Vâsıtıyye Akidesi. Şeyhülislâm Takıyyüddîn Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Abdilhalîm b. Abdisselâm b. Teymiyye el-Harrânî'nin (rahmetullahi aleyh) telifidir. 728 hicrî senesinde Dımaşk'ta vefat etmiştir. Bu risâle, 698 hicrî senesinde Vâsıt kadılarından birinin talebine cevaben kaleme alınmıştır.
Edebî takriz, Mısır Harp Okulu mezunu Ali Zeynülâbidîn tarafından yazılmıştır:
"O akide ki ne yücedir parıltısı; kalplere hidayeti saçan bir kıvılcımdır.
İçinde Kur'an'dan her fazilet vardır; nûruyla sapkını hidayete erdirir.
Onda kurtuluş vardır dünya ve âhirette saadet isteyen için, ona yönelirse.
Bize îmânı en berrak sûretiyle takdim etti; Allah'ın sıfatlarını mânâsıyla rivâyet etti.
O, ta‘tîl, tekyîf, teşbîh ve temsîlden münezzehtir; ismi ne yücedir!
Öyleyse akidenin urvelerine sımsıkı sarıl; zira onun yapısı hidayet üzere sağlam kılınmış ve inşa edilmiştir.
İbn Mâni'in tashîhiyle ziynetlendi; o, akîdeyi kuvvetlendirdi ve cilâladı.
İşte o, ışığı her kalbe saçılan bir güneş hâline geldi; onu kucaklayan ve idrak eden her kalbe."
Bu akîdeye hâşiyeler yazmış ve tashihine nezâret etmiş bulunan fazîletli âlim, Şeyh Muhammed b. Abdülazîz b. Mâni' (Umum Maarif Müdürü) -Allah teâlâ mükâfatını artırsın ve kendisini ilim ve tâlibleri için bir hazine olarak devam ettirsin.
العقيدة الواسطيةتصنيفشيخ الإسلام تقي الدين أبي العباس أحمد بن عبد الحليم بن عبد السلام بن تيمية الحراني المتوفى سنة ٧٢٨ هـ بدمشق رحمه الله تعالىكتبها سنة ٦٩٨ هـ إجابة لطلب أحد قضاة واسطتقريظ الأديب على زين العابدين خريج الكلية الحربية بمصر:تلك (العقيدة) ما أجل سناها … قبس يشع على القلوب هداهافيها من القرآن كل فضيلة … تهدي الضليل إلى الهدي بضياهافيها الفلاح لمن أراد سعادة … في الدين والدنيا إذا يغشاهازفت لنا (الإيمان) أجلى صورة … وروت (صفات الله) في معناهاجلت عن التعطيل والتكييف والتشبية والتمثيل ما أسماهافتمسكن بعرى العقيدة إنها … وثقت وصيغ من الهدى مبناهاوزهت بتصحيح (ابن مانع) الذي … زاد العقيدة قوة وجلاهافإذا بها شمس يشع ضياؤها … في كل قلب ضمها ووعاهاعلق حواشيها وأشرف على تصحيحها فضيلة العلامة الشيخ: محمد بن عبد العزيز بن مانع مدير المعارف العام - أجزل الله له الثواب وأدامه ذخراً للعلم وطلابه.
**Müellifin Mukaddimesi**
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
(1) Elhamdülillah O Allah’a ki Resûlünü hidâyet ve hak dîn ile gönderdi; tâki onu bütün dinlere üstün kılsın. Şâhid olarak Allah yeter. Yine şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur, O tektir, ortağı yoktur; O’nu ikrâr ve tevhid ederek. Yine şehâdet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O’nun kulu ve resûlüdür. Allâhümme, ona ve âline bol bol salât ü selâm eyle.
Emmâ ba‘d:
İşte bu, kıyâmete dek mansûr ve nâcî olan fırkanın —Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in— itikadıdır. O da Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ölümden sonra dirilişe, kaderin hayrına ve şerrine iman etmektir.
**Allah’ın Kitabında Kendisini Vasfettiği Sıfatlara İman**
Allah’a imanın bir parçası da, Allah’ın kendi kitabında kendisini vasfettiği sıfatlara ve Resûlü Muhammed (s.a.v.)’in O’nu vasfettiği sıfatlara —tahrif ve ta‘tîl olmaksızın, keyfiyyet ve temsîl söz konusu olmaksızın— iman etmektir. Bilakis onlar, Allah’ın —Sübhânehû— hiçbir şeyin O’na benzer olmadığına; O’nun Semî‘ ve Basîr olduğuna iman ederler.
---
(1) Müellifin “Bismillâh” sözündeki câr ve mecrûr, mahzûf bir fiile mütealliktir. Tercih edilen görüşe göre bu fiil, sonra zikredilen özel bir fiildir; takdîren: “Allah’ın adını anarak istiâne ve teberrük hâlinde iken telif ediyorum” demektir. Lâfza-i celâl (Allah), O’nun zâtında kâim olan ve ilâhiyyet diye isimlendirilen sıfata delâlet eder. İbn Abbâs şöyle demiştir: “Allah, bütün mahlûkatı üzerinde ulûhiyyet ve kulluk hakkına sahip olandır.” Müellifin “er-Rahmân er-Rahîm” ifâdesi, Allah’ın iki sıfatıdır. er-Rahmân, O’nun zâtında kâim olan sıfata; er-Rahîm ise bu sıfatın merhûm (rahmete mazhar olan) ile ilişkisine delâlet eder. Bu fark, “(Allah) mü’minlere karşı Rahîm’dir” (el-Ahzâb 33/43) âyeti üzerinde düşünüldüğünde açığa çıkar.
(2) “Elhamdülillâh” (Allah’a hamd olsun) sözü, zemmin (kötülemenin) zıddıdır. Övüleni, zâtına lâzım olan ve siyâk-sibâk ilişkisi kapsamındaki sıfatlarıyla sözle övmektir. Şükür ise ancak siyâk-sibâk (müteaddî/başkasına geçen) sıfatlar münâsebetiyle olur; dil, kalp ve organlarla yapılır. Nitekim şâir şöyle demiştir:
"Bana ulaşan nimetler sizden üç şeyi harekete geçirdi: Elim, dilim ve perdelendirilmiş vicdanım."
(3) “Sallallâhu aleyhi ve sellem” ibâresi hakkında, Allah’ın kuluna salâtının en sahîh açıklaması, Buhârî’nin Sahîh’inde Ebü’l-Âliye’den naklettiğidir: “Allah’ın Resûlüne salâtı, melekler nezdinde O’nu senâ etmesidir.”
(4) “Tahrîf ve ta‘tîl olmaksızın” ifâdesi hakkında Râgıb şöyle demiştir: “Tahrîf, bir şeyi eğip bükmek, aslî durumundan kaydırmaktır.”
مقدمة المؤلفبسم الله الرحمن الرحيم (١)الحمد لله الذي (٢) أرسل رسوله بالهدى ودين الحق ليظهره على الدين كله وكفى بالله شهيداً، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له إقراراً به وتوحيداً، وأشهد أن محمداً عبده ورسوله صلى الله عليه (٣) وعلى آله وسلم تسليماً مزيدا.أما بعد: فهذا اعتقاد الفرقة الناجية المنصورة إلى قيام الساعة، أهل السنة والجماعة، وهو الإيمان بالله وملائكته وكتبه ورسله والبعث بعد الموت والإيمان بالقدر خيره وشره. الإيمان بما وصف الله به نفسه في كتابهومن الإيمان بالله الإيمان بما وصف به نفسه في كتابه وبما وصفه به رسوله محمد صلى الله عليه وسلم من غير تحريف ولا تعطيل، ومن غير تكييف ولا تمثيل (٤)بل يؤمنون بأن الله سبحانه ليس كمثله شيء وهو السميع البصير.(١) قوله بسم الله، الجار والمجرور متعلقان بمحذوف والمختار كونه فعلاً خاصاً متأخراً والتقدير أؤلف حال كوني مستعيناً بذكر الله متبركاً به ولفظ الجلالة دال على الصفة القائمة به تعالى وهي الإلهية قال ابن عباس: الله ذو الإلهية والعبودية على خلقه أجمعين، قوله الرحمن الرحيم صفتان لله فالرحمن دال على الصفة القائمة به سبحانه، والرحيم دال على تعلقها بالمرحوم يظهر ذلك بتأمل قوله تعالى (وكان بالمؤمنين رحيما).(٢) قوله الحمد لله نقيض الذم وهو الثناء بالقول على المحمود بصفاته اللازمة والمتعدية، والشكر لا يكون إلا على المتعدية ويكون باللسان والجنان والأركان كما قال الشاعر:أفادتكم النعماء مني ثلاثة يدي ولساني والضمير المحجّبا(٣) قوله: صلى الله عليه وسلم أصح ما قيل في صلاة الله على عبده هو ما ذكره البخاري في صحيحه عن أبي العالية قال: صلاة الله على رسوله ثناؤه عليه عند الملائكة.(٤) قوله: من غير تحريف ولا تعطيل، قال الراغب تحريف الشيء إمالته =
Böylece O'nun [Allah'ın] kendisini vasfettiği şeyleri nefyetmezler, kelimeleri yerlerinden oynatmazlar (tahrif etmezler), Allah'ın isimleri ve âyetlerinde ilhada sapmazlar (1), sıfatlarını keyfiyetlendirmezler ve sıfatlarını yaratıklarının sıfatlarına benzetmezler (2); zira O [sübhânehû] ne bir adaşı (semiyy) (3) ne bir dengi (küfüv) ne de bir zıddı (nidd) (4) olan kimsedir; ve kıyaslanmaz, tıpkı kalemin tahrif edilmesi gibi. Tahrif-i kelâm ise şudur: Bir lafzı, iki vecihle taşınabilecek bir ihtimal üzere kullanmaktır. Allah Azze ve Celle buyurur: “Onlar kelimeleri yerlerinden oynatırlar” (el-Mâide 5:13, 41). Allah'ın sıfatları, Rabb'in [celle celâlühû] zâtında kâim olan mânalara delâlet eder; bunlar başka bir ihtimâli taşımaz. Bu sebeple onlara iman, tasdik ve bunları Allah'a ispat etmek vâciptir. İspat, temsilsiz olmalıdır; çünkü “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur” (eş-Şûrâ 42:11). Hem O'nu [Teâlâ] yaratıklarına benzetmekten tenzih etmek, hem de ta'tile düşmeden yapmak gerekir. Ta'til, ilâhî sıfatları inkâr etmek ve bunların Allah'ın [Teâlâ] zâtında kâim olduğunu reddetmektir ki bu, Mutezile ve Cehmiyye'nin görüşüdür. Aynı şekilde, O'nun sıfatları keyfiyetlendirilmez; nitekim zâtı da keyfiyetlendirilmez. Sıfatları, mahlûkatın sıfatlarına benzetilmez, teşbih edilmez; çünkü O'nun hiçbir küfüvü, misli veya nazîri yoktur. Allah İbn Kayyim'e rahmet eylesin; şöyle demiştir:
Biz O'nun vasfını kendi sıfatlarımıza benzetmeyiz; şüphesiz teşbih yapan putlara tapan biridir.
Asla, O'nu sıfatlarından (tenzih adına) soyutlamayız; zira ta'til yapan iftira tapanıdır.
Kim Allah'ı yaratıklarına benzetirse, işte o bir Hristiyan müşrikin benzeridir.
Kim de Rahmân'ı sıfatlarından ta'til ederse, işte o kâfirdir, iman sahibi değildir.
(1) İlhâd, ya bu isim ve âyetleri inkâr ve nefyetmekle, ya mânalarını inkâr ve ta'til etmekle, ya te'viller yoluyla onları doğrudan saptırıp haktan çıkarmakla (tahrif), ya da onları bu mahlûkatın adları hâline getirmekle olur – tıpkı ilhad ehlinin ilhâdı gibi.
(2) Zira sıfat, mevsûfuna tâbidir. Mevsûf olan Zât [sübhânehû] keyfiyet bakımından bilinemediği gibi, sıfatları da keyfiyet bakımından bilinemez; ancak nefsü'l-emirde sâbittirler.
(3) Yani o, ismini hak eden bir misil ve nazîr; sıfatını hak eden bir mevsûf değildir. Mâna, O'nun adıyla anılan birilerini bulmamız değildir; çünkü isimlerinin birçoğu başkalarına da verilebilir, fakat bunun mânası, o isim O'nda kullanıldığında taşıdığı mâna gibi değildir; başkasında ise farklıdır.
(4) Endâd: emsâl ve nazîrler demektir. Kim ibadet türlerinden bir şeyi, ona rağbet veya ondan korku sebebiyle Allah'tan başkasına yöneltirse, o kişi Allah'a bir nidd (zıd/benzer) edinmiş olur; çünkü Allah ile birlikte, başkasının hak etmediği bir şeyde O'na ortak koşmuştur. Bu, ölülere ibadet edenlerin hâli gibidir; onlardan yardım ister, onlara adak adar ve onların adlarına yemin ederler.
فلا ينفون عنه ما وصف به نفسه ولا يحرفون الكلم عن مواضعه، ولا يلحدون في أسماء الله وآياته (١) ولا يكيفون ولا يمثلون صفاته بصفات خلقه (٢) لأنه سبحانه لا سميّ (٣) له، ولا كُفُوَ له، ولا نِدَّ له (٤) ولا يقاس= كتحريف القلم. وتحريف الكلام: أن نجعله على حرف من الاحتمال يمكن حمله على الوجهين. قال الله عز وجل (يحرفون الكلم عن مواضعه) وصفات الله داله على معان قائمة بذات الرب جل جلاله لا تحتمل غير ذلك فيجب الإيمان والتصديق بها وإثباتها لله إثباتاً بلا تمثيل لأنه ليس كمثله شيء وتنزيهاً له تعالى عن مشابهة خلقه بلا تعطيل، والتعطيل جحد الصفات الإلهية وإنكار قيامها بذاته تعالى كما هو قول المعتزلة والجهمية، وكذلك لا تكيف صفاته كما لا تكيف ذاته ولا تمثل ولا تشبه بصفات المخلوقين لأنه ليس له كفء ولا مثيل، ولا نظير، ويرحم الله ابن القيم حيث قال:لسنا نشبه وصفَه بصفاتنا … إن المشبِّه عابدُ الأوثانكلاّ ولا نُخليه من أوصافنا … إن المعطِّل عابدُ البهتانمن شبَّه الله العظيم بخلقه … فهو الشبيه لمشْركٍ نصرانيأو عطَّل الرحمن من أوصافه … فهو الكفور وليس ذا الإيمان(١) الإلحاد إما يكون بجحدها وإنكارها، وإما بجحد معانيها وتعطيلها، وإما بتحريفها عن الصواب وإخراجها عن الحق بالتأويلات، وإما بجعلها اسماً لهذه المخلوقات كإلحاد أهل الإلحاد.(٢) لأن الصفة تابعة للموصوف فكما أن الموصوف سبحانه لا تعلم كيفية ذاته فكذلك لا تعلم كيفية صفاته مع أنها ثابتة في نفس الأمر.(٣) أي مثيلاً ونظيراً يستحق اسمه وموصوفاً يستحق صفته على التحقيق، وليس المعنى ما نجد من يتسمى باسمه إذ أن كثيراً من أسمائه قد يطلق على غيره لكن ليس معناه إذا استعمل فيه كان معناه كما إذا استعمل في غيره.(٤) الأنداد: الأمثال والنظراء، فكل من صرف شيئاً من أنواع العبادة لغير الله رغبة فيه أو رهبة منه فقد اتخذه نداً لله لأنه أشرك مع الله فيما لا يستحقه غيره وذلك كحال عباد الأموات الذين يستعينون بهم وينذرون لهم ويحلفون بأسمائهم.
O, yarattıklarından münezzeh ve yücedir. Zira O, kendisini de başkasını da en iyi bilendir; sözü en doğru ve anlatımı en güzel olan O'dur, yarattıklarından katbekat üstündür. Sonra O'nun elçileri sâdık ve musaddaktırlar; O'nun hakkında bilmedikleri şeyleri söyleyenlerin hilâfınadır bu. İşte bunun içindir ki Cenâb-ı Hak: "Senin Rabbin, izzet sahibi Rab, onların nitelendirdiği şeylerden münezzehtir. Selam olsun elçilere. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır" buyurmuştur. Böylece Allah, elçilere muhalefet edenlerin kendisini vasfettikleri şeylerden kendini tenzih etmiş; elçilere de selam vermiştir, çünkü onların söyledikleri noksanlık ve ayıptan salimdir. O Sübhânehû, kendini vasfettiği ve adlandırdığı şeylerde nefiy ile isbatı bir araya getirmiştir. Bu sebeple Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat, elçilerin getirdiklerinden asla sapmaz. Çünkü o, sırât-ı müstakîmdir; Allah'ın kendilerine nimet verdiği nebîlerin, sıddîklerin, şehîdlerin ve sâlihlerin yoludur. Bu cümleye, Kur'an'ın üçte birine denk olan İhlâs Sûresi'nde kendini vasfettiği şeyler de dahildir: "De ki: O Allah birdir. Allah Samed'dir. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. O'nun hiçbir dengi yoktur." Yine Kitabı'ndaki en büyük âyette kendini vasfettiği şeyler de buna dahildir: "Allah, kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, Kayyum'dur. O'nu ne bir uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun izni olmaksızın O'nun katında kim şefaat edebilir? Onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. O'nun ilminden, dilediği dışında hiçbir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların korunması O'na ağır gelmez. O, yücedir, büyüktür." Binaenaleyh bu âyeti geceleyin okuyan kimsenin üzerinde Allah'tan bir koruyucu bulunur ve şeytan sabah oluncaya kadar ona yaklaşamaz. Yine O'nun: "O, Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır. O, her şeyi bilendir" sözü; "Ölmeyen ve diri olan Allah'a tevekkül et" sözü; "O, Alîm'dir, Hakîm'dir"; "O, Hakîm'dir, Habîr'dir"; "Yere gireni, yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir" ve "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. Karada ve denizde olanı bilir" sözleri de bu kapsamdadır. Kâmus ve şerhinde denildiğine göre: 'Onu kerste (كَرَثَهُ) fiili —kesra ile yahut zamme ile—: iş ve gam ona şiddetle geldi, meşakkat verdi anlamındadır. Yine: Seni ağırlaştıran her şey seni kerstemiştir denmiştir. Asmaî ise: كَرَثَهُ denmez, ancak أَكْرَثَهُ denir demiştir.'
بخلقه سبحانه وتعالى فإنه أعلم بنفسه وبغيره، وأصدق قيلا وأحسن حديثا من خلقه. ثم رسله صادقون مصدوقون، بخلاف الذين يقولون عليه ما لا يعلمون، ولهذا قال (سبحان ربك رب العزة عما يصفون، وسلام على المرسلين، والحمد لله رب العالمين) فسبح نفسه عما وصفه به المخالفون للرسل، وسلم على المرسلين لسلامة ما قالوه من النقص والعيب. وهو سبحانه قد جمع فيما وصف وسمىَّ به نفسه بين النفي والإثبات، فلا عدول لأهل السنة والجماعة عما جاء به المرسلون. فإنه الصراط المستقيم، صراط الذين أنعم الله عليهم من النبيين والصديقين والشهداء والصالحين.وقد دخل في هذه الجملة ما وصف به نفسه في سورة الإخلاص التي تعدل ثلث القرآن حيث يقول: (قل هو الله أحد الله الصمد، لم يلد، ولم يولد، ولم يكن له كفواً أحد) وما وصف به نفسه في أعظم آية في كتابه حيث يقول: (الله لا إله إلا هو الحي القيوم، لا تأخذه سنة ولا نوم، له ما في السماوات وما في الأرض، من ذا الذي يشفع عنده إلا بإذنه، يعلم ما بين أيديهم وما خلفهم ولا يحيطون بشيء من علمه إلا بما شاء وسع كرسِيه السماوات والأرض ولا يؤوده حفظهما - أي لا يَكْرِثه ولا يُثْقِلُه (١) - وهو العلي العظيم) ولهذا كان من قرأ هذه الآية في ليلة لم يزل عليه من الله حافظ ولا يقربه شيطان حتى يصبح. وقوله سبحانه: (هو الأول والآخِر والظاهر والباطن وهو بكل شيء عليم) وقوله سبحانه: (وتوكل على الحي الذي لا يموت) وقوله (وهو العليم الحكيم)، (وهو الحكيم الخبير)، (يعلم ما يلج في الأرض وما يخرج منها وما ينزل من السماء وما يعرج فيها) - (وعنده مفاتح الغيب لا يعلمها إلا هو ويعلم ما في البر والبحر(١) قال في القاموس وشرحه: كرثة الأمر والغم يكرثه بالكسر ويكرثه بالضم اشتد عليه وبلغ منه المشقة، قال وكل ما أثقلك فقد كرثك، قال الأصمعي لا يقال كرثة وإنما يقال أكرثه.
“Hiçbir yaprak yoktur ki O onu bilmesin, yerin karanlıklarındaki hiçbir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.” (En‘âm, 6/59) – “Hiçbir dişi ne hamile kalır ne de doğurur ki O bunu bilmesin.” (Fâtır, 35/11) – “Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz diye.” (Talâk, 65/12) – “Şüphesiz ki rızık veren, kuvvet sahibi ve metîn olan ancak Allah’tır.” (Zâriyât, 51/58) – “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur; O, işitendir, görendir.” (Şûrâ, 42/11) – “Allah size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” (Nisâ, 4/58) – “Bağına girdiğinde, ‘Mâşâallah! Kuvvet ancak Allah iledir’ deseydin ya!” (Kehf, 18/39) – “Allah dileseydi birbirleriyle savaşmazlardı; fakat Allah dilediğini yapar.” (Bakara, 2/253) – “İhramlı iken avlanmayı helâl saymaksızın, size okunacak olanlar dışında, hayvanlar (davarlar) size helâl kılındı. Allah dilediği hükmü verir.” (Mâide, 5/1) – “Allah kimi hidayete erdirmek isterse göğsünü İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse göğsünü daraltır, sıkıştırır; sanki göğe yükseliyormuş gibi olur.” (En‘âm, 6/125) – “İyilik edin; şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.” (Bakara, 2/195) – “Adaletli davranın; şüphesiz Allah adaletli davrananları sever.” (Hucurât, 49/9) – “Size karşı doğru davrandıkları sürece siz de onlara doğru davranın; şüphesiz Allah takvâ sahiplerini sever.” (Tevbe, 9/7) – “Allah tövbe edenleri sever, temizlenenleri sever.” (Bakara, 2/222) – “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmrân, 3/31) – “Allah, kendisini seven ve O’nu seven bir topluluk getirecektir.” (Mâide, 5/54) – “Şüphesiz Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” (Saf, 61/4) – “O, çok bağışlayandır, çok sevendir.” (Burûc, 85/14) – “Bismillâhirrahmânirrahîm.” – “Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.” (Mümin, Gāfir, 40/7) – “O, müminlere karşı çok merhametlidir.” (Ahzâb, 33/43) – “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A‘râf, 7/156) – “Rabbiniz rahmeti kendisine yazdı.” (En‘âm, 6/12) – “O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Yûnus, 10/107) – “Allah en hayırlı koruyucudur ve O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 12/64) – “Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır.” (Beyyine, 98/8) – “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir; Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisâ, 4/93) – “Bu, Allah’ı öfkelendiren şeye uymaları ve O’nun rızasından hoşlanmamaları sebebiyledir.” (Muhammed, 47/28) – “Bizi öfkelendirdikleri (bizi gazaplandırdıkları) zaman onlardan intikam aldık.” (Zuhruf, 43/55) – “Fakat Allah, onların savaşa çıkmalarını hoşlanmadı da onları alıkoydu.” (Tevbe, 9/46) – “Yapmadığınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir nefrete (gazaba) sebeptir.” (Saf, 61/3) – “Onlar, bulut gölgeleri içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmesinden ve işin bitirilmesinden başkasını mı bekliyorlar?” (Bakara, 2/210) – “Onlar, meleklerin kendilerine gelmesinden başkasını mı bekliyorlar?” (En‘âm, 6/158)
وما تسقط من ورقة إلا يعلمها ولا حبة في ظلمات الأرض ولا رطب ولا يابس إلا في كتاب مبين) وقوله: (وما تحمل من أنثى ولا تضع إلا بعلمه) وقوله: (لتعلموا أنَّ الله على كل شيء قدير وأنَّ الله قد أحاط بكل شيء علماً) وقوله: (إن الله هو الرزاق ذو القوة المتين) وقوله: (ليس كمثله شيء وهو السميع البصير)، وقوله: (إن الله نِعِمَّا يعظكم به إن الله كان سميعاً بصيراً) وقوله: (ولولا إذ دخلت جنتك قلت ما شاء الله لا قوة إلا بالله) - (ولو شاء الله ما اقتتلوا ولكن الله يفعل ما يريد) وقوله: (أحلت لكم بهيمة الأنعام إلا ما يُتلى عليكم غير محلىِّ الصيدِ وأنتم حُرُم.إن الله يحكم ما يريد)، وقوله: (فمن يرد الله أن يهديه يشرح صدره للإسلام ومن يرد أن يضله يجعل صدره ضيقاً حرجاً كأنما يصعد في السماء) وقوله: (وأحسنوا إن الله يحب المحسنين) - (وأقسطوا إن الله يحب المقسطين) - (فما استقاموا لكم فاستقيموا لهم إن الله يحب المتقين) - (إن الله يحب التوابين ويحب المتطهرين) وقوله: (قل إن كنتم تحبون الله فاتبعوني يحببكم الله) وقوله: (فسوف يأتي الله بقوم يحبهم ويحبونه) وقوله: (إن الله يحب الذين يقاتلون في سبيله صفاً كأنهم بنيان مرصوص) وقوله: (وهو الغفور الودود) وقوله: (بسم الله الرحمن الرحيم) - (ربنا وسعت كل شيء رحمة وعلما) - (وكان بالمؤمنين رحيما) - (ورحمتي وسعت كل شيء) - (كتب ربكم على نفسه الرحمة) - (وهو الغفور الرحيم) - (فالله خير حافظاً وهو أرحم الراحمين) وقوله: (رضي الله عنهم ورضوا عنه) وقوله: (ومن يقتل مؤمناً متعمداً فجزاؤه جهنم خالداً فيها وغضب الله عليه ولعنه) وقوله: (ذلك بأنهم اتَّبعوا ما أسخط الله وكرهوا رضوانه)، وقوله: (فلما آسفونا انتقمنا منهم) وقوله: (ولكن كرهَ الله انبعاثهم فثبطهم) وقوله: (كبر مقتاً عند الله أن تقولوا ما لا تفعلون) وقوله: (هل ينظرون إلا أن يأتيهم الله في ظلل من الغمام والملائكة وقضي الأمر)، وقوله: (هل ينظرون إلا أن تأتيهم
Meleklerin gelmesi veya Rabbinin gelmesi veya Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesi - "Hayır! Yer birbiri ardınca dümdüz edilip dövüldüğü zaman, Rabbin ve melekler saf saf geldiği zaman" - "O gün gök, beyaz bulutlar halinde yarılıp ayrılır ve melekler de grup grup indirilir." Ve O'nun şu kavli: "Celâl ve ikram sahibi Rabbinin vechi bâkî kalır." - "O'nun vechi dışında her şey helâk olucudur." Ve O'nun şu kavli: "Ellerimle yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu?" - "Yahudiler: 'Allah'ın eli bağlıdır' dediler. Kendi elleri bağlandı ve söyledikleri söz sebebiyle lânetlendiler. Bilakis O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi infak eder." Ve O'nun şu kavli: "Rabbinin hükmüne sabret; çünkü sen gözlerimizin önündesin." - "Biz onu levhalar ve çivilerle (donatılmış) bir gemiye bindirdik; (gemi) gözlerimizin önünde akar giderdi; (bu,) inkâr edilmiş olana (Nuh'a) bir mükâfat olarak." - "Ey Musa! Seni gözetimim altında yetiştirilmen için sana katımdan bir sevgi verdim." Ve O'nun şu kavli: "Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü işitti. Allah, sizin karşılıklı konuşmanızı işitmektedir. Şüphesiz Allah, Semî'dir, Basîr'dir." Ve O'nun şu kavli: "Allah fakirdir, biz ise zenginiz' diyenlerin sözünü Allah işitmiştir." - "Yoksa onlar, sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır! Meleklerimiz de onların yanındadır, yazarlar." Ve O'nun şu kavli: "Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm." (1) Ve O'nun şu kavli: "O, bilmez mi ki, Allah görür?" - "Ki o seni kıyam ettiğin zaman ve secde edenler içinde dönüp dolaştığın zaman görür. Şüphesiz O, Semî'dir, Alîm'dir." - "De ki: Amel edin! Allah, Resulü ve müminler amellerinizi görecektir." Ve O'nun şu kavli: "O, muhali pek şiddetlidir." (2) Ve O'nun şu kavli: "Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu." (3) "Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır." (1) Şu kavli hakkında: "Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm." Şeyhülislâm, daha önce geçen sözlerin ardından şöyle demiştir: Allah'ın kendisini vasfettiği tüm bu hususların durumu budur. O'nun "Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm" sözünde 'nasıl işitir, nasıl görür?' denilse, deriz ki: İşitme ve görme malumdur; keyfiyet ise meçhuldür. 'Mûsâ ile nasıl konuştu?' denilse, deriz ki: Teklim malumdur; keyfiyet gayr-ı malumdur. İntehâ. (2) "O, muhali pek şiddetlidir." Yani cezalandırmayla yakalaması pek şiddetlidir. İbn Abbas ise 'şiddetli havle sahiptir' demiş; Mücâhid 'çok kuvvetlidir' demiştir. (3) "Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır" kavli hakkında Selef'ten bazıları, mekr (tuzak) tefsirinde şöyle demiştir: Ona isyan ettiklerinde nimetlerle kendilerini yavaş yavaş azaba yaklaştırır ve onlara mühlet verir, sonra onları azîz ve muktedir olarak yakalar. Hasan (el-Basrî) demiştir ki: Allah kendisine genişlik vermiş de O'nun kendisine tuzak kurduğunu görmeyenin aklı yoktur. Hadiste gelmiştir: "Allah'ın bir kula günahları üzere dünyada sevdiği şeyleri verdiğini gördüğünde, bu ancak bir istidractır." Allah Celle ve Alâ, kendisini mekr ve keyd ile vasfettiği gibi, kulunu da bunlarla vasfetmiştir. Fakat mekr, mekr gibi değildir; keyd de keyd gibi değildir. En yüce misal Allah'a aittir. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, Semî'dir, Basîr'dir.
الملائكة أو يأتي ربك أو يأتي بعض آيات ربك) - (كلا إذا دُكَّت الأرض دكاً دكا وجاء ربك والملك صفاً صفا) - (ويوم تَشَقَّقُ السماء بالغمام ونزل الملائكة تنزيلا) وقوله: (ويبقى وجه ربك ذو الجلال والإكرام) - (كل شيء هالك إلا وجهه) وقوله: (ما منعك أن تسجد لما خلقت بيدي) - (وقالت اليهود يد الله مغلولة غلت أيديهم ولعنوا بما قالوا، بل يداه مبسوطتان ينفق كيف يشاء) وقوله: (واصبر لحكم ربك فإنك بأعيننا) - (وحملناه على ذات ألواح ودسر، تجري بأعيننا جزاء لمن كان كفر) - (وألقيت عليك محبة مني ولتصنع على عيني) وقوله: (قد سمعالله قول التي تجادلك في زوجها وتشتكي إلى الله، والله يسمع تحاوركما إن الله سميع بصير) وقوله: (لقد سمع الله قول الذين قالوا إن الله فقير ونحن أغنياء) - (أم يحسبون أنا لا نسمع سرهم ونجواهم، بلى ورسلنا لديهم يكتبون) وقوله: (إنني معكما أسمع (١) وأرى) وقوله: (ألم يعلم بأن الله يرى) - (الذي يراك حين تقوم وتقلبك في الساجدين إنه هو السميع العليم) - (وقل اعملوا فسيرى الله عملكم ورسوله والمؤمنون) وقوله: (وهو شديد المحال) (٢)وقوله: (ومكروا ومكر الله (٣) والله خير الماكرين)،(١) قوله إنني معكما أسمع وأرى، قال شيخ الإسلام بعد كلام سبق، وهذا شأن جميع ما وصف الله به نفسه لو قال في قوله إنني معكما أسمع وأرى كيف يسمع وكيف يرى، لقلنا السمع والرؤية معلوم والكيف مجهول، ولو قال كيف كلم موسى تكليماً لقلنا التكليم معلوم والكيف غير معلوم اهـ(٢) وهو شديد المحال أي الأخذ بالعقوبة. وقال ابن عباس شديد الحول، وقال مجاهد شديد القوة.(٣) قوله، والله خير الماكرين: قال بعض السلف في تفسير المكر يستدرجهم بالنعم إذا عصوه ويملي لهم، ثم يأخذهم أخذ عزيز مقتدر. قال الحسن من وسَّع الله عليه فلم يَرَ أنه يمكر به فلا رأي له، وقد جاء في الحديث إذا رأيت الله يعطي العبد من الدنيا على معاصيه ما يحب، فإنما هو استدراج والله جل وعلا وصف نفسه بالمكر والكيد، كما وصف عبده بهما لكن ليس المكر كالمكر ولا الكيد كالكيد، ولله المثل الأعلى ليس كمثله شيء وهو السميع البصير.
Allah Teâlâ'nın şu kavli: "Onlar (büyük) bir tuzak kurdular; Biz de (onlar farkında değilken) bir tuzak kurduk." (Neml, 27/50); ve şu kavli: "Onlar bir tuzak kuruyorlar; Ben de bir tuzak kuruyorum." (Târık, 86/15-16); ve şu kavli: "Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz, şüphesiz Allah da çok affedicidir, her şeye güç yetirendir." (Nisâ, 4/149); - "Affetsinler, hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Nûr, 24/22); ve şu kavli: "İzzet (üstünlük) Allah'a, Resûlü'ne ve mü'minlere aittir." (Münâfikūn, 63/8); ve İblîs hakkındaki şu kavli: "(İblîs:) 'Senin izzetin(in hakkı) için, onların hepsini mutlaka azdıracağım.' dedi." (Sâd, 38/82); ve şu kavli: "Azamet ve ikram sahibi Rabbinin ismi ne yücedir!" (Rahmân, 55/78); ve şu kavli: "Öyleyse (yalnızca) O'na kulluk et ve O'na kulluk etmede sebatlı ol. O'nun adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun?" (Meryem, 19/65) - "Ve O'na hiçbir kimse denk olmamıştır." (İhlâs, 112/4); - "(Öyleyse) bile bile Allah'a ortaklar koşmayın." (Bakara, 2/22); - "İnsanlardan kimi, Allah'tan başkasını (putları) O'na denk tutarak edinir de onları Allah'ı sever gibi severler." (Bakara, 2/165); - "De ki: (Bütün) hamd, (kendisine) hiçbir çocuk edinmemiş olan, mülkte ortağı bulunmayan ve zillet (düşkünlük)ten ötürü bir dosta (da) ihtiyacı olmayan Allah'a mahsustur." O'nu (lâyık olduğu şekilde) büyükle, (tekbir ile) yücelt." (İsrâ, 17/111); - "Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye güç yetirendir." (Teğābün, 64/1); - "Furkān'ı (hakkı bâtıldan ayıran Kur'an'ı) kulu Muhammed'e indiren Allah ne yücedir ki, (O Kur'an) âlemlere bir uyarıcı olsun. O, göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Hiçbir çocuk edinmemiştir. Mülkte O'nun bir ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış ve onu bir ölçüye göre düzenlemiştir." (Furkān, 25/1-2); - "Allah hiçbir çocuk edinmemiştir ve O'nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. Eğer öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığıyla gider (başka bir şeye karışmaz) ve elbette onlardan biri diğerine üstünlük taslardı. Allah, onların (O'na) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir. O, gaybı da şehâdeti de (gizliyi ve açığı) bilendir. O, (kâfirlerin) ortak koştukları şeylerden çok yücedir." (Mü'minūn, 23/91-92); - "(Öyleyse) Allah'a (benzer) örnekler vermeyin. Şüphesiz Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Nahl, 16/74); - "De ki: Rabbim ancak açık ve gizli çirkin işleri, günahı, haksız yere saldırmayı ve hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (A'râf, 7/33) buyurmuştur.
(1) Şeyhülislâm İbn Teymiyye şöyle demiştir: Dil âlimleri, "هل تعلم له سمياً" ayetini "Onun isminin benzerine lâyık (bir adaşı) olduğunu biliyor musun?" şeklinde tefsir etmişlerdir. Ayrıca "musâmiyen yüsâmîhi" yani "ona denk gelen, eşit olan" denilir. İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet edilen mana da budur: "Onun bir adaşı, benzeri yahut dengi var mı?" (el-Cevâb el-Kâfî, s. ... anlamıyla). Bu anlamla ilgili dipnotu daha önce geçmişti; faydalıdır, oraya müracaat edilsin.
وقوله: (ومكروا مكراً ومكرنا مكراً وهم لا يشعرون)، وقوله: (إنهم يكيدون كيداً وأكيد كيداً) وقوله: (إن تبدوا خيراً أو تخفوه أو تعفوا عن سوء فإن الله كان عفواً قديرا) - (وليعفوا وليصفحوا ألا تحبون أن يغفر الله لكم والله غفور رحيم)، وقوله: (ولله العزة ولرسوله وللمؤمنين)، وقوله عن إبليس: (فبعزتك لأغوينهم أجمعين)، وقوله: (تبارك اسم ربك ذي الجلال والإكرام)، وقوله: (فاعبده واصطبر لعبادته، هل تعلم له سميا (١)) - (ولم يكن لهكفواً أحد)، (فلا تجعلوا لله أنداداً وأنتم تعلمون) - (ومن الناس من يتخذ من دون الله أنداداً يحبونهم كحب الله) - (وقل الحمد لله الذي لم يتخذ ولدا ولم يكن له شريك في الملك ولم يكن له ولي من الذل وكبره تكبيرا) - (يسبح لله ما في السماوات وما في الأرض له الملك وله الحمد وهو على كل شيء قدير) - (تبارك الذي نزل الفرقان على عبده ليكون للعالمين نذيراً الذي له ملك السماوات والأرض ولم يتخذ ولداً ولم يكن له شريك في الملك وخلق كل شيء فقدره تقديراً) - (ما اتخذ الله من ولد وما كان معه من إله إذا لذهب كل إله بما خلق ولعلا بعضهم على بعض سبحان الله عما يصفون، عالم الغيب والشهادة فتعالى عما يشركون) - (فلا تضربوا لله الأمثال إن الله يعلم وأنتم لا تعلمون) - (قل إنما حرم ربي الفواحش ما ظهر منها وما بطن والإثم والبغي بغير الحق وأن تشركوا بالله ما لم ينزل به سلطاناً وأن تقولوا على الله(١) قال شيخ الإسلام قال أهل اللغة هل تعلم له سمياً أي نظيراً استحق مثل اسمه ويقال مساميا يساميه وهذا معنى ما يروى عن ابن عباس هل تعلم له سميا مثيلاً أو شبيهاً اهـ. وقد سبق ذكر حاشيته بهذا المعنى مفيدة فلتراجع.
Bilmediğiniz şeyler) ve O'nun şu kavli: (er-Rahmân (1) arşa istivâ etti) (2) yedi yerde: A'râf Sûresi'ndeki şu âyet: “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah'tır.” Yûnus Sûresi'nde: “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah'tır.” Ra‘d Sûresi'nde: “Allah, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yükseltendir.” (1) Şu kavli: “er-Rahmân arşa istivâ etti.” İstivâ, yücelik ve yüksekliktir. O –Sübhânehû– kendisi hakkında haber verdiği gibi mahlûkâtının üzerindedir, arşına istivâ etmiştir. Ehl-i Sünnet bunu dört ifadeyle dile getirmiş olup mânaları birdir. İbn Kayyim el-Cevziyye Nûniyye'de bunu şöyle zikretmiştir: “Onların dört ifadesi vardır / ki o mızrakçı süvariye hasıl olmuştur: / Bunlar: istikrar (yerleşti), alâ (yükseldi) ve irtifâ‘ / ki bunda inkâr yoktur; / Yine su‘ûd (yükseldi) ki dördüncüsüdür. / Ebû Ubeyde –Şeybânî'nin dostu– / tefsirinde bu görüşü seçer; / o, Kur'an'ı Cehmiyye'den daha iyi bilir.” / “Eş'arî ise ‘istevâ’nın tefsirini hakikatte ‘istevlâ’ (istîlâ etti) olarak söyler ki bu iftiradandır.” (Uyarı) Müelliflerinin Selef mezhebi üzere olduğunu iddia ettikleri bazı kitaplarda bâtıl bir ifade yer almıştır. Nitekim “Necâtü’l-Halef fî İ‘tikâdi’s-Selef” adlı risâlede şöyle denilmiştir: “Allah Teâlâ vardı ve mekân yoktu; sonra mekânı yarattı ve O, mekânı yaratmadan önce olduğu hâl üzeredir.” sözü işte budur. Bunu ancak Rabbin arşına istivâsına iman etmeyen muattıla söyler. Doğru olan şudur: Allah Teâlâ vardı ve O'nunla birlikte başka hiçbir şey yoktu; sonra gökleri ve yeri altı günde yarattı, arşı su üzerinde idi, sonra arşa istivâ etti. Buradaki “summe” sırf atıf için değil, tertip içindir. İbn Kayyim Nûniyye'de şöyle demiştir: “Allah vardı ve O'ndan başka hiçbir şey yoktu; / yaratılmışları sonradan olma olarak görür.” Bir başkası da şöyle demiştir: “Yaratıklarını takdir etti, sonra arşının üzerine istivâ etti; / O'nun ilmi yeryüzünde hiçbir yerde boş kalmaz.” (2) Şu kavli: “yedi yerde” – İbn Advân bu akideye dair nazmında bunları beyan etmiştir: “Allah'ın istivâsını kelimelerinde zikretti / arş üzerinde yedi yerde, say: / A'râf Sûresi, sonra Yûnus, / Ra‘d ile Tâhâ, sayıyı tekit et; / Furkân Sûresi, sonra Secde, / ayrıca Hadîd – bunu teyit edilmiş bir anlayışla anla.”
ما لا تعلمون) وقوله: (الرحمن (١) على العرش استوى) (٢) في سبعة مواضع: في سورة الأعراف قوله: (إن ربكم الله الذي خلق السماوات والأرض في ستة أيام ثم استوى على العرش)، وقال في سورة يونس عليه السلام: (إن ربكم الله الذي خلق السماوات والأرض في ستة أيام ثم استوى على العرش)، وقال في سورة الرعد (الله الذي رفع السماوات بغير عمد ترونها(١) قوله الرحمن على العرش استوى: الاستواء هو العلو والارتفاعفهو سبحانه كما أخبر عن نفسه فوق مخلوقاته مستو على عرشه وقد عبر أهل السنة عن ذلك بأربع عبارات ومعناها واحد وقد ذكرها ابن القيم في النونية حيث قال:فلهم عبارات عليها أربع … قد حصلت للفارس الطعانوهي استقر وقد علا وكذلك ار … تفع الذي ما فيه من نكرانوكذاك قد صعد الذي هو رابع … وأبو عبيدة صاحب الشيبانييختار هذا القول في تفسيره … أدرى من الجهمي بالقرآنوالأشعري يقول تفسير استوى … بحقيقة استولى من البهتان(تنبيه) وقع في بعض الكتب التي زعم مؤلفوها أنها على مذهب السلف عبارة باطلة وهي كما في رسالة نجاة الخلف في اعتقاد السلف قال: فالله تعالى كان ولا مكان ثم خلق المكان وهو على ما عليه كان قبل خلق المكان اهـ وهذا إنما يقوله من لم يؤمن باستواء الرب على عرشه من المعطلة، والحق أن يقال: إن الله تعالى كان وليس معه غيره ثم خلق السماوات والأرض في ستة أيام، وكان عرشه على الماء ثم استوى على العرش، وثم هنا للترتيب لا لمجرد العطف. قال ابن القيم في النونية:والله كان وليس شيء غيره ويرى البرية وهي ذو حدثانوقال غيره:قضى خلقه ثم استوى فوق عرشه … ومن علمه لم يخل في الأرض موضع(٢) قوله: في سبعة مواضع: وقد بينها ابن عدوان في نظمه لهذه العقيدة فقال:وذكر استواء الله في كلماته … على العرش في سبع مواضع فاعددففي سورة الأعراف ثمت يونس … وفي الرعد مع طه فللعد أكدوفي سورة الفرقان ثمت سجدة … كذا في الحديد افهمه فهم مؤيد
“Sonra arşa istivâ etti” (A‘râf 7/54). Tâ-Hâ sûresinde: “Rahmân, arşa istivâ etti” (Tâ-Hâ 20/5). Furkân sûresinde: “Sonra Rahmân, arşa istivâ etti” (Furkân 25/59). Secde sûresinde: “Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ edendir” (Secde 32/4). Hadîd sûresinde: “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ edendir” (Hadîd 57/4). “Ey Îsâ! Şüphesiz ben seni vefat ettirecek, seni kendime yükselteceğim” (Âl-i İmrân 3/55). “Bilakis Allah onu kendisine yükseltmiştir” (Nisâ 4/158). “Güzel söz O’na yükselir, sâlih amel de onu yükseltir” (Fâtır 35/10). “Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Mûsâ’nın İlâhı’na çıkarım; doğrusu ben onu yalancı sanıyorum” (Mü’min 40/36-37). “Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin misiniz? O zaman yer ansızın sarsılmaya başlar. Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? O zaman uyarımın nasıl olduğunu bileceksiniz” (Mülk 67/16-17). “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ edendir. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve ona yükseleni bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir” (Hadîd 57/4). “Üç kişinin gizli konuştuğu hiçbir şey yoktur ki onların dördüncüsü O olmasın. Beş kişinin de altıncısı O’dur. Bundan daha az veya daha çok olsun, nerede bulunurlarsa bulunsunlar O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir” (Mücâdele 58/7). “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir” (Tevbe 9/40). “Şüphesiz ben sizinle beraberim; işitiyor ve görüyorum” (Tâ-Hâ 20/46). “Şüphesiz Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlar ve iyilik yapanlarla beraberdir” (Nahl 16/128). “Sabredin; çünkü Allah sabredenlerle beraberdir” (Enfâl 8/46). “Nice az sayıdaki topluluk, Allah’ın izniyle çok sayıdaki topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara 2/249). “Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?” (Nisâ 4/87). “Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?” (Nisâ 4/122). “Hani Allah, ‘Ey Meryem oğlu Îsâ!’ demişti” (Mâide 5/116). “Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır” (En‘âm 6/115). “Allah Mûsâ ile de söyleşti (konuştu)” (Nisâ 4/164). “Kimine de Allah konuştu” (Bakara 2/253). “Mûsâ belirlediğimiz vaktite gelince Rabbi onunla konuştu” (A‘râf 7/143). “Ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve onu konuşarak yakınlaştırdık” (Meryem 19/52). “Hani Rabbin Mûsâ’ya, ‘Zalimler kavmine git!’ diye seslenmişti” (Şuarâ 26/10). “Rableri onlara, ‘Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim?’ diye seslendi” (A‘râf 7/22). “O gün onlara, ‘Elçilere ne cevap verdiniz?’ diye seslenir” (Kasas 28/65). “Eğer müşriklerden biri senden sığınma talebinde bulunursa, ona sığınma hakkı ver; ta ki Allah’ın kelâmını işitsin” (Tevbe 9/6).
ثم استوى على العرش) وقال في سورة طه: (الرحمن على العرش استوى) وقال في سورة الفرقان: (ثم استوى على العرش الرحمن) وقال في سورة ألم السجدة: (الله الذي خلق السماوات والأرض وما بينهما في ستة أيام ثم استوى على العرش) وقال في سورة الحديد: (هو الذي خلق السماوات والأرض في ستة أيام ثم استوى على العرش) وقوله: (يا عيسى إني متوفيك ورافعك إلي) - (بل رفعه الله إليه) - (إليه يصعد الكلم الطيب والعمل الصالح يرفعه) - (يا هامان ابن لي صرحاً لعلي أبلغ الأسباب، أسباب السماوات فأطلع إلى إله موسى وإني لأظنه كاذباً) - (أأمنتم من في السماء أن يخسف بكم الأرض فإذا هي تمور، أم أمنتم من في السماء أن يرسل عليكم حاصباً فستعلمون كيف نذير) وقوله: (هو الذي خلق السماوات والأرض في ستة أيام ثم استوى على العرش يعلم ما يلج في الأرض وما يخرج منها وما ينزل من السماء وما يعرج فيها وهو معكم إينما كنتم والله بما تعملون بصير) - (ما يكون من نجوى ثلاثة إلا هو رابعهم ولا خمسة إلا هو سادسهم ولا أدنى من ذلك ولا أكثر إلا هو معهم أينما كانوا ثم ينبئهم بما عملوا يوم القيامة إن الله بكل شيء عليم) وقوله: (لا تحزن إن الله معنا) - (إنني معكما أسمع وأرى) - (إن الله مع الذين اتقوا والذين هم محسنون) - (واصبروا إن اللهمع الصابرين) - (كم من فئة قليلة غلبت فئة كثيرة بإذن الله والله مع الصابرين) وقوله: (وَمَنْ أصدق من الله حديثاً) - (ومن أصدق من الله قيلا) - (وإذ قال الله يا عيسى ابن مريم) - (وتمت كلمت ربك صدقاً وعدلا) - (وكلم الله موسى تكليما) - (منهم من كلم الله) - (ولما جاء موسى لميقاتنا وكلَّمه ربه) - (وناديناه من جانب الطور الأيمن وقربناه نجيا) - (وإذ نادى ربك موسى أن ائت القوم الظالمين) - (وناداهما ربهما ألم أنهكما عن تلكما الشجرة) - (ويوم يناديهم فيقول: ماذا أجبتم المرسلين) - (وإن أحد من المشركين استجارك فأجره حتى يسمع كلام الله) -
(Onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitir, sonra akıl erdirdiklerinin ardından bile bile onu tahrif ederlerdi.) – (Allah'ın kelâmını değiştirmek istiyorlar. De ki: Bize asla tâbi olmayacaksınız; Allah daha önce böyle buyurmuştur.) – (Rabbinin kitabından sana vahyolunanı tilâvet et; O'nun kelimelerini değiştirecek hiçbir güç yoktur.) – (Şüphesiz bu Kur'an, İsrâiloğulları'na hakkında ihtilâf ettikleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır.) – (Bu, indirdiğimiz mübârek bir kitaptır.) – (Eğer bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, onu Allah korkusundan huşû ile parça parça olmuş görürdün.) – (Bir âyetin yerine başka bir âyet getirdiğimizde —ki Allah ne indireceğini en iyi bilendir— «Sen ancak bir iftirâkısın» derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.) – (De ki: Onu Rûhulkudüs, iman edenleri sağlamlaştırmak, müslümanlara bir hidâyet ve müjde olmak üzere Rabbinden hak olarak indirdi. Andolsun, «Ona ancak bir beşer öğretiyor» dediklerini biliriz; hakkıyla biliriz ki, onların isnat etmeye yeltendikleri kimsenin dili acemedir, hâlbuki bu apaçık bir Arap lisanıdır.) ve şu âyetleri: (O gün nice yüzler parıldayıp Rablerine bakacaktır.) – (Tahtlar üzerinde bakarlar.) – (Güzel davrananlara daha güzeli ve bir ziyade vardır.)(1) – (Orada diledikleri her şey onlarındır. Katımızda fazlası da vardır.) Kur'an'da bu bab çoktur. Kim hidâyet talebiyle Kur'an'ı tedebbür ederse, kendisine hak yolu apaçık ortaya çıkar.
(1) İbn Receb, Cibrîl hadîsi şerhinde —ki Sahîh-i Müslim'de Resûlullah (s.a.v.)'den sâbittir— ziyâdenin, Cennet'te Allah'ın cemâline nazar ile tefsir edildiğini belirterek şöyle demiştir: "Bu durum, ziyadeyi ihsan ehline bir karşılık kılması açısından pek münasiptir; öyle ki mümin, dünyada huzur ve murâkabe üzere, kalbiyle Rabbini görüyormuşçasına ibadet eder, ibadeti esnasında O'na nazar eder; işte onun karşılığı, âhirette Allah'ın cemâline ayanen nazar etmektir."
(وقد كان فريق منهم يسمعون كلام الله ثم يحرفونه من بعد ما عقلوه وهم يعلمون) - (يريدون أن يبدلوا كلام الله قل لن تتبعونا كذلكم قال الله من قبل) - (واتل ما أوحي إليك من كتاب ربك لا مبدل لكلماته) - (إن هذا القرآن يقص على بني إسرائيل أكثر الذي هم فيه يختلفون) - (وهذا كتاب أنزلناه مبارك) - (لو أنزلنا هذا القرآن على جبل لرأيته خاشعاً متصدعاً من خشية الله) - (وإذا بدلنا آية مكان آية والله أعلم بما ينزل قالوا إنما أنت مفتر بل أكثرهم لا يعلمون) - (قل نزله روح القدس من ربك بالحق ليثبت الذين آمنوا وهدى وبشرى للمسلمين، ولقد نعلم أنهم يقولون إنما يعلمه بشر، لسان الذي يلحدون إليه أعجمي وهذا لسان عربي مبين) وقوله: (وجوه يومئذ ناضرة إلى ربها ناظرة) - (على الأرائك ينظرون) - (للذين أحسنوا الحسنى وزيادة) (١)- (لهم ما يشاءون فيها ولدينا مزيد) وهذا الباب في كتاب الله كثير، من تدبر القرآن طالباً للهدى منه تبين له طريق الحق.(١) قال ابن رجب في شرح حديث جبريل وقد ثبت في صحيح مسلم عن النبي صلى الله عليه وسلم، تفسير الزيادة بالنظر إلى وجه الله تعالى في الجنة قال: وهذا مناسب لجعله جزاء لأهل الإحسان هو أن يعبد المؤمن ربه في الدنيا على وجه الحضور والمراقبة كأنه يراه بقلبه، وينظر إليه في حال عبادته فكان جزاؤه ذلك النظر إلى وجه الله عياناً في الآخرة اهـ ..
Resûlullah (s.a.v.)'in Rabbini vasfettiği şeylere iman; sonra Resûlullah (s.a.v.)'in sünnetine [iman]. Zira sünnet, Kur'an'ı tefsir eder, beyan eder, ona delâlet eder ve onu ifade eder (1).
(1) İbn Advan şöyle dedi:
Resûllerin hayırlısı Muhammed'in sünneti
Tefsir eder o yüce kitabın âyetlerini
Beyan eder onu, hidayet yollarının tâlibine
Delâlet eder ona, müekked delil ile.
Resûlullah (s.a.v.)'in, Azîz ve Celîl olan Rabbini vasfettiği sahih hadisler ki ehl-i marifet onları kabul ile karşılamıştır, bunlara iman etmek vâciptir (2).
(2) İbn Advan'ın bu akidenin nâzımının sözü ne güzeldir: 'Bırak o kavmin süslemelerini, zira onların hâli ile ta‘tîl seni hidayete erdirir ey arkadaş.'
Bunlardan biri, Resûlullah (s.a.v.)'in şu sözüdür: 'Rabbimiz her gece, gecenin son üçte birisi kalınca dünya semasına nüzûl eder ve der ki: Bana dua eden yok mu, duasına icabet edeyim? Benden isteyen yok mu, ona vereyim? Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim?' (Müttefekun aleyh). Yine Resûlullah (s.a.v.)'in şu sözü: 'Allah, kulunun tövbesine, sizden birinizin kaybettiği devesini bulmaktan duyduğu sevinçten daha şiddetli sevinir.' (Hadis, müttefekun aleyh). Yine Resûlullah (s.a.v.)'in şu sözü: 'Allah (c.c.), biri diğerini öldüren iki kişiye güler; her ikisi de cennete girer.' (Müttefekun aleyh). Yine Resûlullah (s.a.v.)'in şu sözü (3): 'Rabbimiz, kullarının ümitsizliğine ve (hemen) yakın olan değişime hayret eder. Size bakar, sıkıntı içinde ve ümitsiz haldeyken gülmeye devam eder; feracınızın yakın olduğunu bilir.'
(3) İbn Advan dedi ki: 'Rabbim, kullarının ümitsizliğine hayret eder. Öyleyse kulağını aç, beyan ettiğime kulak ver ve hidayet bul. Hastalara rukye yapmak hususunda Peygamberimizin (s.a.v.) sözü: "İşte bununla rukye yap, senin rızanı dilerim ey doğru yolu tutan." Bunu Ebû Dâvûd rivayet etmiştir. Allah seni hidayete erdirsin, Ahmed'in sünnetini muhafaza et.'
(4) Bu, 'şeyi değiştirdim, o da değişti' sözünden bir isimdir. Ebü's-Saâdât dedi: 'İstiska hadisinde: "Kim Allah’ı inkâr ederse, değişime (el-ğayr) uğrar" ifadesi geçer: yani halin değişmesi ve salahdan fesada dönüşmesi.'
(5) El-ezel: şiddet ve darlık anlamındadır. 'Ezele'r-racülü ye'zilü ezelen' denir, yani darlık ve sıkıntıya düştü. Sanki şu manayı kastetmiştir: sizin yeisiniz ve ümitsizliğinizden dolayı.
الإيمان بما وصف الرسول صلى الله عليه وسلم به ربهثم في سنة رسول الله صلى الله عليه وسلمفالسنة تفسر القرآن وتبينه وتدل عليه وتعبر عنه (١) وما وصف الرسول به ربه عز وجل من الأحاديث الصحاح التي تلقاها أهل المعرفة بالقبول وجب الإيمان بها (٢).فمن ذلك مثل قوله صلى الله عليه وسلم: (ينزل ربنا إلى السماء الدنيا كل ليلة حين يبقى ثلث الليل الآخر فيقول: من يدعوني فأستجب له؟ من يسألني فأعطيه؟ من يستغفرني فأغفر له؟) متفق عليه. وقوله صلى الله عليه وسلم: (لله أشد فرحاً بتوبة عبده من أحدكم براحلته) الحديث متفق عليه. وقوله صلى الله عليه وسلم: (يضحك الله إلى رجلين يقتل أحدهما الآخر كلاهما يدخلان الجنة) متفق عليه. وقوله (٣):(عجب ربنا من قنوط عباده وقرب غيره (٤)، ينظر إليكم أزلين (٥) قنطين فيظل يضحك يعلم أن فرَجكم قريب)(١) قال ابن عدوان:وسنة خير المرسلين محمد … تفسر آيات الكتاب الممجدتبينه للطالبي سبل الهدى … تدل عليه بالدليل المؤكد(٢) وما أحسن قول ابن عدوان ناظم هذه العقيدة:ودع عنك تزويقات قوم فإنها … بحلتها التعطيل يا صاح ترشد(٣) قال ابن عدوان:ويعجب ربي من قنوط عباده … فألق لما بينت سمعك واهتدوفي رقية المرضى مقال نبينا … ألا ارق به رضاك يا ذا التسدد رواه أبو داود يا ذا وغيره ألا احفظ هداك الله سنة أحمد(٤) اسم من قولك غيرت الشيء فتغير قال أبو السعادات وفي حديث الاستسقاء من يكفر بالله يلق الغير: أي تغير الحال وانتقالها من الصلاح إلى الفساد.(٥) الأزل الشدة والضيق: وقد أزل الرجل يأزل أزلا، أي صار في ضيق وحدب كأنه أراد من يأسكم وقنوطكم.
Hasen hadis. Resûlullah (s.a.v.)'in şu buyruğu: "Cehenneme sürekli (cehennemlik) atılır, o ise 'Daha fazla var mı?' der. Nihayet Rabbu'l-izzet (azze ve celle) içine ayağını koyar –bir rivayette 'ayağını üzerine koyar'–, o zaman cehennemin bir kısmı diğerine büzüşür ve 'Yeter yeter!' der." (Buhârî ve Müslim ittifak etmiştir.) Yine Resûlullah (s.a.v.)'in şu buyruğu: "Allah teâlâ: Ey Âdem! der. Âdem: 'Buyur, emrine âmâdeyim' der. Bunun üzerine bir sesle şöyle nida edilir: 'Muhakkak ki Allah, zürriyetinden bir bölüğü cehenneme göndermeni emrediyor.'" (Buhârî ve Müslim ittifak etmiştir.) Yine buyruğu: "Sizden hiçbir kimse yoktur ki Rabbi onunla konuşmasın ve aralarında bir tercüman bulunmasın." Yine hasta için okuduğu rukye duası: "Rabbimiz, semâda olan Allah'tır. Adın mukaddestir. Emrin semâda ve yerde geçerlidir. Rahmetin semâda olduğu gibi, rahmetini yeryüzünde kıl. Günahlarımızı ve hatalarımızı bağışla. Sen iyilerin Rabbisin. Rahmetinden bir rahmet ve şifandan bir şifa indir şu ağrı/acı üzerine; o da iyileşsin." Ebû Dâvûd ve başkalarının rivayet ettiği hasen hadis. Yine buyruğu: "Bana güvenmiyor musunuz? Hâlbuki ben semâda olanın emîniyim." Sahih hadis. Yine buyruğu: "Arş suyun üstündedir, Allah ise Arş'ın üstündedir ve O sizin ne hal üzere olduğunuzu bilir." Ebû Dâvûd ve başkalarının rivayet ettiği hasen hadis. Yine cariyeye hitaben: "Allah nerededir?" dedi. Cariye: "Semâdadır" dedi. Peygamber: "Ben kimim?" dedi. Cariye: "Sen Allah'ın resûlüsün" dedi. Peygamber: "Onu azat edin, çünkü mü'minedir" buyurdu. Müslim rivayet etmiştir. (1) "Allah nerededir?" sözü. Bu, Allah'ın yaratıklarına olan yüceliğini inkâr eden bid‘at ehli kimselere bir reddiyedir. Zira onlar cahillikleri sebebiyle Allah'ı, Resûlü'nün razı olduğu şeyden tenzih ederek, "O, 'nerede' kaydından münezzehtir" dediler. Bu ise cehalet ve dalâlettir. Hak ise sünnetin getirdiği şeydir. İbn ‘Advân dedi: "Doğru sözlü olan, âlemlerin ilâhının elçisi Muhammed'in sözünde 'eyn' lafzı gelmiştir … nitekim Müslim Sahîh'inde … ayrıca Ebû Dâvûd ve Nesâî de onu rivayet etmiştir." "İmanın en faziletlisi, Allah'ın nerede olursan ol seninle olduğunu bilmendir." Hasen hadis. Yine buyruğu: "Biriniz namaza kalktığında, yüzüne karşı ve sağına tükürmesin; çünkü Allah onun yüzü karşısındadır. Fakat soluna veya ayağının altına tükürsün." (Buhârî ve Müslim ittifak etmiştir.) (2) Şeyhü'l-İslâm, el-Hameviyye akidesinde şöyle der: "Yine Resûlullah (s.a.v.)'in 'Biriniz namaza kalktığında, Allah onun yüzü karşısındadır; o halde yüzüne karşı tükürmesin' hadisi zahirine göre haktır. O (Subhânehû) Arş'ın üstündedir ve aynı zamanda namaz kılanın yüzü karşısındadır. Hatta bu vasıf mahlûk için de sabittir. Zira insan, semâya veya güneşe ve aya yalvaracak olsa, semâ, güneş ve ay onun üstünde olur, aynı zamanda onun yüzü karşısında da olur." Söz burada biter.
حديث حسن. وقوله صلى الله عليه وسلم: (لا تزال جهنم يلقى فيها وهي تقول: هل من مزيد؟ حتى يضع رب العزة فيها رجله - وفي رواية عليها قدمه فينزوي بعضها إلى بعض فتقول قط قط) متفق عليه. وقوله: (يقول تعالى: يا آدم. فيقول: لبيك وسعديك. فينادي بصوت: إن الله يأمرك أن تخرج من ذريتك بعثا إلى النار) متفق عليه. وقوله: (ما منكم من أحد إلا سيكلمه ربه وليس بينه وبينه ترجمان). وقوله في رقية المريض: (ربنا الله الذي في السماء تقدس اسمك، أمرك في السماء والأرض كما رحمتك في السماء اجعل رحمتك في الأرض اغفر لنا حوبنا وخطايانا أنت رب الطيبين، أنزل رحمة من رحمتك وشفاء من شفائك على هذا الوجع فيبرأ) حديث حسن رواه أبو داود وغيره. وقوله: (ألا تأمنوني وأنا أمين من في السماء) حديث صحيح. وقوله: (والعرش فوق الماء والله فوق العرش، وهو يعلم ما أنتم عليه) حديث حسن رواة أبو داود وغيره. وقوله للجارية: (أين الله (١)؟)قالت: (في السماء) قال: (من أنا؟) قالت: (أنت رسول الله) قال: (أعتقها فإنها مؤمنة) رواة مسلم. (أفضل الإيمان أن تعلم أن الله معك حيث ما كنت) حديث حسن. وقوله: (إذا قام أحدكم إلى الصلاة فلا يبصقن قبل وجهه ولا عن يمينه فإن الله قبل وجهه. ولكن عن يساره أو تحت قدمه) (٢) متفق عليه. وقوله صلى الله(١) قوله: أين الله. هذا فيه رد على أهل البدع المنكرين لعلو الله على خلقه فنزهوه بجهلهم عما رضي به رسوله فقالوا منزه عن الأين؟ وذلك جهل وضلال والحق ما جاءت به السنة.قال ابن عدوان:وقد جاء لفظ الأين من قول صادق … رسول إله العالمين محمدكما قد رواه مسلم في صحيحه … كذلك أبو داود والنسائي قد(٢) قال شيخ الإسلام في العقيدة الحموية، وكذلك قوله صلى الله عليه وسلم: إذا قام أحدكم إلى الصلاة، فإن الله قبل وجهه فلا يبصقن قبل وجهه. الحديث حق على ظاهره وهو سبحانه فوق العرش وهو قبل وجه المصلي، بل هذا الوصف يثبت للمخلوق، فإن الإنسان لو أنه يناجي السماء أو يناجي الشمس والقمر، لكانت السماء والشمس والقمر فوقه، وكانت أيضاً قبل وجهه اهـ.
aleyhi's-selâm şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Yedi göklerin ve yerin Rabbi, büyük Arş'ın Rabbi, bizim Rabbimiz ve her şeyin Rabbi, habbe ve çekirdeği yaratan, Tevrat'ı, İncil'i ve Kur'an'ı indiren; nefsimin şerrinden ve senin perçeminden tuttuğun her canlının şerrinden sana sığınırım. Sen Evvel'sin, senden önce hiçbir şey yoktur. Sen Âhir'sin, senden sonra hiçbir şey yoktur. Sen Zâhir'sin, senin üzerinde hiçbir şey yoktur. Sen Bâtın'sın, senden öte hiçbir şey yoktur. Borcumu öde ve beni fakirlikten kurtar." Bunu Müslim rivayet etmiştir. Sahabe (r.a.) zikir yaparken seslerini yükselttiğinde Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Kendinize yüklenmeyin. Zira siz ne sağır ne de gâib birine dua ediyorsunuz. Siz Semi‘ (işiten) ve Basîr (gören), çok yakın bir Zât'a dua ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, sizden birinizin bineğinin boynundan daha yakındır." (Buhârî, Müslim) Yine şöyle buyurdu: "Siz Rabbinizi, ayın dolgun olduğu gece ayı gördüğünüz gibi açıkça göreceksiniz; onu görmede herhangi bir sıkıntı çekmeyeceksiniz. O hâlde, güneş doğmadan önceki namaz (sabah) ve güneş batmadan önceki namaz (ikindi) üzerinde galebe çalınmamaya gücünüz yetiyorsa, bunu yapın." (Buhârî, Müslim) İşte Resûlullah (s.a.v.)'ın Rabbi hakkında bildirdiği bu ve benzeri hadisler var. Nitekim kurtuluşa eren fırka olan Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâ‘at, Allah'ın Kitap'ta bildirdiklerine iman ettikleri gibi, bunları da hiçbir tahrîf ve ta‘tîle, hiçbir keyfiyet arayışı ve temsîle sapmaksızın tasdik ederler. Bilakis onlar, ümmet içinde vasat (orta) oldukları gibi, bu sıfatlar mevzusunda da vasattırlar: ta‘tîl ehli olan Cehmiyye ile teşbîh ehli olan Müşebbihe arasında dosdoğru bir yol üzeredirler. (1) (2)
(1) İbn Advân en-Necdî (v. 1179) şöyle demiştir:
"Ey genç! Sahîhayn'ın haberlerine teslim ol… Fakat teşbîhten uzaklaştıkça doğruyu bulursun.
Bırak o kavmin süslü iddialarını; zira bu iddialar, görünüşü itibarıyla seni teşbîhe; hakikatte ise ta‘tîle götürür, ey dost! Doğru yola eresin."
(2) Şu ifade: "Ta‘tîl ehli olan Cehmiyye ile teşbîh ehli olan Müşebbihe arasında..." şu anlama gelir: Ta‘tîl, ilâhî sıfatların yüce Zât için sâbit olmasını nefyetmek, onları sahih bir delil ve açık bir akıl olmaksızın te’vîl etmektir. Meselâ rahmet sıfatını "ihsan ve nimet verme iradesi", el sıfatını "kudret", Arş üzerine istivâyı da "isti‘lâ" olarak te’vîl etmeleri gibi. İşte bunlar ve benzerleri ta‘tîldir. Onları buna sevk eden şey ise fâsid zan ve bâtıl görüştür. Nitekim biri ne güzel söylemiştir:
"Te’vîl edenlerin işinin sonu, zann-ı fâsid içinde olmaktır.
Onlar Rahman hakkında bilmedikleri şeyleri söylemektedirler."
Cehmiyye-i Mu‘attıla ise, Cehm b. Safvân et-Tirmizî'nin takipçileridir. O, fitne ve dalâletin başıdır. Bu babda onlar iki fırkadır: Nâfiye (nefyedenler) ve Müsbit (isbat edenler). Nâfiye: "Allah'ın nerede olduğunu bilmeyiz, O ne âlemin içindedir ne dışında, ne bitişiktir ne ayrıdır" dediler. Böylece Allah'ın "O, kullarının üstünde kahredici olandır" sözüne, Peygamber (s.a.v.)'in câriyeye "Allah nerededir?" hadisine ve Kitap ile Sünnet'ten diğer delillere iman etmemiş oldular. Dalâletteki iki fırkadan Müsbit olanlara gelince, bunlar "Allah her yerdedir" diyenlerdir. Allah onların sözlerinden yüce ve münezzehtir. O, yaratılmışlarının üstündedir, Arş'ına istivâ etmiştir ve yaratıklarından ayrı (bâîn)dir. Teşbîh ehli olan Müşebbihe ise, Allah'ı yarattıklarına benzeten, O'nu kullarına teşbîh edenlerdir. Allah her iki fırkaya da şu âyetle cevap vermiştir: "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur." (Şûrâ 42/11) Bu âyet, Müşebbihe'ye reddiye; "O, Semi‘dir, Basîr'dir." (Şûrâ 42/11) kısmı ise Mu‘attıla'ya reddiyedir. Hakk ehli ise, Allah teâlâ için sıfatları teşbîhsiz olarak isbât eder, O'nu mahlûkata benzemekten tenzih ederler ki bu da ta‘tîlsiz bir tenzihtir.
عليه وسلم: (اللهم رب السماوات السبع والأرض ورب العرش العظيم ربنا ورب كل شيء خالق الحب والنوى منزل التوراة والإنجيل والقرآن أعوذ بك من شر نفسي ومن شر كل دابة أنت آخذ بناصيتها أنت الأول فليس قبلك شيء وأنت الآخر فليس بعدك شيء وأنت الظاهر فليس فوقك شيء وأنت الباطن فليس دونك شيء اقض عني الدين وأغنني من الفقر) رواة مسلم. وقوله لما رفع الصحابة أصواتهم بالذكر: (أيها الناس أربعوا على أنفسكم فإنكم لا تدعون أصم ولا غائبا إنما تدعون سميعاً بصيراً قريباً إن الذي تدعونه أقرب إلى أحدكم من عنق راحلته) متفق عليه. وقوله: (إنكم سترون ربكم كما ترون القمر ليلة البدر لا تضامون في رؤيته فإن استطعتم أن لا تغلبوا على صلاة قبل طلوع الشمس وصلاة قبل غروبها فافعلوا) متفق عليه. إلى أمثال هذه الأحاديث التي يخبر فيها رسول الله صلى الله عليه وسلم عن ربه بما يخبر به فإن الفرقة الناجية أهل السنة والجماعة يؤمنون بذلك (١)كما يؤمنون بما أخبر الله به في كتابه، من غير تحريف ولا تعطيل، ومن غير تكييف ولا تمثيل، بل هم الوسط في فرقة الأمة كما أن الأمة هي الوسط في الأمم فهم وسط في باب صفات الله سبحانه وتعالى: بين أهل التعطيل الجهمية وأهل التمثيل المشبهة (٢):(١) قال ابن عدوان النجدي المتوفى سنة ١١٧٩:وسلم لأخبار الصحيحين يا فتى … ولكن عن التمثيل وفقت أبعدودع عنك تزويقات قوم فإنها … بحلتها التعطيل يا صاح ترشد(٢) قوله: بين أهل التعطيل الجهمية، وأهل التمثيل المشبهة: التعطيل هو نفي الصفات الإلهية، عن القيام بالذات العلية وتأويلها بلا دليل صحيح، ولا عقل صريح كقولهم رحمة الله إرادته الإحسان والإنعام، ويده قدرته، واستواؤه على العرش، استيلاؤه عليه كل هذا وأمثاله من التعطيل، وما حملهم على ذلك إلا الظن الفاسد، والرأي الكاسد، ولقد أحسن القائل حيث يقول:وقصارى أمر من أو … ل أن ظنوا ظنونافيقولون على الر … حمن ما لا يعلموناوالجهمية المعطلة، هم أتباع الجهم بن صفوان الترمذي. رأس الفتنة والضلال، وهم في هذا الباب طائفتان، نفاه ومثبتة، فالنفاه قالوا: لا ندري أين الله، فلا هو داخل العالم ولا خارجه، ولا متصل ولا منفصل، فلم يؤمنوا بقول الله، وهو القاهر فوق عباده وقول النبي للجارية: أين الله، وغير ذلك من أدلة الكتاب والسنة، وأما المثبتة من فرقتي الضلال، فهم الذين يقولون: إن الله في كل مكان تعالى الله عن قولهم علواً كبيراً، فإنه سبحانه فوق مخلوقاته، مستو على عرشه بائن من خلقه، وأما أهل التمثيل المشبهة، فهم الذين شبهوا الله بخلقه ومثلوه بعباده، وقد رد الله على الطائفتين بقوله (ليس كمثله شيء) فهذا يرد على المشبهة وقوله: (وهو السميع البصير) يرد على المعطلة، وأما أهل الحق، فهم الذين يثبتون الصفات لله تعالى، إثباتاً بلا تمثيل، وينزهونه عن مشابهة المخلوقات تنزيهاً بلا تعطيل.
Onlar, Allah’ın fiilleri bahsinde Cebriyye ile Kaderiyye ve diğerleri arasında orta yoldadırlar. (1) (1) Şu kavli: “Onlar, Allah’ın fiilleri bahsinde Cebriyye ile Kaderiyye arasında orta yoldadırlar.” Bil ki insanlar, kulların fiilleri hususunda ihtilâf etmişlerdir: Acaba bu fiiller Rab için kudret dâhilinde midir, değil midir? Cehm b. Safvân ve onun takipçileri olan Cebriyye şöyle demiştir: “Şüphesiz o fiil, kul için değil, Rab için kudret dâhilindedir.” Kezâ el-Eş‘arî ve takipçileri de: “Muktedir olunan şeyde tesir eden, kulun kudreti değil, Rabbin kudretidir.” demiştir. Mu‘tezile’nin cumhuru olan Kaderiyye [yani kaderi nefyedenler] ise: “Rab, kulun mukadder olan fiilinin aynı üzerinde kudret sahibi değildir.” demiştir. Onun benzeri üzerinde kudret sahibi olup olmadığında ihtilâf etmişler; Basralılar [Ebû Alî el-Cübbâî ve Ebû Hâşim el-Cübbâî gibi] bunu ispat ederken, Kâ‘bî ve onun Bağdatlı takipçileri bunu nefyetmiştir. Ehl-i Hak ise şöyle demiştir: “Kulların fiilleri sebebiyle onlar itaatkâr veya âsi olurlar; bu fiiller Allah teâlâ tarafından yaratılmıştır. Hak sübhânehu mahlûkatı yaratmakta tekdir; O’ndan başka yaratıcı yoktur.” Cebriyye, kaderi ispat hususunda aşırı giderek kulun fiilini kökünden nefyetmiştir. Mu‘tezile ise kaderi nefyederek kulları Allah ile birlikte yaratıcı kılmıştır; bu sebeple onlar bu ümmetin Mecûsîleri idi. Mü’minler olan Ehl-i Sünnet’e gelince, Allah onları, üzerinde ihtilâfa düştükleri hakka izniyle hidâyet buyurmuştur. Allah dilediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Bunun üzerine dediler ki: Kullar fiil işleyicidir; Allah ise onların da yaratıcısı ve fiillerinin de yaratıcısıdır. Nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “(Oysa) sizi de yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Sâffât 37/96) Bu mesele, nazar ehlinin fikirlerinin çatıştığı en büyük meselelerdendir. Bu hususta Şemsüddîn İbn Kayyim el-Cevziyye’nin “eş-Şifâü’l-Alîl fî’l-Kadâi ve’l-Kader” ve “el-Hikmetü ve’t-Ta‘lîl” adlı eserleri gibi müstakil kitaplar telif edilmiştir. Bunda Kitap ve Sünnet’e sarılandan başkası isabet bulamamıştır: Akıl mecrâsının hedefi, onun müntehasına ulaşmaktan âcizdir; ona yetişebilen yoktur. (2) (2) Şu kavli: “Allah’ın va‘di bahsinde ise Mürcie ile Kaderiyye ve diğerlerinden olan Vaidiyye arasında orta yoldadırlar.” Ta‘rîfât’ta belirtildiğine göre Mürcie: “İman ile birlikte hiçbir masiyet zarar vermediği gibi, küfür ile birlikte hiçbir taat da fayda vermez.” diyen topluluktur. Kastallânî, Sahîh-i Buhârî şerhinde şöyle demiştir: “Mürcie, ‘ircâ’’ yani geciktirme nisbetiyle adlandırılmıştır; çünkü onlar amelleri imandan geriye bırakmış, büyük günah işleyenin fâsık olmadığını iddia etmişlerdir. Onlar iki fırkadır; nitekim Şeyhülislâm İbn Teymiyye, “el-Furkān” adlı eserinde şöyle zikretmiştir: Birinci fırka, amellerin imandan olmadığını söyleyenlerdir. Onlar, bâtıl kavilleri itibarıyla bid‘at ehli olmakla birlikte, Ehl-i Sünnet’e şu hususlarda muvâfakat etmişlerdir: Allah’ın, büyük günah ehlinden dilediğine ateşte azap edeceği, sonra onları sahih hadislerde geldiği üzere şefaatle çıkaracağı; imanın mutlaka dille söylenmesi gerektiği; farz amellerin vâcip olduğu ve onları terk edenin kınanma ve cezayı hak ettiği hususları. Bu kavil, Kûfe ehlinden bazı imamlara nispet edilmiştir. İkinci fırka ise, imanın sadece kalp ile tasdik olduğunu, dille söylenmese dahi yeterli olacağını söyleyenlerdir. Böyle bir kavil sahibinin, Allah’ın kullarının en kâfirlerinden olduğunda şüphe yoktur. Zira iman, dille söylemek, kalple itikad etmek ve organlarla amel etmektir. Bu rükünlerden biri bozulacak olursa kişi mü’min olmaz. Vaidiyye ise va‘d/tehdit ile hükmedenlerdir. Bu, Mu‘tezile’nin usûllerinden bir asıldır. Buna göre Allah, büyük günah işleyeni tevbe etmedikçe bağışlamaz. Bu mezhep bâtıldır; Kitap ve Sünnet onu reddetmektedir. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar.” (Nisâ 4/48, 116) Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden kim Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ölürse cennete girer.” Ebû Zerr (r.a.): “Zina etse ve hırsızlık yapsa da mı?” diye sordu. Resûlullah (s.a.v.): “Zina etse ve hırsızlık yapsa da.” buyurdu. İşte Ehl-i Sünnet’in mezhebi, işittiğin üzere iki bâtıl arasında hak, iki dalâlet arasında hidâyettir. Allah en doğrusunu bilir.
وهم وسط (١)في باب أفعال الله بين الجبرية والقدرية وغيرهم، وفي باب (٢)(١) قوله: وهم وسط في باب أفعال الله بين الجبرية والقدرية، اعلم أن الناس اختلفوا في أفعال العباد، هل هي مقدوره للرب أم لا، فقال جهم وأتباعه وهم الجبرية: إن ذلك الفعل مقدور للرب لا للعبد، وكذلك قال الأشعري وأتباعه: إن المؤثر في المقدور قدرة الرب لا قدرة العبد، وقال جمهور المعتزلة: وهم القدرية أي نفاه المقدر: إن الرب لا يقدر على عين مقدور العبد، واختلفوا هل يقدر على مثل مقدوره فأثبته البصريون كأبي علي وأبي هاشم، ونفاه الكعبي وأتباعه البغداديون، وقال أهل الحق: أفعال العباد بها صاروا مطيعين وعصاه، وهي مخلوقة لله تعالى والحق سبحانه منفرد بخلق المخلوقات، لا خالق لها سواه، فالجبرية غلوا في إثبات القدر، فنفوا فعل العبد أصلاً، والمعتزلة نفاه القدر، جعلوا العباد خالقين مع الله، ولهذا كانوا مجوس هذه الأمة. وهدى الله المؤمنين أهل السنة، لما اختلفوا فيه من الحق بإذنه. والله يهدي من يشاء إلى صراط مستقيم، فقالوا: العباد فاعلون، والله خالقهم وخالق أفعالهم، كما قال تعالى (والله خلقكم وما تعملون) وهذه المسألة من أكبر المسائل التي تضاربت فيها آراء النظار، وقد ألفت فيها كتب خاصة كشفاء العليل في القضاء والقدر، والحكمة والتعليل لشمس الدين ابن القيم، ولم يهتد إلى الصواب فيها إلا من اعتصم بالكتاب والسنة: مرام شط مرمى العقل فيه ودون مداه بيد لا تبيد(٢) وقوله: وفي باب وعيد الله بين المرجئة والوعيدية من القدرية وغيرهم قال في التعريفات المرجئة: قوم يقولون لا يضر مع الإيمان معصية كما لا ينفع مع الكفر طاعة، وقال القسطلاني في شرح البخاري: المرجئة نسبة إلى الإرجاء أي التأخير لأنهم أخروا الأعمال عن الإيمان حيث زعموا أن مرتكب الكبيرة غير فاسق، هم فرقتان كما ذكر ذلك شيخ الإسلام في الفرقان الأولى الذين قالوا إن الأعمال ليست من الإيمان ومع كونهم مبتدعة في المقول الباطل، فقد وافقوا أهل السنة، على أن الله يعذب من يعذبه من أهل الكبائر بالنار، ثم يخرجهم بالشفاعة كما جاءت به الأحاديث الصحيحة وعلى أنه لابد في الإيمان أن يتكلم به بلسانه، وعلى أن الأعمال المفروضة واجبة، وتاركها مستحق للذم والعقاب، وقد أُضيف هذا القول إلى بعض الأئمة من أهل الكوفة، وأما الفرقة الثانية فهم الذين قالوا إن الإيمان مجرد التصديق بالقلب، وإن لم يتكلم به، فلا شك أنهم من أكفر عباد الله، فإن الإيمان هو قول باللسان واعتقاد بالجنان، وعمل بالأركان، فإذا اختل واحد من هذه الأركان لم يكن الرجل مؤمناً. وأما الوعيدية فهم القائلون بالوعيد، وهو أصل من أُصول المعتزلة، وهو أن الله لا يغفر لمرتكب الكبائر إلا بالتوبة، ومذهبهم باطل يرده الكتاب والسنة، قال تعالى: (إن الله لا يغفر أن يشرك به ويغفر ما دون ذلك لمن يشاء)، وقال عليه الصلاة والسلام: (من مات من أُمتي لا يشرك الله شيئاً دخل الجنة) قال أبو ذر: وإن زنى وإن سرق؟ قال: (وإن زنى وإن سرق). فمذهب أهل السنة حق بين باطلين، وهدى بين ضلالتين كما سمعت والله أعلم.
Allah'ın tehdîdi (vaîd) meselesi, Mürcie ile Kaderiyye'den Vaidiyye ve diğerleri arasında ihtilâflıdır. Îmân İsimleri bâbında (şöyle) der: “Îmân ve din isimleri bâbında da Harûriyye (Hâricîler) ile Mu‘tezile ve yine Mürcie ile Cehmiyye arasında ihtilâf vardır.” Harûriyye, Hâricîlerdir. Bilmiş ol ki insanlar kadîmden beri isimler ve hükümler, yani dînî isimler –mü’min, müslim, kâfir ve fâsık gibi– ve bunların dünya ve âhiretteki hükümleri husûsunda ihtilâf etmişlerdir. Mu‘tezile, Hâricîler’e âhiret hükmünde muvâfakat edip dünyada muvâfakat etmemiştir. Bu sebeple Mu‘tezile, muvahhid fâsıkların kanlarını ve mallarını, Hâricîler’in büyük günah işleyen fâsık-ı millîden helâl saydıkları gibi helâl saymamışlardır; çünkü Hâricîler bunu küfür olarak görmektedir. Mu‘tezile, Hâricîler’e ancak âhiret hükmünde, yani ebedî cehennem azâbında muvâfakat etmiştir. Dünyada ise isim konusunda onlara muhâlefet ederek şöyle demişlerdir: “Büyük günah işleyen kişi îmândan çıkmıştır fakat küfre de girmemiştir; o iki mertebe arasında bir mertebededir (menzile beyne’l-menzileteyn).” Bu, Mu‘tezile’nin usûlünden bir asıldır ve bâtıl mezheplerinin kendine has özelliğidir. Mürcie mezhebine gelince, daha önce geçtiği üzere onlar “îmânla birlikte günah zarar vermez” demişlerdir. Ehl-i hak mezhebi ise bu iki mezhepten farklıdır. Ne Hâricîler ve Mu‘tezile’nin dediği gibi muvahhid âsîleri cehennemde ebedî kılarlar, ne de Mürcie’nin “günah onlara zarar vermez” sözünü kabul ederler. Bilâkis muvahhid kul, tâatlerle emrolunup mâsiyet ve muhâlefetlerden nehyolunmuştur. Tâati üzerine sevap kazanır; Allah affetmezse mâsiyeti üzerine cezâlandırılır. Bu bahis uzundur, bu tür hâşiyeler buna yetmez. Buradaki maksadımız, talebeyi bu meselelerin menşe ve dayanaklarına uyarmaktır. Nüshamızda olduğu gibi Cehmiyye’nin Mürcie’ye atfedilmesi ise farklılık için değildir; zîrâ Mürcie de Cehmiyye’dendir. Çünkü Cehm b. Safvân, ta‘tîli, tecehhümü, ircâyı ve cebri bid‘at olarak ortaya çıkaran kişidir. Nûniyye’de şöyle der: “Cîm, cîm, sonra onunla birlikte bir cîm daha / Bir vezne göre harflerle yan yana gelmiş. / Ne zaman ki nûrun onda karîn olduğunu görsen / Üçleme (teslîs) ile cîmler, ne kötü bir karîndir. / Bunların hepsinin uğursuz (nahs) olduğuna delâlet eder / O isim ki hüsrâna uğrayanın payına düşmüştür. / Cebr, ircâ ve bir cîm de tecehhüm / Mîzandaki mecmûayı iyice düşün. / O hâlde bunun tâliine göre hükmet, kimin için / Îmân bağından bir hulâsa (kurtuluş) hâsıl olmuşsa. / Cehm (bunların) hepsinin aslıdır, böylece / İnsanlar arasında mîzana göre taksîm olunmuştur. / Ancak hâlis hadîs ehli kurtulmuştur ki onlar / Resûl’ün tâbîleridir ve Kur’ân’a tâbi‘ olanlardır. / O’nun ne dediğini bilgiyle tanımışlardır / Zîrâ onlar irfân sâhipleridir.”
وعيد الله بين المرجئة والوعيدية من القدرية وغيرهم وفي باب (١)أسماء الإيمان(١) قوله: وفي باب أسماء الإيمان والدين بين الحرورية والمعتزلة وبين المرجئة والجهمية. الحرورية هم الخوارج واعلم أن الناس تنازعوا قديماً في الأسماء والأحكام، أي أسماء الدين مثل: مؤمن ومسلم وكافر وفاسق، وفي أحكام هؤلاء في الدنيا والآخرة فالمعتزلة وافقوا الخوارج على حكمهم في الآخرة دون الدنيا، فلم يستحلوا من دماء الفساق الموحدين وأموالهم ما استحلته الخوارج من الفاسق المِلليِّ مرتكب الكبائر لأن الخوارج يرون ذلك كفراً، وإنما وافقوهم على حكمهم في الآخرة وهو الخلود في النار، وأما في الدنيا فخالفوهم في الاسم، فقالوا: مرتكب الكبيرة خرج من الإيمان ولم يدخل الكفر، فهو بمنزلة بين المنزلتين وهذا أصل من أُصول المعتزلة. وهو خاصة مذهبهم الباطل. وأما مذهب المرجئة فقد تقدم أنهم قالوا: لا يضر مع الإيمان معصية ومذهب أهل الحق خلاف هذين المذهبين، فلا يقولون بقول الخوارج والمعتزلة ويخلدون عصاه الموحدين بالنار، ولا يقولون بقول المرجئة: إن المعصية لا تضرهم، بل العبد الموحد مأمور بالطاعات منهي عن المعاصي والمخالفات، فيثاب على طاعته ويعاقب على معصيته إن لم يعف الله عنه، والبحث طويل لا تتسع له مثل هذه الحواشي، وإنما قصدنا بذلك تنبيه الطالب إلى مآخذ هذه المسائل. أما عطف الجهمية على المرجئة كما في نسختنا فليس للمغايرة، فإن المرجئة جهمية أيضاً، فالجهم هو الذي ابتدع التعطيل والتجهم والإرجاء والجبر، قال في النونية:جيم وجيم ثم جيم معهما … مقرونة مع أحرف بوزانفإذا رأيت النور فيه يقارن الـ … جيمات بالتثليث شر قراندلت على أن النحوس جميعها … سم الذي قد فاز بالخذلانجبر وإرجاء وجيم تجهم … فتأمل المجموع في الميزانفاحكم بطالعها لمن حصلت له … بخلاصة من ربقة الإيمانوالجهم أصلها جميعاً فاغتدت … مقسومة في الناس بالميزانلكن نجا أهل الحديث المحض أتـ … ـباع الرسول وتابعوا القرآنعرفوا الذي قد قال مع علم بما … قال الرسول فهم أُولو العرفان