Bismillâhirrahmânirrahîm. Mukaddime. Hamd, Allah'a mahsustur ki O, Araplara öyle bir güzellik vermiştir ki diğer milletler ona akın eder; onları kabilelerin çokluğuyla seçkin kılmış, her ufukta kendileri için bir yıldız doğurmuş, her bölgede onlar için bir bayrak yükseltmiş ve onlara öyle yüce bir şeref vermiştir ki ne onun benzerine bir el uzanabilir ne de dengine bir ayak geçebilir. O'na hamdederim; gizli kalmış ilim izlerini ortaya çıkararak kaybolan ilimleri yenilediği, rağbeti artırarak durgun pazarlarını canlandırdığı için; bu konuda yüce Allah'a hamdolsun. O'nun yönünü en yüce bir aziz ile güçlendirdi; kim onun faziletinin şimşeğine bakarsa yağmurunu arayıp sulanmak için gider. Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur; öyle bir şahitlik ki hilebazları bozar, dalkavukları bastırır, söyleyenini en berrak kaynağa ulaştırır; bu şahadette ihlaslı olan kişiye 'iyilikler babası' denir. Ve şahitlik ederim ki efendimiz Muhammed O'nun kulu ve elçisidir; o öyle bir kişidir ki aslı en temiz, mayası cömertlik ve asaleti açıkça göstermiştir. Allah ona, âline ve ashâbına salât etsin; onların nesebi onun şerefli aslına dayanmakla şereflenmiş, ona yakınlık noktasında faziletleri yücelmiştir. Öyle bir salât ki sağanak yağmuruyla sıkıntıyı giderir, şerefli nisbetiyle asaletin şerefi ile takvanın keremini bir araya getirir; ve çokça selâm olsun. Bundan sonra: Arapların kabileleri ve nesebleri ilmi, değerinin büyüklüğü, mevkiinin yüceliği ve anılışının yüksekliğine rağmen, ilk çağdan itibaren okullarının terk edilmesiyle işaretleri silinmiş, alimlerinin yok olmasıyla gerekliliği ve lüzumu ortadan kalkmıştır; oysa ona duyulan ihtiyaç pek çok...
بسم الله الرحمن الرحيممقدمةالحمد لله الذي جعل للعرب جمالاً تتهافت عليه سائر الأمم، وخصم من كثرة القبائل بما طلع لهم به في كل افق نجم، ورفع لهم بكل قطر علم وأنالهم من الشرف الباذخ ما لا تمتد إلى مثله يد ولا تتخطى إلى نظيره قدم، أحمده على أن جدد معالم العلم الدارسة باظهار مختفيها، وأراج أسواقها الكاسدة بزيادة الرغبة ولله تعالى الحمد فيها، وأعز جانبها بأجل عزيز ما شام برق فضيلته شائم الا انتجع غيثها ليستسقيها، وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له شهادة تقدع المخادع، وتقمع المداهن، وتورد قائلها اصفى الموارد، فيدعى المحسن في اخلاصها أبا المحاسن، وأشهد أن سيدنا محمداً عبده وسوله أفضل شيء طابت أرومته، وأفصحت عن كرم المحتد جرثومته، صلى الله عليه وعلى آله وصحبه الذين شرفت بالاعتزاء الى عنصره الشريف انسابهم، وكرمت بالقرب إليه في الانتساب احسابهم، صلاة تكشف بسح وابلها اللأوا، وتجمع بشريف نسبتها بين شرف النسب وكرم التقوى، وسلم تسليماً كثيراً.وبعد: فلما كان العلم بقبائل العرب وأنسابهم على جلالة قدره، وعلو مكانه ورفعة ذكره، قد درس بترك مدارسه معالمه، وانقرض بانقراض علمائه، من العصر الأول ملزومه ولازمه، مع مسيس الحاجة إليه في كثر من
Mühim işler ve büyük vak‘alar ile mühimmat karşısında onu tanıma zarureti ortaya çıktı. İşte o, el-Mu‘izz el-Eşref el-‘Âlî el-Mevlevî el-Emîr el-Kebîrî en-Nasîrî ez-Za‘îmî en-Nizâmî el-Müdebbirî el-Müşîrî el-Asîlî el-Kefîlî el-‘Azîzî Ebü’l-Mehasin Yûsuf el-Osmânî el-Emevî el-Kureşî, Mısır memleketinin azîzi ve sefiri, İslâm memleketlerinin müdîri ve müşîridir. Allah Teâlâ onu, arzusunun nihayeti olan emelin gayesine ulaştırsın ve şüphesiz bunu yapmıştır. Zira O, İslâm memleketlerinin idaresini ona tevdi etmiş; ona itaat etmeyen uzak-yakın diyarlar âdeta ona boyun eğmiş; kibirli ve izzetli burunlar ona inkıyad göstererek emrine itaatle gelmişler; kendilerine kahredici saltanatının hükümleri okunmuş ve boyunları bunlara boyun eğmiş hâle gelmiştir. Saldırgan eller onun pençesiyle bağlanmış; fesat ehlini kökünden kesip atan kılıcıyla fesadın özü yok edilmiş; onlardan geriye kalan var mı? Diyarları korumuş, zayıf imanlılardan başka kapısı kapanmamış; şöhretinin yayılmasıyla yollar emniyete kavuşmuş, nitekim 'Orada geceli gündüzlü emniyet içinde yolculuk edin' denilmiştir. Aslan onun saltanatından korkup ürkmüş, kurt da korkusundan koyuna yaklaşmaktan sakınmıştır. Onun tedbiriyle devlet işleri yürütülmüş ve doğruluk üzere devam etmiş; onun icraatıyla işler yerine getirilmiş ve maksatlar –Allah’a hamd olsun– arzu edilen noktaya varmıştır. Mülkün işleri artık onun etrafında döner olmuş; tıpkı değirmenin ekseni etrafında döndüğü gibi. Onun tedbiriyle mülk, henüz doğmamış yıldızlarının bile fevkinde mertebelere ulaşmış; memleketin farz görevlerini tamamlayıp nâfilelere de yetişmiştir. Böylece Muizziyye Kahiresi’nde harap olup yok olan yerleri imara, zamanın geçmesiyle yıpranan yanlarını yenilemeye yönelmiş; öyle ki onun güzelliği, İskender’in bina ettiği İskenderiye’yi dahi geride bırakmış ve İskenderiye: 'Keşke bu cemal bana da ulaşsaydı, o zaman beni mücevher bir kolye ile süslerdi' demiştir. Fatımîler’in sarayını mütevazı kerpiçlerden kurtarıp yerine sert kaya kütleleri koymuş; onu eski ve değersiz işçilikten kurtarıp gözlerin parlaklığından zevk aldığı, gönülleri ferahlatan bir güzelliğe kavuşturmuştur. Ayrıca ona teşeyyu‘ (Şiîlik) yerine sünneti kazandırmış, onu rafz’ı (Râfizîliği) terk edecek bir hâle getirmiştir. İşte böylece...
المهمات، ودعء الضرورة إلى معرفته في الجليل من الوقائع والملمات، وكان المعز الاشرف العالي المولوي الأمير الكبيري النصيري الزعيمي النظامي المدبري المشيري الأصيلي الكفيلي العزيزي أبي المحاسن يوسف العثماني الأموي القرشي عزيز المملكة المصرية وسفيرها، ومدير الممالك الاسلامية ومشيرها، بلغه الله تعالى من منتهى أربه غاية الأمل، ورفع قدره فوق السماكين وقد فعل، قد ألقى إليه من الممالك الاسلامية مقاليدها، ودانت له الاقطار المتقاعسة قريبها وبعيدها، وانقادت له شم الانوف الأبية فأتوه طائعين، وتليت عليهم زبر سطوته القاهرة فظلت أعناقهم لها خاضعين، وغلت بكفه الاكف العادية، واستؤصلت بسيفه القاضب شأفة أهل الفساد فهل ترى لهم من باقية، وحمى الديار فلا يغلق بابه إلا ضعيف اليقين، وأمنت بانتشار صيته المسالك فقيل سيروا فيها ليالي وأياماً آمنين.وعودر الليث مرتاعاً لسطوته … وحاذر الذئب قرب الشاة من رهبوصرفت بتصريفه أمور الدولة فجرت على السداد، ونفذت بتنفيذه أمورها فأربت مقاصدها بحمد الله على المراد.وإن أمور الملك أضحى مدارها … عليه كما دارت على قطبها الرحىوأتى من تدبيره الملك بما اطلع نجومه الأوافل، وفرغ من فروض المملكة فأتى بالنوافل، فأخذ في عمارة ما درس من المعزية القاهرة وباد، وتجديد ما وهي من جوانبها بمر الزمان أو كاد. حتى فاقت ببهجته الاسكندرية التي بناها الاسكندر، وقالت: ليت هذا الجمال وافاني حين قلدني عقد الترصيف جوهر، وأبدل قصر الفاطميين من اللبن الخاشع جلامد الصخور، وأعاضه من رث الصنعة ما يروق رونقه العيون، ويشفى ببهجته الصدور، وأعقبه من التشيع اكتساب السنة، وكسبه رفض الرفض فكان
Bu hususta ona minnet Allah'a aittir.
Ne hoş, ne güzeldir o lâzım gelen yüce şeyler! Ne hoş, ne güzeldir o lütuf ve katıksız yücelik!
İşte bu zat, geçmiş meliklerin sünnetini takip ederek; bâki kalan hayır eserlerine ihtimam göstermek ve sevabı kesilmeyen salih amellerden —kendisinden istifade edilen ilim yahut sadaka-i câriye gibi— riayet etmek yolunu tuttu. Bunun üzerine öyle bir mümtaz medrese bina etti ki, varlık âleminde onun bir benzeri bulunmaz; manzarası gönül okşar, benzerleri arasında en parlak olanıdır. Minarelerinin eli, Süreyyâ yıldızının eliyle tokalaşır; uçan kartaldan daha yükseğe çıkar, yükselir. Temellerini en uç noktalara oturttu, sağlamlaştı. Üst üste yığılmış taşlarının kalplerine sulama suları ardı ardına ulaştı, böylece o taşlar birbirine kenetlendi. Sanatın icadında öyle bir incelik barındırır ki, Şeddâd b. Âd'ı bile kıskandırır. Güzelin en güzellerinden öyle bir nasibe ermiştir ki, eğer İrem onu görseydi, 'Keşke ben de Zâtü'l-İmâd'ın inşasına girişmeseydim' derdi.
Yapısının sağlam hükümleri Şeddâd'ı kıskandırır,
Onun sağlam inşası karşısında ehramlar bile utanç içindedir.
Öyle kıymetli mermerlere sahiptir ki, cevherlerle alay eder. Bu mermerlerde öyle bir parlaklık ve güzellik vardır ki, eğer önceki bir usta bunu görseydi, 'Öncekiler sonrakilere ne çok şey bırakmış!' derdi.
Ne inciler güzellikte ona yaklaşabilir,
Ne de yakutlar vasıfta ona denk olabilir.
O medreseye, rağbet edenlerin birbirleriyle yarıştığı kıymetli kitaplar yerleştirildi. Başka medreselerde bulunmayan öyle nadide eserlerle mümtaz kılındı ki, 'Burada ortaklar var, çekişiyorlar' denilemez. Ensar'ı kerim nesebiyle anmak hususunda —Allah onun ensarını aziz kılsın— yardımı dokunmakta ve ilim ile ehline olan muhabbeti, sağlam dinine ve sağlam sebebine delalet etmektedir.
Ben de, onun bu yüksek kütüphanesine —Allu Teâlâ onu kurucusunun bekâsıyla daim eylesin, izzetini banisinin günleri boyunca sürdürsün— bir hizmet olmak üzere, 'Arapların Soylarını Bilme Kitabı' (Kitâbu Ma'rifeti'l-Arab ve'l-İlm bi-Ensâbihâ) adlı bir eser telif etmeyi arzu ettim. Bu eser, derslerin çizgilerini tazeler, zaman ufkunda battıktan sonra yıldızlarını yeniden doğurur. Bu eser, özellikle bu kütüphane için yazılmış olması hasebiyle, kitaplarının yüzündeki bir ay gibi olur; o mutlu kütüphanede muhafaza edilir, böylece onun neslinde bâki kalan bir kelime haline gelir.
Derken, Allah Teâlâ'ya istihare ettikten sonra —istihare eden pişman olmaz— ve ehline danıştıktan sonra —danışan pişman olmaz— bu işe giriştim. Her bir kabilenin soyunu bir diğer kabileye bağladım; sonradan ortaya çıkan her bir kolu aslına ilhak ettim. Bu eseri, alfabetik sıraya göre tertip ettim ki, kabileleri çıkarmada kolay olsun ve onlara ulaşmak bakımından en yakın yol bulunsun.
له بذلك المنة:فحي هلا بالملزمات وبالعلى … وحي هلا بالفضل والسؤدد المحضهذا وقد اقتفى سنن الملوك الماضية، في الاعتناء بمآثر المعروف الباقية والاحتفال من صالح الاعمال بما لا ينقطع ثوابه من علم ينتفع به، أو صدقة جارية، فابتنى المدرسة الغراء التي عز في الوجود نظيرها، وراق منظرها وأبهج نضيرها، فصافحت كف الثريا بكف منارها، وسامت النسر الطائر في الارتفاع برفيع مطارها، وحطت بالتخوم أساسها فرست، وتوالت مياه السقي على قلوب حجارتها المتراكبة فقسمت، واشتملت من ابداع الصنعة على ما يزرى بشداد بن عاد، وفازت من أحاسن المحاسن بما لو رآه ارم لقال ليتني لم أشرع في بناء ذات العماد.أحكام صنعتها شداد يغبطه … ومن تشيدها الاهرام في خجلوحازت من نفيس الرخام ما يهزأ بالجواهر، فأتت فيه من بديع الرونق بما لو عاينه السابق لقال كم ترك الأول للآخر:فلا اللئالئ من حسنٍ تقاربه … ولا اليواقيت في وصفٍ تدانيهوأودعت من نفائس الكتب ما يتنافس فيه المتنافسون، وانفردت من نوادر المصنفات بما لم يشاركها فيه غيرها من المدارس فيقال فيه شركاء متشاكسون، مع مساعمته أعز الله انصاره في الانساي بكريم نسبه، واشتماله من محبة العلم وأهله، على ما يقضي بمتين دينه ووثاقة سببه، أحببت أن أخدم خزانتها العالية عمرها الله تعالى ببقاء منشيها وأدام عزها بدوام أيام بانيها، بتأليف كناب معرفة العرب والعلم بأنسابها، يجدد الدروس رسومها، ويطلع بافق الزمان بعد الأفول نجومها، ليكون باختصاصه بوضعه كالغرة في وجه كتبه، وتدخر بخزانته السعيدة لتصير كلمة باقية في عقبه، فشرعت في ذلك بعد أن استخرت الله تعالى ولا خيبة لمستخير، واستشرت فيه أهل المشورة ولا ندم للمستشير، واصلاً كل قبيل من القبائل بقبيلة، وملحقاً كل فرع من الفروع الحادثة بأصوله، مرتباً له على حروف المعجم ليكون أسها للاستخراج قبائله وأقرب إليه في الاقتطاف من تناوله.
Bununla birlikte, bu kitap her ne kadar toplayıp kapsamış olsa da, çoğaltmaya heveslenip azla yetinmemişse de, Arap kabilelerinin tamamını kapsamamış, çokça toplamasına rağmen onları kuşatmayı üstlenmemiştir; zira buna ulaşmak mümkün değildir, talep edenin ona erişmesi güçtür. Ancak bütün kabilelerden, başka yollarla ulaşılması zor olan şeyler elde edilmiş, usûllerinin döşenmesi en mükemmel şekilde korunmuştur; talep edilen de usûllerin korunmasıdır. Adını “Nihâyetü’l-ereb fî ma‘rifeti ensâbi’l-Arab” koydum. Allah onu tevfik ile beraber kılsın ve onda en açık yola irşad etsin. Onu bir mukaddime, bir maksad ve bir hâtime üzere tertip ettim. Mukaddime, ilm-i ensâb ve kabileleri tanımada ihtiyaç duyulan hususların zikrindedir; beş fasıl ihtiva eder. Birinci Fasıl: İlm-i ensâb, faydası ve ona duyulan ihtiyacın şiddeti hakkındadır. İkinci Fasıl: Arap isminin kime ıtlak edildiğinin beyanı, türlerinin zikri ve bu çerçeveye girenler hakkındadır. Üçüncü Fasıl: Ensâb tabakalarının bilinmesi ve buna ilhak olan hususlar hakkındadır. Dördüncü Fasıl: Eski Arap meskenlerinin zikri, ki onlardan diğer diyarlara göç etmişlerdir, hakkındadır. Beşinci Fasıl: İlm-i ensâba nazar edenin ihtiyaç duyduğu hususların zikri hakkındadır. Maksad: Arap kabilelerinin ensâb tafsilatının bilinmesi hakkındadır; iki fasıl ihtiva eder. Birinci Fasıl: Nebevî nesebin sütununun (yani Hz. Peygamber’in nesebinin ana hattının) ve bundan teferru eden ensâbın zikri hakkındadır. İkinci Fasıl: Kabilelerin tafsilatının, alfabe harfleri üzere tertip edilmiş ve kafiyeli olarak zikri, şimdiki meskenlerinde zikredilmeye hazır olan hususlar hakkındadır.
ثم إن هذا الكتاب وإن كان قد جمع فأوعى، وطمع في الاستكثار فلم يكن بالقليل قنواعاً، فأنه لم يأتي على قبائل العرب بأسرها ولم يتكفل على كثرة الجمع بحصرها، فان ذلك يتعذر الاتيان عليه، ويعز على المتطلب الوصول إليه، غير أنه قد حصل من جميع القبائل ما يتعسر إليه من غير طريقة الوصول، وحافظ على تمهيد أصولها أتم المحافظة والمطلوب حفظ الأصول، وسميته " نهاية الأرب في معرفة أسناب العرب " والله يقرنه بالتوفيق، ويرشد فيه إلى أوضح طريق، وقد رتبته على مقدمة ومقصد وخاتمة.المقدمة في ذكر أمور يحتاج إليها في علم الانساب ومعرفة القبائل وفيها خمسة فصول. الفصل الأول: في علم الأنساب وفائدته ومسيس الحاجة إليه.الفصل الثاني: في بيان من يقع عليه اسم العرب وذكر أنواعهم وما ينخرط في سلك ذلك.الفصل الثالث: في معرفة طبقات الانساب وما يلتحق بذلك.الفصل الرابع: في ذكر مساكن العرب القديمة التي منها درجوا إلى سائر الاقطار.الفصل الخامس: في ذكر أمور يحتاج إليها الناظر في علم الانساب.المقصد: في معرفة تفاصيل أنساب قبائل العرب وفيه فصلان.الفصل الأول: في ذكر عمود النسب النبوي وما يتفرع منه من الانساب.الفصل الثاني: في ذكر تفاصيل القبائل مرتبة مقفاة على حروف المعجم وما يتهيأ ذكره في مساكنهم الآن.
Hâtime: Arapların ahvâline taalluk eden bazı hususların zikri hakkında olup beş fâsılı hâvîdir: Birinci Fâsıl: İslâm’dan evvel Arapların dinlerinin bilinmesine dair. İkinci Fâsıl: Kabîleler arasında vâkî‘ olan mufâharât (övünme) nev‘inden şeyler ile bunun neticesinde meydana gelen hususların zikri hakkında. Üçüncü Fâsıl: Câhiliye devrinde ve İslâm’ın bidâyetlerinde Araplar arasında cereyan eden savaşların zikri hakkında. Dördüncü Fâsıl: Câhiliye devrinde Arapların nîrânının (ateşlerinin) zikri hakkında. Beşinci Fâsıl: İslâm öncesinde ma‘rûf olan el-‘Ar pazarlarının zikri hakkında.
الخاتمة: في ذكر أمور تتعلق باحوال العرب وفيه خمسة فصول: الفصل الأول: في ذكر معرفة ديانات العرب قبل الاسلام.الفصل الثاني: في ذكر أمور من المفاخرات الواقعة بين القبائل وما ينجر إلى ذلك.الفصل الثالث: في ذكر الحروب الواقعة بين العرب في الجاهلية ومبادئ الاسلام.الفصل الرابع: في ذكر نيران العرب في الجاهلية.الفصل الخامس: في ذكر أسواق العر بالمعروفة فيما قبل الاسلام.
Birinci Bâb
Mukaddime: Nesep ilmi ve kabilelerin bilinmesinde ihtiyaç duyulan bazı hususların zikri hakkında olup beş fasıldan ibarettir.
Birinci Fasıl: İlmü’l-ensâbın fazileti, faydası ve ona duyulan ihtiyacın zorunluluğu hakkında.
Şüphe yoktur ki nesep ilmini bilmek, talep edilen işlerden ve arzu edilen marifetlerdendir. Zira onun üzerine şer‘î hükümler ve dinî alâmetler (hükümler) terettüp eder. Nitekim şeriat-ı mutahhara, onu birçok yerde itibara almıştır.
Bunlardan biri: Nebî (s.a.v.)’in nesebini bilmektir ki O, Kureyşli Hâşimî bir peygamberdir; Mekke’de bulunmuş ve oradan Medine’ye hicret etmiştir. İmanın sıhhati için bunu bilmek şarttır; bir Müslümanın bu konuda cahil kalması mazur görülmez. Sana bu yeter.
Bir diğeri: İnsanlar arasında teâruf (tanışma) sağlanmasıdır; öyle ki kimse babalarından başkasına intisap etmesin, atalarından gayrısına nispet edilmesin. İşte buna, Allah Teâlâ’nın şu âyeti işaret etmektedir: “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve sizi milletler (şuûb) ve kabileler kıldık ki tanışasınız.” (el-Hucurât 49/13)
Ve bunun üzerine mirasçılara dair hükümler terettüp eder; nitekim bazıları diğerlerini hacbeder. Nikâhta velâyet hükümleri; burada bazı velîler diğerlerine takdim edilir. Vakıf hükümleri; vâkıf bazı akrabaları veya bazı tabakaları tahsis ettiğinde. Âkıle hakkındaki hükümler; diyetin bazı asabelere yüklenmesine kadar.
الباب الأولمقدمة في ذكر أمور يحتاج إليها في علم الأنساب ومعرفة القبائل وهي خمسة فصولالفصل الأول في فضل علم الانسابوفائدته ومسيس الحاجة إليه لا خفاء أن المعرفة بعلم الأنساب من الأمور المطلوبة، والمعارف المندوبة، لما يترتب عليها من الأحكام الشرعية، والمعالم الدينية، فقد وردت الشريعة المطهرة باعتبارها في مواضع.منها: العلم بنسب النبي صلى الله عليه وسلم وأنه النبي القرشي الهاشمي الذي كان بمكة وهاجر منها إلىالمدينة، فانه لا بد لصحة الايمان من معرفة ذلك ولا يعذر مسلم في الجهل به وناهيك بذلك.ومنها: التعارف بين الناس حتى لا يعتزي أحد إلى غير آبائه، ولا ينتسب إلى سوى أجداده، وإلى ذلك الاشارة بقوله تعالى: " يا أيها الناس إنا خلقناكم من ذكرٍ وانثى وجعلناكم شعوباً وقبائل لتعارفوا ": وعلى ذلك تترتب أحكام الورثة فيحجب بعضهم بعضاً، وأحكام الأولياء في النكاح فيقدم بعضهم على بعض، واحكام الوقف إذا خص الواقف بعض الأقارب أوبعض الطبقات دون بعض، وأحكام العاقلة في الدية حتى تضرب الدية على بعض العصبة
Bazı şeyler ve bunun gibi cereyan eden durumlar. İşte nesepleri bilinmezse bu hususların idraki kaçırılır ve bunlara ulaşmak imkânsız hale gelir. Bunlardan biri de, büyük liderlik (ziamet-i uzmâ) olan imâmette nesebin dikkate alınmasıdır. Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye'de imamın Kureyşli olması hususunda icmâ nakletmiş, ardından şöyle demiştir: "Dırâr'ın görüşüne itibar edilmez; zira o ileri giderek imâmeti bütün insanlara caiz görmüştür." Nitekim Nebî (s.a.v.)'in "İmamlar Kureyş'tendir" buyurduğu sabittir. Bundan dolayı Resûlullah (s.a.v.)'in vefat günü ensar, Benî Sâide gölgeliğinde toplanıp Sa'd b. Ubâde el-Ensârî'ye biat etmek istediklerinde, Sıddîk (r.a.) onlara bu hadisle delil getirmiş, onlar da ona dönüp biat etmişlerdir. Rivayet olunduğuna göre Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kureyş'i öne geçirin, onların önüne geçmeyin." Şâfiî âlimlerimiz şöyle demiştir: Eğer Kureyşli bulunamazsa, imamın Kinâne b. Huzeyme soyundan bir Kinâneli olması dikkate alınır. Bu mümkün olmazsa, İsmâil (a.s.) evladından olması dikkate alınır; bu da mümkün olmazsa İshak (a.s.) soyundan olması; bu dahi mümkün olmazsa Cürhüm kabilesinden olması dikkate alınır; zira onlar İsmâil (a.s.) ile kız alıp verme yoluyla şeref kazanmışlardır. Hatta âlimler, Hâşimî'nin imâmete Kureyş'ten başkalarına göre daha lâyık olduğunu açıkça belirtmişlerdir. Nesep ilmi bilinmezse, bu kabilelerin bilinmesi kaçırılır ve ümmetin genel ıslahı, dinin korunması, fitnenin önlenmesi ve diğer maslahatlar kendisine bağlı olan büyük imâmetin hükmü bilinemez hale gelir. Bunlardan bir diğeri de, İmam Şâfiî (r.a.)'ye göre nikâhta kocanın eşine denkliğinde (kefâet) nesebin dikkate alınmasıdır. Öyle ki Hâşimî ve Mutalibî kadınlar, Kureyş'ten diğerleriyle denk sayılmaz; Kureyşli kadın da Kureyşli olmayan diğer Araplarla denk sayılmaz. Kinâneli kadın hakkında ise iki görüş vardır; sahih olana göre Kinâneli veya Kureyşli olmayan biri ona denk olmaz. Acemlerde de nesebin dikkate alınması hususunda iki görüş vardır; sahih olan dikkate alınmasıdır. Nesep bilinmezse bu hükümlerin bilinmesi imkânsız hale gelir.
دون بعض وما يجري مجرى ذلك، فلولا معرفة الانساب لفات ادراك هذه الامور وتعذر الوصول اليها.ومنها اعتبار النسب في الامامة التي هي الزعامة العظمى، وقد حكى الماوردي في الاحكام السلطانية الاجماع على كون الامام قرشيا ثم قال: ولا اعتبار بضرار حيث شد فجوزها في جميع الناس فقد ثبت أن النبي صلى الله عليه وسلم قال الأئمة من قريش ولذلك لما اجتمع الانصار يوم وفاة رسول الله صلى الله عليه وسلم في سقيفة بني ساعدة وأرادوا مبايعة سعد بن عبادة الانصاري احتج عليهم الصديق رضي الله تعالى عنه بهذا الحديث فرجعوا إليه وبايعوه، وقد روى أنه صلى الله عليه وسلم قال: قدموا قريشا ولا تتقدموها. قال أصحابنا الشافعية: فان لم يوجد قرشي اعتبر كون الإمام كنانياً من ولد كنانيا من ولد كنانة بن خزيمة، فان تعذر اعتبر كونه من بني اسماعيل عليه السلام فإن تعذر اعتبر كونه من اسحاق، فان تعذر اعتبر كونه من جرهم لشرفهم بصهارة اسماعيل، بل قد نصوا أن الهاشمي أولى بالإمامة من غيره من قريش. فلولا المعرفة بعلم النسب لفاتت معرفة هذه القبائل وتعذر حكم الإمامة العظمى التي بها عموم صلاح الأمة، وحماية البيضة، وكف الفتنة، وغير ذلك من المصالح.ومنها اعتبار النسب في كفاءة الزوج للزوجة في النكاح عند الشافعي رضي الله عنه حتى لا يكافئ الهاشمية والمطلبية غيرها من قريش، ولا يكافئ القرشية غيرها من العرب ممن ليس بقرشي، وفي الكنانية وجهان أصحهما أنه لا يكافئها غيرها ممن ليس بكناني ولا قرشي، وفي اعتبار النسب في العجم أيضاً وجهان أصحهما الاعتبار، فاذا لم يعرف النسب تعذرت معرفة هذه الاحكام،
Bunlardan biri, nikâhlanan kadında şerefli nesebin gözetilmesidir. Nitekim Sahîh'te sâbit olduğu üzere Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kadın dört hasleti için nikâhlanır: dini, nesebi, malı ve güzelliği." Resûlullah (s.a.v.) burada kadında nesebe (hasab) itibar etmiş; ki bu, babalardaki asalet ve şeref demektir. Yine bunlardan biri, bu görüşü benimseyen âlimlerin mezhebine göre —ki bu, İmam Şâfi'î (r.a.)'nin iki kavlinden biridir— kölelik hükmünün Arap olmayanlar üzerinde câri olup Araplar üzerinde câri olmaması arasında ayrım yapmaktır. Nesep bilinmediğinde ise bu (ayrımı yapmak) imkânsız hâle gelir. Bu minvalde cereyan eden diğer ahkâma varıncaya kadar (durum böyledir). Pek çok hadis imamı ve fakih —Buhârî, İbn İshak ve Taberî gibi— nesep ilminin icrasının câiz olduğu görüşüne gitmiş; buna Selef'in amelini delil göstermişlerdir. Zira Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.), nesep ilmindeki en yüce makam ve en üstün mertebeye sahipti. İşte bu, bu ilmin şerefine ve kadrinin yüceliğine ilk delil ve en büyük şahittir. er-Reyhân ve'r-Rey'ân sâhibi, Ebû Süleyman el-Hattâbî (r.a.)'nin şöyle dediğini nakletmiştir: 'Ebû Bekir (r.a.) soy bilgini (nessâbe) idi. Bir gece Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte çıktı. Rebîa kabilesinden bir topluluğa uğradı ve sordu: "Siz hangi kavimdensiniz?" Onlar: "Rebîa'danız." dediler. Ebû Bekir: "Rebîa'nın hangi kolundansınız? Baş kısmından mı, yoksa alt çene kısmından mı?" dedi. Onlar: "Büyük baş kısmındanız." dediler. Ebû Bekir: "Hangi kolundan?" dedi. Onlar: "Zühl el-Ekber'den." dediler. Ebû Bekir: "İçinizde, kendisi için 'Vâdî-i Avf'ın efendisi' denilen Avf var mı?" dedi. Onlar: "Hayır." dediler. Ebû Bekir: "Peki içinizde, sancak sâhibi, köylerin babası ve diyarların en ileri geleni olan Bistâm b. Kays var mı?" dedi. Onlar: "Hayır." dediler. Ebû Bekir: "Peki içinizde, el-Havfezân —el-Hâris b. Üreyk— ki o, kralları öldüren, onların nimet ve canlarını gasbedendir, var mı?" dedi. Onlar: "Hayır." dediler. Ebû Bekir: "Peki içinizde, el-Müzdelif —İbn Ebî Rebîa b. Zühl b. Şeybân— ki o, tek sarıklı hür kişidir, var mı?" dedi. Onlar: "Hayır." dediler. Ebû Bekir: "Peki içinizde, Kinde melikleri var mı?" dedi. Onlar: "Hayır." dediler. Ebû Bekir: "Peki içinizde, Lahm meliklerinin dünürleri (akrabaları) var mı?" dedi. Onlar: "Hayır." dediler. Bunun üzerine Ebû Bekir: "Öyleyse siz Zühl el-Ekber değil, Zühl el-Asgar'sınız." dedi. Bunun üzerine Şeybân kabilesinden Düğfel denilen, yüzünde henüz sakal bitmeye başlamış bir genç kalktı...
ومنها مراعاة النسب الشريف في المرأة المنكوحة فقد اثبت في الصحيح أن النبي صلى الله عليه وسلم قال: تنكح المرأة لأربع لدينها وحسبها ومالها وجمالها، فراعى صلى الله عليه وسلم في المرأة الحسب وهو الشرف في الآباء.ومنها: التفريق بين جريان الرق على العجم دون العرب على مذهب يرى ذلك من العلماء، وهو أحد القولين للشافعي رضي الله عنه فاذا لم يعرف النسب تعذر عليه ذلك إلى غير ذلك من الأحكام الجارية هذا المجرى وقد ذهب كثر من الأئمة المحدثين والفقهاء كالبخاري وابن اسحاق والطبري إلى جواز الرفع في الأنساب احتجاجاً بعمل السلف فقد كان أبو بكر الصديق رضي الله عنه في علم النسب بالمقام الأرفع والجانب الأعلى، وذلك أول دليل وأعظم شاهد على شرف هذا العلم وجلالة قدره، وقد حكى صاحب الريحان والريعان عن أبي سليمان الخطابي رحمه الله أنه قال: كان أبو بكر رضي الله عنه نسابة فخرج مع رسول الله صلى الله عليه وسلم ذات ليلة فوقف على قوم من ربيعة فقال: ممن القوم.قالوا: من ربيعة. قال: وأي ربيعة أنتم أمن هامتها أم من لهازمها؟ قالوا: بل من هامتها العظمى. قال أبو بكر: ومن أيها. قالوا: من ذهل الأكبر. قال أبو بكر: فمنكم عوف الذي يقال له لا حر بوادي عوف. قالوا لا قال: أفمنكم بسطام بن قيس ذو اللواء أبو القرى ومنتهى الاحياء. قالوا لا قال: أفمنكم الحوفزان " الحارث بن ئريك " قاتل الملوك وسالبها نعمها وانفسها، قالوا لا. قال: أفمنكم المزدلف " ابن أبي ربيعة ابن ذهل بن شيبان " الحر صاحب العمامة الفردة؟ قالوا: لا. قال: أفمنكم الملوك من كندة؟ قالوا: لا. قال: أفمنكم أصهار الملوك من لخم؟ قالوا: لا. قال: فلستم بذهل الاكبر بل ذهل الاصغر.فقام إليه غلام من شيبان يقال له دغفل وقد بقل وجهه فقال:
Muhakkak ki soranımıza (bizi sorgulayana) onu sormamız gerekir… Yükü bilmez veya taşıyamazsın. Ey bu zat! Sen sordun, biz de sana haber verdik ve sana haberimizden hiçbir şey gizlemedik. Peki bu zat kimdendir? Ebû Bekir (r.a.) şöyle dedi: Ben Kureyş’tenim. Delikanlı dedi: Bâh bâh, şeref ve riyâset ehli! Peki Kureyşlilerden hangisisin? Dedi ki: Teym b. Mürre’nin evlâdındanım. Delikanlı dedi: Vallahi, okçuya hedefin parlak noktasını mümkün kıldın. Sizden Kusay b. Kilâb var mıdır ki Fihr kabîlelerini bir araya toplamıştı ve Mecmâ‘ diye anılırdı? Dedi: Hayır. Dedi: Sizden Hâşim var mıdır ki kavmine tirit (sevîk) hazırlardı? Dedi: Hayır. Dedi: Sizden Şeybetü’l-Hamd var mıdır ki o gök kuşlarını doyururdu, yüzü karanlık gecede ay gibi parlardı? Dedi: Hayır. Dedi: Yoksa sen insanları (Arafat’tan) ifâza ettirenlerden misin? Dedi: Hayır. Dedi: Yoksa sen nedve ehlinden misin? Dedi: Hayır. Dedi: Yoksa sen sikâye ehlinden misin? Dedi: Hayır. Dedi: Yoksa sen rifâde ehlinden misin? Dedi: Hayır. Dedi: Yoksa sen hacâce ehlinden misin? Dedi: Hayır. Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a.) devesinin yularını çekip Resûlullah’ın (s.a.v.) yanına döndü. Delikanlı şöyle dedi: Selin göğsü, onu def eden bir göğse rastladı; kimi zaman onu kırar, kimi zaman yarar. Vallahi ey Kureyşli kardeş, eğer sabit kalsaydın sana Kureyş’in zem‘atlarından olduğunu, zevâibinden olmadığını haber verirdim. Yoksa ben Düğfel değil miyim? Dediler ki: Resûlullah (s.a.v.)’e haber verildi, o da tebessüm buyurdu. Bunun üzerine Alî (r.a.) şöyle dedi: Ey Ebû Bekir, doğrusu sen bu bedevî delikanlıdan büyük bir belâ ile karşılaştın. O da şöyle cevap verdi: Doğru ey Ebü’l-Hasan, her büyük felâketin üstünde daha büyük bir felâket vardır. Ve belâ (musibet) söze bağlıdır. İşte bu Düğfel, Düğfel b. Hanzala en-Nessâbe’dir ki nesep ilminde kendisine misal getirilirdi. Ayrıca onun yıldızlar ve Araplar’ın diğer ilimleri hakkında da bilgisi vardı. Bir defasında halifeliği sırasında Muâviye b. Ebî Süfyân’ın huzuruna gelmişti. Muâviye onu imtihan etti ve onu âlim bir adam olarak buldu. Bunun üzerine ona: Ey Düğfel, buna neyle ulaştın? diye sordu. Düğfel cevap verdi: Anlayışlı bir kalp, soran bir dil ile. İlmin âfeti ise unutmaktır. Muâviye: Yezîd’e git, ona nesep ve yıldız ilimlerini öğret, dedi. Ebû Ubeyde, nesep ilminde ona yakın olan Araplar’dan Zeyd’i de zikretmiştir.
إن على سائلنا أن نسأله … والعبء لا تعرفه أو تحملهيا هذا إنك قد سألت فأخبرناك ولم نكتمك شيئاً من خبرنا فممن الرجل؟ قال أبو بكر: أنا من قريش. قال بخ بخ أهل الشرف والرئاسة. فمن أي القرشيين أنت؟ قال: من ولد تيم بن مرة. قال الفتى: امكنت والله الرامي من صفاء الثغرة. أفمنكم قصي بن كلاب الذي جمع القبائل من فهر وكان يدعى مجمعاً؟ قال: لا. قال: أفمنكم هاشم الذي هشم الثريد لقومه، قال: لا. قال: أفمنكم شيبة الحمد مطعم طير السماء الذي كأن وجهه قمر يضيء في الليلة الظلماء؟ قال لا. قال أفمن المفيضين بالناس أنت؟ قال: لا. قال: أفمن أهل الندوة أنت؟ قال: لا. قال: أفمن أهل السقاية أنت؟ قال: لا. قال: أفمن أهل الرفادة أنت؟ قال: لا. قال: أفمن أهل الحجاجة أنت! قال: لا. واجتذب أبو بكر رضي الله عنه زمام ناقته فرجع إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم فقال الفتى:صادف درأ السيل درأ يدفعه … يهيضه حيناً وحيناً يصدعهأما والله يا أخا قريس لو ثبت لاخبرتك أنك من زمعات قريش ولست من الذؤائب أو ما أنا بدغفل. قال: فاخبر رسول الله صلى الله عليه وسلم فتبسم. فقال علي رضي الله عنه يا أبا بكر لقد وقعت من الغلام الاعرابي على باقعة. قال أجل يا أبا الحسن: ما من طامة إلا وفوقها طامة وإن البلاء مؤكل بالمنطق.ودغفل هذا هو دغفل بن حنظلة النسابة الذي يضرب به المثل في النسب وقد كان له معرفة بالنجوم وغيرها أيضاً من علوم العرب قدم مرة على معاوية إبن أبي سفيان في خلافته فاختبره فوجد رجلاً عالماً فقال: بم نلت هذا يا دغفل. قال: بقلب عقول، ولسان سؤول، وآفة العلم النسيان. فقال اذهب إلى يزيد فعلمه النسب والنجوم. وقد ذكر أبو عبيدة أن ممن يقاربه في العلم بالانساب من العرب زيد
İbnü'l-Keys en-Nemrî —ki Benî Avf b. Sa'd b. Tağlib b. Vâ'il kabilesindendir— hakkında yukarıda zikri geçen Dağfel bulunmaktadır. Şair Miskîn b. Âmir şöyle der: «Dağfel'i hakem kıl ve ona doğru yola çık… Deveyi yorgunluktan bırakma… Veya İbnü'l-Keys en-Nemrî Zeyd'i… Şayet kuzeydeki yarıkta akşamlasa bile.» Araplar arasında nesep ilminde önde gelenlerden biri de en-Neccâr b. Evs b. el-Hâris b. Saîd İbn Huzeym el-Uzrî (Kudâa kabilesinden)dir. Nitekim Ebû Ubeyde onun Arapların en soy bilgini olduğunu söylemiştir. Nesep ilmi alanında birçok âlim ve seçkin zat, mesela Ebû Ubeyde, Beyhakî, İbn Abdilberr, İbn Hürm ve başkaları eser telif etmişlerdir. Bu da onun şerefine ve mertebesinin yüceliğine delildir.
ابن الكيس النمري من بني عوف بن سعد بن تغلب إبن وائل وفيه دغفل المقدم ذكره يقول مسكين بن عامر الشاعر.فحكم دغفلا وارحل إليه … ولا تدع المطي من الكلالأو ابن الكيس النمري زيداً … ولو أمسى بمنخرق الشمالوممن كان مقدما في النسب من العرب النجار بن أوس بن الحارث بن سعيد ابن هذيم العذري من قضاعة. فقد قال أبو عبيدة: أنه أنسب العرب. وقد صنف في علم الأنساب جماعة من جملة العلماء وأعيانهم كأبي عبيدة والبيهقي وابن عبد البر وابن هرم وغيرهم وهو دليل شرفه ورفعة قدره.
İkinci Fasıl: Arap isminin kapsamına girenlerin beyanı ve türlerinin zikri ile bununla ilgili olanların anlatımı.
Arap isminin kime denildiğine gelince: Cevherî, Sahîh'inde şöyle demiştir: Arab, bir insan neslidir; onlar şehirli halktır. A'râb ise bedevilerdir. Arab'a nispet "Arabî", a'râb'a nispet "A'râbî"dir. Genel örfe göre "Arab" lafzı, "a'râb" kelimesinden türetilmiş olup "beyan" anlamındadır; nitekim "a'rebe'r-recülu an hâcetihî" ifadesi, "ihtiyacını açıkladı" demektir. Onlara bu isim, beyan ve belagatın kendilerinde galip olması sebebiyle verilmiştir.
Araplar dışındaki herkes –ister Fars, ister Türk, ister Rum veya başkası olsun– Acemîdir. Avamın zannettiği gibi Acem yalnızca Farslara mahsus değildir; nitekim Mağrip halkı bugün dahi "Acem" lafzını Rumlar, Frenkler ve benzerleri için kullanmaktadır.
A'cem'e gelince, o Arap bile olsa konuşmasında fasih olmayan kimsedir. Bu sebeple, Arap olmasına rağmen şair Ziyâd el-A'cem'e bu isim verilmiştir.
Arap türlerine gelince, âlimler onları iki kısma ayırmakta ittifak etmişlerdir: Âribe ve Müsta'rebe. Âribe, Allah'ın kendilerine Arapçayı ilk olarak anlayıp konuşmayı ilham ettiği ilk Araplardır. Bunlara "Âribe" denilmesi, ya "Araplıkta kökleşmiş" anlamına gelir –ki "leyl lâil" tabiri gibidir ve Cevherî'nin sözü de buna uygundur– ya da "Araplığı ilk yapan ve başlatan" anlamına gelir. Cevherî şöyle demiştir: "Bunlara 'el-Arabü'l-Arabâ' da denilir."
Müsta'rebe ise Acemilikten sonra Araplığa dahil olanlardır. Bu isim "istif'âl" kalıbından alınmış olup oluş (süreç) anlamı taşır; tıpkı devenin dişi deve gibi olması durumunda "istenveke'l-cemel" denilmesi gibi –ki bu örnekte hünsalık (cinsiyet karışıklığı) bulunduğu için.
الفصل الثانيفي بيان ما يقع عليه اسم العربوذكر أنواعهم وما ينخرط في سلك ذلكأما من يقع عليه اسم العرب فقد قال الجوهري في صحاحه، العرب جيل من الناس وهم أهل الامصار والاعراب سكان البادية والنسبة إلى العرب عربي والى الأعراب أعرابي والذي عليه العرف العام اطلاق لفظة العرب مشتقة من الأعراب، وهو البيان أخذاً من قولهم أعرب الرجل عن حاجته إذا أبان سموا بذلك لأن الغالب عليهم البيان والبلاغة ثم أن كل من كان عدا العرب فهو عجمي سواء الفرس أو الترك أو الروم وغيرهم، وليس كما تتوهمه العامة من اختصاص العجم بالفرس بل أهل المغرب إلى الآن يطلقون لفظ العجم على الروم والفرنج ومن في معناه. أما الأعجم فانه الذي لا يفصح في الكلام وإن كان عربياً، ومنه سمي زياد الأعجم الشاعر كان عربياً.وأما أنواع العرب فقد اتفقوا على تنويعهم إلى نوعين عاربة ومستعربة. فالعاربة هم العرب الأولى الذي فهمهم الله اللغة العربية ابتداءٍ فتكلموا بها فقيل لهم عاربة، أما بمعنى الراسخة في العروبية كما يقال ليل لائل وعليه ينطبق كلام الجوهري. وأما بمعنى الفاعلة للعروبية والمبتدعة لها لما كانت أول من تكلم بها. قال الجوهري: وقد يقال فيهم العرب العرباء. والمستعربة هم الداخلون في العروبية من بعد العجمة أخذاً من استفعل بمعنى الصيرورة نحو استنوق الجمل إذا صار في معنى الناقة لما فيه من الخنوثة
‘İstahcara’ lafzı, çamurun kuruluğu sebebiyle taş hâlini alması durumunda kullanılır. Cevherî dedi ki: Bunlara belki de ‘müsta‘ribe’ denilir. Daha sonra ‘âribe’ ve ‘müsta‘ribe’ hususunda ihtilâf edilmiştir. İbn İshak ve Taberî, âribe’nin şu kavimler olduğu kanaatine varmışlardır: Âd, Semûd, Tasm, Cedîs, Ümeym, Ubeyl, Amâlika, Abd-i Sanem, Cürhüm, Hadramut, Hadûrâ, Benî Sâbir, es-Selef ve bu manaya gelenler. Müsta‘ribe ise Kahtan b. Âbir oğulları ile İsmâil (a.s.) oğullarıdır. Çünkü Âbir ile İsmâil (a.s.)’ın dili Acemce idi; ya Süryânîce ya da İbrânîce. Bunun üzerine Kahtan oğulları, kendi zamanlarında bulunan âribe’den Arapçayı öğrendiler. İsmâil oğulları ise Cürhüm’den ve Kahtan oğullarından, Mekke’de onun ve annesinin yanına yerleştiklerinde Arapçayı öğrendiler. Diğer bir kısım âlim ise –ki bunlardan biri Hama Tarihi sahibidir– Kahtan oğullarının âribe, müsta‘ribe’nin ise yalnızca İsmâil oğulları olduğu görüşünü benimsemiştir. el-İber sahibi ise birinci görüşü tercih etmiş ve şu delili ileri sürmüştür: Kahtan oğullarından Nûh (a.s.) zamanından Âbir’e kadar Arapça konuşan hiç kimse olmamıştır; onlar Arapçayı ancak kendilerinden önceki Âd, Semûd ve onların çağdaşları olan daha önce zikredilenlerden naklen öğrenmişlerdir. Sonra tarihçiler, Arapları ayrıca ‘bâide’ ve ‘gayr-i bâide’ şeklinde iki kısma ayırmışlardır. Bâide, yok olup eserleri silinenlerdir; Âd, Semûd, Tasm, Cedîs ve birinci Cürhüm gibi. Bunlara Medyen de eklenir; zira onlar da Kur’ân’da helâk edildikleri bildirilenlerdendir. Gayr-i bâide ise daha sonraki asırlarda geriye kalanlardır; ikinci Cürhüm, Sebe ve Adnân oğulları gibi. Daha sonra bunlardan bir kısmı –meselâ Cürhüm– yok olmuş; Sebe ve Adnân oğullarından günümüze kadar ulaşanlar ise bunların bakiyeleridir.
واستحجر الطين إذا صار في معنى الحجر ليبسه. قال الجوهري وربما قيل لهم المستعربة، ثم اختلف في العاربة والمستعربة فذهب ابن اسحاق والطبري إلى أن العاربة هم عاد وثمود وطسم وجديس واميم وعبيل والعمالقة وعبد صنم وجرهم وحضر موت وحضوراء وبنو ثابر والسلف ومن في معناهم. والمستعربة بنو قحطان بن عابر، وبنو اسماعيل عليه السلام لأن لغة عابر واسماعيل عليه السلام كانت عجمية أما سريانية واما عبرانية فتعلم بنو قحطان العربية من العاربة ممن كان في زمانهم، وتعلم بنو اسماعيل العربية من جرهم ومن بني قحطان حين نزلوا عليه وعلى أمه بمكة.وذهب آخرون منهم صاحب تأريخ حماة إلى أن بني قحطان هم العاربة وأن المستعربة هم بنو اسماعيل فقط، والذي رجحه صاحب العبر: الرأي الأول محتجاً بأنه لم يكن في بني قحطان من زمن نوح عليه السلام وإلى عابر من تكلم بالعربية وإنما تعلموها نقلاً عمن كان قبلهم من عاد وثمود ومعاصريهم ممن تقدم ذكرهم، ثم قد قسم المؤرخون أيضاً العرب إلى بائدة وغيرها. فالبائدة هم الذين بادوا ودرست آثارهم كعاد وثمود وطسم وجديس وجرهم الأولى، ويلحق بهم مدين فانهم ممن ورد القرآن بهلاكهم، وغير البائدة وهم الباقون في القرون المتأخرة بعد ذلك كجرهم الثانية وسبأ وبني عدنان ثم منهم من باد بعد ذلك كجرهم ومن تأخر منهم إلى زماننا كبقايا سبأ وبني عدنان.
Üçüncü Bölüm: Nesep Tabakaları ve Buna Bağlı Hususlar. Dil âlimleri nesep tabakalarını altı olarak saymışlardır. Birinci tabaka – şi‘b (şîn harfi fethalıdır) – en uzak nesebi ifade eder; Adnan gibi. Cevherî şöyle demiştir: "Şi‘b, kendisine nispet edilen kabilelerin atasıdır; cem'i şu‘ûb gelir." Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye'de: "Şi‘b olarak isimlendirilmiştir, çünkü kabileler ondan şubeleşir (tese‘şşüb eder)." demiştir. Zemahşerî de Keşşâf'ta buna benzer bir açıklama zikretmiştir. İkinci tabaka – kabile – şi‘bin kendisinden ayrıldığı bölümdür; Rebîa ve Mudar gibi. Mâverdî: "Kabile ismi, neseblerin onda karşılıklı bulunması (tekâbül) sebebiyle verilmiştir. Müfredi kabîle, cemi kabâil'dir. Bazen kabilelere cemâcim de denir; nitekim Cevherî'nin şu sözü bunu gerektirir: 'Arapların cemâcimi, batnları kendinde toplayan kabilelerdir.'" demiştir. Üçüncü tabaka – imâre (ayın harfi kesrelidir) – kabilenin nesep bakımından bölündüğü alt bölümdür; Kureyş ve Kinâne gibi. Cem'i imârât ve amâyir'dir. Dördüncü tabaka – batn – imârenin nesebinin bölündüğü kısımdır; Benî Abdümenâf ve Benî Mahzûm gibi. Cem'i butûn ve ebten'dir. Beşinci tabaka – fahz – batnın nesebinin bölündüğü kısımdır; Benî Hâşim ve Benî Ümeyye gibi. Cem'i efhâz'dır. Altıncı tabaka – fasîle (sâd-ı mühmele ile) – fahzın nesebinin bölündüğü kısımdır; Benî Abbâs gibi. Ben derim ki: Mâverdî, Ahkâm-ı Sultâniyye'de bu şekilde sıralamıştır. Zemahşerî de tefsirinde, Allah Teâlâ'nın: "Ve sizi şi‘blere (ayırdık)" [Hucurât 13] kavli münasebetiyle yaptığı açıklamada bu tertibe uygun hareket etmiştir.
الفصل الثالثفي طبقات الأنساب وما يلحق بذلكعد أهل اللغة طبقات الأنساب ست طبقات.الطبقة الأولى - الشعب بفتح الشين - وهو النسب الأبعد كعدنان مثلاً. قال الجوهري: وهو أبو القبائل الذي ينسبون إليه، ويجمع على شعوب. قال الماوردي في الأحكام السلطانية: وسمي شعباً لأن القبائل تتشعب منه. وذكر الزمخشري في كشافه نحوه.الطبقة الثانية - القبيلة وهي ما انقسم فيها الشعب كربيعة ومضر. قال الماوردي: وسميت قبيلة لتقابل الأنساب فيها وتجمع القبيلة على قبائل وربما سميت القبائل جماجم أيضاً كما يقتضيه كلام الجوهري حيث قال: وجماجم العرب هي القبائل التي تجمع البطون.الطبقة الثالثة - العمارة بكسر العين - وهي ما انقسم فيه أنساب القبيلة كقريش وكنانة ويجمع على عمارات وعماير.الطبقة الرابعة - البطن وهو ما انقسم فيه أنساب العمارة، كبني عبد مناف، وبني مخزوم، ويجمع على بطون وأبطن.الطبقة الخامسة - الفخذ وهو ما انقسم فيه أنساب البطن، كبني هاشم، وبني أمية، ويجمع على أفخاذ.الطبقة السادسة - الفصيلة بالصاد المهملة - وهي ما انقسم فيه أنساب الفخذ، كبني العباس قلت هكذا رتبها الماوردي في الأحكام السلطانية، وعلى نحو ذلك جرى الزمخشري في تفسيره في الكلام على قوله تعالى: " وجعلناكم شعوباً
Kabileler ise – ancak o, şa‘bı Huzeyme’ye, kabîleyi Kinâne’ye, imâreyi Kureyş’e, batnı Kusayy’a, fahzı Hâşim’e ve fasîleyi Abbâs’a benzetmiştir. Özetle, fahz fasîleleri, batn afhâzı, imâre butûnu, kabîle amâiri ve şa‘b da kabîleleri bir araya getirir.
Nevevî, Tahrîru’t-Tenbîh’te şöyle der: “Bazıları, aşîreti fasîleden önce zikretmiştir.” Cevherî der ki: “Bir adamın aşîreti, en yakın akrabalarıdır.” Ebû Ubeyde, İbnü’l-Kelbî’den, o da babasından rivayetle şu tertibi verir: Önce şa‘b, sonra kabîle, sonra fasîle, sonra imâre, sonra fahz. Böylece fasîleyi, kabîleden sonra zikrederek imâre yerine koymuş; imâreyi ise fahızdan önce zikrederek fasîle yerine koymuştur. Bunun aksini söyleyeni de reddetmemiştir.
Şurası gizli değildir ki birinci tertip daha evlâdır. Sanki onlar bu düzenlemeyi insan vücudunun yapısına göre yapmışlardır: Şa‘bı başın en üst kısmına; kabîleleri başın ‘kabîle’lerine (yani birbirine eklenmiş kemik parçalarına) benzetmişlerdir. Bunlar, gözyaşının akması için kafatasında bulunan kanallar (şuûn) ile birbirine bağlanır. Cevherî, Arap kabîlelerine ancak başın kabîlelerinden (kafa kemikleri) mülhem olarak bu ismin verildiğini zikretmiştir. Bunun ardından imâreyi getirmişler; şa‘b ve kabîleyi binanın temeli mesabesinde kabul edip temelden sonra imâre (bina) gelir ki o da insanın boynu ve göğsü gibidir. Batnı da imâreden sonra koymuşlardır; çünkü bedende boyun ve göğüsten sonra gelen kısım batındır. Fahzı da batından sonra koymuşlardır; çünkü insanda fahz (alt boy/kol; mecazen uyluk) batından sonra gelir. Fasîleyi de fahızdan sonra koymuşlardır; çünkü o, kişinin kendisine ulaştığı en yakın akrabalık bağıdır ve insanın bacağı ve ayağı gibidir. Zira fasîleden maksat en yakın aşîrettir.
Nitekim Yüce Allah’ın: "ve fasîletehu’lletî tu’vîh" (kendisini himaye eden fasîlesi) âyeti buna delildir; yani onu kendine çeker, kucaklar. Kişi, ancak en yakın aşîretini kendine çeker.
Bil ki, söz konusu altı tabakadan en çok dile geleni kabîle ve batındır; imâre, fahz ve fasîle ise nadiren zikredilir. Bazen bu yedi tabakanın her biri ‘hayy’ (kabile/kavim) kelimesiyle ifade edilir; ya genel olarak, meselâ ‘Araplardan bir hayy’ dendiği gibi, ya da özel olarak, ‘Falan oğullarından bir hayy’ denir.
وقبائل " إلا أنه مثل الشعب بخزيمة، وللقبيلة بكنانة، وللعمارة بقريش، وللبطن بقصي، وللفخذ بهاشم، وللفضيلة بالعباس، وبالجملة فالفخذ يجمع الفصائل، والبطن يجمع الافخاذ والعمار تجمع البطون والقبيلة تجمع العمائر والشعب يجمع القبائل، قال النووي في تحرير التنبيه: وزاد بعضهم العشيرة قبل الفصيلة. قال الجوهري: وعشيرة الرجل هم رهطه الادنون. قال أبو عبيدة: عن ابن الكلبي عن أبيه تقديم الشعب ثم القبيلة ثم الفصيلة ثم العمارة ثم الفخذ. فأقام الفصيلة مقام العمارة في ذكرها بعد القبيلة، والعمارة مقام الفصيلة في ذكرها قبل الفخذ، ولم ينكر ما يخالفه ولا يخفى أن الترتيب الأول أولى وكأنهم رتبوا ذلك على بنية الانسان فجعلوا الشعب بمثابة أعلى الرأس، والقبائل بمثابة قبائل الرأس، وهي القطع المشعوب بعضها إلى بعض تصل بها الشؤون وهي القنوات التي في القحف لجريان الدمع، وقد ذكر الجوهري أن قبائل العرب إنما سميت بقبائل الرأس وجعلوا العمارة تلو ذلك إقامة للشعب والقبيلة مقام الاساس من البناء، وبعد الاساس تكون العمارة وهي بمثابة العنق والصدر من الانسان، وجعلوا البطن تلو العمارة لأنها الموجود من البدن بعد العنق والصدر، وجعلوا الفخذ تلو البطن لأن الفخذ من الإنسان بعد البطن، وجعلوا الفصيلة تلو الفخذ لأنها النسب الأدنى الذي يصل عنه الرجل بمثابة الساق والقدم إذ المراد بالفصيلة العشيرة الأدنون بدليل قوله تعالى: " وفصيلته التي تؤويه " أي تضمه إليها، ولا يضم الرجل إليه إلا أقرب عشيرته، واعلم أن أكثر ما يدور على الألسنة من الطبقات الست المتقدمة القبيلة ثم البطن وقل أن تذكر العمارة والفخذ والفصيلة، وربما عبر عن كل واحد من الطبقات السب بالحي أما على العموم مثل أن يقال حي من العرب وأما على الخصوص مثل أن يقال حي من بني فلان.
Dördüncü Fasıl: Arapların kendilerinden sâir diyarlara yayıldıkları kadîm meskenlerinin zikri hakkındadır.
Bil ki: Arapların meskenleri, işin başlangıcında, ma‘mûr dünyânın ortasında bulunan, en mûtedil ve en faziletli mekân olup Kâbe-i Muazzama’nın ve eşref-i enâm olan Nebîmiz Muhammed (s.a.v.)’in türbe-i şerîflerinin ve bunların etrafındaki yerlerin bulunduğu Cezîretü’l-Arab idi. Bu cezîre geniş sahalı, uçları uzanan bir yerdir. Batı cihetinden: Belka’dan Eyle’ye kadar olan Şam bâdiyesinin bir kısmı; sonra Eyle’den başlayıp Mısır hacılarının Hicaz yolundaki meşhur Akabe’den geçerek Teyyâ, Zebîd ve civarındaki Yemen taraflarına ulaşan Kulzum (denizi); güney cihetinden: zikri geçen Kulzum denizine bitişik olup güneyden Aden’e, oradan Zufâr’daki Mihre diyârı ve etrafına varan Bahr-i Hind; doğu cihetinden: Bahr-i Hind’den kuzeye doğru çıkıp Bahreyn diyârına, ardından Basra taraflarına ve daha sonra Irak diyârından Kûfe’ye ulaşan Bahr-i Fâris; kuzey cihetinden ise: Kûfe’den başlayarak Irak hudûdu üzerinden Âne’ye, oradan Cezîretü’l-Fıratiyye diyârındaki Bâlis’e ve nihâyet Şam sahrasında başlangıç noktası olan Belka’ya varan Fırat Nehri çevreler.
Hâsılı, Cezîretü’l-Arab’ın hudûdu üzerinde seyreden kimse, Şam sahrasının Belka’dan güneye doğru Eyle’ye varan taraflarından yola çıkar; ardından güneye yönelmiş vaziyette ve deniz sağında olmak üzere Kulzum denizi sâhilinde Medyen’e, Yenbu‘a, Berve’ye, Cidde’ye, ilk Yemen’e, Zebîd’e ve güney cihetinden Yemen’in uçlarına kadar ilerler; sonra doğuya dönerek Yemen sâhili boyunca ve Bahr-i Hind sağında olmak üzere Aden’e uğrar ve onu geçerek....
الفصل الرابعفي ذكر مساكن العربالقديمة التي درجوا منها إلى سائر الأقطارأعلم: أن مساكن العرب في ابتداء الأمر كانت بجزيرة العرب الواقعة في أواسط المعمور، واعدل أماكنه وأفضل بقاعه حيث الكعبة الحرام وتربة أشرف الانام نبينا محمد صلى الله عليه وسلم وما حول ذلك من الأماكن، وهذه الجزيرة متسعة الأرجاء، ممتدة الأطراف، يحيط بها من جهة الغرب بعض بادية الشام حيث البلقا إلى أيلة، ثم القلزم الآخذ من أيلة، حيث العقبة الموجودة بطريق حجاج مصر إلى الحجاز إلى أطراف اليمن حيث طي وزبيد وما داناهما، ومن جهة الجنوب بحر الهند المتصل به بحر القلزم المقدم ذكره من جهة الجنوب إلى عدن إلى أطراف اليمن حيث بلاد مهرة من ظفار وما حولها، ومن جهة الشرق بحر فارس الخارج من بحر الهند إلى جهة الشمال إلى بلاد البحرين ثم إلى أطراف البصرة ثم إلى الكوفة من بلاد العراق، ومن جهة الشمال الفرات آخذاً من الكوفة على حدود العراق إلى عانة إلى بالس بلاد الجزيرة الفراتية إلى البلقا من برية الشام حيث وقع الابتداء.والحاصل أن السائر على حدود جزيرة العرب فيه من أطراف برية الشام من البلقا جنوباً إلى أيلة، ثم يسير على شاطئ بحر القلزم وهو مستقبل الجنوب والبحر على يمينه إلى مدين إلى ينبع إلى البروة إلى جدة إلى أول اليمن إلى زبيد إلى أطراف اليمن من جهة الجنوب ثم يعطف مشرقاً ويسر إلى ساحل اليمن وبحر الهند على يمينه حتى يمر على عدن ويجاوزها حتى يصل