el-İstikâme (İbn Teymiyye) - Bölüm: Akide - Kitap: el-İstikâme - Müellif: Ebu'l-Abbas Takiyyüddin Ahmed b. Abdülhalîm İbn Teymiyye [ö. 728/1328] - Muhakkik: Dr. Muhammed Reşad Sâlim - Naşir: Câmi‘atu'l-İmam Muhammed b. Su‘ûdi'l-İslâmiyye (İmam Muhammed b. Suud İslam Üniversitesi) - Tab‘: Birinci, (1403/1983) - (1404/1983) - Cild adedi: 2 - [Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygundur] - Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
الاستقامة (ابن تيمية)القسم: العقيدةالكتاب: الاستقامةالمؤلف: أبو العباس، تقي الدين، أحمد بن عبد الحليم ابن تيمية [ت ٧٢٨ هـ]المحقق: د. محمد رشاد سالمالناشر: جامعة الإمام محمد بن سعود الإسلاميةالطبعة: الأولى، (١٤٠٣ هـ = ١٩٨٣ م) - (١٤٠٤ هـ = ١٩٨٣ م)عدد الأجزاء: ٢[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Tevfik O'ndandır. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve resûlüdür. Allah, ona, âline ve ashâbına tam bir selâm ile salât etsin.
**KÂİDE:** Allah'ın isimleri, sıfatları ve O'nu söz ve itikadda tevhid etme babında istikâmet, itidal ile Kitap ve Sünnet'e ittibaın vâcip olduğuna dair bir kâidedir. Ayrıca Kitap ve Sünnet'in bütün hidâyeti kapsadığının, ayrılık ve dalâletin ancak bunların bir kısmının terk edilmesiyle meydana geldiğinin beyanıdır. Yine bu kâide, nefiy ve isbatta aşırılık (ziyade) şeklinde ortaya çıkan bütün bid'atlara, bunların zuhur ettiği ilk ana, bu babda söylenen mübhem (mücmel) isimlere, ihtilâfa ve ihtilâf edenlerin bir kısmının diğerini tekfir etmesine yol açan ayrışmaya dikkat çekmektedir. Bu durum, hakkın bir kısmının terk edilmesi, bâtılın bir kısmının alınması, hakkın gizlenmesi ve hak ile bâtılın birbirine karıştırılması sebebiyle vuku bulmuştur.
**BÖLÜM:** Usûlde sonradan ortaya çıkan re'y (görüş) –ki bu, sonradan çıkarılan kelâmdır–, fürûda sonradan ortaya çıkan re'y –ki bu, fıkıhta sonradan çıkarılan re'ydir–, sonradan ortaya çıkan ibadet –ki bu, sonradan türetilen tasavvuftur– ve sonradan ortaya çıkan siyaset hakkındadır.
İnsanlardan birtakım zümreler, dinin bütün bunlara muhtaç olduğunu zannetmektedir. Hele ki her bir taifenin benimsediği görüş buna dâhildir.
بِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيم وَبِه توفيقالْحَمد لله رب الْعَالمين وَأشْهد أَن لَا إِلَه إِلَّا الله وَحده لَا شريك لَهُ وَأشْهد أَن مُحَمَّدًا عَبده وَرَسُوله صلى الله عَلَيْهِ وعَلى آله وَصَحبه وَسلم تَسْلِيمًاقَاعِدَة فِي وجوب الاسْتقَامَة والاعتدال ومتابعة الْكتاب وَالسّنة فِي بَاب أَسمَاء الله وَصِفَاته وتوحيده بالْقَوْل والاعتقاد وَبَيَان اشْتِمَال الْكتاب وَالسّنة على جَمِيع الْهدى وَأَن التَّفَرُّق والضلال إِنَّمَا حصل بترك بعضه والتنبيه على جَمِيع الْبدع الْمُقَابلَة فِي ذَلِك بِالزِّيَادَةِ فِي النَّفْي وَالْإِثْبَات ومبدأ حدوثها وَمَا وَقع فِي ذَلِك من الاسماء المجملة وَالِاخْتِلَاف والافتراق الَّذِي أوجب تَكْفِير بعض هَؤُلَاءِ الْمُخْتَلِفين بَعضهم لبَعض وَذَلِكَ بِسَبَب ترك بعض الْحق وَأخذ بعض الْبَاطِل وكتمان الْحق وَلبس الْحق بِالْبَاطِلِفصل الرأى الْمُحدث فِي الْأُصُول وَهُوَ الْكَلَام الْمُحدث وَفِي الْفُرُوع وَهُوَ الرأىالْمُحدث فِي الْفِقْه والتعبد الْمُحدث كالتصوف الْمُحدث والسياسة المحدثةيظنّ طوائف من النَّاس أَن الدّين مُحْتَاج إِلَى ذَلِك لَا سِيمَا كل طَائِفَة
Onun yolunda; oysa iş öyle değildir. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı razı oldum.” [Mâide Sûresi, 3] ve bunun dışında, Rasûl’ün ümmete dinlerinden ihtiyaç duydukları her şeyi bildirdiğini gösteren diğer nasslar da vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Bir kavmi hidayete erdirdikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklamadıkça, onları saptıracak değildir.” [Tevbe Sûresi, 115] Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Sizi öyle beyaz (apaçık) bir yol üzerinde bıraktım ki, gecesi gündüzü gibidir. Benden sonra ancak helak olan ondan sapar.” Resûlullah (s.a.v.) yine şöyle buyurdu: “Sizden kim benden sonra yaşarsa çok ihtilaf görecek. O halde size sünnetimi ve benden sonra hidayete ermiş râşid halifelerin sünnetini tavsiye ederim. Ona sımsıkı sarılın ve azı dişlerinizle tutunun.” Eğer onun sünneti ve râşid halifelerin sünneti, mümini ihtilafın çokluğu karşısında genişletip kendisine yeterli olmasaydı, böyle bir emir vermek caiz olmazdı.
فِي طريقها وَلَيْسَ الْأَمر كَذَلِك فَإِن الله تَعَالَى يَقُول {الْيَوْم أكملت لكم دينكُمْ وَأَتْمَمْت عَلَيْكُم نعمتي ورضيت لكم الْإِسْلَام دينا} [سُورَة الْمَائِدَة ٣] إِلَى غير ذَلِك من النُّصُوص الَّتِي دلّت على أَن الرَّسُول عرف الْأمة جَمِيع مَا يَحْتَاجُونَ إِلَيْهِ من دينهموَقَالَ تَعَالَى {وَمَا كَانَ الله ليضل قوما بعد إِذْ هدَاهُم حَتَّى يبين لَهُم مَا يَتَّقُونَ} [سُورَة التَّوْبَة ١١٥]وَقَالَ ص ص تركتكم على الْبَيْضَاء لَيْلهَا كنهارها لَا يزِيغ بعدِي إِلَّا هَالك وَقَالَ ص إِنَّه من يَعش مِنْكُم بعدى فسيرى اخْتِلَافا كثيرا فَعَلَيْكُم بِسنتي وَسنة الْخُلَفَاء الرَّاشِدين المهديين من بعدِي تمسكوا بهَا وعضوا عَلَيْهَا بالنواجذفلولا أَن سنته وَسنة الْخُلَفَاء الرَّاشِدين تسع الْمُؤمن وَتَكْفِيه عِنْد الِاخْتِلَاف الْكثير لم يجز الْأَمر بذلك
O, hutbesinde şöyle derdi: 'İşlerin en kötüsü sonradan ortaya çıkarılanlarıdır ve her bid‘at sapıklıktır.' İbn Mes‘ûd da her Perşembe buna benzer bir hutbe irad eder ve şöyle derdi: 'Siz bid‘atler ihdas edeceksiniz ve size de bid‘atler ihdas edilecektir.' Biz Kavâid'de, Sünnet ve Bid‘at Kaidesi'nde şu hükmü verdik: Bid‘at, Allah ve Resûlü'nün emretmediği bir dindir. Kim Allah ve Resûlü'nün emretmediği bir din edinirse, o kimse bu sebeple mübdedîdir. Bu, Allah Teâlâ'nın: 'Yoksa onların, dinden Allah'ın izin vermediği şeyleri kendilerine meşru kılan ortakları mı var?' [Şûrâ Suresi 21] kavlinin manasıdır. Şüphe yoktur ki bu, birçok kimse için kapalıdır; zira onlar nassları ve bunların maksatlara delâletini bilmedikleri gibi, re'y ve amelde sonradan ihdas edilen şeyleri ve bunların sünnete nasıl reddedileceğini de bilmezler. Nitekim Ömer b. el-Hattâb şöyle buyurmuştur: 'Cahilce işleri sünnete döndürün.'
وَكَانَ يَقُول فِي خطبَته شَرّ الْأُمُور محدثاتها وكل بِدعَة ضَلَالَةوَكَانَ ابْن مَسْعُود يخْطب بِنَحْوِ ذَلِك كل خَمِيس وَيَقُول إِنَّكُم ستحدثون وَيحدث لكموَقد قَررنَا فِي الْقَوَاعِد فِي قَاعِدَة السّنة والبدعة أَن الْبِدْعَة هِيَ الدّين الَّذِي لم يَأْمر الله بِهِ وَرَسُوله فَمن دَان دينا لم يَأْمر الله وَرَسُوله بِهِ فَهُوَ مُبْتَدع بذلك وَهَذَا معنى قَوْله تَعَالَى أم لَهُم شُرَكَاء شرعوا لَهُم من الدّين مَا لم يَأْذَن بِهِ الله [سُورَة الشورى ٢١]وَلَا ريب أَن هَذَا يشكل على كثير من النَّاس لعدم علمهمْ بالنصوص ودلالتها على الْمَقَاصِد وَلعدم علمهمْ بِمَا أحدث من الرأى وَالْعَمَل وَكَيف يرد ذَلِك إِلَى السّنة كَمَا قَالَ عمر بن الْخطاب ردوا الجهالات إِلَى السّنة
İnsanlar bu neviden meselelerin türleri hakkında söz söylemişler; nitekim çeşitli taifeler, dinin sonradan ihdâs edilen kelâmdan müstağni olduğunu beyan etmişlerdir. Allah Teâlâ, Kitabı’nda darb edilen temsillerle delillerden öylelerini beyan buyurmuştur ki, bunlar, bunların icad ettiklerinden çok daha faydalıdır. Onların zikrettikleri deliller ise Allah Teâlâ’nın zikrettiklerinin içinde mündemiçtir. Hatta bizzat Eş‘arî ve emsali dahi, usûl-i dinde Selef’in yolunu ve bu yolun a‘râz yöntemi gibi kelâmî yöntemlerden müstağni olduğunu beyan etmişler; Kur’an’ın delillere tenbih ettiğini, onun delâletinin bazı ehl-i kelâmın zannettiği gibi sadece haber cihetinden olmadığını da ortaya koymuşlardır. Peki bu, Kitap ve Sünnet’in usûl-i dîne hiçbir şekilde delâlet etmediğini ve usûl-i dînin bunların gayrısından bilinen aklî kıyasla istifade edildiğini söyleyen ehl-i kelâm ile nerede? Keza fukahânın söz ettiği amelî umûr da böyledir. Zira insanlardan öyleleri vardır ki, ahkâm-ı şer‘iyyeye delâlet eden nassların azlığı sebebiyle kıyasa şeriatın çoğunda ihtiyaç olduğunu söyler. Nitekim bu sözü Ebü’l-Me‘âlî ve emsali, kendileri Şâfi‘î mezhebine ve hadis fukahâsına mensup oldukları halde söylemektedir. Öyleyse Kûfe ehl-i reyine ve emsaline mensup olanların hali nice olur?
وَقد تكلم النَّاس على أَصْنَاف ذَلِك كَمَا بَين طوائف اسْتغْنَاء الدّين عَن الْكَلَام الْمُحدث وَأَن الله قد بَين فِي كِتَابه بالأمثال المضروبة من الدَّلَائِل مَا هُوَ أعظم مَنْفَعَة مِمَّا يحدثه هَؤُلَاءِ وَأَن مَا يذكرُونَهُ من الْأَدِلَّة فَهِيَ مندرجة فِيمَا ذكره الله تَعَالَىحَتَّى ان الأشعرى نَفسه وَأَمْثَاله قد بينوا طَريقَة السّلف فِي أصُول الدّين واستغنائها عَن الطَّرِيقَة الكلامية كطريقة الْأَعْرَاض وَنَحْوهَا وَأَن الْقُرْآن نبه على الْأَدِلَّة لَيْسَ دلَالَته كَمَا يَظُنّهُ بعض أهل الْكَلَام من جِهَة الْخَبَر فَقَطوَأَيْنَ هَذَا من أهل الْكَلَام الَّذين يَقُولُونَ إِن الْكتاب وَالسّنة لَا يدلان على أصُول الدّين بِحَال وَأَن أصُول الدّين تستفاد بِقِيَاس الْعقل الْمَعْلُوم من غَيرهمَا وَكَذَلِكَ الْأُمُور العملية الَّتِي يتَكَلَّم فِيهَا الْفُقَهَاء فَإِن من النَّاس من يَقُول إِن الْقيَاس يحْتَاج إِلَيْهِ فِي مُعظم الشَّرِيعَة لقلَّة النُّصُوص الدَّالَّة على الْأَحْكَام الشَّرْعِيَّة كَمَا يَقُول ذَلِك أَبُو المعالى وَأَمْثَاله من الْفُقَهَاء مَعَ أنتسابهم إِلَى مَذْهَب الشَّافِعِي وَنَحْوه من فُقَهَاء الحَدِيث فَكيف بِمن كَانَ من أهل رأى الْكُوفَة وَنَحْوهم
Zira onlara göre fıkıh nasslardan bunun daha azıyla sabit olur; asıl dayanak ise re'y ve kıyastır. Öyle ki Horasanlı Şâfiîler, onlarla karışıp kaynaştıkları için re'y kullanımı ağır basmış ve nasslara vukufiyetleri azalmıştır. Bu kimselerin karşısında ise İbn Hazm ve benzeri zâhirîler bulunur ki bunlar, nassların bütün hâdiseleri, istinbata ve istihraca ihtiyaç duymayan, yalnızca nassların cem‘inden ibaret olan lügavî isimlerle kuşattığını iddia ederler; böylece fahve'l-hitâbın delâletini nefyedip onu aslın mânâsında ispat ederler. Hâlbuki hususî lafzın âm mânâya delâlet ettiği yerler işte bu gibi yerlerdir. Bu konuda vasat yol ise hadis fakihlerinin yoludur ki bu, hâdiselerin ekserîsinde nassları ve sahâbe âsârını esas almak, onun dışında kalanı ise aslın mânâsında değerlendirmektir. Bu sebeple onlar illete dayalı kıyası ve aslın mânâsına dayalı kıyası ve fahve'l-hitâbı kullanırlar; zira bunlar da lafzın delâletleri cümlesindendir. Ayrıca re'y, çoğu kez, kullanılmasında beşer arasında ihtilaf bulunmayan tahkîku'l-menât alanında söz konusudur.
فَإِنَّهُ عِنْدهم لَا يثبت من الْفِقْه بالنصوص إِلَّا أقل من ذَلِك وَإِنَّمَا الْعُمْدَة على الرأى وَالْقِيَاس حَتَّى أَن الخراسانيين من أَصْحَاب الشافعى بِسَبَب مخالطتهم [لَهُم] غلب عَلَيْهِم اسْتِعْمَال الرأى وَقلة الْمعرفَة بالنصوصوبإزاء هَؤُلَاءِ أهل الظَّاهِر كأبن حزم وَنَحْوه مِمَّن يدعى أَن النُّصُوص تستوعب جَمِيع الْحَوَادِث بالأسماء اللُّغَوِيَّة الَّتِي لَا تحْتَاج إِلَى استنباط واستخراج أَكثر من جمع النُّصُوص حَتَّى تنفى دلَالَة فحوى الْخطاب وتثبته فِي معنى الأَصْل وَنَحْو ذَلِك من الْمَوَاضِع الَّتِي يدل فِيهَا اللَّفْظ الْخَاص على الْمَعْنى الْعَاموالتوسط فِي ذَلِك طَريقَة فُقَهَاء الحَدِيث وهى إِثْبَات النُّصُوص والْآثَار الصحابية على جُمْهُور الْحَوَادِث وَمَا خرج عَن ذَلِك كَانَ فِي معنى الأَصْل فيستعملون قِيَاس الْعلَّة وَالْقِيَاس فِي معنى الأَصْل وفحوى الْخطاب إِذْ ذَلِك من جملَة دلالات اللَّفْظ وَأَيْضًا فالرأى كثيرا مَا يكون فِي تَحْقِيق المناط الَّذِي لَا خلاف بَين النَّاس فِي اسْتِعْمَال الرأى
Kıyasa gelince: Zira Allah Teâlâ, hükümde adl ile hükmetmeyi emretmiştir. Adl ise bazen rey ile bilinir, bazen de nas ile. İşte bu sebeple Nebî (s.a.v.) buyurdu ki: “Hâkim içtihad edip isabet ederse, ona iki ecir vardır; içtihad edip hata ederse, ona bir ecir vardır.” Zira hâkimin gayesi, imkân nisbetinde adl ile hükmetmektir. Hakikî adlin, ilim veya amel bakımından imkânsız yahut güç olduğu yerde, vâcip olan, ona en benzer ve en uygun olan şeydir ki o da mukadder adldir. Bu, kan, mal ve diğer kaza türleri hakkındaki hükümlerde geniş bir babtır. Kâdîler bu konuda içtihat ederler. Biz biliyoruz ki Ali (r.a.), bu hususta eriştiği anlayış itibarıyla diğerlerinden daha kâdî idi. Halbuki nusûsu semâ etmek, onunla diğerleri arasında müşterek idi. Birçok insan, muhdes reye ihtiyaç olduğunu ancak, nusûs altına dâhil etmeleri mümkün olmayan birçok mesele ve büyük füru‘ mevcut olduğu gibi zannetmiştir.
وَالْقِيَاس فِيهِ فَإِن الله أَمر بِالْعَدْلِ فِي الحكم وَالْعدْل قد يعرف بالرأى وَقد يعرف بِالنَّصِّوَلِهَذَا قَالَ النَّبِي صلى الله عليه وسلم إِذا اجْتهد الْحَاكِم فَأصَاب فَلهُ أَجْرَانِ وَإِذا اجْتهد فَأَخْطَأَ فَلهُ أجر إِذْ الْحَاكِم مَقْصُوده الحكم بِالْعَدْلِ بِحَسب الْإِمْكَان فَحَيْثُ تعذر الْعدْل الحقيقى للتعذر أَو التعسر فِي علمه أَو عمله كَانَ الْوَاجِب مَا كَانَ بِهِ أشبه وأمثل وَهُوَ الْعدْل الْمَقْدُوروَهَذَا بَاب وَاسع فِي الحكم فِي الدِّمَاء وَالْأَمْوَال وَغير ذَلِك من أَنْوَاع الْقَضَاء وفيهَا يجْتَهد الْقُضَاةونعلم أَن عليا رضى الله عَنهُ كَانَ أقضى من غَيره بِمَا أفهم من ذَلِك مَعَ أَن سَماع النُّصُوص مُشْتَرك بَينه وَبَين غَيرهوَإِنَّمَا ظن كثير من النَّاس الْحَاجة إِلَى الرأى الْمُحدث لأَنهم يَجدونَ مسَائِل كَثِيرَة وفروعا عَظِيمَة لَا يُمكنهُم إدخالها تَحت النُّصُوص كَمَا يُوجد
Kûfe fukahasından ve onlardan ilim alanlardan türetilen fürû‘ (fer‘î meseleler) hakkındadır. Bunun cevabı birkaç vecihtendir: Birincisi: O türetilen takdîrî fürû‘un birçoğu asla vâki‘ olmaz. Böyle olan bir şeyin naslarca delillendirilmesi gerekmez. Vasiyet, talâk, yemin ve benzeri baplarda müvellidûnun (yeni mesele üretenlerin) türettiği fürûu teemmül eden, bu vechin sıhhatini anlar. İkinci vecih: O fürû‘ ve mesâilin fâsid asıllar üzerine bina edilmiş olmasıdır. Sünneti bilen kimse, o aslın hükmünü açıkladığında, türetilen bütün fürû‘ düşer. Nitekim el-Câmi‘u'l-Kebîr sahibinin [İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî] türettiği husus da böyledir. Zira fürûunun çoğu hakkında bize ulaştığına göre, İmam Ebû Muhammed el-Makdisî şöyle söylermiş: Onun misali, bir bina inşa eden kimsenin misali gibidir...
فِي فروع من ولد الْفُرُوع من فُقَهَاء الْكُوفَة وَمن أَخذ عَنْهُموَجَوَاب هَذَا من وُجُوهأَحدهَا ان كثيرا من تِلْكَ الْفُرُوع المولد الْمقدرَة لَا يَقع أصلا وَمَا كَانَ كَذَلِك لم يجب أَن تدل عَلَيْهِ النُّصُوص وَمن تدبر مَا فَرعه المولدون من الْفُرُوع فِي بَاب الْوَصَايَا وَالطَّلَاق والأيمان وَغير ذَلِك علم صِحَة هَذَاالْوَجْه الثَّانِي أَن تكون تِلْكَ الْفُرُوع والمسائل مَبْنِيَّة على أصُول فَاسِدَة فَمن عرف السّنة بَين حكم ذَلِك الأَصْل فَسَقَطت تِلْكَ الْفُرُوع المولدة كلهَاوَهَذَا كَمَا فَرعه صَاحب الْجَامِع الْكَبِير فَإِن غَالب فروعه كَمَا بلغنَا عَن الإِمَام أبي مُحَمَّد الْمَقْدِسِي أَنه كَانَ يَقُول مثله مثل من بنى
Gasbedilmiş bir temel üzerine güzel bir bina yapılsa, nihayet temel sâhibi gelip temel üzerinde ihtilâfa düşerek onu sökse, o bina yıkılır. İşte bu, Kitâbu'l-Eymân'da zikredilen o büyük fürû‘a benzer. (Müellif) onları, fürû‘a dair hüküm çıkaran kimsenin Kûfelilerin nahiv mezhebinden i‘tikād ettiği esas üzerine binâ etmiştir. Zira yemin bâbının aslı, yemin edenin niyetine ve kastına rücû‘ etmektir; sonra (bunun tespit edilememesi hâlinde) kastına delâlet eden hâlî karinelere —yeminin sebebi ve onu harekete geçiren şey gibi— sonra da âdeti üzere konuştuğu örfe rücû‘ edilir; bu örf Arap diline uygun olsun veya muhâlif bulunsun. Zira yeminler ve insanların muâmelât, mürâselât, musannefât ve sâir hususlarda birbirleriyle olan konuşmalarının tamamını, lafzın mütekellimin kastına ve murâdına delâleti cem‘ eder. Bu durum, lügatlerin ve âdetlerin çeşitliliğine göre mütenevvîdir; delâlet ise hâlî ve makālî karinelerle farklılaşır. Sonra, kişinin maksadına ancak bilinmediği takdirde delil aranır. Maksadının yakînen bilinmesi mümkün olduğunda artık şüpheye ihtiyâcımız kalmaz. Lâkin öyle hususlar vardır ki, söyleyeninin zâhire muhâlif bir irâde beyânı kabul edilmez; nitekim ikrarlar ve benzerlerinde olduğu gibi kulların haklarının taalluk ettiği durumlarda böyledir. Bu husus yerinde kararlaştırılmış olup buradaki maksat yalnızca temsildir. Hâl böyle iken —yani yeminlerin aslı bu iken— o fürû‘a dair hüküm çıkaran kimseye denilir ki: Eğer bu, çoğu yerde zikrettiğimin muktezâsına muhâlif olan kastının aslı ise
دَارا حَسَنَة على أساس مَغْصُوب فَلَمَّا جَاءَ صَاحب الأساس ونازعه فِي الاساس وقلعه انْهَدَمت تِلْكَ الدَّاروَذَلِكَ كالفروع الْعَظِيمَة الْمَذْكُورَة فِي كتاب الْأَيْمَان وبناها على مَا كَانَ المفرع يَعْتَقِدهُ من مَذْهَب أهل النَّحْو الْكُوفِيّين فَإِن أصل بَاب الْأَيْمَان الرُّجُوع إِلَى نِيَّة الْحَالِف وقصده ثمَّ إِلَى الْقَرَائِن الحالية الدَّالَّة على قَصده كسبب الْيَمين وَمَا هيجها ثمَّ إِلَى الْعرف الَّذِي من عَادَته التَّكَلُّم بِهِ سَوَاء كَانَ مُوَافقا للغة الْعَرَبيَّة أَو مُخَالفا لَهَا فَإِن الْأَيْمَان وَغَيرهَا من كَلَام النَّاس بَعضهم لبَعض فِي الْمُعَامَلَات والمراسلات والمصنفات وَغَيرهَا تجمعها كلهَا دلَالَة اللَّفْظ على قصد الْمُتَكَلّم وَمرَاده وَذَلِكَ متنوع بتنوع اللُّغَات والعاداتوتختلف الدّلَالَة بالقرائن الحالية والمقالية ثمَّ إِنَّمَا يسْتَدلّ على مَقْصُود الرجل إِذا لم يعرف فَإِذا أمكن [الْعلم] بمقصوده يَقِينا لم يكن بِنَا حَاجَة إِلَى الشَّك لَكِن من الْأُمُور مَا لَا تقبل من قَائِله إِرَادَة تخَالف الظَّاهِر كَمَا إِذا تعلق بِهِ حُقُوق الْعباد كَمَا فِي الأقارير وَنَحْوهَا وَهَذَا مُقَرر فِي مَوْضِعه وَلَيْسَ الْغَرَض هُنَا إِلَّا التَّمْثِيلوَإِذا كَانَ هَذَا أصل الْأَيْمَان فَيُقَال لذَلِك المفرع إِذا كَانَ هَذَا أصل قَصده الَّذِي هُوَ فِي أَكثر الْمَوَاضِع يُخَالف مُقْتَضى مَا ذكرته من
Cevap: Karîneler-i hâliyyeye bakılır. Onlarla birlikte genel cevaplar doğru olmaz. Bu bulunmadığında ise kişinin kendisinin konuştuğu bir örf ve âdeti vardır. İnsanların çoğunluk âdetleri, senin koyduğun ölçüler üzerine bina edilmez. İşte bu sebeple yemin edenlerin senin onlara verdiğin cevabın benzeriyle cevaplanması, çoğu durumda şeriatten değildir. Yeminler babı tefrii (dallandırmayı) gerektirmez; zira bu üç usûl onu güzel bir şekilde zabteder. Ancak müftînin, hâdiseleri kavaide koyup onlara indirgeyebilme becerisine sahip olması şarttır. Aynı şekilde onların hüküm ve siyaset babında ve başka konularda tefri ettikleri şeylerin geneli, şeriata muhalif fâsid usûl üzerine bina edilmiştir. İşte bu, Allah bilir, İbn Mes‘ûd'un (r.a.) «Siz bid‘atler ihdas edeceksiniz ve size de bid‘atler ihdas edilecektir» sözünün manasındandır. Bu sebeple bu furû‘ çoğalır ve yayılır; nihayet onları bir kaide zabtedemez, çünkü onlar şeriata uygun değildir. Şeriata gelince, o, Nebî'nin (s.a.v.) «Ben cevâmi‘u’l-kelim ile gönderildim» buyurduğu gibidir. Câmia olan kelime ise küllî kaziye ve âmme kaidedir.
الْجَواب وَينظر إِلَى الْقَرَائِن الحالية وَمَعَهَا لَا تستقيم عَامَّة الْأَجْوِبَةوَإِذا عدم ذَلِك وَله عرف وَعَادَة يتَكَلَّم بهَا وغالب عادات النَّاس لَا يَنْبَنِي على المقاييس الَّتِي وَضَعتهَا أَنْت فَإِذا جَوَاب الحالفين بِمثل مَا أَجَبْتهم بِهِ لَيْسَ هُوَ من الشَّرِيعَة فِي غَالب الْمَوَاضِعوَلَا يحْتَاج بَاب الْأَيْمَان إِلَى تَفْرِيع إِذْ هَذِه الْأُصُول الثَّلَاثَة تضبطه ضبطا حسنا لَكِن لَا بُد أَن يكون الْمُفْتى مِمَّن يحس أَن يضع الْحَوَادِث على الْقَوَاعِد وينزلها عَلَيْهَاوَكَذَلِكَ مَا فرعوه فِي بَاب الحكم والسياسة وَغَيرهَا عَامَّة ذَلِك مبْنى على أصُول فَاسِدَة مُخَالفَة للشريعة وَهَذَا وَالله أعلم من معنى قَول ابْن مَسْعُود إِنَّكُم ستحدثون وَيحدث لكم وَلِهَذَا تكْثر هَذِه الْفُرُوع وتنتشر حَتَّى لَا تضبطها قَاعِدَة لِأَنَّهَا لَيست مُوَافقَة للشريعة فَأَما الشَّرِيعَة فَإِنَّهَا كَمَا قَالَ النَّبِي صلى الله عليه وسلم بعثت بجوامع الْكَلم والكلمة الجامعة هِيَ الْقَضِيَّة الْكُلية وَالْقَاعِدَة الْعَامَّة
Onunla peygamberimiz (s.a.v.)'in gönderildiği [şeriat]; kim bu cevâmi‘u'l-kelimi anlarsa, onun bütün fürûu kapsadığını ve onlarla disipline edildiğini bilir. Allah en iyi bilendir.
Üçüncü vecih: Nasslar, vâki olan bütün fürûa delâlet eder. Bunu, o nassları araştıran ve Kitap ile Sünnet'in muktezasına ve delâletine göre fetva vermeyi hedefleyen kimse bilir. Bu ise, günde yüz, iki yüz, üç yüz veya daha çok ya da daha az fetva veren kimseler gibi, teemmül edenlerce bilinir. Ben bunu tecrübe ettim. Bunu tedebbür eden kimse, nass ehlini daima fetva vermeye daha muktedir ve bu hususta Müslümanlar için daha faydalı görür—sonradan ortaya çıkan re'y ehlinden daha üstün olduklarını müşahede eder. Zira bizim daima gördüğümüz, Kûfeli re'y ehlinden olanların, sayıca çok olmalarına, ellerinde vakıf ve sultanî mallardan bol miktarda bulunmasına rağmen, fetva konusunda insanların en bilgisizleri ve Müslümanlara en az faydalı olanları olduğudur. Sonra onlar fetvada insanların en az faydalı olanlarıdır; neredeyse hiç fetva vermezler, verseler dahi şâfî bir cevap vermeleri nadirdir. Hüccetle cevap vermeye gelince, onlar bundan en uzak olanlardır.
Bunun sebebi şudur: Vâki olan amellerde Müslümanların nassları bilmeye ihtiyaçları vardır. Oysa onların, nasslara muhalif pek çok usûlleri vardır. Onlarda başkalarında bulunmayan fürûa gelince, bunlar—içerdikleri, fakihlerden hiçbirinin muhalefet etmediği nasslara muhalefetle birlikte—çoğunlukla ya vâki olmayan takdîrî fürûdur ya da fâsid usûller üzerine bina edilmiş fürûdur. Nitekim onlar ... istediklerinde...
الَّتِي بعث بهَا نَبينَا ص فَمن فهم كَلمه الْجَوَامِع علم اشتمالها لعامة الْفُرُوع وانضباطها بهَا وَالله أعلمالْوَجْه الثَّالِث أَن النُّصُوص دَالَّة على عَامَّة الْفُرُوع الْوَاقِعَة كَمَا يعرفهُ من يتحَرَّى ذَلِك ويقصد الْإِفْتَاء بِمُوجب الْكتاب وَالسّنة ودلالتها وَهَذَا يعرفهُ من يتَأَمَّل كمن يُفْتى فِي الْيَوْم بِمِائَة فتيا أَو مِائَتَيْنِ أَو ثَلَاثمِائَة وَأكْثر أَو أقل وَأَنا قد جربت ذَلِك وَمن تدبر ذَلِك رأى أهل النُّصُوص دَائِما أقدر على الْإِفْتَاء وأنفع للْمُسلمين فِي ذَلِك من أهل الرأى الْمُحدث فَإِن الذى رَأَيْنَاهُ دَائِما أَن أهل رأى الْكُوفَة من أقل النَّاس علما بالفتيا وَأَقلهمْ مَنْفَعَة للْمُسلمين مَعَ كَثْرَة عَددهمْ وَمَا لَهُم من سُلْطَان وَكَثْرَة بِمَا يتناولونه من الْأَمْوَال الوقفية والسلطانية وَغير ذَلِك ثمَّ إِنَّهُم فِي الْفَتْوَى من أقل النَّاس مَنْفَعَة قل أَن يجيبوا فِيهَا وَإِن أجابوا فَقل أَن يجيبوا بِجَوَاب شاف وَأما كَونهم يجيبون بِحجَّة فهم من أبعد النَّاس عَن ذَلِكوَسبب هَذَا ان الْأَعْمَال الْوَاقِعَة يحْتَاج الْمُسلمُونَ فِيهَا إِلَى معرفَة بالنصوص ثمَّ إِن لَهُم أصولا كَثِيرَة تخَالف النُّصُوص وَالَّذِي عِنْدهم من الْفُرُوع الَّتِي لَا تُوجد عِنْد غَيرهم فَهِيَ مَعَ مَا فِيهَا من الْمُخَالفَة للنصوص الَّتِي لم يُخَالِفهَا أحد من الْفُقَهَاء أَكثر مِنْهُم عامتها إِمَّا فروع مقدرَة غير وَاقعَة وَإِمَّا فروع متقررة على أصُول فَاسِدَة فَإِذا أَرَادوا أَن
Onun muktezasına göre cevap verip bunda ne kadar fesad bulunduğunu ve müminlerin kalplerinin onlara karşı inkârını gördüler, böylece ellerini çektiler. Lakin bu bapta ve gayrısında en mühim mesele sünneti bid‘atten tefrik etmektir. Zira sünnet, Şâri‘in emrettiği şeydir; bid‘at ise din namına onun meşru kılmadığı şeydir. Muhakkak ki bu bapta usûl ve fürûda insanların ıztırâbı çoğalmıştır; şöyle ki her bir grup kendi yolunun sünnet, muhalifinin yolunun ise bid‘at olduğunu zanneder. Sonra da muhalifine mübtedi‘ hükmünü verir. Bunun neticesinde öyle bir şer meydana gelir ki onu ancak Allah ihsâ eder. Bu hususta ilk sapanlar ise dinden çıkan Hâricîlerdir. Zira onlar kendileri için, Allah’ın kitâbına ve sünnetine sarılanların kendileri olduğuna; Alî (r.a.), Muâviye (r.a.) ve iki ordunun ise günah ve bid‘at ehli olduğuna hükmettiler. Böylece Müslümanlardan helal saydıklarını helal saydılar. Burada maksat, Hâricîlerin, Râfizîlerin ve benzerlerinin bid‘atı gibi, avama açıkça bid‘at olduğu görünen bid‘atleri zikretmek değildir. Lakin maksat, sünnete en hâss ve onu en çok benimseyen taifelerde vuku bulan bid‘ate dikkat çekmektir; hadise mensup olanlar gibi, Mâlik, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel misali. Zira şüphe yok ki bunlar sünnete ittibâ‘ ve bid‘ati zemmetme hususunda başkalarından daha büyüktürler. Mâlik, Ahmed b. Hanbel, İbnü’l-Mübârek, Hammâd b. Zeyd, Evzâî ve diğer imamlar ise mübtedi‘leri zemmetme, onları hecretme ve ukubetlendirme hususunda Allah’ın dilediği kadar (sözler) zikrederler. İşte bu akvâli, onlara tâbi olup taklid eden taifeler sem‘ ettiler. Daha sonra onlar...
يجيبوا بمقتضاها رَأَوْا مَا فِي ذَلِك من الْفساد وإنكار قُلُوب الْمُؤمنِينَ علهيم فأمسكوالَكِن أعظم المهم فِي هَذَا الْبَاب وَغَيره تَمْيِيز السّنة من الْبِدْعَة إِذْ السّنة مَا أَمر بِهِ الشَّارِع والبدعة مَا لم يشرعه من الدّين فَإِن هَذَا الْبَاب كثر فِيهِ اضْطِرَاب النَّاس فِي الْأُصُول وَالْفُرُوع حَيْثُ يزْعم كل فريق أَن طَرِيقه هُوَ السّنة وَطَرِيق مخالفه هُوَ الْبِدْعَة ثمَّ إِنَّه يحكم على مخالفه بِحكم المبتدع فَيقوم من ذَلِك من الشَّرّ مَا لَا يُحْصِيه إِلَّا اللهوَأول من ضل فِي ذَلِك هم الْخَوَارِج المارقون حَيْثُ حكمُوا لنفوسهم بِأَنَّهُم المتمسكون بِكِتَاب الله وسنته وَأَن عليا وَمُعَاوِيَة والعسكرين هم أهل الْمعْصِيَة والبدعة فاستحلوا مَا اسْتَحَلُّوهُ من الْمُسلمينوَلَيْسَ الْمَقْصُود هُنَا ذكر الْبدع الظَّاهِرَة الَّتِي تظهر للعامة أَنَّهَا بِدعَة كبدعة الْخَوَارِج وَالرَّوَافِض وَنَحْو ذَلِك لَكِن الْمَقْصُود التَّنْبِيه على مَا وَقع من ذَلِك فِي أخص الطوائف بِالسنةِ وأعظمهم انتحالا لَهَا كالمنتسبين إِلَى الحَدِيث مثل مَالك وَالشَّافِعِيّ وَأحمد فَإِنَّهُ لَا ريب أَن هَؤُلَاءِ أعظم اتبَاعا للسّنة وذما للبدعة من غَيرهم وَالْأَئِمَّة كمالك وَأحمد وَابْن الْمُبَارك وَحَمَّاد بن زيد وَالْأَوْزَاعِيّ وَغَيرهم يذكرُونَ من ذمّ المبتدعة وهجرانهم وعقوبتهم مَا شَاءَ الله تَعَالَىوَهَذِه الْأَقْوَال سَمعهَا طوائف مِمَّن اتبعهم وقلدهم ثمَّ إِنَّهُم
Onlar birçok yerde sünnetle bidati karıştırırlar, hatta işi tersine çevirip o kimselerin zemmettiği bidati sünnet, övdüğü sünneti de bidat sayarlar; buna göre hüküm verirler, nihayet bidatlara düşerler ve imamlarının sünnî yoluna düşmanlık ederler; bidatçilerin yoluna ise sevgi ve bağlılık gösterirler – ki imamları o bidatçilerin cezalandırılmasını emretmiştir. Bu durum onları, imamlarını tekfir etmeye, onlara lânet etmeye ve onlardan berî olmaya mecbur kılar. Bazen bidatçilere lânet ederler, oysa lânet, mü'mine isabet ettiği gibi değil, bilakis kendilerine isabet eder. Nitekim Nebî (s.a.v.) buyurdu: "Görmüyor musunuz, Allah Kureyş'in bana ettiği sövüp saymayı nasıl savuşturuyor? Onlar 'Muzmemmem' diyerek bir zemmedilmişe söverler, oysa ben Muhammed'im." Bunlar ise tersine bidatçilere söverler, başkalarını kastederler, oysa kendileri bidatçidirler; tıpkı zalimlere lânet edip de kendisi zalim veya zalimlerden biri olan kimse gibi. Bütün bunlar, Allah Teâlâ'nın şu kavli kapsamındadır: "Kendisine kötü işi süslendirilip de onu güzel gören kimse..." [Fâtır, 35/8]. Bunu şu hususlarla değerlendir: Bunlardan biri, Mâlik'in bidatçileri zemmetme, onları terk etme (hacr) ve cezalandırma hakkındaki sözlerinin çok olmasıdır.
[يخلطون] فِي مَوَاضِع كَثِيرَة السّنة والبدعة حَتَّى قد يبدلون الْأَمر فيجعلون الْبِدْعَة الَّتِي ذمها أُولَئِكَ هِيَ السّنة وَالسّنة الَّتِي حمدها اولئك هِيَ الْبِدْعَة ويحكمون بِمُوجب ذَلِك حَتَّى يقعوا فِي الْبدع والمعاداة لطريق أئمتهم السّنيَّة وَفِي الْحبّ والموالاة لطريق المبتدعة الَّتِي أَمر أئمتهم بعقوبتهم ويلزمهم تَكْفِير أئمتهم ولعنهم والبراءة مِنْهُم وَقد يلعنون المبتدعة وَتَكون اللَّعْنَة وَاقعَة عَلَيْهِم أنفسهم ضد مَا يَقع على الْمُؤمن كَمَا قَالَ النَّبِي صلى الله عليه وسلم أَلا ترَوْنَ كَيفَ يصرف الله عني سبّ قُرَيْش يسبون مذمما وانا مُحَمَّدوَهَؤُلَاء بِالْعَكْسِ يسبون المبتدعة يعنون غَيرهم وَيَكُونُونَ هم المبتدعة كَالَّذي يلعن الظَّالِمين وَيكون هُوَ الظَّالِم اَوْ اُحْدُ الظَّالِمين وَهَذَا كُله من بَاب قَوْله تَعَالَى {أَفَمَن زين لَهُ سوء عمله فَرَآهُ حسنا} [سُورَة فاطر ٨]وَاعْتبر ذَلِك بِأُمُورأَحدهَا أَن كَلَام مَالك فِي ذمّ المبتدعة وهجرهم وعقوبتهم كثير
Onun (İmâm Mâlik'in) nezdinde en büyük bid‘atçı gruplardan biri, Allah'ın arşın üstünde olmadığını, Allah'ın Kur'an'ın tamamıyla konuşmadığını, O'nun (âhirette) görülemeyeceğini (ki sünnet böyle gelmiştir) söyleyen ve bunun gibi sıfatları nefyeden Cehmiyye'dir. Sonra onun (Mâlik'in) geç dönem takipçilerinin birçoğu, bu hususları Cehmiyye'nin kolları gibi inkâr etmekte, bunu sünnet saymakta, buna muhalif olan ve Mâlik ile diğer sünnet imamlarının sözü olan görüşü ise bid‘at kabul etmektedir. Dahası, onlar bid‘at ehli hakkında Mâlik'in söylediği şeyi benimsemekte, böylece dini değiştirmekte ve ehl-i sünnete dil uzatmaktadırlar.
İkincisi: Şâfi‘î, kelâm ehlini ve tağyîr ehlini en şiddetli şekilde zemmeden, bundan nehyeden ve onu sünnetin dışında bir bid‘at sayan kimselerin en büyüklerindendir. Sonra onun takipçilerinin birçoğu işi tersine çevirmiş; Şâfi‘î'nin zemmettiği kelâmı sünnet ve itikadı gerekli olan ve ehline velâ beslenmesi gereken aslî din esasları haline getirmiş; Şâfi‘î'nin medhettiği Kitap ve Sünnet'in gereğini ise ehline ceza verilen bid‘at olarak görmüşlerdir.
Üçüncüsü: İmâm Ahmed, sünnete uymayı emretmesi, sünneti bilmesi, ona bağlı kalması, bid‘atlardan nehyetmesi, onları ve ehlini zemmetmesi ve ehline uyguladığı cezalar bakımından takdir edilecek bir konumdadır ki bu durum gizli değildir. Sonra onun bizzat bid‘at olduğunu ve ehline zemmedilmesi gerektiğini belirttiği birçok husus, bazı takipçileri tarafından sünnet olarak kabul edilmeye başlanmış; Kur'an meselesindeki sözlerinin bazı yerlerinde olduğu gibi, ona muhalefet edenleri zemmetmesi ve bid‘atçi sayması...
وَمن أعظمهم عِنْده الْجَهْمِية الَّذين يَقُولُونَ إِن الله لَيْسَ فَوق الْعَرْش وَإِن الله لم يتَكَلَّم بِالْقُرْآنِ كُله وَإنَّهُ لَا يرى كَمَا وَردت بِهِ السّنة وينفون نَحْو ذَلِك من الصِّفَاتثمَّ إِنَّه كثير فِي الْمُتَأَخِّرين من أَصْحَابه من يُنكر هَذِه الْأُمُور كَمَا ينكرها فروع الْجَهْمِية وَيجْعَل ذَلِك هُوَ السّنة وَيجْعَل القَوْل الَّذِي يُخَالِفهَا وَهُوَ قَول مَالك وَسَائِر أَئِمَّة السّنة هُوَ الْبِدْعَة ثمَّ إِنَّه مَعَ ذَلِك يعْتَقد فِي أهل الْبِدْعَة مَا قَالَه مَالك فبدل هَؤُلَاءِ الدّين فصاروا يطعنون فِي أهل السّنةالثَّانِي أَن الشَّافِعِي من أعظم النَّاس ذما لأهل الْكَلَام وَلأَهل التَّغْيِير ونهيا عَن ذَلِك وَجعلا لَهُ من الْبِدْعَة الْخَارِجَة عَن السّنة ثمَّ إِن كثيرا من أَصْحَابه عكسوا الْأَمر حَتَّى جعلُوا الْكَلَام الَّذِي ذمه الشَّافِعِي هُوَ السّنة وأصول الدّين الَّذِي يجب اعْتِقَاده وموالاة أَهله وَجعلُوا مُوجب الْكتاب وَالسّنة الَّذِي مدحه الشَّافِعِي هُوَ الْبِدْعَة الَّتِي يُعَاقب أَهلهَاالثَّالِث أَن الإِمَام أَحْمد فِي أمره بأتباع السّنة ومعرفته بهَا ولزومه لَهَا وَنَهْيه عَن الْبدع وذمه لَهَا ولأهلها وعقوبته لأَهْلهَا بِالْحَال الَّتِي لَا تخفى ثمَّ إِن كثيرا مِمَّا نَص هُوَ على أَنه من الْبدع الَّتِي يذم أَهلهَا صَار بعض أَتْبَاعه يعْتَقد أَن ذَلِك من السّنة وان الَّذِي يذم من خَالف ذَلِك مثل كَلَامه فِي مَسْأَلَة الْقُرْآن فِي مَوَاضِع مِنْهَا تبديعه لمن
Dedi ki: "Benim lafzımın Kur'an olması gayr-i mahlûktur." Ve bunu mahlûk diyene tekfir eder. Sonra, onun ashâbından bazıları İmam Ahmed'in bid'at saydığını sünnet saymıştır. Nitekim onları görürsün ki, kulun sıfatlarından olan şeyleri —lafızları, sesleri ve bunun dışındakileri— gayr-i mahlûk sayarlar; hatta "o kadîmdir" derler. Sonra onlar, bu görüşte olmayanı bid'atçi sayar ve Ahmed'in bid'atçiler hakkında söylediklerini onlara uygularlar. Oysa o söz asıl kendileri hakkındadır. Keza Ahmed'in, eserlerle gelen ve selefin üzerinde ittifak ettiği sıfatları —istivâ, nüzûl, gelme, dilediğinde tekellüm gibi fiilî sıfatları ve bunun dışındakileri— ispat etmesine rağmen, onlar bunu inkâr eder; "hâdiseler O'nun zâtında yer almaz" zannıyla bunu bid'at sayar ve Ahmed'in ehl-i bid'at hakkında verdiği hükmü bu sıfatların sâhiplerine uygularlar. Oysa Ahmed'in zemmettiği ehl-i bid'at onlardır, bunlar değil. Bunun benzerleri çoktur. Hatta onların imamlarından biri, Müslümanların icmâı olarak "hâdiseler O'nun zâtında yer almaz" diye nakleder ki, bununla Ahmed'in ve diğer imamların "dilediğinde tekellüm eder" şeklindeki naslarını ve iradesine bağlı bu fiilleri reddetmiş olur. Bilinen bir husustur ki, onun ve imamların naslarına aykırı şekilde icmâ nakletmek, yapılacak en ağır şeydir. Bu tıpkı, ilimdeki birçok müellifin Resûl'ün naslarına aykırı şekilde Müslümanların icmâını nakletmesi gibidir. Bu meseleler de aynı kapsamdadır. Zira Ahmed'in ve imamların nasları, Resûl'ün naslarına mutâbıktır.
قَالَ لفظى بِالْقُرْآنِ غير مَخْلُوق وتجهيه لمن قَالَ مَخْلُوق ثمَّ إِن من أَصْحَابه من جعل مَا بدعه الإِمَام أَحْمد هُوَ السّنة فتراهم يحكمون على مَا هُوَ من صِفَات العَبْد كألفاظهم وأصواتهم وَغير ذَلِك بِأَنَّهُ غير مَخْلُوق بل يَقُولُونَ هُوَ قديم ثمَّ إِنَّهُم يبدعون من لَا يَقُول بذلك ويحكمون فِي هَؤُلَاءِ بِمَا قَالَه أَحْمد فِي المبتدعة وَهُوَ فيهموَكَذَلِكَ مَا أثْبته أَحْمد من الصِّفَات الَّتِي جَاءَت بهَا الْآثَار وَاتفقَ عَلَيْهَا السّلف كالصفات الفعلية من الاسْتوَاء وَالنُّزُول المجئ والتكلم إِذا شَاءَ وَغير ذَلِك فينكرون ذَلِك بزعم أَن الحودث لَا تحل بِهِ ويجعلون ذَلِك بِدعَة ويحكمون على أَصْحَابه بِمَا حكم بِهِ أَحْمد فِي أهل الْبدع وهم من أهل الْبِدْعَة الَّذين ذمهم أَحْمد لَا أُولَئِكَ ونظائر هَذَا كَثِيرَةبل قد يحْكى عَن وَاحِد من أئمتهم إِجْمَاع الْمُسلمين على أَن الْحَوَادِث لَا تحل بِذَاتِهِ لينفي بذلك مَا نَص أَحْمد وَسَائِر الْأَئِمَّة عَلَيْهِ من أَنه يتَكَلَّم إِذا شَاءَ وَمن هَذِه الْأَفْعَال التعلقة بمشيئتهوَمَعْلُوم أَن نقل الْإِجْمَاع على خلاف نصوصة ونصوص الْأَئِمَّة من أبلغ مَا يكون وَهَذَا كنقل غير وَاحِد من المصنفين فِي الْعلم إِجْمَاع الْمُسلمين على خلاف نُصُوص الرَّسُول وَهَذِه الْمَوَاضِع من ذَلِك أَيْضا فَإِن نُصُوص أَحْمد وَالْأَئِمَّة مُطَابقَة لنصوص الرَّسُول ص