Hamd, Allah'a mahsustur. O'ndan yardım diler, O'ndan mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse, onu saptıracak yoktur. Kimi saptırırsa, ona hidayet edecek yoktur. Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve resulüdür. Allah ona, âline salât ve selâm eylesin.
Muhakkak ki Mustafa (s.a.v.)'dan sabit olan şey, nefsin hevâsından değildir; nitekim ona muhalif olanların hâli gibi zandan da değildir. Bilakis o, {vahyolunur. Onu çok güçlü olan öğretti. Müstakil (ve güçlü) olan, sonra doğruldu. O, en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaştı, derken daha da yaklaştı. İki yay kadar veya daha yakın oldu. Bunun üzerine Allah, kuluna vahyettiğini vahyetti. Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı. Şimdi siz onun gördüğü hakkında onunla tartışıyor musunuz?} [Necm Sûresi: (4-12)] Ey cahiller!
Kendilerine ilim verilenler ise, Rabbinden ona indirilenin hak olduğunu ve Azîz, Hamîd olanın yoluna ilettiğini görürler; işte onlar ona tabi olurlar.
Bu sebeple, yaratılmışların en faziletlisi ve Allah'a en yakını, Resûlullah (s.a.v.)'a en çok tabi olan kimsedir. En sapkın ve en bedbaht olanlar ise bundan en uzak olanlardır; işte onlar en ziyan edenlerdir.
Öyleleri de vardır ki, onun getirdiklerinin bir kısmını bilir, fakat ona tabi olmaz; böylece Yahudilere benzer. Kim de onun getirdiklerine cehalet ve dalaletle muhalefet ederse, [oldu] dinlerinde aşırı giden Hristiyanlar gibidir.
Vallahi.
[الحمد لله نستعينه ونستغفره، ونعوذ بالله من شرور أنفسنا ومن سيئات أعمالنا، من يهده الله فلا مضل له، ومن يضلل فلا هادي له، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له، ونشهد أن محمدًا عبده ورسوله، صلى الله عليه وعلى آله وسلم تسليمًا].[إن ما ثبت عن المصطفى صلى الله عليه وسلم] ليس عن هوى النفس كما أنه ليس من الظن كحال الذين هم له مخالفون، بل هو {وحي يوحى * علمه شديد القوى * ذو مرة فاستوى * وهو بالأفق الأعلى * ثم دنى فتدلى * فكان قاب قوسين أو أدنى * فأوحى إلى عبده ما أوحى * ما كذب الفؤاد ما رأى * أفتمارونه على ما يرى} [سورة النجم: (٤ - ١٢)] أيها الجاهلون. والذين أوتوا العلم يرون أن ما أنزل إليه من ربه {هو الحق ويهدي إلى صراط العزيز الحميد} [سورة سبأ: (٦)] فهم له يتبعون.فلهذا كان أفضل الخلق وأقربهم إلى الله من كان أتبع لرسول الله صلى الله عليه وسلم. وأضلهم وأشقاهم من كان أبعد عن ذلك وهم الأخسرون. وقد يتفق من يكون فيه معرفة لبعض ما جاء به، لكن لم يتبعه فيكون مشابهًا لليهود، ومن كان يخالف ما جاء به جهلاً وضلالاً [كان] كالنصارى الذين هم في دينهم يغلون. والله
Allah Teâlâ, bizi ve kardeşlerimizi, O'nun Kitabı ile hidayet bulan, Allah'a iman eden, Allah'ın ipine sarılan, Allah'ın velîlerini seven, düşmanlarına düşmanlık eden, yolunda cihad eden; mağdûbun aleyhim ve dâllîn yolundan sakınan; muhâcirîn ve ensârdan olan ilk sâbikîn ile onlara ihsan ile tâbi olanlara uyan kullarından kılması niyaz edilendir. Emmâ ba‘d, muhakkak ki Allah, Muhammed'i hidayet ve hak din ile göndermiş; onunla hak ile bâtılı, hidayet ile dalâleti, ğayy ile rüşdü, cennet yolu ile cehennem yolunu, velîleri ile düşmanlarını, maruf ile münkeri, habîs ile tayyibi, helâl ile haramı ve hak din ile bâtıl dini ayırmıştır. İşte helâl, Allah ve Resûlü'nün helâl kıldığıdır; haram, Allah ve Resûlü'nün haram kıldığıdır; din, Allah ve Resûlü'nün şer‘ettiğidir. İns ve cinden olan sekaleyn [ağır sorumluluk sahibi iki varlık türü] den hiçbir kimsenin, Muhammed'e iman ve ittiba etmeksizin Allah'ın rızasına, kerametine ve rahmetine ulaşmasına yol yoktur. Zira Allah onu, dînin bâtınî ve zâhirî bütün hususlarında, İslâm'ın şeriatları ve îmânın hakikatleri ile bütün ins ve cin sekaleynine umumî bir risaletle; onların âlimlerine, âbidlerine, meliklerine ve yönetilen tebaalarına / halk tabakasına (sûka) kadar göndermiştir. Hiçbir kimse -ve-
هو المسئول أن يجعلنا وإخواننا من عباده الذين هم بكتاب الله يهتدون، لله يؤمنون وبحبل الله يعتصمون ولأولياء الله يوالون ولأعدائه يعادون، وفي سبيله يجاهدون / ولطريقي المغضوب عليهم والضالين يجتنبون / وللسابقين الأولين من المهاجرين والأنصار والذين اتبعوهم بإحسان يتبعون.أما بعد فإن الله بعث محمدًا بالهدى ودين الحق، وفرق به بين الحق والباطل، وبين الهدى والضلال، وبين الغي والرشاد، وبين طريق الجنة وطريق النار، وبين أوليائه وأعدائه، وبين المعروف والمنكر، والخبيث والطيب، والحلال والحرام، ودين الحق والباطل.فالحلال ما أحله الله ورسوله، والحرام ما حرمه الله ورسوله، والدين ما شرعه الله ورسوله، وليس لأحد من الثقلين -الإنس والجن- سبيل إلى رضى الله وكرامته ورحمته إلا بالإيمان بمحمد واتباعه، فإن الله أرسله برسالة عامة إلى جميع الثقلين الجن والإنس، في جميع أمور الدين الباطنة والظاهرة، بشرائع الإسلام / وحقائق الإيمان، إلى علمائهم وعبادهم وملوكهم وسوقتهم، فليس لأحد -وإن
Allah Teâlâ'nın ilminin, ibadetinin, mülkünün ve saltanatının azameti şudur ki: Resûlullah (s.a.v.)'in getirdiğinden yüz çevirip dinî işlerin -zâhiri ve bâtını, şeriatleri ve hakikatleriyle- herhangi birinde ona muhalif olana yönelmek (caiz değildir); bilakis bütün yaratılmışlar ona tâbi olmalı ve hükmüne teslim olmalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {فلا وربك لا يؤمنون حتى يحكموك فيما شجر بينهم ثم لا يجدوا في أنفسهم حرجًا مما قضيت ويسلموا تسليمًا} [Nisa Suresi: (65)] ve yine buyurmuştur: {يا أيها الذين أمنوا أطيعوا الله وأطيعوا الرسول وأولي الأمر منكم} âyeti [Nisa Suresi: (59)] ve yine buyurmuştur: {وما كان الناس إلا أمة واحدة فاختلفوا} [Yunus Suresi: (19)], nitekim Bakara Suresi'nde [ (213)] de şöyle buyurmuştur: {فبعث الله النبيين مبشرين ومنذرين وأنزل معهم الكتاب بالحق ليحكم بين الناس فيما اختلفوا فيه} âyeti. Sahîh-i Müslim'de Âişe (r.anhâ)'den rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a.v.) gece [namaz kılmak için] kalktığında şöyle derdi: (اللهم رب جبريل وميكائيل وإسرافيل فاطر السموات والأرض عالم الغيب والشهادة أنت تحكم بين عبادك فيما كانوا فيه يختلفون، اهدني لما اختلف فيه من الحق بإذنك إنك تهدي من تشاء إلى صراط مستقيم) Allah Teâlâ hidâyeti O'na itaate bağlamış ve münafıkları kınayarak şöyle buyurmuştur: {ويقولون آمنا بالله وبالرسول وأطعنا ثم يتولى فريق منهم بعد ذلك وما أولئك بالمؤمنين *
عظم علمه وعبادته وملكه وسلطانه- أن يعدل عما جاء به الرسول صلى الله عليه وسلم إلى ما يخالفه في شيء من الأمور الدينية: باطنها وظاهرها، وشرائعها وحقائقها، بل على جميع الخلق أن يتبعوه ويسلموا لحكمه. قال تعالى: {فلا وربك لا يؤمنون حتى يحكموك فيما شجر بينهم ثم لا يجدوا في أنفسهم حرجًا مما قضيت ويسلموا تسليمًا} [سورة النساء: (٦٥)] وقال تعالى: {يا أيها الذين أمنوا أطيعوا الله وأطيعوا الرسول وأولي الأمر منكم} الآية [سورة النساء: (٥٩)] وقال تعالى: {وما كان الناس إلا أمة واحدة فاختلفوا} [سورة يونس: (١٩)]، كما قال في سورة [البقرة: (٢١٣)] {فبعث الله النبيين مبشرين ومنذرين وأنزل معهم الكتاب بالحق ليحكم بين الناس فيما اختلفوا فيه} الآية. وفي صحيح مسلم عن عائشة أن النبي صلى الله عليه وسلم كان إذا قام [يصلي من الليل] يقول: (اللهم رب جبريل وميكائيل وإسرافيل فاطر السموات والأرض عالم الغيب والشهادة أنت تحكم بين عبادك فيما كانوا فيه يختلفون، اهدني لما اختلف فيه من الحق بإذنك إنك تهدي من تشاء إلى صراط مستقيم) وقد علق سبحانه الاهتداء بطاعته، فقال في ذم المنافقين: {ويقولون آمنا بالله وبالرسول وأطعنا ثم يتولى فريق منهم بعد ذلك وما أولئك بالمؤمنين *
Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Resûlüne çağrıldıklarında –sözüne kadar– işte onlar kurtuluşa erenlerdir –sözüne kadar– Resûl'e ancak apaçık tebliğ düşer} [Nûr Sûresi, 47-54]. Bu asıl, Allah'ın kullarına farz kıldığı vâcip iman ile O'na iman eden herkes arasında ittifak edilmiş bir esastır. Herkesin Allah'a takva etmesi gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {Gücünüz yettiğince Allah'tan korkun (takva edinin).} [Teğabün Sûresi, 16]. Bu ise Allah Teâlâ'nın {Allah'tan hakkıyla korkun (takva edinin)} [Âl-i İmrân Sûresi, 102] buyruğunun açıklamasıdır. İbn Mes‘ûd (r.a.) şöyle demiştir: O'na hakkıyla takva etmek, O'na itaat edilip isyan edilmemesi, anılıp unutulmaması, şükredilip nankörlük edilmemesidir. Fakat bu emir, Allah Teâlâ'nın {Gücünüz yettiğince Allah'tan korkun} buyruğunda beyan buyurduğu üzere, istitaat (güç yetirme) şartına bağlıdır. Kişi, Resûlullah (s.a.v.)'in sünnetinden ve emrinden bazı şeyleri, O'na itaat etme hususundaki gayretine rağmen bilemeyebilir. Çünkü Allah, hiçbir nefse gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez. Bu sebeple Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: (Hâkim ictihad eder de isabet ederse iki ecir alır; ictihad ederse...
وإذا دعوا إلى الله ورسوله ليحكم بينهم -إلى قوله- فأولئك هم الفائزون -إلى قوله- وما على الرسول إلا البلاغ المبين} [سورة النور: (٤٧ - ٥٤)].وهذا الأصل متفق عليه بين كل من آمن به الإيمان الواجب الذي فرضه الله على الخلق، وكل أحد عليه أن يتقي الله قال تعالى: {فاتقوا الله ما استطعتم} [سورة التغابن: (١٦)]، وهذا تبيين لقوله تعالى: {اتقو الله حق تقاته} [سورة آل عمران: (١٠٢)] قال ابن مسعود: حق تقاته هو أن يطاع فلا يعصى، ويذكر فلا ينسى، ويشكر فلا يكفر. لكن الأمر مشروط بالاستطاعة كما بينه [في قوله تعالى] {فاتقوا الله ما استطعتم}. فقد يخفى على الإنسان بعض سنة الرسول صلى الله عليه وسلم وأمره مع اجتهاده في طاعته، فلا يكلف الله نفسًا إلا وسعها. ولهذا قال النبي صلى الله عليه وسلم: (إذا اجتهد الحاكم فأصاب فله أجران، وإذا اجتهد
Hata edenin ecri vardır. Bu, Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde rivayet edilmiştir. Kişi bazen bilgisizce hüküm verir ve bu sebeple günaha girer; nitekim bildiği hakkın aksini söylediğinde de günaha girer. Sünen'de Nebî (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Kadılar üçtür: İkisi cehennemde, biri cennettedir. Hakkı bilip onunla hükmeden cennettedir. Cahilce hükmeden cehennemdedir. Hakkı bildiği halde aksine hükmeden de cehennemdedir.” Allah teâlâ bilgisiz konuşmayı yermiş ve kitabının birçok yerinde yasaklamıştır. Şöyle buyurmuştur: “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme.” [el-İsrâ 17:36] Yine: “De ki: Rabbim ancak açık ve gizli hayasızlıkları, günahı ve haksız yere saldırmayı haram kılmıştır.” [el-A‘râf 7:33] Yine şeytan hakkında: “Şeytan size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” [el-Bakara 2:169] Yine Ehl-i Kitab'a hitaben: “İşte siz böyle kimselersiniz! Hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız; ama hakkında bilginiz olmayan şeyde niçin tartışıyorsunuz?” [Âl-i İmrân 3:66] Yine: “Kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a karşı yalnızca gerçeği söyleyeceklerine ve kitabın içindekileri okuyup öğreneceklerine dair söz alınmamış mıydı?” [el-A‘râf 7:169] Ve: “Ey kitap ehli! Dininizde aşırılığa gitmeyin ve Allah hakkında yalnızca gerçeği söyleyin.” [en-Nisâ 4:171] Bilgisizce konuşanı yalancı kılmış; doğru sözlü ise ilimle konuşandır. Şöyle buyurmuştur:
فأخطأ فله أجر) أخرجاه في الصحيحين، وقد يقول الرجل ويحكم بغير علم فيأثم على ذلك، كما يأثم إذا قال بخلاف ما يعلمه من الحق، وفي السنن عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال (القضاة ثلاثة: قاضيان في النار، وقاض في الجنة. رجل علم الحق وقضى به فهو في الجنة، ورجل قضى للناس / على جهل فهو في النار، ورجل علم الحق فقضى بخلافه فهو في النار). وقد ذم الله القول بغير علم ونهى عنه في غير موضع من كتابه، قال تعالى: {ولا تقف ما ليس لك به علم} [سورة الإسراء: (٣٦)]، وقال تعالى: {قل إنما حرم ربي الفواحش ما ظهر منها وما بطن والإثم والبغي} الآية [سورة الأعراف: (٣٣)] وقال تعالى عن الشيطان: {إنما يأمركم بالسوء والفحشاء وأن تقولوا على الله ما لا تعلمون} [سورة البقرة: (١٦٩)] وقال فيما يخاطب به أهل الكتاب: {ها أنتم هؤلاء حاججتم فيما لكم به علم فلم تحاجون فيما ليس لكم به علم} الآية [سورة آل عمران: (٦٦)]، وقال: {ألم يؤخذ عليهم ميثاق الكتاب أن لا يقولوا على الله إلا الحق ودرسوا ما فيه} [سورة الأعراف: (١٦٩)] وقال: {يا أهل الكتاب لا تغلوا في دينكم ولا تقولوا على الله إلا الحق} [سورة النساء: (١٧١)]، وجعل القائل بغير علم كاذبًا، والصادق هو الذي يتكلم بعلم فقال
Yüce Allah buyuruyor: "İki erkekten mi haram kıldı, yoksa iki dişiden mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinin kapsadığı (yavru) mu? Eğer doğru sözlüler iseniz, bana bir bilgi ile haber verin." (En'âm Suresi, 143) ve yine Yüce Allah buyuruyor: "Eğer doğru sözlüler iseniz, delilinizi getirin." (Bakara Suresi, 111). Özellikle müşrikler; zira Allah onları şirk ile birlikte ifk (yalan) ile nitelendirmiş ve yalanı şirk ile bir arada zikretmiştir; nitekim doğruluğu da ihlâs ile bir arada zikretmiştir. İşte bu sebeple, yalancı olan münafıklar ile müşrikleri bir arada zikretmiştir; örneğin şu âyetinde: "O, iman edenlerin kalplerine sekîneti indirendir..." (Fetih Suresi, 4) tâ "Onlara cehennemi hazırlamıştır; ne kötü bir dönüş yeridir!" (Fetih Suresi, 6) âyetine kadar. Ve Yüce Allah buyurmuştur: "Yalan sözden kaçının, Allah'a hanîfler olarak, O'na ortak koşmaksızın. Kim Allah'a ortak koşarsa, sanki gökten düşmüş gibidir." (Hac Suresi, 30-31). Kehf ehli hakkında buyurmuştur: "Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başka ilâhlar edindiler. Bunlar üzerine açık bir delil getirselerdi ya!" (Kehf Suresi, 15). Halîl (İbrahim a.s.) hakkında buyurmuştur: "Siz Allah'ı bırakıp sadece putlara tapıyorsunuz ve iftira uyduruyorsunuz." (Ankebut Suresi, 17). Babasına ve kavmine demiştir: "Neye tapıyorsunuz? Allah'ı bırakıp uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?" (Saffât Suresi, 85-86). Bunun benzeri Kur'an'ın birçok yerinde zikredilmiştir. Müşriklerden, Ehl-i Kitap'tan ve bid‘at ehli olanlardan pek çok kimse, cehalet ve sapkınlık sebebiyle şirk ve ifk (yalan) içine düşmektedir. Allah Sübhânehû ve Teâlâ, bütün peygamberlerini göndermiş ve bütün kitaplarını, yalnızca Allah'a ibadet edilsin, O'na hiçbir şey ortak koşulmasın diye indirmiştir. O'nunla birlikte hiçbir meleğe, hiçbir peygambere, hiçbir salih kula, hiçbir heykel ve suretlere, hiçbir kabre, güneşe, aya, yıldıza, onlar için yapılmış heykellere ve hiçbir şeye ibadet edilmez. Ve O'ndan başka tapılan her şeyin, melek veya peygamber dahi olsa, ne zarar ne de fayda verdiğini, ona ibadet etmenin küfür olduğunu beyan buyurmuştur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "De ki: O'ndan başka (ilâh) olduğunu iddia ettiklerinizi çağırın; onlar..."
تعالى: {آالذكرين حرم أم الأنثيين أما اشتملت عليه أرحام الأنثيين نبئوني بعلم إن كنتم صادقين} [سورة الأنعام: (١٤٣)] وقال تعالى: {قل هاتوا برهانكم إن كنتم صادقين} [سورة البقرة: (١١١)]، لا سيما أهل الشرك فإنه وصفهم بالإفك مع الشرك وقرن الكذب بالشرك كما قرن الصدق بالإخلاص، ولهذا يقرن بين المنافقين أهل الكذب وبين المشركين في مثل قوله {هو الذي أنزل السكينة في قلوب المؤمنين -إلى قوله- وأعد لهم جهنم وساءت مصيرًا} [سورة الفتح: (٤ - ٦)]، وقال تعالى {واجتنبوا قول الزور * حنفاء لله غير مشركين به ومن يشرك بالله فكأنما خر من السماء} [سورة الحج: (٣٠ - ٣١)]. وقال عن أهل الكهف: {هؤلاء قومنا اتخذوا من دونه آلهة لولا يأتون عليهم بسلطان بين} الآية [سورة الكهف: (١٥)] وقال عن الخليل: {إنما تعبدون من دون الله أوثانًا وتخلقون إفكًا} [سورة العنكبوت: (١٧)]، وقال لأبيه وقومه: {ماذا تعبدون * أإفكًا آلهة دون الله تريدون} [سورة الصافات: (٨٥ - ٨٦)] ومثل هذا مذكور في غير موضع من القرآن، وكثير من الناس يقع في الشرك والإفك جهلاً وضلالاً من المشركين وأهل الكتاب وأهل البدع.والله سبحانه وتعالى قد أرسل جميع رسله وأنزل جميع كتبه بأن لا يعبد إلا الله وحده لا شريك له، لا يعبد معه لا ملك ولا نبي ولا صالح ولا تماثيل ولا قبور ولا شمس ولا قمر ولا كوكب ولا ما صنع من التماثيل لأجلهم، ولا شيء من الأشياء. وبين أن كل ما يعبد من دونه فإنه لا يضر ولا ينفع وإن كان ملكًا أو نبيًّا، وأن عبادته كفر، فقال تعالى: {قل ادعوا الذين زعمتم من دونه فلا
Sübhânehû, {Onlar sizden zararı gidermeye ve onu (başka yöne) çevirmeye güç yetiremezler –kaçınılmaz (bir zarara) kadar–} [İsrâ Sûresi: 56-57] âyetinde beyân buyurduğu üzere, O'ndan başka çağrılan melekler, cinler ve insanların hiçbiri zararı gidermeye ve onu başka yöne çevirmeye güç yetiremezler; bu çağrılan melekler ve nebîler ise Allah'a yaklaşmaya çalışırlar, O'nu umarlar ve O'ndan korkarlar. Aynı şekilde insanlardan bir topluluk cinlerden birtakım adamlara tapıyordu; tapımlan cinler iman ettiler, fakat onlara tapanlar, İbn Mes‘ûd (r.a.)'un zikrettiği gibi, onlara tapmaya devam ettiler. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {De ki: Allah'tan başka (ilâh olduklarını) iddia ettiklerinizi çağırın; onlar göklerde ve yerde bir zerre ağırlığınca bile (bir şeye) sahip değillerdir – (âyetin sonuna kadar) – ve O'nun katında şefaat, ancak kendisine izin verdiği kimseye fayda verir} [Sebe' Sûresi: 22-23]. Sübhânehû, kendisinden başka çağrılan melekler, insanlar ve diğerlerinin tamamı hakkında şunu beyân buyurdu: Onların göklerde ve yerde bir zerre ağırlığınca mülkleri yoktur, bu ikisinde hiçbir ortaklıkları yoktur; Allah'ın yaratıklarından O'na yardım eden bir arka çıkanı da yoktur. İşte bu üç kısım, mahlûkât hakkında söz konusu olan durumlardır: Ya Allah'tan başkasına ait mülk olur, veya O'na ortak olur, ya da yardımcı ve arka çıkan olur. Rab Teâlâ'nın yaratıklarından ne bir mâliki (sahibi), ne ortağı ne de arka çıkanı vardır. Geriye yalnızca şefaat kalmıştır; o da şefaat edenin, kendisi için şefaat olunana dair Allah'a dua etmesi ve O'ndan istemesidir. Nitekim Allah Teâlâ: {O'nun katında şefaat, ancak kendisine izin verdiği kimseye fayda verir} buyurmuştur. Sonra Sübhânehû, (şu) sözünde melekleri ve peygamberleri özellikle zikretmiştir: {مَا
يملكون كشف الضر عنكم ولا تحويلاً -إلى قوله- محذورًا} [سورة الإسراء: (٥٦ - ٥٧)]، بين سبحانه أن كل ما يدعى من دونه من الملائكة والجن والإنس لا يملكون / كشف الضر ولا تحويله، وأن هؤلاء المدعوون من الملائكة والأنبياء يتقربون إلى الله ويرجونه ويخافونه.وكذلك كان قوم من الإنس يعبدون رجالاً من الجن، فآمنت الجن المعبودون، وبقي عابدوهم يعبدونهم كما ذكر ذلك ابن مسعود، وقال تعالى: {قل ادعو الذين زعمتم من دون الله لا يملكون مثقال ذرة -إلى قوله- ولا تنفع الشفاعة عنده إلا لمن أذن له} [سورة سبأ: (٢٢ - ٢٣)] بين سبحانه أن كل ما يدعى من دونه من الملائكة والبشر وغيرهم ليس لهم مثقال ذرة في السموات والأرض ولا لهم نصيب فيهما، وليس لله ظهير يعاونه من خلقه، وهذه الأقسام الثلاثة هي التي تحصل مع المخلوقين: إما أن يكون لغيره ملك دونه، أو يكون شريكًا له، أو يكون معينًا وظهيرًا له.والرب تعالى ليس له من خلقه مالك ولا شريك ولا ظهير. لم يبق إلا الشفاعة وهو دعاء الشافع وسؤاله لله في المشفوع له، فقال تعالى: {ولا تنفع الشفاعة عنده إلا لمن أذن له} ثم إنه خص بالذكر الملائكة والأنبياء في قوله: {ما
Beşer için, Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet vermesi —şu sözüne (kadar): 'Müslüman olduktan sonra'— [Âl-i İmrân Sûresi: 79-80] buyurarak onları rabler edinmenin küfür olduğunu açıkladı. Allah Teâlâ: 'Muhakkak ki "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler kâfir olmuştur; Mesih de... Ve Allah, Semî'dir, Alîm'dir' [Mâide Sûresi: 72-76] buyurdu. Böylece Mesih'e ve başkasına dua eden kimsenin, kendisi için ne bir zarar ne de bir fayda vermeye malik olmayan birine dua ettiğini açıkladı. Resûllerin sonuncusuna (s.a.v.): 'De ki: Size Allah'ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmem; size ben bir meleğim de demiyorum' [En‘âm Sûresi: 50] buyurdu. Yine: 'De ki: Allah'ın dilediği dışında kendim için bir fayda ve zarara güç yetiremem. Eğer gaybı bilseydim, hayır işlerini artırır, bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Ben ancak iman eden bir topluluk için bir uyarıcı ve bir müjdeciyim' [A‘râf Sûresi: 188] buyurdu. 'De ki: Allah'ın dilediği dışında kendim için bir zarar ve faydaya güç yetiremem' [Yûnus Sûresi: 49] buyurdu. 'De ki: Size ne bir zarar ne de bir irşad gücüne sahip değilim' [Cin Sûresi: 21] buyurdu. 'Kâfirlerden bir kısmını helâk etmesi yahut onları perişan etmesi için... Bu işten sana bir şey yoktur; ya tövbelerini kabul eder veya onlara azap eder; çünkü onlar zalimdir' [Âl-i İmrân Sûresi: 127-128] buyurdu. 'Muhakkak ki sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir' [Kasas Sûresi: 56] buyurdu. 'Sen onların hidayeti için ne kadar haris olsan da, muhakkak ki Allah saptırdığını hidayete erdirmez' [Nahl Sûresi: 37] buyurdu.
كان لبشر أن يؤتيه الله الكتاب والحكم والنبوة -إلى قوله- بعد إذ أنتم مسلمون} [سورة آل عمران: (٧٩ - ٨٠)] بين أن اتخاذهم أربابًا كفر، وقال تعالى: {لقد كفر الذين قالوا إن الله هو المسيح ابن مريم وقال المسيح -إلى قوله- والله هو السميع العليم} [سورة المائدة: (٧٢ - ٧٦)]، فقد بين أن من دعا المسيح وغيره فقد دعا ما لا يملك له ضرًّا ولا نفعًا، وقال لخاتم الرسل: {قل لا أقول لكم عندي خزائن الله ولا أعلم الغيب ولا أقول لكم إني ملك} [سورة الأنعام: (٥٠)] وقال: {قل لا أملك لنفسي نفعًا ولا ضرًّا إلا ما شاء الله ولو كنت أعلم الغيب لاستكثرت من الخير وما مسني السوء إن أنا إلا نذير وبشير لقوم يؤمنون} [سورة الأعراف: (١٨٨)] وقال: {قل إني لا أملك لنفسي ضرًّا ولا نفعًا إلا ما شاء الله} [سورة يونس: (٤٩)] وقال: {قل إني لا أملك لكم ضرًّا ولا رشدًا} [سورة الجن: (٢١)] وقال: {ليقطع طرفًا من الذين كفروا أو يكبتهم فينقلبوا خائبين * ليس لك من الأمر شيء أو يتوب عليهم أو يعذبهم فإنهم ظالمون} [سورة آل عمران: (١٢٧ - ١٢٨)] وقال: {إنك لا تهدي من أحببت ولكن الله يهدي من يشاء} [سورة القصص: (٥٦)] وقال: {إن تحرص على هداهم فإن الله لا يهدي من يضل} [سورة النحل: (٣٧)].
Böylece bazı arkadaşlarımız bana, bazı kādılar tarafından telif edildiğini bildirdikleri bir risâle gönderdiler. Bu risâle, hakkında sözün yayıldığı şu meseleyi ele almaktadır: Üç mescitten başka yerlere seyahat etmek —kabir ziyareti için seyahat gibi— haram mı, mubah mı yoksa müstehap mıdır? Bu, bir müddet önce —on küsur yıl— Kahire'de cevap verdiğim meselenin aynısıdır. Şu sıralarda bazı kimseler, bu meselede icmâya muhalefet olduğu ve sırf nebîler ile sâlihlerin kabirlerini ziyaret için yapılan seyahatin, hiçbir ihtilafsız müstehap bir seyahat olduğu zannını izhar ettiler. Oysa bu, Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)'in mescidine yapılan seyahattir — Allah'ın, mescidine seyahat etmeyi, orada namaz kılmayı, ona selâm vermeyi, onu sevip tâzim etmeyi ve (s.a.v.)'in takvâ üzerine kurulmuş, kabrine bitişik olan mescidindeki diğer haklarını meşru kıldığı seyahatin ta kendisidir. Ve onlar, bütün nebîlerin ve sâlihlerin kabirlerini ziyaret için seyahat etmenin, nas ile ve Müslümanların icmâsıyla meşru olan Resûlullah (s.a.v.)'in şehrine yapılan seyahat gibi —hac ile birlikte veya hac olmaksızın— müstehap olduğu ve müstehaplığında icmâ bulunduğunu zannettiler. Zira nas ve icmâ ile meşru olan onun şehrine yapılan bu seyahat, sadece hac vaktine mahsus değildir. Nitekim Müslümanlar, râşid halifeleri döneminde hac yapar, memleketlerine döner, sonra da dileyen kimse Nebî (s.a.v.)'in mescidine seyahati yeniden başlatırdı; çünkü bu bir ibadettir.
فصلقد أرسل إلي بعض أصحابنا جزءًا أخبر أنه صنفه بعض القضاة، قد تكلم في المسألة التي انتشر الكلام فيها، وهي السفر إلى غير المساجد الثلاثة، كالسفر إلى زيارة القبور، هل هو محرم أو مباح أو مستحب؟ وهي المسألة التي أجبت فيها من مدة / [بضع عشرة] سنة بالقاهرة، فأظهر بعض الناس في هذا الوقت ظنًّا أن الذي فيها خلاف الإجماع وأن السفر لمجرد زيارة قبور الأنبياء والصالحين هو السفر المستحب بلا نزاع وهو السفر إلى مسجد نبينا محمد صلى الله عليه وسلم المتضمن لما شرعه الله من السفر إلى مسجده والصلاة فيه والسلام عليه ومحبته وتعظيمه وغير ذلك من حقوقه صلى الله عليه وسلم في مسجده المؤسس على التقوى المجاور لقبره صلى الله عليه وسلم، وظنوا أن السفر إلى زيارة [قبور جميع] الأنبياء والصالحين مستحب مجمع على استحبابه مثل السفر المشروع بالنص وإجماع المسلمين إلى مدينة الرسول صلى الله عليه وسلم، سواء سافر مع حج البيت أو بدون حج البيت، فإن هذا السفر المشروع إلى مدينته بالنص والإجماع لا يختص بوقت الحج، فإن المسلمين على عهد خلفائه الراشدين كانوا يحجون ويرجعون إلى أوطانهم، ثم ينشىء السفر إلى مسجد النبي صلى الله عليه وسلم من ينشئه، لأنه عبادة
Beytülmakdis‘e yolculuk gibi kendi başına müstakil bir seferdir. Resûlullah (s.a.v.)’in mescidine yolculuk ise, nass ve icmâ ile Mescid-i Aksâ’ya yolculuktan daha üstündür. Kimisi zannetti ki meşrû yolculuk sadece kabir için olup mescid için değildir; mescid bu yolculuğa tebean ve tâbi olarak dâhildir; diğer peygamberler de böyledir. Yahut sadece kabirlere yolculuk edenlerin seferi, üç mescide yolculuk gibi meşrûdur. İnsanlardan kimisi de zannetti ki bu, üç mescide yolculuktan daha üstündür; hatta haccdan daha üstün olduğunu açıkça ifade ettiler; peygamberlerin ve sâlih kimselerin kabirleri yanında dua etmek, Mescid-i Haram, Resûlullah’ın mescidi, Arafat, Müzdelife, Mina ve Allah ile Resûlü’nün ibadet, dua ve zikir emrettiği diğer mescit ve meşâirden daha üstündür. [Kimisi de] zannetti ki bu husus üzerinde icmâ vardır ve “Üç mescid dışındaki yerlere –ister bir peygamber kabri olsun ister başka bir kabir– yolculuk yapmak nehyedilmiştir; yahut mübah olup müstehap değildir” diyen kimse icmâya muhalefet etmiştir. Zannettikleri bu hususta kendileriyle birlikte, ümmet içinde kendilerine yüce ve hayırlı bir nam / güzel bir övgü lisanı (lisân-ı sıdk) verilmiş din imamlarından hiçbirinin nakli, ne Allah’ın Kitabı’ndan ne de Resûlü’nün sünnetinden bir delil yoktur. Bilakis Kitap, Sünnet ve selef ile meşhur imamların ve diğerlerinin icmâsı, onların zannettiklerinin aksinedir. İcmâ ve ihtilâf meselelerinde kendilerinden görüş nakledilen ehl-i ilmin icmâsı, yanılanların zannettiklerinin hilâfınadır / aykırıdır. Bu hususta fasıllar (tartışmalar) cereyan etmiştir.
مستقلة بنفسها كالسفر إلى بيت المقدس، والسفر إلى مسجد النبي صلى الله عليه وسلم أفضل من السفر إلى المسجد الأقصى بالنص والإجماع.فظن من ظن أن السفر المشروع هو لمجرد القبر لا لأجل المسجد، وأن المسجد يدخل ضمنًا وتبعًا في السفر، وأن سائر الأنبياء كذلك، أو أن المسافرين لمجرد القبور سفرهم مشروع كالسفر إلى المساجد الثلاثة، ومن الناس من ظن أنه أفضل من السفر إلى المساجد الثلاثة حتى صرحوا بأنه أفضل من الحج، وأن الدعاء عند قبور الأنبياء والصالحين أفضل من الدعاء في المسجد الحرام ومسجد الرسول وعرفة ومزدلفة ومنى وغير ذلك من المساجد والمشاعر التي أمر الله ورسوله بالعبادة فيها والدعاء والذكر فيها، وظن [من ظن] أن هذا مجمع عليه وأن من قال: السفر لغير المساجد الثلاثة -سواء كان لقبر نبي أو غير نبي- منهي عنه، أو أنه مباح ليس بمستحب، فقد خالف الإجماع. وليس معهم بما ظنوه نقل عن أحد من أئمة الدين الذين لهم في الأمة لسان صدق، ولا حجة من كتاب الله ولا سنة رسوله، بل الكتاب والسنة وإجماع السلف والأئمة المشهورون وغيرهم على خلاف ما ظنوه، فإجماع أهل العلم الذين تحكى أقوالهم في مسائل الإجماع والنزاع هو على خلاف ما ظنه الغالطون / إجماعًا، وجرت في ذلك فصول.
Fakat burada maksat şudur: Bu kādı bana yazdığı şeyi gönderdi ve Allah'a yemin ederek, onun üzerine bir şey yazmamı talep etti; tâ ki din hakkında ilimsiz konuşan bu gibilerin cehaleti halka tezâhür etsin. Zira onlar onun sözlerinde öyle bir cehalet, yalan ve dalâlet gördüler ki, söylediklerini bilen âlimlerin ferdlerinde dahi bunun bulunacağı zannedilmez. Peki ya kendisine Kādı'l-Kudât denilen bir kimse hakkında ne denir! Onun sözünün, kendisinde bir nevi din bulunduğuna delâlet ettiğini gördüm — tıpkı pek çok insanda bir nevi din bulunduğu gibi. Fakat bu, cehalet, su-i fehm ve kıllet-i ilm ile beraberdir. Öyle ki bazen kişi, kendisinin mümin olduğu Resûl'ün dinini bilmez ve Resûl'ün sözünü söyleyeni, O'nun haberini tasdik edip emrine itaat edeni tekfir eder. Hatta onlardan biri, intisap ettiği mezhebini dahi bilmez; tıpkı Mâlik ve diğer dört imam ile sair Müslüman eimmesinin mezhebini bilmediği gibi. Zira bu ihtilâfa mevzu olan ve cevap verdiğim mesele, eş-Şâfiî ve Ahmed'in ashabının kitaplarında yer almakla birlikte
[لكن المقصود] هنا أنه أرسل إلي ما كتبه هذا القاضي وأقسم بالله علي أن أكتب عليه شيئًا ليظهر للناس جهل مثل هؤلاء الذين يتكلمون في الدين بغير علم، وذلك أنهم رأوا في كلامه من الجهل والكذب والضلال ما لا يظن أن يقع فيه آحاد العلماء الذين يعرفون ما يقولون، فكيف بمن سمي قاضي القضاة! ورأيت كلامه يدل على أن عنده نوعًا من الدين [كما عند] كثير من الناس نوع من الدين، لكن مع جهل وسوء فهم وقلة علم، حتى قد يجهل دين الرسول الذي هو مؤمن به، ويكفر من قال بقول الرسول؛ وصدق خبره وأطاع أمره.وقد يجهل أحدهم مذهبه الذي انتسب إليه كما قد يجهل مذهب مالك وغيره من أئمة المسلمين الأربعة وغيرهم، فإن هذه المسألة التي فيها النزاع -وهي التي أجبت فيها- وإن كانت في كتب أصحاب الشافعي وأحمد
Bunların dışında kalanlar da [Mâlik ve ashâbının sözü hakkındaki] iki görüşü zikretmişlerdir. Ebû Hanîfe'nin bu meseledeki mezhebi, Şâfiî ve Ahmed'in mezhebinden daha ileridir. Bu (mesele) Mâlik ve ashâbının sözlerinde daha çok bulunmakta, onların gerek küçük gerekse büyük eserlerinde yer almaktadır. Mâlik'in kendisi, Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)'in kabrini bizzat bu hadisin kapsamına aldığını açıkça belirtmiştir; birçok fıkıhçının sözü ise geneldir. Bununla birlikte onların hadis ve diğer delillerle ihticacı, genelliği kastettiklerini göstermektedir. Aynı şekilde meseleyi dayandırdıkları aslın beyanı da genelliği gerektirir.
İşte bu itirazcı ve benzerleri, ne imamlarının ve imamlarının arkadaşlarının söylediklerini, ne de diğer Müslüman âlimlerin söylediklerini bilmiş; ne Allah Resûlü (s.a.v.)'in sünnetini ve râşid halifelerinin sünnetini bilmiş; ne de sahâbe ve onlara ihsan ile tâbi olanların yapmakta olduklarını bilmiş değillerdir.
Bu muhalif ise cevabın içinde olmayan bir şeyi cevaptan nakletmiştir. Oysa cevap verenin bütün kitaplarında ve sözlerinde bilinen ve mütevâtir olan, onun söylediğinin aksinedir. Cevapta onun söylediğine delâlet eden bir şey yoktur; bilakis onun söylediğinin zıddı vardır.
وغيرهما وقد ذكروا القولين [في كلام مالك وأصحابه]. وأبو حنيفة مذهبه في ذلك أبلغ من مذهب الشافعي وأحمد، فهي في كلام مالك وأصحابه أكثر، وهي موجودة في كتبهم الصغار والكبار، ومالك نفسه نص على قبر نبينا محمد صلى الله عليه وسلم بخصوصه أنه داخل في هذا الحديث، بخلاف كثير من الفقهاء فإن كلامهم عام، لكن احتجاجهم بالحديث وغيره يبين أنهم قصدوا العموم، وكذلك بيانهم لمأخذ المسألة يقتضي العموم.فهذا المعترض وأمثاله لا عرفوا ما قاله أئمتهم وأصحاب أئمتهم، ولا ما قاله بقية علماء المسلمين، ولا عرفوا سنة رسول الله صلى الله عليه وسلم وسنة خلفائه الراشدين، ولا ما كان يفعله الصحابة والتابعون لهم بإحسان.ونقل هذا المعارض عن الجواب ما ليس فيه، بل المعروف المتواتر عن المجيب في جميع كتبه وكلامه بخلافه، وليس في الجواب ما يدل عليه بل على نقيض ما قاله.
Bu ise ya kasden yalan söylemekten yahut su-i zanla ve nefislerin hevâsıyla karışık bir su-i fehimden [yanlış anlama] ileri gelir. İhtimal dâhilinde olan bu iki husustan ona daha yakın olanı ikincisidir. Zira insanlardan kimi, büyük bir cehaletle beraber bir nebze dini bulunan kimselerdir. İşte bunlardan biri, ilim olmaksızın konuşur, hata eder ve işleri olduklarından farklı bir şekilde, hakikate uymayan bir haber olarak anlatır. Din hakkında, konuşmasına cevaz veren içtihad olmaksızın konuşup hata eden kimse ise, yalancı ve günahkârdır. Nitekim Nebî (s.a.v.) –Sünen'de Büreyde (r.a.) vasıtasıyla rivayet edilen hadiste– şöyle buyurmuştur: “Kâdılar üçtür: ikisi cehennemde, biri cennettedir. Bir adam ki, cehalet üzere insanlar arasında hükmeder, işte o cehennemdedir. Bir adam ki, hakkı bilir ve ona muhalif olarak hükmeder, işte o da cehennemdedir. Bir adam ki, hakkı bilir ve onunla hükmeder, işte o cennettedir.” İşte bu bilgisiz olan kimse –hakkın hilafını kasdetmese dahi– cehennemdedir. Buna mukabil, Nebî (s.a.v.)’in hakkında: “Hâkim içtihad eder de isabet ederse, onun için iki ecir vardır; hâkim içtihad eder de hata ederse, onun için bir ecir vardır” buyurduğu müctehid ise böyle değildir. İşte bu müctehid için, hatasıyla birlikte bir ecir kılınmıştır; çünkü o, içtihad etmiş, gücü yettiğince Allah'tan korkmuştur. Kendisine dair ilmi bulunmayan bir hususta hükmeden ve konuşmasına cevaz veren içtihad olmaksızın konuşan kimsenin hâli ise bundan farklıdır.
وهذا إما أن يكون عن تعمد للكذب، أو عن سوء فهم مقرون بسوء الظن وما تهوى الأنفس، وهذا أشبه الأمرين به، فإن من الناس / من يكون عنده نوع من الدين لكن مع جهل عظيم، فهؤلاء يتكلم أحدهم بلا علم فيخطىء، ويخبر عن الأمور بخلاف ما هي عليه خبرا غير مطابق. ومن تكلم في الدين بغير الاجتهاد المسوغ له الكلام وأخطأ فإنه كاذب آثم، كما قال النبي صلى الله عليه وسلم في الحديث الذي في السنن عن بريدة عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: (القضاة ثلاثة: قاضيان في النار وقاض في الجنة، رجل قضى للناس على جهل فهو في النار، ورجل علم الحق وقضى بخلافه فهو في النار، ورجل علم الحق فقضى به فهو في الجنة). فهذا الذي يجهل وإن يتعمد خلاف الحق فهو في النار، بخلاف المجتهد الذي قال فيه النبي صلى الله عليه وسلم: (إذا اجتهد الحاكم فأصاب فله أجران، وإذا اجتهد الحاكم فأخطأ فله أجر). فهذا جعل له أجرًا مع خطئه لأنه اجتهد فاتقى الله ما استطاع، بخلاف من قضى بما ليس له به علم، وتكلم بدون الاجتهاد المسوغ له الكلام
Şu husus, İbn Abbas (r.a.)'tan rivayet edilen şu hadiste olduğu gibidir: Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim Kur'an hakkında re'y ile (kendi görüşüyle) söz söylerse, cehennemdeki yerine hazırlansın." Bir diğer rivayette "ilimsiz olarak" kaydı yer almaktadır. Yine Cündeb (r.a.)'den rivayet edilen hadiste ise Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim Kur'an hakkında re'y ile söz söyler de isabet ederse, yine hata etmiştir; kim de hata ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın."
/ فإن هذا كما في الحديث عن ابن عباس عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: (من قال في القرآن برأيه فليتبوأ مقعده من النار). وفي رواية (بغير علم). وفي حديث جندب عن النبي صلى الله عليه وسلم (من قال في القرآن برأيه فأصاب فقد أخطأ ومن أخطأ فليتبوأ مقعده من النار).
Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim'de Abdullah b. Amr'dan rivayet olunduğuna göre Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Şüphesiz Allah ilmi, onu halktan söküp alacak şekilde çekip almaz; fakat âlimleri kabzetmek (vefat ettirmek) suretiyle ilmi kabz eder. Nihayet hiçbir âlim bırakmadığında, halk câhil kimseleri kendilerine baş edinir; onlara (dinî meseleler) sorulur, onlar da bilgisizce fetva verirler, böylece hem kendileri dalâlete düşer hem de başkalarını saptırırlar.” Buhârî'nin bir rivayetinde “Kendi reyleriyle (görüşleriyle) fetva verdiler” ibaresi yer alır. Bu ise, gücü yettiğince Allah'tan sakınan, imkân nispetinde ilim tahsil etmeye çalışan, sırf Allah'ın rızasını gözeterek konuşan ve bir delilin diğer bir delile tercih edildiğini (râcih olduğunu) bilerek râcih olanın gereğiyle hükmeden müctehidin durumunun aksinedir. İşte böyle bir kimse Allah'a itaat edendir; isabet ederse iki ecir alır, hata ederse bir ecir alır. “Her müctehid musîbtir (isabet eder)” sözünü, “O Allah'a itaat edendir” mânasında söyleyen doğru söylemiştir. “Musîb olan ancak bir kişidir; hak da ancak bir tanedir; onu bilmeyen ise hata etmiştir” sözünü, “(Yani) o, nefsü'l-emirde (gerçekte) hakkı bilmemiştir” mânasında söyleyen de doğru söylemiştir. Nitekim bu mesele başka yerlerde tafsilatlı bir şekilde açıklanmıştır. Maksat şudur: Bilgisizce konuşup meşru olmayan bir şekilde haktan başkasını söyleyen kimseye yalancı denir. Peki, mevcut bir sözü, onun ihtiva ettiği mananın aksine olarak, üstelik o sözü iyice düşünen herkesin bu naklin bâtıl olduğunu bildiği bir şekilde nakleden kimsenin hali nice olur? İşte bu tür bir nakil apaçık bir yalandır; bunu yapana da yalan söyleme günahı terettüp eder. O hâlde, bu kimsenin bu sözüyle kendisine dayandığı şeyin zayıflığını ortaya koyması ve söyleyenin (müellifin) bundan başka bir manayı kastettiğine dair herhangi bir naklin bulunmadığını açıklaması gerekirdi.
وفي الصحيحين عن عبد الله بن عمرو عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: (إن الله لا يقبض العلم انتزاعًا ينتزعه من الناس، ولكن يقبضه بقبض العلماء، فإذا لم يبق عالمًا اتخذ الناس رؤوسًا جهالاً فسئلوا فأفتوا بغير علم فضلوا وأضلوا)، وفي رواية للبخاري (فأفتوا برأيهم) وهذا بخلاف المجتهد الذي اتقى الله ما استطاع، وابتغى طلب العلم بحسب الإمكان، وتكلم ابتغاء وجه الله، وعلم رجحان دليل على دليل، فقال بموجب الراجح، فهذا مطيع لله مأجور أجرين إن أصاب، وإن أخطأ أجرًا واحدًا. ومن قال كل مجتهد مصيب بمعنى أنه مطيع لله فقد صدق، ومن قال المصيب لا يكون إلا واحدًا، وإن الحق لا يكون إلا واحدًا، ومن لم يعلمه فقد أخطأ بمعنى أنه لم يعلم الحق / في نفس الأمر فقد صدق، كما بسط هذا في مواضع.والمقصود أن من تكلم بلا علم يسوغ وقال غير الحق يسمى كاذبًا، فكيف بمن نقل عن كلام موجود خلاف ما هو فيه مما يعرف كل من تدبر الكلام أن هذا نقل باطل؟ فإن مثل هذا كذب ظاهر، والأولى على صاحبه إثم الكذب،