Müellifin kitaplarına başladığı hutbe: Hamd, Allah'a mahsustur. O'ndan yardım diler, hidâyet ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah kimi hidâyet ederse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu hidâyete erdirecek yoktur. Allah'tan başka ilah olmadığına, O'nun bir ve ortaksız olduğuna şehâdet ederiz. Yine şehâdet ederiz ki Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve resûlüdür. O'nu hidâyet ve hak din ile gönderdi; tâ ki onu bütün dinlere üstün kılsın. Şâhit olarak Allah yeter. O'nu kıyametten önce müjdeci ve uyarıcı, izniyle Allah'a çağıran ve nûr saçan bir kandil olarak gönderdi. Böylece onunla sapıklıktan hidâyete erdirdi, körlükten gözler açtı, dalâletten doğru yola iletti, onunla kör gözleri, sağır kulakları ve mühürlü kalpleri açtı. Onunla hak ile bâtılı, hidâyet ile dalâleti, doğruluk ile azgınlığı, mü'minler ile kâfirleri, cennet ehlini ve cehennem ehlini, Allah'ın velîleri ile Allah'ın düşmanlarını birbirinden ayırdı. Kim hakkında Muhammed (s.a.v.) "O, Allah'ın velîlerindendir" diye şehâdet ederse, o Rahmân'ın velîlerindendir. Kim hakkında da "O, Allah'ın düşmanlarındandır" diye şehâdet ederse, o Allah'ın düşmanlarındandır ve şeytanların velîlerindendir.
الخطبة التي كان يفتتح بها المؤلف كتبهالحمدلله نستعينه، ونستهديه ونستغفره، ونعوذ بالله من شرور أنفسنا ومن سيئات أعمالنا، من يهده الله فلا مضل له، ومن يضلل فلا هادي له، ونشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، ونشهد أن محمدا عبده ورسوله.أرسله بالهدى ودين الحق ليظهره على الدين كله وكفى بالله شهيدا.أرسله بين يدي الساعة بشيرا ونذيرا، وداعيا إلى الله بإذنه وسراجا منيرا، فهدى به من الضلالة، وبصر به من العمى، وأرشد به من الغي، وفتح به أعينا عميا، وآذانا صما، وقلوبا غلفا، وفرق به بين الحق والباطل، والهدى والضلال، والرشاد والغي، والمؤمنين والكفار، والسعداء أهل الجنة، والأشقياء أهل النار، وبين أولياء الله وأعداء الله.فمن شهد له محمد صلى الله عليه وسلم بأنه من أولياء الله فهو من أولياء الرحمن، ومن شهد له بأنه من أعداء الله فهو من أعداء الله وأولياء الشياطين.
Allah'ın evliyası vardır, şeytanın da evliyası vardır. Nitekim Allah sübhanehu ve teâlâ, Kitabı’nda ve Resûlü (s.a.v.)’in sünnetinde, insanlardan Allah’ın evliyası bulunduğu gibi, şeytanın da evliyası bulunduğunu beyan buyurmuş; böylece Rahmân’ın evliyası ile şeytanın evliyası arasında fark gözetmiştir. Şöyle buyurmuştur: “Bilesiniz ki Allah’ın evliyasına ne korku vardır ne de onlar üzülürler. Onlar iman eden ve takvâ sahibi olan kimselerdir. Onlar için dünya hayatında da âhirette de müjde vardır. Allah’ın kelimeleri için hiçbir değişiklik yoktur. İşte bu, büyük kurtuluştur.” Yine şöyle buyurmuştur: “Allah, iman edenlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velîleri ise tâğuttur; onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir, orada ebedî kalacaklardır.” Yine şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları velî edinmeyin; onlar birbirlerinin velîsidir. Sizden kim onları velî edinirse, işte o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu hidayete erdirmez. Kalplerinde hastalık bulunanların, ‘Başımıza bir felâket gelmesinden korkuyoruz’ diyerek onların arasına koş tuklarını görürsün. Umulur ki Allah, fetih veya katından bir emir getirir de, içlerinde gizlediklerine pişman olurlar. İman edenler ise: ‘Sizinle beraber olduklarına dair bütün güçleriyle Allah’a yemin edenler bunlar mı?’ derler. Onların amelleri boşa gitmiş ve hüsrâna uğramışlardır. Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onun yerine öyle bir kavim getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise izzetli ve şereflidirler; Allah yolunda cihâd ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar.”
لله أولياء وللشيطان أولياءوقد بين سبحانه وتعالى في كتابه وسنة رسوله صلى الله عليه وسلم أن لله أولياء من الناس، وللشيطان أولياء، ففرق بين أولياء الرحمن وأولياء الشيطان.فقال تعالى: {ألا إن أولياء الله لا خوف عليهم ولا هم يحزنون * الذين آمنوا وكانوا يتقون * لهم البشرى في الحياة الدنيا وفي الآخرة لا تبديل لكلمات الله ذلك هو الفوز العظيم} وقال تعالى: {الله ولي الذين آمنوا يخرجهم من الظلمات إلى النور والذين كفروا أولياؤهم الطاغوت يخرجونهم من النور إلى الظلمات أولئك أصحاب النار هم فيها خالدون} وقال تعالى: {يا أيها الذين آمنوا لا تتخذوا اليهود والنصارى أولياء بعضهم أولياء بعض ومن يتولهم منكم فإنه منهم إن الله لا يهدي القوم الظالمين * فترى الذين في قلوبهم مرض يسارعون فيهم يقولون نخشى أن تصيبنا دائرة فعسى الله أن يأتي بالفتح أو أمر من عنده فيصبحوا على ما أسروا في أنفسهم نادمين * ويقول الذين آمنوا أهؤلاء الذين أقسموا بالله جهد أيمانهم إنهم لمعكم حبطت أعمالهم فأصبحوا خاسرين * يا أيها الذين آمنوا من يرتد منكم عن دينه فسوف يأتي الله بقوم يحبهم ويحبونه أذلة على المؤمنين أعزة على الكافرين يجاهدون في سبيل الله ولا يخافون لومة
Nitekim bu, Allah'ın bir lutfudur; onu dilediğine verir. Allah Vâsi‘dir (rahmeti geniştir), Alîm'dir (her şeyi bilir). "Sizin velîniz ancak Allah, Resûlü ve namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve (Allah'ın emrine) boyun eğip rükû eden müminlerdir. Kim Allah’ı, Resûlü’nü ve iman edenleri veli edinirse (bilsin ki) Allah’ın hizbi, işte onlar gâlib olanlardır." (el-Mâide 5:54-56) Yüce Allah şöyle buyurdu: "İşte orada velâyet (yardım ve dostluk) Hakk olan Allah’a aittir. O’nun mükâfatı en hayırlı, vereceği sonuç da en hayırlıdır." (el-Kehf 18:44) Yüce Allah şeytanın velîlerini de zikrederek buyurdu: "Kur’an okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Gerçek şu ki, iman edenler ve yalnızca Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hâkimiyeti yoktur. Onun hâkimiyeti ancak kendisini dost edinenler ve (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir." (en-Nahl 16:98-100) Yine Yüce Allah şöyle buyurdu: "İman edenler, Allah yolunda savaşırlar; küfredenler ise tâğut yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi pek zayıftır." (en-Nisâ 4:76) Yüce Allah buyurdu: "Hani meleklere: Âdem’e secde edin, demiştik; İblis müstesna, hepsi secde etti. İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden saptı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin düşmanlarınızdır. Bu, zalimler için ne kötü bir değişimdir!" (el-Kehf 18:50) Yine Yüce Allah: "Kim şeytanı Allah’tan ayrı olarak dost edinirse, şüphesiz açık bir hüsrana uğramıştır." (en-Nisâ 4:119) buyurdu.
لائم ذلك فضل الله يؤتيه من يشاء والله واسع عليم * إنما وليكم الله ورسوله والذين آمنوا الذين يقيمون الصلاة ويؤتون الزكاة وهم راكعون * ومن يتول الله ورسوله والذين آمنوا فإن حزب الله هم الغالبون} .وقال تعالى: {هنالك الولاية لله الحق هو خير ثوابا وخير عقبا} .وذكر أولياء الشيطان فقال تعالى: {فإذا قرأت القرآن فاستعذ بالله من الشيطان الرجيم * إنه ليس له سلطان على الذين آمنوا وعلى ربهم يتوكلون * إنما سلطانه على الذين يتولونه والذين هم به مشركون} وقال تعالى: {الذين آمنوا يقاتلون في سبيل الله والذين كفروا يقاتلون في سبيل الطاغوت فقاتلوا أولياء الشيطان إن كيد الشيطان كان ضعيفا} .وقال تعالى: {وإذ قلنا للملائكة اسجدوا لآدم فسجدوا إلا إبليس كان من الجن ففسق عن أمر ربه أفتتخذونه وذريته أولياء من دوني وهم لكم عدو بئس للظالمين بدلا} .وقال تعالى: {ومن يتخذ الشيطان وليا من دون الله فقد خسر خسرانا مبينا} .
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine: ‘İnsanlar size karşı ordu topladı, onlardan korkun!’ dediler. Bu onların imanlarını artırdı da: ‘Bize Allah yeter; ne güzel vekildir O!’ dediler. (Sonra) Allah’tan bir nimet ve lütufla hiçbir zarara uğramadan geri döndüler. Allah’ın rızasına uydular. Allah büyük lütuf sahibidir. İşte şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mümin iseniz Benden korkun!” Buyurdu ki: “Gerçek şu ki biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.” Yine buyurdu ki: “Onlar bir hayâsızlık yaptıkları zaman, ‘Biz atalarımızı bu halde bulduk.’ derler... (Nihayet) onlar, şeytanları Allah’ı bırakıp kendilerine dost edinmişler ve kendilerinin hidayet üzere olduklarını sanmaktadırlar.” Yine buyurdu ki: “Muhakkak şeytanlar, sizinle mücadele etsinler diye dostlarına vahyederler.” Halîl (aleyhisselâm) da şöyle dedi: “Ey babacığım! Doğrusu ben, Rahmân’dan sana bir azap dokunmasından korkarım; o takdirde sen şeytana dost olursun.” Yine buyurdu ki: “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin; onlara sevgi göstererek haber ulaştırmayın.” Ta ki şu âyetine kadar: “Şüphesiz sen Azîzsin, Hakîmsin.”
وقال تعالى: {الذين قال لهم الناس إن الناس قد جمعوا لكم فاخشوهم فزادهم إيمانا وقالوا حسبنا الله ونعم الوكيل * فانقلبوا بنعمة من الله وفضل لم يمسسهم سوء واتبعوا رضوان الله والله ذو فضل عظيم * إنما ذلكم الشيطان يخوف أولياءه فلا تخافوهم وخافون إن كنتم مؤمنين} وقال تعالى: {إنا جعلنا الشياطين أولياء للذين لا يؤمنون * وإذا فعلوا فاحشة قالوا وجدنا عليها آباءنا} إلى قوله {إنهم اتخذوا الشياطين أولياء من دون الله ويحسبون أنهم مهتدون} وقال تعالى: {وإن الشياطين ليوحون إلى أوليائهم ليجادلوكم} ، وقال الخليل عليه السلام: {يا أبت إني أخاف أن يمسك عذاب من الرحمن فتكون للشيطان وليا} ، وقال تعالى: {يا أيها الذين آمنوا لا تتخذوا عدوي وعدوكم أولياء تلقون إليهم بالمودة} الآيات إلى قوله {إنك أنت العزيز الحكيم}
Allah'ın velîlerinin sıfatları
Allah'ın velîlerinin sıfatları hakkında fasıl
İnsanlar arasında Rahmân'ın velîleri ve şeytanın velîleri bulunduğu bilindiğinde, Allah ve Resûlü'nün (s.a.v.) aralarını ayırdığı gibi, bunların birbirinden ayrılması gerekir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Bilesiniz ki Allah'ın velîlerine korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar; onlar iman eden ve takvâ sahibi olan kimselerdir.» (Yûnus 10/62-63) İman ve takvâ.
Sahih-i Buhârî ve başkalarının Ebû Hureyre (r.a.) vasıtasıyla Nebî'den (s.a.v.) rivayet ettikleri sahih hadiste Resûlullah şöyle buyurmuştur: «Allah Teâlâ buyurur: Her kim benim velîme düşmanlık ederse, bana savaş açmış olur -yahut ona savaş ilan etmişimdir- (diğer rivayette: ‘Bana savaş açmış olur’). Kulum Bana, üzerine farz kıldığım şeyleri yerine getirmesi kadar sevimli bir şeyle yaklaşmaz. Kulum nâfile ibadetlerle Bana yaklaşmaya devam eder, nihayet onu severim. Onu sevdiğim zaman, işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum.» -Bir rivayette: «Benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür» (denmiştir)- «Ant olsun, Benden isterse ona veririm, Bana sığınırsa onu himaye ederim. Hakkında tereddüt ettiğim bir şey yoktur ben...»
صفات أولياء اللهفصل في صفات أولياء اللهوإذا عرف أن الناس فيهم أولياء الرحمن وأولياء الشيطان، فيجب أن يفرق بين هؤلاء وهؤلاء، كما فرق الله ورسوله بينهما، فأولياء الله هم المؤمنون المتقون، كما قال تعالى: {ألا إن أولياء الله لا خوف عليهم ولا هم يحزنون * الذين آمنوا وكانوا يتقون} . الإيمان والتقوىوفي الحديث الصحيح الذي رواه البخاري وغيره عن أبي هريرة رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم قال: «يقول الله تعالى: من عادى لي وليا فقد بارزني بالمحاربة - أو فقد آذنته بالحرب - وما تقرب إلي عبدي بمثل أداء ما افترضت عليه، ولا يزال عبدي يتقرب إلي بالنوافل حتى أحبه، فإذا أحببته، كنت سمعه الذي يسمع به، وبصره الذي يبصر به، ويده التي يبطش بها، ورجله التي يمشي بها» .- وفي رواية فبي يسمع وبي يبصر، وبي يبطش، وبي يمشي - «ولئن سألني لأعطينه، ولئن استعاذني لأعيذنه، وما ترددت عن شيء أنا
Onun faili, mümin kulumun nefsini kabzetme hususundaki tereddüdümdür. O ölümü kerih görür, ben de onun sıkıntıya düşmesini kerih görürüm. Ve ondan kurtuluş yoktur. Bu, evliyâ hakkında rivayet edilen en sahih hadistir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurarak beyan etmiştir ki, kim Allah'ın bir velîsine düşmanlık ederse, Allah'a savaşta meydan okumuş olur. Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek. Ve diğer bir hadiste: 'Ben evliyâm için aslanın savaşta intikam alması gibi intikam alırım.' Yani: Onlara düşmanlık edenden intikamlarını alırım, tıpkı savaş aslanının intikamını alması gibi. Bu, şundan dolayıdır ki, Allah'ın evliyâsı, O'na iman eden ve O'nunla dostluk kuranlardır. Böylece O'nun sevdiğini sever, O'nun buğzettiğine buğzeder, O'nun razı olduğundan razı olur, O'nun gazap ettiğine gazap eder, O'nun emrettiğini emreder, O'nun nehyettiğinden nehyeder, O'nun sevdiği kimseye verir, O'nun sevdiği kimseden men ederler. Nitekim Tirmizî ve diğerlerinde Resûlullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilir: 'Îmânın en sağlam kulpu, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.' Bir başka hadiste ise Ebû Dâvûd'un rivayetine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 'Kim Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için verir ve Allah için (vermeyip) men ederse, îmânı kemale erdirmiştir.'
فاعله ترددي عن قبض نفس عبدي المؤمن، يكره الموت وأكره مساءته.ولابد له منه» وهذا أصح حديث يروى في الأولياء، فبين النبي صلى الله عليه وسلم أنه من عادى وليا لله فقد بارز الله في المحاربة. الحب في الله والبغض في اللهوفي حديث آخر: «وإني لأثأر لأوليائي كما يثأر الليث الحرب» أي: آخذ ثأرهم ممن عاداهم كما يأخذ الليث الحرب ثأره، وهذا لأن أولياء الله هم الذين آمنوا به ووالوه، فأحبوا ما يحب، وأبغضوا ما يبغض، ورضوا بما يرضى، وسخطوا بما يسخط، وأمروا بما يأمر، ونهوا عما نهى، وأعطوا لمن يحب أن يعطى، ومنعوا من يحب أن يمنع، كما في الترمذي وغيره عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: «أوثق عرى الإيمان: الحب في الله والبغض في الله» وفي حديث آخر رواه أبو داود وقال: «من أحب لله، وأبغض لله، وأعطى لله، ومنع لله، فقد استكمل الإيمان» .
Tâatleri dost edinme (muvalâtü’t-tâât) ve velâyet: Adâvetin zıddıdır. Velâyetin aslı: muhabbet ve yakınlık; adâvetin aslı ise buğz ve uzaklıktır. Denilmiştir ki velî, tâatlere olan muvalâtından –yani onlara tâbi olmasından– dolayı velî diye isimlendirilmiştir. Birinci görüş daha sahihtir. Velî: yakın demektir. “Bu, şuna yelîdir” yani ona yakındır, denilir. Bundan dolayıdır ki Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ferâizi (miras paylarını) sahiplerine veriniz; ferâizin geriye bıraktığı (artık miras) ise, (ölen erkekse) en yakın erkek kişiye aittir.” Yani ölüye en yakın olan erkek kişiye. Bunu “zeker” (erkek) lafzıyla vurgulamıştır ki, bunun yalnızca erkeklere mahsus bir hüküm olduğunu, erkekler ve kadınların bu hususta ortak olmadığını beyan etsin. Nitekim zekâtta da: “İbn lebûn (erkek iki yaşındaki deve) – zekerdir” buyurulmuştur.
موالاة الطاعاتوالولاية: ضد العداوة، وأصل الولاية: المحبة والقرب، وأصل العداوة: البغض والبعد.وقد قيل أن الولي سمي وليا من موالاته للطاعات، أي متابعته لها، والأول أصح.والولي: القريب، يقال: هذا يلي هذا، أي يقرب منه.ومنه قوله صلى الله عليه وسلم: «ألحقوا الفرائض بأهلها فما أبقت الفرائض فلأولى رجل ذكر» أي لأقرب رجل إلى الميت.ووكده بلفظ الذكر ليبين أنه حكم يختص بالذكور، ولا يشترك فيه الذكور والإناث، كما قال في الزكاة: «فابن لبون ذكر» .
Şu hâlde Allah'ın velîsi, O'nun sevdiği ve razı olduğu, buğzettiği ve gazap ettiği, emrettiği ve nehyettiği şeylerde O'na uyup tâbi olan kimse ise, O'nun velîsine düşmanlık eden kimse O'na düşmanlık etmiş olur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dostlar edinmeyin; onlara sevgi gösteriyorsunuz.} Kim Allah'ın evliyâsına düşmanlık ederse, O'na düşmanlık etmiş olur; kim O'na düşmanlık ederse, O'na savaş açmış olur. İşte bu sebeple Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Kim benim velîme düşmanlık ederse, benimle savaşa tutuşmuş olur.» Allah'ın evliyâsının en faziletlisi O'nun enbiyâsıdır; enbiyâsının en faziletlisi onlardan rusül olanlardır; rusülün en faziletlisi ise ulü'l-azm olanlardır: Nûh, İbrâhîm, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed (s.a.v.). Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {Dinden size, Nûh'a vasiyet ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya vasiyet ettiğimizi şeriat kıldı: Dini dosdoğru kılın ve onda ayrılığa düşmeyin.} Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {Hani peygamberlerden misaklarını almıştık; senden, Nûh'tan, İbrâhîm'den, Mûsâ'dan ve Meryem oğlu Îsâ'dan da; onlardan sağlam bir misak almıştık. (Bu,) doğrulara doğruluklarından sormak içindir; kâfirlere de elim bir azap hazırlamıştır.}
فإذا كان ولي الله هو الموافق المتابع له فيما يحبه ويرضاه، ويبغضه ويسخطه، ويأمر به وينهى عنه، كان المعادي لوليه معاديا له، كما قال تعالى: {لا تتخذوا عدوي وعدوكم أولياء تلقون إليهم بالمودة} فمن عادى أولياء الله فقد عاداه، ومن عاداه فقد حاربه، فلهذا قال: «ومن عادى لي وليا فقد بارزني بالمحاربة» . أفضل أولياء اللهوأفضل أولياء الله هم أنبياؤه، وأفضل أنبيائه هم المرسلون منهم، وأفضل المرسلين أولو العزم: نوح وإبراهيم وموسى وعيسى ومحمد صلى الله عليه وسلم.قال تعالى: {شرع لكم من الدين ما وصى به نوحا والذي أوحينا إليك وما وصينا به إبراهيم وموسى وعيسى أن أقيموا الدين ولا تتفرقوا فيه} وقال تعالى: {وإذ أخذنا من النبيين ميثاقهم ومنك ومن نوح وإبراهيم وموسى وعيسى ابن مريم وأخذنا منهم ميثاقا غليظا * ليسأل الصادقين عن صدقهم وأعد للكافرين عذابا أليما} .
Ülü’l-azm peygamberlerin en faziletlisi Muhammed (s.a.v.)’dir. O, nebîlerin sonuncusu, muttakîlerin imamı, Âdemoğullarının efendisi, peygamberler toplandığında onların imamı, huzura vardıklarında hatibi, öncekilerin ve sonrakilerin gıpta edeceği Makam-ı Mahmûd sahibi, hamd sancağının ve varid olunan havzın sahibi, kıyamet gününde mahlûkatın şefaatçisi, vesile ve fazilet sahibidir. Allah onu en üstün kitabıyla göndermiş, dininin en faziletli şeriatlarını ona teşrî‘ etmiş, ümmetini insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet kılmış, kendisine ve ümmetine, daha önceki ümmetler arasında dağıtılmış olan fazilet ve güzellikleri bir araya toplamıştır. Onlar yaratılışta son, (mahşerde) dirilişte ise ilk ümmettir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) sahih hadiste şöyle buyurmuştur: «Bizler (dünyada) sonuncular, kıyamet gününde ise önde olanlarız. Şu kadar var ki, onlara bizden önce kitap verildi, bize ise onlardan sonra verildi. İşte bu onların (Cuma günü hakkında) ihtilafa düştükleri gündür. Allah bizi ona hidayet etti. İnsanlar bu konuda bize tabidir: Cumartesi Yahudilere, Pazar ise Hristiyanlara aittir.» Yine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Ben, kendisinden yerin yarılacağı ilk kişiyim.»
أفضل أولي العزموأفضل أولي العزم: محمد صلى الله عليه وسلم خاتم النبيين وإمام المتقين، وسيد ولد آدم، وإمام الأنبياء إذا اجتمعوا، وخطيبهم إذا وفدوا، صاحب المقام المحمود الذي يغبطه به الأولون والآخرون، وصاحب لواء الحمد، وصاحب الحوض المورود، وشفيع الخلائق يوم القيامة، وصاحب الوسيلة والفضيلة، الذي بعثه الله بأفضل كتبه، وشرع له أفضل شرائع دينه، وجعل أمته خير أمة أخرجت للناس، وجمع له ولأمته من الفضائل والمحاسن ما فرقه فيمن قبلهم، وهم آخر الأمم خلقا، وأول الأمم بعثا، كما قال صلى الله عليه وسلم في الحديث الصحيح: «نحن الآخرون السابقون يوم القيامة، بيد أنهم أوتوا الكتاب من قبلنا، وأوتيناه من بعدهم، فهذا يومهم الذي اختلفوا فيه - يعني يوم الجمعة - فهدانا الله له: الناس لنا تبع فيه، غدا لليهود، وبعد للنصارى» .وقال صلى الله عليه وسلم: «أنا أول من تنشق عنه الأرض» .
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: «Cennetin kapısına gelir, açılmasını isterim. Hâzin: 'Kimsin?' der. Ben: 'Muhammed'im.' derim. Bunun üzerine: 'Sana, senden önce hiç kimseye açmamam emredildi.' der.» Efendimiz'in (s.a.v.) ve ümmetinin fezâili pek çoktur. Allah onu gönderdiği andan itibaren onu, dostlarıyla düşmanları arasında ayırt edici bir kıstas kılmıştır: Artık Allah'a velî olan, ancak ona ve getirdiklerine iman eden, ona zâhiren ve bâtınen tâbi olandır. Allah'ı sevdiğini ve O'nun velâyetini iddia edip de ona tâbi olmayan kimse ise Allah'ın evliyâsından değildir; bilakis ona muhalefet eden, Allah'ın düşmanlarından ve şeytanın dostlarındandır. Allah teâlâ şöyle buyurdu: {De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.} Hasan-ı Basrî (rahimehullah) şöyle dedi: Bir topluluk Allah'ı sevdiklerini iddia etti; bunun üzerine Allah bu âyeti onlar için bir imtihan olarak indirdi. Allah bu âyette, kim Resûl'e tâbi olursa Allah'ın onu seveceğini, kim de Allah'ı sevdiğini iddia edip de Resûlullah'a (s.a.v.) tâbi olmazsa onun Allah'ın evliyâsından olmadığını beyan buyurmuştur. Hal böyle iken insanların çoğu kendilerinin veya başkalarının Allah'ın evliyâsından olduğunu zannederler; oysa onlar Allah'ın evliyâsından değillerdir. Yahudiler ise...
وقال صلىالله عليه وسلم: «آتي باب الجنة فأستفتح، فيقول الخازن: من أنت؟ فأقول: أنا محمد.فيقول: بك أمرت أن لا أفتح لأحد قبلك» .وفضائله صلى الله عليه وسلم وفضائل أمته كثيرة، ومن حين بعثه الله جعله الفارق بين أوليائه وبين أعدائه: فلا يكون وليا لله إلا من آمن به وبما جاء به، واتبعه باطنا وظاهرا، ومن ادعى محبة الله وولايته وهو لم يتبعه، فليس من أولياء الله، بل من خالفه كان من أعداء الله وأولياء الشيطان.قال تعالى: {قل إن كنتم تحبون الله فاتبعوني يحببكم الله} قال الحسن البصري رحمه الله: ادعى قوم أنهم يحبون الله، فأنزل الله هذه الآية محنة لهم وقد بين الله فيها، أن من اتبع الرسول فإن الله يحبه، ومن ادعى محبة الله ولم يتبع الرسول صلى الله عليه وسلم، فليس من أولياء الله: وأن كان كثير من الناس يظنون في أنفسهم، أو في غيرهم، أنهم من أولياء الله، ولا يكونون من أولياء الله، فاليهود
Nasârâ, Allah'ın evliyâsı olduklarını iddia ederler (ve cennete ancak kendilerinden olanların gireceğini, hatta Allah'ın oğulları ve sevdikleri olduklarını ileri sürerler). Allah Teâlâ buyurdu ki: "De ki: Öyleyse O, günahlarınız sebebiyle size niye azap etmiyor? Bilakis siz, yarattıklarından birer beşersiniz." âyeti. Allah Teâlâ yine buyurdu ki: "Dediler ki: Cennete yahudiler veya hıristiyanlardan başkası girmeyecek. Bu, onların kuruntularıdır." [âyetinden] "Onlar hüzünlenmeyeceklerdir" sözüne kadar [buyurdu]. Arap müşrikleri ise Mekke'de ikamet etmeleri ve Beytullah'a komşu olmaları sebebiyle Allah'ın ehli olduklarını iddia ederlerdi. Bununla diğerlerine karşı büyüklenirlerdi. Nitekim Allah Teâlâ buyurdu: "Âyetlerim size okunuyordu da siz topuklarınız üzerinde geri dönüyordunuz. Büyüklenerek, geceleyin onun hakkında saçmalayarak." Allah Teâlâ yine buyurdu: "Hani kâfir olanlar seni tutuklamak veya öldürmek için sana tuzak kuruyorlardı." [âyetinden] "Onlar Mescid-i Haram'dan alıkoyuyorlar; oysa onlar onun velîleri değillerdir. Onun velîleri ancak takvâ sahibi olanlardır" sözüne kadar. Böylece Allah (Subhânehû), müşriklerin ne Kendisinin ne de Beytullah'ın velîleri olmadığını, velîlerinin ancak müttakîler olduğunu beyân buyurdu. Hadis: "Benim velîm Allah ve sâlih müminlerdir." Sahîhayn'da Amr b. el-Âs (r.a.)'den rivâyet olunduğuna göre şöyle demiştir: Resûlullah (s.a.v.)'i açıktan, gizli olmaksızın şöyle buyururken işittim: "Falan âilesi benim velîlerim değildir" —akrabalarından bir grubu kastederek— "Benim velîm ancak Allah ve sâlih müminlerdir." Bu da, Allah Teâlâ'nın şu kavliyle mutâbıktır:
والنصارى يدعون أنهم أولياء لله (وأنه لا يدخل الجنة إلا من كان منهم، بل يدعون أنهم أبناؤه) وأحباؤه.قال تعالى: {قل فلم يعذبكم بذنوبكم بل أنتم بشر ممن خلق} الآية، وقال تعالى: {وقالوا لن يدخل الجنة إلا من كان هودا أو نصارى تلك أمانيهم} ، إلى قوله: {ولا هم يحزنون} ادعاء مشركي العرب أنهم أهل اللهوكان مشركو العرب يدعون أنهم أهل الله، لسكناهم مكة، ومجاورتهم البيت، وكانوا يستكبرون به على غيرهم، كما قال تعالى: {قد كانت آياتي تتلى عليكم فكنتم على أعقابكم تنكصون * مستكبرين به سامرا تهجرون} وقال تعالى: {وإذ يمكر بك الذين كفروا ليثبتوك أو يقتلوك} إلى قوله: {وهم يصدون عن المسجد الحرام وما كانوا أولياءه إن أولياؤه إلا المتقون} فبين سبحانه أن المشركين ليسوا أولياءه ولا أولياء بيته، إنما أولياؤه المتقون. حديث: "وليي الله وصالح المؤمنين "حديث: وليي الله وصالح المؤمنينوثبت في الصحيحين عن عمرو بن العاص رضي الله عنه قال: سمعت رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول جهارا من غير سر: «إن آل فلان ليسوا لي بأولياء - يعني طائفة من أقاربه - إنما وليي الله وصالح المؤمنين» وهذا موافق لقوله تعالى:
Muhakkak ki Allah, O'nun Mevlâsıdır; Cebrail ve sâlih mü'minler de (öyledir) âyeti. Sâlih mü'minlerden maksat ise mü'minlerin sâlih olanlarıdır. Onlar, Allah'ın velîleri olan müttakî mü'minlerdir. Bu kapsama Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve ağaç altında biat eden Biat-ı Rıdvan ehlinin tamamı dâhildir ki bunlar bin dört yüz kişi olup hepsi cennettedir. Nitekim Sahîh'te Nebî (s.a.v.)'den şöyle rivâyet edilmiştir: «Ağacın altında biat edenlerden hiçbir kimse cehenneme girmez.» Bir diğer hadis-i şerifte de: «Benim velîlerim, her nerede olurlarsa olsunlar, müttakîlerdir.» buyrulmuştur. İslâm yolundan başka yol yoktur. Nitekim kâfirlerden kendisinin Allah'ın velîsi olduğunu iddia edenler vardır; halbuki onlar Allah'ın velîsi değil, bilakis O'nun düşmanıdır. Aynı şekilde münâfıklardan da zâhiren İslâm'ı gösterenler vardır. Onlar zâhirde «Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah» şehâdetini ikrar eder; O'nun (s.a.v.) bütün insanlara, hattâ sekaleyn olan insanlara ve cinlere gönderilmiş olduğunu söylerler; fakat bâtında bunun aksini itikad ederler; meselâ...
{فإن الله هو مولاه وجبريل وصالح المؤمنين} الآية.وصالح المؤمنين: هو من كان صالحا من المؤمنين.وهم المؤمنون المتقون أولياء الله.ودخل في ذلك أبو بكر، وعمر، وعثمان، وعلي، وسائر أهل بيعة الرضوان الذين بايعوا تحت الشجرة، وكانوا ألفا وأربعمائة، وكلهم في الجنة، كما ثبت في الصحيح عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: «لا يدخل النار أحد ممن بايع تحت الشجرة» ومثل هذا الحديث الآخر: إن أوليائي المتقون أيا كانوا وحيث كانوا. لا طريق غير طريق الإسلامكما أن من الكفار من يدعي أنه ولي الله، وليس وليا لله، بل عدو له.فكذلك من المنافقين الذين يظهرون الاسلام، يقرون في الظاهر بشهادة أن لا إله إلا الله وأن محمدا رسول الله، وأنه مرسل إلى جميع الأنس، بل إلى الثقلين: الأنس والجن، ويعتقدون في الباطن ما يناقض ذلك، مثل
Onlar, bâtında onun (Resûlullah'ın) Allah'ın Resûlü olduğunu ikrar etmezler; bilakis o, insanları kendi re’yi ile idare etmiş, diğer hükümdarlar cinsinden itaate mazhar bir hükümdardan ibarettir derler. Yahut da: O, ehl-i kitap dışında sadece ümmîlere gönderilmiş bir resûldür, derler – nitekim birçok yahudi ve hıristiyan böyle söylemektedir. Veya: O, bütün halka gönderilmiş bir resûldür; ancak Allah'ın, kendilerine hiçbir resûl göndermediği, ona muhtaç olmayan hususi evliyâsı vardır; onların Allah'a, onun (Resûlullah'ın) tarîkinden başka bir yolu vardır – Hızır (a.s.) ile Mûsâ (a.s.) arasında olduğu gibi. Yahut da: O evliyâ, ihtiyaç duydukları ve faydalandıkları her şeyi Allah'tan vasıtasız olarak alırlar. Veya: O (Resûlullah), sadece zâhirî şeriatlar ile gönderilmiştir ve onlar (evliyâ) bu zâhirî şeriatlerde ona muvafıktırlar. Bâtınî hakikatlere gelince, o bunlarla gönderilmemiştir; yahut onları bilmemektedir; yahut onlar (evliyâ) bu hakikatleri ondan daha iyi bilirler; yahut da onları onun gibi, fakat onun tarîkinden başka bir yoldan bilirler. Ashâb-ı Suffe'nin durumu: Bazıları şöyle der: Ashâb-ı Suffe ona (Resûlullah'a) muhtaç değildi ve onlara (peygamber olarak) gönderilmemiştir. İçlerinden bir kısmı da: Allah, Miraç gecesi Resûlullah'a vahyettiği şeyi bâtınen Ashâb-ı Suffe'ye de vahyetti; böylece Ashâb-ı Suffe onun (Resûlullah'ın) mertebesine ulaştı, der. Bunlar, aşırı cehaletleri sebebiyle, İsrâ'nın Mekke'de vuku bulduğunu bilmezler – nitekim Allah Teâlâ buyurmuştur: "Kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren (Allah) yücedir." – ve Suffe'nin ancak Medine'de bulunduğunu; o Suffe'nin Resûlullah (s.a.v.)'in mescidinin kuzey tarafında olduğunu; oraya, ailesi ve misafir edecek dostları bulunmayan gariplerin indiğini bilmezler. Zira
أن لا يقروا في الباطن بأنه رسول الله، وإنما كان ملكا مطاعا، ساس الناس برأيه، من جنس غيره من الملوك، أو يقولون: إنه رسول الله إلى الأميين دون أهل الكتاب، كما يقوله كثير من اليهود والنصارى، أو أنه مرسل إلى عامة الخلق، وأن لله أولياء خاصة، لم يرسل إليهم، ولا يحتاجون إليه، بل لهم طريق إلى الله من غير جهته، كما كان الخضر مع موسى، أو أنهم يأخذون عن الله كل مايحتاجون إليه وينتفعون به من غير واسطة، أو أنه مرسل بالشرائع الظاهرة وهم موافقون له فيها.وأما الحقائق الباطنة فلم يرسل بها، أولم يكن يعرفها، أو هم أعرف بها منه، أو يعرفونها مثل ما يعرفها من غير طريقته. حال أهل الصفةوقد يقول بعض هؤلاء: إن أهل الصفة كانوا مستغنين عنه، ولم يرسل إليهم، ومنهم من يقول: إن الله أوحى إلى أهل الصفة في الباطن ما أوحى إليه ليلة المعراج، فصار أهل الصفة بمنزلته، وهؤلاء من فرط جهلهم، لا يعلمون أن الإسراء كان بمكة، كما قال تعالى: {سبحان الذي أسرى بعبده ليلا من المسجد الحرام إلى المسجد الأقصى الذي باركنا حوله} وأن الصفة لم تكن إلا بالمدينة، وكانت صفة في شمالي مسجده صلى الله عليه وسلم ينزل بها الغرباء الذين ليس لهم أهل وأصحاب ينزلون عندهم، فإن
Muhacirler, Resûlullah (s.a.v.)'e hicret ederek Medine'ye geliyorlardı. Kiminin inecek bir yeri varsa oraya iner, buna imkân bulamayan da mescide inerdi; ta ki kendisine bir yer buluncaya kadar. Ehl-i Suffe, bizzat kendileri sürekli Suffe'de kalan belirli kişiler değildi; bilakis bir zaman azalır, bir zaman çoğalırlardı. Kişi orada bir müddet ikamet eder, sonra oradan ayrılırdı. Suffe'de kalanlar, diğer Müslümanların aynı cinsindendi; ne ilimde ne de dinde bir üstünlükleri yoktu. Hatta içlerinden, Resûlullah (s.a.v.)'in öldürdüğü, İslâm'dan irtidat edenler dahi vardı. Meselâ, Medine'nin havasını yadırgayıp vatan tutamayan Ureynîler. Resûlullah (s.a.v.) onlara süt dişi develerini vermiş ve idrarlarıyla sütlerinden içmelerini emretmişti. İyileşince çobanı öldürüp sürüyü alıp götürdüler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) onları takip için adam gönderdi; yakalanıp getirildiler. Ellerinin ve ayaklarının kesilmesini emretti, gözlerine mil çekildi ve onları harrede (kayalık arazi) bıraktı; su istiyorlardı fakat su verilmezdi. Onların hadisi, Sahîhayn'da Enes (r.a.) hadisi olarak yer alır ve o hadiste onların…
المؤمنين كانوا يهاجرون إلى النبي صلى الله عليه وسلم إلى المدينة، فمن أمكنه أن ينزل في مكان نزل به، ومن تعذر ذلك عليه نزل في المسجد، إلى أن يتيسر له مكان ينتقل إليه.ولم يكن أهل الصفة ناسا بأعيانهم يلازمون الصفة، بل كانوا يقلون تارة ويكثرون أخرى، ويقيم الرجل بها زمانا، ثم ينتقل منها، والذين ينزلون بها من جنس سائر المسلمين، ليس لهم مزية في علم ولا دين، بل فيهم من ارتد عن الاسلام وقتله النبي صلى الله عليه وسلم، كالعرنيين الذين اجتووا المدينة، أي: استوخموها، فأمرهم النبي صلى الله عليه وسلم بلقاح - أي إبل لها لبن - وأمرهم أن يشربوا من أبوالها وألبانها، فلما صحوا، قتلوا الراعي، واستاقوا الذود، فأرسل النبي صلى الله عليه وسلم في طلبهم، فأتى بهم، فأمر بقطع أيديهم وأرجلهم، وسمرت أعينهم، وتركهم في الحرة يستسقون فلا يسقون.وحديثهم في الصحيحين من حديث أنس، وفيه أنهم
Suffe'ye indiler. Nitekim böyle olanlar Suffe'ye inerlerdi. Suffe'ye muhâcirlerin hayırlılarından Sa'd b. Ebî Vakkās da inmişti; ki o, Suffe'de ikâmet edenlerin en faziletlisi idi. Sonra oradan ayrıldı. Yine Suffe'ye Ebû Hureyre ve başkaları da inmişti. Ebû Abdurrahmân es-Sülemî, Suffe'de ikâmet edenlerin tarihini derlemiştir. Ensâr ise Ehl-i Suffe'den değillerdi. Aynı şekilde muhâcirlerin büyükleri — Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahmân b. Avf, Ebû Ubeyde (b. el-Cerrâh) ve diğerleri — Ehl-i Suffe'den değillerdi. Peygamber (s.a.v.)'den velîlerin sayısı hakkında rivâyet edilen her hadis yalandır. Rivâyet edildiğine göre Suffe'de Mugīre b. Şu'be'ye ait bir genç bulunuyordu ve Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bu, yedilerden biridir." Bu hadis, ehl-i ilmin ittifakıyla yalandır; her ne kadar Ebû Nuaym, Hilye'de rivâyet etmişse de. Aynı şekilde Peygamber (s.a.v.)'den velîlerin, abdâlın, nukabânın, nücebânın, evtâdın ve aktâbın sayıları hakkında — dört, yedi, on iki, kırk, yetmiş, üç yüz, üç yüz on üç veya kutb-ı vâhid gibi — rivâyet edilen her hadis de öyledir. Bunların hiçbiri Peygamber (s.a.v.)'den sahih olarak gelmemiştir. Selef, abdâl lafzı dışında bu lafızlardan hiçbirini söylememiştir. Onlar hakkında rivâyet edildiğine göre, kırk kişidirler ve Şam'dadırlar.
نزلوا الصفة، فكان ينزلها مثل هؤلاء، ونزلها من خيار المسلمين سعد بن أبي وقاص، وهو أفضل من نزل بالصفة، ثم انتقل عنها، ونزلها أبو هريرة وغيره، وقد جمع أبو عبد الرحمن السلمي تاريخ من نزل الصفة.وأما الأنصار فلم يكونوا من أهل الصفة، وكذلك أكابر المهاجرين- كأبي بكر، وعمر، وعثمان، وعلي، وطلحة، والزبير، وعبد الرحمن ابن عوف، وأبي عبيدة (بن الجراح) وغيرهم - لم يكونوا من أهل الصفة. كذب كل حديث يروى عن النبي في عدة الأولياءوقد روي أنه كان بها غلام للمغيرة بن شعبة، وأن النبي صلى الله عليه وسلم قال: هذا واحد من السبعة وهذا الحديث كذب باتفاق أهل العلم وإن كان قد رواه أبو نعيم في الحلية وكذا كل حديث يروى عن النبي صلى الله عليه وسلم في عدة الأولياء، والأبدال، والنقباء، والنجباء، والأوتاد، والأقطاب، مثل أربعة، أو سبعة، أو اثني عشر، أو أربعين، أو سبعين، أو ثلاثمائة، أو ثلاثمائة وثلاثة عشر، أو القطب الواحد، فليس في ذلك شيء صحيح عن النبي صلى الله عليه وسلم، ولم ينطق السلف بشيء من هذه الألفاظ إلا بلفظ الأبدال.وروي فيهم حديث أنهم أربعون رجلا، وأنهم بالشام،