasit bir ahid olur ve onlar (canları ve malları) mubah olma hali üzere kalırlar. Onlar hakkında: 'Onlar kendileriyle ahidleşildiğini zannediyorlar, dolayısıyla onlar için bir eman şüphesi hâsıl olur ve eman şüphesi de hakikati gibidir; zira bir Müslüman kastetmese dahi, kâfirin eman olarak anladığı bir söz söylerse, bu söz o kâfir hakkında eman hükmünde olur' denilemez. Çünkü biz deriz ki: Dinimize sövmeleri ve Peygamberimiz (s.a.v.)'e sebbetmeleri devam ederken bizim onların zimmetimiz altında bulunmalarına razı olmadığımız onlara gizli değildir. Onlar, bizim böyle bir halde bulunan bir zimmî ile asla ahidleşmeyeceğimizi bilirler. Onlara, kendilerine milletimizin hükümlerinin icra edileceği bir hal olan sâğirûn olmalarını şart koşmuşken, 'Biz böyle bir hal üzere kendileriyle ahidleştiğimize inanmıştık' şeklindeki iddiaları yalan bir iddiadır ve buna iltifat edilmez.
Diğer taraftan, onlarla ilk defa ahidleşenler, Hz. Ömer gibi Resûlullah (s.a.v.)'in sahabesidir ve biz bilmekteyiz ki, onun kitabında Allah'ın emrine muhalif bir ahid yapması imkânsızdır. Ayrıca ileride Ömer (r.a.)'in şartlarını zikredeceğiz ki bu şartlar, dinimize ta'n eden kimsenin kanının ve malının helâl olacağını da ihtiva etmektedir.
غاية ما يكون من الإذلال لنا والإهانة قال أهل اللغة: الصغار الذل والضيم يقال: صغر الرجل بالكسر يصغر بالفتح صغرا وصغرا والصاغر: الراضي بالضيم ولا يخفى على المتأمل أن إظهار السب والشتم لدين الأمة التي اكتسب شرف الدنيا والآخرة ليس فعل راض بالذل والهوان وهذا ظاهر لا خفاء به.وإذا كان قتالهم واجبا علينا إلا أن يكونوا صاغرين وليسوا بصاغرين كان القتال مأمورا به وكل من أمرنا بقتاله من الكفار فإنه يقتل إذا قدرنا عليه.وأيضا فإنا إذا كنا مأمورين أن نقاتلهم إلى هذه الغاية لم يجز أن نعقد لهم عهد الذمة بدونها ولو عقد لهم كان عقدا فاسدا فيبقون على الإباحة.ولا يقال فيهم: فهم يحسبون أنهم معاهدون فتصير لهم شبهة أمان وشبهة الأمان كحقيقة فإن من تكلم بكلام يحسبه الكافر أمانا كان في حقه أمانا وإن لم يقصده المسلم.لأنا نقول: لا يخفى عليهم أنا لم نرض بأن يكونوا تحت أيدينا مع إظهار شتم ديننا وسب نبينا وهم يدرون أنا لا نعاهد ذميا على مثل هذه الحال فدعواهم أنهم اعتقدوا أنا عاهدناهم على مثل هذا مع اشتراطنا عليهم أن يكونوا صاغرين تجري عليهم أحكام الملة دعوى كاذبة فلا يلتفت إليها.وأيضا فإن الذين عاهدوهم أول مرة هم أصحاب رسول الله صلى الله عليه وسلم مثل عمر وقد علمنا أنه يمتنع أن يعاهدهم عهدا خلاف ما أمر الله به في كتابه.وأيضا فإنا سنذكر شروط عمر رضي الله عنه وأنها تضمنت أن من أظهر الطعن في ديننا حل دمه وماله.
İkinci mevzî: Allah Teâlâ'nın şu kavli: {Müşrikler için Allah katında ve Resûlü yanında nasıl bir ahid olabilir? Ancak Mescid-i Haram yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesna.} nihayetindeki şu kavline kadar: {Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, o zaman küfrün önderleriyle savaşın; çünkü onların yemini yoktur; umulur ki vazgeçerler.} Allah Teâlâ, Peygamber (s.a.v.)'in kendileriyle antlaşma yapmış olduğu müşriklerden, zikrettiği bir topluluk müstesna, hiçbir müşrik için bir ahdin bulunabileceğini nefyetmiştir. Zira O, söz konusu topluluğa, bize karşı istikamet üzere oldukları sürece bir ahit tanımıştır. Buradan anlaşılmaktadır ki, müşrik için ahit ancak istikamet üzere olduğu müddetçe devam eder. Malumdur ki bizim Rabbimize, Peygamberimize, Kitabımıza ve Dinimize karşı açıkça sövme ve dil uzatmamız, istikameti zedeler; tıpkı açıkça savaş ilanının ahdi bozması gibi. Hatta bu, eğer biz müminler isek, bizim için daha ağırdır. Zira kanımızı ve malımızı, Allah'ın kelimesi en yüce oluncaya kadar seferber etmemiz ve diyarımızda Allah'a ve Resûlüne eziyet edecek hiçbir şeyin açıkça yapılmasına izin vermemiz gerekir. Mademki onlar, iki şeyin daha hafif olanında (sadece sözle) bize karşı istikamet üzere değiller, o halde en büyüğünde (dine saldırıda) nasıl istikamet üzere olabilirler? Bunu Allah Teâlâ'nın şu kavli açıklamaktadır: {Nasıl? Eğer size üstün gelselerdi, sizin hakkınızda ne bir rahim (akrabalık) ne de bir zimmet (ahit) gözetmezlerdi.} Yani onlar için nasıl bir ahit olabilir ki, size galip gelselerdi, aranızdaki rahimi (akrabalık bağını) ve sizinle aralarındaki ahdi gözetmezlerdi? Şu halde anlaşılmıştır ki, hali şu olan bir kimse -yani galip geldiğinde aramızdaki ahdi gözetmeyen- için ahit yoktur. Dinimize açıkça dil uzatan kimse, eğer galip gelseydi aramızdaki ahdi gözetmeyeceğine delalet eder. Zira o, ahdin ve zillet halinin varlığında böyle yapıyorsa, izzet ve kudret halinde nasıl olur? Bu ise, bu tür sözleri bize karşı açığa vurmayan kimse için farklıdır; zira böyle birinin galip gelse bile ahde vefa göstermesi mümkündür. Bu ayet, her ne kadar kendi diyarlarında ikamet eden hudna ehli hakkında nazil olmuşsa da, manası evleviyetle diyarımızda ikamet eden zimmet ehli için de sabittir.
الموضع الثاني: قوله تعالى: {كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ إِلَاّ الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَام} إلى قوله: {وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لا أَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ} نفى سبحانه أن يكون لمشرك عهد ممن كان النبي صلى الله عليه وسلم قد عاهدهم إلا قوما ذكرهم فإنه جعل لهم عهدا ما داموا مستقيمين لنا فعلم أن العهد لا يبقى للمشرك إلا ما دام مستقيما ومعلوم أن مجاهرتنا بالشتيمة والوقيعة في ربنا ونبينا وكتابنا وديننا يقدح في الاستقامة كما تقدح مجاهرتنا بالمحاربة في العهد بل ذلك أشد علينا إن كنا مؤمنين فإنه يجب علينا أن نبذل دماءنا وأموالنا حتى تكون كلمة الله هي العليا ولا يجهر في ديارنا بشيء من أذى الله ورسوله فإذا لم يكونوا مستقيمين لنا بالقدح في أهون الأمرين كيف يكونون مستقيمين مع القدح في أعظمهما؟.يوضح ذلك قوله تعالى: {كَيْفَ وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلاًّ وَلا ذِمَّةً} أي كيف يكون لهم عهد ولو ظهروا عليكم لم يرقبوا الرحم التي بينكم ولا العهد الذي بينكم وبينهم؟ فعلم أن من كانت حاله أنه إذا ظهر لم يرقب ما بيننا وبينه من العهد لم يكن له عهد من جاهرنا بالطعن في ديننا كان ذلك دليلا على أنه لو ظهر لم يرقب العهد الذي بيننا وبينه فإنه إذا كان مع وجود العهد والذلة يفعل هذا فكيف يكون مع العزة والقدرة؟ وهذا بخلاف من لم يظهر لنا مثل هذا الكلام فإنه يجوز أن يفي لنا بالعهد لو ظهر.وهذه الآية وإن كانت في أهل الهدنة الذين يقيمون في دارهم فإن معناها ثابت في أهل الذمة المقيمين في دارنا بطريق الأولى.
Üçüncü husus: Yüce Allah'ın: «Eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, o zaman küfrün önderleriyle savaşın» buyruğudur. Bu âyet çeşitli yönlerden delâlet etmektedir. Bunlardan birincisi: Yeminlerin salt olarak bozulması savaşı gerektirir. Din hakkındaki ta'n (dine dil uzatma) ise ayrıca zikredilmiş ve özellikle vurgulanmıştır; çünkü bu, savaşı gerektiren en güçlü sebeplerdendir. Bu sebeple dine ta'n edene, diğer yemin bozanlara verilmeyen türden ağır bir ceza verilir; inşallah bunu ileride zikredeceğiz. Yahut ta'nın zikredilmesi, savaş sebebini açıklamak ve belirtmek içindir. Zira dine dil uzatmak, onlarla savaşa sevk etmeli ki Allah'ın kelimesi yüce olsun. Salt yemin bozma ise, cesaret, hamaset ve riya gibi sebeplerle savaşa yol açabilir. Yahut ta'nın zikredilmesi, bu âyetteki «küfrün önderleriyle savaşın» ve Yüce Allah'ın: «Yeminlerini bozan, Peygamberi çıkarmaya yeltenen ve ilk defa size saldıran bir toplulukla savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah, kendisinden korkmanıza daha layıktır, eğer mümin iseniz. Onlarla savaşın ki Allah, onları sizin ellerinizle cezalandırsın» buyruğu sebebiyle savaşı gerektirmesindendir. Bu şu anlama gelir: Sadece yemin bozma eyleminde bulunan kişiye güven verilebilir ve antlaşma yapılabilir. Dine dil uzatanın ise mutlaka savaşılması gerekir. Bu, Resûlullah (s.a.v.)'in sünnetiydi. O, Allah ve Resûlüne eziyet eden, dine dil uzatan kimsenin kanını heder sayardı, başkalarından el çekmiş olsa bile. Ahdi bozmanın tek başına savaşı gerektirdiği, ta'ndan arınmış olsa bile bilinince, din hakkındaki ta'nın ya ayrı bir sebep olduğu veya ahdi bozmayı gerektiren bir sebep olduğu anlaşılır. Çünkü ta'nın savaşın vücubu üzerinde bir etkisi olmalıdır; aksi halde zikredilmesi anlamsız olurdu. Şöyle denilirse: Bu, ahdini bozan ve dine dil uzatan kimseyle savaşın gerektiğini ifade eder. Oysa sadece dine dil uzatan kimseye âyet değinmemiştir; aksine âyetin mantığı, salt ta'nın bu hükmü gerektirmediğidir.
الموضع الثالث: قوله تعالى: {وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ} وهذه الآية تدل من وجوه:أحدها: أن مجرد نكث الأيمان مقتض للمقاتلة وإنما ذكر الطعن في الدين وأفرده بالذكر تخصيصا له بالذكر وبيانا لأنه من أقوى الأسباب الموجبة للقتال ولهذا يغلظ على الطاعن في الدين من العقوبة ما لا يغلظ على غيره من الناقضين كما سنذكره إن شاء الله تعالى أو يكون ذكره على سبيل التوضيح وبيان سبب القتال فان الطعن في الدين هو الذي يجب أن يكون داعيا إلى قتالهم لتكون كلمة الله هي العليا وأما مجرد نكث اليمين فقد يقاتل لأجله شجاعة وحمية ورياء أو يكون ذكر الطعن في الدين لأنه أوجب القتال في هذه الآية بقوله تعالى: {فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ} وبقوله تعالى: {أَلا تُقَاتِلُونَ قَوْماً نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَأُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ أَتَخْشَوْنَهُمْ فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ} فيفيد ذلك أن من لم يصدر منه إلا مجرد نكث اليمين جاز أن يؤمن ويعاهد وأما من طعن في الدين فإنه يتعين قتاله وهذه كانت سنة رسول الله صلى الله عليه وسلم فإنه كان يهدر دماء من آذى الله ورسوله وطعن في الدين وإن أمسك عن غيره وإذا كان نقض العهد وحده موجبا للقتال وإن تجرد عن الطعن علم أن الطعن في الدين إما سبب آخر أو سبب مستلزم لنقض العهد فإنه لابد أن يكون له تأثير في وجوب المقاتلة وإلا كان ذكره ضائعا.فان قيل: هذا يفيد أن من نكث عهده وطعن في الدين يجب قتاله أما من طعن في الدين فقط فلم تتعرض الآية له بل مفهومها أنه وحده لا يوجب هذا
Hüküm; iki sıfata ta‘lik edilmiş olan hükmün, o sıfatlardan yalnızca birinin mevcudiyeti hâlinde vücûbu gerekmez. Deriz ki: Şüphe yoktur ki her sıfatın hükümde bir tesiri bulunmalıdır; aksi takdirde tesiri olmayan vasfa hükmün ta‘lik edilmesi câiz olmaz. Nitekim "Kim zina eder ve deri yerse..." diyen kimse gibi. Sonra, bazen her bir sıfat tek başına kaldığında tesirde müstakil olabilir; nitekim "Bu, mürted ve zâni olduğu için öldürülür" denir. Bazen de cezanın tamâmı, toplamın üzerine tertip edilir ve her vasfın cezanın bir kısmında tesiri bulunur; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَالَّذِينَ لا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهاً آخَرَ} [el-Furkân 25/68] âyeti (meâlen: "Onlar, Allah ile birlikte başka bir ilâha dua etmezler…"). Bazen de bu sıfatlar birbirini gerektirir; bunlardan her biri, tecrîd edildiği farz edilse dahi, istiklâl veya iştirak yoluyla müessir olur; bu durumda mûcibin izahı ve beyânı olarak zikredilir. Nitekim "Allah'a ve Resûlüne küfrettiler, Allah'a ve Resûlüne isyan ettiler" denir. Bazen de vasıflardan biri diğerini gerektirir ancak tersi geçerli olmaz; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ} [Âl-i İmrân 3/21] âyeti (meâlen: "Onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr edenler ve peygamberleri haksız yere öldürenlerdir…"). Bu âyet, hangi kısımda farz edilirse edilsin, delâleti vardır. Zira söylenebilecek en ileri nokta şudur ki ahdin nakzi savaşı mubah kılan sebeptir; dine ta'n ise onu müekkid ve mûcibtir. Şu hâlde deriz ki: Ta'n, aramızda ahit bulunmayan kimseye karşı savaşı şiddetlendiriyor ve vâcip kılıyorsa, aramızda zimmet bulunan ve cizyeyi ödemeyi taahhüt eden kimseye karşı savaşı vâcip kılması evleviyetle söz konusudur. Bunun tahkiki ileride gelecektir. Zira muâhid, bize zarar vermeyen dinine dair dilediği şeyi kendi evinde izhar etme hakkına sahiptir. Zimmî ise -bize eziyet etmese dahi- Dâru'l-İslâm'da bâtıl olan dininden hiçbir şeyi izhar edemez; hâli daha şiddetlidir. Mekke ehli -ki bu âyet onlar hakkında nâzil olmuştur- muâhid idiler, ehl-i zimmet değillerdi. Şayet onların sırf ta'n etmelerinin ahdi nakzetmediği farz edilse dahi, zimmî için durum böyle değildir.
الحكم لأن الحكم المعلق بصفتين لا يجب وجوده عند وجود إحدهما.قلنا: لا ريب أنه لابد أن يكون لكل صفة تأثير في الحكم وإلا فالوصف العديم التأثير لا يجوز تعليق الحكم به كمن قال: من زنى وأكل جلد ثم قد يكون كل صفة مستقلة بالتأثير لو انفردت كما يقال: يقتل هذا لأنه مرتد زان وقد يكون مجموع الجزاء مرتبا على المجموع ولكل وصف تأثير في البعض كما قال: {وَالَّذِينَ لا يَدْعُونَ مَعَ اللَّهِ إِلَهاً آخَرَ} الآية وقد تكون تلك الصفات متلازمة كل منها لو فرض تجرده لكان مؤثرا على سبيل الاستقلال أو الاشتراك فيذكر إيضاحا وبيانا للموجب كما يقال: كفروا بالله وبرسوله وعصى الله ورسوله وقد يكون بعضها مستلزما للبعض من غير عكس كما قال: {إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقٍّ} الآية وهذه الآية من أي الأقسام فرضت كان فيها دلالة لأن أقصى ما يقال أن نقض العهد هو المبيح للقتال والطعن في الدين مؤكد له وموجب له فنقول: إذا كان الطعن يغلظ قتال من ليس بيننا وبينه عهد ويوجبه فأن يوجب قتال من بيننا وبينه ذمة وهو ملتزم للصغار أولى وسيأتي تقرير ذلك على أن المعاهد له أن يظهر في داره ما شاء من أمر دينه الذي لا يؤذينا والذمي ليس له أن يظهر في دار الإسلام شيئا من دينه الباطل وإن لم يؤذنا فحاله أشد وأهل مكة الذين نزلت فيهم هذه الآية كانوا معاهدين لا أهل ذمة فلو فرض أن مجرد طعنهم ليس نقضا للعهد لم يكن الذمي كذلك.