el-Fetva’l-Hameviyyetü’l-Kübrâ — [el-Fetva’l-Hameviyyetü’l-Kübrâ] — Müellif: Şeyhülislâm Takıyyüddîn Ebü’l-Abbâs Ahmed b. Teymiyye — Muhakkik: Dr. Hamd b. Abdülmuhsin et-Tüveycîrî — Neşreden: Dâru’s-Sumey‘î - Riyad — Baskı: İkinci Baskı, 1425 h. / 2004 m. — Cilt âdeti: 1 [Kitap karşılaştırmalı olup sayfa numaraları matbu nüshaya uygundur.]
الفتوى الحموية الكبرىـ[الفتوى الحموية الكبرى]ـالمؤلف: شيخ الإسلام تقي الدين أبو العباس أحمد بن تيميةالمحقق: د. حمد بن عبد المحسن التويجريالناشر: دار الصميعي - الرياضالطبعة: الطبعة الثانية ١٤٢٥هـ / ٢٠٠٤معدد الأجزاء: ١[الكتاب مقابل، وترقيم صفحاته موافق للمطبوع]
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Şeyhülislam Ebü'l-Abbas Ahmed b. Teymiyye'ye [bu soru hicrî 698 senesinde sorulmuş; bu cevap sebebiyle bazı hadiseler ve imtihanlar cereyan etmiş olup bu cevap pek büyük faydalıdır. Bunun üzerine soru soran şöyle dedi:] Sıfat âyetleri hakkında, meselâ Allah Teâlâ'nın: {er-Rahmân arşın üzerine
بسم الله الرحمن الرحيم سُئل شيخُ الإسلام، أبو العباس أحمد بن تيمية [وذلك في سنة ثمان وتسعين وستمائة، وجرى بسبب هذا الجواب أمور ومحن، وهو جواب عظيم النفع جدًا. فقال السائل:]ما قولكم في آيات الصفات كقوله تعالى: {الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ
Nitekim Allah Teâlâ'nın: “Rahmân, Arş’a istivâ etti.” [Tâhâ, 5] buyruğu, yine Cenâb-ı Hakk'ın: “Sonra duman halindeki göğe istivâ etti (yöneldi).” [Fussilet, 11] kavli ve bunların dışında kalan âyetler ile sıfatlarla ilgili hadisler de bu kabildendir. Örneğin Resûlullah (s.a.v.)’in: “Âdemoğullarının kalpleri Rahmân’ın iki parmağı arasındadır.” buyruğu ve yine: “El-Cebbâr, ayağını cehenneme koyar.” hadisi ile bu türden diğer rivayetler de böyledir. [Âlimlerin bu konuda söyledikleri ve bu bahsi –inşallah ecirli olarak– genişçe açıkladıkları hususlara gelince:] Bunlara cevaben şöyle buyurdu:
اسْتَوَى} [طه: ٥] ، وقوله تعالى: {ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ} [فصلت: ١١] ، إلى غير ذلك من الآيات وأحاديث الصفات؛ كقوله صلى الله عليه وسلم: «إن قلوب بني آدم بين أصبعين من أصابع الرحمن» وقوله: «يضع الجبار قدمه في النار» إلى غير ذلك من الأحاديث [وما قالت العلماء، وابسُطوا القول في ذلك مأجورين إن شاء الله تعالى؟] فأجاب:
[Elhamdülillâhi Rabbi'l-Âlemîn] Bu konuda söylediğimiz, Allah'ın ve Resûlü'nün (s.a.v.) söylediği; Muhâcirîn ve Ensâr'dan ilk önce gelenlerin ve onlara ihsan ile tâbi olanların söylediği; ve bu kimselerden sonra gelen, Müslümanların hidayet ve irfanları üzerinde ittifak ettikleri eimme-i hüdânın söyledikleridir. İşte bu, bu bâbta ve diğer konularda bütün mahlûkat üzerine vâciptir. Zira Allah, Muhammed'i (s.a.v.) hidâyet ve hakk dîni ile göndermiştir ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Azîz ve Hamîd olanın yoluna çıkarsın. Ve O'na (Resûl'e), kendi izniyle Allah'a dâvet eden bir dâvetçi ve aydınlatan bir kandil olarak gönderdiğine şâhit olmuştur. Ve ona şöyle demesini emretmiştir: {De ki: İşte benim yolum budur; ben ve bana uyanlar basiretle Allah'a davet ederiz} [Yûsuf, 108]. [Resûlullah'ın (s.a.v.) Hükümleri: Allah'a İman Bâbı (itikaden ve kavlen)]: Aklen ve dînen muhaldir ki, kendisiyle [Allah'ın] insanları karanlıklardan aydınlığa çıkardığı o aydınlatan kandil (yani Resûl), ve onunla birlikte hakk olarak Kitab'ı indiren; insanların ihtilâf ettikleri hususlarda aralarında hükmetmesi için, ve insanlara, dinlerinde anlaşmazlığa düştükleri şeyleri, kendisine gönderilen Kitap ve hikmete döndürmelerini emreden (Allah'ın Resûlü), ve O, Allah'a ve O'nun yoluna izniyle dâvet ederken
[الحمد لله رب العالمين] قولنا فيها ما قاله الله ورسوله صلى الله عليه وسلم والسابقون الأولون من المهاجرين والأنصار والذين اتبعوهم بإحسان، وما قاله أئمة الهدى بعد هؤلاء الذين أجمع المسلمون على هدايتهم ودرايتهم، وهذا هو الواجب على جميع الخلق في هذا الباب وغيره، فإن الله بعث محمدًا صلى الله عليه وسلم بالهدى ودين الحق ليخرج الناس من الظلمات إلى النور بإذن ربهم إلى صراط العزيز الحميد، وشهد له بأنه بعثه داعيًا إليه بإذنه وسراجًا منيرًا، وأمره أن يقول: {قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللَّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي} [يوسف: ١٠٨] .[إحكام الرسول صلى الله عليه وسلم باب الإيمان بالله اعتقادا وقولا] :فمن المحال في العقل والدين أن يكون السراج المنير الذي أخرج [الله] به الناس من الظلمات إلى النور، وأنزل معه الكتاب بالحق ليحكم بين الناس فيما اختلفوا فيه، وأمر الناس أن يردُّوا ما تنازعوا فيه من دينهم إلى ما بعث به من الكتاب والحكمة، وهو يدعو إلى الله وإلى سبيله بإذنه على
Basîret: O, ona ve ümmetine dinlerini ikmal buyurduğunu ve nimetini onlar üzerinde tamamladığını haber vermiştir. Bunun ve diğerlerinin yanında muhaldir ki — Allah'a iman ve O'nu bilme kapısını müphem ve müteşâbih bırakıp, O'na vâcip olan Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı âliyye ile O'nun için câiz ve mümteni‘ olan şeyler arasında tefrik etmemiş olsun. Çünkü bunun bilgisi dinin aslı, hidayetin temeli, kalplerin kazandığı, nefislerin elde ettiği ve akılların idrak ettiği en üstün şeydir. Öyleyse nasıl olur da o Kitap, o Resûl ve nebilerden sonra Allah'ın yaratıklarının en hayırlısı [sahâbe], bu Kitab'ı itikat ve kavil olarak hâkim kılmamış olsun?! Yine muhaldir ki Nebî (s.a.v.) ümmetine her şeyi, hatta hâcet gidermeye kadar öğretmiş ve şöyle buyurmuş olsun: «Sizi ... üzere bıraktım.
بصيرة، وقد أخبر أنه أكمل له ولأمته دينهم، وأتم عليهم نعمته ـ محال مع هذا وغيره ـ أن يكون قد ترك باب الإيمان بالله والعلم به ملتبسًا مشتبهًا، فلم يميز [بين] ما يجب لله من الأسماء الحسنى والصفات العليا، وما يجوز عليه وما يمتنع عليه.فإن معرفة هذا أصل الدين، وأساس الهداية، وأفضل ما اكتسبته القلوب، وحصلته النفوس، وأدركته العقول، فكيف يكون ذلك الكتاب، وذلك الرسول وأفضل خلق الله بعد النبيين لم يحكموا هذا الكتاب اعتقادًا وقولاً؟! ومن المحال أيضًا أن يكون النبي صلى الله عليه وسلم قد علَّم أُمَّتَه كل شيء حتى الخراءة، وقال: «تركتكم على
Beyzâ’nın gecesi gündüzü gibidir; benden sonra ondan sapan ancak helâk olur.» Yine sahih olarak rivayet edildiğine göre: «Allah bir peygamber göndermemiştir ki, o peygambere ümmetini ... üzerine delâlet etmesi...
البيضاء ليلها كنهارها لا يزيغ عنها بعدي إلا هالك» ، وقال فيما صح عنه أيضًا: «ما بعث الله من نبي إلا كان حقًا عليه أن يدل أمته على
O, onlara bildiği en hayırlı şeyi öğretir ve onları bildiği en şerli şeyden nehyederdi.” Ebû Zer (r.a.) şöyle dedi: “Resûlullah (s.a.v.) vefat etti; gökyüzünde kanatlarını çeviren hiçbir kuş yoktur ki, ondan bize bir ilim zikretmiş olmasın.” Ömer b. el-Hattâb (r.a.) şöyle dedi: “Resûlullah (s.a.v.) aramızda [bir makam üzere] kıyam etti, ardından yaratılışın başlangıcını zikretti; nihayet cennet ehli menzillerine, cehennem ehli de menzillerine girdiler. (Bunu) hıfzetti.
خير ما يعلمه لهم وينهاهم عن شر ما يعلمه لهم» .وقال أبو ذر رضي الله عنه: «لقد توفي رسول الله صلى الله عليه وسلم وما من طائر يقلب جناحيه في السماء إلا ذكر لنا منه علمًا» .وقال عمر بن الخطاب رضي الله عنه: «قام فينا رسول الله صلى الله عليه وسلم [مقامًا] فذكر بدء الخلق حتى دخل أهل الجنة منازلهم وأهل النار منازلهم، حفظ
Buhârî rivayet etmiştir: “O, onu ezberleyenindir; onu unutan da onu unutmuştur.”[Allah Teâlâ’yı Bilmenin Mertebesi]: O (Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem), onlara dinde faydası olan her şeyi —ne kadar ince olursa olsun— öğrettiği halde, dilleriyle söyleyecekleri ve kalpleriyle [itikat edecekleri] şeyi —Rableri ve ma‘bûdları olan Rabbü’l-âlemîn hakkında— öğretmeyi terk etmesi muhaldir. Ki O’nu tanımak marifetlerin gayesi, O’na ibadet maksatların en şereflisi, O’na vuslat ise taleplerin en yücesidir. Bilakis bu, nebîvî davetin özü ve ilâhî risâletin hulâsasıdır. Öyleyse, kalbinde en ufak bir iman ve hikmet kırıntısı bulunan kimse, bu bâbın [beyânının] Resûlullah (s.a.v.)’den tam bir şekilde vâki olduğu hâlde, bunun olmadığını nasıl vehmedebilir? Madem ki o (beyan) ondan vâki olmuştur, o halde onun ümmetinin hayırlısının [olması] muhaldir.
ذلك من حفظه ونسيه من نسيه» رواه البخاري.[منزلة العلم بالله تعالى] :محال مع تعليمهم كل شيء لهم فيه منفعة في الدين ـ وإن دقت ـ أن يترك تعليمهم ما يقولونه بألسنتهم [ويعتقدونه] بقلوبهم في ربهم ومعبودهم رب العالمين، الذي معرفته غاية المعارف، وعبادته أشرف المقاصد، والوصول إليه غاية المطالب، بل هذا خلاصة الدعوة النبوية وزبدة الرسالة الإلهية، فكيف يتوهم من في قلبه أدنى مُسكة من إيمان وحكمة، أن لا يكون [بيان] هذا الباب قد وقع من الرسول صلى الله عليه وسلم على غاية التمام، إذا كان قد وقع ذلك منه، فمن المحال أن [يكون] خير أمته
Ve onların en faziletli asırları bu bapta kusur etmiş, onda artırarak veya eksilterek [bir şey yapmıştır]. [Selefin dinin usûl ve fürûunda kusur etmesinin imkânsızlığı]: Sonra, ayrıca muhaldir ki faziletli asırlar —Resûlullah (s.a.v.)'in içlerinde gönderildiği asır, sonra onları takip edenler, sonra onları takip edenler— bilmez kimseler olmuş olsunlar.
وأفضل قرونها قصروا في هذا الباب، زائدين فيه أو ناقصين عنه.[استحالة تقصير السلف في أصول الدين وفروعه] :ثم من المحال أيضًا أن تكون القرون الفاضلة ـ القرن الذي بعث فيهم رسول الله صلى الله عليه وسلم ثم الذين يلونهم ثم الذين يلونهم ـ كانوا غير عالمين
Ve bu bapta [söylemeyenler] hakkmübini söylemezler; zira bunun zıddı ya ilmin ve kavlin yokluğu, yahut hakkın nakîzına itikad ve sıdka muhalif sözdür. Her ikisi de mümtenidir. Birincisine gelince, kalbinde en ufak bir hayat ve ilim talebi veya bir nehmet (hırs)...
و [غير] قائلين في هذا الباب بالحق المبين، لأن ضد ذلك إما عدم العلم والقول، وإما اعتقاد نقيض الحق وقول خلاف الصدق. وكلاهما ممتنع.أما الأول فلأن من في قلبه أدنى حياة وطلب للعلم، أو نهمة في
İbadet hakkında, bu bab üzerinde araştırma yapmak, onu sormak ve onda hakkı bilmek, ibadetin en büyük maksatları ve en yüce taleplerindendir. Yani: neyin itikad edilmesi gerektiğini beyan etmek; Rabbin ve sıfatlarının keyfiyetini bilmek değildir. Selim nefisler hiçbir şeye, bu hususu bilmeye olduğundan daha şevkli değildir. Bu, vicdânî fıtratla bilinen bir husustur. Öyleyse, en kuvvetli mûciblerden olan bu mûcib varken, onun mûcebinin o sâdâttan bütün asırları boyunca geri kalması nasıl tasavvur edilebilir? Bu, halkın en ahmaklarından, Allah'tan en şiddetli i‘râz edenlerden, dünya talebine ve Allah'ı zikirden gaflete en çok dalanlardan dahi neredeyse vâki‘ olmaz; öyleyse o zatlardan nasıl vâki‘ olabilir?! Onların bu hususta haktan başka bir itikada sahip oldukları veya söyledikleri iddiasına gelince; bunu ne bir Müslüman ne de kavmin hâlini bilen bir akıl sahibi itikad eder.
العبادة يكون البحث عن هذا الباب والسؤال عنه ومعرفة الحق فيه أكبر مقاصده وأعظم مطالبه، أعني: بيان ما ينبغي اعتقاده، لا معرفة كيفية الرب وصفاته. وليست النفوس الصحيحة إلى شيء أشوق منها إلى معرفة هذا الأمر.وهذا أمر معلوم بالفطرة الوجدية، فكيف يتصور مع قيام هذا المقتضى ـ الذي هو من أقوى المقتضيات ـ أن يتخلف عنه مقتضاه في أولئك السادة في مجموع عصورهم. هذا لا يكاد يقع في أبلد الخلق، وأشدهم إعراضًا عن الله، وأعظمهم إكبابًا على طلب الدنيا، والغفلة عن ذكر الله، فكيف يقع من أولئك؟!وأما كونهم كانوا معتقدين فيه غير الحق أو قائليه، فهذا لا يعتقده مسلم ولا عاقل عرف حال القوم.
Sonra bu babta onlar hakkındaki sözler, bu fetvada veya onun katları kadar bir metinde satırlara sığdırılamayacak kadar çoktur. Bunu talep edip araştıran bilir. [Selef yolu daha selametli, daha âlim ve daha hakîmdir]: Ayrıca, haleflerin seleflerden daha âlim olması da caiz değildir; nitekim selefin kadrini takdir etmeyen, hatta Allah'ı, Resûlü'nü ve O'na iman edenleri emrolunan hakikat bilgisiyle gereği gibi tanımayan birtakım ahmakların söylediği gibi: «Selefin yolu daha selametli, halefin yolu daha âlimdir.
ثم الكلام عنهم في هذا الباب أكثر من أن يمكن سطره في هذه الفتوى أو أضعافها، يعرف ذلك من طلبه وتتبعه.[طريقة السلف أسلم وأعلم وأحكم] :ولا يجوز أيضًا أن يكون الخالفون أعلم من السالفين كما يقوله بعض الأغبياء ممن لم يقدر قدر السلف، بل ولا عرف الله ورسوله والمؤمنين به حقيقة المعرفة المأمور بها من أن «طريقة السلف أسلم وطريقة الخلف أعلم
[Selef metoduna Halef metodunu üstün tutanların hatasının kaynağı]: Şu bid‘at ehli kimseler ki Halef metodunu Selef metoduna tercih ederler, işte onların hataya düşmeleri, Selef metodunun, Kur’an ve hadis lafızlarına, bunların fıkhına vakıf olmaksızın sadece iman etmekten ibaret olduğunu zannetmelerinden ileri gelir. Tıpkı ümmîler hakkında: "Onlardan bir kısmı ümmîdir; Kitab’ı bilmezler, ancak birtakım kuruntulara kapılırlar" [Bakara, 2/78] buyurulan kimseler gibi. Halef metodunun ise, nasların manalarını, hakikatlerinden saptırılmış bir şekilde, çeşitli mecazlar ve nadir dil kullanımlarıyla istihraç etmek olduğunu sanmaktadırlar.
[منشأ الخطأ عند من فضل طريقة الخلف على طريقة السلف] :فإن هؤلاء المبتدعة الذين يفضّلون طريقة الخلف على طريقة السلف إنما أتوا من حيث ظنوا أن طريقة السلف هي مجرد الإيمان بألفاظ القرآن والحديث من غير فقه لذلك، بمنزلة الأميين الذين قال فيهم: {وَمِنْهُمْ أُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ إِلَّا أَمَانِيَّ} [البقرة:٧٨] ، وأن طريقة الخلف هي استخراج معاني النصوص المصروفة عن حقائقها بأنواع المجازات وغرائب اللغات.
[Mütekellimlerin cehl ile kizbi bir araya toplamaları]: İşte bu fâsid zan, muhtevası İslâm'ı arka arkaya atmak olan o makaleyi gerektirdi. Selefin yoluna dair yalan söylediler, halefin yolunu tasvîb hususunda ise dalâlete düştüler. Böylece selefin yoluna dair cehl ile onlara yalan isnad etmeyi ve halefin yolunu tasvîb hususunda cehl ile dalâleti bir araya toplamış oldular. Bunun sebebi, onların, bu nassların delâlet ettiği sıfatın nefsü'l-emirde mevcut olmadığına, kendilerinin kâfirlerden olan kardeşleriyle ortaklaştıkları fâsid şüpheler sebebiyle inanmalarıdır. Nefsü'l-emirde sıfatların bulunmadığına itikad edince —ve bununla birlikte nassların bir mânâdan hâlî olmaması gerekince— lafza iman ve mânâyı tefvîz arasında —ki buna selefin yolu derler— ve lafzı bir tür tekellüf ile mânalara sarf etmek arasında —ki buna halefin yolu derler— tereddüt edip kaldılar. Böylece bu bâtıl.
[جمع المتكلمين بين الجهل والكذب] :فهذا الظن الفاسد أوجب تلك المقالة التي مضمونها نبذ الإسلام وراء الظهر، وقد كذبوا على طريقة السلف، وضلوا في تصويب طريقة الخلف، فجمعوا بين الجهل بطريقة السلف في الكذب عليهم، وبين الجهل والضلال بتصويب طريقة الخلف.وسبب ذلك اعتقادهم أنه ليس في نفس الأمر صفة دلت عليها هذه النصوص للشبهات الفاسدة التي شاركوا فيها إخوانهم من الكافرين، فلما اعتقدوا انتفاء الصفات في نفس الأمر ـ وكان مع ذلك لا بد للنصوص من معنًى ـ بقوا مترددين بين الإيمان باللفظ وتفويض المعنى ـ وهي التي يسمونها طريقة السلف ـ وبين صرف اللفظ إلى معان بنوع تكلف ـ وهي التي يسمونها طريقة الخلف ـ فصار هذا الباطل