er-Risâletü’l-Arşiyye. Müellif: Takiyyüddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed b. Abdilhalîm b. Abdisselâm b. Abdillâh b. Ebi’l-Kāsım b. Muhammed İbn Teymiyye el-Harrânî el-Hanbelî ed-Dımaşkî (ö. 728/1328). Nâşir: Matba‘atü’s-Selefiyye, Kāhire, Mısır. Tab‘: Birinci baskı, 1399/1979. [Kitabın numaralandırması matbû‘ nüshaya uygundur.] Eser, üç tıpkıbasım nüshayla irtibatlıdır: el-Münîriyye baskısı, Dâru’l-‘Ulûmi’l-‘Arabiyye baskısı, Dâru İbn Haldûn baskısı.
الرسالة العرشيةـ[الرسالة العرشية]ـالمؤلف: تقي الدين أبو العَباس أحمد بن عبد الحليم بن عبد السلام بن عبد الله بن أبي القاسم بن محمد ابن تيمية الحراني الحنبلي الدمشقي (المتوفى: ٧٢٨هـ)الناشر: المطبعة السلفية، القاهرة، مصرالطبعة: الأولى، ١٣٩٩هـ[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]الكتاب مرتبط بـ ٣ نسخ مصورة:ط المنيرية - ط دار العلوم العربية - ط دار ابن خلدون
Şeyhülislâm Ebü’l-Abbâs Ahmed b. Abdilhalîm b. Abdisselâm —ki o Rabbânî âlim ve nûrânî âbiddir— İbn Teymiyye el-Harrânî’ye (Allah Teâlâ kendisini teyid buyursun) şöyle soruldu: “Arş hakkında ne dersiniz? Arş kürevî midir, değil midir? Eğer kürevî ise ve Allah onun arkasından/ötesinden onu çepeçevre kuşatmış, O’ndan ayrı/bâin ise, o halde kulun duası ve ibadeti esnasında Allah Teâlâ’ya yönelirken yukarıyı (uluvv cihetini) kasdetmesinin —başka cihetleri değil de bilhassa yukarıyı kastetmesinin— faydası nedir? Bu durumda dua anında, yukarı cihetini kasdetmekle, dua edenin etrafını kuşatan diğer cihetler arasında ne fark kalır? Bununla birlikte biz kalbimizde yukarıyı talep eden ve ne sağa ne sola iltifat etmeyen bir kasıt buluyoruz. İşte bize, kalbimizde bulduğumuz ve üzerine fıtratımız yaratılmış olan bu zarurî bilgiden haber verin. Bu konuda bize, şüpheyi gideren ve hakkı tahkik eden şifalı bir açıklama ile genişçe cevap verin — inşallah. Allah sizden ve ilminizden faydayı devam ettirsin, âmin.” Bunun üzerine (İbn Teymiyye —Allah Teâlâ rahmet eylesin—) şöyle cevap verdi: “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Bu sorunun cevabı üç makamdadır:…”
سُئِلَ شَيْخُ الْإِسْلَامِ أَبُو الْعَبَّاسِ أَحْمَد بْنُ عَبْدِ الْحَلِيمِ بْنِ عَبْدِ السَّلَامِ الْعَالِمُ الرَّبَّانِيُّ وَالْعَابِدُ النُّورَانِيُّ ابْنُ تَيْمِيَّة الْحَرَّانِي أَيَّدَهُ اللَّهُ تَعَالَى:مَا تَقُولُ فِي الْعَرْشِ هل هو كرى أَمْ لَا؟ وإذا كان كريًا وَاَللَّهُ مِنْ وَرَائِهِ مُحِيطٌ بِهِ بَائِنٌ عَنْهُ، فَمَا فَائِدَةُ أَنَّ الْعَبْدَ يَتَوَجَّهُ إلَى اللَّهِ تَعَالَى حِينَ دُعَائِهِ وَعِبَادَتِهِ، فَيَقْصِدُ الْعُلُوَّ دُونَ غَيْرِهِ، وَلَا فَرْقَ حِينَئِذٍ وَقْتَ الدُّعَاءِ بَيْنَ قَصْدِ جِهَةِ الْعُلُوِّ، وَغَيْرِهَا مِنْ الْجِهَاتِ الَّتِي تُحِيطُ بِالدَّاعِي؟ وَمَعَ هَذَا نَجِدُ فِي قُلُوبِنَا قَصْدًا يَطْلُبُ الْعُلُوَّ لَا يَلْتَفِتُ يَمْنَةً وَلَا يَسْرَةً، فَأَخْبِرْنَا عَنْ هَذِهِ الضَّرُورَةِ الَّتِي نَجِدُهَا فِي قُلُوبِنَا، وَقَدْ فُطِرْنَا عَلَيْهَا.وَابْسُطْ لَنَا الْجَوَابَ فِي ذَلِكَ بَسْطًا شَافِيًا، يُزِيلُ الشُّبْهَةَ وَيُحَقِّقُ الْحَقَّ إنْ شَاءَ اللَّهُ أَدَامَ اللَّهُ النَّفْعَ بِكُمْ وَبِعُلُومِكُمْ آمِينَ. فَأَجَابَ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى:الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، الْجَوَابُ عَنْ هَذَا السُّؤَالِ بِثَلَاثِ مَقَامَاتٍ:
Bunlardan birincisi şudur: Şöyle diyen bir kimse bulunabilir: “Arş’ın, küre şeklindeki dairesel feleklerden bir felek olduğu, ne şer‘î bir delil ne de aklî bir delil ile güvenilir bir şekilde sâbit olmuştur. Bunu ancak ilm-i heyet ve felsefenin diğer kısımlarına bakan müteahhirînden bir tâife zikretmiştir. Onlar, eflâkin dokuz olduğunu, dokuzuncunun –ki atlas feleğidir– diğerlerini kuşattığını, onların dönüşü gibi döndüğünü ve onları hareket-i meşrikiyye ile hareket ettirdiğini, her ne kadar her feleğin bu umûmî hareketten başka kendine has bir hareketi varsa da, görmüşlerdir. Sonra enbiyânın (salevâtullahi ve selâmuhû aleyhim) haberlerinde Allah’ın Arş’ından, Kürsî’sinden ve yedi semâdan bahsedildiğini işitince, zan yoluyla şöyle demişlerdir: ‘Arş, dokuzuncu felektir.’ Çünkü onlar, dokuzuncu feleğin ötesinde hiçbir şey olmadığına –ya mutlak olarak ya da onun ötesinde yaratılmış bir şey bulunmadığına– itikad etmektedirler. Sonra onlardan kimi, dokuzuncu feleğin bütün eflâki hareket ettiren olduğunu görüp onu hâdiselerin mebdei kılmış ve Allah’ın yeryüzünde takdir ettiği şeyleri onda yarattığını, yahut onunla alâkalı olduğunu iddia ettikleri nefste yahut bu feleğin sudûr ettiğini iddia ettikleri akılda yarattığını iddia etmişlerdir. Kimisi ona rûh adını vermiş, kimisi nefse rûh demiş, kimisi de nefsi Levh-i Mahfûz kabul etmiş, aklı ise Kalem olarak kabul etmiştir. Bazen de rûhu, ay feleğine ait olan onuncu akl-ı fa‘âl ve ona bağlı nefis yaparlar.
أَحَدُهَا:أَنَّهُ لِقَائِلِ أَنْ يَقُولَ: لَمْ يَثْبُتْ بِدَلِيلِ يُعْتَمَدُ عَلَيْهِ أَنَّ الْعَرْشَ فَلَكٌ مِنْ الأفلاك المستديرة الكرية الشَّكْلِ، لَا بِدَلِيلِ شَرْعِيٍّ، وَلَا بِدَلِيلِ عَقْلِيٍّ.وَإِنَّمَا ذَكَرَ هَذَا طَائِفَةٌ مِنْ الْمُتَأَخِّرِينَ، الَّذِينَ نَظَرُوا فِي عِلْمِ الْهَيْئَةِ وَغَيْرِهَا مِنْ أَجْزَاءِ الْفَلْسَفَةِ، فَرَأَوْا أَنَّ الْأَفْلَاكَ تِسْعَةٌ، وَأَنَّ التَّاسِعَ وَهُوَ الْأَطْلَسُ مُحِيطٌ بِهَا، مُسْتَدِيرٌ كَاسْتِدَارَتِهَا، وَهُوَ الَّذِي يُحَرِّكُهَا الْحَرَكَةَ الْمَشْرِقِيَّةَ، وَإِنْ كَانَ لِكُلِّ فَلَكٍ حَرَكَةً تَخُصُّهُ غَيْرُ هَذِهِ الْحَرَكَةِ الْعَامَّةِ، ثُمَّ سَمِعُوا فِي أَخْبَارِ الْأَنْبِيَاءِ صَلَوَاتُ اللَّهِ وَسَلَامُهُ عَلَيْهِمْ ذِكْرَ عَرْشِ اللَّهِ، وَذِكْرَ كُرْسِيِّهِ، وَذِكْرَ السَّمَوَاتِ السَّبْعِ، فَقَالُوا بِطَرِيقِ الظَّنِّ: إنَّ الْعَرْشَ هُوَ: الْفَلَكُ التَّاسِعُ، لِاعْتِقَادِهِمْ أَنَّهُ لَيْسَ وَرَاءَ التَّاسِعِ شَيْءٌ، إمَّا مُطْلَقًا وَإِمَّا أَنَّهُ لَيْسَ وَرَاءَهُ مَخْلُوقٌ.ثُمَّ إنَّ مِنْهُمْ مَنْ رَأَى أَنَّ التَّاسِعَ هُوَ الَّذِي يُحَرِّكُ الْأَفْلَاكَ كُلَّهَا، فَجَعَلُوهُ مَبْدَأَ الْحَوَادِثِ، وَزَعَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْدِثُ فِيهِ مَا يُقَدِّرُهُ فِي الْأَرْضِ، أَوْ يُحْدِثُهُ فِي النَّفْسِ الَّتِي زَعَمُوا أَنَّهَا مُتَعَلِّقَةٌ بِهِ، أَوْ فِي الْعَقْلِ الَّذِي زَعَمُوا أَنَّهُ الَّذِي صَدَرَ عَنْهُ هَذَا الْفَلَكُ، وَرُبَّمَا سَمَّاهُ بَعْضُهُمْ الرُّوحَ، وَرُبَّمَا جَعَلَ بَعْضُهُمْ النَّفْسَ هِيَ: الرُّوحَ، وَرُبَّمَا جَعَلَ بَعْضُهُمْ النَّفْسَ هِيَ: اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ، كَمَا جَعَلَ الْعَقْلَ هُوَ: الْقَلَمَ.وَتَارَةً يَجْعَلُونَ الرُّوحَ هُوَ الْعَقْلَ الْفَعَّالَ الْعَاشِرَ الَّذِي لِفَلَكِ الْقَمَرِ، النَّفْسَ الْمُتَعَلِّقَةَ بِهِ، وَرُبَّمَا جَعَلُوا
Bu, el-Hakk Sübhânehû'ya nispetle, insana nispetle dimâğ gibidir; O, yapacağı şeyi daha vukû bulmadan önce onda takdir eder. İşte bu, başka bir yerde şerh ettiğimiz ve fesâdını beyan ettiğimiz görüşlerdendir. Onlardan kimi, bunu keşf ve müşâhede yoluyla bildiğini iddia eder; hâlbuki iddiasında yalancıdır. Bunu ancak şu mütefelsifeden takliden veya onların fâsid yoluna muvâfakat ederek almıştır; nitekim İhvân-ı Safâ risâlelerinin sahipleri ve benzerleri de böyle yapmıştır. Kişi, başkasından takliden aldığı şeyi nefsinde temessül ettirir ve onu keşf zanneder; tıpkı Nasrânî'nin itikad ettiği teslisi tahayyül etmesi gibi. Bazen bunu rüyasında görür ve keşf sanır; hâlbuki bu, sadece itikad ettiği şeyin tahayyülüdür. Fâsid itikadların sahiplerinden birçoğu, riyâzet yaptıklarında riyâzet nefislerini cilâlar; böylece itikadları onlara temessül eder, onlar da bunu keşf zannederler. Biz bu konuyu başka bir yerde tafsilatlı olarak anlattık. Burada maksat şudur: Zikrettikleri, arşın dokuzuncu felek olduğu iddiasına denilir ki: Onların bu hususta ne aklî ne de şer‘î bir delili vardır. Aklî delile gelince: Filozofların imamları, dokuzuncu feleğin ötesinde başka bir şey olmadığına dair nezdlerinde bir delil bulunmadığını açıkça ifade etmektedirler. Hatta onların yanında feleklerin yalnızca dokuz olduğuna dair de bir delil yoktur; bilakis bundan daha fazla olması mümkündür. Ancak muhtelif hareketler, küsûflar ve benzeri şeyler onları zikrettikleri sonuca götürmüştür. Sübûtuna dair delil bulunmayan bir şeyin ne sübûtunu ne de intifâsını bilmezler. Bunun misali şudur: Onlar şu yıldızın bunun altında olduğunu, aşağıdakinin yukarıdakini tersi olmaksızın örtmesi ile bilmişler; bundan hareketle onun üstünde bir felekte bulunduğuna istidlâl etmişlerdir. Nitekim muhtelif hareketlerden feleklerin farklı olduğuna da istidlâl etmişler; hatta tek bir felekte birkaç...
ذَلِكَ بِالنِّسْبَةِ إلَى الْحَقِّ سُبْحَانَهُ كَالدِّمَاغِ بِالنِّسْبَةِ إلَى الْإِنْسَانِ، يُقَدِّرُ فِيهِ مَا يَفْعَلُهُ قَبْلَ أَنْ يَكُونَ، إلَى غَيْرِ ذَلِكَ مِنْ الْمَقَالَاتِ الَّتِي قَدْ شَرَحْنَاهَا، وَبَيَّنَّا فَسَادَهَا فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ.وَمِنْهُمْ مَنْ يَدَّعِي أَنَّهُ عَلِمَ ذَلِكَ بِطَرِيقِ الْكَشْفِ وَالْمُشَاهَدَةِ، وَيَكُونُ كَاذِبًا فِيمَا يَدَّعِيهِ وَإِنَّمَا أَخَذَ ذَلِكَ عَنْ هَؤُلَاءِ الْمُتَفَلْسِفَةِ تَقْلِيدًا لَهُمْ، أَوْ مُوَافَقَةً لَهُمْ عَلَى طَرِيقَتِهِمْ الْفَاسِدَةِ، كَمَا فَعَلَ أَصْحَابُ رَسَائِلِ إخْوَانِ الصَّفَا وَأَمْثَالُهُمْ.وَقَدْ يَتَمَثَّلُ فِي نَفْسِهِ مَا تَقَلَّدَهُ عَنْ غَيْرِهِ فَيَظُنُّهُ كَشْفًا، كَمَا يَتَخَيَّلُ النَّصْرَانِيُّ التَّثْلِيثَ الَّذِي يَعْتَقِدُهُ، وَقَدْ يَرَى ذَلِكَ فِي مَنَامِهِ فَيَظُنُّهُ كَشْفًا، وَإِنَّمَا هُوَ تَخَيُّلٌ لِمَا اعْتَقَدَهُ، وَكَثِيرٌ مِنْ أَرْبَابِ الِاعْتِقَادَاتِ الْفَاسِدَةِ إذَا ارْتَاضُوا صقلت الرياضة نفسوهم، فَتَتَمَثَّلُ لَهُمْ اعْتِقَادَاتُهُمْ، فَيَظُنُّونَهَا كَشْفًا، وَقَدْ بَسَطْنَا الْكَلَامَ عَلَى هَذَا فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ.الْمَقْصُودُ هُنَا أَنَّ مَا ذَكَرُوهُ مِنْ أَنَّ الْعَرْشَ هُوَ الْفَلَكُ التَّاسِعُ قَدْ يُقَالُ: إنَّهُ لَيْسَ لَهُمْ عَلَيْهِ دَلِيلٌ لَا عَقْلِيٌّ، وَلَا شَرْعِيٌّ.أَمَّا الْعَقْلِيُّ: فَإِنَّ أَئِمَّةَ الْفَلَاسِفَةِ مُصَرِّحُونَ بِأَنَّهُ لَمْ يَقُمْ عِنْدَهُمْ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ لَيْسَ وَرَاءَ الْفَلَكِ التَّاسِعِ شَيْءٌ آخَرُ، بَلْ وَلَا قَامَ عِنْدَهُمْ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْأَفْلَاكَ هِيَ تِسْعَةٌ فَقَطْ، بَلْ يَجُوزُ أَنْ تَكُونَ أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ، وَلَكِنْ دَلَّتْهُمْ الْحَرَكَاتُ الْمُخْتَلِفَةُ، والكسوفات وَنَحْوُ ذَلِكَ عَلَى مَا ذَكَرُوهُ، وَمَا لَمْ يَكُنْ لَهُمْ دَلِيلٌ عَلَى ثُبُوتِهِ فَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ لَا ثُبُوتَهُ وَلَا انْتِفَاءَهُ.مِثَالُ ذَلِكَ: أَنَّهُمْ عَلِمُوا أَنَّ هَذَا الْكَوْكَبَ تَحْتَ هَذَا، بِأَنَّ السُّفْلِيَّ يَكْسِفُ الْعُلْوِيَّ مِنْ غَيْرِ عَكْسٍ، فَاسْتَدَلُّوا بِذَلِكَ عَلَى أَنَّهُ فِي فَلَكٍ فَوْقَهُ، كَمَا اسْتَدَلُّوا بِالْحَرَكَاتِ الْمُخْتَلِفَةِ، عَلَى أَنَّ الْأَفْلَاكَ مُخْتَلِفَةٌ، حَتَّى جَعَلُوا فِي الْفَلَكِ الْوَاحِدِ عِدَّةَ
Felekler, tedvîr feleği gibi olanlar ve diğerleri. Bunun üstünde var olan ve onların varlığını ispatlamak için kendisiyle istidlâl edebilecekleri bir şey bulunmayan şeye gelince: Onlar, kendi usûllerine göre nefyini ne de isbâtını bilmezler. Aynı şekilde, «Dokuzuncu feleğin hareketi hâdiselerin başlangıcıdır» diyen kişinin sözü, kendi usûllerinde hatadır ve dalâlettir. Zira onlar şöyle derler: Sekizinci feleğin, içindeki sâbit yıldızlar sebebiyle kendine mahsus bir hareketi vardır ve o hareketin, dokuzuncunun kutuplarından farklı iki kutbu vardır. Aynı şekilde yedinci, altıncı (felek) de böyledir. Mademki her feleğin kendine mahsus bir hareketi vardır ve farklı hareketler, meydana gelen farklı felekî şekillerin sebebidir; o şekiller de süflî hâdiselerin sebebidir, o halde dokuzuncu feleğin hareketi, diğerlerinin hareketi gibi, sebebin sadece bir cüzüdür. Felekte meydana gelen şekiller, gezegenin bir gezegene aynı derecede mukārenesi ile olur. Ona mukābelesi ise aralarında feleğin yarısı (yüz seksen derece) olduğunda; teslîsi aralarında feleğin üçte biri (yüz yirmi derece) olduğunda; terbî‘i aralarında feleğin dörtte biri (doksan derece) olduğunda; tesdîsi aralarında feleğin altıda biri (altmış derece) olduğunda meydana gelir. İşte bunlar ve benzeri şekiller, ancak farklı hareketlerle meydana gelir. Her bir hareket diğerinin aynısı değildir. Zira sekizinci feleğin kendine mahsus hareketi, dokuzuncu feleğin hareketinin aynısı değildir; her ne kadar genel harekette ona tâbi olsa da, tıpkı gemide ters yönde hareket eden insan gibi. Aynı şekilde yedinci feleğin kendine mahsus hareketi ne dokuzuncudan ne de sekizincidendir. Diğer felekler de böyledir. Çünkü her bir feleğin kendine mahsus hareketi, üstündeki feleklerden değildir. O halde nasıl caiz olur ki bütün hâdiselerin başlangıcı sadece dokuzuncu feleğin hareketi kılınsın? Bu, Arş'ın kesîf olduğunu ve dokuzuncu feleğin ise kendilerine göre basit, müteşâbihü'l-eczâ ve hiçbir şekilde farklılık bulunmadığını zanneden kişinin iddiasıdır. O halde nasıl olur da, kabiliyetler ve başka sebepleri dikkate almaksızın, farklı şeylerin sebebi olabilir?
أَفْلَاكٍ، كَفَلَكِ التَّدْوِيرِ وَغَيْرِهِ.فَأَمَّا مَا كَانَ مَوْجُودًا فَوْقَ هَذَا وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مَا يَسْتَدِلُّونَ بِهِ عَلَى ثُبُوتِهِ: فَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ نَفْيَهُ وَلَا إثْبَاتَهُ بِطَرِيقِهِمْ.وَكَذَلِكَ قَوْلُ الْقَائِلِ: إنَّ حَرَكَةَ التَّاسِعِ مَبْدَأُ الْحَوَادِثِ خَطَأٌ، وَضَلَالٌ عَلَى أُصُولِهِمْ، فَإِنَّهُمْ يَقُولُونَ: إنَّ الثَّامِنَ لَهُ حَرَكَةٌ تَخُصُّهُ بِمَا فِيهِ مِنْ الثَّوَابِتِ، وَلِتِلْكَ الْحَرَكَةِ قُطْبَانِ غَيْرُ قُطْبَيْ التَّاسِعِ، وَكَذَلِكَ السَّابِعُ، السَّادِسُ.وَإِذَا كَانَ لِكُلِّ فَلَكٍ حَرَكَةٌ تَخُصُّهُ وَالْحَرَكَاتُ الْمُخْتَلِفَةُ هِيَ سَبَبُ الْأَشْكَالِ الْحَادِثَةِ الْمُخْتَلِفَةِ الْفَلَكِيَّةِ، وَتِلْكَ الْأَشْكَالُ سَبَبُ الْحَوَادِثِ السُّفْلِيَّةِ كَانَتْ حَرَكَةُ التَّاسِعِ جُزْءَ السَّبَبِ، كَحَرَكَةِ غَيْرِهِ. فَالْأَشْكَالُ الْحَادِثَةُ فِي الْفَلَكِ لِمُقَارَنَةِ الْكَوْكَبِ الْكَوْكَبَ، فِي دَرَجَةٍ وَاحِدَةٍ. وَمُقَابَلَتُهُ لَهُ إذَا كَانَ بَيْنَهُمَا نِصْفُ الْفَلَكِ، وَهُوَ مِائَةٌ وَثَمَانُونَ دَرَجَةً. وَتَثْلِيثُهُ لَهُ إذَا كَانَ بَيْنَهُمَا ثُلُثُ الْفَلَكِ وَهُوَ مِائَةٌ وَعِشْرُونَ دَرَجَةً، وَتَرْبِيعُهُ لَهُ إذَا كَانَ بَيْنَهُمَا رُبُعُهُ تِسْعُونَ دَرَجَةً، وَتَسْدِيسُهُ لَهُ إذَا كَانَ بَيْنَهُمَا سُدُسُ الْفَلَكِ سِتُّونَ دَرَجَةً، وَأَمْثَالُ ذَلِكَ مِنْ الْأَشْكَالِ إنَّمَا حَدَثَتْ بِحَرَكَاتِ مُخْتَلِفَةٍ، وَكُلُّ حَرَكَةٍ لَيْسَتْ عَيْنَ الْأُخْرَى، إذْ حَرَكَةُ الثَّامِنِ الَّتِي تَخُصُّهُ لَيْسَتْ عَيْنَ حَرَكَةِ التَّاسِعِ، وَإِنْ كَانَ تَابِعًا لَهُ فِي الْحَرَكَةِ الْكُلِّيَّةِ، كَالْإِنْسَانِ الْمُتَحَرِّكِ فِي السَّفِينَةِ إلَى خِلَافِ حَرَكَتِهَا.وَكَذَلِكَ حَرَكَةُ السَّابِعِ الَّتِي تَخُصُّهُ، لَيْسَتْ عَنْ التَّاسِعِ وَلَا عَنْ الثَّامِنِ، وَكَذَلِكَ سَائِرُ الْأَفْلَاكِ. فَإِنَّ حَرَكَةَ كُلِّ وَاحِدٍ الَّتِي تَخُصُّهُ لَيْسَتْ عَمَّا فَوْقَهُ مِنْ الْأَفْلَاكِ، فَكَيْفَ يَجُوزُ أَنْ يُجْعَلَ مَبْدَأُ الْحَوَادِثِ كُلِّهَا مُجَرَّدَ حَرَكَةِ التَّاسِعِ!! كَمَا زَعَمَهُ مَنْ ظَنَّ أَنَّ الْعَرْشَ كَثِيفٌ وَالْفَلَكُ التَّاسِعُ عِنْدَهُمْ بَسِيطٌ مُتَشَابِهُ الْأَجْزَاءِ، لَا اخْتِلَافَ فِيهِ أَصْلًا، فَكَيْفَ يَكُونُ سَبَبًا لِأُمُورِ مُخْتَلِفَةٍ، لَا بِاعْتِبَارِ الْقَوَابِلِ وأسباب أخر؟ ولكن
Bunlar dâl bir kavimdir [sapkın bir topluluktur]. Bunlar, bununla birlikte [burçları] üç yüz altmış derece kılmakta ve her bir dereceye, tesir bakımından diğerine muhalif olan bir özellik vermektedirler. Bu muhalefet, kabiliyetlerin [kabul edici unsurların] farklılığından kaynaklanmamaktadır; tıpkı bir kişinin aynı suya gelip de, kabul edicilere göre olmaksızın, suyun bazı parçalarına diğerinden farklı bir tesir verir gibi yapması gibidir. Bilakis o, suyun bir parçasını ısıtılmış, diğerini soğutulmuş, diğerini mutlu edici, diğerini de bedbaht edici kılmaktadır. İşte bu, onların da her akıl sahibinin de bâtıl ve dalâlet olduğunu bildiği bir husustur.
Madem ki bunlar, dokuz feleğin üstünde başka bir şeyin varlığını nefyedecek [inkâr edecek] bir delile sahip değillerdir; o halde elçilerin haber verdiği şeyin, arşın dokuzuncu felek olduğu hususunda kesin hüküm vermek, gayba dair zan [tahmin] ve ilimsiz bir sözdür.
Bütün bunlar, heyet [astronomi] ehli nezdinde meşhur olduğu üzere dokuz feleğin sübûtu [varlığı] takdirine göredir. Zira bu meselede ihtilaf ve karışıklık mevcut olup, bunun delilleri ise buranın konusu değildir. Biz ancak bu takdir üzerine konuşmaktayız. Ayrıca felekler, şekilleri ve birbirlerini kuşatmaları bakımından aynı cinstendir; yedincinin altıncıya nispeti, altıncının beşinciye nispeti gibidir. Eğer dokuzuncu bir felek varsa, onun sekizinciye nispeti de sekizincinin yedinciye nispeti gibidir.
Arşa gelince, haberler onun diğer mahlûkattan mübayin olduğunu [farklı ve ayrı bir yapıda bulunduğunu] ve onun diğer mahlûkattan bazısına nispetinin, onların birbirlerine nispeti gibi olmadığını delalet etmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Arşı yüklenenler ve onun etrafındakiler, Rablerini hamd ile tesbih ederler ve O'na iman ederler" [Mümin, 7]. Yine Sübhân olan Allah şöyle buyurmuştur: "O gün Rabbinin arşını, onların üstünde sekiz (melek) yüklenir" [el-Hâkka, 17]. Böylece Allah Teâlâ, arşın bugün de kıyamet gününde de taşıyıcıları [hamelesi] bulunduğunu ve bu taşıyıcıların ve etrafındakilerin tesbih edip müminler için istiğfarda bulunduklarını haber vermiştir.
Bilinen bir husustur ki, feleklerden bir feleğin Allah Teâlâ'nın kudretiyle ayakta durması, diğer feleklerin ayakta durması gibidir; aralarında hiçbir fark yoktur.
هم قَوْمٌ ضَالُّونَ، يَجْعَلُونَهُ مَعَ هَذَا ثَلَاثَمِائَةٍ وَسِتِّينَ دَرَجَةً، وَيَجْعَلُونَ لِكُلِّ دَرَجَةٍ مِنْ الْأَثَرِ مَا يُخَالِفُ الْأُخْرَى، لَا بِاخْتِلَافِ الْقَوَابِلِ، كَمَنْ يَجِيءُ إلَى مَاءٍ وَاحِدٍ فيجعل لبعض جزئيه مِنْ الْأَثَرِ مَا يُخَالِفُ الْآخَرَ، لَا بِحَسَبِ الْقَوَابِلِ؛ بَلْ يَجْعَلُ أَحَدَ أَجْزَائِهِ مُسَخَّنًا، وَالْآخَرَ مُبَرَّدًا، وَالْآخَرَ مُسْعَدًا، وَالْآخَرَ مشقيا، وَهَذَا مِمَّا يَعْلَمُونَ هُمْ وَكُلُّ عَاقِلٍ أَنَّهُ بَاطِلٌ وَضَلَالٌ.وَإِذَا كَانَ هَؤُلَاءِ لَيْسَ عِنْدَهُمْ مَا يَنْفِي وُجُودَ شَيْءٍ آخَرَ فَوْقَ الْأَفْلَاكِ التِّسْعَةِ، كَانَ الْجَزْمُ بِأَنَّ مَا أَخْبَرَتْ بِهِ الرُّسُلُ هُوَ أَنَّ الْعَرْشَ هُوَ الْفَلَكُ التَّاسِعُ رَجْمًا بِالْغَيْبِ، وَقَوْلًا بِلَا عِلْمٍ.هَذَا كُلُّهُ بِتَقْدِيرِ ثُبُوتِ الْأَفْلَاكِ التِّسْعَةِ عَلَى الْمَشْهُورِ عِنْدَ أَهْلِ الْهَيْئَةِ، إذْ فِي ذَلِكَ مِنْ النِّزَاعِ وَالِاضْطِرَابِ، وَفِي أَدِلَّةِ ذَلِكَ مَا لَيْسَ هَذَا مَوْضِعَهُ، وَإِنَّمَا نَتَكَلَّمُ عَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ، وَأَيْضًا: فَالْأَفْلَاكُ فِي أَشْكَالِهَا، وَإِحَاطَةِ بَعْضِهَا بِبَعْضِ مِنْ جِنْسٍ وَاحِدٍ؛ فَنِسْبَةُ السَّابِعِ إلَى السَّادِسِ، كَنِسْبَةِ السَّادِسِ إلَى الْخَامِسِ، وَإِذَا كَانَ هُنَاكَ فَلَكٌ تَاسِعٌ فَنِسْبَتُهُ إلَى الثَّامِنِ كَنِسْبَةِ الثَّامِنِ إلَى السَّابِعِ.وَأَمَّا الْعَرْشُ فَالْأَخْبَارُ تَدُلُّ عَلَى مُبَايَنَتِهِ لِغَيْرِهِ مِنْ الْمَخْلُوقَاتِ، وَأَنَّهُ لَيْسَ نِسْبَتُهُ إلَى بَعْضِهَا كَنِسْبَةِ بَعْضِهَا إلَى بَعْضٍ، قَالَ اللَّهُ تَعَالَى: {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ} الآية [غافر: ٧]، وَقَالَ سُبْحَانَهُ: {وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ} [الحاقة: ١٧]، فَأَخْبَرَ أَنَّ لِلْعَرْشِ حَمَلَةً الْيَوْمَ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَأَنَّ حَمَلَتَهُ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلْمُؤْمِنِينَ.وَمَعْلُومٌ أَنَّ قِيَامَ فَلَكٍ مِنْ الْأَفْلَاكِ بِقُدْرَةِ اللَّهِ تَعَالَى كَقِيَامِ سَائِرِ الْأَفْلَاكِ، لَا فَرْقَ
Bu husus, bir küre ile diğer bir küre arasında cereyan eder. Eğer bunlardan bazısını hakikatte taşıyan melekler bulunduğu takdir edilse bile, bu takdirin hükmü de benzerinin hükmü gibidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Melekleri, Arş’ın etrafını çevirmiş olarak görürsün" (ez-Zümer 39/75). Burada meleklerin Arş’ın etrafını çevirdiğini zikretti. Başka bir yerde ise Arş’ı taşıyanlar (hamele) bulunduğunu bildirdi. Üçüncü bir yerde de Arş’ı taşıyanlar ile etrafında bulunanları bir arada zikrederek şöyle buyurdu: "Arş’ı taşıyanlar ve onun etrafındakiler, Rablerine hamd ile tesbih ederler" (el-Mü’min 40/7). Yine Allah Teâlâ, gökleri ve yeri yaratmadan önce Arş’ının su üzerinde olduğunu haber vermiştir. Nitekim şöyle buyurur: "O, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. O’nun Arş’ı su üzerinde idi" (Hûd 11/7). Sahîh-i Buhârî ve diğer sahih kaynaklarda, İmrân b. Husayn’dan (r.a.) rivayetle Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah vardı ve O’ndan başka hiçbir şey yoktu. O’nun Arş’ı su üzerindeydi. Zikr'de (Levh-i Mahfûz’da) her şeyi yazdı. Sonra gökleri ve yeri yarattı." Yine ona ait başka bir rivayette: "Allah vardı ve O’ndan önce hiçbir şey yoktu. O’nun Arş’ı su üzerindeydi. Sonra gökleri ve yeri yarattı ve Zikr'de her şeyi yazdı." Başka bir sahih rivayette ise: "Allah vardı ve O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu. O’nun Arş’ı su üzerindeydi. Sonra Zikr'de her şeyi yazdı." Sahîh-i Müslim’de Abdullah b. Amr’dan (r.a.) rivayetle Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah, mahlukatın takdirlerini, gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce takdir etmiştir. O’nun Arş’ı su üzerindeydi." Bu takdir, Arş’ın varlığından sonra, göklerin ve yerin yaratılmasından elli bin yıl önce gerçekleşmiştir. O (Subhânehû ve Teâlâ), Arş sahibi olmakla övünmektedir. Nitekim şöyle buyurur: "De ki: Eğer O’nunla birlikte, iddia ettikleri gibi başka ilâhlar olsaydı, o takdirde onlar Arş’ın sahibine bir yol ararlardı" (el-İsrâ 17/42).
فِي ذَلِكَ بَيْنَ كُرَةٍ وَكُرَةٍ، وَإِنْ قُدِّرَ أَنَّ لِبَعْضِهَا مَلَائِكَةً فِي نَفْسِ الْأَمْرِ تَحْمِلُهَا، فَحُكْمُهُ حُكْمُ نَظِيرِهِ، قَالَ تَعَالَى: {وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ} الآية [الزمر: ٧٥].فَذَكَرَ هُنَا أَنَّ الْمَلَائِكَةَ تَحُفُّ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ، وَذَكَرَ فِي مَوْضِعٍ آخَرَ أَنَّ لَهُ حَمْلَةً، وَجَمَعَ فِي مَوْضِعٍ ثَالِثٍ بَيْنَ حَمَلَتِهِ وَمَنْ حَوْلَهُ، فَقَالَ: {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ}أَيْضًا، فَقَدْ أَخْبَرَ أَنَّ عَرْشَهُ كَانَ عَلَى الْمَاءِ قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: {وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء} [هود: ٧].وَقَدْ ثَبَتَ فِي صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ وَغَيْرِهِ، عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ عَنْ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: " كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ شَيْءٌ غَيْرُهُ، وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ، وَكَتَبَ فِي الذِّكْرِ كُلَّ شَيْءٍ، وَخَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ "، وَفِي رِوَايَةٍ لَهُ: " كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ شَيْءٌ قَبْلَهُ، وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ، ثُمَّ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ، وَكَتَبَ فِي الذِّكْرِ كُلَّ شَيْءٍ "، وَفِي رِوَايَةٍ لِغَيْرِهِ صَحِيحَةٍ: " كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ شَيْءٌ مَعَهُ، وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ، ثُمَّ كَتَبَ فِي الذِّكْرِ كُلَّ شَيْءٍ " وَثَبَتَ فِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو، عَنْ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: " إنَّ اللَّهَ قَدَّرَ مَقَادِيرَ الْخَلَائِقِ قَبْلَ أَنْ يَخْلُقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ بِخَمْسِينَ أَلْفِ سَنَةٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ " وَهَذَا التَّقْدِيرُ بَعْدَ وُجُودِ الْعَرْشِ وَقَبْلَ خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ بِخَمْسِينَ أَلْفِ سَنَةٍ.وَهُوَ سبحانه وتعالى مُتَمَدِّحٌ بِأَنَّهُ ذُو الْعَرْشِ، كَقَوْلِهِ سُبْحَانَهُ: {قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ إذًا لَابْتَغَوْا إلَى ذِي الْعَرْشِ سَبِيلاً} [الإسراء: ٢٤]، وقَوْله تَعَالَى:
{Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi olan Allah, kullarından dilediğine emrinden ruh (vahiy) indirir; ta ki (insanları) karşılaşma günüyle uyarsın. O gün onlar (kabirlerinden) çıkıp görünürler; Allah'a onlardan hiçbir şey gizli kalmaz. "Bugün mülk kimindir?" (denilir. Cevaben:) "Kahhar, tek olan Allah'ındır."} [Mü'min: 15-16] Yüce Allah buyurdu ki: {O, Gafûr'dur, Vedûd'dur. Arş'ın sahibidir, Mecîd'dir, dilediğini yapandır.} [Burûc: 14-16] "el-Mecîd" kelimesi, Allah'a sıfat olarak merfû' okunduğu gibi, Arş'a sıfat olarak mecrûr da okunmuştur. Yüce Allah buyurdu ki: {De ki: Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir? Onlar: "Allah'ındır" diyecekler. De ki: Öyleyse sakınmaz mısınız?} [Mü'minûn: 86-87] Burada Arş'ı, Mecîd ve Azîm olarak nitelendirdi. Yine Yüce Allah buyurdu ki: {Hak Melik olan Allah, çok yücedir. O'ndan başka ilah yoktur. O, kerim Arş'ın Rabbidir.} [Mü'minûn: 116] Burada da onu Kerîm olarak nitelendirdi. Yine Sahîhayn'da İbn Abbas (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Nebî (s.a.v.) sıkıntı anında şöyle derdi: "Azîm ve Halîm olan Allah'tan başka ilah yoktur. Büyük Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur. Göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve Kerîm Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilah yoktur." Hadiste Arş'ı hem Azîm hem de Kerîm olarak nitelendirdi. O hâlde itiraz eden kişinin şu sözü: "En yüksek feleğin, kendinden aşağıdakilere nispeti, bir başka feleğin kendinden aşağıdakilere nispeti gibidir." Eğer Arş, felekler cinsinden olsaydı, onun kendinden aşağıdakilere nispeti, bir başka feleğin kendinden aşağıdakilere nispeti gibi olurdu. Bu durum, onun cinsten çıkmasını ve özel olarak anılmasını gerektirmez; nitekim bu (durum), bir göğün diğer bir göğe tahsis edilmesini gerektirmemiştir. Her ne kadar bunların iddiasına göre üstteki felek, alttaki feleğe nispetle (bir üstünlük taşısa da) aslında Arş, kendinden aşağıdakilerden sadece daha büyük olmasıyla ayrılmıştır; tıpkı üst göğün alt gökten ayrılması gibi. Hatta göğün havaya, havanın suya ve yere nispeti, bir feleğin diğer bir feleğe nispeti gibidir. Bununla birlikte bu cinslerden hiçbirini, kendine yakın olandan ayırmamıştır.
{رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ هُمْ بَارِزُونَ لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ} [غافر: ١٥، ١٦]، وَقَالَ تَعَالَى: {وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ} [البروج: ١٤ ١٦]، وَقَدْ قُرِئَ {الْمَجِيدُ} بِالرَّفْعِ صِفَةً لِلَّهِ، وَقُرِئَ بالخفض صفة للعرش. وَقَالَ تَعَالَى: {قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ ّ} [المؤمنون: ٨٦، ٨٧]، فَوَصَفَ الْعَرْشَ بِأَنَّهُ مَجِيدٌ وَأَنَّهُ عَظِيمٌ، وَقَالَ تَعَالَى: {فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا إلَهَ إلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ} [المؤمنون ١١٦]، فَوَصَفَهُ بِأَنَّهُ كَرِيمٌ أَيْضًا.وَكَذَلِكَ فِي الصَّحِيحَيْنِ عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ رضي الله عنهما أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم كَانَ يَقُولُ عِنْدَ الْكَرْبِ: " لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ الْعَظِيمُ الْحَلِيمُ، لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ، لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَرَبُّ الْأَرْضِ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ "، فَوَصَفَهُ فِي الْحَدِيثِ بِأَنَّهُ عَظِيمٌ، وَكَرِيمٌ أَيْضًا.فَقَوْلُ الْقَائِلِ الْمُنَازِعِ: إنَّ نِسْبَةَ الْفَلَكِ الْأَعْلَى إلَى مَا دُونَهُ كَنِسْبَةِ الْآخَرِ إلَى مَا دُونَهُ، لَوْ كَانَ الْعَرْشُ مِنْ جِنْسِ الْأَفْلَاكِ، لَكَانَتْ نِسْبَتُهُ إلَى مَا دُونَهُ كَنِسْبَةِ الْآخَرِ إلَى مَا دُونَهُ، وَهَذَا لَا يُوجِبُ خُرُوجَهُ عَنْ الْجِنْسِ وَتَخْصِيصَهُ بِالذِّكْرِ، كَمَا لَمْ يُوجِبْ ذَلِكَ تَخْصِيصَ سَمَاءٍ دُونَ سَمَاءٍ، وَإِنْ كَانَتْ الْعُلْيَا بِالنِّسْبَةِ إلَى السُّفْلَى كَالْفَلَكِ عَلَى قَوْلِ هَؤُلَاءِ، وَإِنَّمَا امْتَازَ عَمَّا دُونَهُ بِكَوْنِهِ أَكْبَرَ، كَمَا تَمْتَازُ السَّمَاءُ الْعُلْيَا عَنْ الدُّنْيَا، بَلْ نِسْبَةُ السَّمَاءِ إلَى الْهَوَاءِ، وَنِسْبَةُ الْهَوَاءِ إلَى الْمَاءِ وَالْأَرْضِ. كَنِسْبَةِ فَلَكٍ إلَى فَلَكٍ، وَمَعَ هَذَا فَلَمْ يَخُصَّ وَاحِدًا مِنْ هَذِهِ الْأَجْنَاسِ عَمَّا يَلِيهِ
zikirle değildir, ne de O'nu kerem, mecd ve azametle vasfetmekle. Bilinmektedir ki O, ne bu feleklerin zatlarına ne de hareketlerine sebeptir; bilakis onların kendilerine has hareketleri vardır. Bu sebeple 'O'nun hareketi hadiselerin sebebidir' denilemez. Aksine, eğer feleklerin hareketi hadiselerin sebebi ise, O'nun dışındakilerin kendilerine has hareketleri daha fazladır. O'nun bunları kuşatıyor olması, onların toplamından daha büyük olmasını gerektirmez; meğer ki O'nda buna mukavemet edecek bir yoğunluk (ğılaz) buluna. Aksi takdirde bilinen bir şeydir ki, yoğun cisimler birbirine yakın olduğunda, içteki toplam kuşatandan daha büyüktür; hatta onun kat kat fazlası olabilir. Dahası, O'nun hareketinden kaynaklanmayan farklı hareketler daha çoktur; lakin O'nun hareketi onların hepsini kuşatır. Sahîh-i Müslim'de Cüveyriye bint Hâris'ten (r.anhâ) sabit olduğuna göre, Nebî (s.a.v.) onun yanına girmişti; o da sabah namazından kuşluk vaktine kadar çakıl taşlarıyla tesbih çekiyordu. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: 'Senin yanından ayrıldıktan sonra dört kelime söyledim ki, senin söylediklerinle tartılsalardı onlara denk gelirlerdi: Sübhanallahi adede halkıhî, sübhanallahi zinate arşihî, sübhanallahi rıdâ nefsihî, sübhanallahi midad kelimâtihî (Allah'ı yarattıklarının sayısınca tesbih ederim, Allah'ı arşının ağırlığınca tesbih ederim, Allah'ı nefsinin razı olduğu kadar tesbih ederim, Allah'ı kelimelerinin mürekkebi adedince tesbih ederim).' Bu da gösteriyor ki, arşın ağırlığı (zinetü'l-arş) en ağır ağırlıktır. Hâlbuki onlar, dokuzuncu feleğin ne hafif ne de ağır olduğunu söylerler. Ancak bu hadis, tek başına arşın, kendisiyle temsil edilen en ağır şey olduğuna delalet eder; nitekim yaratılmışların sayısı da kendisiyle temsil edilen en çok şeydir. Sahîhayn'da (Buhârî ve Müslim) Ebû Saîd'den (r.a.) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Yahudilerden bir adam, yüzü tokatlanmış bir halde Nebî'nin (s.a.v.) yanına gelerek dedi ki: 'Ey Muhammed! Senin ashabından bir adam yüzüme tokat attı.' Bunun üzerine Nebî (s.a.v.): 'Onu çağırın' buyurdu. Çağırdılar ve (Nebî ona): 'Niçin yüzüne vurdun?' diye sordu. O da şöyle cevap verdi: 'Ey Allah'ın Resûlü! Ben çarşıdan geçiyordum, o (Yahudi): 'Musa'yı insanlar üzerine seçkin kılan Allah'a yemin olsun!' diyordu. Ben de: 'Ey habîs! Peki Muhammed'e (böyle bir üstünlük yok mu?)' dedim. Bir öfke beni tuttu ve ona vurdum.' Bunun üzerine Nebî (s.a.v.) buyurdu: 'Beni (diğer peygamberlerden) üstün tutmayın...
بِالذِّكْرِ، وَلَا بِوَصْفِهِ بِالْكَرَمِ وَالْمَجْدِ وَالْعَظَمَةِ.وَقَدْ عُلِمَ أَنَّهُ لَيْسَ سَبَبًا لِذَوَاتِهَا وَلَا لِحَرَكَاتِهَا، بَلْ لَهَا حَرَكَاتٌ تَخُصُّهَا، فَلَا يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ: حَرَكَتُهُ هِيَ سَبَبُ الْحَوَادِثِ، بَلْ إنْ كَانَتْ حَرَكَةُ الْأَفْلَاكِ سَبَبًا لِلْحَوَادِثِ، فَحَرَكَاتُ غَيْرِهِ الَّتِي تَخُصُّهُ أَكْثَرَ، وَلَا يَلْزَمُ مِنْ كَوْنِهِ مُحِيطًا بِهَا أَنْ يَكُونَ أَعْظَمَ مِنْ مَجْمُوعِهَا، إلَّا إذَا كَانَ لَهُ مِنْ الْغِلَظِ مَا يُقَاوِمُ ذَلِكَ، وَإِلَّا فَمِنْ الْمَعْلُومِ أن الغليظ إذا كَانَ مُتَقَارِبًا، فَمَجْمُوعُ الدَّاخِلِ أَعْظَمُ مِنْ الْمُحِيطِ، بَلْ قَدْ يَكُونُ بِقَدْرِهِ أَضْعَافًا، بَلْ الْحَرَكَاتُ الْمُخْتَلِفَةُ الَّتِي لَيْسَتْ عَنْ حَرَكَتِهِ أَكْثَرُ، لَكِنَّ حَرَكَتَهُ تَشْمَلُهَا كُلَّهَا.وَقَدْ ثَبَتَ فِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ جُوَيْرِيَّةَ بِنْتِ الْحَارِثِ، أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم دَخَلَ عَلَيْهَا، وَكَانَتْ تُسَبِّحُ بِالْحَصَى مِنْ صَلَاةِ الصُّبْحِ إلَى وَقْتِ الضُّحَى، فَقَالَ: " لَقَدْ قُلْت بَعْدَك أَرْبَعَ كَلِمَاتٍ لَوْ وُزِنَتْ بِمَا قلتيه لَوَزَنَتْهُنَّ: سُبْحَانَ اللَّهِ عَدَدَ خَلْقِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ زِنَةَ عَرْشِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ رِضَى نَفْسِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ مِدَادَ كَلِمَاتِهِ "، فَهَذَا يُبَيِّنُ أَنَّ زِنَةَ الْعَرْشِ أَثْقَلُ الْأَوْزَانِ، وَهُمْ يَقُولُونَ: إنَّ الْفَلَكَ التَّاسِعَ لَا خَفِيفَ وَلَا ثَقِيلَ، بَلْ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ وَحْدَهُ أَثْقَلُ مَا يُمَثَّلُ بِهِ، كَمَا أَنَّ عَدَدَ الْمَخْلُوقَاتِ أَكْثَرُ مَا يُمَثَّلُ بِهِ.وَفِي الصَّحِيحَيْنِ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ قَالَ: جَاءَ رَجُلٌ مِنْ الْيَهُودِ إلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَدْ لُطِمَ وَجْهُهُ، فَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ، رَجُلٌ مِنْ أَصْحَابِك لَطَمَ وَجْهِي، فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: " اُدْعُوهُ " فَدَعَوْهُ، فَقَالَ: " لِمَ لَطَمْت وَجْهَهُ؟ " فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، إنِّي مَرَرْت بِالسُّوقِ وَهُوَ يَقُولُ: وَاَلَّذِي اصْطَفَى مُوسَى عَلَى الْبَشَرِ! فَقُلْت: يَا خَبِيثُ! وَعَلَى مُحَمَّدٍ؟ فَأَخَذَتْنِي غَضْبَةٌ فَلَطَمْته، فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: " لَا تُخَيِّرُوا
Peygamberler arasında ise; şüphesiz insanlar kıyamet günü bayılacaklar, ben de ayılanların ilki olacağım. Derken bir de ne göreyim, Mûsâ (a.s.) arşın ayaklarından bir ayağa tutunmuş vaziyette. Bilemiyorum, acaba benden önce mi ayıldı, yoksa baygınlığına mukabele mi gördü?" İşte bu hadis, arşın ayakları bulunduğunu beyan etmektedir. "Ayak" ifadesi, "sâk" (baldır) lafzıyla da zikredilmiştir. Bu babdaki görüşler birbirine benzer mahiyettedir. Ayrıca Buhârî ve Müslim, Sahîhayn'da Câbir'den (r.a.) şöyle rivayet etmişlerdir: "Ben Nebî'yi (s.a.v.) şöyle buyururken işittim: 'Rahmân'ın arşı, Sa‘d b. Muâz'ın vefatı sebebiyle sarsıldı.'" Râvî der ki: Bunun üzerine bir adam Câbir'e: "Berâ ise: 'Arş sarsıldı' değil, 'Sedir sarsıldı' diyor?" dedi. Câbir (r.a.) şu cevabı verdi: "Bu iki kabile (Evs ve Hazrec) arasında kin ve nifak vardı. Ben ise Allah Nebî'sini (s.a.v.) bizzat: 'Rahmân'ın arşı, Sa‘d b. Muâz'ın vefatı sebebiyle sarsıldı' derken işittim." Müslim de Sahîh'inde Enes'ten (r.a.) gelen bir hadis rivayet etmiştir: "Sa‘d'ın cenazesi konulmuş iken Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Onun için Rahmân'ın arşı sarsıldı.'" Onlara (müteşâbihâtı te'vîl edenlere) göre dokuzuncu feleğin hareketi daimî ve tekdüzedir. O hâlde bir kimse bu ifadeyi "Arşın taşıyıcılarının sevinmesi ve ferahlamasıdır" şeklinde te'vîl edecek olursa, söylediğine dair bir delil getirmesi zorunludur. Nitekim Ebü'l-Hasan et-Taberî ve başkaları bu hususu belirtmiştir. Üstelik hadisin sîyâkı ve lafzı bu ihtimali ortadan kaldırmaktadır. Sahîh-i Buhârî'de Ebû Hureyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim Allah'a ve Rasûlü'ne iman eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir ve Ramazan orucunu tutarsa, Allah'a karşı bir hak olarak, Allah onu cennete koyacaktır; gerek Allah yolunda hicret etsin, gerekse doğduğu topraklarda otursun." Ashâb: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu müjdeyi insanlara ulaştırmayalım mı?" diye sordular. Buyurdu ki: "Şüphesiz cennette yüz derece vardır ki Allah bunları kendi yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Her iki derece arasındaki mesafe, gök ile yer arası kadardır. Öyleyse Allah'tan (cenneti) dilediğinizde, Firdevs'i isteyin; zira o cennetin en ortası ve en yükseğidir. Onun üstünde Rahmân'ın arşı vardır ve cennet nehirleri oradan fışkırtılır."
بَيْنَ الْأَنْبِيَاءِ، فَإِنَّ النَّاسَ يُصْعَقُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأَكُونُ أَوَّلَ مَنْ يُفِيقُ فَإِذَا أَنَا بِمُوسَى آخِذًا بِقَائِمَةٍ مِنْ قَوَائِمِ الْعَرْشِ، فَلَا أَدْرِي أَفَاقَ قَبْلِي أَمْ جُوزِيَ بِصَعْقَتِهِ " فَهَذَا فِيهِ بَيَانُ أَنَّ لِلْعَرْشِ قَوَائِمَ، وَجَاءَ ذِكْرُ الْقَائِمَةِ بِلَفْظِ السَّاقِ، وَالْأَقْوَالُ مُتَشَابِهَةٌ فِي هَذَا الْبَابِ.وَقَدْ أَخْرَجَا فِي الصَّحِيحَيْنِ عَنْ جَابِرٍ قَالَ: سَمِعْت النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: " اهْتَزَّ عَرْشُ الرَّحْمَنِ لِمَوْتِ سَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ " قَالَ: فَقَالَ رَجُلٌ لِجَابِرِ: إنَّ الْبَرَاءَ يَقُولُ: اهْتَزَّ السَّرِيرُ، قَالَ: إنَّهُ كَانَ بَيْنَ هَذَيْنِ الْحَيَّيْنِ الْأَوْسِ وَالْخَزْرَجِ ضَغَائِنُ، سَمِعْت نَبِيَّ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ: " اهْتَزَّ عَرْشُ الرَّحْمَنِ لِمَوْتِ سَعْدِ بْنِ مُعَاذٍ " وَرَوَاهُ مُسْلِمٌ فِي صَحِيحِهِ مِنْ حَدِيثِ أَنَسٍ أَنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم قَالَ وَجِنَازَةُ سَعْدٍ مَوْضُوعَةٌ: " اهْتَزَّ لَهَا عَرْشُ الرَّحْمَنِ ".وَعِنْدَهُمْ أَنَّ حَرَكَةَ الْفَلَكِ التَّاسِعِ دَائِمَةٌ مُتَشَابِهَةٌ، وَمَنْ تَأَوَّلَ ذَلِكَ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ بِهِ اسْتِبْشَارُ حَمَلَةِ العرش وفرحهم، فلابد لَهُ مِنْ دَلِيلٍ عَلَى مَا قَالَ، كَمَا ذَكَرَهُ أَبُو الْحَسَنِ الطبري وَغَيْرُهُ، مَعَ أَنَّ سِيَاقَ الْحَدِيثِ وَلَفْظَهُ يَنْفِي هَذَا الِاحْتِمَالَ.وَفِي صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم: " مَنْ آمَنَ بِاَللَّهِ وَرَسُولِهِ وَأَقَامَ الصَّلَاةَ، وَآتَى الزَّكَاةَ وَصَامَ رَمَضَانَ، كَانَ حَقًّا عَلَى اللَّهِ أَنْ يُدْخِلَهُ الْجَنَّةَ، هَاجَرَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ، أَوْ جَلَسَ فِي أَرْضِهِ الَّتِي وُلِدَ فِيهَا ". قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَفَلَا نُبَشِّرُ النَّاسَ بِذَلِكَ؟ قَالَ: " إنَّ فِي الْجَنَّةِ مِائَةَ دَرَجَةٍ أَعَدَّهَا اللَّهُ لِلْمُجَاهِدِينَ فِي سَبِيلِهِ، كُلُّ دَرَجَتَيْنِ بَيْنَهُمَا كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، فَإِذَا سَأَلْتُمْ اللَّهَ فَاسْأَلُوهُ الْفِرْدَوْسَ، فَإِنَّهُ أَوْسَطُ الْجَنَّةِ، وَأَعْلَى الْجَنَّةِ، وَفَوْقَهُ عَرْشُ الرَّحْمَنِ، وَمِنْهُ تُفَجَّرُ أَنْهَارُ الْجَنَّةِ ".
Sahîh-i Müslim'de Ebû Saîd el-Hudrî'den (r.a.) rivâyet olunduğuna göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ey Ebû Saîd! Kim Allah'ı Rab, İslâm'ı din ve Muhammed'i (s.a.v.) peygamber olarak kabul edip râzı olursa, cennet ona vâcip olur.” Ebû Saîd buna hayret ederek: “Yâ Resûlallah, bunu bana tekrar söyle” dedi. O da tekrarladı ve buyurdu: “Bir de öyle bir şey daha var ki Allah onunla kulu yüz derece yükseltir. Her iki derece arasındaki mesafe, gök ile yer arası kadardır.” Ebû Saîd: “O nedir yâ Resûlallah?” diye sordu. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah yolunda cihaddır.”
Sahîh-i Buhârî'de ise şöyledir: Ümmü Rebî‘ bint el-Berâ‘ ki Hârise b. Süraka'nın annesidir, Nebî (s.a.v.)'e gelerek: “Yâ Nebiyyallah, bana Hârise'den bahsetmez misin? O, Bedir günü öldürülmüştü; kendisine kimin attığı bilinmeyen bir ok isabet etmişti. Eğer cennette ise sabredeceğim, değilse onun için ağlamaya çalışacağım” dedi. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Hârise! Şüphesiz ki cennette cennetler vardır ve senin oğlun Firdevs-i A‘lâ'ya nâil olmuştur.” [سهم غرب demek, atanı bilinmeyen ok demektir.]
İşte birinci hadiste şu açıklanmıştır: Arş, cennetin ortası ve en üstü olan Firdevs'in üstündedir. Cennette yüz derece vardır; her iki derece arası gök ile yer arası kadardır. Firdevs onların en yükseğidir. İkinci hadis, yüz derecenin vasfı konusunda bununla uyumludur. Üçüncü hadis ise Firdevs'in en yüksek olduğu konusunda bununla uyumludur.
Arş Firdevs'in üstünde olunca, bir kimse şöyle diyebilir: Durum böyleyse burada öyle bir yücelik ve yükseklik vardır ki heyet ilmiyle bilinemez. Zira hesap yoluyla dokuzuncu [gök] ile birinci [gök] arasında, gök ile yer arasındaki mesafenin yüz katı olduğu bilinemez. Onlara göre dokuzuncu [gök] sekizinciye bitişiktir. İşte bu, arşın üstünde olduğunu açıklamıştır.
وَفِي صَحِيحِ مُسْلِمٍ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الخدري: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ: " يَا أَبَا سَعِيدٍ، مَنْ رَضِيَ بِاَللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدِ نَبِيًّا، وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ " فَعَجِبَ لَهَا أَبُو سَعِيدٍ فَقَالَ: أَعِدْهَا عَلَيَّ يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَفَعَلَ، قَالَ: " وَأُخْرَى يَرْفَعُ اللَّهُ بِهَا الْعَبْدَ مِائَةَ دَرَجَةٍ، مَا بَيْنَ كُلِّ دَرَجَتَيْنِ كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ " قَالَ: وَمَا هِيَ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ: " الْجِهَادُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ".وَفِي صَحِيحِ الْبُخَارِيِّ: إنَّ أُمَّ الرَّبِيعِ بِنْتَ الْبَرَاءِ وَهِيَ أُمُّ حَارِثَةَ بْنِ سُرَاقَةَ أَتَتْ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَقَالَتْ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ، أَلَا تُحَدِّثَنِي عَنْ حَارِثَةَ وَكَانَ قُتِلَ يَوْمَ بَدْرٍ أَصَابَهُ سَهْمٌ غَرْبٌ فَإِنْ كَانَ فِي الْجَنَّةِ صَبَرْت، وَإِنْ كَانَ فِي غَيْرِ ذَلِكَ اجْتَهَدْت عَلَيْهِ فِي الْبُكَاءِ. قَالَ: " يَا أُمَّ حَارِثَةَ، إنَّهَا جِنَانٌ فِي الْجَنَّةِ، وَإِنَّ ابْنَك أَصَابَ الْفِرْدَوْسَ الْأَعْلَى " [وقوله: سَهم غَرْب أي لا يعرف راميه].فَهَذَا قَدْ بُيِّنَ فِي الْحَدِيثِ الْأَوَّلِ: أَنَّ الْعَرْشَ فَوْقَ الْفِرْدَوْسِ الَّذِي هُوَ أَوْسَطُ الْجَنَّةِ وَأَعْلَاهَا، وَأَنَّ فِي الْجَنَّةِ مِائَةَ دَرَجَةٍ، مَا بَيْنَ كُلِّ دَرَجَتَيْنِ كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ، وَالْفِرْدَوْسُ أَعْلَاهَا. الْحَدِيثُ الثَّانِي: يُوَافِقُهُ فِي وَصْفِ الدَّرَجِ الْمِائَةِ. الْحَدِيثُ الثَّالِثُ: يُوَافِقُهُ فِي أَنَّ الْفِرْدَوْسَ أَعْلَاهَا.وَإِذَا كَانَ الْعَرْشُ فَوْقَ الْفِرْدَوْسِ، فَلِقَائِلِ أَنْ يَقُولَ: إذَا كَانَ كَذَلِكَ كَانَ فِي هَذَا مِنْ الْعُلُوِّ وَالِارْتِفَاعِ مَا لَا يُعْلَمُ بِالْهَيْئَةِ، إذْ لَا يُعْلَمُ بِالْحِسَابِ أَنَّ بَيْنَ التَّاسِعِ وَالْأَوَّلِ كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ مِائَةَ مَرَّةٍ، وَعِنْدَهُمْ أَنْ التَّاسِعَ مُلَاصِقٌ لِلثَّامِنِ، فَهَذَا قَدْ بَيَّنَ أَنَّ الْعَرْشَ فَوْقَ
Firdevs ki, cennetin ortası ve en yücesidir. Ebû Zerr (r.a.)'in meşhur hadisinde şöyle demiştir: "Dedim ki: Yâ Resûlallah! Sana indirilenlerin en büyüğü hangisidir?" Buyurdu: "Âyetü’l-Kürsî." Sonra şöyle devam etti: "Yâ Ebâ Zerr! Yedi kat gökler, Kürsî’nin yanında, ıssız bir çölde atılmış bir halka gibidir; Arş’ın Kürsî’ye üstünlüğü ise, o çölün halkaya üstünlüğü gibidir." Bu hadisin birçok tariki vardır; onu Ebû Hâtim İbn Hibbân Sahîh’inde, Ahmed b. Hanbel Müsned’inde ve başkaları rivayet etmiştir. Arş’ın kubbe şeklinde olduğuna delil arayanlar, Sünen-i Ebû Dâvûd ve diğer kitaplarda Cübeyr b. Mut‘im’den nakledilen şu hadisi delil getirmişlerdir: Bir bedevî Resûlullah’a (s.a.v.) gelerek, "Yâ Resûlallah! Nefisler takatten düştü, aile fertleri aç kaldı, mal helâk oldu; bize Allah’a dua et; zira biz seni Allah’a şefaatçi kılıyoruz, Allah’ı da sana şefaatçi kılıyoruz" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), ashâbının yüzlerinde belirinceye kadar Allah’ı tesbih etti ve şöyle buyurdu: "Veyh sana! Ne dediğini biliyor musun? Allah, hiçbir mahlûkuna şefaatçi kılınmaz; Allah’ın şânı bundan çok yücedir. Allah, Arşı üzerindedir; Arşı da gökleri ve yeri üzerinde şöyledir —parmaklarıyla kubbe misali işaret etti—" Başka bir rivayette: "Arşı göklerinin üzerindedir, gökleri de yerinin üzerindedir; şöyledir —parmaklarıyla kubbe gibi işaret etti—" şeklindedir. Bu hadis, kubbe şekline delâlet etmekle beraber; yine Firdevs’in cennetin ortası ve en yükseği olduğu, tavanının Rahmân’ın Arşı olduğu ve üzerinde Rahmân’ın Arşı’nın bulunduğu; orta olanın ancak dairesel bir şeyde en yüksek olabileceği yönündeki ifadelerle birlikte değerlendirildiğinde, bu onun feleklerden bir felek olduğunu göstermez. Bilakis, onun bütün feleklerin üstünde olduğu kabul edildiğinde, ister felekleri kuşattığı söylensin ister üstlerinde olup kuşatmadığı söylensin, bu mümkündür; tıpkı yüzün...
الْفِرْدَوْسِ، الَّذِي هُوَ أَوْسَطُ الْجَنَّةِ وَأَعْلَاهَا.وَفِي حَدِيثِ أَبِي ذَرٍّ الْمَشْهُورِ قَالَ: قُلْت: يَا رَسُولَ اللَّهِ، أَيُّمَا أُنْزِلَ عَلَيْك أَعْظَمُ؟ قَالَ: " آيَةُ الْكُرْسِيِّ " ثُمَّ قَالَ: " يَا أَبَا ذَرٍّ، مَا السَّمَوَاتُ السَّبْعُ مَعَ الْكُرْسِيِّ إلَّا كَحَلْقَةِ مُلْقَاةٍ بِأَرْضِ فَلَاةٍ، وَفَضْلُ الْعَرْشِ عَلَى الْكُرْسِيِّ كَفَضْلِ الْفَلَاةِ عَلَى الْحَلْقَةِ "، وَالْحَدِيثُ لَهُ طُرُقٌ، وَقَدْ رَوَاهُ أَبُو حَاتِمٍ بْنُ حِبَّانَ فِي صَحِيحِهِ، وَأَحْمَد فِي الْمُسْنَدِ وَغَيْرُهُمَا.وَقَدْ اسْتَدَلَّ مَنْ اسْتَدَلَّ عَلَى أَنَّ الْعَرْشَ مُقَبَّبٌ بِالْحَدِيثِ الَّذِي فِي سُنَنِ أَبِي دَاوُد وَغَيْرِهِ عَنْ جُبَيْرِ بْنِ مُطْعِمٍ قَالَ: أَتَى رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَعْرَابِيٌّ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، جهدت الْأَنْفُسُ، وَجَاعَ الْعِيَالُ، وَهَلَكَ الْمَالُ، فَادْعُ اللَّهَ لَنَا، فَإِنَّا نَسْتَشْفِعُ بِك عَلَى اللَّهِ، وَنَسْتَشْفِعُ بِاَللَّهِ عَلَيْك، فَسَبَّحَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم حَتَّى عُرِفَ ذَلِكَ فِي وُجُوهِ أَصْحَابِهِ، وَقَالَ: " وَيْحَك! أَتَدْرِي مَا تَقُولُ؟ إنَّ اللَّهَ لَا يُسْتَشْفَعُ بِهِ عَلَى أَحَدٍ مِنْ خَلْقِهِ، شَأْنُ اللَّهِ أَعْظَمُ مِنْ ذَلِكَ، إنَّ اللَّهَ عَلَى عَرْشِهِ، وَإِنَّ عَرْشَهُ عَلَى سَمَوَاتِهِ وَأَرْضِهِ هَكَذَا وَقَالَ بِأَصَابِعِهِ مِثْلَ الْقُبَّةِ " وَفِي لَفْظٍ: " وَإِنَّ عَرْشَهُ فَوْقَ سَمَوَاتِهِ، وَسَمَوَاتُهُ فَوْقَ أَرْضِهِ هَكَذَا وَقَالَ بِأَصَابِعِهِ مِثْلَ الْقُبَّةِ ".وَهَذَا الْحَدِيثُ وَإِنْ دَلَّ عَلَى التَّقْبِيبِ، وَكَذَلِكَ قَوْلُهُ عَنْ الْفِرْدَوْسِ إنَّهَا أَوْسَطُ الْجَنَّةِ وَأَعْلَاهَا، مَعَ قَوْلِهِ: إنَّ سَقْفَهَا عَرْشُ الرَّحْمَنِ، وَإِنَّ فَوْقَهَا عَرْشَ الرَّحْمَنِ، وَالْأَوْسَطُ لَا يَكُونُ الْأَعْلَى إلَّا فِي الْمُسْتَدِيرِ، فَهَذَا لَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ فَلَكٌ مِنْ الْأَفْلَاكِ، بَلْ إذَا قُدِّرَ أَنَّهُ فَوْقَ الْأَفْلَاكِ كُلِّهَا أَمْكَنَ هَذَا فِيهِ سَوَاءٌ قَالَ الْقَائِلُ: إنَّهُ مُحِيطٌ بِالْأَفْلَاكِ، أَوْ قَالَ: إنَّهُ فَوْقَهَا وَلَيْسَ مُحِيطًا بِهَا، كَمَا أَنَّ وَجْهَ
arzın üst yarısının fevkindedir — her ne kadar [felek] bunu tam kuşatmış olmasa da. Nitekim İyâs b. Muâviye şöyle demiştir: "Semâ, arz üzerinde tıpkı bir kubbe gibidir." Hâlbuki feleğin de aynı şekilde müstedîr (kürevî/dairesel) olduğu malûmdur. Ancak "kubbe" lafzı yalnızca üst taraftan bir istidâre (yuvarlaklık) gerektirir; ayrı bir delil olmadıkça bütün cihetlerden istidâreyi gerektirmez. Felek lafzı ise mutlak olarak istidâreye delâlet eder. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur; her biri bir felekte yüzmektedir" (el-Enbiyâ 33). Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir; her biri bir felekte yüzmektedir" (Yâsin 40). Bu âyetler, onların mutlak olarak müstedîr bir felekte bulunduklarını iktizâ eder. Nitekim İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: "Tıpkı iğ yumağı (faleketü'l-migzel) gibi bir felekte." Kubbe lafzına gelince, o bu mânâya ne nefyen ne de isbâten temas eder; ancak arz üzerine konulmuş bir kubbe gibi, yalnızca üst taraftan istidâreye delâlet eder. Bazıları feleklerin semâvâttan gayrı olduğunu söylemişlerdir. Fakat başkaları bu sözü reddederek şu delili getirmişlerdir: Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Görmediniz mi Allah yedi kat semâyı tabaka tabaka nasıl yarattı? Ve ayı onların içinde bir nûr kıldı, güneşi de bir kandil yaptı" (Nûh 15-16). Burada Allah Teâlâ, ayı onların (semâların) içinde kıldığını haber vermiştir. Hâlbuki ayın felekte olduğunu da haber vermiştir. Bu husus, sözü burada uzatma yeri değildir. Bu meselenin tahkiki ile hesap ilmiyle sahih bir şekilde bilinen şeylerin, naklin getirdiği şeylerle tearuz etmediğinin beyânı —ki sahih sem‘î ilimlerin sahih ma‘kûle muhalif olmayacağını biz bu konunun ve benzerlerinin tafsilâtını başka yerde vermiş bulunuyoruz— birçok insana müşkil gelen ve akıl ile bilindiği söylenen şeylerin, sem‘ ile bilindiği söylenen şeylere muhalif olduğu zannına kapılanlar için burada zikredilmeye muhtaçtır.
الْأَرْضِ فَوْقَ النِّصْفِ الْأَعْلَى مِنْ الْأَرْضِ، وَإِنْ لَمْ يَكُنْ مُحِيطًا بِذَلِكَ.وَقَدْ قَالَ إيَاسُ بْنُ مُعَاوِيَةَ: السَّمَاءُ عَلَى الْأَرْضِ مِثْلُ الْقُبَّةِ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ الْفَلَكَ مُسْتَدِيرٌ مِثْلُ ذَلِكَ، لَكِنَّ لَفْظَ الْقُبَّةِ يَسْتَلْزِمُ اسْتِدَارَةً مِنْ الْعُلُوِّ، وَلَا يَسْتَلْزِمُ اسْتِدَارَةً مِنْ جَمِيعِ الْجَوَانِبِ إلَّا بِدَلِيلِ مُنْفَصِلٍ.وَلَفْظُ الْفَلَكِ يَدُلُّ عَلَى الِاسْتِدَارَةِ مُطْلَقًا، كَقَوْلِهِ تَعَالَى: {وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ} [الأنبياء: ٣٣]، وقَوْله تَعَالَى: {لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ} [يس: ٤٠]، يَقْتَضِي أَنَّهَا فِي فَلَكٍ مُسْتَدِيرٍ مُطْلَقًا، كَمَا قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ رضي الله عنهما: فِي فَلْكَةٍ مِثْلُ فَلْكَةِ الْمِغْزَلِ.وَأَمَّا لَفْظُ الْقُبَّةِ، فَإِنَّهُ لَا يَتَعَرَّضُ لِهَذَا الْمَعْنَى، لَا بِنَفْيٍ وَلَا إثْبَاتٍ، لَكِنْ يَدُلُّ عَلَى الِاسْتِدَارَةِ مِنْ الْعُلُوِّ، كَالْقُبَّةِ الْمَوْضُوعَةِ عَلَى الْأَرْضِ.وَقَدْ قَالَ بَعْضُهُمْ: إنَّ الْأَفْلَاكَ غَيْرُ السَّمَوَاتِ، لَكِنْ رَدَّ عَلَيْهِ غَيْرُهُ هَذَا الْقَوْلَ، بِأَنَّ اللَّهَ تَعَالَى قَالَ: {أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللَّهُ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا} [نوح: ١٥، ١٦]، فَأَخْبَرَ أَنَّهُ جَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ، وَقَدْ أَخْبَرَ أَنَّهُ فِي الْفَلَكِ، وَلَيْسَ هَذَا مَوْضِعَ بَسْطِ الْكَلَامِ فِي هَذَا.وَتَحْقِيقُ الْأَمْرِ فِيهِ، وَبَيَانُ أَنَّ مَا عُلِمَ بِالْحِسَابِ عِلْمًا صَحِيحًا لَا يُنَافِي مَا جَاءَ بِهِ السَّمْعُ، وَأَنَّ الْعُلُومَ السَّمْعِيَّةَ الصَّحِيحَةَ لَا تُنَافِي مَعْقُولًا صَحِيحًا، إذْ قَدْ بَسَطْنَا الْكَلَامَ عَلَى هَذَا وَأَمْثَالِهِ فِي غَيْرِ هَذَا الْمَوْضِعِ، فَإِنَّ ذَلِكَ يُحْتَاجُ إلَيْهِ فِي هَذَا وَنَظَائِرِهِ مِمَّا قَدْ أُشْكِلَ عَلَى كَثِيرٍ مِنْ النَّاسِ، حَيْثُ يَرَوْنَ مَا يُقَالُ: إنَّهُ مَعْلُومٌ بِالْعَقْلِ، مُخَالِفًا لِمَا يُقَالُ: إنَّهُ مَعْلُومٌ بِالسَّمْعِ،
Bu sebeple, her taife ilmen kuşatamadığı şeyleri yalanladı. Nihayet Ehl-i Kelâm'dan bir topluluğun işi, ne şer'î ne de aklî hiçbir delile dayanmaksızın, felâsife ile [eflâk] konusunda muhalefet etmek üzere söz söylemeye varıncaya dek ilerledi. Onlar, bu sözlerinin şeriatın yardımı olduğunu zannettiler. Oysa inkâr ettikleri şeyler, şer'î delillerle de biliniyordu. Mütefelsife ve tâbilerine gelince, gayeleri müşahede ettikleri hissiyâttan istidlâl etmektir; bunun ötesini bilmezler. Meselâ yükselen buharın bulut hâline geldiğini, bulutlar çarpıştığında ses çıktığını ve benzerlerini bilirler. Ancak bunlara dair bilgileri, meninin rahimde oluşmasını bilmek gibidir. Fakat parçaları birbirine benzeyen meniden, farklı âzâların ve farklı menfaatlerin, akılları hayrete düşürecek ölçüde hikmet ve rahmet barındıran şu sağlam ve mükemmel düzene göre yaratılmasının sebebi nedir? Yine şu havanın veya buharın, belirli bir zamanda, belirli bir mekâna mahsus olmak üzere, ölçülü bir miktarda buluta dönüşüp, bir kavme ihtiyaç ânında inerek onları ihtiyaç miktarınca sulaması, ne fazla ne eksik vererek helâk olmalarına veya mahrum kalmalarına yol açmamasının sebebi nedir? Hem yağmur almayan veya aldığı yağmur kendisine yetmeyen kuru toprağa suyun sevk edilmesinin sebebi nedir? Nitekim Mısır toprağında az yağmur yetersiz kalır, çok yağmur ise binaları yıkar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Görmediler mi ki, Biz suyu kuru toprağa sürükleriz, onunla ekinler çıkarırız, hayvanları ve kendileri ondan yerler? Hâlâ görmüyorlar mı? [Secde Suresi, 27]. Aynı şekilde hareket eden bulut da... Bilinmektedir ki her hareket ya cebrîdir ki o, zorlayana tabidir; ya tabiîdir ki o, ancak tabiatındaki şey merkezinden çıktığında ona dönmeyi talep etmesiyle olur; ya da iradîdir ki asıl olan da budur. Bütün hareketler, sâdır olan iradî harekete tabidir.
فَأَوْجَبَ ذَلِكَ أَنْ كَذَّبَتْ كُلُّ طَائِفَةٍ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِعِلْمِهِ، حَتَّى آلَ الْأَمْرُ بِقَوْمِ مِنْ أَهْلِ الْكَلَامِ إلَى أَنْ تَكَلَّمُوا فِي مُعَارَضَةِ الْفَلَاسِفَةِ فِي [الْأَفْلَاكِ] بِكَلَامِ لَيْسَ مَعَهُمْ بِهِ حُجَّةٌ، لَا مِنْ شَرْعٍ وَلَا مِنْ عَقْلٍ، وَظَنُّوا أَنَّ ذَلِكَ الْكَلَامَ مِنْ نَصْرِ الشَّرِيعَةِ، وَكَانَ مَا جَحَدُوهُ مَعْلُومًا بِالْأَدِلَّةِ الشَّرْعِيَّةِ أَيْضًا.وَأَمَّا الْمُتَفَلْسِفَةُ وَأَتْبَاعُهُمْ، فَغَايَتُهُمْ أَنْ يَسْتَدِلُّوا بِمَا شَاهَدُوهُ مِنْ الْحِسِّيَّاتِ، وَلَا يَعْلَمُونَ مَا وَرَاءَ ذَلِكَ، مِثْلُ أَنْ يَعْلَمُوا أَنَّ الْبُخَارَ الْمُتَصَاعِدَ يَنْعَقِدُ سَحَابًا، وَأَنَّ السَّحَابَ إذَا اصْطَكَّ حَدَثَ عَنْهُ صَوْتٌ، وَنَحْوُ ذَلِكَ، لَكِنْ عِلْمُهُمْ بِهَذَا كَعِلْمِهِمْ بِأَنَّ الْمَنِيَّ يَصِيرُ فِي الرَّحِمِ، لَكِنْ مَا الْمُوجِبُ لِأَنْ يَكُونَ الْمَنِيُّ الْمُتَشَابِهُ الْأَجْزَاءِ تُخْلَقُ مِنْهُ هَذِهِ الْأَعْضَاءُ الْمُخْتَلِفَةُ، وَالْمَنَافِعُ الْمُخْتَلِفَةُ، عَلَى هَذَا التَّرْتِيبِ الْمُحْكَمِ الْمُتْقَنِ الَّذِي فِيهِ مِنْ الْحِكْمَةِ وَالرَّحْمَةِ مَا بَهَرَ الْأَلْبَابَ.وَكَذَلِكَ مَا الْمُوجِبُ لِأَنْ يَكُونَ هَذَا الْهَوَاءُ، أَوْ الْبُخَارُ مُنْعَقِدًا سَحَابًا مُقَدَّرًا بِقَدْرِ مَخْصُوصٍ فِي وَقْتٍ مَخْصُوصٍ عَلَى مَكَانٍ مُخْتَصٍّ بِهِ؟ وَيَنْزِلُ عَلَى قَوْمٍ عِنْدَ حَاجَتِهِمْ إلَيْهِ فَيَسْقِيهِمْ بِقَدْرِ الْحَاجَةِ لَا يَزِيدُ فَيَهْلَكُوا وَلَا يَنْقُصُ فَيَعُوزُوا؟ وَمَا الْمُوجِبُ لِأَنْ يُسَاقَ إلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ الَّتِي لَا تُمْطِرُ، أَوْ تُمْطِرُ مَطَرًا لَا يُغْنِيهَا كَأَرْضِ مِصْرَ إذْ كَانَ الْمَطَرُ الْقَلِيلُ لَا يَكْفِيهَا، وَالْكَثِيرُ يَهْدِمُ أَبْنِيَتَهَا قَالَ تَعَالَى: {أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا نَسُوقُ الْمَاءَ إلَى الْأَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا تَأْكُلُ مِنْهُ أَنْعَامُهُمْ وَأَنْفُسُهُمْ أَفَلَا يُبْصِرُونَ} [السجدة: ٢٧].وَكَذَلِكَ السَّحَابُ الْمُتَحَرِّكُ، وَقَدْ عُلِمَ أَنَّ كُلَّ حَرَكَةٍ فَإِمَّا أَنْ تَكُونَ قَسْرِيَّةً وَهِيَ تَابِعَةٌ لِلْقَاسِرِ، أَوْ طَبِيعِيَّةً. وَإِنَّمَا تَكُونُ إذَا خَرَجَ الْمَطْبُوعُ عَنْ مَرْكَزِهِ فَيُطْلَبُ عَوْدُهُ إلَيْهِ، أَوْ إرَادِيَّةً، وَهِيَ الْأَصْلُ، فَجَمِيعُ الْحَرَكَاتِ تَابِعَةٌ لِلْحَرَكَةِ الْإِرَادِيَّةِ الَّتِي تَصْدُرُ عَنْ
Allah teâlânın –ki onlar {işleri tedbir edenler} [Nâzi‘ât: 5] ve {işleri taksim edenler} [Zâriyât: 4] âyetlerinde zikredilenler ile Allah’ın melekler hakkında haber verdiği diğer hususlardır– melekleri hakkında söylenecek söz; aklen de bunu doğrulayan şeyler vardır. Bu ve benzeri konulardaki sözlerin yeri burası değildir. Burada maksat, soruda zikredilen hususun her takdirde geçersiz olduğunu beyan etmektir. Böylece cevaptaki söz, taklidî değil ilmî delillere dayanmış olur; teslimiyetçi de olmaz. Açıklayacağımız üzere cevabın her takdirde elde edildiğini gösterdiğimiz takdirde, bundan sonra takdirlerden bazısının vâki olması bize zarar vermez. Her ne kadar bunu bilsek de, cevabı bir takdire değil de başka bir takdire hasrederek ortaya koymak ve bunu ispatlamak, burada ihtiyaç duyulmayan bir uzunluk içerir. Zira cevap her takdirde elde ediliyorsa, bu daha güzel ve daha özlüdür.
İKİNCİ MAKAM:
Şöyle denilir: Arş, ister dokuzuncu felek olsun, isterse dokuzuncu feleği çevreleyen bir cisim olsun, isterse yerin bir yönünden onu çevrelemeksizin onun üzerinde bulunsun, yahut bunun dışında bir şey söylensin – muhakkak bilinmelidir ki, yüce ve aşağı âlem, Hâlık teâlâya nisbetle son derece küçüktür. Nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: {Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer bütünüyle O’nun avucundadır, gökler de O’nun sağ elinde dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.} [Zümer: 67]. Sahîhayn’da Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayetle Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah Tebâreke ve Teâlâ, kıyamet günü yeri avuçlar, göğü sağ eliyle dürer, sonra şöyle buyurur: ‘Ben Melik’im. Yerin melikleri nerede?’”
مَلَائِكَةِ اللَّهِ تَعَالَى، الَّتِي هِيَ {فالْمُدَبِّرَاتُ أَمْرًا} [النازعات: ٥]، و {فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا} [الذاريات: ٤]، وَغَيْرُ ذَلِكَ مِمَّا أَخْبَرَ اللَّهُ بِهِ عَنْ الْمَلَائِكَةِ، وَفِي الْمَعْقُولِ مَا يُصَدِّقُ ذَلِكَ.فَالْكَلَامُ فِي هَذَا وَأَمْثَالِهِ لَهُ مَوْضِعٌ غَيْرُ هَذَا.وَالْمَقْصُودُ هُنَا أَنْ نُبَيِّنَ أَنَّ مَا ذَكَرَ فِي السُّؤَالِ زَائِلٌ عَلَى كُلِّ تَقْدِيرٍ، فَيَكُونُ الْكَلَامُ فِي الْجَوَابِ مَبْنِيًّا عَلَى حُجَجٍ عِلْمِيَّةٍ لَا تَقْلِيدِيَّةٍ، وَلَا مُسَلَّمَةٍ، وَإِذَا بَيَّنَّا حُصُولَ الْجَوَابِ عَلَى كُلِّ تَقْدِيرٍ كَمَا سَنُوَضِّحُهُ لَمْ يُضِرْنَا بَعْدَ ذَلِكَ أَنْ يَكُونَ بَعْضُ التَّقْدِيرَاتِ هُوَ الْوَاقِعُ وَإِنْ كُنَّا نَعْلَمُ ذَلِكَ لَكِنَّ تَحْرِيرَ الْجَوَابِ عَلَى تَقْدِيرٍ دُونَ تَقْدِيرٍ، وَإِثْبَاتُ ذَلِكَ فِيهِ طُولٌ لَا يُحْتَاجُ إلَيْهِ هُنَا؛ فَإِنَّ الْجَوَابَ إذَا كَانَ حَاصِلًا عَلَى كُلِّ تَقْدِيرٍ كَانَ أَحْسَنَ وَأَوْجَزَ. الْمَقَامُ الثَّانِي:أَنْ يُقَالَ: الْعَرْشُ سَوَاءٌ كَانَ هُوَ الْفَلَكُ التَّاسِعُ، أَوْ جِسْمًا مُحِيطًا بِالْفَلَكِ التَّاسِعِ، أَوْ كَانَ فَوْقَهُ مِنْ جِهَةِ وَجْهِ الْأَرْضِ غَيْرِ مُحِيطٍ بِهِ، أَوْ قِيلَ فِيهِ غَيْرُ ذَلِكَ، فَيَجِبُ أَنْ يُعْلَمَ أَنَّ الْعَالَمَ الْعُلْوِيَّ وَالسُّفْلِيَّ بِالنِّسْبَةِ إلَى الْخَالِقِ تَعَالَى فِي غَايَةِ الصِّغَرِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: {وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} [الزمر: ٦٧].وَفِي الصَّحِيحَيْنِ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنْ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ: " يَقْبِضُ اللَّهُ تبارك وتعالى الْأَرْضَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَيَطْوِي السَّمَاءَ بِيَمِينِهِ، ثُمَّ يَقُولُ: أَنَا الْمَلِكُ أَيْنَ مُلُوكُ الْأَرْضِ؟ ".