Mecma‘u’l-Emsâl (Meydânî, Ebü’l-Fazl)
Kısım: Edebiyat
Kitap: Mecma‘u’l-Emsâl
Müellif: Ebü’l-Fazl Ahmed b. Muhammed b. İbrâhîm el-Meydânî en-Nîsâbûrî (ö. 518/1124)
Muhakkik: Muhammed Muhyiddîn Abdülhamîd [ö. 1392/1973]
Neşreden: Dâru’l-Ma‘rife - Beyrut, Lübnan
Cilt Sayısı: 2
[Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygundur]
Şâmile’de neşir tarihi: 8 Zilhicce 1431
مجمع الأمثال (الميداني، أبو الفضل)القسم: الأدبالكتاب: مجمع الأمثالالمؤلف: أبو الفضل أحمد بن محمد بن إبراهيم الميداني النيسابوري (ت ٥١٨ هـ)المحقق: محمد محيى الدين عبد الحميد [ت ١٣٩٢ هـ]الناشر: دار المعرفة - بيروت، لبنانعدد الأجزاء: ٢[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Mecmau'l-Emsâl - 1. Cilt - Birinci Cüz
مجمع الأمثال - جـ ١الجزء الأول.
Emisal Mecmuası - Cilt 1: Emisal Mecmuası sahibi el-Mîdânî'nin hal tercümesi
مجمع الأمثال - جـ ١ترجمة الميداني صاحب "مجمع الأمثال".
**Mecmau'l-Emsâl - Cilt 1**
Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillâh; salât ve selâm Resûlü'ne (s.a.v.), âline ve sahâbesine (r.a.) olsun.
-1- Yâkūt, *Mu‘cemü'l-Üdebâ*'da şöyle der:
Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. İbrâhim el-Meydânî, Ebü'l-Fazl en-Nîsâbûrî'dir. el-Meydân, Nîşâbur'un mahallelerinden bir mahalle olup kendisi orada ikâmet ettiği için bu nisbetle anılmıştır. Bunu Abdülgāfir zikretmiştir. O, fazıl bir edip; âlim, nahiv âlimi ve lügat âlimidir. Abdülgāfir b. İsmâil'in *es-Siyâk*'ında zikrettiğine göre, Ramazan 518 (Milâdî 1124) yılında, Kadir Gecesi'nde vefat etmiş ve el-Meydân Kabristanı'na defnedilmiştir. Ebü'l-Hasan Alî b. Ahmed el-Vâhidî'den ve Ya‘kūb b. Ahmed en-Nîsâbûrî’den ders okumuştur.
Eserleri şunlardır:
- *Câmiu'l-Emsâl* – güzel ve faydalı bir kitaptır.
- *es-Sâmî fi'l-Esâmî*
- *el-Ünmûzec fi'n-Nahv*
- *el-Hâdî li'ş-Şâdî*
- *en-Nahvu'l-Meydânî*
- *Nüzhetü't-Tarf fî İlmi's-Sarf*
- *Şerhu'l-Mufaddaliyyât*
- *Mün yetü'r-Râzî fî Resâili'l-Kâdî*
*es-Sâmî fi'l-Esâmî* hakkında Es‘ad b. Muhammed el-Mersânî şöyle der:
> Bu kitap ki ona ‘es-Sâmî’ adını vermiş…
> İnci dizisi, hatta sâmî [yüce] bir hazinedir.
> Onun türünde insanların zihinleri – ister hâmî ister sâmî olsun –
> Ebediyen bir benzerini telif etmemiştir.
> İçinde, her azimli ve güler yüzlü kahraman için
> İnci gibi dizilmiş kolyeler vardır.
> Efendim Ahmed – imam –, bu yüce telifiyle
> ‘es-Sâmî’de iki semâ [gökyüzü] seviyesinin üzerine yükselmiştir.
Müfâvede esnasında sayılamayacak kadar çok kimseden işittiğime göre, el-Meydânî, *el-Câmi‘ fi'l-Emsâl* adlı eserini telif edince Ebü'l-Kāsım ez-Zemahşerî bu esere vâkıf olmuş; onun telifinin güzelliğini kıskanmış, kalemi alıp el-Meydânî'nin kelimesindeki mîmin önüne bir nûn ekleyerek onu ‘en-Nemeydânî’ (النميداني) hâline getirmiştir. Bu, Farsçada ‘hiçbir şey bilmeyen’ anlamına gelir. el-Meydânî durumu öğrenince ez-Zemahşerî'nin bazı teliflerini alıp onun nisbesindeki mîmi nûna çevirerek ‘ez-Zenehşerî’ (الزنخشري) yapmıştır. Bu da Farsçada ‘hanımını satın alan’ anlamına gelir.
مجمع الأمثال - جـ ١[ص حـ]بسم الله الرحمن الرحيم. الحمد لله والصلاة والسلام على رسوله وآله وصحبه.-١- قال ياقوت في "معجم الأدباء":أحمد بن محمد بن أحمد بن إبراهيم، الميداني، أبو الفضل، النيسابوري، والمَيْدَانُ:مَحِلَّة من مَحَالِّ نَيْسَابُورَ كان يسكنها فنُسِب إليها، ذكر ذلك عبد الغافر. وهو أديبٌ فاضلٌ، عالم، نحويّ، لُغَوي. مات - فيما ذكره عبد الغافر بن إسماعيل في السِّياَق - في رمضان سنة ثمان عَشْرَةَ وخمسمائة، ليلَةَ القَدْر، ودُفِنَ بمقبرة المَيْدَان. قرأ عَلَى أبي الحسن علِيّ بن أحمد الواحِدِيّ، وعَلَى يعقوب بن أحمد النيسابوري. وله من التصانيف: كتاب جامع الأمثال، جَيِّد نافع، كتاب السامي في الأسامي، كتاب الأنموذج في النحو، كتاب الهادي للشادي، كتاب النحو المَيْدَاني، كتاب نزهة الطَّرْف في علم الصَّرْف، كتاب شرح المفضليات، كتاب مُنْيَة الراضي في رسائل القاضي. وفي كتاب السامي في الأسامي يقول أسعد بن محمد المرساني:هذا الكتابُ الذي سَمَّاه بالسَّامِي … دَرْجٌ من الدُّرِّ، بل كنز من السَّامِما صَنَّفَتْ مثْله في فَنِّهِ أبداً … خَوَاطِرُ الناس من حَامٍ ومن سَامٍفيه قَلَائدُ ياقُوتٍ مُفَصَّلة … لكل أرْوَع َماضي العَزْم بَسَّامِفكعْبُ أحمَدَ مولاي الأمام سَمَا … فوق السَّماكين من تصنيفه السَّامِيوسمعت في المُفَاوضة ممَّنْ لا أحصي أن المَيداني لما صنف كتاب الجامع في الأمثال وقف عليه أبو القاسم الزمخشري، فحسَدَه على جَوْدة تصنيفه، وأخذ القلم وزاد في كلمة الميداني نوناً قبل الميم فصار "النميداني" ومعناه بالفارسية الذي لا يعرف شيئاً، فلما وقف الميداني على ذلك أخذ بعض تصانيف الزمخشري، فصيَّر ميم نسبته نوناً فصار "الزنخشري" ومعناه مشتري زوجته.
Mecmau'l-Emsâl - C. 1, s. d. Muhammed b. Ebî'l-Meâlî b. el-Hasan el-Huvârî, eserinde "Dâlletü'l-Edîb, mine's-Sıhâh ve't-Tehzîb" -ki el-Meydânî'yi zikretmiştir- şöyle demiştir: Ashâbının kâtiplerinden defalarca işittim ki: "Zekâ, yiğitlik ve faziletin bir sûreti olsaydı, el-Meydânî o sûret olurdu." Onun sözünü tefekkür eden ve eserinin izinden giden kimse, iddialarının doğruluğunu bilir. Kendisinden ders okuyan ve onun terbiyesinde yetişenlerden biri de İmam Ebû Ca'fer Ahmed b. Alî el-Mukri' el-Beyhakî'dir. Bir diğeri de (yani el-Meydânî'nin oğlu) Saîd'dir ki, babasından sonra imam olmuştur. Abdulgâfir b. İsmâîl şöyle demiştir: Şiirlerindendir:
"Ak saçın sabahı, yanağımın gecesinde nefes aldı / Dedim ki: Belki bir tek perçemle yetinir."
"Ne zaman ki yayıldı, ona sitem ettim; bana cevap verdi / Heyhat! Güneşsiz sabah olur mu hiç?"
Ebü'l-Hasan el-Beyhakî de "Vişâhu'd-Dumye" adlı eserinde onu zikrederek şöyle demiştir: İmam, üstadımız, efâzılın önderi, Ebü'l-Fazl Ahmed b. Muhammed b. Ahmed el-Meydânî; ediplerin önderi, fazilet sahiplerinin rehberidir. Öyle bir zamanda fazilete arkadaş olmuştur ki, azığı tükenmiş, teçhizatı yok olmuş, silahı elden gitmiş, hazırlığı boşa çıkmıştı. Nihayet o, ilimlerin direklerini, zamanın onları türlü türlü değiştirmesinden sonra yeniden doğrulttu ve fazilet sahiplerinin parmaklarını onların satırlarına ve harflerine yerleştirdi. Allah Teâlâ onun devrinde öyle bir faziletli yaratmamıştır ki, onun edep sofrasında bir misafir olmasın, kapısıyla evi arasında yaz kış barınmasın. Heybetli denizin dalgalarına dalıp incileri çıkaran kimseye zulüm ve haksızlık yoktur. Bu İmam, elinin emeğiyle geçinirdi. Allah ona rahmet etsin, bana kendisinin şu beyitlerini okudu:
"Onlara özlem duydum, evler yakınken / Peki ya develer konaklardan ayrılıp gidince ne olur?"
"Ben ayrılıktan önce -keşke aralarında ayrılık olmasaydı- / Onlarda hicran alametleri görürdüm."
"Perdelerin kıvrımları altında, nâzende bir güzel / Sallanır kamış dalı gibi eğilerek."
"Kınından kılıcı çekip üzerimize atar, bir bakışla / Sevgide kahramanların kanını batıl yere döker."
"Bizi bakış ve sözle kırar, sanki / Ağzında ve gözlerinde Bâbil şarabı vardır."
Onun şu beyitleri de vardır:
"Bir dudağının lezzeti, acılarımı artırdı / Yudumlamak, dudağının yudumlanması dermanımdır."
"Gecenin karanlığı bizi bir araya getirdi; öpüşürken / Sesimiz, kalem uçlarını keser gibiydi."
İlk beyti "Ak saçın sabahı, yanağımın gecesinde nefes aldı" olan iki beyti zikretti. Sonra şöyle dedi: Onun ayrıca şu beyti de vardır:
[Kaynak, çeviri olduğu gibi bırakılmıştır]
مجمع الأمثال - جـ ١[ص د]وذكر محمد بن أبي المعالي بن الحسن الخواري في كتابه " ضالة الأديب، من الصحاح والتهذيب" - وقد ذكر الميداني - قال: سمعت غير مرة من كتَّابِ أصحابه يقولون: لو كان للذكاء والشهامة والفضل صورة لكان الميداني تلك الصورة، ومَنْ تأمل كلامه واتقفى أثره علم صدق دعواهم.وكان ممن قرأ عليه وتخرج به: الإمامُ أبو جعفر أحمد بن علي المقرىء البيهقي، وابنه (أي ابن الميداني) سعيد، وكان إماماً بعده.قال عبد الغافر بن إسماعيل: ومن أشعاره:تنفَّس صُبْحُ الشيب في ليل عارضي … فقلت: عَساَهُ يكتفي بِعِذَارِيفلما فشا عاتبته فأجابني … ألا هل يُرَى صُبْحٌ بغير نهارِ؟وذكره أبو الحسن البيهقي في كتاب " وِشاح الدُّمْيَةِ" فقال: الإمامُ، أستاذنا، صَدْرُ الأفاضل، أبو الفضل أحمد بن محمد بن أحمد الميداني، صَدْرُ الأدباء، وقدوة الفضلاء، قد صاحَبَ الفضل في أيام نَفِدَ زاده، وفنى عَتَاده، وذهبت عُدَّتهُ، وبطلت أُهْبَتهُ، فقوَّمَ سِنادَ العلوم بعد ما غيَّرتها الأيامُ بصُرُوفها، ووضع أنامل الأفاضل على خُطُوطها وحُرُوفها، ولم يخلق الله تعالى فاضلاً في عَهْده إلا وهو في مائدة آدابه ضَيْف، وله بين بابِهِ وداره شتاء وصَيْف، وما على مَنْ عام لجج البحر الخِضَمّ واسْتَنْزَف الدرر ظُلْمٌ وحَيْف، وكان هذا الإمامُ يأكُلُ من كَسْب يَدِه، ومما أنشدني رحمه الله لنفسه:حَنَنْتُ إليهم والدِّيارُ قريبة … فكيف إذا سار المَطِيُّ مَرَاحلا؟وقد كنتُ قبل البَيْن، لا كان بَيْنُهُمْ، … أُعَايِنُ للهِجْرَانِ فيهم دلائلاوتحت سُجُوف الرقم أغْيَدُ ناعِمٌ … يَمِيسُ كخوطِ الخيزرانة مائلاويَنْضُو علينا السيف من جَفْن مقلة … تريق دَمَ الأبطال في الحب باطلاوتكسرنا لَحْظاً ولفظاً، كأنما … بِفِيه وعَيْنَيْهِ سُلَافَةُ بَابِلَاوله أيضاً:شَفَةٌ لَمَاهَا زادَ في آلامي … في رَشف ريقتها شِفَاءُ سَقَامِيقد ضَمَّنَا جنحُ الدُّجى وللثمنا … صَوْتٌ كقَطِّكَ أرْؤس الأقلاموذكر البيتين اللذين أولهما … تنفس صبح الشيب في ليل عارضي … ثم قال: وله أيضاً:
**Emsâl Külliyâtı - C. 1**
[ Sayfa: H ]
Ey yalancı, yalanında öyle bir hâle geldin ki,
Ne acîb bir acûbe oldun!
Konuşup duruyorsun, tek bir lafızda
Yetmiş yalan söylüyorsun.
Halk seni ‘Urkûb’a benzetti,
Çünkü uslûbunu ondan almış olduğunu gördüler.
Ben de dedim ki: Hayır! O yalancıdır;
‘Urkûb bile ‘Urkûb’a erişemez!
-2- Kādı’l-Kudât İbn Hallikân, **Vefeyâtü’l-A‘yân** adlı eserinde şöyle der:
Ebü’l-Fazl Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. İbrahim el-Meydânî en-Nîsâbûrî, edîb idi. Fazîletli bir edîb, lügat ilminde ârif olup, Tefsir sâhibi Ebü’l-Hasan el-Vâhidî’nin sohbetine hasr-ı nefis etmiş [ihtisas kesbetmiş]; ardından başkalarından da ders okumuş ve Arap dili sanatını, bilhassa lügat ile Arapların mesellerini itkān etmiştir. Bu sahada fâideli telifleri vardır; bunlardan biri kendisine nisbet edilen **el-Emsâl** kitabıdır ki, bâbında bir benzeri yazılmamıştır. Bir diğeri **es-Sâmî fi’l-Esâmî** adlı eserdir ki, o da kendi bâbında güzeldir. Hadis işitmiş ve rivâyet etmiş olup, çokça şiir inşâd ederdi. Zannımca şu iki beyit onundur:
"Gençliğimin gecesinde, ak saç sabahı nefes aldı;
Ben dedim ki: Belki sadece bir yanakla (bir tutamla) yetinir.
(Fakat) yayılınca ona sitem ettim, o da bana cevap verdi:
'Ey! Gündüzü olmayan bir sabah görür müsün hiç?'"
Vefâtı: 518 [H. 518] Ramazan ayının yirmi beşinci Çarşamba günü, Nîsâbûr’da vuku buldu ve Mîdân-ı Ziyâd denilen kapının yanına defnedildi.
el-Meydânî nisbesi —Mîm’in fethi, Yâ-yı müsenna’nın sükûnu, Dâl-ı mühmele’nin fethi ve Elif’ten sonra Nûn ile— Mîdân-ı Ziyâd b. Abdurrahman denilen mahalleye nisbettir ki, bu Nîsâbûr’da bir mahalledir.
Oğlu Ebû Sa‘d Sa‘îd b. Ahmed, fazîletli ve dindar bir kimse idi. **el-Esmâ fi’l-Esmâ** adlı bir kitabı vardır. 539 [H. 539] yılında vefât etmiştir. Allah Teâlâ kendisine rahmet eylesin.
-3- Ebü’l-Fazl Ahmed b. Muhammed b. Ahmed el-Meydânî’nin —aksine (önceki zikrettiğimizden daha fazla) olarak— aşağıdaki kaynaklarda da hal tercümesi [biyografisi] mevcuttur:
**el-Ensâb**, (Sem‘ânî), 548
**Târîhu İbn Kesîr** (el-Bidâye ve’n-Nihâye adıyla meşhur), XII/194
**Nüzhetü’l-Elbâb**, (el-Enbârî), 466
**el-Felâke ve’l-Meflûkūn**, 99
**Şezerâtü’z-Zeheb**, (İbnü’l-İmâd), IV/58
**Buğyetü’l-Vu‘ât**, (es-Suyûtî), 155
مجمع الأمثال - جـ ١[ص هـ]يا كاذباً أصبح في كِذْبِهِ … أعْجُوبَةً أيَّةَ أعْجُوبَهْوناطقاً ينطق في لفظة … واحِدَةٍ سبعين أكذوبَهْشَبَّهَك الناسُ بعُرْقُوبهم … لَّما رَأوْا أخْذَكَ أسْلُوبَهْفقلت: كلا! إنه كاذبٌ … عُرْقُوبُ لا يبلغ عُرْقُوبَهْ-٢- وقال قاضي القضاة ابن خلكان في "وفَيَات الأعيان":أبو الفضل أحمد بن محمد بن أحمد بن إبراهيم، المَيْدَاني، النيسابوري، الأديبُ، كان أديباً فاضلاً، عارفاً باللغة، اختصَّ بصحبة أبي الحسن الواحدي صاحب التفسير، ثم قرأ على غيره، وأتْقَنَ فنَّ العربية خصوصاً اللغة وأمثال العرب، وله فيها التصانيف المفيدة، منها كتاب الأمثال المنسوب إليه، ولم يعلم مثله في بابه، وكتاب"السامي، في الأسامي" وهو جيد في بابه، وكان قد سمع الحديث ورَوَاه، وكان ينشد كثيراً، وأظنهما له:تنفس صبح الشيب في ليل عارضي … فقلت: عَسَاه يكتفي بعذاريفلما فشا عاتبته فأجابني … أيا هَلْ ترى صبحاً بغير نهار؟وتوفي يوم الأربعاء الخامس والعشرين من شهر رمضان سنة ثمان عشرة وخمسمائة، بنيسابور، ودفن على باب ميدان زياد.والميداني - بفتح الميم، وسكون الياء المُثَنَّاة من تحتها، وفتح الدال المهملة، وبعد الألف نون - هذه النسبة إلى ميدان زياد بن عبد الرحمن، وهي مَحِلَّة في نيسابور.وابنه أبو سعد سعيدُ بن أحمد كان فاضلا ديناً، وله كتاب "الأسْمى، في الأسما" وتوفي سنة تسع وثلاثين وخمسمائة، رحمه الله تعالى:-٣- ولأبي الفضل أحمد بن محمد بن أحمد الميداني - غير ما أثرناه - ترجمة في المراجع الآتية:الأنساب، للسمعاني ٥٤٨تاريخ ابن كثير المعروف باسم البداية والنهاية ١٢/١٩٤نزهة الألباب للأنباري ٤٦٦الفلاكة والمفلوكون ٩٩شذرات الذهب لابن العماد ٤/٥٨بغية الوعاة للسيوطي ١٥٥
Emsâl Külliyatı - Cilt 1 [s. v]; Keşfü'z-Zunûn, 974, 1597 ve 1703 (İstanbul baskısı); el-İnbâh li'l-Kıftî, 1/121. Biz bütün bu kaynaklar arasından yalnızca Keşfü'z-Zunûn'da (1598) geçen şu ifadeyi aktarmakla yetiniyoruz; zira bu ifade Yâkût ve İbn Hallikân'dan naklettiklerimiz arasında yer almamıştır. Şöyle denir: Zemahşerî, 'el-Mustaksâ fi'l-Emsâl' adlı eserini telif ettikten sonra Meydânî'nin 'Mecmau'l-Emsâl'ine muttali olmuş, ona uzun uzun bakmış ve onu pek beğenmiş. Rivayet olunur ki, eserin telif güzelliği, tertibi, ifadelerinin genişliği ve faydalarının çokluğu bakımından 'Mecmau'l-Emsâl' seviyesine ulaşamadığı için 'el-Mustaksâ'yı yazdığına pişman olmuştur. 'Mecmau'l-Emsâl'i Şihâbüddîn Muhammed el-Kudâ‘î el-Hûbî –ki Meydânî'nin talebelerindendir– ihtisar etmiştir. -4- Şu muhakkaktır ki, Ebü'l-Fazl Ahmed b. Muhammed el-Meydânî'nin telifleri arasında yer alan 'Mecmau'l-Emsâl' kitabı, konusunda yazılmış en üstün eserdir; güzel telifi, ifadelerinin genişliği ve çok sayıda faydayı ihtiva etmesiyle temayüz eder. Öyle ki İmam Zemahşerî, onu tetkik ettiğinde, emsâl hakkında kapsamlı bir kitap telif ettiğine pişman olmuştur; zira o, Arap edebiyatçıları ve âlimlerinden başkasının bir araya getiremeyeceği kadar malzemeyi derleyip topladığını zannetmiş ve bu sebeple eserine 'el-Mustaksâ' adını vererek övünmüş; fakat sonra onun, Meydânî'nin telif ettiğine nazaran daha az faydalı ve daha kolay derlenmiş olduğu ortaya çıkmıştır. İbn Hallikân'ın ifadelerinde onu 'Kitâbü'l-Emsâl', Yâkût'un ifadelerinde 'Câmiu'l-Emsâl', Keşfü'z-Zunûn sahibinin ifadelerinde ise kitabın meşhur adı olan 'Mecmau'l-Emsâl' olarak adlandırdığını gördüm. Kitap, Mısır'da Bulak ve Bulak dışında defalarca basılmış; ancak bu baskıların hiçbiri tahrif ve tashîfden salim olarak ortaya çıkmamıştır. Bilakis yeni baskılarında o derece tahrifata uğramıştır ki, aslından, dişi eşeğin rahminden filin uzaklığı kadar uzaklaşmıştır. Ümit ederiz ki, biz –eserin aslını tahkik edip, garib ifadelerini zabtettikten ve onu hassas bir şekilde dijitalleştirdikten sonra– ona eski parlaklığını iade etmiş, tazeliğini yenilemiş, üzerindeki oynama ve tahrifleri gidermiş ve ondan istifadeyi kolaylaştırmış olalım. Bu çalışmanın kabule mazhar olmasını ve ondan faydalanılmasını yalnızca Allah'tan niyaz ederiz. Şüphesiz O, en kerîm olan merci ve matlûbdur. Muhammed Muhyiddîn [s. z]
مجمع الأمثال - جـ ١[ص و]كشف الظنون ٩٧٤ و ١٥٩٧ و ١٧٠٣ (طبع الآستانة)الإنباه للقفطي ١/١٢١ونحن نجتزي من كل هذه المراجع بعبارة جاءت في كشف الظنون (١٥٩٨) لأنها لم ترد فيما أثرناه عن ياقوت وعن ابن خلكان، قال:ويحكى أن الزمخشري - بعد ما ألف "المستقصى في الأمثال" - اطَّلع على "مجمع الأمثال" للميداني، فأطال نظره فيه، وأعجبه جداً، ويقال: إنه ندم على تأليفه المستقصي لكونه دون مجمع الأمثال في حسن التأليف والوَضْع وبَسْط العبارة وكثرة الفوائد.وقد اختصر "مجمعَ الأمثال" شهابُ الدين محمد القضاعي، الخوبي، من تلاميذ الميداني.-٤- وبعد فإن كتاب "مجمع الأمثال" أحَدَ تصانيف أبي الفضل أحمد بن محمد الميداني أفْضَلُ كتاب صنف في موضوعه حُسْنَ تأليف، وبَسْطَ عبارة، وكثرة فائدة، حتى إن الإمام الزمخشري حين تأمله نَدِمَ على أن ألفَّ كتاباً جامعاً في الأمثال، فقد ظن أنه حَشَد فيه وجَمَع ما لم يتهيأ لغيره من أدباء العربية وعلمائها وباهى بأن سماه "المستقصي" ثم تبين له أنه أقل فائدة وأهْوَنُ جمعاً مما صنفه الميداني، وقد رأيت في كلام ابن خلكان أنه سمى الكتاب "كتاب الأمثال" ورأيت في كلام ياقوت أنه سماه "جامع الأمثال" ورأيت في كلام صاحب كشف الظنون أنه سماه "مجمع الأمثال" على ما هو المشهور في اسم الكتاب.وقد طبع الكتابُ مراراً في مصر، في بولاق وفي غير بولاق، ولم يظهر في طبعة من هذه الطبعات سليما من التحريف والتصحيف، بل شاع المسخ في طبعاته الحديثة حتى بعد عن أصله بعد الفيل من رحم الأتان، ولعلنا - بعد أن حققنا أصله، وضبطنا غرائبه، ورقمناه ترقيما دقيقاً - نكون قد أعدنا له بهاءه، وجَدَّدنا رُوَاءه، ونَفَيْنَا عنه عَبَث العابثين، ويَسَّرناه للانتفاع به، والله وحده المسئول أن يجعل هذا العملَ مقروناً بالقبول، وأن ينفع به إنه أكرم مسئول.محمد محي الدين [ص ز]
Birinci Bap: İlk harfi hemze olan şeyler hakkındadır.
الباب الأول فيما أوله همزة.
3- Şüphesiz baharın bitirdiklerinden öylesi vardır ki habat (karın şişkinliği) yüzünden öldürür veya ölüme yaklaştırır. Bunu (s.a.v.) dünyanın vasfı ve ondan az almayı teşvik sadedinde buyurmuştur. Habat: karın şişkinliğidir; develerin żurak (bir tür ot) yiyip çoğalttığında karınlarının şişmesidir. Ve "habaṭan" kelimesinin nasbı temyîz (ayırt edici) olarak gelmiştir. "Veya yulim" ifadesinin manası öldürür veya ölüme yaklaştırır demektir. İlmâm: iniş, ilmâm: yaklaşma demektir. Bundan (bu manadan) cennet ehlinin vasfına dair şu hadis gelir: "Allah'ın takdir ettiği bir şey olmasaydı, orada gördüğü şeyler sebebiyle gözünün gitmesine (kör olmasına) yaklaşırdı." Yani gözünün gitmesi yakındı. Ezherî dedi ki: Bu haber -yani "mimma yunbitu'r-rabî" ifadesi- eğer kesilirse (baş tarafı olmadan) neredeyse anlaşılmaz. Hadisin baş tarafı ise şöyledir: "Muhakkak ben sizin arkanızdan (benden sonra) size açılacak olan dünyanın çiçeği ve ziynetinden korkuyorum." Bunun üzerine bir adam dedi ki: "Ey Allah'ın Resûlü, hayır şer getirir mi?" Resûlullah (s.a.v.) buyurdu: "Hayır, hayır şer getirmez. Fakat baharın bitirdiklerinden öylesi vardır ki habat yüzünden öldürür veya ölüme yaklaştırır. Ancak hadar yiyen hayvan müstesnadır; o, böğürleri dolana kadar yer, sonra güneşe karşı durur, seltedip işer, sonra otlamaya devam eder." (Bu kitabın bütün nüshalarında "ثم رتعته" şeklindedir ve fiil lâzımdır.) İşte hadisin tamamı budur. Ezherî dedi ki: Bu hadiste iki misal vardır: Biri dünyayı toplama ve onun hakkını vermede aşırı giden kimse içindir, diğeri onu alma ve faydalanmada iktisatlı (orta yolu tutan) kimse içindir. Resûlullah'ın "Baharın bitirdiklerinden öylesi vardır ki habat yüzünden öldürür veya ölüme yaklaştırır" sözü, dünyayı haksız yere alan aşırı giden kimsenin misalidir. Şöyle ki bahar, hür (değerli) otları bitirir; hayvanlar ondan çokça yer, ta ki tahammül sınırını aşınca karınları şişer, bağırsakları yırtılır ve helak olurlar. Aynı şekilde dünyayı helal olmayan yoldan toplayan ve hak sahibinin hakkını vermeyen kişi, ahirette cehenneme girerek helak olur. İktisatlı olanın misaline gelince, Resûlullah'ın (s.a.v.) "Ancak hadar yiyen hayvan" buyruğu ve onu vasfettiği şekildir. Şöyle ki hadar, baharın bitirdiği hür (değerli) bitkilerden değildir; bilakis otların kurumasından sonra hayvanların otladığı cenbe (sonradan biten kaba ot) türündendir. Resûlullah (s.a.v.) hadar yiyen hayvanı, dünyayı alma ve toplamada iktisatlı olan, hırsının kendisini haksız yere almaya sevk etmediği kimseye misal vermiştir. Böylesi dünyanın vebalinden, hadar yiyen hayvanın kurtulduğu gibi kurtulur. Görmüyor musun ki (s.a.v.) "Çünkü o, hadardan yediğinde güneşe karşı durur, selter ve işer" buyurmuştur. Manası şudur: Ondan doyunca, güneşe karşı çöker, böylece yediğini hazmeder, geviş getirir ve selter. Seltettiğinde ise ondan habat (şişkinlik) gitmiştir. ⦗ص: 9⦘ Hayvanlar ancak selteyip işemedikleri için habat (şişkinlik) olur. Bu, aşırılığı yasaklama sadedinde darbımesel olarak kullanılır.
٣- إنَّ مِمَّا يُنْبِتُ الرَّبِيعُ مَا يَقْتُلُ حَبَطاً أوْ يُلِمُّ.قاله عليه الصلاة والسلام في صفة الدنيا والحثِّ على قلة الأخذ منها.والْحَبَطُ: انتفاخُ البطن، وهو أن تأكل الإبلُ الذُّرَقَ فتنتفخ بطونها إذا أكثرت منه، ونصب "حَبَطاً" على التمييز، وقوله "أو يلم" معناه يقتل أو يَقْرُبُ من القتل، والإلمام: النزولُ، والإلمام: القرب، ومنه الحديث في صفة أهل الجنة "لولا أنه شيء قضاه الله لألم أن يذهب بصرهُ لما يرى فيها" أي لقَرُبَ أن يذهب بصره.قال الأزهري: هذا الخبر - يعني إن مما ينبت - إذا بُتر لم يكد يُفْهَم، وأوّلُ الحديث "إني أخَافُ عليكم بعدي ما يُفْتَح عليكم من زَهْرة الدنيا وزينتها" فقال رجل: أوَ يأتِي الخيرُ بالشرِّ يا رسول الله؟ فقال عليه الصلاة والسلام "إنَّهُ لا يأتي الخيرُ بالشر، وإن مما يُنْبِتُ الربيعُ ما يقتل حَبَطا أو يلم، إلا آكلة الْخَضِرِ فإنها أكلَتْ حتى إذا امْتَلأَتْ خَاصِرَتَاهَا اسْتَقْبَلَتْ عَيْنَ الشَّمْسِ فَثَلطَتْ وَبَالَتْ ثم رَتَعَتْ" (في جميع أصول هذا الكتاب "ثم رتعته" والفعل لازم) هذا تمام الحديث.قال: وفي هذا الحديث مثلان: أحدهما للمُفْرِطِ في جمع الدنيا وفي منعها من حقها، والآخر للمقتصد في أخْذِها والانتفاع بها، فأمّا قولُه "وإن مما ينبت الربيعُ ما يقتل حَبَطاً أو يُلمُّ" فهو مثل المُفْرِط الذي يأخذها بغير حق، وذلك أن الربيعَ يُنْبِتُ أحْرَار العُشْب فتستكثر منها الماشية حتى تنتفخَ بطونُها إذا جاوزَتْ حدَّ الاحتمال، فتنشق أمعاؤها وتهلك، كذلك الذي يجمع الدنيا من غير حِلِّها ويمنع ذا الحق حقَّه يهلك في الآخرة بدخوله النار. وأما مَثَلُ المتقصد فقوله صلى الله عليه وسلم "إلا آكلة الْخَضِر" بما وصفها به، وذلك أن الْخَضِرَ ليست من أحرار البقول التي يُنْبتها الربيع، ولكنها من الْجَنْبَة التي ترعاها المواشي بعد هَيْج البقول، فضرب صلى الله عليه وسلم آكلةَ الخضِر من المواشي مثلاً لمن يقتصد في أخذ الدنيا وجَمْعها، ولا يَحْمله الحرصُ على أخذها بغير حقها، فهو ينجو من وَبَالها كما نَجَتْ آكلةُ الخضِر، ألا تراه قال عليه الصلاة والسلام " فإنها إذا أصابَتْ من الْخَضِرِ استقبلت عينَ الشمس فَثَلَطَتْ وبالت" أراد أنها إذا شبعت منها بَرَكَتْ مستقبلةَ الشمس تستمرىء بذلك ما أكَلَتْ وتجترُّ وتَثْلِط، فإذا ثَلَطته فقد زال عنها الْحَبَط، ⦗ص: ٩⦘ وإنما تَحْبَطُ الماشيةُ لأنها لا تثلِطُ ولا تبول. يضرب في النهي عن الإفراط.
4- Şüphesiz ki vasiyet edilenler (emrolunanlar) Benû Sehvân'dır. Bu, birçok kimsenin tefsirinde karışıklığa düştüğü bir darb-ı meseldir. Doğrusu ise, onların söylediklerini naklettikten sonra tespit edeceğimiz şeydir. Bazıları dedi ki: 'Vasiyete ancak unutan ve gafil olan ihtiyaç duyar; sen ise ona muhtaç değilsin, zira sen unutmazsın.' Bazıları da dedi ki: 'Benû Sehvân sözüyle bütün insanları kastetmiştir, çünkü herkes unutur.' Manasındaki en doğru olan ise şöyle denilmesidir: Bir şeyle vasiyet edilenlerin (emrolunanların) üzerine unutma (sehv) öyle bir hâkim olur ki sanki o onlara vekil edilmiş gibidir. Bu mananın doğruluğuna, İbnü'l-A'râbî'nin bir râcizin şu sözünden inşâd ettiği (naklettiği) şey delalet eder. (Lisan sahibi [İbn Manzur] onun ilk kısmını (ع ل ا) maddesinde kimseye nispet etmeksizin, son kısmını ise (س ه ا) maddesinde Zir b. Evfâ el-Fukaymî'ye nispet ederek rivayet etmiştir:)
‘Yüksek, yumuşak tabiatlı (bir dişi deveden) … omuz başı sağlam, bina gibi.
İki yolun birleştiği yerde bir yavru doğurdu … en çok dolaştığı şey iki gündür.
Onu kaygısından ne iki bukağı oyaladı … ne de çobanlardan vasiyet edilenler.
Şüphesiz vasiyet edilenler Benû Sehvân'dır.’
Bu söz, kendisine bir şey emredildiği halde onu talep etmekten gafil olan kimse için darb-ı mesel olarak kullanılır. Sehvân ise sehv (unutma) demektir; sıfat olması da caizdir. Yani Benû Sehvân, bir adamın (Sehvân'ın) oğullarıdır. O da Âdem (a.s.)'dır. Zira kendisine ahd (emir) verilmiş, o da unutmuş ve gaflet etmiştir. ‘Racülün sehvânü ve sâhin’ denilir. Yani vasiyet edilenlerin (emrolunanların) unutmaması kaçınılmazdır, çünkü onlar Âdem (a.s.)'ın oğullarıdır.
٤- إنَّ الْمُوَصَّيْنَ بَنُو سَهْوَانٍَ.هذا مثل تخبَّط في تفسيره كثيرٌ من الناس، والصوابُ ما أثْبِتُهُ بعد أن أحكي ما قالواقال بعضهم: إنما يحتاج إلى الوصية من يَسْهو ويَغْفُل، فأما أنت فغيرُ محتاج إليها، لأنك لا تسهو.وقال بعضهم: يريد بقوله بنو سَهْوان جميعَ الناس، لأن كلهم يسهو.والأصْوَبُ في معناه أن يقال: إن الذين يُوَصَّوْنَ بالشيء يستولِي عليهم السهوُ حتى كأنه مُوَكَّل بهم، ويدل على صحة هذا المعنى ما أنشده ابن الأعرابيّ من قول الراجز (روى صاحب اللسان أولها في (ع ل ا) غير منسوب، وآخرها في (س هـ ا) منسوبا إلى زربن أو في الفقيمي) :أنشد من خَوّارةٍ عِلْيَانْ … مَضْبُورَة الكَاهِلِ كالبُنْيَانْألْقَتْ طَلاً بمُلْتَقَى الْحَوْمَانْ … أكثر ما طافت به يَوْمَانْلم يُلْهِهَا عن هَمِّها قَيْدَانْ … ولا الموصَّوْنَ مِنَ الرُّعْيَانْإن الموصَّيْنَ بنو سَهْوَانْيضرب لمن يسهو عن طلب شيء أمر به والسَّهْوان: السهو، ويجوز أن يكون صفة: أي بنو رجُلٍ سَهْوَان، وهو آدم عليه السلام حين عُهِد إليه فسَهَا ونسى، يقال: رجل سَهْوَانُ وسَاهٍ، أي إن الذين يُوَصَّوْن لابِدْعَ أن يَسْهُوا لأنهم بنو آدم عليه السلام.
7- Muhakkak ki râsiye [ekşi sütün tatlı süte katılmasıyla elde edilen karışım] öfkeyi yatıştırır. Râsiye: tatlı süte katılan ekşi süttür. Fes' (feth) ise sakinleştirmektir. Anlatıldığına göre bir adam bir kavme misafir olmuş, onlara kızgınmış; hem kızgın hem de açmış. Ona râsiye ikram etmişler, öfkesi yatışmış. İşte bu, az da olsa uyum (vifâk) getiren hediye hakkında darb-ı meseldir.
٧- إنَّ الرَّثيئَةَ تَفْثَأُ الغَضَبَالرثيئة: اللبنُ الحامض يُخْلَط بالحلو، والفَثْء: التسكينُ.زعموا أن رجلا نزل بقوم وكان ساخِطاً عليهم، وكان مع سخطه جائعا، فسَقَوْهُ الرثيئة، فسكن غضبهيضرب في الهَدِيَّة تُورِث الوِفَاقَ وإن قلَّت.
12- Muhakkak ki şer içinde hayırlar (خِيار) vardır. Hayır (الخير) kelimesi, 'hıyar' (الخِيار) ve 'ahyâr' (الأخيار) şeklinde çoğul yapılır; aynı şekilde şer (الشر) de 'şirâr' (الشِّرَار) ve 'eşrâr' (الأشرار) şeklinde çoğul yapılır. Yani şer içinde hayırlı şeyler bulunur. Denildiği üzere bu sözün manası: Bazı şer, diğer bazı şerre nispetle daha ehven (hafif)tir. Ayrıca 'خيار' kelimesinin 'ihtiyâr'dan (seçme) isim olması da caizdir; yani şer içinde, başkasına tercih edilen şeyler vardır.
١٢- إنَّ فيِ الشَّرِّ خِيَاراًالخير: يجمع على الخِيار والأخيار، وكذلك الشر يجمع على الشِّرَار والأشرار: أي أن في الشر أشياء خيارا. ومعنى المثل - كما قيل - بعض الشر أهون من بعض، ويجوز أن يكون الخيار الاسم من الاختيار: أي في الشر ما يُخْتَار على غيره.
16- Muhakkak ki heva (nefsânî arzu), binicinin kıçını meylettirir. Yani her kim bir şeye heves ederse, hevası onu o şeye doğru çeker; o şey ister çirkin, ister güzel olsun. Nitekim denilmiştir: Kalbin meylettiği yere, ayak onu sürükler...
١٦- إن الْهَوى لَيَمِيلُ بِاسْتِ الرَّاكِبِأي مَنْ هوى شيئاً مال به هواه نحوه، كائناً ما كان، قبيحاً كان أو جميلا، كما قيل: إلى حيثُ يَهْوَى القَلْب تَهْوِي به الرجل …
23- إنَّ وَرَاءَ الأكَمةِ مَا وَرَاءَهَا (Tepenin ardında neler var, neler!) sözünün aslı şudur: Bir câriye, arkadaşına geceleyin efendilerinin işinden kurtulunca tepenin ardında buluşmak üzere söz vermişti. Fakat efendileri onu emrettikleri işlerle meşgul edip sözünü yerine getirmesine engel oldular. Hasrete dayanamayan câriye dedi ki: "Beni alıkoydunuz; hâlbuki tepenin ardında ne var, bilirsiniz!" Bu söz, gizli bir işi kendiliğinden açığa vuran kimse için darbımesel olarak kullanılır.
٢٣- إنَّ وَرَاءَ الأكَمةِ مَا وَرَاءَهَاأصله أن أَمَةً واعدت صديقها أن تأتيه وراء الأكمة إذا فرغَت من مهنة أهلها ليلا، فشغلوها عن الإنجاز بما يأمرونها من العمل، فقالت حين غلبها الشوقُ: حبستموني وإن وراء الأكَمَة ما وراءها.يضرب لمن يُفْشِي على نفسه أَمْرَاً مستوراً.
27- Muhakkak ki kudret [kudret/güç] öfkeyi giderir. el-Makdire (bu kelime için iki lugat zikredilmiş olup üçüncüsü terk edilmiştir: Mîm'in fethası, Kâf'ın sükûnu ve Dâl'ın müşelle[tesi] ile) ve el-Makdure: kudret; el-Hafîza ise: gazap/öfke demektir. Ebû Ubeyd dedi ki: Bu mesel, geçmiş zamanda Kureyş'ten büyük bir adam hakkında bize ulaşmıştır. O adam, bir kan davası (ed-Dahl — Zâl'ın fethası ve Hâ'nın sükûnu ile — öç/intikam) sebebiyle birini arıyormuş. Nihayet ona güç yetirince [yakalayınca] şöyle demiştir: «Eğer kudret öfkeyi gidermeseydi, senden intikam alırdım.» Sonra onu bırakmıştır.
٢٧- إنَّ الْمَقْدِرَةَ تُذْهِبُ الْحفِيظَةَالمَقْدِرة (ذكر لغتين وترك ثالثة، وهي بفتح الميم وسكون القاف ودالها مثلثة) والمَقْدُرة: القدرة، والحفيظة: الغضب.قال أبو عبيد: بلغنا هذا المثلُ عن رجل عظيم من قريش في سالف الدهر كان يطلب رجلا بِذَحْلٍ (الذحل - بفتح الذال وسكون الحاء - الثأر) فلما ظفر به قال: لولا أن المقدرة تذهب الحفيظة لانتقمت منك، ثم تركه.