Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd, kulları arasından hak cemaatini ve Ehl-i Sünnet'i seçip ayıran, onları diğer bütün fırkalar arasından lütuf ve minnet üstünlükleriyle tahsis eden, hidayet nûrundan üzerlerine öyle bir feyz akıtan ki bununla dinin hakikatlerini keşfettiren, onların dillerini ilhad edenlerin sapıklığını susturduğu hüccetiyle konuşturan, sırlarını şeytanların vesveselerinden arındıran, vicdanlarını hak yoldan sapanların fitnelerinden temizleyen, kalplerini yakîn nurlarıyla mamur kılan Allah'adır. Öyle ki bu nurlarla, O'nun nebisi ve safiyi olan Muhammed (s.a.v.) -ki o seyyidü'l-mürselîndir- lisânı üzere indirdiği şeyin sırlarına hidayet buldular; şeriatlerin gerektirdikleri ile akılların gerektirdikleri arasını telif etme yoluna muttali oldular; naklî şer' ile aklî hakikat arasında bir muhalefet bulunmadığını tahkik ettiler. Ve bildiler ki, Hashviyye'den olup taklid üzere cumûdun ve zâhirlere tabi olmanın vâcip olduğunu zannedenler, bunu ancak akıllarının zayıflığı ve basiretlerinin azlığı sebebiyle yapmışlardır; felâsife ile Mu'tezile'nin gulâtından olup akıl tasarrufunda öyle ileri gidenler ki, bununla şer'în kat'î delillerine çarpıştılar, bunu da ancak vicdanlarının habisliğinden ileri getirdiler. İşte onların (Hashviyye'nin) meyli tefrîte, bunların (felâsife ve Mu'tezile'nin) meyli ise ifrâta yöneliktir. Her ikisi de azim ve ihtiyattan uzaktır. Bilakis akide esaslarında vâcip ve muhakkak olan, iktisâda devam etmek ve sırât-ı müstakîme dayanmaktır. Zira işlerin her iki ucu (ifrat ve tefrit) kınanmıştır. Ve taklid ile yetinene nasıl istikamet üzere rüşd hâsıl olabilir?
بسم الله الرحمن الرحيمالحمد لله الذي اجتبى من صفوة عباده عصابة الحق وأهل السنة، وخصهم من بين سائر الفرق بمزايا اللطف والمنة، وأفاض عليهم من نور هدايته ما كشف به عن حقائق الدين، وأنطق ألسنتهم بحجته التي قمع بها ضلال الملحدين، وصفى سرائرهم من وساوس الشياطين، وطهر ضمائرهم عن نزغات الزائغين، وعمر أفئدتهم بأنوار اليقين حتى اهتدوا بها إلى أسرار ما أنزله على لسان نبيه وصفيه محمد صلى الله عليه وسلم سيد المرسلين، واطلعوا على طريق التلفيق بين مقتضيات الشرائع وموجبات العقول؛ وتحققوا أن لا معاندة بين الشرع المنقول والحق المعقول. وعرفوا أن من ظن من الحشوية وجوب الجمود على التقليد، واتباع الظواهر ما أتوا به إلا من ضعف العقول وقلة البصائر. وإن من تغلغل من الفلاسفة وغلاة المعتزلة في تصرف العقل حتى صادموا به قواطع الشرع، ما أتوا به إلا من خبث الضمائر. فميل أولئك إلى التفريط وميل هؤلاء إلى الافراط، وكلاهما بعيد عن الحزم والاحتياط. بل الواجب المحتوم في قواعد الاعتقاد ملازمة الاقتصاد والاعتماد على الصراط المستقيم؛ فكلا طرفي قصد الأمور ذميم. وأنى يستتب الرشاد لمن يقنع بتقليد
Eser ve haberi inkâr eden, araştırma ve nazar yöntemlerini reddeden yahut şeriatın dayanağının insanların efendisi (s.a.v.)’in sözünden başka bir şey olmadığını bilmeyen kimse; aklî burhan ise O’nun haber verdiği şeylerde doğruluğunu tanıtan şeydir. Sırf aklı takip edip onunla yetinen, şeriatın nuruyla aydınlanmayan ve basiret sahibi olmayan kimse nasıl doğruyu bulabilir? Ne yazık ki, aklın tutulup kaldığı yerde akla nasıl başvurulur? Yoksa akılın kusurlu olduğunu, alanının dar ve sınırlı olduğunu bilmez mi? Asla! Şeriat ve aklı telif ederek bu dağınıklığı toplamayan kimse, kat‘î olarak hüsrana uğramış ve dalâlet eteklerine takılıp kalmıştır. Aklın misali, âfet ve eziyetlerden salim olan gözdür. Kur’an’ın misali ise, ışığı yayılmış olan güneştir. Hidayet arayanın, birini diğerinden müstağni sayarak yalnızca biriyle yetinmesi, akılsızlar arasında olmasına sebep olur. Kur’an nuruyla yetinip akla sırt çevirenin misali, gözlerini yumarak güneş ışığına maruz kalan kimse gibidir; onunla körler arasında fark yoktur. Akıl şeriatla birlikte nûr üstüne nûrdur; kör gözle yalnızca birine bakan ise aldatma ipine tutunmuştur. Ey Ehl-i Sünnet akâidinin kaidelerini ve bunların kat‘î delillerle ispatını öğrenmeye susamış olan kişi! Şeriat ile tahkîki cem‘ etme tevfikine sadece bu grubun (fırkanın) nail olduğu sana açıkça görülecektir. O halde onların eserlerine tâbi olduğun, onların düzenine ve ayarına girdiğin, onların fırkasına karıştığın için Allah Teâlâ’ya şükret; umulur ki kıyamet gününde onların zümresinde haşrolunursun. Allah Teâlâ’dan niyaz ederiz ki sırlarımızı dalâlet bulanıklıklarından arındırsın, onları hakikat nuruyla doldursun; dillerimizi bâtıl söylemekten korusun ve onları hak ve hikmetle konuştursun. Şüphesiz O, kerîm, feyyâz, nimeti bol, rahmeti geniş olandır. Bâb: Kitabın isminin açıklanmasıyla söze başlayalım ve mukaddimelerin, fasılların ve bâbların taksimini yapalım. Kitabın ismi el-İktisâd fi’l-İ‘tikâd’dır. Tertibi ise şöyledir: Dört temhid (giriş) ihtiva eder ki bunlar önsöz ve mukaddimeler mesabesindedir; ayrıca dört kutup (aktâb) ihtiva eder ki bunlar maksatlar ve gayeler mesabesindedir. Birinci Temhîd: Bu ilmin dinde önemli konulardan olduğunun beyanı hakkındadır. İkinci Temhîd: Bunun bütün Müslümanlar için değil, sadece onlardan belirli bir zümre için önemli olduğunun beyanı hakkındadır. Üçüncü Temhîd: Bunun farz-ı ayn değil, farz-ı kifâye olduğunun beyanı hakkındadır. Dördüncü Temhîd: Bu kitapta zikrettiğim delil yollarının (menâhicü’l-edille) tafsilatı hakkındadır. Maksada matuf aktâba gelince, bunlar dörttür ve tamamı Allah Teâlâ’nın üzerinde nazar etmeye hasredilmiştir. Zira biz âleme baktığımızda, ona âlem, cisim, sema, arz olması yönünden değil, bilakis
الأثر والخبر، وينكر مناهج البحث والنظر، أو لا يعلم انه لا مستند للشرع إلا قول سيد البشر صلى الله عليه وسلم، وبرهان العقل هو الذي عرف به صدقه فيما أخبر، وكيف يهتدي للصواب من اقتفى محض العقل واقتصر، وما استضاء بنور الشرع ولا استبصر؟ فليت شعري كيف يفزع إلى العقل من حيث يعتريه العي والحصر؟ أو لا يعلم ان العقل قاصر وأن مجاله ضيق منحصر؟ هيهات قد خاب على القطع والبتات وتعثر بأذيال الضلالات من لم يجمع بتأليف الشرع والعقل هذا الشتات. فمثال العقل البصر السليم عن الآفات والاذاء. ومثال القرآن الشمس المنتشرة الضياء. فاخلق بأن يكون طالب الاهتداء. المستغني إذا استغني بأحدهما عن الآخر في غمار الأغبياء، فالمعرض عن العقل مكتفياً بنور القرآن، مثاله المتعرض لنور الشمس مغمضاً للأجفان، فلا فرق بينه وبين العميان. فالعقل مع الشرع نور على نور، والملاحظ بالعين العور لأحدهما على الخصوص متدل بحبل غرور. وسيتضح لك أيها المشوق إلى الاطلاع على قواعد عقائد أهل السنة، المقترح تحقيقها بقواطع الأدلة، أنه لم يستأثر بالتوفيق للجمع بين الشرع والتحقيق فريق سوى هذا الفريق. فاشكر الله تعالى على إقتفائك لآثارهم وانخراطك في سلك نظامهم وعيارهم واختلاطك بفرقتهم؛ فعساك أن تحشر يوم القيامة في زمرتهم. نسأل الله تعالى أن يصفي أسرارنا عن كدورات الضلال، ويغمرها بنور الحقيقة، وأن يخرس ألسنتنا عن النطق بالباطل، وينطقها بالحق والحكمة إنه الكريم الفائض المنة الواسع الرحمة. بابولنفتح الكلام ببيان اسم الكتاب، وتقسيم المقدمات والفصول والأبواب. أما اسم الكتاب فهو الاقتصاد في الاعتقاد. وأما ترتيبه فهو مشتمل على أربع تمهيدات تجري مجرى التوطئة والمقدمات، وعلى أربع أقطاب تجري مجرى المقاصد والغايات.التمهيد الأول: في بيان أن هذا العلم من المهمات في الدين.التمهيد الثاني: في بيان أنه ليس مهماً لجميع المسلمين بل لطائفة منهم مخصوصين.التمهيد الثالث: في بيان أنه من فروض الكفايات لا من فروض الأعيان.التمهيد الرابع: في تفصيل مناهج الأدلة التي أوردتها في هذا الكتاب.وأما الأقطاب المقصودة فأربعة وجملتها مقصورة على النظر في الله تعالى. فإنا إذا نظرنا في العالم لم ننظر فيه من حيث أنه عالم وجسم وسماء وأرض، بل من حيث
O (bu ilim), Allah sübhânehû'nun san'atıdır. Nebî (a.s.)'e bakışımız, onun bir beşer, şerîf, âlim ve fâzıl olması cihetinden değil; bilakis Allah'ın Resûlü olması cihetindendir. Onun akvâline bakışımız da, onların sırf söz, muhatap ifadeleri ve fehîm keyfiyetleri olması cihetinden değil; bilakis Allah teâlâ tarafından onun vasıtasıyla yapılan ta‘rifler olması cihetiyledir. Böylece bakış ancak Allah'adır, talep edilen de ancak Allah'tır. Bu ilmin bütün tarafları, Allah teâlâ'nın zâtında, sübhânehû sıfatlarında, azze ve celle ef‘âlinde ve Resûlullah (s.a.v.) ile onun lisânından bize gelen Allah teâlâ'nın ta‘riflerinde yapılan nazarla ihâta olunur. İşte bu itibarla dört kutuptur:
Birinci Kutup: Allah teâlâ'nın zâtına nazar hakkındadır. Onda O'nun vücûdunu, kadîm olduğunu, bâkî olduğunu, cevher, cisim ve a‘raz olmadığını, bir had ile tahdîd edilmediğini, bir cihetle tahsîs olunmadığını, ma‘lûm olduğu gibi mer‘î olduğunu ve vâhid olduğunu beyan ederiz. İşte bu kutupta beyan edeceğimiz on dava budur.
İkinci Kutup: Allah teâlâ'nın sıfatları hakkındadır. Onda O'nun hayy, âlim, kâdir, mürîd, semî‘, basîr ve mütekellim olduğunu; hayât, ilim, kudret, irâde, sem‘, basar ve kelâm sıfatlarına mâlik bulunduğunu beyan ederiz. Bu sıfatların ahkâmını, levâzımını, müctemi‘ oldukları ile müfterik bulundukları ahkâmı zikrederiz. Bu sıfatlar zâta zâiddir, kadîmdir ve zât ile kâimdir; sıfatlardan birinin hâdis olması câiz değildir.
Üçüncü Kutup: Allah teâlâ'nın ef‘âli hakkındadır. Onda yedi dava vardır: Allah teâlâ'ya tekîf, halk, tekîf üzere sevâb, ibâdın salâhını riâyet vâcib değildir; O'ndan mâlâ yutâk tekîfi sadır olması muhâl değildir; O'na ma‘âsî üzerine ikāb vâcib olmadığı gibi, O'ndan enbiyâ (a.s.)‘ın bi‘seti muhâl değildir; bilakis bu câizdir. Bu kutbun mukaddimesinde vâcib, hasen ve kabîhin mânâsının beyânı vardır.
Dördüncü Kutup: Allah'ın resulleri ve Resûlümüz Muhammed (s.a.v.)‘in lisânından gelen haşr, neşr, cennet, cehennem, şefâat, kabir azâbı, mîzân ve sırât hakkındadır. Onda dört bab vardır:
Birinci Bâb: Muhammed (s.a.v.)‘in nübüvvetinin isbâtı hakkında.
İkinci Bâb: Onun lisânından vârid olan umûr-ı âhiret hakkında.
Üçüncü Bâb: İmâmet ve şurûtu hakkında.
Dördüncü Bâb: Fırak-ı mübtedi‘anın tekfîrinde kānûnun beyânı hakkında.
أنه صنع الله سبحانه. وإن نظرنا في النبي عليه السلام لم ننظر فيه من حيث أنه انسان وشريف وعالم وفاضل؛ بل من حيث أنه رسول الله. وان نظرنا في أقواله لم ننظر من حيث أنها أقوال ومخاطبات وتفهيمات؛ بل من حيث أنها تعريفات بواسطته من الله تعالى، فلا نظر إلا في الله ولا مطلوب سوى الله وجميع أطراف هذا العلم يحصرها النظر في ذات الله تعالى وفي صفاته سبحانه وفي أفعاله عز وجل وفي رسول الله صلى الله عليه وسلم وما جاءنا على لسانه من تعريف الله تعالى. فهي إذن أربعة أقطاب:القطب الأول: النظر في ذات الله تعالى. فنبين فيه وجوده وانه قديم وأنه باق وأنه ليس بجوهر ولا جسم ولا عرض ولا محدود بحد ولا هو مخصوص بجهة، وأنه مرئي كما أنه معلوم وأنه واحد؛ فهذه عشرة دعاوى نبينها في هذا القطب.القطب الثاني: في صفات الله تعالى. ونبين فيه أنه حي عالم قادر مريد سميع بصير متكلم وأن له حياة وعلماً وقدرة وإرادة وسمعاً وبصراً وكلاماً، ونذكر أحكام هذه الصفات ولوازمها وما يفترق فيها وما يجتمع فيها من الأحكام، وأن هذه الصفات زائدة على الذات وقديمة وقائمة بالذات ولا يجوز أن يكون شيء من الصفات حادثاً.القطب الثالث: في أفعال الله تعالى. وفيه سبعة دعاوى وهو انه لا يجب على الله تعالى التكليف ولا الخلق ولا الثواب على التكليف ولا رعاية صلاح العباد ولا يستحيل منه تكليف ما لا يطاق ولا يجب عليه العقاب على المعاصي ولا يستحيل منه بعثه الأنبياء عليهم السلام؛ بل يجوز ذلك. وفي مقدمة هذا القطب بيان معنى الواجب والحسن والقبيح.القطب الرابع: في رسل الله، وما جاء على لسان رسولنا محمد صلى الله عليه وسلم من الحشر والنشر والجنة والنار والشفاعة وعذاب القبر والميزان والصراط، وفيه أربعة أبواب: الباب الأول: في إثبات نبوة محمد صلى الله عليه وسلم.الباب الثاني: فيما ورد على لسانه من أمور الآخرة.الباب الثالث: في الإمامة وشروطها.الباب الرابع: في بيان القانون في تكفير الفرق المبتدعة.
**Birinci Temhîd: Bu İlme Dalmak Dinde Mühimdir.** Biliniz ki himmeti mühim olmayana sarf etmek ve zamanı, ondan kaçınılması gereken şeylerle zayi etmek, dalâletin gayesi ve hüsranın nihayetidir; ister himmetin yöneldiği şey ilimlerden, ister amellerden olsun. Faydasız ilimden Allah’a sığınırız. Bütün mahlûkat için en mühim umur, ebedî saadete nail olmak ve daimî şekâvetten içtinab etmektir. Nitekim enbiya gelmiş, halka haber vermiştir ki Allah teâlânın kulları üzerinde fiillerinde, sözlerinde ve itikatlarında hukuk ve vazâifi vardır. Kimin lisânı sıdk ile natık olmaz, vicdanı hakkı ihata etmez ve cevârihi adl ile tezyin bulmazsa, onun masîrı nârdır, âkıbeti helâktir. Sonra onlar sırf ihbarla iktifa etmediler; belki sıdkına şahit olmak üzere garîb umur, acîb ef‘âl, âdetlere muhalif, beşerin kudreti dışında şeyler izhâr ettiler. Kim bunları müşahede etse veya ahvâlini mütevâtir haberlerle işitse, aklına sıdklarının imkânı galebe eder; hattâ ilk işittiğinde, mucizeleri san‘at harikalarından ayırt etmek için derin nazar etmeden, zannına o galebe eder. İşte bu bedîhî zan veya zarûrî tecvîz, kalbin itminanını izale eder, onu istiş‘âr ve havf ile doldurur, onu bahs ve tefekküre tehyîc eder, ondan rahat ve kararı selb eder, ona tesâhül ve ihmâlin âkıbetini ihtar eder ve nezdinde mukarrerdir ki ölüm kaçınılmazdır, mâ ba‘de’l-mevt halkın basarlarından mesturdur ve bunların haber verdikleri şey imkân dairesinin haricinde değildir. İşte hazm (akıllıca davranış), bu işin hakikatini keşifte tevânu (gecikme)yı terk etmektir. Zira bunlar, sözlerinin tahkiki için araştırmadan önce, sıdklarının imkânı hususunda gösterdikleri acâib karşısında, bize bir tek kişinin şu haberi vermesinden daha aşağı değildir: «Biz evimizden, karargâhımızdan çıktığımızda yedi yırtıcı hayvan eve girmiş; tedbirini al, kendini ondan gücün nispetinde koru!» Zira biz sırf işitmekle, haber verilen şeyin imkân ve cevâz dairesinde olduğunu gördüğümüzde, girmeye cesaret etmez, ihtiyatta mübalağa ederiz. Hâlbuki ölüm kat‘iyyen müstakar ve vatandır. Hâl böyle iken nasıl olur da ondan sonrası için ihtiyat mühim olmaz? Öyleyse ölümle ilgili en mühim şey, onun sözünü araştırmaktır ki akıl ilk re’y ve evvel nazarda imkânına hükmetmişti; acaba tahkikatta kendiliğinden muhal midir, yoksa şüphesiz bir hak mıdır? Öyleyse kim…
التمهيد الأول في بيان أنالخوض في هذا العلم مهم في الديناعلم أن صرف الهمة إلى ما ليس بمهم، وتضييع الزمان بما عنه بد هو غاية الضلال ونهاية الخسران سواء كان المنصرف إليه بالهمة من العلوم أو من الأعمال، فنعوذ بالله من علم لا ينفع. وأهم الأمور لكافة الخلق نيل السعادة الأبدية واجتناب الشقاوة الدائمة، وقد ورد الأنبياء وأخبروا الخلق بأن لله تعالى على عباده حقوقاً ووظائف في أفعالهم وأقوالهم وعقائدهم. وأن من لم ينطق بالصدق لسانه ولم ينطو على الحق ضميره ولم تتزين بالعدل جوارحه فمصيره إلى النار وعاقبته للبوار. ثم لم يقتصروا على مجرد الإخبار بل استشهدوا على صدقهم بأمور غريبة وأفعال عجيبة خارقة للعادات خارجة عن مقدورات البشر، فمن شاهدها أو سمع أحوالها بالأخبار المتواترة سبق إلى عقله إمكان صدقهم، بل غلب على ظنه ذلك بأول السماع قبل أن يمعن النظر في تمييز المعجزات عن عجائب الصناعات. وهذا الظن البديهي أو التجويز الضروري ينزع الطمأنينة عن القلب ويحشوه بالاستشعار والخوف ويهيجه للبحث والافتكار ويسلب عنه الدعة والقرار ويحذره مغبة التساهل والإهمال ويقرر عنده أن الموت آت لا محالة وأن ما بعد الموت منطو عن أبصار الخلق وأن ما أخبر به هؤلاء غير خارج عن حيز الإمكان. فالحزم ترك التواني في الكشف عن حقيقة هذا الأمر. فما هؤلاء مع العجائب التي أظهروها في إمكان صدقهم قبل البحث عن تحقيق قولهم بأقل من شخص واحد يخبرنا عن خروجنا من دارنا ومحل استقرارنا بأن سبعاً من السباع قد دخل الدار فخذ حذرك واحترز منه لنفسك جهدك، فإنا بمجرد السماع إذا رأينا ما أخبرنا عنه في محل الامكان والجواز لم نقدم على الدخول وبالغنا في الاحتراز فالموت هو المستقر والوطن قطعاً، فكيف لا يكون الاحتراز لما بعده مهماً؟ فإذن أهم الممات أن نبحث عن قوله الذي قضى الذهن في بادئ الرأي وسابق النظر بامكانه أهو محال في نفسه على التحقيق أو هو حق لا شك فيه؟ فمن
O'nun şu sözü: 'Muhakkak sizin bir Rabbiniz vardır; O sizi birtakım haklarla mükellef kılmış, onları terk etmenizden ötürü sizi cezalandırmakta, onları yapmanızdan ötürü ise mükâfatlandırmaktadır. Ve O beni size bir resul olarak gönderdi ki bunu size beyan edeyim.' sözü, bize lâ-mahâle lâzım getirir ki bir Rabbimizin olup olmadığını bilelim. Eğer varsa, O'nun hayy ve mütekellim olması mümkün müdür ki emretsin, nehyetsin, mükellefiyet yüklesin ve resuller göndersin? Ve eğer mütekellim ise, O, âsi olduğumuzda veya itaat ettiğimizde cezalandırma ve mükâfatlandırma kudretine sahip midir? Ve eğer kâdir ise, acaba bu şahsın ta kendisi, 'Ben size resulüm' sözünde sâdık mıdır? Madem ki bu bize aşikâr oldu, o halde –akıllı kimseler isek– lâ-mahâle lâzım gelir ki ihtiyatımızı alalım, nefsimize bakalım ve bu fânî dünyayı bâkî olan âhiretin yanında istihkâr edelim. Zira akıllı kişi, âkıbetine nazar eden ve onun âcilesine aldanmayandır. Bu ilmin maksadı, Rabb Teâlâ'nın varlığı, sıfatları, ef'âli ve resullerin sıdkı üzerine fihristte tafsîl ettiğimiz üzere burhan ikame etmektir. Ve bütün bunlar akıllı kimse için mühimdir ve kaçınılmazdır.
Eğer dersen ki: 'Ben nefsimden bu talebe yönelme inbiâsını inkâr eden değilim; ancak bunun cibilliyet ve tabiatın semeresi ve aklın muktezası mı, yoksa şer'în mûcibi mi olduğunu bilmiyorum; çünkü insanların vücûbun müdrikleri hakkında sözleri vardır.' İşte bunu ancak kitabın sonunda, vücûbun müdriklerine temasımız esnasında öğreneceksin. Şimdi onunla iştigal etmek fuzûlîdir; hattâ inbiâs vukû bulduktan sonra necât talebi için kalkışmanın imkânı yoktur. Buna iltifat edenin misali, bir yılan veya akrep tarafından sokulmuş ve hayvan tekrar sokmaya devam ederken adamın kaçma kudreti olduğu halde, yılanın sağ tarafından mı yoksa sol tarafından mı geldiğini bilmek için duraklayan adamın misalidir. Bu ise ahmak ve câhillerin işidir. Mühim şeyleri ve usûlleri zâyi ederek fuzûlî işlerle meşgul olmaktan Allah'a sığınırız.
قوله ان لكم رباً كلفكم حقوقاً وهو يعاقبكم على تركها ويثيبكم على فعلها وقد بعثني رسولاً إليكم لأبين ذلك لكم، فيلزمنا لا محالة أن نعرف أن لنا رباً أم لا. وإن كان فهل يمكن أن يكون حياً متكلماً حتى يأمر وينهى ويكلف ويبعث الرسل، وإن كان متكلماً فهل هو قادر على أن يعاقب ويثيب إذا عصيناه أو أطعناه، وإن كان قادراً فهل هذا الشخص بعينه صادق في قوله أنا الرسول إليكم. فإن اتضح لنا ذلك لزمنا لا محالة، إن كنا عقلاء، أن نأخذ حذرنا وننظر لأنفسنا ونستحقر هذه الدنيا المنقرضة بالاضافة إلى الآخرة الباقية فالعاقل من ينظر لعاقبته ولا يغتر بعاجلته. ومقصود هذا العلم إقامة البرهان على وجود الرب تعالى وصفاته وأفعاله وصدق الرسل كما فصلناه في الفهرست. وكل ذلك مهم لا محيص عنه لعاقل.فإن قلت اني لست منكراً هذا الانبعاث للطلب من نفسي ولكني لست أدري أنه ثمرة الجبلة والطبع وهو مقتضى العقل أو هو موجب الشرع إذ للناس كلام في مدارك الوجوب؛ فهذا انما تعرفه في آخر الكتاب عند تعرضنا لمدارك الوجوب. والاشتغال به الآن فضول بل لا سبيل بعد وقوع الانبعاث إلى الانتهاض لطلب الخلاص. فمثال الملتفت إلى ذلك مثال رجل لدغته حية أو عقرب وهي معاودة اللدغ والرجل قادر على الفرار ولكنه متوقف ليعرف ان الحية جاءته من جانب اليمين أو من جانب اليسار، وذلك من أفعال الأغبياء الجهال نعوذ بالله من الاشتغال بالفضول مع تضييع المهمات والأصول.
اَلتَّمْهِيدُ الثَّانِي: فِي بَيَانِ الْخَوْضِ فِي هَذَا الْعِلْمِ. وَإِنْ كَانَ مُهِمًّا فَهُوَ فِي حَقِّ بَعْضِ الْخَلْقِ لَيْسَ بِمُهِمٍّ، بَلِ الْمُهِمُّ لَهُمْ تَرْكُهُ. اعْلَمْ أَنَّ الْأَدِلَّةَ الَّتِي نُحَرِّرُهَا فِي هَذَا الْعِلْمِ تَجْرِي مَجْرَى الْأَدْوِيَةِ الَّتِي يُعَالَجُ بِهَا مَرَضُ الْقُلُوبِ. وَالطَّبِيبُ الْمُسْتَعْمِلُ لَهَا إِنْ لَمْ يَكُنْ حَاذِقًا ثَاقِبَ الْعَقْلِ رَصِينَ الرَّأْيِ كَانَ مَا يُفْسِدُهُ بِدَوَائِهِ أَكْثَرَ مِمَّا يُصْلِحُهُ. فَلْيَعْلَمِ الْمُحَصِّلُ لِمَضْمُونِ هَذَا الْكِتَابِ وَالْمُسْتَفِيدُ لِهَذِهِ الْعُلُومِ أَنَّ النَّاسَ أَرْبَعُ فِرَقٍ: الْفِرْقَةُ الْأُولَى: آمَنَتْ بِاللَّهِ وَصَدَّقَتْ رَسُولَهُ وَاعْتَقَدَتِ الْحَقَّ وَأَضْمَرَتْهُ وَاشْتَغَلَتْ إِمَّا بِعِبَادَةٍ وَإِمَّا بِصِنَاعَةٍ؛ فَهَؤُلَاءِ يَنْبَغِي أَنْ يُتْرَكُوا وَمَا هُمْ عَلَيْهِ وَلَا تُحَرَّكَ عَقَائِدُهُمْ بِالِاسْتِحْثَاثِ عَلَى تَعَلُّمِ هَذَا الْعِلْمِ، فَإِنَّ صَاحِبَ الشَّرْعِ صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِ لَمْ يُطَالِبِ الْعَرَبَ فِي مُخَاطَبَتِهِ إِيَّاهُمْ بِأَكْثَرَ مِنَ التَّصْدِيقِ وَلَمْ يُفَرِّقْ بَيْنَ أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ بِإِيمَانٍ وَعَقْدٍ تَقْلِيدِيٍّ أَوْ بِيَقِينٍ بُرْهَانِيٍّ. وَهَذَا مِمَّا عُلِمَ ضَرُورَةً مِنْ مَجَارِي أَحْوَالِهِ فِي تَزْكِيَتِهِ إِيمَانَ مَنْ سَبَقَ مِنْ أَجْلَافِ الْعَرَبِ إِلَى تَصْدِيقِهِ بِبَحْثٍ وَبُرْهَانٍ؛ بَلْ بِمُجَرَّدِ قَرِينَةٍ وَمُخَيَّلَةٍ سَبَقَتْ إِلَى قُلُوبِهِمْ فَقَادَتْهَا إِلَى الْإِذْعَانِ لِلْحَقِّ وَالِانْقِيَادِ لِلصِّدْقِ. فَهَؤُلَاءِ مُؤْمِنُونَ حَقًّا فَلَا يَنْبَغِي أَنْ تُشَوَّشَ عَلَيْهِمْ عَقَائِدُهُمْ، فَإِنَّهُ إِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ هَذِهِ الْبَرَاهِينُ وَمَا عَلَيْهَا مِنَ الْاِشْكَالَاتِ وَحَلِّهَا لَمْ يُؤْمَنْ أَنْ تَعَلَّقَ بِأَفْهَامِهِمْ مُشْكِلَةٌ مِنَ الْمُشْكِلَاتِ وَتَسْتَوْلِيَ عَلَيْهَا وَلَا تُمْحَى عَنْهَا بِمَا يُذْكَرُ مِنْ طُرُقِ الْحَلِّ. وَلِهَذَا لَمْ يُنْقَلْ عَنِ الصَّحَابَةِ الْخَوْضُ فِي هَذَا الْفَنِّ لَا بِمُبَاحَثَةٍ وَلَا بِتَدْرِيسٍ وَلَا تَصْنِيفٍ، بَلْ كَانَ شُغْلُهُمْ بِالْعِبَادَةِ وَالدَّعْوَةِ إِلَيْهَا وَحَمْلِ الْخَلْقِ عَلَى مَرَاشِدِهِمْ وَمَصَالِحِهِمْ فِي أَحْوَالِهِمْ وَأَعْمَالِهِمْ وَمَعَاشِهِمْ فَقَطْ. الْفِرْقَةُ الثَّانِيَةُ: طَائِفَةٌ مَالَتْ عَنِ اعْتِقَادِ الْحَقِّ كَالْكُفْرَةِ وَالْمُبْتَدِعَةِ. فَالْجَافِي الْغَلِيظُ مِنْهُمُ الضَّعِيفُ الْعَقْلِ الْجَامِدُ عَلَى التَّقْلِيدِ الْمُمْتَرِي عَلَى الْبَاطِلِ مِنْ مُبْتَدَأِ النُّشُوءِ إِلَى كِبَرِ السِّنِّ لَا يَنْفَعُ مَعَهُ إِلَّا السَّوْطُ وَالسَّيْفُ. فَأَكْثَرُ الْكُفْرَةِ أَسْلَمُوا تَحْتَ ظِلَالِ السُّيُوفِ إِذْ يَفْعَلُ اللَّهُ بِالسَّيْفِ وَالسِّنَانِ مَا لَا يَفْعَلُ بِالْبُرْهَانِ وَاللِّسَانِ. وَعَنْ هَذَا إِذَا اسْتَقْرَأْتَ تَوَارِيخَ الْأَخْبَارِ لَمْ تُصَادِفْ مَلْحَمَةً بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ وَالْكُفَّارِ إِلَّا انْكَشَفَتْ عَنْ جَمَاعَةٍ مِنْ أَهْلِ الضَّلَالِ مَالُوا إِلَى الِانْقِيَادِ، وَلَمْ تُصَادِفْ مَجْمَعَ مُنَاظَرَةٍ وَمُجَادَلَةٍ انْكُشِفَتْ إِلَّا عَنْ زِيَادَةِ إِصْرَارٍ وَعِنَادٍ. وَلَا تَظُنَّنَّ أَنَّ هَذَا الَّذِي ذَكَرْنَاهُ غَضٌّ مِنْ مَنْصِبِ الْعَقْلِ وَبُرْهَانِهِ
التمهيد الثانيفي بيان الخوض في هذا العلموإن كان مهماً فهو في حق بعض الخلق ليس بمهم بل المهم لهم تركهإعلم أن الأدلة التي نحررها في هذا العلم تجري مجرى الأدوية التي يعالج بها مرض القلوب. والطبيب المستعمل لها إن لم يكن حاذقاً ثاقب العقل رصين الرأي كان ما يفسده بدوائه أكثر مما يصلحه. فليعلم المحصل لمضمون هذا الكتاب والمستفيد لهذه العلوم أن الناس أربع فرق: الفرقة الأولى: آمنت بالله وصدقت رسوله واعتقدت الحق وأضمرته واشتغلت إما بعبادة وإما بصناعة؛ فهؤلاء ينبغي أن يتركوا وما هم عليه ولا تحرك عقائدهم بالاستحثاث على تعلم هذا العلم، فإن صاحب الشرع صلوات الله عليه لم يطالب العرب في مخاطبته إياهم بأكثر من التصديق ولم يفرق بين أن يكون ذلك بإيمان وعقد تقليدي أو بيقين برهاني. وهذا مما علم ضرورة من مجاري أحواله في تزكيته إيمان من سبق من أجلاف العرب إلى تصديقه ببحث وبرهان؛ بل بمجرد قرينة ومخيلة سبقت إلى قلوبهم فقادتها إلى الإذعان للحق والانقياد للصدق فهؤلاء مؤمنون حقاً فلا ينبغي أن تشوش عليهم عقائدهم، فإنه إذا تليت عليهم هذه البراهين وما عليها من الاشكالات وحلها لم يؤمن أن تعلق بأفهامهم مشكلة من المشكلات وتستولي عليها ولا تمحى عنها بما يذكر من طرق الحل. ولهذا لم ينقل عن الصحابة الخوض في هذا الفن لا بمباحثة ولا بتدريس ولا تصنيف، بل كان شغلهم بالعبادة والدعوة إليها وحمل الخلق على مراشدهم ومصالحهم في أحوالهم وأعمالهم ومعاشهم فقط.الفرقة الثانية: طائفة مالت عن اعتقاد الحق كالكفرة والمبتدعة. فالجافي الغليظ منهم الضعيف العقل الجامد على التقليد الممتري على الباطل من مبتدأ النشوء إلى كبر السن لا ينفع معه إلا السوط والسيف. فأكثر الكفرة أسلموا تحت ظلال السيوف إذ يفعل الله بالسيف والسنان ما لا يفعل بالبرهان واللسان. وعن هذا إذا استقرأت تواريخ الأخبار لم تصادف ملحمة بين المسلمين والكفار إلا انكشفت عن جماعة من أهل الضلال مالوا إلى الانقياد، ولم تصادف مجمع مناظرة ومجادلة انكشفت إلا عن زيادة إصرار وعناد. ولا تظنن أن هذا الذي ذكرناه غض من منصب العقل وبرهانه
Lâkin akıl nûru, Allah'ın kendisine ancak evliyâsından tek tek kimseleri tahsis buyurduğu bir kerâmet olup, yaratılanların ekseriyetinde kusur ve ihmâl gâliptir. Bunlar, kusurları sebebiyle aklın burhanlarını idrak edemezler; tıpkı yarasa gözlerinin güneşin nûrunu görememesi gibi. İşte bu kimselere ilimler, gül rüzgârının böceğe zarar verdiği gibi zarar verir. İşte böyleleri hakkında İmam Şâfi‘î (rahimehullah) şöyle buyurmuştur: "Cahillere ilim bahşeden onu zayi etmiş, buna lâyık olanlara vermeyen ise zulmetmiştir."
Üçüncü grup: Hakkı taklid ve işitme yoluyla inanan, ancak fıtratlarında zekâ ve kavrayış has kılınan, bundan dolayı kendiliklerinden akîtelerinde şüphe uyandıracak itirazlar fark eden, sükûnetleri sarsılan yahut kulaklarına bir şüphe çalınıp göğüslerinde kıpırdayan bir taifedir. Bunlara, sükûnetlerini iade ve şüphelerini izale için, nezdlerinde makbul ikna edici bir sözle tedavilerinde yumuşaklık gösterilmeli; bu, sırf uzaklaştırma ve çirkin sayma yahut bir âyet tilâveti, bir hadis rivâyeti veya nezdlerinde fazilet sahibi olarak bilinen bir kimseden söz nakletme yoluyla dahi olsa olur. Şayet şüpheleri bu miktarda zâil olursa, cedel usulüne riayet edilerek tahrir kılınmış delillerle karşılaştırılmamalıdır; çünkü bu, onlara belki başka itiraz kapıları açar. Eğer zeki ve kavrayışlı ise, onu ancak tahkik mihengi üzerinde az bir söz ikna eder. O zaman gerçek delille karşılaştırılmaları câiz olur; bu da ihtiyaca ve bilhassa şüphe yerine göre olur.
Dördüncü grup: Ehl-i dalâletten, üzerlerinde zekâ ve kavrayış alâmetleri sezilen, akîtelerinde beliren tereddüt yahut yaratılış ve fıtrat itibarıyla şüphe kabûlüne kalplerinin yumuşak olması sebebiyle hakkı kabûl etmeleri beklenen bir taifedir. Bunların hakka meylettirilmelerinde ve doğru itikada irşad edilmelerinde yumuşaklık gösterilmeli, mahcaciyet ve taassup tavrı takınılmamalıdır; zira bu, dalâlet sebeplerini artırır, ileri gitmek ve ısrar duygularını tahrik eder. Cehâletlerin çoğu, avâmın kalplerinde ancak ehl-i haktan bir grup câhil adamın taassubuyla kök salmıştır; onlar hakkı araştırma ve ortaya koyma kisvesi altında gösterip hasımların zayıflarına horlama ve küçümseme gözüyle baktılar. Derken içlerinden inat ve muhalefet duyguları fışkırdı, bâtıl itikatlar nefislerine iyice yerleşti; bozukluğu ortada olduğu halde yumuşak davranan âlimlerin onları silip yok etmesi zorlaştı. Hattâ taassup, bir taifeyi, ömür boyu sükût ettikten sonra o anda bakıverdikleri harflerin kadîm olduğuna inanacak dereceye vardırdı. Şeytanın inat ve hevâ tassubu vesilesiyle istilâ etmesi olmasaydı, böyle bir itikad bir delinin kalbinde dahi karar kılamazdı; akıllı kalbi olan kimse şöyle dursun. Cidâl ve inat ise, ilâcı olmayan katıksız bir illettir. Din sahibi olan kimse ondan gücü kadar sakınsın, kin ve buğzu terk etsin, Allah'ın bütün yaratıklarına merhamet nazarıyla baksın, bu ümmetten sapmış olanı irşadda yumuşaklık ve tatlılıktan yardım dilesin, dalâlet duygusunu harekete geçiren sıkıntıdan kendini korusun ve şuna yakînen inansın ki, inat ve taassup ile ısrar duygusunu körükleyen, bid'at üzere ısrara yardım etmiş olur ve kıyamet gününde o yardımının ahdi kendisinden talep edilir.
ولكن نور العقل كرامة لا يخص الله بها إلا الآحاد من أوليائه، والغالب على الخلق القصور والاهمال، فهم لقصورهم لا يدركون براهين العقول كما لا تدرك نور الشمس أبصار الخفافيش. فهؤلاء تضر بهم العلوم كما تضر رياح الورد بالجعل. وفي مثل هؤلاء قال الامام الشافعي رحمه الله:فمن منح الجهال علماً أضاعه … ومن منع المستوجبين فقد ظلمالفرقة الثالثة: طائفة اعتقدوا الحق تقليداً وسماعاً ولكن خصوا في الفطرة بذكاء وفطنة فتنبهوا من أنفسهم لإشكالات تشككهم في عقائدهم وزلزلت عليهم طمأنينتهم، أو قرع سمعهم شبهة من الشبهات وحاكت في صدورهم. فهؤلاء يجب التلطف بهم في معالجتهم باعادة طمأنينتهم وإماطة شكوكهم بما أمكن من الكلام المقنع المقبول عندهم ولو بمجرد إستبعاد وتقبيح أو تلاوة آية أو رواية حديث أو نقل كلام من شخص مشهور عندهم بالفضل. فإذا زال شكه بذلك القدر فلا ينبغي أن يشافه بالأدلة المحررة على مراسم الجدال، فإن ذلك ربما يفتح عليه أبواباً أخر من الإشكالات. فإن كان ذكياً فطناً لم يقنعه إلا كلام يسير على محك التحقيق. فعند ذلك يجوز أن يشافه بالدليل الحقيقي وذلك على حسب الحاجة وفي موضع الاشكال على الخصوص.الفرقة الرابعة: طائفة من أهل الضلال يتفرس فيهم مخائل الذكاء والفطنة ويتوقع منهم قبول الحق بما اعتراهم في عقائدهم من الريبة أو بما يلين قلوبهم لقبول التشكيك بالجبلة والفطرة. فهؤلاء يجب التلطف بهم في استمالتهم إلى الحق وإرشادهم إلى الاعتقاد الصحيح لا في معرض المحاجة والتعصب، فإن ذلك يزيد في دواعي الضلال ويهيج بواعث التمادي والإصرار. وأكثر الجهالات إنما رسخت في قلوب العوام بتعصب جماعة من جهال أهل الحق أظهروا الحق في معرض التحري والادلاء، ونظروا إلى ضعفاء الخصوم بعين التحقير والإزراء. فثارت من بواطنهم دواعي المعاندة والمخالفة ورسخت في نفوسهم الاعتقادات الباطلة وعسر على العلماء المتلطفين محوها مع ظهور فسادها، حتى انتهى التعصب بطائفة إلى أن اعتقدوا أن الحروف التي نظروا بها في الحال بعد السكوت عنها طول العمر قديمة. ولولا استيلاء الشيطان بواسطة العناد والتعصب للأهواء لما وجد مثل هذا الاعتقاد مستقراً في قلب مجنون فضلاً عمن له قلب عاقل. والمجادلة والمعاندة داء محض لا دواء له، فليتحرز المتدين منه جهده وليترك الحقد والضغينة وينظر إلى كافة خلق الله بعين الرحمة، وليستعن بالرفق واللطف في ارشاد من ضل من هذه الأمة، وليتحفظ من النكد الذي يحرك داعية الضلال، وليتحقق أن مهيج داعية الاصرار بالعناد والتعصب معين على الاصرار على البدعة ومطالب بعهده اعانته في القيامة.
Üçüncü Temhîd: Bu ilimle iştigal etmenin farz-ı kifâyelerden olduğunun beyanı hakkındadır. Bil ki bu ilimde derinleşmek ve onun külliyâtıyla iştigal etmek farz-ı ayn değil, farz-ı kifâyedendir. Farz-ı ayn olmadığına gelince, bunun delili sana İkinci Temhîd'de açıklanmıştır. Zira bütün mahlûkat üzerine ancak kesin tasdik ve imanda kalbi şüphe ve tereddütten arındırmanın vâcip olduğu ortaya konmuştur. Şüphenin giderilmesi ise ancak kendisine şüphe ârız olan kimse hakkında farz-ı ayn olur. Eğer dersen ki: 'Peki niçin farz-ı kifâyeden oldu? Halbuki çoğu fırkaya bunun zarar verdiğini, fayda vermediğini zikretmiştin.' Bil ki daha önce geçtiği üzere akâidin usûlündeki şüpheleri gidermek vaciptir. Şüphenin ârız olması muhal değildir; her ne kadar ancak azınlıkta vaki olsa da. Sonra hakk'a burhan ile davet etmek dinde mühim bir vazifedir. Ayrıca bir mübtedi‘in ortaya çıkıp Ehl-i Hakk'ı iğvâ etmek üzere onlara şüpheler saçması uzak ihtimal değildir. O halde onun şüphesine keşf ile mukavemet edecek, iğvâsına takbîh ile karşı koyacak birine mutlaka ihtiyaç vardır. Bu ise ancak bu ilimle mümkün olur. Belâlar bu tür olaylardan hâlî kalmaz. O halde her bölgede ve her diyarda bu ilimle iştigal eden, hakk ile kaim birinin bulunması vacip olur ki mübtedi‘lerin davetçilerine karşı koysun, haktan sapanları cezbetsin ve Ehl-i Sünnet'in kalplerini şüphe ârızalarından arındırsın. Eğer bir bölge bundan hâlî kalırsa, o bölge halkının tamamı bundan zarar görür; tıpkı bir beldenin tabip ve fakîhten hâlî kalması gibi. Evet, kendisinde fıkıh veya kelâm öğrenme ehliyeti gören, ancak bölge bunlarla kaim olandan hâlî olduğu ve zamanı ikisini birden tahsile yetmediği halde istiftâ edildiğinde...
التمهيد الثالث في بيانالاشتغال بهذا العلم من فروض الكفاياتإعلم أن التبحر في هذا العلم والاشتغال بمجامعه ليس من فروض الأعيان وهو من فروض الكفايات. فأما أنه ليس من فروض الأعيان فقد إتضح لك برهانه في التمهيد الثاني. إذ تبين أنه ليس يجب على كافة الخلق إلا التصديق الجزم وتطهير القلب عن الريب والشك في الإيمان. وإنما تصير إزالة الشك فرض عين في حق من اعتراه الشك.فإن قلت فلم صار من فروض الكفايات وقد ذكرت أن أكثر الفرق يضرهم ذلك ولا ينفعهم؟ فاعلم أنه قد سبق أن ازالة الشكوك في أصول العقائد واجبة، واعتوار الشك غير مستحيل وإن كان لا يقع إلا في الأقل، ثم الدعوة إلى الحق بالبرهان مهمة في الدين. ثم لا يبعد أن يثور مبتدع ويتصدى لإغواء أهل الحق بإفاضة الشبهة فيهم فلا بد ممن يقاوم شبهته بالكشف ويعارض إغواءه بالتقبيح، ولا يمكن ذلك إلا بهذا العلم. ولا تنفك البلاد عن أمثال هذه الوقائع، فوجب أن يكون في كل قطر من الأقطار وصقع من الأصقاع قائم بالحق مشتغل بهذا العلم يقاوم دعاة المبتدعة ويستميل المائلين عن الحق ويصفي قلوب أهل السنة عن عوارض الشبهة. فلو خلا عنه القطر خرج به أهل القطر كافة، كما لو خلا عن الطبيب والفقيه. نعم من أنس من نفسه تعلم الفقه أو الكلام وخلا الصقع عن القائم بهما ولم يتسع زمانه للجمع بينهما واستفتي
İkisinden [fıkıh ile kelâm ilmi] hangisiyle meşgul olunacağının tayini hususunda: Fıkıhla iştigali vacip kıldık; zira ona duyulan ihtiyaç daha umûmî, vâkıalar ise daha fazladır. Nitekim hiç kimse gece ve gündüzünde fıkıhtan istiâne etmekten müstağni kalamaz. Kelâm ilmini gerektiren şüphelerin ârız olması ise fıkha nispetle pek nadirdir. Nitekim bir belde tabib ve fakihsiz kalacak olsa, fıkıhla iştigal etmek daha ehemmiyetlidir; zira cümhur ve avâmın ihtiyacı fıkha yöneliktir. Tıbba gelince, sıhhatli kimseler ona muhtaç olmaz; hastalar ise onlara nispetle sayıca daha azdır. Ayrıca hasta kimse fıkıhtan da tıptan da müstağni kalamaz. Onun tıbba olan ihtiyacı fânî hayatı içindir, fıkha olan ihtiyacı ise bâkî hayatı içindir. Halbuki iki durum arasında ne büyük fark vardır! Binaenaleyh tıbbın semeresini fıkıh semeresine nispet edecek olursan, iki semere arasındaki farkı anlarsın. Fıkıh ilimlerin en mühimi olduğuna, sahâbe (r.a.)'in istişare ve müzakerelerinde onu araştırmakla meşgul olmaları delâlet eder. Kelâm sanatını yüceltenlerin, ‘Asıl odur, fıkıh ise onun fer‘idir’ diyerek korkutmaları seni aldatmasın. Zira bu söz hak olmakla birlikte bu makamda faydalı değildir. Çünkü asıl olan sahih itikad ve kat‘î tasdiktir. Bu ise taklid ile elde edilir. Burhâna ve cedelin inceliklerine duyulan ihtiyaç ise nadirdir. Tabib de tıpkı bunun gibi karıştırabilir ve şöyle diyebilir: ‘Senin varlığın, sonra yine varlığın, sonra bedeninin varlığı benim sanatıma bağlıdır; hayatın da bana bağlıdır. O halde hayat ve sıhhat önce gelir, sonra dinle iştigal edilir.’ Ancak bu sözün altında yatan mugalatanın ne olduğu gizli değildir. Biz buna daha önce dikkat çekmiştik.
في تعيين ما يشتغل به منهما؛ أوجبنا عليه الاشتغال بالفقه فإن الحاجة إليه أعم والوقائع فيه أكثر فلا يستغني أحد في ليله ونهاره عن الاستعانة بالفقه. واعتوار الشكوك المحوجة إلى علم الكلام باد بالإضافة إليه كما أنه لو خلا البلد عن الطبيب والفقيه كان التشاغل بالفقه أهم؛ لأنه يشترك في الحاجة إليه الجماهير والدهماء. فأما الطب فلا يحتاج إليه الأصحاء، والمرضى أقل عدداً بالإضافة إليهم. ثم المريض لا يستغني عن الفقه كما لا يستغني عن الطب وحاجته إلى الطب لحياته الفانية وإلى الفقه لحياته الباقية وشتان بين الحالتين. فإذا نسبت ثمرة الطب إلى ثمرة الفقه علمت ما بين الثمرتين. ويدلك على أن الفقه أهم العلوم اشتغال الصحابة رضي الله عنهم بالبحث عنه في مشاورتهم ومفاوضاتهم. ولا يغرنك ما يهول به من يعظم صناعة الكلام من أنه الأصل والفقه فرع له فإنها كلمة حق ولكنها غير نافعة في هذا المقام، فإن الأصل هو الاعتقاد الصحيح والتصديق الجزم وذلك حاصل بالتقليد والحاجة إلى البرهان ودقائق الجدل نادرة. والطبيب أيضاً قد يلبس فيقول وجودك ثم وجودك ثم وجود بدنك موقوف على صناعتي وحياتك منوطة بي فالحياة والصحة أولاً ثم الاشتغال بالدين ثانياً. ولكن لا يخفى ما تحت هذا الكلام من التمويه وقد نبهنا عليه.
Dördüncü Temhîd: Bu Kitapta Takip Ettiğimiz Edille Menheclerinin Beyanı Hakkında
Bil ki, edille menhecleri müteşeppidir; biz bunların bir kısmını Kitâbu Mihakkı'n-Nazar'da zikrettik ve Kitâbu Mi'yâri'l-İlm'de de sözü tafsîlâtıyla ele aldık. Lâkin bu kitapta, açıklamayı hedefleyerek, îcâza meylederek ve tatlîlden kaçınarak, mütelâfık tariklerden ve gâmid mesâlikten ictinâb ediyoruz. Ve üç menhec ile iktifâ ediyoruz:
Birinci Menhec: Sabr ve Taksîm (sebepleri/ihtimalleri ayıklama ve deneme yöntemi). Bu, emri iki kısma hasretmemiz, ardından birini iptal etmemiz, böylece diğerinin sübûtunun lâzım gelmesidir. Meselâ: "Âlem ya hâdistir ya kadîmdir" sözümüz. Onun kadîm olması muhâldir; bundan dolayı kaçınılmaz olarak hâdis olması lâzım gelir ki, işte bu lâzım olan şey matlûbumuzdur ve kasdedilen bir ilimdir. Bunu diğer iki ilimden istifade ettik: Bunlardan biri "Âlem ya kadîmdir ya hâdistir" sözümüzdür; zira bu hasr ile hükmetmek bir ilimdir. İkincisi ise "Onun kadîm olması muhâldir" sözümüzdür; bu da başka bir ilimdir. Üçüncüsü ise bu ikisinden lâzım gelen ve onun hâdis olduğu hakkındaki matlûbdur. Her matlûb ilim ise, ancak iki ilimden (ki bu ikisi asıldır) istifade edilebilir; her iki asıldan değil, belki aralarında mahsûs bir vech ve mahsûs bir şart üzere izdivâc vuku bulduğunda. İzdivâc şartı üzere vuku bulunca, üçüncü bir ilim olan matlûbu fâide verir. İşte bu üçüncüye, eğer bize karşı bir hasım varsa dâvâ deriz; eğer bize karşı hasım yoksa matlûb deriz, çünkü o nâzırın talebidir. Ve ona, ...'a izâfeten fâide ve fer‘ deriz.
التمهيد الرابعفي بيان مناهج الأدلةالتي انتهجناها في هذا الكتابإعلم أن مناهج الأدلة متشعبة وقد أوردنا بعضها في كتاب محك النظر وأشبعنا القول فيها في كتاب معيار العلم. ولكنا في هذا الكتاب نحترز عن الطرق المتغلقة والمسالك الغامضة قصداً للايضاح وميلاً إلى الإيجاز واجتناباً للتطويل. ونقتصر على ثلاثة مناهج: المنهج الأول: السبر والتقسيم وهو ان نحصر الأمر في قسمين ثم يبطل أحدهما فيلزم منه ثبوت الثاني. كقولنا: العالم إما حادث وإما قديم، ومحال أن يكون قديماً فيلزم منه لا محالة أن يكون حادثاً أنه حادث وهذا اللازم هو مطلوبنا وهو علم مقصود إستفدناه من علمين آخرين أحدهما قولنا: العالم إما قديم أو حادث فإن الحكم بهذا الانحصار علم.والثاني: قولنا ومحال أن يكون قديماً فإن هذا علم آخر.والثالث: هو اللازم منهما وهو المطلوب بأنه حادث. وكل علم مطلوب، فلا يمكن أن يستفاد الا من علمين هما أصلان ولا كل أصلين، بل إذا وقع بينهما إزدواج على وجه مخصوص وشرط مخصوص، فإذا وقع الازدواج على شرطه أفاد علماً ثالثاً وهو المطلوب، وهذا الثالث قد نسميه دعوى إذا كان لنا خصم، ونسميه مطلوباً إذا كان لم يكن لنا خصم، لأنه مطلب الناظر ونسميه فائدة وفرعاً بالاضافة إلى
İki asıl, zira onlardan istifade edilir/elde edilir. Hasım iki aslı ikrar/teslim ettiği müddetçe, onlardan elde edilen fer‘i — ki o da davanın sıhhatidir — ikrar etmesi kaçınılmaz olarak lâzım gelir. İkinci usûl/istikrâc yolu: İki aslı başka bir vecih üzere tertip ederiz; meselâ: 'Her hâdiselerden hâlî olmayan şey hâdistir' — ki bu bir asıldır — ve 'Âlem hâdiselerden hâlî değildir' — ki bu da diğer bir asıldır. Böylece bu iki asıldan davamızın sıhhati lâzım gelir: Âlem hâdistir. İşte matlup budur. Düşün! Hasmın iki aslı ikrar edip sonra davanın sıhhatini inkâr etmesi tasavvur olunabilir mi? Bunun muhâl olduğunu kat‘î olarak bilirsin. Üçüncü usûl/istikrâc yolu: Davamızın sübûtuna temas etmeyiz; bilakis hasmın davasının imkânsızlığını (istihâlesini) iddia ederiz. Şöyle ki: Onun muhâle götürdüğünü beyan ederiz; muhâle götüren şey ise kaçınılmaz olarak muhâldir. Misali: Hasmın 'Feleklerin deveranlarının nihayeti yoktur' sözü sahih olsa, bundan 'Nihayeti olmayan bir şeyin sona erdiği ve tükendiği' sözünü söyleyen kimsenin sözünün sıhhati lâzım gelir. Hâlbuki bu lâzımın muhâl olduğu malûmdur. O halde bundan, muhâle götüren şeyin — ki hasmın mezhebidir — muhâl olduğu kaçınılmaz olarak bilinir. İşte burada iki asıl vardır: Birincisi, 'Feleklerin deveranları nihayetsiz ise, nihayeti olmayan şey sona ermiştir' sözümüzdür. Zira deveranların nihayetsizliği kabul edildiğinde, nihayeti olmayan şeyin sona ermesinin lüzumu hükmü, iddia ettiğimiz ve hükmettiğimiz bir ilimdir. Fakat hasımdan bunu ikrar veya inkâr etmesi tasavvur olunur: 'Bu lâzımın gerektiğini teslim etmiyorum' diyebilir. İkincisi ise 'Bu lâzım muhâldir' sözümüzdür. Bu da inkârı tasavvur olunabilen bir asıldır: 'Birinci aslı teslim ettim, fakat bu ikincisini — yani nihayeti olmayan şeyin sona ermesinin imkânsızlığını (istihâlesini) — teslim etmiyorum' diyebilir. Lâkin iki aslı ikrar etmiş olsa, onlardan lâzım gelen üçüncü malûmu ikrar etmek zarûreten vâcip olur; o da mezhebinin bu muhâle götüren şeye götürmesi hasebiyle imkânsızlığını (istihâlesini) ikrardır. İşte bunlar, istidlalde apaçık üç usûldür/istikrâc yoludur ki onlardan ilmin hâsıl olmasını inkâr etmek tasavvur olunmaz. Hâsıl olan ilim, matlup ve medlûldür. Bu ilmi lâzım kılan iki aslın birleşmesi/tertibi ise delildir. Bu matlubun iki aslın tertibinden lüzum vecihini bilmek, delilin delâlet vecihini bilmektir. Fikrin ki, o iki aslı zihne getirmen ve iki asıl ilimden üçüncü ilmin lüzum vecihine intikal etmeyi talep edişindir — işte bu nazardır. O halde matlup ilmi idrak etmekte sana iki vazife düşer: Birincisi: İki aslı zihne getirmek — buna 'fikir/tefekkür' denir. İkincisi: Matlubun iki aslın tertibinden lüzum vecihine intikal etmeye şevk duyman — buna da 'talep' denir. Bu sebeple, nazarı tarif ederken yalnızca birinci vazifeye itibar eden kimse, 'Nazar, fikirdir' demiştir. Yalnızca ikinci vazifeye itibar eden kimse ise 'Nazar, ilim veya zann-ı gālib talep etmektir' demiştir. Her iki hususa da itibar eden kimse ise 'Nazar, kendisinde bulunan kimsenin ilim veya zann-ı gālib talep ettiği fikirdir' demiştir.
الأصلين فإنه مستفاد منهما. ومهما أقر الخصم بالأصلين يلزمه لا محالة الاقرار بالفرع المستفاد منهما وهو صحة الدعوى.المنهج الثاني: أن نرتب أصلين على وجه آخر مثل قولنا: كل ما لا يخلو عن الحوادث فهو حادث وهو أصل، والعالم لا يخلو عن الحوادث فهو أصل آخر، فيلزم منهما صحة دعوانا وهو أن العالم حادث وهو المطلوب فتأمل. هل يتصور أن يقر الخصم بالأصلين ثم يمكنه إنكار صحة الدعوى فتعلم قطعاً أن ذلك محال.المنهج الثالث: أن لا نتعرض لثبوت دعوانا، بل ندعي إستحالة دعوى الخصم بأن نبين أنه مفض إلى المحال وما يفضي إلى المحال فهو محال لا محالة. مثاله: قولنا إن صح قول الخصم أن دورات الفلك لا نهاية لها لزم منه صحة قول القائل أن ما لا نهاية له قد انقضى وفرغ منه، ومعلوم أن هذا اللازم محال فيعلم منه لا محالة أن المفضي إليه محال وهو مذهب الخصم. فههنا أصلان: أحدهما قولنا إن كانت دورات الفلك لا نهاية لها فقد انقضى ما لا نهاية له، فإن الحكم بلزوم إنقضاء ما لا نهاية له - على القول بنفي النهاية عن دورات الفلك - علم ندعيه ونحكم به. ولكن يتصور فيه من الخصم إقراراً وإنكار بأن يقول: لا أسلم أنه يلزم ذلك. والثاني قولنا إن هذا اللازم محال فإنه أيضاً أصل يتصور فيه إنكار بأن يقول: سلمت الأصل الأول ولكن لا أسلم هذا الثاني وهو إستحالة إنقضاء ما لا نهاية له، ولكن لو أقر بالأصلين كان الاقرار بالمعلوم الثالث اللازم منهما واجباً بالضرورة؛ وهو الاقرار باستحالة مذهبه المفضي إلى هذا المحال.فهذه ثلاث مناهج في الاستدلال جلية لا يتصور إنكار حصول العلم منها، والعلم الحاصل هو المطلوب والمدلول، وازدواج الأصلين الملتزمين لهذا العلم هو الدليل. والعلم بوجه لزوم هذا المطلوب من ازدواج الأصلين علم بوجه دلالة الدليل، وفكرك الذي هو عبارة عن إحضارك الأصلين في الذهن وطلبك التفطن لوجه لزوم العلم الثالث من العلمين الأصلين هو النظر؛ فإذن عليك في درك العلم المطلوب وظيفتان؛ إحداهما: إحضار الأصلين في الذهن وهذا يسمى فكراً، والآخر: تشوقك إلى التفطن لوجه لزوم المطلوب من ازدواج الأصلين وهذا يسمى طلباً. فلذلك قال من جرد التفاته إلى الوظيفة الأولى حيث أراد حد النظر أنه الفكر. وقال من جرد التفاته إلى الوظيفة الثانية في حد النظر أنه طلب علم أو غلبة ظن. وقال من التفت إلى الأمرين جميعاً أنه الفكر الذي يطلب به من قام به علماً أو غلبة ظن.
İşte delîl, medlûl, cihet-i delâlet ve hakîkat-i nazar böyle anlaşılmalıdır. Sen, sayfaları karartan nice uzatmaları ve talebenin susuzluğunu gidermeyen, iştiyâkını teskin etmeyen ifadelerin tekrarlarını bir kenara bırak. Bu vecîz kelimelerin kıymetini, ancak pek çok tasnîfâtı mütâlaa ettikten sonra maksadından mahrum ve hâib bir hâlde dönen kimse bilir. Eğer şimdi sahîhe rücû ederek nazarın haddinde söylenenlere bakarsan, bu, sözün fâidesiz kısmına îtinâ ettiğini gösterir ve ondan bir fâide elde edemezsin. Zira bilmelisin ki burada üç ilimden başkası yoktur: Birincisi, belli bir tertip üzere tertiplenen iki asl [olan ilim]; üçüncüsü ise bunlardan lâzım gelen bir ilimdir. Sana düşen ise yalnız iki vazifedir: Biri, bu iki ilmi zihninde hâzır kılmak; ikincisi, üçüncü ilmin bu ikisinden lâzım gelme vecihini tefehhüm etmektir. Bundan sonra 'nazar' lafzını kullanmakta muhayyersin: İster onu, iki ilmi hâzır kılmak olan fikir ile ifade et; ister üçüncü ilmin lüzûm vecihini tefehhüm talebi olan teşevvuk ile ister her ikisiyle. Zîrâ ifadeler mubah, ıstılahlar ise mütehâmiledir [kimseyi bağlamaz]. Şayet dersen ki: 'Maksadım, mütekellimînin ıstılahını bilmek ve onların 'nazar' ile neyi kastettiklerini öğrenmektir.' Şunu bil ki, kiminin nazarı 'fikir', kiminin 'taleb', kiminin de 'kendisiyle talep edilen fikir' diye isimlendirdiğini işitince, onların ıstılahlarının üç vecih üzere ihtilâf ettiğinde şüphen kalmaz. Vecihlerin bu farklılığını tefehhüm etmeyip de nazarın haddi hakkında söz söylemeye kalkışana şaşılır. Bu bir hilâfiyyat meselesidir: O, bu hadlerden birinin sıhhatiyle istidlâl eder; oysa bilmez ki ma‘kūl mânânın bu hususlardaki nasibi hilâfsızdır; ıstılahta ise hilâfa mahal yoktur. Ve eğer sen nazarı derinleştirip yolu bulursan, kat‘î olarak anlarsın ki galebat-ı galat, mânâları lafızlardan talep edenlerin dalâletinden neş’et etmiştir. Hâlbuki onun hakkı, evvelâ mânâları takdîr etmek, sonra lafızlara bakmak ve bunların, ma‘kūlâtı değiştirmeyen ıstılahlar olduğunu bilmekti. Fakat tevfîkten mahrum olan, yolu tersine çevirir ve tahkîkten yüz çevirir. Şayet dersen ki: 'Davanın sıhhatinin bu iki asıldan lüzûmu hususunda, hasmın bu vecih üzere ikrarı hâlinde hiç şüphem yok. Fakat hasmın bu ikisini ikrar etmesi nereden vâcib olur? Ve teslimi vâcib olan bu müsellim ahvâl nereden îcâb eder?' Bil ki bunların müteaddid medâriki vardır; fakat bu kitapta kullanacağımız altıyı geçmemeye çalışırız. Bunların birincisi: Hissiyat; yani zâhirî ve bâtınî müşâhede ile idrak edilen şeyler. Meselâ: 'Her hâdisin bir sebebi vardır. Âlemde hâdiseler vardır, öyleyse onların bir sebebi olmalıdır' dediğimizde, 'Âlemde hâdiseler vardır' sözümüz, ikrarı vâcib olan bir asıldır. Zîrâ canlıların, nebatatın, bulutların, yağmurların ve a‘râzdan ve sesten [hudûsu] zâhirî müşâhede ile idrak olunur.
فهكذا ينبغي أن تفهم الدليل والمدلول ووجه الدلالة وحقيقة النظر ودع عنك ما سودت به أوراق كثيرة من تطويلات وترديد عبارات لا تشفي غليل طالب ولا تسكن نهمة متعطش ولن يعرف قدر هذه الكلمات الوجيزة إلا من انصرف خائباً عن مقصده بعد مطالعة تصانيف كثيرة. فإن رجعت الآن في طلب الصحيح إلى ما قيل في حد النظر دل ذلك على انك تخص من هذا الكلام بطائل ولن ترجع منه إلى حاصل، فإنك إذا عرفت أنه ليس ههنا إلا علوم ثلاثة: علمان هما أصلان يترتبان ترتباً مخصوصاً، وعلم ثالث يلزم منهما وليس عليك فيه الا وظيفتان: إحداهما إحضار العلمين في ذهنك، والثانية التفطن لوجه العلم الثالث منهما. والخيرة بعد ذلك اليك في اطلاق لفظ النظر في ان تعبر به عن الفكر الذي هو احضار العلمين، أو عن التشوف الذي هو طلب التفطن لوجه لزوم العلم الثالث، أو عن الأمرين جميعاً، فإن العبارات مباحة والاصطلاحات لا مشاحة فيها.فان قلت غرضي أن أعرف اصطلاح المتكلمين وأنهم عبروا بالنظر عماذا، فاعلم أنك إذا سمعت واحداً يجد النظر بالفكر، وآخر بالطلب، وآخر بالفكر الذي هو يطلب به، لم تسترب في اختلاف اصطلاحاتهم على ثلاثة أوجه. والعجب ممن لا يتفطن هذا ويفرض الكلام في حد النظر.مسألة خلافية: ويستدل بصحة واحد من الحدود وليس يدري أن حظ المعنى المعقول من هذه الأمور لا خلاف فيه وأن الأصطلاح لا معنى للخلاف فيه. وإذا أنت امعنت النظر واهتديت السبيل عرفت قطعاً أن أكثر الأغاليط نشأت من ضلال من طلب المعاني من الألفاظ، ولقد كان من حقه أن يقدر المعاني أولاً ثم ينظر في الألفاظ ثانياً، ويعلم أنها اصطلاحات لا تتغير بها المعقولات. ولكن من حرم التوفيق استدبر الطريق، ونكل عن التحقيق.فإن قلت: إني لا استريب في لزوم صحة الدعوى من هذين الأصلين إذا أقر الخصم بهما على هذا الوجه، ولكن من أين يجب على الخصم الاقرار بهما ومن أين تقتضي هذه الأحوال المسلمة الواجبة التسليم؟ فاعلم أن لها مدارك شتى ولكن الذي نستعمله في هذا الكتاب نجتهد أن لا يعد ستة: الأول منها: الحسيات، أعني المدرك بالمشاهدة الظاهرة والباطنة، مثاله أنا إذا قلنا مثلاً كل حادث فله سبب، وفي العالم حوادث فلا بد لها من سبب. فقولنا: في العالم حوادث، أصل واحد يجب الإقرار به، فإنه يدرك بالمشاهدة الظاهرة حدوث أشخاص الحيوانات والنباتات والغيوم والامطار ومن الأعراض والأصوات
Ve renkler. Eğer onların intikal ettiği vehmedilirse, intikal hâdistir. Biz ise sadece bir hâdis iddia ettik; o hâdisin cevher mi, araz mı, intikal mi yahut başka bir şey mi olduğunu tayin etmedik. Aynı şekilde bâtınî müşahede ile kalbinde elemlerin, sevinçlerin ve gamların hudûsünü bilir, bunu inkâr edemez. İkincisi: Salt akıl. Zira biz şöyle desek: Âlem ya kadîm ve muahhardır, ya da hâdis ve mukaddemdir. Bu iki kısmın ötesinde üçüncü bir kısım yoktur. Bunu her akıl sahibinin ikrar etmesi vâciptir. Bunun misali şudur ki:
والألوان. وان تخيل أنها منتقلة، فالانتقال حادث ونحن لم ندع إلا حادثاً ولم نعين أن ذلك الحادث جوهر أو عرض أو انتقال أو غيره. وكذلك يعلم بالمشاهدة الباطنة حدوث الآلام والافراح والغموم في قلبه فلا يمكنه انكاره.الثاني: العقل المحض، فإنا إذا قلنا: العالم أما قديم مؤخر، وإما حادث مقدم، وليس وراء القسمين قسم ثالث، وجب الاعتراف به على كل عاقل. مثاله أن
Şöyle deriz: Herhangi bir olayla öncelenmeyen (kendisinden önce olay bulunmayan) şey hâdistir. Âlem de olaylarla öncelenmez, o halde hâdistir. İşte iki asıldan (öncülden) biri şu sözümüzdür: Olaylarla öncelenmeyen şey hâdistir. Hasım (karşı taraf) bunu ikrar etmek zorundadır; çünkü olayla öncelenmeyen şey ya olayla birliktedir ya da ondan sonradır; üçüncü bir kısım mümkün değildir. Üçüncü bir kısım iddia ederse, aklen bedîhî (apaçık) olanı inkâr etmiş olur. Eğer 'olayla birlikte veya ondan sonra olan şey hâdis değildir' derse o da bedîhîyi inkâr eder. Üçüncüsü: Tevâtür. Misali: Biz deriz ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) sâdıktır; çünkü her kim mûcize getirirse o sâdıktır. O da mûcize getirmiştir, öyleyse sâdıktır. Eğer 'Onun mûcize getirdiğini teslim etmiyoruz' denilirse, deriz ki: O bize Kur'an'ı getirmiştir, Kur'an ise mûcizedir; öyleyse mûcize getirmiştir. Hasım iki asıldan birini —yani Kur'an'ın mûcize olduğunu— ister kendi isteğiyle ister delille teslim etse de ikinci aslı —yani onun (s.a.v.) Kur'an'ı getirdiğini— inkâr edip 'Kur'an'ın Muhammed (s.a.v.) tarafından getirildiğini teslim etmiyorum' derse, bu mümkün olmaz; çünkü tevâtür onun hakkında ilim hasıl eder; nitekim onun varlığına, nübüvvet iddiasına, Mekke'nin varlığına, Mûsâ, Îsâ ve diğer bütün peygamberlerin (aleyhimüsselâm) varlığına dair ilim tevâtür yoluyla bize ulaşmıştır. Dördüncüsü: Aslın (öncülün) başka bir kıyasla sâbit olması; bu kıyas bir veya birçok dereceyle ya hissiyyâta (duyulara) ya aklîyyâta (aklî delillere) ya da mütevâtirâta (mütevâtir haberlere) dayanır. Zira iki aslın fer'i (tali öncülü) başka bir kıyasta asıl yapılabilir. Misali: Âlemin hudûsüne dair delili tamamladıktan sonra, âlemin hudûsünü bir kıyas düzeninde asıl yapabiliriz. Mesela deriz ki: 'Her hâdisin bir sebebi vardır; âlem hâdistir, öyleyse onun da bir sebebi vardır.' Artık âlemin hâdis olduğunu delille ispat ettikten sonra onlar bunu inkâr edemezler. Beşincisi: Sem'iyyât (naklî deliller). Misali: Biz mesela günahların Allah Teâlâ'nın meşîetiyle (dilemesiyle) olduğunu iddia ederiz ve deriz ki: 'Her kâin (varlık) Allah Teâlâ'nın meşîetiyle vardır; günahlar da kâindir, öyleyse onlar da Allah Teâlâ'nın meşîetiyle vardır.' Bizim 'onlar kâindir' sözümüze gelince, onların varlığı hisle bilinir; günah oluşları ise şer' ile bilinir. 'Her kâin Allah Teâlâ'nın meşîetiyle vardır' sözümüze gelince, hasım bunu inkâr ederse, eğer şer'i ikrar ediyorsa şer' onu meneder.
تقول: كل ما لا يسبق الحوادث فهو حادث، والعالم لا يسبق الحوادث فهو حادث، فأحد الأصلين قولنا أن ما لا يسبق الحوادث فهو حادث.ويجب على الخصم الإقرار به، لأن ما لا يسبق الحادث إما أن يكون مع الحادث أو بعده ولا يمكن قسم ثالث، فإن ادعى قسماً ثالثاً كان منكراً لما هو بديهي في العقل، وإن انكر أن ما هو مع الحادث أو بعده ليس بحادث فهو أيضاً منكر للبديهة.الثالث: التواتر، مثاله أنا نقول محمد صلوات الله وسلامه عليه صادق لأن كل من جاء بالمعجزة فهو صادق، وقد جاء هو بالمعجزة فهو إذاً صادق، فإن قيل أنا لا نسلم أنه جاء بالمعجزة فنقول: قد جاءنا بالقرآن والقرآن معجزة، فإذاً قد جاء بالمعجزة. فإن سلم الخصم أحد الأصلين وهو أن القرآن معجزة، أما بالطوع أو بالدليل، وأراد إنكار الأصل الثاني وهو أنه قد جاء بالقرآن، وقال لا أسلم أن القرآن مما جاء به محمد صلى الله عليه وسلم تسليماً، لم يمكنه ذلك لأن التواتر يحصل العلم به كما حصل لنا العلم بوجوده وبدعواه النبوة وبوجود مكة ووجود موسى وعيسى وسائر الأنبياء صلوات الله عليهم أجمعين.الرابع: أن يكون الأصل مثبتاً بقياس آخر يستند بدرجة واحدة أو درجات كثيرة إما إلى الحسيات أو العقليات أو المتواترات، فإن ما هو فرع الأصلين يمكن أن يجعل أصلاً في قياس آخر. مثاله أنا بعد أن نفرغ من الدليل على حدوث العالم يمكننا أن نجعل حدوث العالم أصلاً في نظم قياس، مثلاً أن نقول كل حادث فله سبب والعالم حادث فإذا له سبب، فلا يمكنهم انكار كون العالم حادثاً بعد أن اثبتنا بالدليل حدوثه.الخامس: السمعيات، مثاله انا ندعي مثلاً ان المعاصي بمشيئة الله تعالى، ونقول كل كائن فهو بمشيئة الله تعالى والمعاصي كائنة فهي إذاً بمشيئة الله تعالى؛ فأما قولنا هي كائنة فمعلوم وجودها بالحس، وكونها معصية بالشرع، وأما قولنا كل كائن بمشيئة الله تعالى فإذا أنكر الخصم ذلك منعه الشرع مهما كان مقراً بالشرع
Veya daha önce delil ile sabit olmuşsa, biz bu aslı ümmetin, "Mâ şâallâhu kân ve mâ lem yeşe’ lem yekün" diyen kimsenin sözünün doğruluğu üzerindeki icmâı ile ispat ederiz. Bu durumda sem‘ (naklî delil) inkâra mâni olur. Altıncısı: Aslın hasmın itikadlarından ve müsellemâtından alınmış olmasıdır. Zira bize onun hakkında bir delil bulunmasa veya o delil hissî yahut aklî olmasa dahi, onu kıyasımızda asıl ittihaz etmekle istifade ederiz ve hasmın kendi mezhebini yıkacak inkârda bulunması imkânsızlaşır. Bunun örnekleri çoktur, tayinine ihtiyaç yoktur.
Eğer dersen ki: Bu medârik (idrak yolları) arasında nazarî kıyaslarda onlardan istifade bakımından bir fark var mıdır? Bil ki bunlar faydanın umumiyeti açısından farklılık arz eder. Zira aklî ve hissî idrak yolları, akıl ve his sahibi olmayan kimseler hariç olmak üzere bütün halk için geneldir. Asıl malum olduğu halde, kaybettiği his, tıpkı basar hissiyle bilinen aslın ekmeh (doğuştan kör) ile kullanılması gibidir ki fayda vermez. Ekmeh eğer bakan kişi ise, onu asıl ittihaz etmesi mümkün olmaz. Aynı şekilde mesmû‘ (işitilen delil) de sağır hakkında böyledir.
Mütevatire gelince, o faydalıdır ancak kendisine mütevatir olarak ulaşan kimse hakkında. Uzak bir beldeden kendisine da‘vet ulaşmamış, şu an bize ulaşmış olan bir kimseye nebiyyimiz ve seyyidimiz Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem, âline ve sahabesine) Kur’an ile tehaddî ettiğini mütevatir yoluyla beyan etmek istediğimizde, kendisine mütevatirin ulaştığı süre kadar mühlet verilmedikçe buna güç yetiremez. Nice şeyler vardır ki bir kavim nezdinde mütevatir iken diğer kavim nezdinde değildir. Nitekim eş-Şâfi‘î’nin (Allah teâlâ rahmet eylesin) Müslümanın zimmî karşılığında öldürülmesi meselesindeki kavli, kendi ashâbından fakihler nezdinde mütevatir iken, avamdan taklid edenler nezdinde değildir. Daha nice meselelerde onun mezhebi, fakihlerin çoğu nezdinde mütevatir olmamıştır.
Diğer bir kıyastan elde edilen asla gelince, o ancak o kıyasa güç yetirebilen kimse nezdinde faydalıdır. Mezheplerin müsellemâtına gelince, onlar nâzır (müctehid) için faydalı olmayıp yalnızca o mezhebe inanana karşı münâzır (münazara eden) için faydalıdır. Sem‘iyyâta (naklî delillere) gelince, onlar ancak kendisinden sem‘ (nakil) sabit olan kimse için fayda verir. İşte bu faydalı asılların ilimlerinin medâriki (idrak yolları) bunlardır. Bunların tertip ve nizamı, meçhul ve matlup olan hususların bilinmesini sağlar. Temhidâttan (girişlerden) boşaldık, şimdi kitabın maksatları olan aktâb (ana başlıklar) ile meşgul olalım.
أو كان قد أثبت عليه بالدليل فإنا نثبت هذا الأصل بإجماع الأمة على صدق قول القائل ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن فيكون السمع مانعاً من الانكار.السادس: أن يكون الأصل مأخوذاً من معتقدات الخصم ومسلماته. فإنه وإن لم يقم لنا عليه دليل أو لم يكن حسياً ولا عقلياً، انتفعنا باتخاذه إياه أصلاً في قياسنا وامتنع عليه الإنكار الهادم لمذهبه. وأمثلة هذا مما تكثر فلا حاجة إلى تعيينه. فإن قلت: فهل من فرق بين هذه المدارك في الانتفاع بها في المقاييس النظرية؟ فاعلم أنها متفاوتة في عموم الفائدة، فإن المدارك العقلية والحسية عامة مع كافة الخلق إلا من لا عقل له ولا حس له وكان الأصل معلوماً فالحس الذي فقده كالأصل المعلوم بحاسة البصر إذا استعمل مع الأكمه فإنه لا ينفع، والأكمه إذا كان هو الناظر لم يمكنه أن يتخذ ذلك أصلاً، وكذلك المسموع في حق الأصم. وأما المتواتر فإنه نافع ولكن في حق من تواتر إليه، فأما من لم يتواتر إليه ممن وصل إلينا في الحال من مان بعيد لم تبلغه الدعوة فأردنا أن نبين له بالتواتر أن نبينا وسيدنا محمداً صلى الله عليه وسلم تسليماً وعلى آله وصحبه تحدى بالقرآن، لم يقدر عليه ما لم يمهله مدة من يتواتر عنده، ورب شيء يتواتر عند قوم دون قوم، فقول الشافعي رحمه الله تعالى في مسألة قتل المسلم بالذمي متواتر عند الفقهاء من أصحابه دون العوام من المقلدين وكم من مذهب له في أحاد المسائل لم يتواتر عند أكثر الفقهاء وأما الأصل المستفاد من قياس آخر فلا ينفع إلا مع من قدر معه ذلك القياس.وأما مسلمات المذاهب فلا تنفع الناظر وإنما تنفع المناظر مع من يعتقد ذلك المذهب. وأما السمعيات فلا تنفع إلا من يثبت السمع عنه، فهذه مدارك علوم هذه الأصول المفيدة بترتيبها ونظمها العلم بالأمور المجهولة المطلوبة وقد فرغنا من التمهيدات فلنشتغل بالأقطاب التي هي مقاصد الكتاب.