el-ʿİkdü'l-Ferîd (İbn Abdi Rabbih el-Endelüsî)
Bölüm: Edeb
Kitabın Adı: el-ʿİkdü'l-Ferîd
Yazar: Ebû Ömer, Şihâbüddîn Ahmed b. Muhammed b. Abdi Rabbih İbn Habîb İbn Hudayr b. Sâlim, İbn Abdi Rabbih el-Endelüsî olarak bilinir (ö. 328/940)
Yayınevi: Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut
Baskı: 1. Baskı, 1404 h.
Cilt Sayısı: 8
[Kitap numaralandırması basılı nüshayla uyumludur.]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
العقد الفريد (ابن عبد ربه الأندلسي)القسم: الأدباسم الكتاب: العقد الفريدالمؤلف: أبو عمر، شهاب الدين أحمد بن محمد بن عبد ربه ابن حبيب ابن حدير بن سالم المعروف بابن عبد ربه الأندلسي (ت ٣٢٨هـ)الناشر: دار الكتب العلمية - بيروتالطبعة: الأولى، ١٤٠٤ هـعدد الأجزاء: ٨[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Muhakkikin Mukaddimesi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidi’l-mürselîn, nebiyyinâ Muhammed ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Emmâ ba‘d.
Araplar’ın 92 hicrî senesinde Endülüs diyarını fethetmesinden itibaren, bu toprakların çok sayıda Arap kabîlesinin oraya göçüne şâhit olduğunu görürüz. Nitekim o kabîleler orada göç asâsını bırakmış, uzak diyarlarda ikamet edip yerleşmişlerdir. Bu durum onlara daha sonra edebî bir nahda (diriliş) vücuda getirme imkânı vermiş; bu nahda kısa sürede büyüyüp gelişmiş ve Abbâsîler’in darbeleri altında Doğu Arap dünyasında çöken Emevî Devleti’nin enkazı üzerine orada kurulan Emevî Devleti devrinde en parlak çağını, en yüksek verimini yaşamıştır. İşte ana vatan olan Doğu (Meşrik) ile bağını hiçbir gün kaybetmeyen bu uzak diyarlarda, eserleriyle Doğu Arap dünyasında ortaya konanın kat kat fazlasını taklit eden ve o dönemde hâkim olan edebî zevke sımsıkı bağlı kalan pek çok âlim ve edip zuhur etmiştir. Öyle ki Sâhib b. Abbâd, el-‘İkdü’l-ferîd’i gördükten sonra şöyle demiştir: 'Bu bizim metaımızdır, bize iade edilmiştir.' İşte bu ediplerden biri de el-‘İkdü’l-ferîd sahibi Ebû Ömer Şihâbüddîn Ahmed b. Muhammed b. Abdirabbih b. Habîb b. Hudayr b. Sâlim el-Kurtubî’dir ki kendisi Hişâm b. Abdurrahmân b. Muâviye b. Hişâm b. Abdilmelik b. Mervân’ın mevlâsıdır.
Bu zat, Kurtuba şehrinde 246 hicrî senesi Ramazan ayının onuncu günü (Milâdî 860 senesi Kasım ayının yirmi dokuzuna rastlar) dünyaya geldi. İbn Abdirabbih’in doğduğu Kurtuba, Endülüs’ün en büyük şehirlerindendi ve Abbâsîler’in başkenti Bağdat’a pek çok yönden benzemekteydi. Nefhu’t-tîb sahibi Makkarî onun hakkında şöyle der: 'Rivayet edilir ki Kurtuba, Zâhire ve Zehrâ binalarındaki mâmuriyet öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, geceleyin bir kişi eliyle bir şey koparmak istese, kendisine verdikleri ışıkla yürürdü.' Ve nehri…
مقدّمة المحقّقبسم الله الرحمن الرحيمالحمد لله ربّ العالمين، والصلاة والسلام على سيّد المرسلين، نبيّنا محمد وعلى آله وصحبه أجمعين، وبعد، فمنذ أن فتح العرب بلاد الأندلس عام ٩٢ للهجرة نجد أن تلك الأصقاق قد شهدت نزوح كثير من القبائل العربية إليها حيث ألقت هناك عصا الترحال واستقرّ بها النّوى، ومكّنها ذلك فيما بعد من إحداث نهضة أدبية سرعان ما نمت وتطوّرت وعرفت في عصر الدولة الأموية التي أنشئت هناك على أنقاض الدولة الأموية التي انهارت في المشرق العربى تحت ضربات العباسيين، أوج ازدهارها، وقمّة عطائها، وقد ظهر في تلك الديار النائية التي لم تفقد في يوم من الأيام صلتها بالمشرق الأم، كثير من العلماء والأدباء الذين حاكوا بنتاجهم أكثر من ظهر في المشرق العربي من نتاج، والتزموا بأذواقهم الذوق الأدبي اسائد آنذاك، حتى أنّ الصاحب بن عباد بعد اطلاعه على «العقد الفريد» نراه يقول: «هذه بضاعتنا ردّت إلينا» ، ومن هؤلاء الأدباء الكثر، صاحب العقد أبو عمر شهاب الدين أحمد بن محمد بن عبد ربه بن حبيب بن حدير بن سالم القرطبي، الذي كان مولى هشام بن عبد الرحمن بن معاوية بن هشام بن عبد الملك بن مروان.ولد الرجل في مدينة قرطبة في العاشر من شهر رمضان سنة ٢٤٦ هـ- الموافق للتاسع والعشرين من تشريع الثاني سنة ٨٦٠ م. وقرطبة حيث ولد ابن عبد ربّه من أعظم المدن الأندلسيّة، وكانت عظيمة الشبه بمدينة بغداد حاضرة العباسيين، وعنها يقول المقّري صاحب نفح الطيب: «يحكى أنّ العمارة في مباني قرطبة والزاهرة والزهراء اتصلت إلى أنه كان يمشى فيها بضوء لمن قطف بيده ما يمنحونه منه، ونهرها€
Onun (nehrin) burada, İşbîliye'deki büyüklüğü yanında küçük kalması, buradaki iki kıyısının birbirine yakınlığına, gölcüklerinin ve çayırlarının kesintili oluşuna başka bir anlam, başka bir tatlılık, ünsiyetin fazlalığı ve boğulma tehlikesinden kurtuluş açısından güvenlik kazandırmaktadır. Kenarlarındaki bahçeler ve çayırlar da ona tazelik ve parlaklık katmıştır. Bu koku, gül ve gölgeliklerle dolu çevrede el-‘İkd sahibi yetişmiş, gençliğinin büyük kısmını ülkesinin tabiatı ile nazım, eğlence ve şarkı söylemeye elverişli atmosferinin tadını çıkararak geçirmiştir. Bu sebeple adam, Endülüs şehirlerinde son derece yaygın olan şarkı ve eğlence dinlemeye düşkün olmuş; hatta emirlerin sarayları, başlangıçta el-Câriyetü’l-‘Acfâ’ gibi çeşitli Arap diyarlarından akın eden şarkıcı cariyeler için birer tiyatro haline gelmiştir. Kurtuba bu sanatın öncülerini karşılama imtiyazını elinde tutmuş, sonra şarkıcılığın merkezi İşbîliye’ye geçmiş; hatta burası bu sanatın başkenti zannedilmiştir. Kurtuba ilim ve fıkıhta eşsizleşmiş, edebiyatın başkenti ve din ilimlerinin hamisi olmuştur. Edibimizin ülkesinin tabiatından etkilenmesi ve o coşkun eğlence, oyalanma, anlamsızlık ve rezillik dalgasına uyması tabii idi; zira şarap içmiş, tatlı sesleri dinlemekten zevk almıştır. Bunu onun el-‘İkd’inin satır aralarına serpiştirilmiş şiirlerinden sezebiliriz. Açıktır ki adam kırklı yaşlarında iken sapkınlığından tövbe etmiş, doğru yola dönmüş; fıkıh kapısını çalmış ve aralarında el-Huşenî, İbn Vaddâh ve Bakıy b. Mahled’i sayabileceğimiz birçok hocadan ders almıştır. O dönemde fıkıh tahsili yüksek mevkileri elde etmek için bir giriş ve hazırlık olduğundan, Arap hâkimiyetindeki Endülüs şehirleri, bilhassa Kurtuba, âlimler, edipler ve fakihlerle dolmuştur. Görülüyor ki el-‘İkd sahibi devrinin emirleriyle irtibatlıydı; Kurtuba emiri Muhammed b. Abdirrahman el-Hakem’i medhetmiş, oğlu el-Münzir ile de irtibatlı olmuştur. Endülüs tarihinin bu devresinde fitneler çoğalmış; hatta fitne kumandanlarından Ömer b. Hafsun, Emevî otoritesini tehdit etmiştir. İbn Abdirabbih onu “el-mârık el-fâsık” (isyankâr ve facir) olarak nitelemiştir. el-‘İkd sahibi ayrıca emirliğini İşbîliye’de tesis eden Arap kumandanı İbrahim b. el-Haccâc ile de temasa geçmiş; o, edipler ve şairlere karşı cömert ve eli açık olduğundan, Endülüs âlimlerinin ve şairlerinin çoğu onun sarayına gelmiştir.
إن صغر عندها عن عظمه عند اشبيلية فإنّ لتقارب برّيه هنا لك، وتقطّع غدره ومروجه معنى آخر، وحلاوة أخرى، وزيادة أنس، وكثرة آمان من الغرق، وفي جوانبه من البساتين والمروج ما زاده نضارة وبهجة.في هذه البيئة المليئة بالعطر والورود والأفياء نشأ صاحب العقد، وأمضى سحابة شبابه مستمتعا بطبيعة بلاده وأجوائها المساعدة على النظم واللهو والغناء، ولذا فقد أولع الرجل بسماع الغناء والطرب اللذين شاعا في المدن الأندلسيّة أيّما شيوع، حتّى أصبحت بلاطات الأمراء مسارح للمغنّيات والقيان اللواتي كنّ يفدن إلى هناك من مختلف الأقطار العربية في بداية الأمر كالجارية العجفاء، وقد استأثرت قرطبة باستقبال روّاد هذا الفن، ثم انتقل مركز الغناء إلى اشبيلية حتى ظنّ أنّها عاصمة هذا الفنّ. وتفرّدت قرطبة بالعلم والفقه، وأصبحت عاصمة الأدب وحاضنة علوم الدين.وكان طبيعيّا أن يتأثر أديبنا بطبيعة بلاده، ويساير تلك الموجة العارمة من الطرب واللهو والعبث والمجون، فشرب الخمرة، وطرب لسماع الأصوات العذبة، وهذا ما يمكننا أن نستشفّه من خلال شعره المبثوث في ثنايا عقده. ومن الواضح أنّ الرجل قد تاب عن غيّه وعاد إلى رشده خلال العقد الرابع من عمره، فطرق باب الفقه، وتتلمذ على شيوخ عدة نذكر منهم الخشني، وابن وضاح، وبقي بن مخلد، وفي تلك الحقبة من الزمن كانت دراسة الفقه مدخلا وممهدا لتسلّم المراكز الرفيعة، فامتلأت المدن الأندلسية التي خضعت للحكم العربي وخاصة قرطبة بالعلماء والأدباء والفقهاء..ويظهر أنّ صاحب العقد كان على صلة مع أمراء عصره، فقد مدح أمير قرطبة محمد بن عبد الرحمن الحكم، كما كان على صلة بابنه المنذر أيضا، وفي هذه الحقبة من تاريخ الأندلس كثرت الفتن، حتى أن أحد قوّاد الفتنة، عمر بن حفصون، قد هدّد السلطة الأمويّة، وقد نعته ابن عبد ربه، بالمارق الفاسق..واتصل صاحب العقد كذلك بالقائد العربي ابراهيم بن الحجاج الذي جعل أمارته في أشبيلية، وكان كريما سخيّا على الأدباء والشعراء، فوفد إلى بلاطه معظم علماء الأندلس وشعرائها.€
Birinci Cilt [Müellifin Mukaddimesi]
Bismillâhirrahmânirrahîm
[Rabbim, kolaylaştır ve yardım et!]
Ebû Amr Ahmed b. Abdirabbih el-Endelüsî (rahmetullahi aleyh) şöyle dedi:
Hamd, başlangıcı olmayan Evvel, sonu olmayan Âhir; kudretinde tek, saltanatında müteâlî olan; cihetlerin kendisini kuşatamadığı, sıfatların kendisini niteleyemediği; gözlerin idrak edemediği, zanların kendisine ulaşamadığı; ihsan ile başlayan, minnet ile dönen; yarattıklarının fânî oluşuyla bekâsına, O'ndan başka her şeyin acziyle kudretine delâlet eden; günahkârın kötülüğünü affıyla bağışlayan, kötülük edenin cehaletini yüklenen; kendisinin bilinmesini zorunlu, ibadetini ise ihtiyarî kılan; mahlûkatı bir kısmı birliğini ikrar eden konuşan, bir kısmı da rubûbiyetine huşû ile boyun eğen sessiz varlıklar olarak yaratan Allah'adır. Hiçbir şey O'nun kudretinin dışına çıkmaz, O'nun görüşünden hiçbir şey kaçmaz (1). Rahmetini fazlıyla, azabını da adaletiyle birleştiren O'dur. İşte insanlar O'nun fazlı ile adaleti arasında borçludur; (bir gün) yok olacaklarını bildirmişlerdir, belâ yurdundan ceza yurduna intikal etmektedirler.
O'nu, ilminin ardından hilmini, kudretinin ardından affını (gösterdiği için) överim. Zira O, bol nimetlerinin ve yüce lütuflarının karşılığı olarak hamdi (bir bedel olarak) kabul etmiş; onu rahmetinin anahtarı, nimetinin karşılığı kılmıştır. (Hem de) O, cennet ehlinin son duasını şu kavliyle (belirtmiştir): "Ve onların dualarının sonu: Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır." (3)
الجزء الأول[مقدمة المؤلف]بسم الله الرحمن الرحيم[ربّ يسّر وأعن قال أبو عمرو أحمد بن عبد ربّه الأندلسيّ، رحمه الله] :الحمد لله الأوّل بلا ابتداء، الآخر بلا انتهاء؛ المنفرد بقدرته، المتعالي في سلطانه؛ الذي لا تحويه الجهات ولا تنعته الصّفات؛ ولا تدركه العيون، ولا تبلغه الظنّون؛ الباديء بالإحسان، العائد بالامتنان؛ الدالّ على بقائه بفناء خلقه، وعلى قدرته بعجز كلّ شيء سواه؛ المغتفر إساءة المذنب بعفوه، وجهل المسيء بحمله؛ الذي جعل معرفته اضطرارا، وعبادته اختيارا؛ وخلق الخلق من [بين] ناطق معترف بوحدانيّته، وصامت متخشّع لربوبيّته؛ لا يخرج شيء عن قدرته، ولا يعزب «١» عن رؤيته؛ الذي قرن بالفضل رحمته، وبالعدل عذابه؛ فالناس مدينون بين فضله وعدله، آذنون بالزّوال، آخذون في الانتقال؛ من دار بلاء، إلى دار جزاء.أحمده على حلمه بعد علمه، وعلى عفوه بعد قدرته؛ فإنّه رضي الحمد ثمنا لجزيل نعمائه، وجليل آلائه «٢» ؛ وجعله مفتاح رحمته، وكفاء نعمته، وآخر دعوى أهل جنّته، بقوله جلّ وعزّ: وَآخِرُ دَعْواهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعالَمِينَ«٣»
Allah'ın salâtı, Efendimiz Muhammed (s.a.v.) üzerine olsun ki o, muhterem peygamber, (Allah'a) yakın kılınmış şefaatçidir; son zamanda gönderilmiş, evvelde seçilmiş kılınmıştır. Bizi O'na itaat edenlerden ve şefaatine nail olan azatlılardan eylesin. Amma ba‘d: Şu muhakkaktır ki her tabakanın âlimleri ve her ümmetin dahileri «1», her dilde ve her çağda edebiyat üzerine söz söylemişler ve ilimlerde felsefe yapmışlardır. Onlardan her bir mütekellim, öncekilerin eşsiz mânâlarını özetlemede ve seleflerin lafız incilerini seçmede gayretinin son haddine varmış ve bütün mecalini sarf etmiştir. Bu hususta o kadar ileri gitmişlerdir ki, özetlenen dahi özete, seçilen dahi seçime muhtaç olmuştur. Sonra ben müşahede ettim ki, her tabakanın sonra gelenleri, her hikmeti vazedenler ve her edebî eseri telif edenler; öncekilere nispetle daha tatlı sözlü, daha kolay yapılı, daha sağlam mezhepli ve daha açık yolludur. Zira sonraki, öncekini nakzedip takip edendir«2»; önceki ise başlayan ve önde olandır. Öyleyse bakan kimse, sağlam vaz‘ edilmiş eserlere ve tercüme edilmiş kitaplara insaf nazarıyla baksın; sonra aklını adil bir hâkim ve kesip atan bir söz sahibi kılsın. İşte o zaman anlar ki o (eserler), dalı yükselmiş, fidanı güzel, toprağı temiz, meyvesi olgun bir ağaçtır. Kim ondan nasibini alırsa, nübüvvetten bir miras ve hikmetten bir yol üzere olur; ona sarılan yalnız kalmaz, ona tutunan sapmaz. İşte bu kitabı telif ettim ve incilerini, edebiyat incilerinin seçilmişlerinden ve belâgat külliyatının mahsulünden seçtim. Bu sebeple o (eser), cevherin cevheri ve özün özü oldu. Bana ait olan ise, (bu) haberlerin tertibi, seçim hüneri, güzel özetleme ve her kitabın başına bir (mukaddime) serpiştirmedir. Bunun dışındaki her şey âlimlerin ağızlarından alınmış ve hükema ile ediplerden rivayet edilmiştir. Sözü seçmek, onu telif etmekten daha zordur. Denilmiştir ki: Kişinin seçimi, aklının elçisidir«3». Şair şöyle demiştir: Seçiminden tanıdık seni, çünkü ârif kişiye delildir onun seçimi.
وصلّى الله على [سيّدنا محمّد] النبيّ المكرّم، الشافع المقرّب، الذي بعث آخرا واصطفي أوّلا، وجعلنا من أهل طاعته، وعتقاء شفاعته.وبعد: فإنّ أهل كلّ طبقة، وجهابذة «١» كلّ أمّة؛ قد تكلّموا في الأدب وتفلسفوا في العلوم على كلّ لسان، ومع كلّ زمان؛ وإنّ كلّ متكلّم منهم قد استفرغ غايته وبذل مجهوده في اختصار بديع معاني المتقدّمين، واختيار جواهر ألفاظ السالفين؛ وأكثروا في ذلك حتى احتاج المختصر منها إلى اختصار، والمتخيّر إلى اختيار.ثم إني رأيت آخر كلّ طبقة، وواضعي كلّ حكمة ومؤلّفي كل أدب، أعذب ألفاظا وأسهل بنية وأحكم مذهبا وأوضح طريقة من الأوّل، لأنه ناكص متعقّب «٢» ، والأوّل باديء متقدّم.فلينظر الناظر إلى الأوضاع المحكمة والكتب المترجمة بعين إنصاف، ثم يجعل عقله حكما عادلا [وفيصلا] قاطعا؛ فعند ذلك يعلم أنها شجرة باسقة الفرع، طيّبة المنبت، زكيّة التّربة، يانعة الثّمرة. فمن أخذ بنصيبه منها كان على إرث من النّبوّة، ومنهاج من الحكمة؛ لا يستوحش صاحبه، ولا يضلّ من تمسّك به.وقد ألّفت هذا الكتاب وتخيّرت جواهره من متخيّر جواهر الآداب ومحصول جوامع البيان، فكان جوهر الجوهر ولباب الّلباب؛ وإنّما لي فيه تأليف [الأخبار، وفضل] الاختيار، وحسن الاختصار، وفرش في صدر كلّ كتاب؛ وما سواه فمأخوذ من أفواه العلماء، ومأثور عن الحكماء والأدباء. واختيار الكلام أصعب من تأليفه. وقد قالوا: اختيار الرجل وافد عقله «٣» . وقال الشاعر:قد عرفناك باختيارك إذ كا … ن دليلا على الّلبيب اختياره
Eflatun şöyle dedi: İnsanların akılları, kalemlerinin uçlarında kayıtlı ve güzel seçimlerinde âşikârdır. Böylece sözün benzerlerini, mânâların şekillerini, hikmetlerin cevherlerini, edebin türlerini, misallerin nadirelerini talep ettim; sonra her bir türü kendi türüyle ilişkilendirip ona ayrı bir bab kıldım; tâ ki haber talep eden, kitap içindeki yerine ve her babtaki benzerine delil bulabilsin. Ve bütün haberler ile eser çeşitleri içinden, cevherce en şerefli, parlaklıkça en belirgin, mânâca en latif, lafızca en mükemmel, üslupça en güzel, tatlılıkça bol olanını kastettim; Allah tebâreke ve teâlâ'nın: 'Sözü işitip en güzeline uyanlar' (Zümer, 39/18)«1» kavlini rehber edinerek. Yahya b. Hâlid şöyle dedi: İnsanlar işittiklerinin en güzelini yazarlar, yazdıklarının en güzelini ezberlerler ve ezberlediklerinin en güzeliyle konuşurlar. İbn Sîrîn şöyle dedi: İlim, kuşatılamayacak kadar çoktur; öyleyse her şeyin en güzelini alın. Bu arada görüşte yanılmalar, sözde sürçmeler olur; her âlimin bir hatası [her atın bir tökezlemesi] vardır ve her keskin kılıcın «2» bir körelmesi vardır. Bazı kitaplarda: Allah teâlâ kemalde tektir (münferid) ve hiç kimse noksandan berî değildir. el-Attâbî'ye: 'Hiç kusuru olmayan birini biliyor musun?' denildi. Dedi ki: 'Kusuru olmayan [hiçbir zaman] ölmez; avamın dillerinden kurtuluşa çare yoktur.' el-Attâbî şöyle dedi: Kim şiir söyler veya bir kitap telif ederse, muhaliflere hedef olmuş ve dillere düşmüş demektir; ancak adalet gözüyle bakan ve hevâ ile hükmetmeyen kimseler müstesna; bunlar ise çok azdır. İsnadlar, haberlerin çoğundan istihfâf ve îcâz talebiyle kaldırıldı ve kaçarak...
وقال أفلاطون: عقول الناس مدوّنة في أطراف أقلامهم، وظاهرة في حسن اختيارهم.فتطلّبت نظائر الكلام وأشكال المعاني وجواهر الحكم وضروب الأدب ونوادر الأمثال، ثم قرنت كلّ جنس منها إلى جنسه، فجعلته بابا على حدته؛ ليستدلّ الطالب للخبر على موضعه من الكتاب، ونظيره في كلّ باب.وقصدت من جملة الأخبار وفنون الآثار أشرفها جوهرا، وأظهرها رونقا، وألطفها معنى، وأجزلها لفظا، وأحسنها ديباجة، وأكثرها طلاوة وحلاوة؛ آخذا بقول الله تبارك وتعالى: الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ«١» .وقال يحيى بن خالد: الناس يكتبون أحسن ما يسمعون، ويحفظون أحسن ما يكتبون: ويتحدّثون بأحسن ما يحفظون.وقال ابن سيرين: العلم أكثر من أن يحاط به فخذوا من كلّ شيء أحسنه.وفيما بين ذلك سقط الرأي، وزلل القول؛ ولكلّ عالم هفوة [ولكلّ جواد كبوة] ، ولكل صارم «٢» نبوة.وفي بعض الكتب: انفرد الله تعالى بالكمال، ولم يبرأ أحد من النّقصان.وقيل للعتّابي: هل تعلم أحدا لا عيب فيه؟ قال: إنّ الذي لا عيب فيه لا يموت [أبدا] ، ولا سبيل إلى السّلامة من ألسنة العامّة.وقال العتّابي: من قرض شعرا أو وضع كتابا فقد استهدف للخصوم واستشرف للألسن، إلا عند من نظر فيه بعين العدل، وحكم بغير الهوى، وقليل ما هم.وحذفت الأسانيد من أكثر الأخبار طلبا للاستخفاف والإيجاز، وهربا من
İsnadın ağırlığı ve uzunluğu şundandır; zira bunlar eğlenceli haberler, hikmetler ve nadirelerdir ki muttasıl isnad onlara fayda vermez, ondan hazfedilen de zarar vermez. Nitekim bazı âlimler, uyulan bir sünnet ve farz kılınmış bir şeriat olan hadisin isnadlarını hazfederdi; böylece yolundan sapmış bir nadireyi, yaygın bir meseli ve müstetref bir haberi [ve uzadığında ve çoğaldığında nuru giden bir hadisi] nasıl hazfetmeyelim? Hafs b. Gıyas, el-A‘meş’e bir hadisin isnadını sordu. (el-A‘meş) onu boğazından tutup duvara dayadı ve dedi ki: “İşte isnadı!” İbn es-Semmâk bir hadis rivayet etti, ona: “İsnadı nedir?” denildi. Dedi ki: “Örfe göre mürselâttandır.”[1] [El-Asma‘î bir haber rivayet etti, isnadı soruldu. Dedi ki: “Bu, delil ve hüccete ihtiyaç duymayan muhkem âyetlerdendir.”] Hasan el-Basrî bir hadis rivayet etti, ona: “Ey Ebû Saîd, kimden?” denildi. Dedi ki: “Kimden ne yapacaksın ey kardeşimin oğlu? Sana gelince, onun vaazı sana ulaştı ve hücceti senin aleyhine kaim oldu.” Bazı telif edilmiş kitaplara baktım ve onları haber türlerinde yeterince işlenmemiş, eserlerin bütününü kapsamayan buldum. Bu sebeple bu kitabı, halkın ve seçkinlerin dilinde dolaşan ve meliklerle avamın dilinde dönen anlamların çoğunu kapsayan yeterli [şifa verici] ve kapsamlı kıldım. Her bir bölümünü, haberlerle anlamca benzeşen ve üsluplarına uygun düşen şiirden şahitlerle süsledim; ve onlara kendi şiirimden garibeler ekledim; ta ki bu kitabımıza bakan, Mağribimizin uzaklığına ve memleketimizin kopukluğuna rağmen[2], onun nazım ve nesirden bir payı olduğunu bilsin.
التثقيل والتّطويل؛ لأنها أخبار ممتعة وحكم ونوادر، لا ينفعها الإسناد باتّصاله، ولا يضرّها ما حذف منها.وقد كان بعضهم يحذف أسانيد الحديث من سنّة متّبعة، وشريعة مفروضة؛ فكيف لا نحذفه من نادرة شاردة، ومثل سائر، وخبر مستطرف، [وحديث يذهب نوره إذا طال وكثر] .سأل حفص بن غياث الأعمش عن إسناد حديث. فأخذ بحلقه وأسنده إلى حائط وقال: هذا إسناده! وحدّث ابن السّمّاك بحديث، فقيل له: ما إسناده؟ فقال: هو من المرسلات عرفا «١» .[وروى الأصمعيّ خبرا، فسئل عن إسناده. فقال: هو من الآيات المحكمات التي لا تحتاج إلى دليل وحجّة] .وحدّث الحسن البصريّ بحديث، فقيل له: يا أبا سعيد، عمّن؟ قال: وما تصنع بعمّن يا بن أخي؟ أمّا أنت فنالتك موعظته، وقامت عليك حجّته.وقد نظرت في بعض الكتب الموضوعة فوجدتها غير متصرّفة في فنون الأخبار، ولا جامعة لجمل الآثار؛ فجعلت هذا الكتاب كافيا [شافيا] جامعا لأكثر المعاني التي تجري على أفواه العامّة والخاصّة. وتدور على ألسنة الملوك والسّوقة. وحلّيت كلّ كتاب منها بشواهد من الشّعر، تجانس الاخبار في معانيها، وتوافقها في مذاهبها؛ وقرنت بها غرائب من شعري، ليعلم الناظر في كتابنا هذا أن لمغربنا على قاصيته «٢» ، وبلدنا على انقطاعه، حظّا من المنظوم والمنثور.
Ona, içerdiği çeşitli cevher-i kelâm, dizilişinin inceliği ve güzel tertibi sebebiyle el-‘İkdü’l-Ferîd adını verdim. Onu yirmi beş kitaba ayırdım; her bir kitap iki cüzden oluşur, böylece yirmi beş kitapta elli cüz eder. Her bir kitap, gerdanlığın cevherlerinden bir cevherin adını taşır. Bunların ilki: Kitâbü’l-Lü’lüe fi’s-Sultân. Ardından: Kitâbü’l-Ferîde fi’l-Hurûb [ve Medâri Emrihâ]. Ardından: Kitâbü’z-Zübercede fi’l-Ecvâd ve’l-Esfâd. Ardından: Kitâbü’l-Cümâne fi’l-Vüfûd. Ardından: Kitâbü’l-Mercâne fî Muhâtabati’l-Mülûk. Ardından: Kitâbü’l-Yâkūte fi’l-İlm ve’l-Edeb. Ardından: Kitâbü’l-Cevhere fi’l-Emsâl. Ardından: Kitâbü’z-Zümrüdde fi’l-Meva‘iz ve’z-Zühd. Ardından: Kitâbü’d-Dürre fi‘t-Te‘âzî ve’l-Merâsî. Ardından: Kitâbü’l-Yetîme fi’n-Neseb [ve Fedâili’l-‘Arab]. Ardından: Kitâbü’l-Mescide fî Kelâmi’l-A‘râb. Ardından: Kitâbü’l-Mücennebe fi’l-Ecvibe. Ardından: Kitâbü’l-Vâsıta fi’l-Hutab. Ardından: Kitâbü’l-Mücennebe es-Sâniye fi‘t-Tevkî‘ât ve’l-Fusûl ve’s-Sudûr ve Ahbâri’l-Küttâb. Ardından: Kitâbü’l-Mescide es-Sâniye fi’l-Hulefâ ve Tevârîhihim ve Eyyâmihim. Ardından: Kitâbü’l-Yetîme es-Sâniye fî Ahbâri Ziyâd ve’l-Haccâc [ve’t-Tâlibiyyîn ve’l-Berâmike]. Ardından: Kitâbü’d-Dürre es-Sâniye fî Eyyâmi’l-‘Arab ve Vekâ‘ihim. Ardından: Kitâbü’z-Zümrüdde es-Sâniye fî Fedâili’ş-Şi‘r ve Makâtı‘ihî ve Mahâricihî. Ardından: Kitâbü’l-Cevhere es-Sâniye fî A‘rûdi’ş-Şi‘r ve ‘İleli’l-Kavâfî.
وسمّيته كتاب (العقد الفريد) لما فيه من مختلف جواهر الكلام، مع دقة السّلك وحسن النّظام؛ وجزّاته على خمسة وعشرين كتابا، كل كتاب منها جزآن، فتلك خمسون جزءا في خمسة وعشرين كتابا [و] قد انفرد كلّ كتاب منها باسم جوهرة من جواهر العقد، فأوّلها:كتاب اللؤلؤة في السلطان.ثم كتاب الفريدة في الحروب [ومدار أمرها] .ثم كتاب الزّبر جدة في الأجواد والأصفاد.ثم كتاب الجمانة في الوفود.ثم كتاب المرجانة في مخاطبة الملوك.ثم كتاب الياقوتة في العلم والأدب.ثم كتاب الجوهرة في الأمثال.ثم كتاب الزّمردة في المواعظ والزّهد.ثم كتاب الدّرّة في التعازي والمراثي.ثم كتاب اليتيمة في النسب [وفضائل العرب] .ثم كتاب المسجدة في كلام الأعراب.ثم كتاب المجنّبة في الأجوبة.ثم كتاب الواسطة في الخطب.ثم كتاب المجنّبة الثانية في التّوقيعات والفصول والصّدور وأخبار الكتبة.ثم كتاب المسجدة الثانية في الخلفاء وتواريخهم وأيامهم.ثم كتاب اليتيمة الثانية في أخبار زياد والحجّاج [والطالبيّين والبرامكة] .ثم كتاب الدرة الثانية في أيام العرب ووقائعهم.ثم كتاب الزّمرّدة الثانية في فضائل الشّعر ومقاطعه ومخارجه.ثم كتاب الجوهرة الثانية في أعاريض الشّعر وعلل القوافي.
Ardından, nağmeler ilmi ve insanların bu konudaki ihtilafı hakkındaki İkinci Yâkût Kitabı.
Ardından, kadınlar ve sıfatları hakkındaki İkinci Mercân Kitabı.
Ardından, mütenebbîler [peygamberlik taslayanlar], mecrûrlar [cin çarpmışlar], cimriler ve tufeylîler hakkındaki İkinci Cümân Kitabı.
Ardından, insan tabiatının, diğer hayvanların [ve beldelerin üstünlüğünün] beyanı hakkındaki İkinci Zümrüd Kitabı.
Ardından, yiyecek ve içecek hakkındaki İkinci Ferîde Kitabı.
Ardından, [seçmeler, hediyeler ve] şakalar ile latîfeler hakkındaki İkinci Lülü Kitabı.
ثم كتاب الياقوتة الثانية في [علم] «١» الألحان واختلاف الناس فيه.ثم كتاب المرجانة الثانية في النّساء وصفاتهنّ.ثم كتاب الجمانة الثانية في المتنبّئين والممرورين والبخلاء والطّفيليّين.ثم كتاب الزّبرجدة الثانية في بيان طبائع الإنسان وسائر الحيوان [وتفاضل البلدان] .ثم كتاب الفريدة الثانية في الطّعام والشراب.ثم كتاب اللؤلؤة الثانية في [النّتف والهدايا و] الفكاهات والملح.
Kitâbü'l-Lü'lü'e fi's-Sultân'da şöyle buyrulmuştur: Sultan, işlerin dizgini, hakların nizamı, hadlerin direği ve [din ile] dünyanın üzerinde döndüğü kutuptur. O, Allah'ın memleketlerindeki himayesi ve kullarına uzatılmış gölgesidir. Onun sayesinde halkın mahremiyeti korunur, mazlumlarına yardım edilir, zalimleri bastırılır¹ ve korkanları emniyete kavuşur. Hükemâ şöyle demiştir: Âdil bir imam, sağanak yağmurdan daha hayırlıdır²; zâlim bir imam ise devam eden fitneden daha hayırlıdır. Allah sultanla, Kur'an'la olduğundan daha fazla kötülüğü def u men eder³. Vehb b. Münebbih şöyle rivayet etmiştir: Allah, Peygamberi Dâvud aleyhisselâma indirdiği vahiyde şöyle buyurmuştur: 'Muhakkak ki ben, meliklerin mâliki olan Allah'ım; meliklerin kalpleri benim elimdedir. Kim bana itaat üzere olursa melikleri onlara karşı rahmet kılarım; kim bana isyan üzere olursa melikleri onlara karşı bir ceza/nakîmet kılarım.' Şu halde Allah'ın, hükmünün dizginlerini kendisine teslim ettiği, yaratılmışların işlerini kendisine mülk olarak verdiği, ihsanı ile kendisini seçkin kıldığı ve saltanatında kendisine imkân verdiği kimseye, Allah'ın onu ulaştırdığı keramet ve üzerine akıttığı saadet sebepleri nispetinde, tebaasının maslahatlarına ve itaat ehlinin menfaatlerine ihtimam göstermek ve özen göstermek bir borçtur. Allah azze ve celle buyurmuştur: 'Onlar öyle kimselerdir ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar sahibi kılarsak namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkorlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah'a aittir.'⁴
كتاب اللّؤلؤة في السلطانفرش الكتاب: السلطان زمام الأمور، ونظام الحقوق، وقوام الحدود والقطب الذي عليه مدار [الدين و] الدنيا. وهو حمى الله في بلاده وظلّه الممدود على عباده، به يمتنع حريمهم، وينتصر مظلومهم، وينقمع ظالمهم «١» ، ويأمن خائفهم.للحكماء: قالت الحكماء: إمام عادل، خير من مطر وابل «٢» . وإمام غشوم، خير من فتنة تدوم. ولما يزع الله بالسلطان أكثر مما يزع بالقرآن «٣» .وقال وهب بن منبّه: فيما أنزل الله على نبيه داود عليه السلام: إني أنا الله مالك الملوك، قلوب الملوك بيدي. فمن كان لي على طاعة جعلت الملوك عليهم رحمة، ومن كان لي على معصية جعلت الملوك عليهم نقمة.فحق على من قلّده الله أزمّة حكمه، وملّكه أمور خلقه، واختصه بإحسانه، ومكّن له في سلطانه، أن يكون من الاهتمام بمصالح رعيّته، والاعتناء بمرافق أهل طاعته، بحيث وضعه الله من الكرامة، وأجرى عليه من أسباب السعادة.قال الله عز وجل: الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ وَلِلَّهِ عاقِبَةُ الْأُمُورِ«٤» .
Nebî (s.a.v.) buyurdu ki: «Hükümde bir saatlik adalet, altmış senelik ibadetten hayırlıdır.» Yine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Hepiniz çobansınız; her çoban da güttüğünden mesuldür.» Şair de demiştir: "Hepiniz çobansınız, biz ise sürü… Her biriniz Rabbine kavuşacak ve O da sizi sorguya çekecektir." Reâyanın (tebaanın) âdeti, imamlardan hoşnut olmamak; onlar için mazeret kapısını daraltmak ve imamlara yüklenmektir. Nice kınanan vardır ki aslında suçu yoktur. Halkın dilinden selamete çıkmak mümkün değildir; zira herkesin rızasını kazanmak ve herkesle uyuşmak, ulaşılamaz bir mûcize ve imkânsız bir şeydir. Herkesin adaletten hissesi ve hükümden mertebesi vardır. İmamın reâyası üzerindeki hakkı, onlar hakkında fiilinin çoğunluğuna ve hükmünün geneline göre karar vermesidir. Reâyanın imamı üzerindeki hakkı ise, onların zâhirdeki itaatini güzelce kabul etmesi ve gizli hallerini yüzlerine vurmamak için göz yummasıdır. Nitekim Ziyâd, Irak'a vali olarak geldiğinde şöyle demişti: "Ey insanlar! Benimle sizin aramızda (geçmişte) kırgınlıklar vardı; ben bunları tamamen kulak arkası ettim (saf dışı bıraktım) ve ayaklarımın altına aldım. Artık kim iyilik ediyorsa iyiliğini artırsın; kim de kötülük ediyorsa kötülüğünden vazgeçsin. Bilesiniz ki, içinizden birinin benden nefretinden dolayı kendisini uyuz hastalığı öldürdüğünü bilmiş olsam, o bana açıkça cephe almadıkça onun perdesini kaldırmaz, örtüsünü yırtmam." Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "İmam âdil olursa sevap onadır, şükretmek de sana düşer. İmam zâlim olursa vebal onadır, sabretmek de sana düşer." Ka‘b el-Ahbâr şöyle demiştir: "İslâm'ın, sultanın ve insanların durumu, tıpkı bir çadır (kasr) ile direğe benzer.
للنبي صلى الله عليه وآله وسلموقال النبي صلى الله عليه وآله وسلم: «عدل ساعة في حكومة خير من عبادة ستين سنة» . وقال صلى الله عليه وآله وسلم.كلّكم راع، وكلّ راع مسئول عن رعيته.وقال الشاعر:فكلّكم راع ونحن رعيّة … وكلّ يلاقي ربّه فيحاسبهومن شأن الرعيّة قلة الرضى عن الأئمة، وتحجّر العذر عليهم «١» ، وإلزام اللأئمة لهم ورب ملوم لا ذنب له. ولا سبيل إلى السلامة من ألسنة العامة إذ كان رضى جملتها، وموافقة جماعتها من المعجز الذي لا يدرك والممتنع الذي لا يملك.ولكلّ حصته من العدل، ومنزلته من الحكم. فمن حقّ الإمام على رعيته أن يقضي عليهم بالأغلب من فعله والأعمّ من حكمه، ومن حق الرعيّة على إمامها حسن القبول لظاهر طاعتها وإضرابه صفحا عن مكاشفتها، كما قال زياد لما قدم العراق واليا عليها: أيها الناس، قد كانت بين وبينكم إحن «٢» ، فجعلت ذلك دبر «٣» أذني وتحت قدمي، فمن كان محسنا فليزدد في إحسانه، ومن كان مسيئا فلينزع عن إساءته. إني لو علمت أنّ أحدكم قد قتله السّل من بغضي لم أكشف له قناعا ولم أهتك له سترا حتى يبدي صفحته لي «٤» .لابن عمر: وقال عبد الله بن عمر: إذا كان الإمام عادلا فله الأجر وعليك الشكر، وإذا كان الإمام جائرا فله الوزر وعليك الصبر.لكعب الأحبار: وقال كعب الأحبار: مثل الإسلام والسلطان والناس: مثل الفسطاط والعمود
Kazıklar (halk). İşte İslam'ın çadırı, direği sultandır; kazıklar ise halktır. Onların bir kısmı ancak diğeriyle düzelir. el-Efveh el-Evdî şöyle demiştir:
«İnsanlar, başlarında yöneticileri olmadan düzelmez; yöneticiler de, cahilleri başa geçtiğinde düzelmez.
Ev ancak sütunlarla inşa edilir; sütunlar da kazıklar sağlamca çakılmazsa olmaz.
Kazıklar ve sütunlar bir gün bir araya gelirse, işte o zaman arzuladıkları işi başarmış olurlar.»
**Sultana nasihat etmek ve ona itaati gerekli kılmak**
Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (ululemre) itaat edin.» (Nisâ, 59)
Ebû Hureyre (r.a.) dedi ki: Bu âyet nazil olunca, biz emirlere itaatle emrolunduk. Onlara itaat Allah'a itaattir; onlara isyan ise Allah'a isyandır.
Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Kim cemaatten ayrılır veya itaatten el çekerse, cahiliye ölümüyle ölür.»
Yine (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: «Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir.» Dediler ki: Kimin için ey Allah'ın Resulü? Buyurdu ki: «Allah için, Resulü için ve sizden olan emir sahipleri için.»
İmama nasihat etmek ve ona itaati gerekli kılmak farz-ı ayın, vacip bir emir ve ayrılmaz bir husustur. İman ancak onunla tamam olur, İslam ancak onun üzerine istikrar bulur.
**Abbas'ın, Ömer onu takdim edince oğluna vasiyet ettiği şeyler:**
Şa'bî, İbn Abbas (r.anhümâ)'dan şöyle rivayet etmiştir: Babam (Abbas) bana dedi ki: «Ben şu adamı –yani Ömer b. Hattâb'ı– görüyorum ki senden fetva istiyor ve seni Muhammed (s.a.v.)'in ashabının büyüklerine takdim ediyor. Ve ben…»
والأوتاد. فالفسطاط الإسلام، والعمود السلطان، والأوتاد الناس. ولا يصلح بعضهم إلا ببعض.وقال الأفوه الأودي:لا يصلح الناس فوضى لا سراة لهم … ولا سراة إذا جهّالهم سادوا «١»والبيت لا يبتنى إلا له عمد … ولا عماد إذا لم ترس أوتادوإن تجمّع أوتاد وأعمدة … يوما فقد بلغوا الأمر الذي كادوانصيحة السلطان ولزوم طاعتهقال الله تبارك وتعالى: يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ«٢» وقال أبو هريرة: لما نزلت هذه الآية أمرنا بطاعة الأئمة. وطاعتهم من طاعة الله، وعصيانهم من عصيان الله.للنبي صلى الله عليه وآله وسلم:وقال النبي صلى الله عليه وآله وسلم: «من فارق الجماعة أو خلع يدا من طاعة مات ميتة جاهليّة» .وقال صلى الله عليه وآله وسلم: «الدين النصيحة، الدين النصيحة، الدين النصيحة. قالوا: لمن يا رسول الله؟ قال: لله ولرسوله ولأولي الأمر منكم» .فنصح الإمام ولزوم طاعته فرض واجب وأمر لازم، ولا يتم إيمان إلّا به، ولا يثبت إسلام إلا عليه.مما وصى به العباس ابنه حين قدمه عمر: الشعبي عن ابن عباس رضي الله عنهما، قال: قال لي أبي: أرى هذا الرجل- يعني عمر بن الخطاب- يستفهمك ويقدّمك على الأكابر من أصحاب محمّد صلى الله عليه وآله وسلم. وإني
Sana dört haslet tavsiye ediyorum: Sakın onun sırrını ifşa etme, sana yalan tecrübe etmesin, ondan nasihati gizleme ve onun yanında hiç kimseyi gıybet etme. Şa'bî dedi ki: İbn Abbas'a dedim ki: Her biri binden daha hayırlıdır. Dedi ki: Evet, vallahi, on binden de daha hayırlıdır.
Hindistanlı bir adamın bir krala nasihati: Hindistan'a dair bir kitapta (1): Bir adam onların krallarından birinin huzuruna girdi ve şöyle dedi: Ey kral! Şüphesiz sana nasihat, küçük hakir şeyde de büyük ehemmiyetli şeyde de vâciptir. Eğer senin re'yinin faziletine ve genelin salâhı ile hususîlerin (ileri gelenlerin) ıslahı uğruna, işitme ve kalplerdeki yerini zorlaştıran (2) şeylere tahammül etmene (3) güvenim olmasaydı, bunu söylemem benden bir çığlık (4) olurdu. Fakat biz, varlığımızın senin varlığına bağlı olduğuna ve nefislerimizin senin nefsine bağlı olduğuna dönünce, sen benden bunu istemesen de sana hakkı eda etmekten başka çare bulamadık. Zira denilir ki: Sultana nasihatini, tabiplere hastalığını, kardeşlere derdini (5) gizleyen, nefsine ihanet etmiş olur. Ve ben bilirim ki, dinleyicisinin hoşlanmadığı her sözü, onu söyleyen, muhatabın aklına güvenmedikçe cesaret edemez. Çünkü o akıllı ise buna tahammül eder; zira onda bulunan fayda, söyleyenden ziyade dinleyene aittir. Ve sen, ey kral, re'yde fazilet ve ilimde tasarruf sahibisin; bu da beni, senin hoşlanmadığın şeyi sana haber vermeye cesaretlendiriyor; sana nasihatimi ve seni kendi nefsime tercih ettiğimi bilmene güvenerek.
İbn Utbe, Velîd'e nasihat ediyor: Amr b. Utbe, halkın kendisine karşı tavrının değiştiği sırada Velîd'e şöyle dedi: Ey Mü'minlerin Emîri! Şüphesiz sana olan ünsiyet beni konuşturuyor, sana olan heybet ise susturuyor. Ve seni, senden korktuğum şeylerden emin görüyorum. İtaat ederek susayım mı, yoksa acıyarak (endişelenerek) söyleyeyim mi? Velîd dedi ki: Her ikisi de senden makbuldür. Allah'ın bizim hakkımızda, varacağımız bir gayb ilmi vardır. Sonra birkaç gün sonra öldürüldü.
موصيك بخلال أربع: لا تفشينّ له سرّا، ولا يجرّبنّ عليك كذبا، ولا تطو عنه نصيحة، ولا تغتابنّ عنده أحدا.قال الشعبي: فقلت لابن عباس: كل واحدة خير من ألف. قال: إي والله، ومن عشرة آلاف.لرجل من الهند ينصح ملكا: وفي كتاب للهند «١» : أنّ رجلا دخل على بعض ملوكهم فقال: أيها الملك، إنّ نصيحتك واجبة في الصغير الحقير والكبير الخطير، ولولا الثقة بفضيلة رأيك، واحتمالك ما يشقّ «٢» موقعه [من الأسماع والقلوب] «٣» في جنب صلاح العامة وتلافي الخاصة، لكان خرقا مني «٤» أن أقول؛ ولكنا إذا رجعنا إلى أنّ بقاءنا موصول ببقائك، وأنفسنا متعلقة بنفسك، لم نجد بدّا من أداء الحق إليك وإن أنت لم تسلني ذلك، فإنه يقال: من كتم السلطان نصيحته، والأطباء مرضه، والإخوان بثّه «٥» ، فقد أخلّ بنفسه؛ وأنا أعلم أنّ كل كلام يكرهه سامعه لا يتشجّع عليه قائله، إلا أن يثق بعقل المقول؛ فإنه إذا كان عاقلا احتمل ذلك؛ لأنه ما كان فيه من نفع فهو للسامع دون القائل. وإنّك أيها الملك ذو فضيلة في الرأي وتصرّف في العلم، ويشجعني ذلك على أن أخبرك بما تكره، واثقا بمعرفتك نصيحتي لك وإيثاري إيّاك على نفسي.ابن عتبة ينصح الوليد: وقال عمرو بن عتبة للوليد حين تغيّر الناس عليه: يا أمير المؤمنين، إنه ينطقني الأنس بك، وتسكتني الهيبة لك، وأراك تأمن أشياء أخافها عليك، أفأسكت مطيعا أم أقول مشفقا؟ قال: كلّ مقبول منك، ولله فينا علم غيب نحن صائرون إليه. فقتل بعد ذلك بأيام.
İbn Safvân’ın Hâlisatü’s-Sultân’ında: Hâlid b. Safvân dedi ki: Sultana doğruluk ve nasihatle arkadaşlık eden kimse, ona hile ve ihanetle arkadaşlık edenden daha fazla düşman edinir; çünkü nasihatçinin üzerine sultanın dostu da düşmanı da düşmanlık ve hasetle birleşir. Sultanın dostu onu makamında kıskanır, düşmanı ise nasihatinden ötürü ona buğzeder. Sultana nasıl arkadaşlık edilir? İbnü’l-Mukaffa‘’ın Hâdimü’s-Sultân’ında: İbnü’l-Mukaffa‘ dedi: Sultana hizmet eden kimse, sultan kendisinden razı olduğunda ona aldanmamalı, öfkelendiğinde onun için değişmemeli, yüklediğini ağır bulmamalı ve talebinde ısrarcı olmamalıdır. Yine dedi: Sultana arkadaşlığın, ancak nefsini onlara itaat üzere riyâzet ettirdikten sonra olsun [1]. Şayet sen, seni vazifelendirdiklerinde koruyucu, yakınlaştırdıklarında tedbirli, emanet verdiklerinde emin, seni terk ettiklerinde [2] zelil, seni öfkelendirdiklerinde razı olan, onları onlardan öğreniyormuş gibi öğrenen, onlarla edepleniyormuş gibi edep veren, onlara şükredip onlardan şükür talep etmeyen biri ol. Yoksa onlardan tamamen uzak durmak, onlardan tamamen sakınmak gerekir. Me’mûn dedi: Melikler her şeye katlanırlar, ancak üç şeye katlanmazlar: Mülk hakkında dil uzatmak, sırrı ifşa etmek ve harama tecavüz etmek. İbnü’l-Mukaffa‘ dedi: Sultan katında güvenilir bir mevkie ulaştığında, her sözünde ona dua etmeyi âdet edinme; çünkü bu ünsiyetsizlik doğurur ve sıkıntıya yol açar [3]. el-Asma‘î dedi: Tuza (melh) vesile oldum ve garîb sözlerle idrak ettim [4]. Ebû Hâzim el-A‘rac, Süleyman b. Abdülmelik’e dedi: Sultan ancak bir pazardır; ne revaç bulursa o kendisine taşınır.
لابن صفوان في خالصة السلطان: وقال خالد بن صفوان: من صحب السلطان بالصحّة والنصيحة أكثر عدوّا ممن صحبه بالغش والخيانة؛ لأنّه يجتمع على الناصح عدوّ السلطان وصديقه بالعداوة والحسد، فصديق السلطان ينافسه في مرتبته، وعدوّه يبغضه لنصيحته.ما يصحب به السلطانلابن المقفع في خادم السلطان:قال ابن المقفع: ينبغي لمن خدم السلطان ألا يغتر به إذا رضي ولا يتغيّر له إذا سخط، ولا يستثقل ما حمّله، ولا يلحف في مسألته. وقال أيضا: لا تكن صحبتك للسلطان إلا بعد رياضة «١» منك لنفسك على طاعتهم. فإن كنت حافظا إذا ولّوك، حذرا إذا قرّبوك، أمينا إذا أئتمنوك ذليلا إذا صرموك «٢» ، راضيا إذا أسخطوك، تعلّمهم وكأنك متعلّم منهم، وتؤدّبهم وكأنك متأدب بهم، وتشكرهم ولا تكلفهم الشكر. وإلا فالبعد منهم كلّ البعد، والحذر منهم كل الحذر.وقال المأمون: الملوك تتحمّل كل شيء إلا ثلاثة أشياء: القدح في الملك، وإفشاء السر، والتعرّض للحرم.وقال ابن المقفع: إذا نزلت من السلطان بمنزلة الثقة فلا تلزم الدعاء له في كل كلمة؛ فإنّ ذلك يوجب الوحشة ويلزم الانقباض «٣» .وقال الأصمعي: توصلت بالملح وأدركت بالغريب «٤» .وقال أبو حازم الأعرج لسليمان بن عبد الملك: إنما السلطان سوق، فما نفق عنده حمل إليه.
Ebû Süfyân ve zevcesinin, oğulları Muâviye’ye, Ömer tarafından görevlendirildiği sırada verdikleri nasihat: Muâviye Şam’dan geldiğinde —ki Ömer onu Şam’a vali tayin etmişti— annesi Hind’in huzuruna girdi. Hind ona dedi ki: “Oğulcuğum, senden daha hayırlı bir hür kadın nadir doğurmuştur. Bu adam seni görevlendirdi; onunla uyum içinde çalış, ister sev ister sevme.” Sonra babası Ebû Süfyân’ın huzuruna girdi. Ebû Süfyân ona dedi ki: “Oğulcuğum, şu Muhacirlerden olan grup (1) bizi geçti, biz onlardan geri kaldık. Onların öne geçmeleri onları yükseltti, bizim geri kalmamız ise bizi alçalttı. Böylece biz tâbi, onlar ise kâide oldular. İşlerinin büyük bir kısmını sana emanet ettiler; onların emrine muhalefet etme. Çünkü henüz ulaşamadığın bir sona doğru koşuyorsun; eğer ona ulaşırsan, onun içinde rahat bir nefes alırsın (2).” Muâviye dedi ki: İkisinin de aynı manaya gelip lafızlarının farklı olmasına hayret ettim.
Nûşirevân’ın hazinedarına nasihati: Nûşirevân hazinedarına dedi ki: “Ben seni bir dirhemlik ihanette mazur görmem, ne de bin binlik (büyük meblağ) korumanda överim; çünkü sen bununla ancak kanını korur ve emanetini yerine getirirsin. Zira azda ihanet edersen çokta ihanet edersin. İki huydan sakın: aldığında eksiltmek ve verdiğinde fazlalaştırmak. Bil ki ben seni melikin hazineleri, memleketin imarı ve düşmana karşı hazırlık üzerine ancak, benim nezdimde bulunduğu yerden ve üzerindeki mühürlerden daha emin olduğun için tayin ettim. Öyleyse benim seni seçmeme dair zannımı gerçekleştir ki senin bana dair ümidin de gerçekleşsin. Hayır karşılığında şer, yükseklik karşılığında alçaklık, selâmet karşılığında pişmanlık [ve emanet karşılığında hıyanet] (3) ile değiştirme.”
Yezîd b. Muâviye’nin Selm b. Ziyâd’ı Horasan’a vali tayin ettiğinde nasihati: Yezîd b. Muâviye, Selm b. Ziyâd’ı Horasan’a vali tayin edince ona dedi ki: “Baban, kardeşine büyük bir işte yetti; ben ise küçük bir işte seni yeterli gördüm. Benden bir özre güvenme; çünkü ben senin yeterliliğine güvendim. Benden kaçın, ben sana ‘senden kaçınırım’ demeden önce. Zira benim sana dair zannım boşa çıkarsa, senin bana dair zannın da boşa çıkar. Sen en düşük nasibindesin, en yükseğini iste. Baban seni yordu, kendini rahatlatma.”
وصاة أبي سفيان وزوجه لابنهما معاوية حين عمل لعمر: ولما قدم معاوية من الشام، وكان عمر قد استعمله عليها، دخل على أمه هند؛ فقالت له: يا بنيّ، إنه قلما ولدت حرة مثلك، وقد استعملك هذا الرجل، فأعمل بما وافقه أحببت ذلك أم كرهته. ثم دخل على أبيه أبي سفيان؛ فقال له: يا بنيّ، إنّ هؤلاء الرهط «١» من المهاجرين سبقونا وتأخرنا عنهم، فرفعهم سبقهم وقصّر بنا تأخّرنا، فصرنا أتباعا وصاروا قادة؛ وقد قلّدوك جسيما من أمرهم؛ فلا تخالفن أمرهم، فإنك تجري إلى أمد لم تبلغه، ولو قد بلغته لتنفّست «٢» فيه.قال معاوية: فعجبت من اتفاقهما في المعنى على اختلافهما في اللفظ.لا برويز ينصح صاحب بيت ماله: وقال أبرويز لصاحب بيت المال: إني لا أعذرك في خيانة درهم، ولا أحمدك على صيانة ألف ألف؛ لأنك إنما تحقن بذلك دمك وتقيم أمانتك، فإنك إن خنت قليلا خنت كثيرا. واحترس من خصلتين: النّقصان فيما تأخذ، والزيادة فيما تعطي؛ واعلم أني لم أجعلك على ذخائر الملك وعمارة المملكة والعدّة على العدوّ، إلا وأنت عندي آمن من موضعه الذي هو فيه، وخواتمه التي هي عليه، فحقّق ظني باختياري إياك أحقق ظنّك في رجائك إياي؛ ولا تتعوّض بخير شرّا، ولا برفعة ضعة، ولا بسلامة ندامة، [ولا بأمانة خيانة] «٣» .ليزيد بن معاوية ينصح سلما حين ولاه خراسان: ولما ولّى يزيد بن معاوية سلم بن زياد خراسان قال له: إنّ أباك كفى أخاه عظيما، وقد استكفيتك صغيرا؛ فلا تتكلنّ على عذر مني فقد اتكلت على كفاية منك.وإياك مني قبل أن أقول إياي منك؛ فإن الظن إذا أخلف مني فيك أخلف منك فيّ؛ وأنت في أدنى حظك فاطلب أقصاه، وقد أتعبك أبوك فلا تريحن نفسك.