Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Yardımı ancak O'ndan dileriz. Şüphesiz hamd Allah'a mahsustur; O'na hamdeder, O'ndan yardım diler ve O'ndan mağfiret talep ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur; kimi de saptırırsa ona hidayet edecek yoktur. Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O'nun kulu ve elçisidir. Emmâ ba‘d: Şeyhülislâm, âlemlerin âlimi, Sünnet'in destekçisi, bid‘atın kàmi‘i Ahmed b. Abdilhalîm b. Teymiyye'ye (rahmetullahi aleyh) –Allah Teâlâ'nın: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin” [Bakara, 2/21] buyruğu hakkında– şu sorular yöneltilmiştir: İbadet nedir? Furûu (şubeleri) nelerdir? Dinin bütünü ibadetin kapsamına girer mi, girmez mi? Ubûdiyyetin hakikati nedir? Acaba o, dünya ve âhiretteki makamların en yücesi midir, yoksa onun üstünde başka makamlar var mıdır? Kendisinden bu hususta sözü genişçe açıklaması istenmiştir.
بِسم الله الرَّحْمَن الرَّحِيم وَبِه نستعين إِن الْحَمد لله نحمده ونستعينه وَنَسْتَغْفِرهُ ونعوذ بِاللَّه من شرور أَنْفُسنَا وَمن سيئات أَعمالنَا من يهده الله فَلَا مضل لَهُ وَمن يضلل فَلَا هادي لَهُ. وَأشْهد أَن لَا إِلَه إِلَّا الله وَحده لَا شريك لَهُ وَأشْهد أَن مُحَمَّدًا عَبده وَرَسُوله. أما بعد: فقد سُئِلَ شيخ الْإِسْلَام وَعلم الْأَعْلَام نَاصِر السّنة وقامع الْبِدْعَة أَحْمد بن عبد الْحَلِيم ابْن تَيْمِية رحمه الله عَن قَوْله عز وجل [٢١ الْبَقَرَة] : {يَا أَيهَا النَّاس اعبدوا ربكُم} فَمَا الْعِبَادَة؟ وَمَا فروعها؟ وَهل مَجْمُوع الدَّين دَاخل فِيهَا أم لَا؟ وَمَا حَقِيقَة الْعُبُودِيَّة؟ وَهل هِيَ أَعلَى المقامات فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَة أم فَوْقهَا شَيْء من المقامات؟ وليبسط لنا القَوْل فِي ذَلِك.
Rahmetullahi aleyh şöyle cevap verdi: İbadet, Allah'ın sevdiği ve razı olduğu gizli ve açık söz ve amellerin tümünü kapsayan bir isimdir. Namaz, zekât, oruç, hac, doğru sözlü olmak, emaneti eda etmek, ana babaya iyilik etmek, sıla-i rahim yapmak, ahde vefa göstermek, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker, kâfirlere ve münafıklara karşı cihat etmek, komşuya, yetime, yoksula, yolcuya, insanlardan ve hayvanlardan olan kölelere ihsanda bulunmak, dua, zikir, Kur'an okumak ve bunun gibi şeyler ibadettendir. Aynı şekilde Allah'ı ve Resulünü sevmek, Allah'tan korkmak, O'na yönelmek, dini yalnız O'na has kılmak, hükmüne sabretmek, nimetlerine şükretmek, kazasına rıza göstermek, O'na tevekkül etmek, rahmetini ummak, azabından korkmak ve bunun gibi şeyler de Allah'a ibadettendir. İşte bu, Allah'a ibadet O'nun sevdiği ve razı olduğu gayedir ki yaratıkları bunun için yaratmıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat Suresi, 56) Ve bunun için bütün peygamberleri göndermiştir. Nitekim Nuh kavmine şöyle dedi: "Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur." (A'raf Suresi, 59) Aynı şekilde Hud, Salih, Şuayb ve diğerleri de kavimlerine böyle dediler. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: "Andolsun ki biz her ümmete bir peygamber gönderdik: Allah'a ibadet edin ve sakının..." (Nahl Suresi, 36)
فَأجَاب رحمه الله: الْعِبَادَة هِيَ اسْم جَامع لكل مَا يُحِبهُ الله ويرضاه من الْأَقْوَال والأعمال الْبَاطِنَة وَالظَّاهِرَة. فَالصَّلَاة وَالزَّكَاة وَالصِّيَام وَالْحج وَصدق الحَدِيث وَأَدَاء الْأَمَانَة وبرّ الْوَالِدين وصلَة الْأَرْحَام وَالْوَفَاء بالعهود وَالْأَمر بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّهْي عَن الْمُنكر وَالْجهَاد للْكفَّار وَالْمُنَافِقِينَ وَالْإِحْسَان للْجَار واليتيم والمسكين وَابْن السَّبِيل والمملوك من الْآدَمِيّين والبهائم وَالدُّعَاء وَالذكر وَالْقِرَاءَة وأمثال ذَلِك من الْعِبَادَة. وَكَذَلِكَ حب الله وَرَسُوله وخشية الله والإنابة إِلَيْهِ وإخلاص الدَّين لَهُ وَالصَّبْر لحكمه وَالشُّكْر لنعمه وَالرِّضَا بِقَضَائِهِ والتوكل عَلَيْهِ والرجاء لِرَحْمَتِهِ وَالْخَوْف من عَذَابه وأمثال ذَلِك هِيَ من الْعِبَادَة لله. وَذَلِكَ أَن الْعِبَادَة لله هِيَ الْغَايَة المحبوبة لَهُ والمرضية لَهُ الَّتِي خَلق الْخلق لَهَا كَمَا قَالَ الله تَعَالَى [٥٦ الذاريات] : {وَمَا خلقت الْجِنّ وَالْإِنْس إِلَّا ليعبدون} . وَبهَا أرسل جَمِيع الرُّسُل كَمَا قَالَ نوح لِقَوْمِهِ [٥٩ الْأَعْرَاف] : {اعبدوا الله مَا لكم من إِلَه غَيره} . وَكَذَلِكَ قَالَ هود وَصَالح وَشُعَيْب وَغَيرهم لقومهم وَقَالَ تَعَالَى [٣٦ النَّحْل] : {وَلَقَد بعثنَا فِي كل أمة رَسُولا أَن اعبدوا الله وَاجْتَنبُوا
Tâğût: Onlardan kimi Allah hidayete erdirdi, kimi üzerine dalalet hak oldu. Yüce Allah buyurdu (el-Enbiyâ 21/25): "Biz senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona: 'Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana kulluk edin' diye vahyetmiş olmayalım." Yine buyurdu (el-Enbiyâ 21/92): "İşte sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana kulluk edin." Nitekim diğer ayette de buyurdu (el-Mü'minûn 23/51-52): "Ey resuller! Temiz şeylerden yiyin ve salih amel işleyin. Ben sizin yaptıklarınızı bilirim. İşte bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse benden korkun." Ve bunu, Resûlüne ölüm kendisine gelinceye kadar farz kıldı. Nitekim buyurdu (el-Hicr 15/99): "Ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et." Meleklerini ve peygamberlerini de böyle niteledi. Yüce Allah buyurdu (el-Enbiyâ 21/19-20): "Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. Katında bulunanlar O'na ibadet etmekten kibirlenmezler ve yorulmazlar. Gece gündüz (hiç ara vermeden) O'nu tesbih ederler ve gevşemezler." Yine buyurdu (el-A'râf 7/206): "Şüphesiz Rabbinin katındakiler O'na ibadet etmekten kibirlenmezler, O'nu tesbih ederler ve yalnız O'na secde ederler." İbadetten kibirlenenleri şu sözüyle zemmetti (el-Mü'min 40/60): "Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, size cevap vereyim. Bana ibadet etmekten kibirlenenler, hor ve hakir bir şekilde Cehennem'e gireceklerdir." Yaratılmışların en hayırlılarını kendisine kullukla (ubûdiyetle) niteledi. Yüce Allah buyurdu (el-İnsân 76/6): "Allah'ın has kullarının içtikleri, akıttıkları bir pınar." Yine buyurdu (el-Furkān 25/63-77): "Rahman'ın kulları onlardır ki…"
الطاغوت فَمنهمْ من هدى الله وَمِنْهُم من حقت عَلَيْهِ الضَّلَالَة} وَقَالَ تَعَالَى [٢٥ الْأَنْبِيَاء] : {وَمَا أرسلنَا من قبلك من رَسُول إِلَّا نوحي إِلَيْهِ أَنه لَا إِلَه إِلَّا أَنا فاعبدون} وَقَالَ تَعَالَى [٩٢ الْأَنْبِيَاء] : {إِن هَذِه أمتكُم أمة وَاحِدَة وَأَنا ربكُم فاعبدون} كَمَا قَالَ فِي الْآيَة الْأُخْرَى [٥١-٥٢ الْمُؤْمِنُونَ] : {يَا أَيهَا الرُّسُل كلوا من الطَّيِّبَات وَاعْمَلُوا صَالحا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عليم * وَإِن هَذِه أمتكُم أمة وَاحِدَة وَأَنا ربكُم فاتقون} . وَجعل ذَلِك لَازِما لرَسُوله إِلَى الْمَوْت كَمَا قَالَ [٩٩ الْحجر] : {واعبد رَبك حَتَّى يَأْتِيك الْيَقِين} . وَبِذَلِك وصف مَلَائكَته وأنبياءه فَقَالَ تَعَالَى [١٩-٢٠ الْأَنْبِيَاء] : {وَله من فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض وَمن عِنْده لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَن عِبَادَته وَلَا يستحسرون * يسبحون اللَّيْل وَالنَّهَار لَا يفترون} وَقَالَ تعال [٢٠٦ الْأَعْرَاف] : {إِن الَّذين عِنْد رَبك لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَن عِبَادَته ويسبحونه وَله يَسْجُدُونَ} . وذم المستكبرين عَنْهَا بقوله [٦٠ غَافِر] : {وَقَالَ ربكُم ادْعُونِي أَسْتَجِب لكم إِن الَّذين يَسْتَكْبِرُونَ عَن عبادتي سيدخلون جَهَنَّم داخرين} . ونعت صفوة خلقه بالعبودية لَهُ فَقَالَ تَعَالَى [٦ الْإِنْسَان] : {عينا يشرب بهَا عباد الله يفجرونها تفجيرا} وَقَالَ [٦٣-٧٧ الْفرْقَان] : {وَعباد الرَّحْمَن الَّذين
Yeryüzünde vekârla yürürler, câhiller kendilerine hitap edince 'selâm' derler... âyetleri. Nitekim şeytan [Hicr 39-40] şöyle dedi: 'Rabbim! Beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım; ancak içlerinden ihlâslı kulların müstesna.' Allah Teâlâ da [Hicr 42] buyurdu: 'Şüphesiz benim kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur; ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna.' Ve yine melekleri bu şekilde vasfetti [Enbiyâ 26-28]: 'Dediler ki: Rahmân çocuk edindi. O, bundan münezzehtir. Bilakis onlar ikram edilmiş kullardır. O'nun sözüyle O'ndan önce geçmezler ve onlar O'nun emriyle amel ederler. O, onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Ve onlar şefaat etmezler; ancak...'
يَمْشُونَ على الأَرْض هونا وَإِذا خاطبهم الجاهلون قَالُوا سَلاما} الْآيَات. وَلما قَالَ الشَّيْطَان [٣٩-٤٠ الْحجر] : {رب بِمَا أغويتني لأزينن لَهُم فِي الأَرْض ولأغوينهم أَجْمَعِينَ * إِلَّا عِبَادك مِنْهُم المخلصين} قَالَ الله تَعَالَى [٤٢ الْحجر] : {إِن عبَادي لَيْسَ لَك عَلَيْهِم سُلْطَان إِلَّا من اتبعك من الغاوين} . وَقَالَ فِي وصف الْمَلَائِكَة بذلك [٢٦-٢٨ الْأَنْبِيَاء] : {وَقَالُوا اتخذ الرَّحْمَن ولدا سُبْحَانَهُ بل عباد مكرمون * لَا يسبقونه بالْقَوْل وهم بأَمْره يعْملُونَ * يعلم مَا بَين أَيْديهم وَمَا خَلفهم وَلَا يشفعون إِلَّا لمن
{Razı olduğu kimseler... ve onlar O'nun haşyetinden müşfiktirler}. Allah Teâlâ buyurdu [Meryem 88-95]: {Dediler ki: "Er-Rahmân çocuk edindi." Andolsun siz çok büyük bir şey söylediniz. Neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecek. Er-Rahmân'a çocuk isnat ettikleri için. Oysa er-Rahmân'a çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde olan herkes, istisnasız er-Rahmân'a kul olarak gelecektir. Andolsun onları saymış, bir bir tespit etmiştir. Kıyamet gününde hepsi O'na tek başına gelecektir}. Allah Teâlâ, kendisinde ulûhiyet ve oğulluk iddia edilen Mesîh hakkında [Zuhruf 59] buyurdu: {O, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrâiloğullarına örnek kıldığımız bir kuldur}. İşte bu sebeple Nebî (s.a.v.) Sahîh hadiste buyurdu: "Beni, Nasârâ'nın Meryem oğlu Îsâ'yı övdükleri gibi övmeyin. Ben ancak bir kulum. O hâlde 'Allah'ın kulu ve resûlü' deyin." Allah, onu en mükemmel hallerinde kullukla nitelendirdi. İsrâ'da buyurdu: {Kulu geceleyin yürüten (Allah) noksanlıklardan münezzehtir}. Vahiy hususunda [Necm 10]: {Kuluna vahyettiğini vahyetti}. Davette [Cin 19]: {Allah'ın kulu kalkıp O'na dua ettiğinde neredeyse üzerine çullanıyorlardı}. Meydan okumada [Bakara 23]: {Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin}. Bütün din ibadet kapsamındadır ve Sahîh'te sâbittir ki Cibrîl, Nebî (s.a.v.)'e bir bedevî sûretinde geldiği...
ارتضى وهم من خَشيته مشفقون} وَقَالَ تَعَالَى [٨٨-٩٥ مَرْيَم] : {وَقَالُوا اتخذ الرَّحْمَن ولدا * لقد جئْتُمْ شَيْئا إدا * تكَاد السَّمَاوَات يتفطرن مِنْهُ وتنشق الأَرْض وتخر الْجبَال هدا * أَن دعوا للرحمن ولدا * وَمَا يَنْبَغِي للرحمن أَن يتَّخذ ولدا * إِن كل من فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض إِلَّا آتِي الرَّحْمَن عبدا * لقد أحصاهم وعدهم عدا * وَكلهمْ آتيه يَوْم الْقِيَامَة فَردا} . وَقَالَ تَعَالَى عَن الْمَسِيح الَّذِي ادعيت فِيهِ الإلهية والبنوة [٥٩ الزخرف] : {إِن هُوَ إِلَّا عبد أنعمنا عَلَيْهِ وجعلناه مثلا لبني إِسْرَائِيل} وَلِهَذَا قَالَ النَّبِي صلى الله عليه وسلم فِي الحَدِيث الصَّحِيح " لَا تطروني كَمَا أطرت النَّصَارَى عِيسَى ابْن مَرْيَم فَإِنَّمَا أَنا عبد فَقولُوا عبد الله وَرَسُوله ". وَقد نَعته الله بالعبودية فِي أكمل أَحْوَاله فَقَالَ فِي الْإِسْرَاء: {سُبْحَانَ الَّذِي أسرى بِعَبْدِهِ لَيْلًا} وَقَالَ فِي الإيحاء [١٠ النَّجْم] {فَأوحى إِلَى عَبده مَا أوحى} وَقَالَ فِي الدعْوَة [١٩ الْجِنّ] {وَأَنه لما قَامَ عبد الله يَدعُوهُ كَادُوا يكونُونَ عَلَيْهِ لبدا} وَقَالَ فِي التحدي [٢٣ الْبَقَرَة] {وَإِن كُنْتُم فِي ريب مِمَّا نزلنَا على عَبدنَا فاتوا بِسُورَة من مثله} . فالدين كُله دَاخل فِي الْعِبَادَة وَقد ثَبت فِي " الصَّحِيح " أَن جِبْرِيل لما جَاءَ إِلَى النَّبِي صلى الله عليه وسلم فِي صُورَة أَعْرَابِي
Zatına İslâm'dan sordu, şöyle buyurdu: "İslâm; Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve –eğer yoluna güç yetirebilirsen– Beyt'i haccetmendir." Adam: "Peki iman nedir?" dedi. Resûlullah (s.a.v.): "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, resûllerine, ölümden sonra dirilişe ve hayrıyla şerriyle kadere iman etmendir." buyurdu. Adam: "Peki ihsan nedir?" diye sordu. Resûlullah (s.a.v.): "Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni mutlaka görür." buyurdu. Ardından hadîsin sonunda: "İşte bu Cibrîl'di; size dininizi öğretmek için geldi." buyurdu. Böylece bütün bunları dinden saydı. Din, boyun eğme (hudû‘) ve zillet anlamını içerir. "Dânehû fe-dâne" denir; yani onu zelil kıldım, o da zelil oldu. "Yedînü'llâh" ve "yedînü li'llâh" denir; yani Allah'a ibadet eder, O'na itaat eder ve O'na boyun eğer. O hâlde Allah'ın dini, O'na ibadet, O'na itaat ve O'na boyun eğmektir. İbadetin asıl anlamı da zillettir. "Tarîkun mu‘abbed" denir; ayaklarla dövülüp yumuşatılmış, zelil kılınmış yol demektir. Ancak emrolunan ibadet, hem zillet hem de sevgi anlamını içerir; yani Allah'a karşı en son derecedeki zillet ile en son derecedeki sevgiyi bir arada bulundurur. Zira sevginin son mertebesi "teteyyüm"dür; ilki ise kalbin sevilene bağlanması sebebiyle "alâka"dır. Sonra kalbin sevilene akması sebebiyle "sabâbe"; ardından kalbe yapışan sevgi anlamına gelen "garâm"; daha sonra "ışk"; en sonu da "teteyyüm"dur. "Teyyeme'llâh" yani Allah'ı kul edindi denir; "müteyye"m de sevgilisine kulluk edip boyun eğendir. Bir kimse bir insana, ona buğzettiği hâlde boyun eğse, o kimseye ibadet etmiş olmaz. Bir şeyi sevip de ona boyun eğmezse, o da ibadet etmiş olmaz; nitekim insan evladını sever ama ona ibadet etmez.
وَسَأَلَهُ عَن الْإِسْلَام قَالَ: " الْإِسْلَام أَن تشهد أَن لَا إِلَه إِلَّا الله وَأَن مُحَمَّدًا رَسُول الله وتقيم الصَّلَاة وتؤتي الزَّكَاة وتصوم رَمَضَان وتحج الْبَيْت إِن اسْتَطَعْت إِلَيْهِ سَبِيلا " قَالَ: فَمَا الْإِيمَان؟ قَالَ: " أَن تؤمن بِاللَّه وَمَلَائِكَته وَكتبه وَرُسُله والبعث بعد الْمَوْت وتؤمن بِالْقدرِ خَيره وشره " قَالَ: فَمَا الْإِحْسَان؟ قَالَ: " أَن تعبد الله كَأَنَّك ترَاهُ فَإِن لم تكن ترَاهُ فَإِنَّهُ يراك " ثمَّ قَالَ فِي آخر الحَدِيث: " هَذَا جِبْرِيل جَاءَكُم يعلمكم دينكُمْ " فَجعل هَذَا كُله من الدَّين. وَالدّين يتَضَمَّن معنى الخضوع والذل يُقَال دنته فدان أى أذللته فذل وَيُقَال يدين الله ويدين لله أَي يعبد الله ويطيعه ويخضع لَهُ فدين الله عِبَادَته وطاعته والخضوع لَهُ. وَالْعِبَادَة أصل مَعْنَاهَا الذل أَيْضا يُقَال طَرِيق معبد إِذا كَانَ مذللا قد وطئته الْأَقْدَام. لَكِن الْعِبَادَة الْمَأْمُور بهَا تَتَضَمَّن معنى الذل وَمعنى الْحبّ فهى تَتَضَمَّن غَايَة الذل لله بغاية الْمحبَّة لَهُ. فَإِن آخر مَرَاتِب الْحبّ هُوَ التتيم وأوله العلاقة لتَعلق الْقلب بالمحبوب ثمَّ الصبابة لانصباب الْقلب إِلَيْهِ ثمَّ الغرام وَهُوَ الْحبّ الملازم للقلب ثمَّ الْعِشْق وَآخِرهَا التتيم يُقَال تيم الله أَي عبد الله فالمتيم المعبد لمحبوبه. وَمن خضع لإِنْسَان مَعَ بغضه لَهُ لَا يكون عابدا لَهُ وَلَو أحب شَيْئا وَلم يخضع لَهُ لم يكن عابدا لَهُ كَمَا قد يحب الرجل وَلَده
O'nun dostu [Resûlullah] da böyledir. Bu sebeple bu ikisinden biri Allah Teâlâ'ya ibadette yeterli olmaz. Bilakis Allah'ın kul için her şeyden daha sevgili olması ve Allah'ın onun katında her şeyden daha büyük olması gerekir. Hatta tam sevgi ve tam boyun eğiş ancak Allah'a layıktır. Allah'tan başkası için sevilen her şeyin sevgisi fasittir ve Allah'ın emri dışında büyütülen her şeyin tazimi batıldır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur [Tevbe Suresi, 24]: {De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, durgunluğundan korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah emrini getirinceye kadar bekleyin.} Cins olarak sevgi Allah ve Resûlü içindir, tıpkı itaat gibi. Zira itaat Allah ve Resûlü içindir; razı etme Allah ve Resûlü içindir. {Allah ve Resûlü, onların kendisini razı etmeye daha layıktır} [Tevbe 62]. Verme de Allah ve Resûlü içindir: {Keşke onlar, Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olsalardı} [Tevbe 59]. İbadete gelince, tevekkül, korku ve benzeri ibadete uygun olan şeyler yalnızca Allah'a yapılır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur [Âl-i İmrân Suresi, 64]: {De ki: Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda ortak bir kelimeye gelin: Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp birbirimizi rabler edinmeyelim. Eğer yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun ki biz Müslümanlarız.} Yine Allah Teâlâ buyurdu [Tevbe 59]: {Onlar, Allah ve Resûlünün kendilerine verdiklerine razı olsalardı ve 'Allah bize yeter, Allah bize lütfundan verecek, Resûlü de verecek; biz yalnızca Allah'a rağbet edenleriz' deselerdi...} Verme işi Allah ve Resûlü içindir. Nitekim O'nun şu sözünde olduğu gibi [Haşr Suresi, 7]: {Resûl size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının.} Ve ama
وَصديقه وَلِهَذَا لَا يَكْفِي أَحدهمَا فِي عبَادَة الله تَعَالَى بل يجب أَن يكون الله أحب إِلَى العَبْد من كل شَيْء وَأَن يكون الله عِنْده أعظم من كل شَيْء بل لَا يسْتَحق الْمحبَّة والخضوع التَّام إِلَّا الله. وكل مَا أحب لغير الله فمحبته فَاسِدَة وَمَا عظم بِغَيْر أَمر الله فتعظيمه بَاطِل. قَالَ الله تَعَالَى [٢٤ التَّوْبَة] : {قل إِن كَانَ آباؤكم وأبناؤكم وَإِخْوَانكُمْ وأزواجكم وعشيرتكم وأموال اقترفتموها وتجارة تخشون كسادها ومساكن ترضونها أحب إِلَيْكُم من الله وَرَسُوله وَجِهَاد فِي سَبيله فتربصوا حَتَّى يَأْتِي الله بأَمْره} . فجنس الْمحبَّة يكون لله وَلِرَسُولِهِ كالطاعة فَإِن الطَّاعَة لله وَلِرَسُولِهِ والإرضاء لله وَلِرَسُولِهِ {وَالله وَرَسُوله أَحَق أَن يرضوه} [٦٢ التَّوْبَة] والإيتاء لله وَلِرَسُولِهِ {وَلَو أَنهم رَضوا مَا آتَاهُم الله وَرَسُوله} [٥٩ التَّوْبَة] . وَأما الْعِبَادَة وَمَا يُنَاسِبهَا من التَّوَكُّل وَالْخَوْف وَنَحْو ذَلِك فَلَا تكون إِلَّا لله وَحده كَمَا قَالَ تَعَالَى [٦٤ آل عمرَان] : {قل يَا أهل الْكتاب تَعَالَوْا إِلَى كلمة سَوَاء بَيْننَا وَبَيْنكُم أَن لَا نعْبد إِلَّا الله وَلَا نشْرك بِهِ شَيْئا وَلَا يتَّخذ بَعْضنَا بَعْضًا أَرْبَابًا من دون الله فَإِن توَلّوا فَقولُوا اشْهَدُوا بِأَنا مُسلمُونَ} . وَقَالَ تَعَالَى [٥٩ التَّوْبَة] : {وَلَو أَنهم رَضوا مَا آتَاهُم الله وَرَسُوله وَقَالُوا حَسبنَا الله سيؤتينا الله من فَضله وَرَسُوله إِنَّا إِلَى الله راغبون} فالإيتاء لله وَلِلرَّسُولِ كَقَوْلِه [٧ الْحَشْر] : {وَمَا آتَاكُم الرَّسُول فَخُذُوهُ وَمَا نهاكم عَنهُ فَانْتَهوا} وَأما
Hasb, yani Kâfi olan, yalnızca Allah'tır. Nitekim Allah Teâlâ buyurmuştur: [Âl-i İmrân 173]: "Onlar ki kendilerine insanlar: 'İnsanlar size karşı ordu topladı, onlardan korkun!' dediler de bu onların imanını artırdı ve: 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!' dediler." Yine Allah Teâlâ buyurmuştur: [Enfâl 64]: "Ey Peygamber! Sana ve sana tabi olan müminlere Allah yeter." Yani sana ve sana tabi olan müminlere Allah yeter. Her kim mananın "Sana ve beraberindeki müminler Allah'tır" (yani müminler de Allah ile birlikte yeter) olduğunu zannetmişse, çok çirkin bir hata etmiştir; nitekim bunu başka bir yerde genişçe açıkladık. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: [Zümer 36]: "Allah kuluna kâfi değil midir?" Bunun tahriri şudur: Kul (abd) ile murad, "muabbed"dir, yani Allah'ın kendisini zellüle kıldığı, tedbir ettiği ve evirip çevirdiği kimsedir. Bu itibarla bütün mahlûkat, ebrâr olanları, füccâr olanları, müminler, kâfirler, cennet ehli ve cehennem ehli –hepsi– Allah'ın kullarıdır. Zira O...
الْحسب وَهُوَ الْكَافِي فَهُوَ الله وَحده كَمَا قَالَ تَعَالَى [١٧٣ آل عمرَان] : {الَّذين قَالَ لَهُم النَّاس إِن النَّاس قد جمعُوا لكم فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُم إِيمَانًا وَقَالُوا حَسبنَا الله وَنعم الْوَكِيل} وَقَالَ تَعَالَى [٦٤ الْأَنْفَال] : {يَا أَيهَا النَّبِي حَسبك الله وَمن اتبعك من الْمُؤمنِينَ} أَي حَسبك وَحسب من اتبعك من الْمُؤمنِينَ الله وَمن ظن أَن الْمَعْنى حَسبك الله والمؤمنون مَعَه فقد غلط غَلطا فَاحِشا كَمَا قد بسطناه فِي غير هَذَا الْمَوْضُوع وَقَالَ تَعَالَى [٣٦ الزمر] : {أَلَيْسَ الله بكاف عَبده} . وتحرير ذَلِك أَن العَبْد يُرَاد بِهِ المعبّد الَّذِي عبّده الله فذلّله ودبّره وصرّفه. وَبِهَذَا الِاعْتِبَار فالمخلوقون كلهم عباد الله الْأَبْرَار مِنْهُم والفجار والمؤمنون وَالْكفَّار وَأهل الْجنَّة وَأهل النَّار إِذْ هُوَ
Onların hepsinin Rabbi ve Meliki'dir. O'nun meşîetinden, kudretinden ve hiçbir iyi ve kötünün aşamayacağı kelimât-ı tâmmeden çıkamazlar. Nitekim O'nun dilediği olur, onlar dilemese de. Onların dilediği ise, eğer O dilemezse olmaz. Nitekim Allah Teâlâ [Âl-i İmrân 83] şöyle buyurmuştur: "Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa isteyerek ve istemeyerek O'na teslim olmuştur ve O'na döndürüleceklerdir." İşte O, Sübhânehû, âlemlerin Rabbi, yaratıcıları, rızıklandıranları, diriltenleri, öldürenleri, kalplerini çeviren ve işlerini düzenleyendir. Onların O'ndan başka Rabbi, O'ndan başka mâliki ve O'ndan başka yaratıcısı yoktur; ister bunu ikrar etsinler ister inkâr etsinler, ister bilsinler ister bilmesinler. Ancak ehl-i iman olanlar bunu bilir ve ona iman eder. Buna karşılık bundan cahil olan veya bilerek inkâr edip Rabbine karşı büyüklenen, itiraf etmeyen ve boyun eğmeyen kimse böyle değildir; üstelik Allah'ın kendisinin Rabbi ve yaratıcısı olduğunu bilir. Hakkı bilmek, kabulden büyüklenme ve inkârla birlikte olunca, bu, sahibi için bir azap olur. Nitekim Allah Teâlâ [Neml 14] buyurmuştur: "Onları (mucizeleri) nefisleri kesin olarak bildiği hâlde zulüm ve büyüklenmeyle inkâr ettiler. Bak, bozguncuların sonu nasıl oldu." Yine Allah Teâlâ [Bakara 146] buyurmuştur: "Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizler." Ve yine Allah Teâlâ [En'âm 33] buyurmuştur: "Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Fakat onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlar."
رَبهم كلهم ومليكهم لَا يخرجُون عَن مَشِيئَته وَقدرته وكلماته التامات الَّتِي لَا يجاوزهن بر وَلَا فَاجر؛ فَمَا شَاءَ كَانَ وَإِن لم يشاءوا. وَمَا شَاءُوا إِن لم يشأه لم يكن كَمَا قَالَ تَعَالَى [٨٣ آل عمرَان] : {أفغير دين الله يَبْغُونَ وَله أسلم من فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض طَوْعًا وَكرها وَإِلَيْهِ يرجعُونَ} . فَهُوَ سُبْحَانَهُ رب الْعَالمين وخالقهم ورازقهم ومحييهم ومميتهم ومقلب قُلُوبهم ومصرف أُمُورهم لَا رب لَهُم غَيره وَلَا مَالك لَهُم سواهُ وَلَا خَالق لَهُم إِلَّا هُوَ سَوَاء اعْتَرَفُوا بذلك أَو أنكروه وَسَوَاء علمُوا ذَلِك أَو جهلوه؛ لَكِن أهل الْإِيمَان مِنْهُم عرفُوا ذَلِك وآمنوا بِهِ؛ بِخِلَاف من كَانَ جَاهِلا بذلك؛ أَو جاحدا لَهُ مستكبرا على ربه لَا يقر وَلَا يخضع لَهُ؛ مَعَ علمه بِأَن الله ربه وخالقه. فالمعرفة بِالْحَقِّ إِذا كَانَت مَعَ الاستكبار عَن قبُوله والجحد لَهُ كَانَ عذَابا على صَاحبه كَمَا قَالَ تَعَالَى [١٤ النَّمْل] : {وجحدوا بهَا واستيقنتها أنفسهم ظلما وعلوا فَانْظُر كَيفَ كَانَ عَاقِبَة المفسدين} وَقَالَ تَعَالَى [١٤٦ الْبَقَرَة] : {الَّذين آتَيْنَاهُم الْكتاب يعرفونه كَمَا يعْرفُونَ أَبْنَاءَهُم وَإِن فريقا مِنْهُم ليكتمون الْحق وهم يعلمُونَ} وَقَالَ تَعَالَى [٣٣ الْأَنْعَام] : {قد نعلم إِنَّه ليحزنك الَّذِي يَقُولُونَ فَإِنَّهُم لَا يكذبُونَك وَلَكِن الظَّالِمين بآيَات الله يجحدون} .
Kul, Allah'ın kendi Rabbi ve Hâlıkı olduğunu, O'na muhtaç ve O'na ihtiyaç duyduğunu bildiğinde, Allah'ın rubûbiyyetine bağlı olan ubûdiyyeti idrak eder. Bu kul, Rabbine dua eder, O'na yalvarır ve O'na tevekkül eder. Fakat bazen O'nun emrine itaat eder, bazen isyan eder; yine de Allah'a ibadet ettiği gibi şeytana ve putlara da ibadet edebilir. Bu tür bir ubûdiyyet, cennet ehli ile cehennem ehlini ayırt etmez ve kişi bununla mümin olmaz. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: [Yûsuf 160] "Onların çoğu, ancak müşrik olarak Allah'a iman eder." Zira müşrikler, Allah'ın kendilerinin Hâlıkı ve Râzıkı olduğunu kabulleniyorlar, fakat O'ndan başkasına ibadet ediyorlardı. Allah Teâlâ buyurdu: [Lokman 25] "Andolsun onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette Allah diyeceklerdir." Ve yine Allah Teâlâ buyurdu: [Mü'minûn 84-89] "De ki: Yer ve içindekiler kime aittir? Biliyorsanız söyleyin. Allah'ındır diyecekler. De ki: O halde düşünmüyor musunuz? De ki: Yedi göklerin Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir? Allah'ındır diyecekler. De ki: O halde O'ndan sakınmıyor musunuz? De ki: Her şeyin melekûtu elinde olan, himaye eden ve kendisine karşı himaye edilmeyen kimdir? Biliyorsanız söyleyin. Allah'ındır diyecekler. De ki: O halde nasıl oluyor da büyüleniyorsunuz?" Hakikatten söz edenlerin çoğu, bu hakikati müşahede eder; oysa onlar ancak bu hakikati müşahede ederler ki bu, içinde mümin, kâfir, iyi, kötü, hatta İblis'in dahi ortak olduğu kevnî hakikattir. İblis bu hakikati kabul eder; nitekim İblis şöyle dedi: [Hicr 36, Sâd 79] "Rabbim! Beni, yeniden dirilecekleri güne kadar ertele." Ve [Hicr 39]: "Rabbim! Beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki yeryüzünde onlara (kötülükleri) süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım." Ve [Sâd 82]: "İzzetin hakkı için, onların hepsini azdıracağım." Ve [İsrâ 62]: "Bana şu kerem ettiğine bak! Eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, andolsun onun soyunu, pek azı dışında, kendime bağlayacağım." Ve bu gibileri.
فَإِذا عرف العَبْد أَن الله ربه وخالقه وَأَنه مفتقر إِلَيْهِ مُحْتَاج إِلَيْهِ عرف الْعُبُودِيَّة الْمُتَعَلّقَة بربوبية الله وَهَذَا العَبْد يسْأَل ربه ويتضرع إِلَيْهِ ويتوكل عَلَيْهِ لَكِن قد يُطِيع أمره وَقد يعصيه وَقد يعبده مَعَ ذَلِك وَقد يعبد الشَّيْطَان والأصنام وَمثل هَذِه الْعُبُودِيَّة لَا تفرق بَين أهل الْجنَّة وَأهل النَّار وَلَا يصير بهَا الرجل مُؤمنا كَمَا قَالَ الله تَعَالَى [١٦٠ يُوسُف] : {وَمَا يُؤمن أَكْثَرهم بِاللَّه إِلَّا وهم مشركون} فَإِن الْمُشْركين كَانُوا يقرونَ أَن الله خالقهم ورازقهم وهم يعْبدُونَ غَيره قَالَ تَعَالَى [٢٥ لُقْمَان] : {وَلَئِن سَأَلتهمْ من خلق السَّمَاوَات وَالْأَرْض ليَقُولن الله} وَقَالَ تَعَالَى [٨٤-٨٩ الْمُؤْمِنُونَ] {قل لمن الأَرْض وَمن فِيهَا إِن كُنْتُم تعلمُونَ * سيقولون لله قل أَفلا تذكرُونَ * قل من رب السَّمَاوَات السَّبع وَرب الْعَرْش الْعَظِيم * سيقولون لله قل أَفلا تَتَّقُون * قل من بِيَدِهِ ملكوت كل شَيْء وَهُوَ يجير وَلَا يجار عَلَيْهِ إِن كُنْتُم تعلمُونَ * سيقولون لله قل فَأنى تسحرون} . وَكثير مِمَّن يتَكَلَّم فِي الْحَقِيقَة فيشهدها لَا يشْهد إِلَّا هَذِه الْحَقِيقَة وَهِي الْحَقِيقَة الكونية الَّتِي يشْتَرك فِيهَا وَفِي شهودها وَفِي مَعْرفَتهَا الْمُؤمن وَالْكَافِر وَالْبر والفاجر بل وإبليس معترف بِهَذِهِ الْحَقِيقَة وَأهل النَّار قَالَ إِبْلِيس [٣٦ الْحجر، ٩٧ ص] :{رب فأنظرني إِلَى يَوْم يبعثون} و [٣٩ الْحجر] : {قَالَ رب بِمَا أغويتني لأزينن لَهُم فِي الأَرْض ولأغوينهم أَجْمَعِينَ} وَقَالَ [٨٢ ص] : {فبعزتك لأغوينهم أَجْمَعِينَ} وَقَالَ [٦٢ الْإِسْرَاء] : {أرأيتك هَذَا الَّذِي كرمت عَليّ لَئِن أخرتن إِلَى يَوْم الْقِيَامَة لأحتنكن ذُريَّته إِلَّا قَلِيلا} وأمثال هَذَا
Allah'ın kendisinin Rabbi, yaratıcısı ve başkalarının da yaratıcısı olduğunu ikrar eden o söze gelince — nitekim cehennem ehli de şöyle demişlerdir [Mü'minûn 106]: "Rabbimiz! Bize bedbahtlığımız gālib geldi ve biz sapkın bir topluluk idik." Yine Allah Teâlâ onlar hakkında buyurmuştur [En'âm 30]: "Onları Rablerinin huzurunda durdurulmuş halde bir görsen! (Allah) buyuracak: 'Bu (azap) hak değil mi?' Onlar da diyecekler: 'Rabbimize andolsun ki evet, hak!'" Şu halde kim bu hakikatte durup onun şuhûdunda kalır da Allah'ın emrettiği, ulûhiyetine taalluk eden kulluğu, emrine ve resûlünün emrine itaati ihtiva eden dînî hakikati yerine getirmezse, işte o kimse İblîs ve cehennem ehli cinsinden olur. Bununla birlikte bir de kendisini, kendilerinden şer‘î emir ve nehyin düştüğü iddiasındaki, Allah'ın has evliyasından, ehl-i marifet ve tahkikten zannederse, işte o kimse küfrün ve ilhâdın en şerlilerinden olur. Her kim de Hızır (a.s.) ve benzerlerinin, iradenin müşahedesi ve bunun gibi sebeplerle kendilerinden emrin düştüğünü zannederse, işte bu sözü, Allah'a ve resûlüne kâfir olanların en kötü sözlerinden olur — nihayet kişi, "abd" (kul) kelimesinin ikinci türüne, yani "âbid" (kulluk eden) mânasına girer. Böylece Allah'a ibadet eder, yalnızca O'na ibadet eder; emrine ve resûllerinin emrine itaat eder; mümin ve muttakî velîlerini dost edinir, düşmanlarına düşman kesilir. İşte bu ibadet, Allah Teâlâ'nın ilâhlığına (ulûhiyetine) taalluk eder. Nitekim tevhidin şiarı, "Lâ ilâhe illallah" olup, bunun aksine sadece rubûbiyetini ikrar edip O'na ibadet etmeyen veya O'nunla birlikte başka bir ilâha ibadet eden kimsenin hâli böyle değildir. İlâh, kalbin kemâl-i muhabbet, tâzim, iclâl, ikram, havf, recâ ve benzeri duygularla kendisine yöneldiği varlıktır.
من الْخطاب الَّذِي يقر فِيهِ بِأَن الله ربه وخالقه وخالق غَيره وَكَذَلِكَ أهل النَّار قَالُوا [١٠٦ الْمُؤْمِنُونَ] : {رَبنَا غلبت علينا شِقْوَتنَا وَكُنَّا قوما ضَالِّينَ} وَقَالَ تَعَالَى عَنْهُم [٣٠ الْأَنْعَام] : {وَلَو ترى إِذْ وقفُوا على رَبهم قَالَ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بلَى وربنا} . فَمن وقف عِنْد هَذِه الْحَقِيقَة وَعند شهودها وَلم يقم بِمَا أَمر الله بِهِ من الْحَقِيقَة الدِّينِيَّة الَّتِي هِيَ عِبَادَته الْمُتَعَلّقَة بإلوهيته وَطَاعَة أمره وَأمر رَسُوله كَانَ من جنس إِبْلِيس وَأهل النَّار. فَإِن ظن مَعَ ذَلِك أَنه من خَواص أَوْلِيَاء الله وَأهل الْمعرفَة وَالتَّحْقِيق، الَّذين سقط عَنْهُم الْأَمر وَالنَّهْي الشرعيان، كَانَ من أشر أهل الْكفْر والإلحاد. وَمن ظن أَن الخَضِرَ وَغَيره سقط عَنْهُم الْأَمر لمشاهدة الْإِرَادَة وَنَحْو ذَلِك، كَانَ قَوْله هَذَا من شَرّ أَقْوَال الْكَافرين بِاللَّه وَرَسُوله، حَتَّى يدْخل فِي النَّوْع الثَّانِي من معنى العَبْد، وَهُوَ العَبْد بِمَعْنى العابد، فَيكون عابدا لله، لَا يعبد إِلَّا إِيَّاه، فيطيع أمره وَأمر رسله، ويوالي أولياءه الْمُؤمنِينَ الْمُتَّقِينَ ويعادي أعداءه. وَهَذِه الْعِبَادَة مُتَعَلقَة بالإلهية لله تَعَالَى وَلِهَذَا كَانَ عنوان التَّوْحِيد لَا إِلَه إِلَّا الله بِخِلَاف من يقر بربوبيته وَلَا يعبده أَو يعبد مَعَه إِلَهًا آخر. فالإله هُوَ الَّذِي يألهه الْقلب بِكَمَال الْحبّ والتعظيم والاجلال وَالْإِكْرَام وَالْخَوْف والرجاء وَنَحْو ذَلِك.
Bu ibadet, Allah'ın sevdiği ve razı olduğu ibadettir. Bu ibadetle kullarından müstafî olanları (seçkin kullarını) vasıflandırmış ve bu ibadetle peygamberlerini göndermiştir. Kul (abd) ise muabbad (boyun eğdirilmiş) anlamında olup, ister bunu ikrar etsin ister inkâr etsin, bu anlamda mümin ve kâfir ortaktır. İşte bu iki tür arasındaki farkla, Allah'a ibadet, dini ve şer'î emri dâhilinde olup O'nun sevdiği, razı olduğu, ehline velâ beslediği ve cennetiyle ikram ettiği dinî hakikatler ile, mümin ve kâfirin, iyi ve fâcirin ortak olduğu kevnî hakikatler arasındaki fark bilinir. Kevnî hakikatlerle yetinip dinî hakikatlere uymayan kimseler, mel'un İblis'in tâbileri ve Rabbü'l-âlemîn'i inkâr eden kâfirlerden olur. Kevnî hakikatlerin bazı hususlarında yetinip bazılarında yetinmeyen veya bir makamda [bir makamda değil] veya bir hâlde [bir hâlde değil] yetinen kimsenin imanından ve Allah'a olan velâsından, dinî hakikatlerden eksik olduğu miktarca noksanlık olur. Bu büyük bir makamdır ki yanılanlar burada yanılmış, sâlikler için burada karışıklık çoğalmıştır. Hatta tahkik, tevhid ve irfan iddiasında bulunan büyük şeyhlerden nice kimseler burada kaymıştır ki sayılarını ancak Allah bilir. O Allah ki gizliyi ve açığı bilendir. İşte Şeyh Abdülkâdir (r.a.) kendisinden nakledilen sözünde buna işaret etmiş ve beyan etmiştir ki birçok ricâlin (erenin) kazâya ulaştıklarında...
وَهَذِه الْعِبَادَة هِيَ الَّتِي يُحِبهَا الله ويرضاها وَبهَا وصف المصطفين من عباده وَبهَا بعث رسله. وَأما العَبْد بِمَعْنى المعبّد سَوَاء أقرّ بذلك أَو أنكرهُ فَهَذَا الْمَعْنى يشْتَرك فِيهِ الْمُؤمن وَالْكَافِر. وبالفرق بَين هذَيْن النَّوْعَيْنِ يعرف الْفرق بَين الْحَقَائِق الدِّينِيَّة الدَّاخِلَة فِي عبَادَة الله وَدينه وَأمره الشَّرْعِيّ الَّتِي يُحِبهَا ويرضاها ويوالى أَهلهَا ويكرمهم بجنته وَبَين الْحَقَائِق الكونية الَّتِي يشْتَرك فِيهَا الْمُؤمن وَالْكَافِر وَالْبر والفاجر الَّتِي من اكْتفى بهَا وَلم يتبع الْحَقَائِق الدِّينِيَّة كَانَ من أَتبَاع إِبْلِيس اللعين والكافرين بِرَبّ الْعَالمين وَمن اكْتفى فِيهَا فِي بِبَعْض الْأُمُور دون بعض أَو فِي مقَام [دون مقَام] أَو حَال [دون حَال] نقص من إيمَانه وولايته لله بِحَسب مَا نقص من الْحَقَائِق الدِّينِيَّة وَهَذَا مقَام عَظِيم غلط فِيهِ الغالطون وَكثر فِيهِ الِاشْتِبَاه على السالكين حَتَّى زلق فِيهِ من أكَابِر الشُّيُوخ المدّعين للتحقيق والتوحيد والعرفان مَا لَا يحصيهم إِلَّا الله الَّذِي يعلم السِّرّ والإعلان. وَإِلَى هَذَا أَشَارَ الشَّيْخ عبد الْقَادِر رحمه الله فِيمَا ذكر عَنهُ فبيّن أَن كثيرا من الرِّجَال (إِذا وصلوا إِلَى الْقَضَاء
Kader konusunda herkes sustu; ancak bana bu hususta bir pencere açıldı. Nitekim ben Hakk’ın kaderleri ile Hakk için Hakk’a münazaa ettim. (Asıl) adam, kadere münazaa edendir; kadere muvâfık olan değildir. Şeyh’in (Allah ona rahmet eylesin) zikrettiği şey, Allah ve Resûlü’nün emrettiği şeydir. Lakin birçok kimse bu hususta yanılmıştır. Zira onlar, kendilerine takdir edilen günahları ve isyanları –hatta insanlara takdir edilen küfrü dahi– müşahede eder; bunun Allah’ın meşieti, kazası ve kaderiyle cereyan ettiğini, rubûbiyetinin hükmü ve meşietinin muktezası dâhilinde olduğunu görürler. Böylece buna teslim olmayı, onu kabul etmeyi, ondan razı olmayı ve benzeri şeyleri din, yol ve ibadet zannederler. Bu suretle, şu âyetlerde söyledikleri gibi söyleyen müşriklere benzemiş olurlar: {Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız şirk koşardık, hiçbir şeyi de haram kılmazdık} [el-En‘âm 148]; {Allah’ın dileseydi doyuracağı kimseyi biz mi doyuralım?} [Yâsin 47]; {Rahmân dileseydi onlara ibadet etmezdik} [ez-Zuhruf 20]. Eğer hidayete erselerdi, kader konusunda bize emredilenin, başımıza gelen musibetlerde –fakirlik, hastalık, korku gibi– kaderden razı olmak ve onun gereğine sabretmek olduğunu bilirlerdi. Allah Teâlâ buyurur: {Hiçbir} [et-Tegābün 11]
وَالْقدر أَمْسكُوا إِلَّا أَنا فَإِنِّي انفتحت لي فِيهِ روزنة فنازعت أقدار الْحق بِالْحَقِّ للحق وَالرجل من يكون منازعا للقدر لَا من يكون مُوَافقا للقدر) . وَالَّذِي ذكره الشَّيْخ رحمه الله هُوَ الَّذِي أَمر الله بِهِ وَرَسُوله وَلَكِن كثير من الرِّجَال غلطوا فِيهِ فَإِنَّهُم قد يشْهدُونَ مَا يقدّر على أحدهم من الْمعاصِي والذنُوب أَو مَا يقدّر على النَّاس من ذَلِك بل من الْكفْر وَيشْهدُونَ أَن هَذَا جَار بِمَشِيئَة الله وقضائه وَقدره دَاخل فِي حكم ربوبيته وَمُقْتَضى مَشِيئَته فيظنون الاستسلام لذَلِك وموافقته وَالرِّضَا بِهِ وَنَحْو ذَلِك دينا وطريقا وَعبادَة فيضاهئون الْمُشْركين الَّذين قَالُوا [١٤٨ الْأَنْعَام] : {لَو شَاءَ الله مَا أشركنا وَلَا آبَاؤُنَا وَلَا حرمنا من شَيْء} وَقَالُوا [٤٧ يس] : {أنطعم من لَو يَشَاء الله أطْعمهُ} وَقَالُوا [٢٠ الزخرف] : {لَو شَاءَ الرَّحْمَن مَا عبدناهم} وَلَو هُدوا لعلموا أَن الْقدر أُمرنا أَن نرضى بِهِ وَنَصْبِر على مُوجبه فِي المصائب الَّتِي تصيبنا كالفقر وَالْمَرَض وَالْخَوْف قَالَ الله تَعَالَى [١١ التغابن] : {مَا أصَاب من
Bir musîbet ancak Allah'ın izniyledir. Kim Allah'a iman ederse, Allah onun kalbini hidayete erdirir. Selef'ten bazıları şöyle demiştir: "Bu, başına bir musîbet gelen, onun Allah tarafından geldiğini bilen, buna râzı olup teslim olan kimsedir." Allah Teâlâ, Hadîd Sûresi 22-23'te şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musîbet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) yazılı olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. (Bunlar) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diyedir." Sahîhayn'de Nebî (s.a.v.)'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: "Âdem ile Mûsâ tartıştı. Mûsâ dedi ki: Sen, Allah'ın eliyle yarattığı, ruhundan üflediği, meleklerine secde ettirdiği ve her şeyin ismini öğrettiği Âdem'sin. Ne diye bizi ve kendini cennetten çıkardın? Âdem de şöyle dedi: Sen, Allah'ın risâletleri ve kelâmıyla seçkin kıldığı Mûsâ'sın. Peki ben yaratılmadan önce bu (başıma gelenin) benim üzerime yazılmış olduğunu görmedin mi? Mûsâ: Evet, dedi. Bunun üzerine Âdem, Mûsâ'ya karşı hüccet getirerek galip geldi." Âdem (a.s.), Mûsâ'ya karşı kader ile hüccet getirmedi; günahkârın (kader ile) hüccet getireceği zannı ile.
مُصِيبَة إِلَّا بِإِذن الله وَمن يُؤمن بِاللَّه يهد قلبه} قَالَ بعض السّلف: هُوَ الرجل تصيبه الْمُصِيبَة فَيعلم أَنَّهَا من عِنْد الله فيرضى وَيسلم. وَقَالَ تَعَالَى [٢٢-٢٣ الْحَدِيد] : {مَا أصَاب من مُصِيبَة فِي الأَرْض وَلَا فِي أَنفسكُم إِلَّا فِي كتاب من قبل أَن نبرأها إِن ذَلِك على الله يسير * لكَي لَا تأسوا على مَا فاتكم وَلَا تفرحوا بِمَا آتَاكُم} . وَفِي " الصَّحِيحَيْنِ " عَن النَّبِي صلى الله عليه وسلم أَنه قَالَ: " احْتج آدم ومُوسَى فَقَالَ مُوسَى: أَنْت آدم الَّذِي خلقك الله بِيَدِهِ وَنفخ فِيك من روحه وأسجد لَك مَلَائكَته وعلمك أَسمَاء كل شَيْء فلماذا أخرجتنا ونفسك من الْجنَّة؟ فَقَالَ آدم: أَنْت مُوسَى الَّذِي اصطفاك الله بِرِسَالَاتِهِ وبكلامه فَهَل وجدت ذَلِك مَكْتُوبًا عَليّ قبل أَن أخلق؟ قَالَ: نعم " قَالَ: " فحج آدم مُوسَى ". وآدَم عليه السلام لم يحْتَج على مُوسَى بِالْقدرِ ظنا أَن المذنب يحْتَج
Kadere [sığınıp günah işlemenin] mazeret olacağını ne bir Müslüman söyler ne de akıl sahibi bir kimse. Eğer bu bir özür teşkil etseydi, İblis’e, Nuh kavmine, Hûd kavmine ve her kâfire de özür olurdu. Mûsâ’nın Âdem’i kınaması da günahı sebebiyle değil, işlenen hatadan dolayı kendilerine isabet eden musibet yüzündendi; nitekim Âdem Rabbine tevbe etmiş, O da onu seçip hidayete erdirmişti. Mûsâ, Âdem’e: "Niçin bizi ve kendini cennetten çıkardın?" demiş, Âdem de: "Bu, ben yaratılmazdan önce üzerime yazılmış bir şeydi" diye cevap vermişti. İşte amel ve onun neticesi olan musibet takdir edilmiştir. Takdir olunan musibetlere teslim olmak gerekir; zira bu, Allah’ı Rab olarak kabul edip O’ndan razı olmanın kemâlindendir. Günahlara gelince: Kulun günah işlemeye hakkı yoktur; şâyet işlerse istiğfar edip tevbe etmesi, böylece her türlü ayıptan tevbe eylemesi, musibetlere de sabretmesi icap eder. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Sabret! Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır ve günahın için istiğfar eyle" (Gâfir 55). Yine buyurmuştur: "Eğer sabreder ve sakınırsanız, onların hîlesi size hiçbir zarar veremez" (Âl-i İmrân 120). Ve yine: "Eğer sabreder ve sakınırsanız, işte bu, azmedilmesi gereken işlerdendir" (Âl-i İmrân 186). Yûsuf aleyhisselâm da şöyle demiştir: "Kim sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah iyilik edenlerin ecrini zâyi etmez" (Yûsuf 90). Bunun gibi, kulların günahları karşısında da kulun, gücü yettiğince iyiliği emredip kötülükten nehyetmesi, Allah yolunda kâfirlere ve münafıklara karşı cihad etmesi, Allah’ın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olması, Allah için sevmesi ve Allah için buğzetmesi gerekir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur (Mümtehine 1-4).
بِالْقدرِ فَإِن هَذَا لَا يَقُوله مُسلم وَلَا عَاقل وَلَو كَانَ هَذَا عذرا لَكَانَ عذرا لإبليس وَقوم نوح وَقوم هود وكل كَافِر وَلَا مُوسَى لَام آدم أَيْضا لأجل الذَّنب فَإِن آدم قد تَابَ إِلَى ربه فاجتباه وَهدى وَلَكِن لامه لأجل الْمُصِيبَة الَّتِي لحقتهم بالخطيئة وَلِهَذَا قَالَ: فلماذا أخرجتنا ونفسك من الْجنَّة؟ فَأَجَابَهُ آدم: إِن هَذَا كَانَ مَكْتُوبًا عليّ قبل أَن أُخلق. فَكَانَ الْعَمَل والمصيبة المترتبة عَلَيْهِ مقدّرا وَمَا قدّر من المصائب يجب الاستسلام لَهُ فَإِنَّهُ من تَمام الرِّضَا بِاللَّه رَبًّا. وَأما الذُّنُوب فَلَيْسَ للْعَبد أَن يُذنب وَإِذا أذْنب فَعَلَيهِ أَن يسْتَغْفر وَيَتُوب، فيتوب من صنوف المعايب ويصبر على المصائب قَالَ تَعَالَى [٥٥ غَافِر] : {فاصبر إِن وعد الله حق واستغفر لذنبك} وَقَالَ تَعَالَى [١٢٠ آل عمرَان] : {وَإِن تصبروا وتتقوا لَا يضركم كيدهم شَيْئا} وَقَالَ [١٨٦ آل عمرَان] : {وَإِن تصبروا وتتقوا فَإِن ذَلِك من عزم الْأُمُور} وَقَالَ يُوسُف عليه السلام [٩٠ يُوسُف] : {إِنَّه من يتق ويصبر فَإِن الله لَا يضيع أجر الْمُحْسِنِينَ} . وَكَذَلِكَ ذنُوب الْعباد يجب على العَبْد فِيهَا أَن يَأْمر بِالْمَعْرُوفِ وَينْهى عَن الْمُنكر بِحَسب قدرته ويجاهد فِي سَبِيل الله الْكفَّار وَالْمُنَافِقِينَ ويوالي أَوْلِيَاء الله ويعادي أَعدَاء الله وَيُحب فِي الله وَيبغض فِي الله كَمَا قَالَ تَعَالَى [١-٤ الممتحنة] :