er-Risâletü'l-Ekmele: Allah'a vacib olan kemâl sıfatları hakkında… Telif: Şeyhülislam İbn Teymiyye, Tahkîk: Ahmed Hamdi İmam. Şeyhülislam'a (Allah ruhunu mukaddes kılsın) soruldu: Sâil dedi ki: İslâm âlimlerinden ve eşrâf-ı a'lâmdan sorulan kimselerden (Allah ecirlerini güzel eylesin, konak ve dönüş yerlerini muhterem kılsın) taleb edilen, şu mukaddimenin üzerindeki icmâl perdesini kaldırmaları ve işkâl maskesini açmalarıdır ki, bütün milel ve nihal erbabı o mukaddime üzerinde müttefiktir ve kendi görüşlerinde ona istinat eder; ancak içlerinden mücâbir bir inatçı ile Allah'ın rubûbiyetini inkâr eden bir kâfir müstesna. O mukaddime şudur: 'Bu bir kemâl sıfatıdır, o halde Allah için onu ispat etmek vaciptir; bu bir noksan sıfatıdır, o halde onun nefyi taayyün eder.' Fakat onlar, bu hükmün dayanağını (menâtını) sıfatları tayin hususunda tahkik etmekte ihtilaf halindedir; ve iki kısım için sıfatları tayin etmekte farklı görüşlerdedir. İşte Ehl-i Sünnet şöyle der: İşitme, görme, hayat, kudret, ilim, kelâm ve diğer haberî sıfatlar -ki yüz, iki el, iki göz, gazap ve rıza gibi- ile fiilî sıfatlar -gülme, nüzûl ve istivâ gibi- kemâl sıfatlarıdır; bunların zıtları ise noksan sıfatlarıdır.
الرسالة الأكملية في ما يجب لله من صفات الكمال…الرسالة الأكمليةتأليف: شيخ الإسلام ابن تيميةتحقيق: أحمد حمدي إمامسئل شيخ الإسلام قدس الله روحه:قال السائل: المسؤول من علماء الإسلام، والسادة الأعلام أحسن الله ثوابهم، وأكرم نزلهم ومآبهم أن يرفعوا حجاب الإجمال، ويكشفوا قناع الإشكال عن مقدمة، جميع أرباب الملل والنحل متفقون عليها، ومستندون في آرائهم إليها، حاشا مكابرا منهم معاندا، وكافرا بربوبية الله جاحدا.وهي أن يقال: هذه صفة كمال، فيجب لله إثباتها، وهذه صفة نقص، فيتعين انتفاؤها، لكنهم في تحقيق مناطها في إفراد الصفات متنازعون، وفي تعيين الصفات لأجل القسمين مختلفون.فأهل السنة يقولون: إثبات السمع والبصر، والحياة والقدرة، والعلم والكلام وغيرها من الصفات الخبرية كالوجه واليدين، والعينين، والغضب والرضا، والصفات الفعلية كالضحك والنزول والاستواء صفات كمال، وأضدادها صفات نقصان.
Felâsife der ki: O'nun bu sıfatlarla muttasıf olması, eğer Kendisi için bir kemâl gerektiriyorsa, o takdirde kemâli kendinden başkasıyla tamamlamış olur ki bu, zâtı bakımından noksanlık ifade eder. Yok eğer O'nun için bir noksanlık gerektiriyorsa, o halde bu sıfatlarla muttasıf olması câiz olmaz. Mu'tezile ise şöyle der: Zâtı üzerinde vücûdî sıfatlar bulunsaydı, O bu sıfatlara muhtaç olurdu; sıfatlar da O'na muhtaç olurdu. Bu durumda Rabb'in başkasına muhtaç olması söz konusu olurdu. Ayrıca bu sıfatlar, ancak bir cisim üzerinde bulunabilen a‘râzdır; cisim ise mürekkebtir, mürekkeb olan ise mümkin ve muhtaçtır; işte bu, noksanlığın ta kendisidir. Yine derler ki: Eğer O, kullarının amellerine kudreti olsaydı ve sonra onları bu amellerden ötürü cezalandırsaydı, bu zulüm olurdu; zulüm ise noksanlıktır. Onların hasımları ise şöyle der: O'nun mülkünde, O'nun dilemediği bir şey bulunsaydı, bu O'nun için bir noksanlık olurdu. Külabiyye ve onlara tâbi olanlar, Allah'ın fiilî sıfatlarını nefyederler ve derler ki: Eğer bu sıfatlar O'nunla kāim olsaydı, O hâdiselerin mahalli olurdu. Hâdis olan şey, eğer O'nun için bir kemâl gerektiriyorsa, O bu kemâlden önce yoksundu ki bu noksanlıktır. Eğer bir kemâl gerektirmiyorsa, O'nu bu sıfatla vasfetmek câiz olmaz. Onlardan bir grup ise haberî sıfatları nefyeder; çünkü bu sıfatlar, ihtiyaç ve iftikârı gerektiren bir terkibi (mürekkebliği) istilzam eder. Aynı şekilde onların O'nun muhabbetini de nefyi böyledir; çünkü muhabbet, seven ile sevilen arasında bir münasebettir; Rabb'in mahlûkata münasebeti ise noksanlıktır. Yine rahmetini de nefyetmeleri böyledir; çünkü rahmet, rahmedende bulunan bir rıkkat (incelik) olup, bu tabiatta bir zafiyet ve hâlsizlik, merhamet edilene karşı ise bir acı duymadır (teellüm); işte bütün bunlar noksanlıktır.
والفلاسفة تقول: اتصافه بهذه الصفات إن أوجب له كمالا فقد استكمل بغيره، فيكون ناقصاً بذاته، وإن أوجب له نقصاً لم يجز اتصافه بها.والمعتزلة يقولون: لو قامت بذاته صفات وجودية لكان مفتقرًا إليها وهي مفتقرة إليه، فيكون الرب مفتقرا إلى غيره؛ ولأنها أعراض لا تقوم إلا بجسم، والجسم مركب، والمركب ممكن محتاج، وذلك عين النقص.ويقولون أيضًا: لو قدر على العباد أعمالهم وعاقبهم عليها، كان ظالمًا، وذلك نقص. وخصومهم يقولون: لو كان في ملكه ما لا يريده لكان ناقصًا.والكُلابِيَّة ومن تبعهم ينفون صفات أفعاله، ويقولون: لو قامت به لكان مَحَلا للحوادث. والحادث إن أوجب له كمالاً فقد عدمه قبله، وهو نقص، وإن لم يوجب له كمالاً لم يجز وصفه به.وطائفة منهم ينفون صفاته الخبرية؛ لاستلزامها التركيب المستلزم للحاجة والافتقار. وهكذا نفيهم أيضًا لمحبته؛ لأنها مناسبة بين المحب والمحبوب، ومناسبة الرب للخلق نقص، وكذا رحمته؛ لأن الرحمة رقة تكون في الراحم، وهي ضعف وخَوَر في الطبيعة، وتألم على المرحوم، وهو نقص،
Aynı şekilde O'nun gazabı da [inkâr edilmiştir]; zira gazap, intikam talebiyle kalp kanının galeyan etmesidir. Keza O'nun gülmesini (dahk) ve taaccübünü de inkâr etmişlerdir. Çünkü gülme, sürur veren bir şeyin yenilenmesi ve zarar veren şeyin def'i sebebiyle meydana gelen ruh hafifliğidir (hiffet-i ruh). Taaccüb ise, kendisinden taaccüb edilen şeyi ulu saymak (isti'zâm) demektir.
Nübüvveti inkâr edenler ise şöyle derler: 'Mahlûkat, kendilerine bir peygamber gönderilmeye lâyık bir mertebede değildir; tıpkı halkın alt kesimlerinin, sultanın onlara bir elçi göndermeye ehil olmaması gibi.'
Müşrikler de derler ki: 'Rabbin azamet ve celâli, O'na ancak bir vâsıta ve hicap ile yaklaşılabileceğini icap ettirir. O halde O'na şefaatçiler ve vâsıtalar olmaksızın doğrudan yaklaşmak, O'nun yüce huzuruna (cenâbına) karşı bir noksanlık/tenzil olur.'
İşte bu mukaddimeyi söyleyenler, ne bu öncülün gereğini söylerler ne de onu (istidlâlde) tutarlı bir şekilde uygularlar. Eğer onlara: 'Hangisi daha kâmildir? Koklama, tatma ve dokunma gibi idrak türlerinin tamamıyla vasıflandırılan bir zât mı, yoksa bunların hiçbiriyle vasıflandırılmayan bir zât mı?' denilse, elbette 'Birincisi daha kâmildir' derler; hâlbuki Hâlık'ı (Allah'ı) bunların tümüyle vasıflandırmazlar.
Hâsılı kemâl ve noksanlık, izâfî şeylerden ve itibarî mânalardandır. Dolayısıyla bir sıfat, bir zât için kemâl iken diğeri için noksanlık olabilir. Meselâ yemek, içmek ve nikâh, mahlûk için kemâl, Hâlık için noksanlık; kezâ azametlenmek (taazzum), kibirlenmek (tekebbür) ve nefsi övmek (senâ), Hâlık için kemâl, mahlûk için noksanlıktır.
وكذا غضبه؛ لأن الغضب غليان دم القلب طلبًا للانتقام، وكذا نفيهم لضحكه وتعجبه. لأن الضحك خفة روح تكون لتجدد ما يسر، واندفاع ما يضر. والتعجب استعظام للمتعجب منه.ومنكرو النبوات يقولون: ليس الخلق بمنزلة أن يرسل إليهم رسولاً كما أن أطراف الناس ليسوا أهلا أن يرسل السلطان إليهم رسولاً.والمشركون يقولون: عظمة الرب وجلاله يقتضي ألا يتقرب إليه إلا بواسطة وحجاب، فالتقرب إليه ابتداء من غير شفعاء ووسائط، غض من جنابه الرفيع.هذا وإن القائلين بهذه المقدمة، لا يقولون بمقتضاها، ولا يطردونها، فلو قيل لهم: أيما أكمل؟ ذات توصف بسائر أنواع الإدراكات، من الشم والذوق واللمس، أم ذات لا توصف بها كلها؟ لقالوا: الأولى أكمل، ولم يصفوا بها كلها الخالق.وبالجملة، فالكمال والنقص من الأمور النسبية، والمعاني الإضافية، فقد تكون الصفة كمالاً لذات ونقصًا لأخرى، وهذا نحو الأكل والشرب والنكاح، كمال للمخلوق، نقص للخالق، وكذا التعاظم والتكبر والثناء على النفس، كمال للخالق، نقص للمخلوق،
İş bu merkezde olunca, sizin kemâl sıfatları olarak zikrettikleriniz belki de yalnızca şâhide nispetle bir kemâldir; gâibe nispetle kemâl olması zorunlu değildir, beyân edildiği üzere. Hele ki iki zâtın tebâyünü düşünüldüğünde. Eğer: "Biz sıfatın taalluk ettiği şeyden nazarımızı keser ve sıfatın bizzat kendisine bakarız; o kemâl midir, noksan mıdır? Bu sebeple onun hakkında bu ikisinden biriyle hüküm vermekten kaçınırız; zira o sıfat bir zâta göre kemâl, bir başkasına göre noksan olabilir, zikredildiği gibi" derseniz. Bu ise hayret vericidir ki, üzerinde icmâ edilmiş bir mukaddime, ihtilâf ve nizâın menşei olmaktadır! Allah, bize hastalığa şifa veren, hükmün bilinmesiyle delilin izahını birleştiren bir beyan ortaya koyandan râzı olsun. Şüphesiz O teâlâ duâyı işitendir, ümit edilmeye lâyık olandır. O bize yeter, O ne güzel vekildir.
وإذا كان الأمر كذلك فلعل ما تذكرونه من صفات الكمال، إنما يكون كمالاً بالنسبة إلى الشاهد، ولا يلزم أن يكون كمالاً للغائب كما بين؛ لا سيما مع تباين الذاتين.وإن قلتم: نحن نقطع النظر عن متعلق الصفة وننظر فيها، هل هي كمال أو نقص؟ فلذلك نحيل الحكم عليها بأحدهما؛ لأنها قد تكون كمالاً لذات، نقصًا لأخرى، على ما ذكر. وهذا من العجب أن مقدمة وقع عليها الإجماع، هي منشأ الاختلاف والنزاع! ! فرضى الله عمن بين لنا بيانًا يشفى العليل، ويجمع بين معرفة الحكم وإيضاح الدليل، إنه تعالى سميع الدعاء، وأهل الرجاء، وهو حسبنا ونعم الوكيل.
O (r.a.) şöyle cevap verdi: Hamd Allah'adır. Sorunun cevabı iki mukaddime üzerine binâ edilmiştir: Birincisi, kemâlin Allah için sâbit olduğunun bilinmesidir. Hatta O'nun için sâbit olan, kemâliyetin (en mükemmel olma) ulaşılabilecek en uç noktasıdır. Öyle ki, kendisinde hiçbir noksanlık bulunmayan bir kemâl yoktur ki o, Rabb Teâlâ için sâbit olmasın ve O, bunu mukaddes zâtıyla hak etsin. Bu sübût, zıddının nefyini gerektirir. Hayatın sübûtu ölümün nefyini, ilmin sübûtu cehlin nefyini, kudretin sübûtu aczin nefyini gerektirir. Ve bu kemâl, aklî deliller ve yakînî burhanların muktezâsıyla O'nun için sâbittir. Sem‘in (naklî delilin) de buna delâleti vardır. Kur'an'ın meselelere delâleti iki türlüdür: Birincisi, Allah'ın sâdık haberidir. Allah ve Resûlü'nün haber verdiği her şey, Allah'ın haber verdiği gibi haktır. İkincisi ise, Kur'an'ın temsiller getirerek ve matluba delâlet eden aklî delilleri beyan ederek delâlet etmesidir. İşte bu, şer‘î-aklî bir delâlettir. [Şer‘î]dir, çünkü şeriat ona delâlet etmiş ve ona yönlendirmiştir; [aklî]dir, çünkü sıhhati akılla bilinir. 'O, sadece haber yoluyla bilinir' denemez. Allah bir şeyi haber verip ona aklî delâletlerle delâlet ettiği zaman, o şey O'nun haberiyle medlûlün aleyh olur,
فأجاب رضي الله عنه:الحمد لله، الجواب عن السؤال مبني على مقدمتين:إحداهما: أن يعلم أن الكمال ثابت لله، بل الثابت له هو أقصى ما يمكن من الأكملية، بحيث لا يكون وجود كمال لا نقص فيه إلا وهو ثابت للرب تعالى يستحقه بنفسه المقدسة، وثبوت ذلك مستلزم نفي نقيضه؛ فثبوت الحياة يستلزم نفي الموت، وثبوت العلم يستلزم نفي الجهل، وثبوت القدرة يستلزم نفي العجز، وإن هذا الكمال ثابت له بمقتضى الأدلة العقلية والبراهين اليقينية، مع دلالة السمع على ذلك.ودلالة القرآن على الأمور نوعان:أحدهما: خبر الله الصادق، فما أخبر الله ورسوله به فهو حق كما أخبر الله به.والثاني: دلالة القرآن بضرب الأمثال وبيان الأدلة العقلية الدالة على المطلوب. فهذه دلالة شرعية عقلية؛ فهي [شرعية] لأن الشرع دل عليها، وأرشد إليها؛ و [عقلية] لأنها تعلم صحتها بالعقل. ولا يقال: إنها لم تعلم إلا بمجرد الخبر.وإذا أخبر الله بالشىء، ودل عليه بالدلالات العقلية، صار مدلولاً عليه بخبره،
Ve aklen bilinen delili ile de medlûlün aleyh olur; böylece sem‘ (nakil) ve akıl ile sâbit hâle gelir. Bunların her ikisi de Kur’ân’ın delâleti kapsamındadır ki buna 'şer‘î delâlet' denir. [Kemâl mânâsı]nın sübûtu ise Kur’ân tarafından muhtelif ifadelerle delillendirilmiştir; bu ifadeler bu mânâyı ihtivâ eden mânâlara delâlet eder. Kur’ân’da O’na hamd sübûtu, O’nun medihlerinin tafsîli, O’nun için 'el-meselü’l-a‘lâ'nın bulunduğu, isimlerinin mânâlarının ispatı ve benzeri ne varsa hepsi bu mânâya delâlet eder. İbn Ebî Talha’nın İbn Abbas (r.a.)’tan rivayet ettiği İhlâs Sûresi 1-2. âyetlerinin tefsirinde: {قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ اللَّهُ الصَّمَدُ} âyetinde [es-Samed]'in, kemâle müstahak olan demek olduğu belirtilmiştir: O, sü'dedinde (efendilikte) kemâle ermiş seyyiddir; şerefinde kemâle ermiş şeriftir; azametinde kemâle ermiş azîmdir; hükmünde kemâle ermiş hakemdir; gınâsında kemâle ermiş ganîdir; cebrûtunda kemâle ermiş cebbârdır; ilmiyle kemâle ermiş âlimdir; hikmetiyle kemâle ermiş hakîmdir. O, şeref ve sü'ded çeşitlerinde kemâle ermiş şeriftir. O, Allah Subhânehu ve Teâlâ’dır. Bu sıfat O’ndan başkasına yaraşmaz; O’nun dengi (küfüv) yoktur ve O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Diğer kemâl sıfatları da böyledir. Ümmetten hiç kimsenin bu mânâda ihtilâf ettiği bilinmemektedir. Bilakis bu mânâ insanların fıtratında yerleşiktir, hatta onlar bu mânâ üzere fıtratlandırılmışlardır. Zira onlar, Hâlik’ı ikrar üzere fıtratlandırıldıkları gibi, O’nun her şeyden daha yüce (e cell), daha büyük (ekber), daha yüksek (a‘lâ), daha âlim (a‘lem), daha azîm (a‘zam) ve daha kemâlli (ekmel) olduğuna da fıtratlandırılmışlardır. Bunu başka bir yerde beyan etmiştik: Hâlik’ı ve O’nun kemâlini ikrar, fıtratı selim olan kimse için zarûrî ve fıtrîdir; bununla birlikte kendisi hakkında pek çok delil de bulunmaktadır.
ومدلولاً عليه بدليله العقلي الذي يعلم به، فيصير ثابتًا بالسمع والعقل، وكلاهما داخل في دلالة القرآن التي تسمى [الدلالة الشرعية] .وثبوت [معنى الكمال] قد دل عليه القرآن بعبارات متنوعة، دالة على معاني متضمنة لهذا المعنى، فما في القرآن من إثبات الحمد له، وتفصيل محامده، وأن له المثل الأعلى، وإثبات معاني أسمائه، ونحو ذلك، كله دال على هذا المعنى.وقد ثبت لفظ [الكامل] فيما رواه ابن أبي طلحة عن ابن عباس في تفسير: {قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ اللَّهُ الصَّمَدُ} [الإخلاص: ١، ٢] : أن [الصمد] هو المستحق للكمال، وهو السيد الذي كمل في سُؤْدده، والشريف الذي قد كمل في شرفه، والعظيم الذي قد كمل في عظمته، والحكم الذي قد كمل في حكمه، والغني الذي قد كمل في غناه، والجبار الذي قد كمل في جبروته، والعالم الذي قد كمل في علمه، والحكيم الذي قد كمل في حكمته، وهو الشريف الذي قد كمل في أنواع الشرف والسؤدد، وهو الله سبحانه وتعالى.وهذه صفة لا تنبغي إلا له، ليس له كفؤ ولا كمثله شىء. وهكذا سائر صفات الكمال، ولم يعلم أحد من الأمة نازع في هذا المعنى، بل هذا المعنى مستقر في فطر الناس، بل هم مفطورون عليه، فإنهم كما أنهم مفطورون على الإقرار بالخالق، فإنهم مفطورون على أنه أجل وأكبر، وأعلى وأعلم وأعظم وأكمل من كل شىء.وقد بينا في غير هذا الموضع: أن الإقرار بالخالق وكماله، يكون فطريًا ضروريًا في حق من سلمت فطرته، وإن كان مع ذلك تقوم عليه الأدلة الكثيرة،
Bununla birlikte, fıtratın değişmesi ve fıtrata ârız olan haller sebebiyle pek çok kimsenin bu hususta delile ihtiyacı bulunmaktadır. [Kâmil] lafzına gelince, el-Eş'arî, el-Cübbâî'den naklettiğine göre o, Allah'a kâmil denilmesini men eder ve şöyle derdi: Kâmil, kendisinde bir araya gelmiş a'zâ ve cüz'leri bulunan kimsedir. Bu ihtilâf, eğer mânâ ile ilgili ise bâtıldır; yok eğer lafızla ilgili ise lafzî bir ihtilâftır. Burada maksat, O'nun için kemâlin sâbit oluşunun ve O'ndan noksanlıkların nefyedilmesinin akılla bilinen şeylerden olduğudur. Kelâm ehlinden İmâmü'l-Haremeyn [el-Cüveynî], er-Râzî, el-Âmidî ve diğerlerinden oluşan bir grup ise, bunun ancak icmâ olan sem' ile bilinebileceğini; O'ndan âfetlerin ve noksanlıkların nefyedilmesinin de ancak icmâ ile bilinebileceğini iddia etmişlerdir. O'ndan nefyettikleri şeyleri nefyetme yollarını, cisim kavramının nefyedilmesi ve benzeri şeyler kılmışlar; böylece Sıfâtiyye mütekellimlerinin şeyhleri olan el-Eş'arî, Kâdî [Ebû Ya'lâ], Ebû Bekr [el-Bâkıllânî] ve Ebû İshak [el-İsferâyînî] ile bunlardan önceki selef ve imamların, O'nun için sem', basar ve kelâm sıfatlarını aklî delillerle ispat etme; O'nu noksanlıklardan aklî delillerle tenzih etme hususunda üzerinde bulundukları yola muhalefet etmişlerdir. İşte bu sebeple bunlar, bu sıfatların ispatında yalnızca sem'e dayanır olmuşlar ve şöyle demişlerdir: Bu sıfatları, âfetlerin nefyedilmesine dayanarak ispat ediyoruz; âfetlerin nefyedilmesi ise ancak sem'î bir delil olan icmâ ile olur; icmâ da ancak Kitap ve Sünnet'ten sem'î delillerle sâbit olur. Yine demişlerdir ki: Sem', basar ve kelâmı ispat eden nasslar, icmâın hüccet oluşuna delâlet eden âyetlerden daha büyüktür. Dolayısıyla bunların ispatında başlangıçta Kur'an olan sem'î delile dayanmak daha evlâ ve daha uygundur.
وقد يحتاج إلى الأدلة عليه كثير من الناس عند تغير الفطرة وأحوال تعرض لها.وأما لفظ [الكامل] فقد نقل الأشعري عن الجبائي أنه كان يمنع أن يسمى الله كاملاً، ويقول: الكامل الذي له أبعاض مجتمعة.وهذا النزاع إن كان في المعنى فهو باطل، وإن كان في اللفظ فهو نزاع لفظي.والمقصود هنا أن ثبوت الكمال له، ونفي النقائص عنه، مما يعلم بالعقل.وزعمت طائفة من أهل الكلام كأبي المعالي والرازي، والآمدي وغيرهم أن ذلك لا يعلم إلا بالسمع الذي هو الإجماع، وإن نفي الآفات والنقائص عنه لم يعلم إلا بالإجماع، وجعلوا الطريق التي بها نفوا عنه ما نفوه، إنما هو نفي مسمى الجسم ونحو ذلك، وخالفوا ما كان عليه شيوخ متكلمة الصفاتية، كالأشعري، والقاضي، وأبى بكر وأبي إسحاق، ومن قبلهم من السلف والأئمة، في إثبات السمع والبصر والكلام له بالأدلة العقلية، وتنزيهه عن النقائص بالأدلة العقلية.ولهذا صار هؤلاء يعتمدون في إثبات هذه الصفات على مجرد السمع، ويقولون: إذا كنا نثبت هذه الصفات بناء على نفي الآفات، ونفي الآفات إنما يكون بالإجماع الذي هو دليل سمعي، والإجماع إنما يثبت بأدلة سمعية من الكتاب والسنة، قالوا: والنصوص المثبتة للسمع والبصر والكلام: أعظم من الآيات الدالة على كون الإجماع حجة، فالاعتماد في إثباتها ابتداء على الدليل السمعي الذي هو القرآن أولى وأحْرَى.
Onların nefy (olumsuzlama) konusunda dayandıkları esas –ki teceyyüz ismini ve benzerlerini nefyetmektir; hâlbuki bu, şer‘î açıdan bid‘at olup ne Kitap ne Sünnet, ne de sahabe ve tâbiînden herhangi birinden bu yönde bir eser gelmemiştir– akıl bakımından mütenâkızdır, aklen doğru değildir. Zira bir kimse, bir şeyi nefyettiğinde, bu nefyin, mevsûfun cisim olmasını gerektireceği endişesine kapılırsa, onun isbât ettiği şeyler hakkında, nefyettiği şey hakkında söylediğinin benzeri söylenir; nefyettiği şey hakkında da, isbât ettiği şey hakkında söylediğinin benzeri söylenir. Nitekim Mu‘tezile, O'nu Hayy, Alîm, Kadîr olarak isbât ettikleri hâlde, 'O, hayat, ilim ve kudret sıfatlarıyla vasıflanamaz; çünkü bunlar a‘râzdır ve bunlarla ancak cisim olan vasıflanır, cisim olmayan bir mevsûf tasavvur edilemez' dediler. Bunun üzerine kendilerine şöyle denildi: 'Siz O'nu Hayy, Alîm, Kadîr olarak vasıfladınız; hâlbuki Alîm, Hayy, Kadîr olarak vasıflanan şey ancak cisimdir ve bu sıfatlarla mevsûf olanın cisimden başkası tasavvur edilemez.' Mu‘tezile'nin isimler konusunda verdiği cevap, sıfatlar konusunda da bizim cevabımız olmuştur. Eğer 'Bununla cisim olmayan da isimlendirilebilir' denilebiliyorsa, o hâlde 'Bu sıfatlarla cisim olmayan da vasıflanabilir' denilebilir ve 'Bu sıfatlar a‘râz değildir' denilebilir. Eğer 'cisim' lafzının mücmel veya müşterek olduğu, bu isimlerle isimlendirilenin başkasına benzemesinin gerekmediği, onun başkasının özelliklerini taşımasının zorunlu olmadığı söyleniyorsa, o hâlde bu sıfatlarla mevsûf olanın da başkasına benzemesi gerekmediği, onun başkasının özelliklerini taşımasının zorunlu olmadığı söylenebilir. Aynı şekilde, şer‘an veya aklen (şer‘ ile birlikte) bilinen sıfatları –rızâ, gadab, muhabbet, ferah ve benzerleri gibi– nefyedenler: 'Bu sıfatlar aklen tasavvur edilemez...
والذي اعتمدوا عليه في النفي، من نفي مسمى التحيز ونحوه مع أنه بدعة في الشرع لم يأت به كتاب ولا سنة، ولا أثر عن أحد من الصحابة والتابعين هو متناقض في العقل، لا يستقيم في العقل؛ فإنه ما من أحد ينفي شيئًا خوفًا من كون ذلك يستلزم أن يكون الموصوف به جسمًا، إلا قيل له فيما أثبته نظير ما قاله فيما نفاه، وقيل له فيما نفاه نظير ما يقوله فيما أثبته، كالمعتزلة لما أثبتوا أنه حي عليم قدير؛ وقالوا: إنه لا يوصف بالحياة، والعلم، والقدرة، والصفات؛ لأن هذه أعراض لا يوصف بها إلا ما هو جسم، ولا يعقل موصوف إلا جسم.فقيل لهم: فأنتم وصفتموه بأنه حي عليم قدير، ولا يوصف شىء بأنه عليم حي قدير إلا ما هو جسم، ولا يعقل موصوف بهذه الصفات إلا ما هو جسم، فما كان جوابكم عن الأسماء كان جوابنا عن الصفات، فإن جاز أن يقال: بل يسمى بهذه الأسماء ما ليس بجسم، جاز أن يقال: فكذلك يوصف بهذه الصفات ما ليس بجسم، وأن يقال: هذه الصفات ليست أعراضًا، وإن قيل: لفظ الجسم [مجمل] أو مشترك وأن المسمى بهذه الأسماء لا يجب أن يماثله غيره، ولا أن يثبت له خصائص غيره، جاز أن يقال: الموصوف بهذه الصفات لا يجب أن يماثله غيره، ولا أن يثبت له خصائص غيره.وكذلك إذا قال نفاة الصفات المعلومة بالشرع، أو بالعقل مع الشرع، كالرضا والغضب، والحب، والفرح، ونحو ذلك: هذه الصفات لا تعقل
Cisim olması müstesnadır. Onlara denildi ki: Bunlar irade, sem‘, basar ve kelâm gibidir. Binaenaleyh birinde lâzım gelen, diğerinde de misli lâzım gelir. İşte böylece filozoflardan ve benzerlerinden sıfatları nefyedenler, 'Bu sıfatların sübûtu O'nda mânaların çokluğunu gerektirir, bu da O'nun cisim veya mürekkeb olmasını icap ettirir' dediklerinde, onlara denilir ki: Bu, sizin O'nun vâcibü'l-vücûd, kâim bi-nefsihi olduğunu ve O'nun âkıl, ma‘kûl, akıl; lezîz, mültezz, lezzet; âşık, ma‘şûk ve aşk olduğunu ispat etmeniz gibidir. Eğer derlerse ki: 'Bunlar tek bir mânaya râci‘dir.' Onlara denilir: Eğer bu mümteni‘ ise fark bâtıl olur; eğer mümkün ise o takdirde onlarda da bunların misli söylenebilir. Bu sebeple sıfat arasında fark yoktur. Sıfatların sübûtu ve nefyedenlerin sözlerinin bâtıl oluşu hakkındaki kelâm, bu mevzûnun dışında tafsîlen beyân edilmiştir. Burada maksat, Allah için kemâlin sâbit olduğunun akılla bilindiğini ve bunun zıddının O'ndan nefyedildiğini beyan etmektir. Zira ispat ve nefyda bu yola güvenmek, o diğer yolun hilâfına, akıl ve şer‘an doğrudur; şu mütekellimînin söylediğinin aksine. Filozofların ve mütekellimînin cumhuru, kemâlin Allah için akılla sâbit olduğu hususunda ittifak ederler. Filozoflar ise buna tamâm adını verirler.
إلا لجسم. قيل لهم: هذه بمنزلة الإرادة والسمع، والبصر والكلام، فما لزم في أحدهما لزم في الآخر مثله.وهكذا نفاة الصفات من الفلاسفة ونحوهم، إذا قالوا: ثبوت هذه الصفات يستلزم كثرة المعاني فيه، وذلك يستلزم كونه جسمًا أو مركبًا. قيل لهم: هذا كما أثبتم أنه موجود واجب قائم بنفسه وأنه عاقل ومعقول وعقل، ولذيذ وملتذ ولذة، وعاشق ومعشوق وعشق، ونحو ذلك.فإن قالوا: هذه ترجع إلى معنى واحد، قيل لهم: إن كان هذا ممتنعا بطل الفرق، وإن كان ممكنًا أمكن أن يقال في تلك مثل هذه، فلا فرق بين صفة وصفة. والكلام على ثبوت الصفات وبطلان أقوال النفاة مبسوط في غير هذا الموضع.والمقصود هنا: أن نبين أن ثبوت الكمال لله معلوم بالعقل، وأن نقيض ذلك مُنْتَفٍ عنه، فإن الاعتماد في الإثبات والنفي على هذه الطريق مستقيم في العقل والشرع، دون تلك، خلاف ما قاله هؤلاء المتكلمون.وجمهور أهل الفلسفة والكلام يوافقون على أن الكمال لله ثابت بالعقل، والفلاسفة تسميه التمام،
Bunun beyânı birkaç vecihtendir: Onlardan biri şudur ki denilir ki: Şüphesiz Allah'ın zâtıyla kadîm, zâtıyla vâcibü'l-vücûd, zâtıyla kayyûm, zâtıyla hâlık olduğu ve diğer bunun gibi husûsiyetleri sâbittir. Vücûb-i vücûdda ma'rûf olan tarîk, bu mânâların tamamında söylenir. Şöyle ki: Vücûd ya vâcibdir ya mümkündür; mümkünün ise mutlaka bir vâcibe ihtiyâcı vardır; netîcede her iki takdîrde de vâcibin sübûtu lâzım gelir. Tıpkı şöyle denilmesi gibidir: Mevcûd ya kadîmdir ya hâdistir; hâdisin ise mutlaka bir kadîme ihtiyâcı vardır; netîcede her iki takdîrde de kadîmin sübûtu lâzım gelir. Mevcûd ya ganîdir ya fakîrdir; fakîrin ise mutlaka ganiyye ihtiyâcı vardır; netîcede her iki takdîrde de ganiyyin vücûdu lâzım gelir. Mevcûd ya zâtıyla kayyûmdur ya da kayyûm değildir; kayyûm olmayanın mutlaka kayyûma ihtiyâcı vardır; netîcede her iki takdîrde de kayyûmun sübûtu lâzım gelir. Mevcûd ya mahlûktur ya gayr-i mahlûktur; mahlûkun ise mutlaka gayr-i mahlûk bir hâlıka ihtiyâcı vardır; netîcede her iki takdîrde de gayr-i mahlûk hâlıkın sübûtu lâzım gelir. Bunun benzerleri pek çoktur. Sonra denilir ki: Bu vâcib, kadîm, hâlık olan zât için, kendisinde hiçbir noksan bulunmayan ve vücûdu mümkün olan kemâlin sübûtu mümkün müdür, yoksa mümkün değil midir? İkinci ihtimâl mümteni'dir; çünkü bu, mümküne muhtaç olan hâdis mevcûd için mümkündür; öyleyse ganî ve kadîm olan vâcib için evleviyetle ve daha evlâ olarak mümkündür; zira her ikisi de mevcûddur. Söz, vücûdu mümkün olan ve kendisinde hiçbir noksan bulunmayan kemâl hakkındadır. Mademki vücûdu mümkün olan kemâl, mefdûl için mümkündür; öyleyse fâzıl için evleviyetle mümkündür; çünkü vücûdunda nâkıs olan için mümkün olan şey, çünkü
وبيان ذلك من وجوه:منها: أن يقال: قد ثبت أن الله قديم بنفسه، واجب الوجود بنفسه، قيوم بنفسه، خالق بنفسه، إلى غير ذلك من خصائصه. والطريقة المعروفة في وجوب الوجود تقال في جميع هذه المعاني.فإذا قيل: الوجود إما واجب وإما ممكن، والممكن لابد له من واجب، فيلزم ثبوت الواجب على التقديرين، فهو مثل أن يقال: الموجود إما قديم وإما حادث، والحادث لابد له من قديم، فيلزم ثبوت القديم على التقديرين. والموجود إما غني وإما فقير، والفقير لابد له من الغنى، فلزم وجود الغنى على التقديرين. والموجود إما قيوم بنفسه وإما غير قيوم، وغير القيوم لابد له من القيوم، فلزم ثبوت القيوم على التقديرين، والموجود إما مخلوق وإما غير مخلوق، والمخلوق لابد له من خالق غير مخلوق، فلزم ثبوت الخالق غير المخلوق على التقديرين ونظائر ذلك متعددة.ثم يقال: هذا الواجب القديم الخالق، إما أن يكون ثبوت الكمال الذي لا نقص فيه الممكن الوجود ممكنًا له، وإما ألا يكون. والثاني ممتنع؛ لأن هذا ممكن للموجود المحدث الفقير للممكن، فلأن يمكن للواجب الغني القديم بطريق الأولى والأحرى؛ فإن كلاهما موجود. والكلام في الكمال الممكن الوجود الذي لا نقص فيه.فإذا كان الكمال الممكن الوجود ممكنًا للمفضول، فلأن يمكن للفاضل بطريق الأولى؛ لأن ما كان ممكنًا لما هو في وجوده ناقص، فلأن
Varlık bakımından kendisinden daha ekmel olan şey, evleviyetle mümkündür. Hele ki o her cihetten daha efdal ise, bu durumda her cihetten mefdûl olanın, her cihetten efdal olan için sâbit olmayan bir kemale has kılınması imkânsızdır. Bilakis mefdûle ait olarak sâbit olan kemalden, fâdıl olan ona daha lâyıktır. Öyleyse o kemalin fâdıl için evleviyetle sâbit olması gerekir. Ve yine o kemali mahlûk ancak Hâlık'tan elde etmiştir. Başkasını kâmil kılan, kendisi ondan kemale daha lâyıktır. Öyleyse başkasını kādir kılan, kudrete daha önceliklidir; başkasını âlim kılan, ilme daha önceliklidir; başkasını diri kılan, hayata daha önceliklidir. Filozoflar da bu hususta ittifak eder ve derler ki: Ma‘lûle ait her kemal, illetin eserlerindendir; illet ise o kemale daha lâyıktır. Onun için bu kemalin mümkün olduğu sâbit olunca, mümkün varlık olan bu kemalden kendisi için câiz olan şey, artık onun için vâciptir; başkasına bağlı değildir. Zira eğer başkasına bağlı olsaydı, o kemal ona ancak o başkası vasıtasıyla bulunurdu. O başkası da eğer onun mahlûku ise, imkânsız olan devr-i kablî gerekirdi. Çünkü o başkasında bulunan varlıksal şeyler ondan gelmektedir. İki şeyden her birinin diğerinin fâili olması imkânsızdır; işte bu devr-i kablîdir. Zira bir şeyin kendisinin fâili olması imkânsızdır; öyleyse kendi fâilinin fâili olması evleviyetle ve esasen imkânsızdır. İki şeyden her birinin diğerine kemalini vermesi de imkânsızdır. Çünkü kemali veren, kemale daha lâyıktır. Bu durumda her birinin diğerinden daha ekmel olması gerekir ki bu bizzat imkânsızdır. Zira birinin daha ekmel olması, onun diğerinden daha efdal olduğunu gerektirir; ve birinin üstünlüğü, diğerinin ona denk olmasını engeller. Öyleyse evleviyetle diğerinin daha efdal olmasını engeller. Ayrıca, eğer onun kemali o başkasına bağlı olsaydı, kemalinin bağlı olması gerekirdi...
يمكن لما هو في وجوده أكمل منه بطريق الأولى، لاسيما وذلك أفضل من كل وجه فيمتنع اختصاص المفضول من كل وجه بكمال لا يثبت للأفضل من كل وجه، بل ما قد ثبت من ذلك للمفضول فالفاضل أحق به، فلأن يثبت للفاضل بطريق الأولى.ولأن ذلك الكمال إنما استفاده المخلوق من الخالق، والذي جعل غيره كاملا هو أحق بالكمال منه، فالذي جعل غيره قادرًا أولى بالقدرة، والذي علم غيره أولى بالعلم، والذي أحيا غيره أولى بالحياة، والفلاسفة توافق على هذا، ويقولون: كل كمال للمعلول فهو من آثار العلة، والعلة أولى به.وإذا ثبت إمكان ذلك له، فما جاز له من ذلك الكمال الممكن الوجود، فإنه واجب له لا يتوقف على غيره، فإنه لو توقف على غيره لم يكن موجودًا له إلا بذلك الغير، وذلك الغير إن كان مخلوقًا له لزم الدور القبلي الممتنع، فإن ما في ذلك الغير من الأمور الوجودية فهي منه، ويمتنع أن يكون كل من الشيئين فاعلاً للآخر، وهذا هو الدور القبلي فإن الشىء يمتنع أن يكون فاعلاً لنفسه، فلأن يمتنع أن يكون فاعلاً لفاعله بطريق الأولى والأحرى.وكذلك يمتنع أن يكون كل من الشيئين فاعلاً لما به يصير الآخر فاعلاً، ويمتنع أن يكون كل من الشيئين معطيًا للآخر كماله، فإن معطي الكمال أحق بالكمال، فيلزم أن يكون كل منهما أكمل من الآخر، وهذا ممتنع لذاته، فإن كون هذا أكمل يقتضي أن هذا أفضل من هذا، وهذا أفضل من هذا، وفضل أحدهما يمنع مساواة الآخر له، فلأن يمنع كون الآخر أفضل بطريق الأولى.وأيضا، فلو كان كماله موقوفًا على ذلك الغير، للزم أن يكون كماله موقوفًا
O başka varlığa fiil işlemesi ve o başka varlığın kemalinde ona muavenette bulunması cihetinden; o başka varlığın kemalinde muavenet ise ona bağlıdır. Zira o başka varlığın fiili ve onun fiilleri, mübdi‘in (yoktan var edenin) fiiline bağlı olup başka hiçbir şeye muhtaç değildir. Böylece, onun kemalinin başkasına bağlı olmaması gerekir. Şayet denilse ki: “Onun kemali mahlûkuna bağlıdır.” Bu takdirde mahlûkuna bağlı olmaması gerekir. Varlığı yokluğunu gerektiren şey ise kendiliğinden bâtıldır. Ayrıca, o başka varlığın sahip olduğu her kemal O'ndandır ve O, o başka varlıktan kemale daha lâyıktır. Kemalinin ona bağlı olduğu söylenseydi, bu ancak kendi nefsinden olan bir şeye bağlı olurdu – ki o da O'na bağlıdır, başkasına değil. Eğer denilse ki: “O başka varlık mahlûk değil, aksine zâtıyla kādim olan başka bir vâcibdir.” Bu durumda şöyle denir: Şayet bu ikisinden biri, karşılıklı olmaksızın diğerine verici ise, işte o Rab'dir, diğeri ise O'nun kuludur. Denilse ki: “Bilakis her biri diğerine kemal vermektedir.” O takdirde tesirde devir (kısır döngü) gerekir ki bu bâtıldır. Bu, devr-i ma‘ıyyet-i iktirânî (eş zamanlı ilişkisel devir) türünden değil, devr-i kablî (öncelik devri) türündendir. Bu durumda şu kâmil olmaz ki diğeri onu kâmil kılsın; diğeri ise onu kâmil kılmaz ki kendi nefsinde kâmil olsun. Çünkü kâmili kâmil kılan, kemale daha lâyıktır. Diğeri de kâmil olmaz ki o onu kâmil kılsın. Bu durumda ikisinden hiçbiri zarûreten kâmil olmaz. Zira şayet denilse ki: “O, kendini kâmil kılıncaya kadar kâmil olmaz; kendini kâmil kılana kadar da kâmil olmaz” – bu imkânsızdır. Peki ya “kendisini kâmil kılan şeyi kâmil kılıncaya kadar” denilirse bu nasıl olur?
على فعله لذلك الغير، وعلى معاونة ذلك الغير في كماله، ومعاونة ذلك الغير في كماله موقوف عليه؛ إذ فعل ذلك الغير، وأفعاله موقوفة على فعل المبدع لا تفتقر إلى غيره، فيلزم ألا يكون كماله موقوفًا على غيره.فإذا قيل: كماله موقوفًا على مخلوقه، لزم ألا يتوقف على مخلوقه، وما كان ثبوته مستلزمًا لعدمه كان باطلاً من نفسه. وأيضًا، فذلك الغير كل كمال له فمنه وهو أحق بالكمال منه، ولو قيل يتوقف كماله عليه لم يكن متوقفًا إلا على ما هو من نفسه، وذلك متوقف عليه لا على غيره.وإن قيل: ذلك الغير ليس مخلوقًا بل واجبًا آخر قديمًا بنفسه. فيقال: إن كان أحد هذين هو المعطي دون العكس، فهو الرب، والآخر عبده.وإن قيل: بل كل منهما يعطي للآخر الكمال، لزم الدور في التأثير وهو باطل، وهو من الدور القبلي، لا من الدور المعي الاقتراني فلا يكون هذا كاملا حتى يجعله الآخر كاملاً، والآخر لا يجعله كاملاً حتى يكون في نفسه كاملاً، لأن جاعل الكامل كاملاً أحق بالكمال ولا يكون الآخر كاملاً حتى يجعله كاملاً، فلا يكون واحدًا منهما كاملاً بالضرورة، فإنه لو قيل: لا يكون كاملاً حتى يجعل نفسه كاملاً، ولا يجعل نفسه كاملاً حتى يكون كاملاً لكان ممتنعا، فكيف إذا قيل: حتى يجعل ما يجعله كاملاً كاملاً؟ !
Denilse ki: her bir (şeyin) kendisini tamamlayan bir başkası vardır (ve bu) nihâyetsizce (böyle) giderse, müessirâtta teselsül lâzım gelir ki bu, zarûret ve ukalânın ittifâkıyla bâtıldır. Zira nâmütenâhî müessirât takdîr edilse, bunlardan ne bir şeyin, ne hepsinin, ne de içtimaının vücûdunu îcâb ettirecek zâtıyla müessir (bir varlık) bulunmaz. Mevcûdâtı ibdâ‘ edenin ise zorunlu olarak mevcûd olması gerekir. Şâyet bu (şeyin) kâmil olduğu farz edilse, kemâli kendi nefsinden değil başkasındandır ve bu böylece (devam edip giderse), bu umûrun hiçbirinde kemâl bulunmaması lâzım gelirdi. Eğer ilkin (birincinin) kâmil olduğu farz edilseydi, nekyzeyn arasını cem‘ lâzım gelirdi. Hâlbuki (bir varlığın) kemâli kendi nefsinden olup başkasına bağlı değilse, o takdirde kemâl ona vâcib bi-zâtihî olur; kendisi için mümkün olan hiçbir kemâlin ondan ta‘alluk etmemesi imkânsız olur. Bilakis onun için câiz olan kemâl, vâcib olur. Nitekim fıkıh, hadis, tasavvuf, kelâm ve felsefe ehlinden olan cumhur bunu ikrâr etmiştir. Hattâ bu, onun mef‘ûlâtında da sâbittir: dilediği olur, dilemediği olmaz; (o) ya kendi zâtıyla mümteni‘ veya başkasıyla mümteni‘ olur. O hâlde (varlık âleminde), ancak ya zâtıyla vâcib ya da başkasıyla vâcib olan bir mevcûd vardır; yahut zâtıyla mâdum veya başkasıyla mâdum (olan) bulunur. Mümkin (mahlûk) ise, eğer mûcib-i tâm‘ı hâsıl olursa başkasıyla vâcib olur; aksi takdirde başkasıyla mümteni‘ olur. Mümkin bi-zâtihî, ya başkasıyla vâcibdir ya da başkasıyla mümteni‘dir. Ve muhakkak ki Allah sübhânehû, kendisinin kemâle başkasından daha lâyık olduğunu ve başkasının O'na müsâvî olmadığını...
وإن قيل: كل واحد له آخر يكمله إلى غير نهاية لزم التسلسل في المؤثرات، وهو باطل بالضرورة واتفاق العقلاء. فإن تقدير مؤثرات لا تتناهي: ليس فيها مؤثر بنفسه لا يقتضي وجود شىء منها، ولا وجود جميعها، ولا وجود اجتماعها، والمبدع للموجودات لابد أن يكون موجودًا بالضرورة.فلو قدر أن هذا كامل فكماله ليس من نفسه بل من آخر، وهلم جرا، للزم ألا يكون لشىء من هذه الأمور كمال، ولو قدر أن الأول كامل لزم الجمع بين النقيضين، وإذا كان كماله بنفسه لا يتوقف على غيره، كان الكمال له واجبًا بنفسه، وامتنع تخلف شىء من الكمال الممكن عنه، بل ما جاز له من الكمال وجب له، كما أقر بذلك الجمهور من أهل الفقه والحديث، والتصوف والكلام والفلسفة وغيرهم، بل هذا ثابت في مفعولاته، فما شاء كان، وما لم يشأ لم يكن، وكان ممتنعًا بنفسه أو ممتنعًا لغيره، فما ثم إلا موجود واجب إما بنفسه وإما بغيره، أو معدوم إما لنفسه وإما لغيره، والممكن أن حصل مقتضيه التام: وجب بغيره، وإلا كان ممتنعًا لغيره، والممكن بنفسه: إما واجب لغيره، وإما ممتنع لغيره.وقد بين الله سبحانه أنه أحق بالكمال من غيره، وأن غيره لا يساويه في
Kemâl, Allah Teâlâ'nın: "Hiç yaratan, yaratamayan gibi olur mu? Hiç düşünmez misiniz?" (en-Nahl, 17) buyruğunda olduğu gibidir. Nitekim O, yaratmanın bir kemâl sıfatı olduğunu, yaratanın yaratmayandan daha üstün olduğunu ve bunu bununla denk tutanın zulmettiğini beyan etmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah şu misali verdi: (Birisi) hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasına ait bir köle; diğeri ise kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verdiğimiz, bundan gizli ve açık harcayan kimse. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah'a mahsustur, fakat çoğu bilmezler." (en-Nahl, 75) Bu âyetle, başkasına ait âciz bir köle olmanın noksan sıfatı, güç, mülk ve ihsanın ise kemâl sıfatı olduğu, bunların birbirine denk olmadığı açıklanmıştır; bu (üstün olan) Allah içindir, şu (âciz olan) ise O'nun dışında ibadet edilenlerin durumudur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah şu iki adamı misal verdi: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez, efendisine bir yüktür; onu nereye gönderse bir hayır getirmez. Hiç o, adaleti emreden ve dosdoğru bir yol üzere olan kimse ile eşit olur mu?" (en-Nahl, 76) Bu da başka bir misaldir. Birincisi, konuşamayan ve hiçbir şeye gücü yetmeyen âcizin misalidir. Diğeri ise konuşan, adaleti emreden ve dosdoğru bir yol üzere olan kimsedir; o emrinde âdil, fiilinde dosdoğrudur. Böylece üstünlüğün, adaleti ve doğru ameli ihtiva eden sözle olduğu beyan edilmiştir. Zira salt söz ve amel bazen övülen, bazen de yerilen olabilir. Övülen ise sahibinin övgüye lâyık olduğu söz ve ameldir. Bu durumda (böyle bir kimse) ile konuşmaktan ve fiilden âciz olan kimse bir olmaz.
الكمال، في مثل قوله تعالى: {أَفَمَن يَخْلُقُ كَمَن لَاّ يَخْلُقُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ} [النحل: ١٧] وقد بين أن الخلق صفة كمال، وأن الذي يخلق أفضل من الذي لا يخلق، وأن من عَدَل هذا بهذا فقد ظلم.وقال تعالى: {ضَرَبَ اللهُ مَثَلاً عَبْدًا مَّمْلُوكًا لَاّ يَقْدِرُ عَلَى شَيْءٍ وَمَن رَّزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقًا حَسَنًا فَهُوَ يُنفِقُ مِنْهُ سِرًّا وَجَهْرًا هَلْ يَسْتَوُونَ الْحَمْدُ لِلّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} [النحل: ٧٥] ، فبين أن كونه مملوكًا عاجزًا صفة نقص، وأن القدرة والملك والإحسان صفة كمال، وأنه ليس هذا مثل هذا، وهذا لله، وذاك لما يعبد من دونه.وقال تعالى: {وَضَرَبَ اللهُ مَثَلاً رَّجُلَيْنِ أَحَدُهُمَا أَبْكَمُ لَا يَقْدِرُ عَلَىَ شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلَى مَوْلاهُ أَيْنَمَا يُوَجِّههُّ لَا يَأْتِ بِخَيْرٍ هَلْ يَسْتَوِي هُوَ وَمَن يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَهُوَ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ} [النحل: ٧٦] ، وهذا مثل آخر. فالأول مثل العاجز عن الكلام، وعن الفعل الذي لا يقدر على شىء. والآخر المتكلم الآمر بالعدل الذي هو على صراط مستقيم، فهو عادل في أمره مستقيم في فعله.فبين أن التفضيل بالكلام المتضمن للعدل والعمل المستقيم، فإن مجرد الكلام والعمل قد يكون محمودًا، وقد يكون مذمومًا، فالمحمود هو الذي يستحق صاحبه الحمد، فلا يستوى هذا والعاجز عن الكلام والفعل.
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Size kendi nefislerinizden bir misal getirdi: Ellerinizin altında bulunan (köleleriniz)den, size verdiğimiz rızıkta size ortaklar, sizin de bu rızıkta onlarla eşit olacağınız, onlardan, kendinizden korktuğunuz gibi korktuğunuz ortaklar var mı? İşte akleden bir toplum için âyetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz.” [Rûm Suresi, 28] Yüce Allah buyuruyor ki: Siz, malik olduğunuz bir memlûkün, sahibine ortak olmasına asla razı olmazsınız; çünkü bu noksanlık ve zulümdür. Peki böyle bir durumu Bana nasıl reva görüyorsunuz? Oysa Ben, kemâl ve gınâ (hiçbir şeye muhtaç olmamak) bakımından sizden çok daha layığım. Bu, O Teâlâ’nın her türlü kemâle herkesten daha lâyık olduğunu beyan eder. Nitekim O’nun şu kavli de böyledir: “Onlardan birine bir kız müjdelendiği zaman, öfkesinden yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar! Âhirete inanmayanlar için en kötü sıfat vardır. En yüce sıfat ise Allah’ındır. O, Azîz’dir, Hakîm’dir. Allah insanları zulümleri sebebiyle hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirlenmiş bir vadeye kadar erteler. Ecelleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalırlar ne de öne geçerler. (O inkârcılar) kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri Allah’a isnat ederler. Dilleri de kendilerine en güzel sonucun (yani cennetin) ait olduğu yalanını söyler. Hiç kuşkusuz, onlar için ateş vardır ve onlar orada (cehennemde) atılacaklardır (veya: onlar affedilmemiş, cezaya terk edilmişlerdir).” [Nahl Suresi, 58-62] Zira onlar meleklerin Allah’ın kızları olduğunu söylüyorlardı. Oysa kendilerinden birinin bir kızının olmasını noksanlık ve ayıp sayarak bundan hoşlanmıyorlardı. Hâlbuki Rabb Teâlâ, her türlü ayıp ve noksanlıktan tenzih edilmeye sizden daha layıktır. Zira en yüce sıfat (mesel-i a‘lâ) O’na aittir. Mahlûk için sâbit olan her kemâl, eğer noksanlıktan mücerred ise, Hâlık onun sübutuna mahlûktan daha lâyıktır. Mahlûkun kendisinden tenzih edildiği her noksanlık ve ayıptan ise Hâlık, evleviyetle tenzih edilir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu?” [Zümer Suresi, 9]
وقال تعالى: {ضَرَبَ لَكُم مَّثَلًا مِنْ أَنفُسِكُمْ هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن شُرَكَاء فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنتُمْ فِيهِ سَوَاء تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنفُسَكُمْ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} [الروم: ٢٨] .يقول تعالى: إذا كنتم أنتم لا ترضون بأن المملوك يشارك مالكه لما في ذلك من النقص والظلم، فكيف ترضون ذلك لي، وأنا أحق بالكمال والغنى منكم؟وهذا يبين أنه تعالى أحق بكل كمال من كل أحد، وهذا كقوله: {وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالأُنثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ يَتَوَارَى مِنَ الْقَوْمِ مِن سُوءِ مَا بُشِّرَ بِهِ أَيُمْسِكُهُ عَلَى هُونٍ أَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِ أَلَا سَاء مَا يَحْكُمُونَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِ وَلِلّهِ الْمَثَلُ الأَعْلَىَ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِم مَّا تَرَكَ عَلَيْهَا مِن دَآبَّةٍ وَلَكِن يُؤَخِّرُهُمْ إلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى فَإِذَا جَاء أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ وَيَجْعَلُونَ لِلّهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ أَنَّ لَهُمُ الْحُسْنَى لَا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ الْنَّارَ وَأَنَّهُم مُّفْرَطُونَ} [النحل: ٥٨٦٢] حيث كانوا يقولون: الملائكة بنات الله، وهم يكرهون أن يكون لأحدهم بنت فيعدون هذا نقصًا وعيبًا.والرب تعالى أحق بتنزيهه عن كل عيب ونقص منكم، فإن له المثل الأعلى، فكل كمال ثبت للمخلوق، فالخالق أحق بثبوته منه إذا كان مجردًا عن النقص، وكل ما ينزه عنه المخلوق من نقص وعيب، فالخالق أولى بتنزيهه عنه.وقال تعالى: {قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ} [الزمر: ٩] ،