Fasıl: Muhammed (s.a.v.)'in risâletinin isbâtı hakkında.
فصل في إثبات رسالة محمد صلى الل᧦ّٰه عليه وسلم ١٩ ٣٤
Fasıl: Hak Teâlâ'nın itaati ve masiyeti murâd edici (mürîd) olduğuna dair
فصل في أنه تعالى مريد للطاعة والمعصية ٢٦ ٥٠
Tasdik kendisinde kāim olan kimsenin hakikaten mü’min olduğuna dair fasıl.
فصل في أن من قام به التصديق فهو مؤمن حقا ٣٦ ٥٩
Fasıl: Allah teâlâ, zulüm ve sefeh işlemeye kadir olmakla vasfedilmez.
فصل في أنه تعالى لا يوصف بالقدرة على الظلم والسفه ٤٢ ٦٨
Fasıl: Beşer ile melek arasında faziletin tertibi
فصل في ترتيب الفضل بين البشر والملك ٥٢ ٧٧
Fasıl: Allah’ın Âdem’den ve zürriyetinden aldığı mîsâk haktır.
فصل في أن الميثاق الذي أخده الل᧦ّٰه من آدم وذريته حق ٥٣ ٧٩
Fasıl: Sahâbenin fazilet sıralaması (56, 4).
İçindekiler — Kitap hakkında:
Kitap: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ‘at akîdesine dair el-‘Umde Şerhi olup el-İ‘timâd fi’l-İ‘tikâd adıyla anılır.
Müellif: Ebü’l-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî (öl. 710 h.).
Neşreden: Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-Türâs.
Baskı: Birinci baskı, 1432/2012 m.
Kaynak: eş-Şâmile ez-Zehebiyye; matbu nüshaya mutabıktır.
İçindekiler — Müellif hakkında:
en-Nesefî, Ebü’l-Berekât (öl. 710/1310). Kütübü’t-terâcim ve’t-târîhte zikredildiği üzere Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd Hâfızüddîn Ebü’l-Berekât; Hanefî fakihi ve müfessir olup Sind diyarındaki Nesef bölgesine nisbet edilir. Doğum tarihi zikredilmemiştir. Devrinin şeyhlerinin ekserisinden ders almış; bunlar arasında Şemseddin el-Kürdî ve Ahmed el-Attâbî de vardır. en-Nesefî, son dönem zâhidlerinden ve ilmiyle âmil âlimlerden idi. Fıkıh, usûl ve tefsire dair pek çok eseri bulunmakta olup en meşhuru, Keşşâf Tefsiri ile Beyzâvî Tefsiri’nden ihtisar ettiği orta hacimli bir tefsir olan Medârikü’t-Tenzîl ve Hakāiku’t-Te’vîl adlı eseridir. en-Nesefî, İsfahan yakınlarındaki Îzec kasabasında vefat etmiştir. el-Mevsû‘atü’l-Arabiyyetü’l-Âlemiyye’den naklen (Global Arabic Encyclopedia). http://www.mawsoah.net
فصل في ترتيب الصحابة في الفضل ٥٦ ٤ المحتو يات عن الكتاب الكتاب: شرح العمدة في عقيدة أهل السنة والجماعة المسمى بالإعتماد في الاعتقاد المؤلف: أبو البركات عبد الل᧦ّٰه بن أحمد بن محمود النسفي )المتوفى: ٧١٠ هـ( الناشر: مكتبة الأزهر ية للتراث الطبعة: الأولى ١٤٣٢ - ٢٠١٢ م المصدر: الشاملة الذهبية موافق للمطبوع ٥ المحتو يات عن المؤلف النسفي، أبو البركات ) ت٧١٠هـ، ١٣١٠م(. كر كتب التراجم تاريخ عبدالله بن أحمد بن محمود حافظ الدين أبو البركات، فقيه حنفي مفسر نسب إلى منطقة نسف في بلاد السند، لم تذ ولادته. ٺتلمذ على أكثر شيوخ عصره، ومنهم شمس الدين الـكردي وأحمد العتابي. كان النسفي أحد الزهاد المتأخرين والعلماء العاملين، له مؤلفات كثيرة في الفقه والأصول والتفسير أبرزها تفسيره مدارك التنز يل وحقائق التأو يل، وهو تفسير متوسط الحجم اختصره من تفسير الـكشاف وتفسير البيضاوي. توفي النسفي في بلدة إيذج قرب أصبهان. نقلا عن الموسوعة العربية العالمية Global ملسو هيلع هللا ىلصrabic عليه الصلاة و السلامncyclopedia http://www.mawsoah.net ٦
Birinci Fasıl: Âlemin Hudûsü
Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd, samediyetinin kemâliyle hulûl ve ittihâddan müteâlî olan; sermediyetinin yüceliğiyle şekillerden ve denklerden münezzeh bulunan; dîmûmiyyetinde eş ve evlattan vahdete sahip olan; kayyûmiyyetinde sayı kabul etmekten müteferrid olan Allah'a mahsustur. Salât, doğru yola çağıran Resûlü'ne; küçüklere ve yüce kişilere gönderilmiş Muhammed'e; feryat gününde küçük ve büyük günahların şefaatçisine; âline ve ashâbına olsun.
[Bir nüshada:] O, zâtının celâli ve sıfatlarının kemâliyle vahdete sahip; ceberût sıfatlarında noksanlık şaibelerinden ve kusur izlerinden münezzeh ve mukaddestir. Salât ü selâm, apaçık hüccetleri ve açık beyyineleriyle desteklenmiş nebîsi Muhammed'e; hak yolunun rehberleri ve koruyucuları olan âline ve ashâbına olsun.
Bundan sonra: Şer'î ilimlerin ve ahkâmın temeli ile İslâm akaidinin esas kaideleri, kelâm ilmi diye adlandırılan tevhid ve sıfatlar ilmidir; bu ilim, şüphe karanlıklarından ve vehim zulmetlerinden kurtarıcıdır. Bu yolun iksiri, (bâtıl fikirlerin hakka) karıştırılması (tahlît) ve şirkin karanlıklarından (insanı) kurtarıcıdır. Allah Teâlâ'dan, îman sahasında dolaşan insanın gönül gözünden perdeyi, kendinden güzel bir ilham ve beyân ile kaldırmasını dileriz. Şüphesiz kalpler O'nun elindedir; onları dilediği gibi çevirir: “Göklerde ve yerde bulunanlar O'ndan ister; O her gün bir şendedir” (er-Rahmân, 29). —D nüshasında: “doğruluk yolunu tutanlar ile tâat ve cihadda güçlerini ve gayretlerini ortaya koyanlar...” şeklindedir.
Sonra Mevlânâ, yüce sadr, büyük imam; yüksek himmet sahibi âlim; sünneti ihyâ eden, bid'ati kıran; fürû ve usûlü açıklayan; nakil ile aklı birleştiren; hakikatleri keşfeden, incelikleri izhar eden; sonrakilerin üstadı, selefin bakıyyesi; Hanîf milletin destekçisi, Mustafâ şerîatinin yardımcısı; hakkın, milletin ve dînin koruyucusu; nebîlerin ve resûllerin ilimlerinin vârisi —Allah kabrini din gününe kadar nurlandırsın—; Vedûd olan Allah'a muhtaç bulunan Ebü'l-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî —Allah kendisini ve anne-babasını bağışlasın, onlara ihsanda bulunsun— şöyle demiştir: Himmetlerin, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat akîdesini beyan etmek üzere telif ettiğim el-'Umde'ye meylettiğini görünce...
فصل في حدوث العالم ١ بسم الل᧦ّٰه الرحمن الرحيم الحمد لل᧦ّٰه المتعالي بكمال صمديته )¬١( عن الحلول والاتحاد، المتنزه بسمو سرمديته عن الأشكال والأنداد، المتوحد في ديمومته عن الصاحبة والأولاد، المتفرد في قيمومته عن قبول الأعداد. والصلاة على رسوله الداعي إلى الرشاد، محمد المبعوث إلى الأصاغر والأمجاد، الشفيع للصغائر والكبائر يوم التناد. وعلى آله وصحبه، •---------------------------------• )¬١( المتوحد بجلال ذاته وكمال صفاته المتقدس في نعوت الجـبروت عن شوائب النقص وسماته، والصلاة والسلام على نبيه محمد المؤيد بساطع حججه وواضح بيناته، وعلى آله وأصحابه هداة طر يق الحق وحماته، وبعد فإن مبنى علم الشرائع والأحكام، وقواعد أس عقائد الإسلام هو علم التوحيد والصفات الموسوم بعلم الكلام، المنجي عن غياهب الشكوك وظلمات الأوهام، وأن إكسير هذا السلك المخلص من غبيط التخليط والشرك، فنسأله تعالى أن يكشف حجاب الران عن عين فؤاد الإنسان الراتع في ميدان الإيمان بحسن إلهام منه وتبيان، فإن بيده سبحانه القلوب يقلبها كيف شاء: }يَسْأَلُه ُمَن ْفِي السَّمَاوَات ِوَالْأَرْض ِكُل َّيَوْم ٍهُو َفِي شَأْنٍ{ ]الرحمن: ٢٩[، في النسخة )د(. السالـكين مسلك السداد، والباذلين وسعهم وجهدهم في الطاعة والجهاد. قال مولانا الصدر الإمام المعظم، والحـبر الهمام المكرم محي السنة، قامع البدعة مبين الفروع والأصول، الجامع بين المنقول والمعقول، كاشف الحقائق مظهر الدقائق، أستاذ الخلف بقية السلف، ظهير الملة الحنيفية نصير الشر يعة المصطفو ية. حافظ الحق والملة والدين، وارث علوم الأنبياء والمرسلين - نور الل᧦ّٰه قبره إلى يوم الدين - المفتقر إلى الل᧦ّٰه الودود أبو البركات عبد الل᧦ّٰه بن أحمد بن محمود النسفي. غفر الل᧦ّٰه له ولوالديه وأحسن إليهما. لما رأيت الهمم مائلة إلى العمدة )¬١( التي صنفتها في بيان عقيدة أهل السنة والجماعة.
(1) Ebü'l-Berekât en-Nesefî burada “Umde” diyerek kendi kitabı olan Umdetü'l-Akāid'e işaret etmektedir. Bu kitap ilk kez müsteşrik Profesör Korten tarafından neşredilmiş, 1843'te Londra'da Necmüddîn en-Nesefî'nin Akāid'i ile birlikte basılmıştır. Müsteşrik Korten, bu iki kitap hakkında hazırladığı çalışmada hata etmiş ve Umdetü'l-Akāid'in, en-Nesefî'nin Akāid'i üzerine bir şerh olduğuna hükmetmiştir. İkinci neşir ise Kahire'deki Ezher Üniversitesi Usûlüddin Fakültesi'nden Dr. İbrahim Abdüşşâfî İbrahim tarafından 1987'de gerçekleştirilmiş, ancak henüz basılmamıştır. Ben de Allah'ın lutfu ve yardımıyla Umdetü'l-Akāid'i tahkik etmiş bulunuyorum; Allah'ın izniyle el-Mektebetü'l-Ezheriyye li't-Türâs'ta neşredilecek ve böylece faydası umûma yayılacaktır. Allah'tan kolaylık ve yardım dileriz.
Her ne kadar o (kitap) rivayetlerle dolu ise de dirâyetlerden hâlî değildir; bundan dolayı müşkilleri açıklayan, muğlâkları beyan eden bir şerhe muhtaçtır. Ben de Hâlıkü'l-ibâd'ın tevfikiyle, onun meselelerinin şerhini ve delillerinin tafsîlini içeren, el-İ'timâd fi'l-İ'tikād adını taşıyan bir kitap telif etmek istedim. Allah, kendisine tevekkül edene kâfidir; işlerini O'na havale edene yardımcıdır. O bana yeter; O ne güzel yardımcıdır.
Fasıl: Hakikatlerin İsbatı Hakkında. (2) Ehl-i Hak dedi ki: Eşyanın hakikatleri sâbittir; Sofistlerin hilâfına. Zira onlar: “Hiçbir şeyin hakikati yoktur; hiçbir şeye dair ilim de yoktur; bunlar ancak zan ve tahminlerden ibarettir” derler. Bizim için (onlara karşı) şu delil vardır: Onların nefyetmelerinde sübut vardır. Çünkü onların “Eşya için hakikat yoktur” sözü, hakikatlerin nefyini tahkik etmeleridir; aksi takdirde bu nefy gerçekleşmezdi. Böylece onlar kendi sözlerini yine kendi sözleriyle iptal etmiş olurlar. Akıllıların icmâsıyla bunlarla münazara edilmez. (3)
(2) Müellifin kitabına bu mesele ile başladığını görmekteyiz. Bu hususta o, Mâtürîdî ekolünün önde gelenlerinden Ebü'l-Muîn en-Nesefî, Necmüddîn en-Nesefî ve diğerleri gibi seleflerine iktidâ etmektedir. Zira bu mesele, İslâm akîde kitaplarının başına konulacak derecede önemlidir; çünkü hakikatlerin ispatı olmaksızın Allah'ın varlığının hakikati gibi tevhid ilminin hiçbir hakikatini ispat etmek mümkün değildir. Bu sebeple onlar bunu, üzerine inşa edilecek bir esas ve fikrî bir hareket noktası edinmişlerdir.
•---------------------------------• )¬١((( يشير أبي البركات النسفي بالعمدة هنا على كتابه )عمدة العقائد(، وقد تم نشر هذا الكتاب للمرة الأولى: بواسطة الأستاذ المستشرق كيورتن وطبع في لندن ١٨٤٣، ومعه عقائد نجم الدين النسفي، وقد أخطأ المستشرق كيورتن في دراسته التي أعدها حول هذين الكتابين، وقرر فيها أن كتابه عمدة العقائد هو شرح للعقائد النسفية، والثانية: بواسطة أ / إبراهيم عبد الشافي إبراهيم بكلية أصول الدين جامعة الأزهر بالقاهرة ١٩٨٧ م، ولم تطبع حتى الآن، وقد قمت بفضل الل᧦ّٰه وعونه بتحقيق كتاب عمدة العقائد، وينشر بإذن الل᧦ّٰه في المكتبة الأزهر ية للتراث، حتى تعم الفائدة، ونسأل الل᧦ّٰه التيسير والعون. وهي وإن كانت مشحونة بالروايات، غير خالية عن الدرايات فهي مفتقرة إلى شرح موضح للمشكلات مبين للمعضلات؛ أردت أن أجمع كتابا فيه شرح مسائلها وبسط دلائلها بتوفيق خالق العباد مسمى بالاعتماد في الاعتقاد. والل᧦ّٰه كاف من توكل عليه ومعين من فوض أموره إليه، وهو حسبي ونعم المعين. فصل ]في إثبات الحقائق[ )¬١( قال أهل الحق: حقائق الأشياء ثابتة خلافا للسفوسطائية، فإنهم يقولون: لا حقيقة لشيء ولا علم بشيء، وإنما هي ظنون وحسبانات، ولنا أن في نفيها ثبوتها، إذ قولهم: لا حقيقة للأشياء تحقيق منهم لنفي الحقائق، وإلا لا يقع، فكانوا مبطلين قولهم بقولهم. ولا مناظرة مع هؤلاء بإجماع العقلاء )¬٢(، •---------------------------------• )¬١((( نلاحظ أن المؤلف بدأ كتابه بهذه المسألة، وهو في هذا يقتدي بأسلافه من أعلام المدرسة الماتريدية كأبي المعين النسفي، ونجم الدين النسفي وغيرهم؛ وذلك لما لها من الأهمية بحيث صدروا بها كتب العقيدة الإسلامية؛ لأنه بدون إثبات الحقائق لا يمكن أن نثبت أية حقيقة من حقائق علم التوحيد كحقيقة وجود الل᧦ّٰه وغيرها، ولذا اتخذوها أساسا ومنطلقا فكر يا للبناء عليها. ٧
Burada müellifin bu tâife ile münâzarayı reddettiği görülmektedir. Lâkin hakikat şudur ki o, mantığa ve akla dayanmayan muayyen bir münâzara nev‘ini reddetmektedir. Bu sebeple onlarda fayda verebilecek yalnız bir nev‘i istisna eder: hissî elem verme tarîki. Bu menhecini, (و) nüshasının 189/b varakının nihayetindeki müteakip fıkrada ta‘lil eder: “Ancak cevârih kat‘i ve darb-ı müberrih ile... İstigase ettiklerinde onlara: “Kat‘ ve darbın hakikati yoktur; bu ancak size rahatı ulaştırmaktır” denilir; tâ ki inadı bırakıp hakikatleri ikrar ederler.” Bu böyledir; zira münâzaranın fâidesi, delil ile bir kavlin sıhhatini ve diğer bir kavlin butlânını ispat etmektir. Delil ile hâsıl olan ilim, duyular ile hâsıl olan ilimden daha hafîdir; ikincisini inkâr eden, birincisini de zarûreten inkâr etmiş olur. Münâzara ancak iki kişi arasında olabilir: aralarında hükmü ispat olan müsellem bir asıl ile hükmü nefiy olan bir başka asıl bulunmalıdır. Sonra onlar, kendisinde her iki asla şebeh bulunan bir fer‘de ihtilaf ederler; yani o fer‘in iki asıldan hangisine ilhâkı daha kuvvetlidir. Onlar için müsellem bir asıl bulunmadığı takdirde münâzaraları tasavvur olunamaz; hâlbuki hakikatlerin ilmi tahakkuk etmiştir. Onlardan bir tâife, hakikatlerin nefyi görüşünü ispat etmez; bilakis: “Eşyaların bir hakikati var mı, yok mu bilmiyoruz” derler. En kavî ilim sebeplerinin kendilerince duyular olduğuna tutunurlar; hâlbuki duyular, hükümlerindeki tenâkuz sebebiyle ilme sebep olmaya salih değildir. Çünkü safralı balı acı bulur, başkası onu tatlı bulur; şaşı bir şeyi iki görür, başkası onu bir görür. Hükümleri tenâkuz eden şey, ispat edici bir delil olmaya salih değildir. Bize gelince: Onlar, ilimleri ve hakikatleri inkâr etmekle, kendi kavillerinin hakikat olmadığını, kendi mezheplerinin sıhhatini ve hasımlarının mezhebinin butlânını bilmediklerini ikrar etmiş olurlar. Kim kendi mezhebinin butlânını ikrar ederse, hasmı onunla cedelleşme meûnetinden kurtulur )¬١(. Ayrıca onun bu müddete kadar bekâsı bizim için bir delildir. Zira o, bekā sebeplerini bilip onları celbetmeseydi ve fenâ sebeplerini bilip onlardan sakınmasaydı, bu müddete kadar kalmazdı.
فصل في حدوث العالم ١ )¬٢((( يظهر هنا أن المؤلف يرفض المناظرة مع هذه الطائفة، لـكن الحقيقة أنه يرفض نوعا معينا من المناظرة التي لا تستند على المنطق والعقل، ولذا يستثنى نوعا واحدا يمكن أن يجدي معهم نفعا، وهو طر يق الإيلام الحسي، و يعلل منهجه هذا في الفقرة التالية، نهاية لوحة ١٨٩/ب من النسخة )و(. إلا بقطع الجوارح والضرب المبرح، فإذا استغاثوا يقال لهم: لا حقيقة للقطع والضرب، وإنما ذلك إيصال الراحة إليكم، إلى أن يتركوا العناد و يقوروا بالحقائق. وهذا لأن فائدة المناظرة أن يثبت بالدليل صحة قول، وبطلان قول آخر، والعلم الحاصل بالدليل أخفي من العلم الحاصل بالحواس، والمنكر للثاني منكر للأول ضرورة؛ ولأن المنارة إنما تكون بين اثنين إذا كان بينهما أصل مسلم حكمه الإثبات وأصل أخر حكمه النفي، فاختلفا في فرع له شبه بهما أن إلحاقه بأي الأصلين أقوى، وإذا لم يكن لهم أصل مسلم لا يتصور مناظرتهم، والعلم بها متحقق. وطائفة منهم لا يثبتون القول بنفي الحقائق، بل يقولون: لا ندري هل للأشياء حقيقة أم لا؟ متشبثين بأن أقوى أسباب العلم عندهم الحواس، وهي لا تصلح سببا له للتناقض في قضاياها. فالممرور يجد العسل مرا، وغيره يجده حلوا، والأحول يرى الشيء شيئين، وغيره يراه واحدا، وما تناقضت قضاياه لا يصلح أن يكون دليلا مثبتا. ولنا أنهم بإنكارهم العلوم والحقائق مقرون أن لا حقيقة لقولهم، وأنهم لا يعلمون صحة مذهبهم، وبطلان مذهب خصومهم، ومن أقر ببطلان مذهبه كفي خصمه مؤنة جداله )¬١(، على أن بقاءه إلى هذه المدة دليل لنا، إذ لو لم يكن عالما بأسباب البقاء فاجتلبها، وبأسباب الفناء فاجتنبها، لما بقي إلى هذه المدة.
Keza, duyuların veya kaziyyenin ne olduğunu; delilin veya balın ne olduğunu; Fadl’ın bu süreye kadar baki kalmasının, onun eşyanın hakikatlerini bildiğine delâlet ettiğini; safrası kabarmış (mamrûr) hastanın veya şaşı kimsenin kim olduğunu; acılığın veya görmenin ne olduğunu; birin mi yoksa ikinin mi ne olduğunu ve kaziyyeleri birbiriyle çelişen şeyin sabit kılıcı bir delil olmaya elverişli olmadığını bilmeseydi, bu şüpheyi ileri sürmekle meşgul olmazdı. Keza, böyle bir taifenin varlığı ve bugüne kadar sürüp gitmesi, mezheplerinin yanlışlığına ve onların inatçı olduklarına delildir; bu inat onları önceki fırkaya döndürür; o fırkaya ancak duyusal elem uygun düşer. [Dipnot: Müellif burada, hakikatleri inkâr eden hasımlarının mezhebini, onların kendi mezheplerinden habersiz olduklarını göstererek iptal etmeye dayanır; sonra bu taifenin bugüne kadar süregelmesi, mezheplerinin yanlışlığına ve onların inatçı olduklarına delildir; bu inat onları önceki fırkaya döndürür; o fırkaya ancak duyusal elem uygun düşer. D nüshası, 3b yaprağının sonu.] Böylece anlaşıldı ki onlar hakikatleri bilmekte ve onları ispat etmektedirler; ne var ki inat ediyorlar. İşte onların delil diye ileri sürdükleri şeyin kendisi, sözlerinin bâtıl olduğunun delilidir. Çünkü bizimle onlar arasındaki ihtilaf, duyuların sağlıklı bulunduğu hâl ile ilgilidir; duyular sağlıklı olduğunda kaziyyeleri çelişmez. Onların idraki ancak âfetlerin arız olmasıyla bozulur; böyle bir durum hakkında ise söz yoktur. Sonra mütekellimler ilim için fâsid tanımlar zikrettiler; Cübbâî’nin şu sözü gibi: İlim, bir şeyi olduğu hâl üzere zarureten veya delil ile itikad etmektir. [Dipnot: Ebû Alî Muhammed b. Abdülvehhâb b. Sellâm el-Cübbâî 235/849 yılında doğdu. Mu‘tezile imamlarındandır; Cübbâiyye fırkası ona nisbet edilir. Ebû Ya‘kūb eş-Şahhâm’ın talebesi oldu; Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî de onun talebesi olmuştur. Bkz.: Fadlü’l-i‘tizâl, s. 297-296; Tabakātü’l-Mu‘tezile, s. 80-85. Müellifin burada Cübbâî’nin tanımına itiraz ettiği görülür; çünkü bu tanım, tanımın şartlarını içermemiştir; o şart ise tanımın câmi‘ ve mâni‘ olmasıdır. Buradaki 'cem‘' ile kastedilen, tanımın tanımlananın bütün fertlerini kapsamasıdır. Tanımda 'veya' kelimesi bulunduğunda ise bunun gerçekleşmesi mümkün olmaz; çünkü bu kelime, iki şey arasında tercih ifade eder.] Çünkü tanımın sahih olmasının şartı, tanımın tanımlananın her ferdinde bulunmasıdır; nitekim onun şartı ıttırât ve in‘ikâstır; bu ikisiyle cem‘ ve men‘ hâsıl olur.
كذا لو لم يعرف أن الحواس أو القضية ما هي، وأن الدليل أو العسل ما هو، وأن فدل بقاءه إلى هذه المدة على علمه بحقائق الأشياء، و الممرور أو الأحول من هو، وأن المرارة أو الرؤ ية ما هي، وأن الواحد أن الاثنين ما هو، وأن ما يتناقض قضاياه لا يصلح دليلا مثبتا، لما اشتغل بإيراد هذه الشبهة. •---------------------------------• كد أن وجود مثل هذه الطائفة وبقاؤها )¬١( يعتمد المؤلف هنا على إبطال مذهب خصومه المنكرين للحقائق على جهلهم بمذهبهم، ثم يؤ إلى اليوم دليل على خطأ مذهبهم، وأنهم معاندون، وهذه المعاندة ترتد بهم إلى الفرقة السابقة، حيث لا يصلح له إلا الإيلام الحسي، نهاية لوحة ٣/ـ من النسخة )د(. فعلم أنهم يعلمون الحقائق ويثبتونها، غير أنهم يعاندون، فعين ما استدلوا به دليل بطلان قولهم؛ ولأن الخلاف بيننا وبينهم في الحواس في حال سلامتها، ولا ٺتناقض قضاياها عند سلامتها، وإنما يختل إدراكها عند اعتراض الآفات عليها، ولا كلام في مثل تلك الحالة. كروا للعلم حدودا فاسدة: ثم المتكلمون ذ كقول الجبائي: )¬١( إنه اعتقاد الشيء على ما هو به عن ضرورة أو دليل؛ لأن من شرط صحة التحديد أن يوجد الحد في كل فرد من •---------------------------------• )¬١( أبو علي محمد بن عبد الوهاب بن سلام الجبائي ولد سنة ٢٣٥/ ٨٤٩ من أئمة المعتزلة وإليه تنسب فرقة الجبائية ٺتلمذ على يد أبي يعقوب الشحام ٺتلمذ عليه أبو الحسن الأشعري انظر: فضل الاعتزال ص ٢٩٧ - ٢٩٦، طبقات المعتزلة ص ٨٠ - ٨٥، و يلاحظ اعتراض المؤلف هنا على تعر يف الجبائي لأنه لم يشتمل على شروط التعر يف، وهو أن يكون جامعا مانعا، و يقصد بالجمع هنا أن يشتمل على كل أفراد المعرف، وهذا ما لا يمكن أن ينطبق إذا كان في التعر يف كلمة )أو(، وهي ما يستدل بها على التخيير بين شيئين. أفراد المحدود، إذ من شرطه الاطراد والانعكاس، ليحصل بهما الجمع والمنع.
Zira hadd, mahdûdun tamamını kendinde toplayan ve başkasının ona ortak olmasına mâni olan şeydir. Bu ise ancak haddin, mahdûdun bütün fertlerini içine almasıyla gerçekleşir. Bu mâna ise mukassemde bulunmaz. Zira herhangi bir ilim, zarûret ve istidlâlin ikisinden birden hâsıl olmaz; bilakis ilimlerden zarûrî olan istidlâlî olmaz, istidlâlî olan da zarûrî olmaz. Bunun sebebi şudur: Taksîm, küllîlerin cüz'îler vasıtasıyla bilinmesi için vaz'edilmiştir ve buna istikrâ (tümevarım) denir. Tahdîd ise cüz'îlerin küllîler vasıtasıyla bilinmesi için vaz'edilmiştir ve buna burhân (kıyas / dedüksiyon) denir.
إذ الحد ما يجمع جميع المحدود ويمنع غيره عن مشاركته فيه، ولن يحصل هذا إلا باشتمال الحد على جميع أفراد المحدود، وهذا المعنى لا يوجد في المقسم، فإن علما ما؛ لا يكون عن الضرورة والاستدلال جميعا، بل ما كان من العلوم ضرور يا لا يكون استدلاليا، وما كان استدلاليا لا يكون ضرور يا. وهذا لأن التقسيم وضع لمعرفة الكليات بواسطة الجزئيات ويسمى استقراء، والتحديد وضع لمعرفة الجزئيات بواسطة الكليات، ويسمى ٨
Artık ikisinin tek bir bâb kılınması câiz olmadı; zira o, tanımı (hadd) “şey” (varlık) kavramına bağlamıştır. Bu da ancak yokluğun (ma‘dûm), bilinebilirliği sebebiyle bir “şey” kabul edilmesi veya ma‘dûmun gayri ma‘lûm kılınmasıyla istikamet bulur. Mu‘tezile’nin cumhuru, ma‘dûmu ma‘lûm olması hasebiyle bir şey kıldıkları hâlde, müstahîli ma‘lûm olduğu hâlde bir şey kılmamışlardır. Hişâm b. Amr (1) ise ma‘dûmu gayri ma‘lûm kılmış olsa da, ileride gelecek olanla ilzam olunur.
•---------------------------------•
(1) Hişâm b. Amr el-Fuvatî’dir. Hişâmiyye fırkası kendisine nispet edilir. Basra Mu‘tezilesi’ndendir; Ebü’l-Huzeyl’in öğrencisidir. Vefat tarihi kesin olarak bilinmemekte olup yaklaşık 218/233 h. arasındadır. Bkz. el-İsferâyînî, et-Tebsîr fi’d-dîn, s. 46; Ebü’s-Senâ el-Lâmişî, Kitâbü’t-Temhîd li-kavâ‘idi’t-tevhîd, s. 229 ve devamı.
Kādî Ebû Bekir el-Bâkıllânî’nin sözü: O (ilim), ma‘lûmu olduğu hâliyle bilmektir (1); çünkü ma‘rifet, sonradan hâsıl olan ilim için bir isimdir; o, bir şeyin, bir örtü (libâs) ve vehimden sonra (sıyrılıp) açığa çıkmasıdır. “Araftü fülânen” denilir, yani onun hakkında (sonradan) bir ilim edindim. Böylece ma‘rifet, ilim karşısında, irâde karşısında kasdın bulunduğu mertebeye iner. Ebû İshâk el-İsferâyînî’nin sözü: O (ilim), ma‘lûm olduğu hâliyle tebeyyün etmektir; çünkü tebeyyün lâfzı müşterektir: “Tebeyyentü’l-emr” denilir, yani işi bildim; “tebeyyene lî” denilir, yani bana zâhir oldu (belirdi).
•---------------------------------•
(1) Müellif burada el-Bâkıllânî’nin ilim tanımını zikretmekte ve onu, ma‘rifetin ilimle eşanlamlı olduğu esasına dayanarak tenkit etmektedir; sanki o, şeyi kendisiyle tanımlamıştır. Bkz. el-Bâkıllânî, et-Temhîd fi’r-reddi ‘ale’l-mu‘attıla ve’l-mülhida ve’r-râfıda ve’l-havâric ve’l-mu‘tezile, s. 34; en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille, I, 6; el-Bezdevî, Usûlü’d-dîn, s. 10; es-Sâbûnî, el-Kifâye fi’l-hidâye, vr. a63. Hakikat veya mecazî olan tahdîd, kendisi için vaz‘olunan gayeye—yani haddedilenin hakikatinin bildirilmesine—muzâddır.
فصل في حدوث العالم ١ برهانا، فلم يجز أن يجعلا بابا واحدا؛ ولأنه علق الحد بالشيء، وذا لا يستقيم إلا بجعل المعدوم شيئا، لـكونه معلوما، أو بجعل المعدوم غير معلوم. وجمهور المعتزلة وإن جعلوا المعدوم شيئا لـكونه معلوما فلم يجعلوا المستحيل شيئا مع أنه معلوم. وهشام بن عمرو )¬١( وإن جعل المعدوم غير معلوم، فهو محجوج بما سيأتي. •---------------------------------• )¬١( هو هشام بن عمرو الفوطي، وإليه تنسب فرقة الهشامية هو من معتزلي البصرة ٺتلمذ علي يد أبي الهز يل. تاريخ وفاته غير معروف تحديدا، وهو تقريبا بين ٢١٨/ ٢٣٣ ه. راجع: التبصير في الدين للإسفرايني ص ٤٦، كتاب التمهيد لقواعد التوحيد لأبي الثناء اللامشي ص ٢٢٩ وما بعدها. وقول القاضي أبي بكر الباقلاني: إنه معرفة المعلوم على ما هو به )¬١(؛ لأن المعرفة اسم للعلم المستحدث، وهو انكشاف عن شيء بعد شيء لبس وتوهم، يقال عرفت فلانا أي: استحدثت به علما فنزلت المعرفة من العلم منزلة القصد من الإرادة. وقول أبي إسحاق الإسفراييني: إنه تبېن المعلوم على ما هو به؛ لأن التبين لفظ مشترك يقال: تبينت الأمر أي: علمت، وتبېن لي أي: ظهر، •---------------------------------• )¬١( يسوق المؤلف هنا تعر يف الباقلاني للعلم، وينتقده بناء على أن المعرفة هي مرادفة للعلم، فكأنه عرف الشيء بنفسه. راجع: التمهيد في الرد على المعطلة والملحدة والرافضة والخوارج والمعتزلة للباقلاني ص ٣٤، تبصرة الأدلة للنسفي ج ١ ص ٦، أصول الدين للبزدوي ص ١٠، الـكفاية في الهداية للصابوني لوحة أ ٦٣. كة أو المجاز ية في التحديد مضاد لما وضع له التحديد، وهو الإعلام بحقيقة المحدود.
Müşterek veya mecâzî lafızların kullanılması, işitildikleri sırada bir tür karışıklığa yol açar; ta ki kendileriyle kastedilen mâna delil ile belirleninceye kadar. İltibas içeren bir lafzın, i‘lâm iradesi söz konusu olduğunda kullanılması tanımın kendisi için vazolunduğu gayeye aykırıdır; çünkü müşterek lafızlar [nüsha kopuk] …'dan hâlî değildir. Yine ilim bir itikad, bir marifet veya bir tebeyyün olsaydı, âlim de mutekid, ârif ve mütebeyyin olurdu. Hâlbuki Allah Teâlâ âlim olarak nitelenir; mutekid, ârif veya mütebeyyin olarak nitelenmez. Kerrâmiyye'nin ilim ile marifetin birliği sebebiyle Allah Teâlâ'nın ârif olarak nitelenebileceği yolundaki sözü icmâa aykırıdır. Eş‘arî'nin “… vacip kılan şey …” sözü [editör notu: Arapça nüshada metin kopuktur].
[1. dipnot:] Müellif, Kerrâmiyye'nin Allah'ı ârif olarak nitelemesi görüşünü reddetmiştir; çünkü icmâ, Allah'ın ancak Kur'an-ı Kerîm'de bizzat kendisini nitelediği veya Resûlullah'ın (s.a.v.) kendisini nitelediği sıfatlarla nitelenmesi üzerine kuruludur. Bu lafız ne Kur'an'da ne de Sünnette vârit olmuştur. Kerrâmiyye'nin görüşü için bk. Nesefî, Tebsıratü'l-edille, c. 1, s. 7; Bağdâdî, el-Fark beyne'l-fırak, s. 227; İsferâyînî, et-Tebsîr fi'd-dîn, s. 65.
Aynı şekilde âlim hakkında sorulup 'âlim olma vasfı tahkik edildiğinde' denildiğinde, bu, şeyi kendisiyle bilindiği şeyle tanımlamak olur. Çünkü ilim hakkında sorulduğunda, âlimin kendisiyle âlim olduğu şey ile tanımlanır; 'ilim, kendisiyle kâim olduğu kimsedir' denilir. Böylece ilim âlimle, âlim de ilimle tanımlanmış olur. Bir şey kendisiyle bilindiği şeyle tanımlandığında, her biri meçhul kalır. Buna örnek: 'Bana Zeyd geldi' denilip de [nüsha kopuk] …
[2. dipnot:] Eş‘arî ilmi, 'âlimin kendisiyle mâlûmu bildiği şey' olarak tanımlar. İbn Fûrek'in birçok kitabında belirttiği üzere bu sözü pekiştirmiş ve bu anlamıyla diğer anlamlardan ayrıldığını delil getirmiştir. Müellif ise Eş‘arî'nin tanımını reddetmiştir; çünkü bu, şeyi kendisiyle bilindiği şeyle tanımlamaktır ve bunda devir vardır: yani şeyin, kendisine bağlı olduğu şey üzerinde durması. Bk. Nesefî, Tebsıratü'l-edille, c. 1; el-Muvâfak, c. 1, s. 47; Sâbûnî, el-Kifâye fi'l-hidâye, varak a 63.
... 'Zeyd kim?' denilince 'Amr'ın oğludur' demesi; ardından kendisine 'Amr kim?' denilmesi gibi.
واستعمال الألفاظ المشتر كة أو المجاز ية عن ضرب لبس عند سماعها، إلى أن يتعين المراد بها بالدليل، واستعمال ما فيه الالتباس عند لأنه لا تخلو الألفاظ المشتر إرادة الإعلام مضاد للغرض الذي وضع له التحديد؛ ولأن العلم لو كان اعتقادا أو معرفة أو تبينا، لكان العالم معتقدا عارفا متبينا، والل᧦ّٰه تعالى يوصف بأنه عالم ولا يوصف بأنه معتقد أو عارف أو متبين. وقول الـكرامية: )¬١( إنه تعالى يوصف بأنه عارف لاتحاد العلم والمعرفة، مخالف للإجماع. وقول الأشعري: إنه ما أوجب •---------------------------------• )¬١( رفض المؤلف رأي الـكرامية في وصف الل᧦ّٰه بأنه عارف؛ لأن الإجماع منعقد على أن يوصف الل᧦ّٰه بما وصف هو نفسه به في القرآن الـكريم، أو بما وصفه رسول الل᧦ّٰه صلى الل᧦ّٰه عليه وسلم، ولم يرد هذا اللفظ لا في القرآن ولا في السنة، راجع رأي الـكرامية في كتاب: تبصرة الأدلة للنسفي ج ١ ص ٧، الفرق بين الفرق للبغدادي ص ٢٢٧، التبصير في الدين للإسفرايني ٦٥. كر، وإذا سئل عن العالم أي: حقق الوصف بأنه عالم )¬١( فإنه تعر يف الشيء بما يتعرف هو به، فإنه إذا سئل عن العلم عرف بما ذ العالم قال من قام به العلم، فقد عرف العلم بالعالم، والعالم به، والشيء متى عرف بما تعرف به بقي كل واحد منهما مجهولا، كمن قال: جائني زيد، فقيل •---------------------------------• )¬١( يعرف الأشعري العلم بأنه ما يعلم به العالم المعلوم وأكد هذا القول كما يقول ابن فورك في كثير من كتبه، واستدل على ذلك بأنه بهذا المعنى مفارق لسائر المعاني، ورفض تعر يف الأشعري؛ لأنه تعر يف للشيء بما يتعرف هو به، وفيه دور وهو: توقف الشيء على ما يتوقف عليه. راجع: تبصرة الأدلة للنسفي ج ١، الموافق ج ١ ص ٤٧، الـكفاية في الهداية للصابوني لوحة أ ٦٣. له: من زيد قال: ابن عمرو، فقيل له: من عمرو؟
Ebû Zeyd dedi: 'Her biri meçhul kaldı. Bu sebeple Bâkıllânî ile İsferâyînî'nin haddi de bâtıl olur.' Kâ'bî'nin haddi ise: Şeye olduğu hâliyle itikad etmektir; nefsin sükûnu buna eklenmiş olsa bile, kalbin bulduğunu bulmaktan dolayı sükûna ermesi ise daha açık bir fesaddır. Nazzâm'ın 'O hürdür' sözü ile ashabımızdan onu tanımlayan kimsenin 'O, kendisiyle canlıdan cehalet, şüphe, zan ve sehvin nefyolunduğu bir sıfattır' sözü, Bârî'nin ilmi sebebiyle merdûddur; ancak nefyin 9'dan murat edilmesi hâli müstesnadır.
فقال: أبو زيد، بقي كل واحد منهما مجهولا، وبهذا يبطل أيضا حد الباقلاني والإسفرايني. وحد الـكعبي: أنه اعتقاد الشيء على ما هو به، وإن زيد عليه مع سكون النفس. كة القلب لوجدان ما يجد، أبين فسادا. وقول النظام: أنه حر ومن حده من أصحابنا: بأنه صفة ينتفي بها عن الحي الجهل والشك والظن والسهو. فهو مردود لعلم الباري، إلا أن يراد الانتفاء من ٩