İman
Telif: Ahmed b. Abdülhalîm b. Abdüsselâm İbn Teymiyye
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Hamd Allah'adır. O'ndan yardım diler, O'ndan mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur; kimi de saptırırsa ona hidayet edecek yoktur. Şehâdet ederiz ki Allah'tan başka ilâh yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Yine şehâdet ederiz ki Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve resulüdür. Allah ona, âline ve ashâbına salât ve selâm eylesin.
Bil ki [imân] ile [İslâm], dînin tamamını kendinde toplar. İnsanlar [imân ile İslâm'ın hakikati] hakkında pek çok söz söylemiş, ihtilâfa düşmüş ve bu hususta karmakarışık olmuşlardır. Bu konuda ciltlerle eser telif edilmiştir. Hâricîlerin ortaya çıktığı dönemden beri takım takım bütün fırkalar arasında bu tartışma süregelmiştir.
Biz burada, Allah Teâlâ'nın kelâmından da istifade edilmekle birlikte, esasen Nebî (s.a.v.)'in sözünden istifade edilen şeyi zikredeceğiz. Mü'min, Allah'ın ve Resûlü'nün kelâmının bizzat kendisinden bu bilgiye ulaşsın. Çünkü asıl maksat budur. Öncelikle halkın ihtilâfını zikretmeyeceğiz; bilâkis, Allah'ın ve Resûlü'nün kelâmından istifade edilen şeyi beyan sadedinde, bu ihtilâflardan bir kısmını, ihtilâf konularını Allah'a ve Resûl'e havâle etmenin; daha hayırlı, daha güzel te'vil edilmiş ve dünya ile âhirette sonucu daha güzel olduğunu göstermek üzere zikredeceğiz.
Şöyle deriz: Nebî (s.a.v.), Cibrîl (a.s.) hadisinde [İslâm] adının kapsamı ile [İmân] adının kapsamı ve [İhsân] adının kapsamı arasında ayırım yapmıştır. Şöyle buyurmuştur: "İslâm: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt'i haccetmendir."
Yine buyurmuştur: "İmân: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe imân etmen; kadere, hayrına ve şerrine de imân etmendir."
الإيمانتأليف: أحمد بن عبد الحليم بن عبد السلام ابن تيميةبسم الله الرحمن الرحيمالحمد لله، نستعينه ونستغفره، ونعوذ بالله من شرور أنفسنا، ومن سيئات أعمالنا، من يهده الله فلا مضل له، ومن يضلله فلا هادي له، ونشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، ونشهد أن محمداً عبده ورسوله، صلى الله عليه وعلى آله وسلم تسليما.اعلم أن [الإيمان] و [الإسلام] يجتمع فيهما الدين كله، وقد كثر كلام الناس في [حقيقة الإيمان والإسلام] ، ونزاعهم، واضطرابهم. وقد صنفت في ذلك مجلدات، والنزاع في ذلك من حين خرجت الخوارج بين عامة الطوائف.ونحن نذكر ما يستفاد من كلام النبي صلى الله عليه وسلم، مع ما يستفاد من كلام الله تعالى فيصل المؤمن إلى ذلك من نفس كلام الله ورسوله، فإن هذا هو المقصود. فلا نذكر اختلاف الناس ابتداء، بل نذكر من ذلك في ضمن بيان ما يستفاد من كلام الله ورسوله ما يبين أن رد موارد النزاع إلى الله وإلى الرسول خير وأحسن تأويلا، وأحسن عاقبة في الدنيا والآخرة.فنقول: قد فرق النبي صلى الله عليه وسلم في حديث جبريل عليه السلام بين مسمى [الإسلام] ومسمى [الإيمان] ومسمى [الإحسان] . فقال: " الإسلام: أن تشهد أن لا إله إلا الله، وأن محمداً رسول الله، وتقيم الصلاة، وتؤتي الزكاة، وتصوم رمضان، وتحج البيت إن استطعت إليه سبيلا ".وقال: " الإيمان: أن تؤمن بالله، وملائكته، وكتبه، ورسله، واليوم الآخر، وتؤمن بالقدر خيره وشره ".
Söz konusu fark, Müslim'in tek başına rivayet ettiği Ömer (r.a.) hadisi ile Buhârî ve Müslim'in ittifakla rivayet ettikleri Ebû Hureyre (r.a.) hadisinde zikredilmiştir. Her iki hadiste de Cibrîl'in (a.s.) bir bedevî sûretinde gelerek ona sorular yönelttiği bildirilmektedir. Ömer (r.a.) hadisinde ise onun bir bedevî sûretinde geldiği ifade edilmiştir. Yine meşhur İbn Ömer (r.a.) hadisinde [İslâm] şöyle tefsir edilmiştir: "İslâm beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Beytullah'ı haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak." Cibrîl hadisi, beş esas üzerine bina edilen İslâm'ın bizzat İslâm'ın kendisi olduğunu; binanın, üzerine bina edilenden başka bir şey olmadığını açıklamaktadır. Bilakis Resûlullah (s.a.v.) dini üç derece kılmıştır: En üstünü ihsan, ortancası îmân ve onu takip edeni ise İslâm'dır. Buna göre her muhsin mümindir, her mümin de Müslümandır; ancak her mümin muhsin değildir ve her Müslüman da mümin değildir. Nitekim bu hususun beyanı, inşallah, diğer hadislerde de gelecektir. Bunlardan biri, Hammâd b. Zeyd'in, Eyyûb vasıtasıyla Ebû Kılâbe'den, onun Şam ehlinden bir adamdan, onun da babasından rivayet ettiği şu hadistir: Resûlullah (s.a.v.) ona: "Müslüman ol ki kurtulasın" buyurdu. Adam: "İslâm nedir?" diye sordu. Resûlullah: "Kalbini Allah'a teslim etmen ve Müslümanların dilinden ve elinden selamette olmasıdır" buyurdu. Adam: "İslâm'ın hangisi daha faziletlidir?" diye sordu. Resûlullah: "Îmândır" buyurdu. Adam: "Îmân nedir?" diye sordu. Resûlullah: "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, elçilerine ve ölümden sonra dirilişe iman etmendir" buyurdu. Adam: "Îmân'ın hangisi daha faziletlidir?" diye sordu. Resûlullah: "Hicrettir" buyurdu. Adam: "Hicret nedir?" diye sordu. Resûlullah: "Kötülüğü terk etmendir" buyurdu. Adam: "Hicretin hangisi daha faziletlidir?" diye sordu. Resûlullah: "Cihaddır" buyurdu. Adam: "Cihad nedir?" diye sordu. Resûlullah: "Kâfirlerle karşılaştığında onlarla cihad etmen veya onlarla savaşman; ganimet malına hıyanet etmemen ve korkaklık göstermemendir" buyurdu. Ardından Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "İki amel vardır ki bunlar amellerin en faziletlisidir –ancak bunların benzerini yapan kimse müstesna– bunu üç defa tekrarladı: 'Makbul bir hac veya bir umre.'" Bu hadisi Ahmed b. Hanbel ve Muhammed b. Nasr el-Mervezî rivayet etmiştir.
والفرق مذكور في حديث عمر الذي انفرد به مسلم، وفي حديث أبي هريرة الذي اتفق البخاري ومسلم عليه، وكلاهما فيه: أن جبرائيل جاءه في صورة إنسان أعرابي فسأله. وفي حديث عمر: أنه جاءه في صورة أعرابي.وكذلك فسر [الإسلام] في حديث ابن عمر المشهور، قال: " بني الإسلام على خمس: شهادة أن لا إله إلا الله، وأن محمداً عبده ورسوله، وإقام الصلاة، وإيتاء الزكاة، وحج البيت، وصوم رمضان ".وحديث جبرائيل يبين أن الإسلام المبني على خمس هو الإسلام نفسه ليس المبني غير المبني عليه، بل جعل النبي صلى الله عليه وسلم الدين ثلاث درجات أعلاها: الإحسان، وأوسطها: الإيمان، ويليه: الإسلام، فكل محسن مؤمن، وكل مؤمن مسلم، وليس كل مؤمن محسناً، ولا كل مسلم مؤمنا، كما سيأتي بيانه إن شاء الله في سائر الأحاديث، كالحديث الذي رواه حماد بن زيد، عن أيوب، عن أبي قلابة، عن رجل من أهل الشام، عن أبيه، عن النبي صلى الله عليه وسلم قال له: " أسلم تسلم ". قال: وما الإسلام؟ قال: " أن تسلم قلبك لله، وأن يسلم المسلمون من لسانك ويدك ". قال: فأي الإسلام أفضل؟ قال: " الإيمان ". قال: وما الإيمان؟ قال: " أن تؤمن بالله وملائكته، وكتبه ورسله، وبالبعث بعد الموت ". قال: فأي الإيمان أفضل؟ قال: " الهجرة ". قال: وما الهجرة؟ قال: " أن تهجر السوء ". قال: فأي الهجرة أفضل؟ قال: " الجهاد ". قال: وما الجهاد؟ قال: " أن تجاهد، أو تقاتل الكفار إذا لقيتهم، ولا تَغْلُل، ولا تَجْبُن ". ثم قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: " عملان هما أفضل الأعمال، إلا من عمل بمثلهما قالها ثلاثا حجة مبرورة، أو عمرة " رواه أحمد، ومحمد بن نصر المروزي.
Bundan dolayı bu “dört mertebe”yi zikreder ve şöyle buyurur: “Müslüman, Müslümanların dilinden ve elinden selâmette olduğu kimsedir; mümin, insanların kanları ve malları hususunda kendisinden emin olduğu kimsedir; muhacir, kötülükleri terk edendir; mücahid, Allah için nefsine karşı cihad edendir.” Bu rivayet, Resûlullah (s.a.v.)’den Abdullah b. Amr, Fedâle b. Ubeyd ve diğerlerinin hadisi olarak ceyyid bir senedle rivayet edilmiştir. Bu hadis Sünen’de, bir kısmı da Sahîhayn’da yer almaktadır. O’ndan (s.a.v.) pek çok yoldan sâbit olmuştur ki şöyle buyurmuştur: “Müslüman, Müslümanların dilinden ve elinden selâmette olduğu kimsedir; mümin, insanların kanları ve malları hususunda kendisinden emin olduğu kimsedir.” Bilindiği üzere, kanlar ve mallar konusunda emin olunan kimse, Müslümanların onun dilinden ve elinden selâmette olması demektir; eğer ondan selâmette olmasalardı, ona emniyet etmezlerdi. Aynı şekilde Ubeyd b. Umeyr’in Amr b. Abese’den rivayet ettiği hadiste de bu geçmektedir. Yine Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr’in babası vasıtasıyla dedesinden rivayet ettiği hadiste şöyle denilmiştir: Resûlullah (s.a.v.)’e “İslâm nedir?” diye soruldu. Buyurdu ki: “Yemek yedirmek ve güzel söz söylemektir.” “Peki îman nedir?” denildi. “Cömertlik ve sabırdır.” buyurdu. “Hangi Müslümanın İslâm’ı daha faziletlidir?” denildi. “Müslümanların dilinden ve elinden selâmette olduğu kimsenin.” buyurdu. “Hangi müminin îmanı daha faziletlidir?” denildi. “Ahlâkı en güzel olanın.” buyurdu. “En faziletli hicret nedir?” denildi. “Allah’ın haram kıldığı şeyleri terk etmektir.” buyurdu. “Hangi namaz daha faziletlidir?” denildi. “Kunût’un [kıyamın] uzun olmasıdır.” buyurdu. “Hangi sadaka daha faziletlidir?” denildi. Buyurdu ki:
لهذا يذكر هذه " المراتب الأربعة " فيقول: " المسلم من سَلِم المسلمون من لسانه ويده، والمؤمن من أمنه الناس على دمائهم وأموالهم، والمهاجر من هجر السيئات، والمجاهد من جاهد نفسه لله ". وهذا مروي عن النبي صلى الله عليه وسلم من حديث عبد الله بن عمرو، وفَضَالة بن عبيد وغيرهما بإسناد جيد، وهو في السنن، وبعضه في الصحيحين. وقد ثبت عنه من غير وجه أنه قال: " المسلم من سلم المسلمون من لسانه ويده، والمؤمن من أمنه الناس على دمائهم وأموالهم ". ومعلوم أن من كان مأموناً على الدماء والأموال؛ كان المسلمون يسلمون من لسانه ويده، ولولا سلامتهم منه لما ائتمنوه. وكذلك في حديث عبيد بن عمير، عن عمرو بن عَبَسة.وفي حديث عبد الله بن عبيد بن عمير أيضاً عن أبيه، عن جده؛ أنه قيل لرسول الله صلى الله عليه وسلم: ما الإسلام؟ قال: " إطعام الطعام، وطِيبُ الكلام ". قيل: فما الإيمان؟ قال: " السَّمَاحة والصبر ". قيل: فمن أفضل المسلمين إسلاماً؟ قال: " من سَلِم المسلمون من لسانه ويده ". قيل: فمن أفضل المؤمنين إيمانًا؟ قال: " أحسنهم خُلُقاً ". قيل: فما أفضل الهجرة؟ قال: " من هَجَر ما حَرَّم الله عليه ". قال: أي الصلاة أفضل؟ قال: " طول القُنُوت ". قال: أي الصدقة أفضل؟ قال:
Mukillin cehdi." Dedi ki: Hangi cihad daha faziletlidir? Buyurdu ki: "Malın ve canınla cihad edersin; nitekim atın sakatlanır, kanın dökülür." Dedi ki: Hangi vakitler daha faziletlidir? Buyurdu ki: "Geçmiş gecenin ortası (seher vakti)." Bilindiği üzere bunların hepsi mertebelidir, kimi kiminin üstündedir. Yoksa muhacirin mutlaka mümin olması gerekir, aynı şekilde mücahidin de. Bu sebeple buyurmuştur ki: "İman: semâhat ve sabırdır." İslam hakkında ise: "Yemek yedirmek ve güzel söz söylemektir." Birincisi (iman) ikincisini (amelleri) gerektirir; çünkü yaratılışında semâhat bulunan kimse bunu yapar. Oysa birincisi (amel) böyle değildir; zira insan bunu tekellüfen yapabilir, halbuki yaratılışında semâhat ve sabır bulunmaz. Keza buyurdu ki: "Müslümanların en faziletlisi, dilinden ve elinden Müslümanların selamette kaldığı kimsedir." Ve buyurdu ki: "İman bakımından en faziletli mümin, ahlakı en güzel olanıdır." Bilindiği üzere bu (ahlak güzelliği) birincisini (elinden dilinden selamette olmayı) içerir; zira ahlakı güzel olan kimse bunu yapar. Hasan-ı Basrî'ye soruldu: "Güzel ahlak nedir?" Dedi ki: "Nedâyı (iyiliği) yaymak, eziyeti engellemek ve güler yüzlü olmaktır." Eziyeti engellemek, güzel ahlakın bir parçasıdır. İleride sahih hadisler gelecektir ki, zâhirî amelleri imandan saymıştır. Nitekim buyurmuştur: "İman yetmiş küsur şubedir; en yükseği Lâ ilâhe illallah sözü, en aşağısı ise yoldan eziyet veren şeyi kaldırmaktır." Yine Abdulkays hey'etine buyurduğu şu sözü: "Size Allah'a ve yalnız O'na imanı emrediyorum. Allah'a ve yalnız O'na iman nedir bilir misiniz? Allah'tan başka ilah olmadığına, O'nun bir ve ortağı bulunmadığına şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek ve ganimet olarak aldıklarınızın beşte birini ödemektir." Bilindiği üzere, bu amellerin kalp imanı olmaksızın Allah'a iman sayılmasını kastetmemiştir; zira pek çok yerde kalp imanının şart olduğunu haber vermiştir. Bu durumda, bunların kalp imanıyla birlikte (imanı tamamladığı) anlaşılır.
" جُهْد مُقل ". قال: أي الجهاد أفضل؟ قال: " أن تجاهد بمالك ونفسك، فيُعَقْرُ جَوَادُك، ويُراق دَمُك ". قال أي الساعات أفضل؟ قال: " جَوْف الليل الغَابِر ".ومعلوم أن هذا كله مراتب، بعضها فوق بعض، وإلا فالمهاجر لابد أن يكون مؤمناً، وكذلك المجاهد؛ ولهذا قال: " الإيمان: السماحة والصبر "، وقال في الإسلام: " إطعام الطعام، وطيب الكلام ". والأول مستلزم للثاني؛ فإن من كان خلقه السماحة، فعل هذا بخلاف الأول؛ فإن الإنسان قد يفعل ذلك تَخَلُّقاً، ولا يكون في خلقه سماحة وصبر. وكذلك قال: " أفضل المسلمين من سلم المسلمون من لسانه ويده ". وقال: " أفضل المؤمنين إيماناً أحسنهم خلقاً "، ومعلوم أن هذا يتضمن الأول؛ فمن كان حسن الخلق فعل ذلك.قيل للحسن البصري: ما حُسْن الخلق؟ قال: بَذْل النَّدَى، وكَفُّ الأذى، وطلاقة الوجه. فكف الأذى جزء من حسن الخلق.وستأتي الأحاديث الصحيحة بأنه جعل الأعمال الظاهرة من الإيمان كقوله: " الإيمان بِضْعٌ وسبعون شُعْبَة، أعلاها قول لا إله إلا الله، وأدناها إمَاطَة الأذى عن الطريق ". وقوله لوَفْد عبد القَيْس: " آمركم بالإيمان بالله وحده، أتدرون ما الإيمان بالله وحده؟ شهادة أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، وإقام الصلاة، وإيتاء الزكاة، وأن تؤدوا خُمُسَ ما غَنِمْتُم ".ومعلوم أنه لم يرد أن هذه الأعمال تكون إيمانًا بالله بدون إيمان القلب؛ لما قد أخبر في غير موضع، أنه لابد من إيمان القلب، فعلم أن هذه مع إيمان القلب
İman budur. Müsned'de Enes'ten, Peygamber (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İslam alenîdir, iman ise kalptedir." Yine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki bedende bir müdga vardır; o düzelirse bütün beden düzelir, o bozulursa bütün beden bozulur. Dikkat edin, o kalptir." Kimin kalbi düzelirse, bedeni de kat‘î olarak düzelir; bunun aksi ise böyle değildir. Süfyân b. Uyeyne demiştir ki: "Geçmişte âlimler birbirlerine şu kelimeleri yazarlardı: Kim içini düzeltirse, Allah dışını düzeltir; kim Allah ile arasını düzeltirse, Allah onunla insanlar arasını düzeltir; kim âhireti için çalışırsa, Allah dünya işine kâfi gelir." Bunu İbn Ebî'd-Dünyâ, Kitâbü'l-İhlâs adlı eserinde rivayet etmiştir. O halde anlaşıldı ki kalp iman ile düzelince, beden de İslam ile düzelir; bu da imandandır. Buna delil, Resûlullah (s.a.v.)'ın Cibrîl hadisinde: "Bu Cibrîl'dir, size dininizi öğretmek için gelmiştir" buyurmasıdır. Böylece dinin, İslam, iman ve ihsandan ibaret olduğunu kılmıştır. Buna göre dinimiz bu üçünü kapsar, ancak bunlar üç derecedir: Müslüman, sonra mümin, sonra muhsin. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ وَمِنْهُم مُّقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ} [فاطر: 32] Muktesid ve sâbik, her ikisi de cezaya uğramadan cennete girer; nefsine zulmedenin durumu ise farklıdır. İşte zahirde İslam'ı getirip kalbiyle de tasdik eden, fakat kendisine vacip olan bâtın imanı yerine getirmeyen kimse, vaîde maruzdur; inşallah açıklaması gelecektir. İhsana gelince, kendi zatı itibarıyla imandan daha genel, fakat kendisine mensup olanlar açısından imandan daha özeldir. İman ise kendi zatı itibarıyla İslam'dan daha genel, fakat kendisine mensup olanlar açısından İslam'dan daha özeldir. İhsan, imanı; iman ise İslam'ı içine alır. Muhsinler, müminlerden; müminler de Müslümanlardan daha özeldir. Bu, [risâle
وهو الإيمان، وفي المسند عن أنس، عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: " الإسلام عَلَانِيَة، والإيمان في القلب ". وقال صلى الله عليه وسلم: " إن في الجسد مُضْغَة، إذا صَلُحَت صلح لها سائر الجسد، وإذا فسدت فسد لها سائر الجسد، ألا وهي القلب ". فمن صلح قلبه صلح جسده قطعاً، بخلاف العكس.وقال سفيان بن عُيَيْنَة: كان العلماء فيما مَضى يكتب بعضهم إلى بعض بهؤلاء الكلمات: من أصلح سَرِيرَته، أصلح الله علانيته، ومن أصلح ما بينه وبين الله، أصلح الله ما بينه وبين الناس، ومن عمل لآخرته، كَفَاه الله أمر دنياه. رواه ابن أبي الدنيا في كتاب [الإخلاص] .فعلم أن القلب إذا صلح بالإيمان، صلح الجسد بالإسلام، وهو من الإيمان؛ يدل على ذلك أنه قال في حديث جبرائيل: " هذا جبريل جاءكم يعلمكم دينكم ". فجعل الدين هو الإسلام، والإيمان، والإحسان. فتبين أن ديننا يجمع الثلاثة، لكن هو درجات ثلاث: مسلم ثم مؤمن ثم محسن، كما قال تعالى: {ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ وَمِنْهُم مُّقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ} [فاطر: ٣٢] ، والمقتصد والسابق كلاهما يدخل الجنة بلا عقوبة، بخلاف الظالم لنفسه. وهكذا من أتى بالإسلام الظاهر مع تصديق القلب، لكن لم يقم بما يجب عليه من الإيمان الباطن، فإنه معرض للوعيد، كما سيأتي بيانه إن شاء الله.وأما [الإحسان] فهو أعم من جهة نفسه، وأخص من جهة أصحابه من الإيمان. و [الإيمان] أعم من جهة نفسه، وأخص من جهة أصحابه من الإسلام. فالإحسان يدخل فيه الإيمان، والإيمان يدخل فيه الإسلام، والمحسنون أخص من المؤمنين، والمؤمنون أخص من المسلمين. وهذا كما يقال: في [الرسالة
Nübüvvete gelince: Nübüvvet risâletin içinde yer alır. Risâlet, zâtı itibarıyla daha kapsamlı, mensupları itibarıyla ise daha özeldir. Zira her resul aynı zamanda nebîdir, fakat her nebî resul değildir. Buna göre nebîler daha genel (kapsamlı), nübüvvet ise bizzat risâletin bir cüz'üdür. Dolayısıyla risâlet, nübüvveti ve onun dışındakileri kuşatır; nübüvvet ise risâleti kuşatmaz.
Nebî (s.a.v.), İslâm ve îmânı, kendisine sorulan soruya verdiği cevapla açıklamıştır. Nitekim bir şeyin haddi (tanımı) sorulduğunda, o had ile cevap verilir: “Falan nedir?” denildiğinde “şöyle şöyledir” diye cevaplanır. Sahih hadiste olduğu üzere, “Gıybet nedir?” diye sorulduğunda: “Kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır” buyurmuştur. Diğer bir hadiste de: “Kibir, hakkı reddetmek ve insanları küçümsemektir.” Hakka karşı büyüklenme (batru'l-hak), onu inkâr ve reddetmektir. İnsanları küçümseme (gamtu'n-nâs) ise onları hor ve hakir görmektir.
İnşallah Teâlâ, onun (s.a.v.) cevaplarındaki çeşitliliğin sebebini ve bu cevapların tamamının hak olduğunu zikredeceğiz.
Ancak burada maksat, “İslâm beş esas üzerine bina edilmiştir” ifadesinin, Cibrîl hadisinde zikredildiği gibi “İslâm işte bu beş şeydir” anlamına gelmesidir. Zira emir (din), cüzlerden müteşekkil olup, bu cüzler üzerine bina edilen ve onlardan terkip edilen hey'et-i içtimâiyye (bütüncül yapı) hükmündedir. İşte İslâm da bu rükünler üzerine bina edilmiştir. İnşallah, bu beş esasın niçin İslâm'ın ta kendisi olduğu, İslâm'ın bunlar üzerine bina edildiği ve diğer vâcibât arasından niçin özellikle bunların seçildiğini açıklayacağız.
Abdülkays heyeti hadisinde ise, burada İslâm olarak açıklanan şeylerle îmân tarif edilmiş; ancak o rivayette hac zikredilmemiştir. Buhârî ve Müslim'in ittifak ettiği bu hadiste (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Size Allah'a îmân etmeyi emrediyorum. Allah'a îmân nedir, bilir misiniz?” Sahâbe: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. Buyurdu ki: “Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganimet olarak aldıklarınızın beşte birini –yahut ganimetten beşte birini– ödemenizdir.”
والنبوة] ، فالنبوة داخلة في الرسالة، والرسالة أعم من جهة نفسها، وأخص من جهة أهلها؛ فكل رسول نبي، وليس كل نبي رسولاً، فالأنبياء أعم، والنبوة نفسها جزء من الرسالة، فالرسالة تتناول النبوة وغيرها بخلاف النبوة؛ فإنها لا تتناول الرسالة.والنبي صلى الله عليه وسلم فسر [الإسلام والإيمان] بما أجاب به، كما يجاب عن المحدود بالحد، إذا قيل: ما كذا؟ قيل: كذا، وكذا. كما في الحديث الصحيح، لما قيل: ما الغِيبَة؟ قال: " ذِكْرُك أخاك بما يَكْرَه ". وفي الحديث الآخر: " الكِبْر بَطَر الحق، وغَمْط الناس ". وبَطَر الحق: جحده ودفعه. وغَمْط الناس: احتقارهم وازدراؤهم.وسنذكر إن شاء الله تعالى سبب تنوع أجوبته، وإنها كلها حق.ولكن المقصود أن قوله: " بُنِي الإسلام على خمس "، كقوله: " الإسلام هو الخمس " كما ذكر في حديث جبرائيل؛ فإن الأمر مركب من أجزاء، تكون الهيئة الاجتماعية فيه مبنية على تلك الأجزاء ومركبة منها؛ فالإسلام مبني على هذه الأركان وسنبين إن شاء الله اختصاص هذه الخمس بكونها هي الإسلام، وعليها بني الإسلام، ولم خصت بذلك دون غيرها من الواجبات؟وقد فسر [الإيمان] في حديث وَفْد عبد القيس بما فسر به الإسلام هنا، لكنه لم يذكر فيه الحج، وهو متفق عليه، فقال: " آمركم بالإيمان بالله وحده، هل تدرون ما الإيمان بالله وحده؟ " قالوا: الله ورسوله أعلم. قال: " شهادة أن لا إله إلا الله، وأن محمداً رسول الله، وإقام الصلاة، وإيتاء الزكاة، وصوم رمضان، وأن تؤدوا خمس ما غنمتم أو خمساً من المغنم ".
Bazı tarîklerinde şu şekilde rivayet edilmiştir: 'Allah'a îmân ve Lâ ilâhe illallah şehadeti.' Ancak birinci rivayet daha meşhurdur. Ebû Saîd rivayetinde: 'Size dört şeyi emrediyor, dört şeyden de nehyediyorum: Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın' buyurmuştur. Şuabu'l-îmân hadisinde îmânı buna ve başka şeylere yorarak şöyle demiştir: 'Îmân altmış küsur veya yetmiş küsur şubedir; en üstünü Lâ ilâhe illallah sözü, en aşağısı ise yoldan eziyet veren şeyi gidermektir. Hayâ da îmândan bir şubedir.' Yine İbn Ömer, İbn Mes‘ûd ve İmrân b. Husayn tarîkleriyle sabit olduğuna göre: 'Hayâ îmândan bir şubedir' buyurmuştur. Şöyle de demiştir: 'Sizden biri, beni çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe îmân etmiş olamaz.' 'Sizden biri, kardeşi için kendisi için istediğini istemedikçe îmân etmiş olamaz.' 'Vallahi îmân etmiş olmaz, vallahi îmân etmiş olmaz, vallahi îmân etmiş olmaz.' 'Kim ey Allah'ın Resûlü?' denildi; 'Komşusu, şer ve kötülüklerinden emin olmayan kimse' buyurdu. Yine şöyle buyurdu: 'Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin; gücü yetmezse diliyle; ona da gücü yetmezse kalbiyle — ki bu îmânın en zayıf derecesidir.' Ve: 'Allah, gönderdiği her peygamberin ümmetinde onun hidâyetine uyan ve sünnetiyle amel eden bir topluluk bulundurmuştur. Ardından peygamberlerin vefatından sonra öyle kötü halefler gelir ki, söylemediklerini söyler, emredilmediği şeyleri yaparlar. İşte kim onlara eliyle cihâd ederse mümindir; kim onlara diliyle cihâd ederse mümindir; kim onlara kalbiyle cihâd ederse mümindir. Bunun ötesinde hardal tanesi kadar îmân yoktur.' Bu hadis, Müslim'in münferid rivayetlerindendir. Müslim'in yine münferid olarak rivayet ettiği şu sözü de böyledir: 'Nefsim elinde olana yemin ederim ki, îmân etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de îmân etmiş olamazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey göstereyim mi?'
وقد روى في بعض طرقه: " الإيمان بالله، وشهادة أن لا إله إلا الله ".لكن الأول أشهر. وفي رواية أبي سعيد: " آمركم بأربع، وأنهاكم عن أربع: اعبدوا الله ولا تشركوا به شيئاً "، وقد فسر في حديث شعب الإيمان الإيمان بهذا وبغيره، فقال: " الإيمان بِضْعٌ وستون أو بضع وسبعون شعبة، أفضلها قول لا إله إلا الله، وأدناها إماطة الأذى عن الطريق، والحياء شُعْبَة من الإيمان ".وثبت عنه من وجوه متعددة أنه قال: " الحياء شعبة من الإيمان " من حديث ابن عمر، وابن مسعود، وعمران بن حُصَين، وقال أيضاً: " لا يؤمن أحدكم حتى أكون أحب إليه من ولده ووالده والناس أجمعين "، وقال: " لا يؤمن أحدكم حتى يحب لأخيه ما يحب لنفسه "، وقال: " والله لا يؤمن، والله لا يؤمن، والله لا يؤمن ". قيل: من يا رسول الله؟ قال: " الذي لا يأمن جاره بوائقه "، وقال: " من رأى منكم منكراً فليغيره بيده، فإن لم يستطع فبلسانه، فإن لم يستطع فبقلبه، وذلك أضعف الإيمان ". وقال: " ما بعث الله من نبي إلا كان في أمته قوم يهتدون بهديه، ويَسْتَنُّون بسُنَّتِه. ثم إنه يخلف من بعدهم خُلُوف يقولون ما لا يفعلون، ويفعلون ما لا يؤمرون، فمن جاهدهم بيده فهو مؤمن، ومن جاهدهم بلسانه فهو مؤمن، ومن جاهدهم بقلبه فهو مؤمن، وليس وراء ذلك من الإيمان حَبَّة خَرْدَل "، وهذا من أفراد مسلم.وكذلك في أفراد مسلم قوله: " والذي نفسي بيده، لا تدخلون الجنة حتى تؤمنوا، ولا تؤمنوا حتى تَحَابُّوا، أولا أدلكم على شيء إذا فعلتموه تحاببتم؟
Selâmı aranızda yayın.” Buhârî ile Müslim’in Ebû Hureyre’den ittifakla rivayet ettiği, Buhârî’nin ise İbn Abbas hadisinden naklettiği bir hadiste Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Zina eden kişi zina ettiği sırada mümin olarak zina etmez; içki içen kişi onu içtiği sırada mümin olarak içmez; hırsızlık yapan kişi çaldığı sırada mümin olarak çalmaz; insanların gözlerini kendisine diktiği bir yağmayı yağmalayan da mümin olarak yağmalamaz.”
Denilir ki: [Îmân] ismi bazen yalnız başına, İslâm, sâlih amel veya başka bir isimle birlikte anılmaksızın zikredilir; bazen de başka bir kavramla birlikte zikredilir. Meselâ İslâm ile birlikte, Cebrâil hadisindeki “İslâm nedir, îmân nedir?” sözünde; yahut Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: {Muhakkak ki müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar…} (el-Ahzâb, 35), {Bedevîler “îmân ettik” dediler. De ki: Îmân etmediniz; fakat “teslim olduk” deyin} (el-Hucurât, 14), {Derken orada bulunan müminleri çıkardık; ama orada müslümanlardan bir ev halkından başkasını bulamadık} (ez-Zâriyât, 35-36).
Aynı şekilde îmân sâlih amelle birlikte de zikredilir ki Kur’ân’ın birçok yerinde bulunur; Yüce Allah’ın şu buyruğu gibi: {Îmân edip sâlih ameller işleyenler…} (el-Beyyine, 7). Yine îmân, kendilerine ilim verilenlerle birlikte zikredilir; Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi: {Kendilerine ilim ve îmân verilenler dediler ki…} (er-Rûm, 56), {Allah içinizden îmân edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir} (el-Mücâdele, 11). “Îmân edenler” denildiği her yerde kendilerine ilim verilenler de bu kapsama girer; çünkü onlar müminlerin en seçkinleridir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: {İlimde derinleşmiş olanlar ise “Ona îmân ettik; hepsi Rabbimizin katındandır” derler} (Âl-i İmrân, 7), {Fakat onlardan ilimde derinleşenler ve müminler, sana indirilene de senden önce indirilene de îmân ederler} (en-Nisâ, 162).
Yine “müminler” lafzı Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerle birlikte anılır; sonra şu buyurulur: {Kim Allah’a ve âhiret gününe îmân eder ve sâlih amel işlerse onların ecirleri Rableri katındadır; onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır} (el-Bakara, 62). Burada hitabın başında müminler, bu üç gruptan ayrıdır; fakat devamındaki îmân kapsamı onları da içine alır. Aynı şekilde şu âyette de hepsini kapsar: {Îmân edip sâlih ameller işleyenler…
أفشوا السلام بينكم "، وقال في الحديث المتفق عليه من رواية أبي هريرة، ورواه البخاري من حديث ابن عباس قال النبي صلى الله عليه وسلم: " لا يزني الزاني حين يزني وهو مؤمن، ولا يشرب الخمر حين يشربها وهو مؤمن، ولا يسرق السارق حين يسرق وهو مؤمن، ولا يَنْتَهِبُ النُّهْبَة يرفع الناس إليه فيها أبصارهم وهو مؤمن ".فيقال: اسم [الإيمان] تارة يذكر مفرداً غير مقرون باسم الإسلام، ولا باسم العمل الصالح، ولا غيرها، وتارة يذكر مقروناً، إما بالإسلام، كقوله في حديث جبرائيل: " ما الإسلام وما الإيمان؟ "، وكقوله تعالى: {إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ} [الأحزاب: ٣٥] ، وقوله عز وجل: {قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا} [الحجرات: ١٤] ، وقوله تعالى: {فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ الْمُسْلِمِينَ} [الذاريات: ٣٥، ٣٦] .وكذلك ذكر الإيمان مع العمل الصالح، وذلك في مواضع من القرآن، كقوله تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} [البينة: ٧] ، وإما مقروناً بالذين أوتوا العلم، كقوله تعالى: {وَقَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَالْإِيمَانَ} [الروم: ٥٦] ، وقوله: {يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ} [المجادلة: ١١] . وحيث ذكر الذين آمنوا فقد دخل فيهم الذين أوتوا العلم؛ فإنهم خيارهم، قال تعالى: {وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا} [آل عمران: ٧] ، وقال: {لَّكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ} [النساء: ١٦٢] .ويذكر أيضًا لفظ المؤمنين مقروناً بالذين هادوا والنصارى والصابئين، ثم يقول: {مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} [البقرة: ٦٢] ، فالمؤمنون في ابتداء الخطاب غير الثلاثة، والإيمان الآخر عَمَّهُم؛ كما عَمَّهُم في قوله: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا
الصَّالِحَاتِ أُوْلَئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ} İnşâallah Teâlâ bunu genişçe açıklayacağız. Burada maksat, bâtın ve zâhirdeki imana göre umum ve husustur. Milletler/ümmetler itibarıyla umum meselesine gelince, bu başka bir konudur. Nitekim iman ile İslâm birlikte zikredildiğinde, İslâm zâhirî ameller olarak kabul edilmiştir: kelime-i şehâdet, namaz, zekât, oruç ve hac. İman ise kalpteki; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman olarak belirlenmiştir. Ahmed'in Enes (r.a.) vasıtasıyla Nebî'den (s.a.v.) rivayet ettiği hadiste de bu böyledir: "İslâm açık/alenidir, iman ise kalptedir." İman ismi tek başına zikredildiğinde ise içine İslâm ve sâlih ameller de girer. Nitekim Şuab hadisinde buyrulduğu gibi: "İman yetmiş küsur şubedir; en yücesi 'Lâ ilâhe illallâh' sözü, en aşağısı ise yoldan eziyet verici şeyi kaldırmaktır." Yine kişiyi iman dairesine sokan bütün sâlih amelleri imandan sayan diğer hadisler de böyledir. Sonra [imanın], bu amellerin bulunmaması hâlinde nefyedilmesi, o amellerin vâcip (farz) olduğuna delâlet eder. Amel sahibinin imanının faziletinden söz edilip de imanı nefyedilmemesi ise o amelin müstehap olduğuna delâlet eder. Zira Allah ve Resûlü, emredilen bir şeyin ismini ancak vâciplerinden bir kısmı terk edildiğinde nefyeder; nitekim "Ümmü'l-Kur'ân olmaksızın namaz olmaz" ve "Emaneti olmayanın imanı yoktur, ahdi/sözü olmayanın dini yoktur" gibi buyruklar böyledir. Amel ibadette müstehap olduğunda ise, müstehap terk edildi diye o amel nefyedilmez. Çünkü böyle bir şey câiz olsaydı, mü'minlerin çoğundan iman, namaz, zekât ve hac ismini nefyetmek de câiz olurdu; zira hiçbir amel yoktur ki ondan daha faziletlisi bulunmasın. Hâlbuki hiç kimse sâlih amelleri onun yaptığı gibi yapmış değildir.
الصَّالِحَاتِ أُوْلَئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ} وسنبسط هذا إن شاء الله تعالى.فالمقصود هنا العموم والخصوص بالنسبة إلى ما في الباطن والظاهر من الإيمان. وأما العموم بالنسبة إلى الملل، فتلك مسألة أخرى. فلما ذكر الإيمان مع الإسلام، جعل الإسلام هو الأعمال الظاهرة: الشهادتان، والصلاة، والزكاة، والصيام، والحج. وجعل الإيمان ما في القلب من الإيمان بالله، وملائكته، وكتبه، ورسله، واليوم الآخر. وهكذا في الحديث الذي رواه أحمد، عن أنس، عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: " الإسلام علانية، والإيمان في القلب ".وإذا ذكر اسم الإيمان مجرداً، دخل فيه الإسلام والأعمال الصالحة، كقوله في حديث الشعب: " الإيمان بضع وسبعون شعبة، أعلاها: قول لا إله إلا الله، وأدناها: إماطة الأذى عن الطريق ". وكذلك سائر الأحاديث التي يجعل فيها أعمال البر من الإيمان.ثم إن نفي [الإيمان] عند عدمها، دل على أنها واجبة، وإن ذكر فضل إيمان صاحبها ولم ينف إيمانه دل على أنها مستحبة؛ فإن الله ورسوله لا ينفي اسم مسمى أمر أمر الله به، ورسوله إلا إذا ترك بعض واجباته، كقوله: " لا صلاة إلا بأم القرآن "، وقوله: " لا إيمان لمن لا أمانة له، ولا دين لمن لا عهد له " ونحو ذلك.فأما إذا كان الفعل مستحباً في العبادة لم ينفها لانتفاء المستحب، فإن هذا لو جاز، لجاز أن ينفي عن جمهور المؤمنين اسم الإيمان والصلاة والزكاة والحج؛ لأنه ما من عمل إلا وغيره أفضل منه. وليس أحد يفعل أفعال البر مثل ما فعلها
Peygamber (s.a.v.) hakkında; hatta Ebû Bekir ve Ömer (r.a.) hakkında dahi [böyle bir şey söylenemez]. Zira, müstehab olan kemâline erişmeyen bir kimseden [îmânın] nefyedilmesi câiz olsaydı, evvelkilerden ve sonrakilerden Müslümanların cumhurundan da nefyedilmesi câiz olurdu. Bunu ise hiçbir âkıl söylemez. Nitekim, 'nefyedilen kemâldir' diyen kimse, eğer bununla, terk edenin zemmedildiği ve cezaya müstehak olduğu vâcip kemâlin nefyedildiğini kastetmişse doğru söylemiştir. Yok, eğer müstehab kemâlin nefyedildiğini kastetmişse, bu ne Allah'ın ne de Resûlü'nün kelâmında asla vâki olmamıştır ve olması da câiz değildir. Zira vâcibi, üzerine farz olduğu şekilde yerine getiren ve vâcibinden hiçbir şeyi eksik bırakmayan bir kimse hakkında, ne hakîkat ne de mecaz yoluyla 'yapmadı' denilmesi câiz değildir. Nitekim, namazını kötü kılan bedevîye: 'Dön de namaz kıl, zira sen namaz kılmadın' buyurması ve safın arkasında tek başına namaz kılıp da iade etmesini emrettiği kimse hakkında: 'Safın arkasında tek başına kılınan namaz yoktur' buyurması, bir vâcibin terk edilmesi sebebiyledir. Aynı şekilde Allah Teâlâ'nın şu kavli de böyledir: 'Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Resûlü'ne iman etmişler, sonra şüpheye düşmemişler ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmişlerdir. İşte onlar sâdık olanlardır' [el-Hucurât: 15]. Bu âyet, cihadın vâcip olduğunu ve şüphenin terkinin vâcip olduğunu beyân eder. Cihad, her ne kadar farz-ı kifâye ise de, bütün müminler başlangıçta onunla muhâtabtır. Vücûbuna itikad etmek ve taayyün ettiğinde onu yapmaya azmetmek hepsinin üzerinedir. Bu sebeple Peygamber (s.a.v.): 'Kim gazâ etmeden ve gazâ etmeyi içinden geçirmeden ölürse, bir münâfıklık şubesi üzere ölür' buyurmuştur; hadisi Müslim rivayet etmiştir. Böylece, onu yapmaya niyetlenmeyen kimsenin bir münâfıklık şubesi üzere olduğunu haber vermiştir. Ayrıca cihad bir cinstir, altında pek çok çeşit bulunur ve mümine onun bir türünün vâcip olması kaçınılmazdır. Kezâ Allah'ın şu kavli de böyledir: 'Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; O'nun âyetleri okunduğunda bu onların imanını artırır ve onlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler. Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden…'
النبي صلى الله عليه وسلم؛ بل ولا أبو بكر ولا عمر. فلو كان من لم يأت بكمالها المستحب يجوز نفيها عنه، لجاز أن ينفي عن جمهور المسلمين من الأولين والآخرين، وهذا لا يقوله عاقل.فمن قال: إن المنفي هو الكمال، فإن أراد أنه نفي الكمال الواجب الذي يذم تاركه، ويتعرض للعقوبة، فقد صدق. وإن أراد أنه نفي الكمال المستحب، فهذا لم يقع قط في كلام الله ورسوله، ولا يجوز أن يقع؛ فإن من فعل الواجب كما وجب عليه، ولم ينتقص من واجبه شيئاً، لم يجز أن يقال: ما فعله لا حقيقة ولا مجازاً. فإذا قال للأعرابي المسيء في صلاته: " ارجع فَصَلِّ، فإنك لم تُصَلِّ "، وقال لمن صلى خلف الصف وقد أمره بالإعادة: " لا صلاة لفَذٍّ خلف الصف " كان لترك واجب، وكذلك قوله تعالى: {إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ} [الحجرات: ١٥] ، يبين أن الجهاد واجب، وترك الارتياب واجب.والجهاد وإن كان فرضاً على الكفاية فجميع المؤمنين يخاطبون به ابتداء، فعليهم كلهم اعتقاد وجوبه، والعزم على فعله إذا تعين؛ ولهذا قال النبي صلى الله عليه وسلم: " من مات ولم يَغْزولم يُحَدِّث نفسه بغزو، مات على شُعْبَة نفاق " رواه مسلم. فأخبر أنه من لم يَهِمّ به، كان على شعبة نفاق. وأيضاً، فالجهاد جنس، تحته أنواع متعددة، ولابد أن يجب على المؤمن نوع من أنواعه. وكذلك قوله: {إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ
Bunların tamamı farzdır. Şu muhakkak ki, Allah'a tevekkül, en büyük farzlardan bir farzdır. Nitekim Allah'a ihlâs da farzdır; Allah'ı ve Resûlünü (s.a.v.) sevmek de farzdır. Allah Teâlâ, birçok âyette abdeste ve cünüplükten gusle emrettiğinden daha büyük bir şekilde tevekkülü emretmiş ve Allah'tan başkasına tevekkülü yasaklamıştır. Şöyle buyurur: "O hâlde O'na kulluk et ve O'na tevekkül et" (Hûd, 123); "Allah (ki) O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur; mü'minler yalnız Allah'a tevekkül etsinler" (Teğâbün, 13); "Allah size yardım ederse, size galip gelecek hiçbir kimse yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü'minler yalnız Allah'a tevekkül etsinler" (Âl-i İmrân, 160); "Mûsâ dedi ki: Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah'a iman ettiyseniz, müslümanlar iseniz, yalnız O'na tevekkül edin" (Yûnus, 84).
Allah'ın şu kavline gelince: "Onlar, Allah anıldığında kalpleri ürperen, âyetleri kendilerine okunduğunda imanları artan kimselerdir" (Enfâl, 2). Şöyle denilir: Kalbin hâllerinden ve amellerinden öyleleri vardır ki, bunlar kişide yerleşik bulunan imanın gereklerindendir; öyle ki insan mü'min olduğunda, bu haller onun iradesi ve kasdı olmaksızın zorunlu olarak ortaya çıkar. Bunlar bulunmadığı takdirde, farz olan imanın kalpte yer almadığına delâlet eder. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Allah'a ve âhiret gününe iman eden hiçbir kavmi, Allah'a ve Resûlüne düşmanlık edenlerle –bu kimseler babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları olsa bile– dostluk kurarken bulamazsın. İşte onların kalplerine Allah imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir" (Mücâdele, 22). Allah Teâlâ, iman eden bir kimseyi, Allah'a ve Resûlüne düşmanlık edenleri sever vaziyette bulamayacağını haber vermiştir. Çünkü imanın bizzat kendisi, onları sevmekle bağdaşmaz; tıpkı iki zıddın birbirini nefyetmesi gibi. İman bulunduğunda zıddı olan Allah düşmanlarına dostluk da ortadan kalkar. Kişi kalbiyle Allah düşmanlarına dostluk besliyorsa, bu onun kalbinde farz olan imanın bulunmadığına delildir.
Bunun bir benzeri de diğer âyetteki şu kavildir: "Onlardan birçoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendileri için (âhiret) hazırladığı şey ne kötüdür! Allah onlara gazap etmiştir ve azap içinde ebedî kalacaklardır. Eğer onlar Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilene iman etselerdi, onları dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu fâsıktır" (Mâide, 80-81). Burada bir şart cümlesi zikredilmiştir. Bu cümle, şart bulunduğunda meşrutun varlığını gerektirir; şart ‘lev’ [eğer] edatıyla getirilmiştir ki, bu edat şartın varlığı halinde dahi meşrutun yokluğunu ifade eder. Nitekim buyrulur: "Eğer onlar Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilene iman etselerdi, onları dost edinmezlerdi" – lâkin onlar iman etmedikleri için, bu fiilin aksi gerçekleşmiştir.
يُنفِقُونَ أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا} [الأنفال: ٢-٤] . هذا كله واجب؛ فإن التوكل على الله واجب من أعظم الواجبات، كما أن الإخلاص لله واجب، وحب الله ورسوله واجب. وقد أمر الله بالتوكل في غير آية أعظم مما أمر بالوضوء والغسل من الجنابة، ونهى عن التوكل على غير الله، قال تعالى: {فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ} [هود: ١٢٣] ، وقال تعالى: {اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَاّ هُوَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} [التغابن: ١٣] ، وقال تعالى: {إِن يَنصُرْكُمُ اللهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ وَإِن يَخْذُلْكُمْ فَمَن ذَا الَّذِي يَنصُرُكُم مِّن بَعْدِهِ وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ} [آل عمران: ١٦٠] ، وقال تعالى: {وَقَالَ مُوسَى يَا قَوْمِ إِن كُنتُمْ آمَنتُم بِاللهِ فَعَلَيْهِ تَوَكَّلُواْ إِن كُنتُم مُّسْلِمِينَ} [يونس: ٨٤] .وأما قوله: {الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا} فيقال: من أحوال القلب وأعماله ما يكون من لوازم الإيمان الثابتة فيه، بحيث إذا كان الإنسان مؤمناً، لزم ذلك بغير قصد منه ولا تَعمُّد له. وإذا لم يوجد، دل على أن الإيمان الواجب لم يحصل في القلب، وهذا كقوله تعالى: {لا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءهُمْ أَوْ أَبْنَاءهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُوْلَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ وَأَيَّدَهُم بِرُوحٍ مِّنْهُ} [المجادلة: ٢٢] ، فأخبر أنك لا تجد مؤمناً يواد المحادين لله ورسوله، فإن نفس الإيمان ينافي موادته، كما ينفي أحد الضدين الآخر. فإذا وجد الإيمان انتفى ضده، وهو موالاة أعداء الله، فإذا كان الرجل يوالي أعداء الله بقلبه، كان ذلك دليلاً على أن قلبه ليس فيه الإيمان الواجب.ومثله قوله تعالى في الآية الأخرى: {تَرَى كَثِيرًا مِّنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ أَنفُسُهُمْ أَن سَخِطَ اللهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِالله والنَّبِيِّ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ أَوْلِيَاء وَلَكِنَّ كَثِيرًا مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ} [المائدة: ٨٠، ٨١] ، فذكر جملة شرطية تقتضي أنه إذا وجد الشرط وجد المشروط بحرف [لو] ، التي تقتضي مع الشرط انتقاء المشروط، فقال: {وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِالله والنَّبِيِّ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مَا
“Onları dost edindiler” [buyrulmuştur]. Bu da söz konusu imanın, onları dost edinmeyi nefyettiğine ve ona zıt olduğuna delâlet eder. Kalpte iman ile onları dost edinmek bir arada bulunmaz. Bu da gösterir ki, onları dost edinen kimse, Allah’a, Nebî’ye ve O’na indirilene iman etmek şeklindeki vâcip imanı fiilen gerçekleştirmemiştir.
Bunun bir benzeri de Allah Teâlâ’nın şu buyruğudur: “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o da onlardandır.” [el-Mâide 51]. Zira o âyetlerde, onları dost edinen kişinin mümin olmayacağı haber verilmişti; burada ise onları dost edinenin onlardan olduğu bildirilmiştir. Kur’an’ın bir kısmı diğerini tasdik eder. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer, ikişerli bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların ondan derileri ürperir…” [ez-Zumer 23].
Keza O’nun şu buyruğu da aynıdır: “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Resûlü’ne iman ederler; onunla birlikte toplayıcı bir iş üzere bulundukları zaman, ondan izin almadan gitmezler.” [en-Nûr 62]. Bu, söz konusu gitmenin, ondan izin almaksızın câiz olmadığına ve izin almadıkça gitmemesi gerektiğine delildir. İzin almaksızın giden kimse, imanın gerektirdiği vecîbelerden bir kısmını terk etmiş olur; işte bu sebeple ondan iman nefyedilmiştir.
“İnnemâ” harfi (إنما), kendisinde zikredileni ispat, onun dışındakini nefiy anlamını taşır. Usûlcülerden bazıları şöyle der: “İnne” (إن) ispat, “mâ” (ما) nefy içindir; ikisi bir araya geldiğinde, nefiy ve ispat anlamını verir. Hâlbuki Arabiyye âlimleri ve bu konuyu ilimle ele alanlara göre durum böyle değildir. Çünkü buradaki “mâ”, “inne” ve kardeşlerine girip onları amelden men eden kâffedir; zira onlar ancak isim cümlelerine tahsis olunduklarında amel ederler. “Mâ” ile kâffe hâline gelince amelleri ve tahsis özellikleri bâtıl olur; böylece fiil cümleleri ve isim cümleleri kendilerinden sonra gelebilir; böylece “mâ”nın eklenmesiyle hem anlamları hem de amelleri bütünüyle değişir. “Keennemâ” ve diğerleri de aynıdır.
Keza Allah Teâlâ’nın şu buyruğu da böyledir: “Allah’a ve Resûl’e iman ettik, itaat ettik” derler; sonra da onlardan bir grup, bütün bunlardan sonra yüz çevirir. İşte onlar mümin değillerdir. Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hak kendilerinden yana ise, boyun eğerek ona gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa şüphe mi ediyorlar? Yahut Allah’ın ve Resûlü’nün kendilerine zulmedeceğinden mi korkuyorlar? Hayır! İşte onlar zâlimlerin ta kendileridir. Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağrıldıkları zaman müminlerin sözü, ancak “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [en-Nûr 47-51]
اتَّخَذُوهُمْ أَوْلِيَاء} ، فدل على أن الإيمان المذكور ينفي اتخاذهم أولياء ويضاده، ولا يجتمع الإيمان واتخاذهم أولياء في القلب، ودل ذلك على أن من اتخذهم أولياء، ما فعل الإيمان الواجب من الإيمان بالله والنبي وما أنزل إليه.ومثله قوله تعالى: {لَا تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ} [المائدة: ٥١] ، فإنه أخبر في تلك الآيات أن متوليهم لا يكون مؤمناً، وأخبر هنا أن متوليهم هو منهم، فالقرآن يصدق بعضه بعضًا، قال الله تعالى: {اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُّتَشَابِهًا مَّثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} الآية [الزمر: ٢٣] ، وكذلك قوله: {إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَإِذَا كَانُوا مَعَهُ عَلَى أَمْرٍ جَامِعٍ لَمْ يَذْهَبُوا حَتَّى يَسْتَأْذِنُوهُ} [النور: ٦٢] : دليل على أن الذهاب المذكور بدون استئذانه لا يجوز، وأنه يجب ألا يذهب حتى يستأذن، فمن ذهب ولم يستأذن كان قد ترك بعض ما يجب عليه من الإيمان؛ فلهذا نفى عنه الإيمان، فإن حرف [إنما] تدل على إثبات المذكور ونفي غيره.ومن الأصوليين من يقول: إن [إن] للإثبات، و [ما] للنفي، فإذا جمع بينهما دلت على النفي والإثبات، وليس كذلك عند أهل العربية، ومن يتكلم في ذلك بعلم، فإن [ما] هذه هي الكافة التي تدخل على [إن] وأخواتها فتكفها عن العمل؛ لأنها إنما تعمل إذا اختصت بالجمل الإسمية، فلما كفت بطل عملها واختصاصها، فصار يليها الجمل الفعلية والإسمية، فتغير معناها وعملها جميعاً بانضمام [ما] إليها، وكذلك كأنما وغيرها.وكذلك قوله تعالى: {وَيَقُولُونَ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ وَأَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُم مِّن بَعْدِ ذَلِكَ وَمَا أُوْلَئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ وَإِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُم مُّعْرِضُونَ وَإِن يَكُن لَّهُمُ الْحَقُّ يَأْتُوا إِلَيْهِ مُذْعِنِينَ أَفِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ أَمِ ارْتَابُوا أَمْ يَخَافُونَ أَن يَحِيفَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُ بَلْ أُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ إِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِنِينَ إِذَا دُعُوا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ أَن يَقُولُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} [النور: ٤٧: ٥١]
Şayet denilse ki: Hakiki mümin, vâcibâtı işleyen, muharremâtı terk eden kimsedir. Hâlbuki Allah Teâlâ: «İşte onlar hakiki müminlerdir» [Enfâl: 4] buyurmuş ve yalnızca beş şey zikretmiştir. Keza diğer âyette: «Müminler ancak Allah’a ve Resûlü’ne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar sadıklardır» [Hucurât: 15] buyurmuş, ayrıca: «Senden izin isteyenler, işte onlar Allah’a ve Resûlü’ne iman edenlerdir» [Nûr: 62] buyurmuştur. Buna şöyle cevap verilir: Bu hususta iki cevap vardır: Birincisi: Zikredilen şeyler geriye kalanları da istilzam etmektedir (gerektirmektedir). Zira Allah anıldığında kalplerinin ürpermesini (vecel), âyetleri okunduğunda imanlarının artmasını, Allah’a tevekkülü, namazı bâtın ve zâhir emredildiği veçhile ikameyi, mal ve menfaatlerden infakı zikretmiştir. Bu durum, geriye kalanları da istilzam eder. Çünkü Allah zikredildiğinde kalbin vecel duyması, O’na karşı haşyet ve havf duymayı gerektirir. Nitekim müfessirler «veceli» «korku» diye tefsir etmişlerdir. İbn Mes‘ud kıraatinde: «Allah zikredildiğinde kalpleri korkuya kapılır» şeklindedir. Bu doğrudur; zira lügatte vecel, korku demektir. «Utanç kırmızılığı, vecel sarılığı» tabiri meşhurdur. Nitekim Allah Teâlâ: «Rablerine döneceklerinden dolayı kalpleri ürpererek verdiklerini verenler» [Mü’minûn: 60] buyurmuştur. Âişe (r.anhâ) dedi ki: Ey Allah’ın Resûlü! (Bu) zina eden, hırsızlık yapan ve cezalandırılmaktan korkan adam mıdır? Buyurdu: «Hayır, ey Sıddîk’ın kızı! O, namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren ve (amelinin) kabul edilmemesinden korkan adamdır.» Süddî de: «Allah anıldığında kalpleri ürperenler» [Enfâl: 2] âyeti hakkında şöyle demiştir: Kişi haksızlık yapmak veya bir günaha niyetlenmek ister de (korkudan) vazgeçer. Bu, Allah Teâlâ’nın: «Rabbinin makamından korkan ve nefsini hevâdan alıkoyan kimseye gelince, şüphesiz cennet onun sığınağıdır» [Nâziât: 40-41] ve «Rabbinin makamından korkan kimse için iki cennet vardır» [Rahmân: 46] buyruğu gibidir. Mücâhid ve diğer müfessirler şöyle demiştir: Kişi bir günaha niyetlenir, Allah’ın huzurunda duracağı makamı hatırlar ve Allah korkusuyla onu terk eder. Kalbin Allah zikrinden vecel duyması, O’na karşı haşyet ve havfi içerdiğinde bu, kişiyi emredileni yapmaya ve yasaklananı terke sevk eder. Sehl b. Abdillah dedi ki: Kul ile Allah arasında…
فإن قيل: إذا كان المؤمن حقاً هو الفاعل للواجبات التارك للمحرمات، فقد قال: {أُوْلَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا} [الأنفال: ٤] ، ولم يذكر إلا خمسة أشياء، وكذلك قال في الآية الأخرى: {إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ} [الحجرات: ١٥] ، وكذلك قوله: {إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ} [النور: ٦٢] .قيل: عن هذا جوابان:أحدهما: أن يكون ما ذكر مستلزمًا لما ترك؛ فإنه ذكر وَجَلَ قلوبهم إذا ذكر الله، وزيادة إيمانهم إذا تليت عليهم آياته مع التوكل عليه، وإقام الصلاة على الوجه المأمور به باطناً وظاهراً، وكذلك الإنفاق من المال والمنافع، فكان هذا مستلزمًا للباقي؛ فإن وَجَل القلب عند ذكر الله يقتضي خشيته والخوف منه، وقد فسروا [وجلت] ب [فرقت] . وفي قراءة ابن مسعود: [إذ ذكر الله فرقت قلوبهم] . وهذا صحيح؛ فإن الوَجَل في اللغة: هو الخوف، يقال: حُمْرَة الخَجَل، وصُفْرَة الوَجَل، ومنه قوله تعالى: {وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوا وَّقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُون} [المؤمنون: ٦٠] ، قالت عائشة: يا رسول الله، هو الرجل يزني ويسرق ويخاف أن يعاقب؟ قال: " لا يا ابنة الصديق! هو الرجل يصلي ويصوم ويتصدق، ويخاف ألا يقبل منه ".وقال السُّدِّي في قوله تعالى: {الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ} [الأنفال: ٢] : هو الرجل يريد أن يظلم أو يَهِمَّ بمعصية فينزع عنه، وهذا كقوله تعالى: {وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى} [النازعات: ٤٠، ٤١] ، وقوله: {وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ} [الرحمن: ٤٦] . قال مجاهد وغيره من المفسرين: هو الرجل يَهِمُّ بالمعصية، فيذكر مقامه بين يدي الله، فيتركها خوفاً من الله.وإذا كان وجل القلب من ذكره يتضمن خشيته ومخافته، فذلك يدعو صاحبه إلى فعل المأمور، وترك المحظور. قال سهل بن عبد الله: ليس بين العبد وبين الله
Hicab, davadan daha kalındır; ona giden yolda fakr u ihtiyaçtan daha yakın bir yol yoktur. Dünya ve ahiretteki her hayrın aslı ise Allah korkusudur. Buna delil ise Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: "Mûsâ'nın öfkesi yatışınca levhaları aldı. Onlardaki nüshada, Rablerine karşı rahbet duyanlar için bir hidayet ve rahmet vardı." (el-A'râf, 154) İşte bu ayette hidayet ve rahmetin, Allah'a karşı rahbet duyanlara ait olduğunu haber vermiştir. Mücâhid ve İbrahim (r.a.) şöyle demiştir: Kişi bir günah işlemek ister de Allah'ın makamını hatırlar ve o günahı terk eder. İşte bu, İbn Ebî'd-Dünyâ'nın, İbn el-Ca‘d’dan, o Şu‘be’den, o Mansûr’dan, onların her ikisinden rivâyet ettiği, Allah Teâlâ'nın "Rabbinin makamından korkan kimse için iki cennet vardır" (er-Rahmân, 46) kavli hakkındaki tefsirdir. İşte bunlar, Allah Teâlâ'nın "İşte onlar Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." (el-Bakara, 5) kavlinde zikredilen felah ehli kimselerdir. Bunlar [mü'minler]dir; bunlar, Allah Teâlâ'nın "Elif Lâm Mîm. İşte o kitap; kendisinde hiçbir şüphe yoktur; muttakiler için bir hidayettir." (el-Bakara, 1-2) kavlinde zikredilen [muttakiler]dir. Nitekim birr ayetinde şöyle buyurmuştur: "İşte onlar sadık olanlardır ve işte onlar muttakilerin ta kendileridir." (el-Bakara, 177) Bunlar, Allah Teâlâ'nın "Her kim hidayetime uyarsa artık o sapmaz ve bedbaht da olmaz." (Tâ-Hâ, 123) kavlinde olduğu gibi, Kitab'a tabi olanlardır. Kişi sapmadığı takdirde tabi olan ve hidayete eren kimsedir; şâkî olmadığı takdirde ise merhamet olunandır. İşte bunlar, kendilerine nimet verilen nebîler, sıddîklar, şehidler ve salihlerden oluşan sırat-ı müstakim ehlidir; gazaba uğramışlar ve sapkınlar değildir. Zira rahmet ehli gazaba uğramış değildir; hidayet ehli ise sapkın değildir. Böylece anlaşılmıştır ki, Allah'a karşı rahbet duyan kimseler Allah'a karşı takva sahibi olurlar ve azap olmaksızın O'nun cennetine hak kazanırlar. İşte bunlar, vacip olan imanı getiren kimselerdir. Bu manaya delalet eden bir diğer husus da Allah Teâlâ'nın "Kulları içinden ancak âlimler Allah'tan haşyet duyar." (Fâtır, 28) kavlidir. Mana şudur: O'ndan ancak bir âlim haşyet duyar. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir ayette de "Gece saatlerinde secde ederek ve kıyamda durarak boyun eğen, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini uman kimse hiç (bunu yapmayan) gibi olur mu? De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alır." (ez-Zümer, 9) buyurmuştur. Haşyet daima recâyı (ümidi) içerir; eğer öyle olmasaydı kanaat/ümitsizlik olurdu. Aynı şekilde reca da korkuyu gerektirir; eğer öyle olmasaydı güvenlik/emniyet olurdu. İşte Allah'tan korkan ve O'ndan uman kimseler, Allah'ın övdüğü âlimlerdir.
حجاب أغلظ من الدعوى، ولا طريق إليه أقرب من الافتقار، وأصل كل خير في الدنيا والآخرة الخوف من الله. ويدل على ذلك قوله تعالى: {وَلَمَّا سَكَتَ عَن مُّوسَى الْغَضَبُ أَخَذَ الأَلْوَاحَ وَفِي نُسْخَتِهَا هُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ هُمْ لِرَبِّهِمْ يَرْهَبُونَ} [الأعراف: ١٥٤] ، فأخبر أن الهدى والرحمة للذين يرهبون الله.قال مجاهد وإبراهيم: هو الرجل يريد أن يذنب الذنب، فيذكر مقام الله، فيدع الذنب. رواه ابن أبي الدنيا، عن ابن الجَعْدِ، عن شعبة، عن منصور، عنهما، في قوله تعالى: {وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ} . وهؤلاء هم أهل الفلاح المذكورون في قوله تعالى: {أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} [البقرة: ٥] . وهم [المؤمنون] ، وهم [المتقون] المذكورون في قوله تعالى: {الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ} [البقرة: ١، ٢] ، كما قال في آية البر: {أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ} [البقرة: ١٧٧] . وهؤلاء هم المتبعون للكتاب، كما في قوله تعالى: {فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى} [طه: ١٢٣] . وإذا لم يضل فهو متبع مهتد، وإذا لم يَشْقَ فهو مرحوم. وهؤلاء هم أهل الصراط المستقيم الذين أنعم الله عليهم من النبيين والصديقين والشهداء والصالحين، غير المغضوب عليهم، ولا الضالين. فإن أهل الرحمة ليسوا مغضوباً عليهم، وأهل الهدى ليسوا ضالين، فتبين أن أهل رهبة الله يكونون متقين لله، مستحقين لجنته بلا عذاب. وهؤلاء هم الذين أتوا بالإيمان الواجب.ومما يدل على هذا المعنى قوله تعالى: {إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء} [فاطر: ٢٨] ، والمعنى: أنه لا يخشاه إلا عالم، فقد أخبر الله أن كل من خشى الله فهو عالم، كما قال في الآية الأخرى: {أَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاء اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الأَلْبَابِ} [الزمر: ٩] ، والخشية أبداً متضمنة للرجاء، ولولا ذلك لكانت قنوطاً؛ كما أن الرجاء يستلزم الخوف، ولولا ذلك لكان أمناً؛ فأهل الخوف لله والرجاء له هم أهل العلم الذين مدحهم الله.
Ebû Hayyân et-Teymî'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Âlimler üçtür: Allah'ı bilen fakat Allah'ın emrini bilmeyen âlim; Allah'ın emrini bilen fakat Allah'ı bilmeyen âlim; ve Allah'ı bilen hem de Allah'ın emrini bilen âlim. Allah'ı bilen, O'ndan haşyet duyandır; Allah'ın emrini bilen ise O'nun emir ve yasaklarını bilendir. Sahih'te Nebî (s.a.v.)'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: "Vallahi, ben sizin Allah'a karşı en çok haşyet duyanınız ve O'nun sınırlarını en iyi bileniniz olmayı ümit ederim." Haşyet ehli olanlar Kitap ve Sünnet'te övülen âlimler olduğuna göre, onlar kınanmayı hak etmezler. Bu ise ancak vacipleri yerine getirmekle mümkündür. Buna delil, Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur: {فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الأَرْضَ مِن بَعْدِهِمْ ذَلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامِي وَخَافَ وَعِيدِ} [İbrahim 13-14] ve yine: {وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ} [Rahmân 46] Böylece dünya yardımı ve ahiret sevabı korku ehline vadolunmuştur. Bu ise ancak onların vacibi eda etmeleri sebebiyledir. Bu da gösterir ki korku, vacibin işlenmesini gerektirir. Bu yüzden fâcir kişi için "Allah'tan korkmaz" denir. Bu manaya delil, Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur: {إِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوَءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِن قَرِيبٍ} [Nisâ 17] Ebü'l-Âliye dedi ki: Muhammed (s.a.v.)'in ashâbına bu âyet hakkında sordum, bana dediler ki: "Allah'a isyan eden herkes câhildir. Kim de ölümden önce tövbe ederse, işte o tez zamanda tövbe etmiştir." Diğer müfessirler de aynı şeyi söylediler. Mücâhid dedi ki: "Her âsi, isyan anında câhildir." Hasan (el-Basrî), Katâde, Atâ, es-Süddî ve diğerleri dediler ki: "Onlar ancak günahları sebebiyle câhil olarak adlandırıldılar; yoksa ayırt etme gücünden yoksun oldukları için değil." Zeccâc ise şöyle dedi: "Âyetin anlamı, onların bunun kötü olduğunu bilmemeleri değildir; çünkü Müslüman bilmediği bir şeyi yaparsa, o sanki bir kötülük işlememiş gibidir. Âyetin ihtimali iki şeydir: Birincisi: Onlar bunu, içindeki mekruhu bilmeyerek işlediler. İkincisi: Onlar, akıbetinin mekruh olduğunu bilerek ve basiretle işe giriştiler, acil olanı ertelenene tercih ettiler; bu sebeple az olanı, çok olan rahata ve sürekli afiyete tercih ettikleri için câhil olarak adlandırıldılar." Zeccâc, cehli ya fiilin akıbetini bilmemek, ya da iradenin bozulması olarak kabul etmiştir. Denilebilir ki bunlar birbirini gerektirir. Bu konu Cehmiyye ile ilgili kelâmî tartışmalarda genişçe ele alınmıştır.
وقد روى عن أبي حيان التيمي أنه قال: العلماء ثلاثة: فعالم بالله ليس عالماً بأمر الله، وعالم بأمر الله ليس عالماً بالله، وعالم بالله عالم بأمر الله. فالعالم بالله هو الذي يخافه، والعالم بأمر الله هو الذي يعلم أمره ونهيه. وفي الصحيح عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: " والله إني لأرجو أن أكون أخشاكم لله، وأعلمكم بحدوده ".وإذا كان أهل الخشية هم العلماء الممدوحون في الكتاب والسنة، لم يكونوا مستحقين للذم، وذلك لا يكون إلا مع فعل الواجبات، ويدل عليه قوله تعالى: {فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الأَرْضَ مِن بَعْدِهِمْ ذَلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامِي وَخَافَ وَعِيدِ} [إبراهيم: ١٣، ١٤] ، وقوله: {وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ} [الرحمن: ٤٦] ، فوعد بنصر الدنيا وبثواب الآخرة لأهل الخوف، وذلك إنما يكون لأنهم أدوا الواجب، فدل على أن الخوف يستلزم فعل الواجب؛ ولهذا يقال للفاجر: لا يخاف الله. ويدل على هذا المعنى قوله تعالى: {إِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوَءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِن قَرِيبٍ} [النساء: ١٧] .قال أبو العالية: سألت أصحاب محمد عن هذه الآية، فقالوا لي: كل من عصى الله فهو جاهل، وكل من تاب قبل الموت فقد تاب من قريب. وكذلك قال سائر المفسرين. قال مجاهد: كل عاص فهو جاهل حين معصيته. وقال الحسن وقتادة وعطاء والسُّدِّي وغيرهم: إنما سموا جهالاً لمعاصيهم، لا أنهم غير مميزين. وقال الزجاج: ليس معنى الآية: أنهم يجهلون أنه سوء؛ لأن المسلم لو أتى ما يجهله كان كمن لم يواقع سوءاً، وإنما يحتمل أمرين:أحدهما: أنهم عملوه وهم يجهلون المكروه فيه.والثاني: أنهم أقدموا على بصيرة وعلم بأن عاقبته مكروهة، وآثروا العاجل على الآجل، فسموا جهالاً لإيثارهم القليل على الراحة الكثيرة، والعافية الدائمة. فقد جعل الزجاج الجهل إما عدم العلم بعاقبة الفعل، وإما فساد الإرادة، وقد يقال: هما متلازمان، وهذا مبسوط في الكلام مع الجهمية.