Mecâzü'l-Kur'ân (Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ); Kısım: Ulûmu'l-Kur'ân ve Usûlü't-Tefsîr; Müellif: Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ et-Teymî el-Basrî (ö. 209/824); Muhakkik: Muhammed Fuâd Sezgin; Neşreden: Mektebetü'l-Hancî - Kâhire; Tab'ı: 1381 (1961); Kitap numaralandırması matbu nüshaya uygundur; Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
مجاز القرآن (أبو عبيدة معمر بن المثنى)القسم: علوم القرآن وأصول التفسيرالكتاب: مجاز القرآنالمؤلف: أبو عبيدة معمر بن المثنى التيمى البصري (ت ٢٠٩هـ)المحقق: محمد فواد سزگينالناشر: مكتبة الخانجى - القاهرةالطبعة: ١٣٨١ هـ[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في Ramisher: ١ يوليو ٢٠٢٦.
Birinci Cilt: Müellifin Önsözü. Bismillâhirrahmânirrahîm. Bize Ebü’l-Hüseyin Muhammed b. Hârûn ez-Zencânî es-Sekafî rivayet etti, dedi ki: Bize Ebü’l-Hasan Ali b. Abdilazîz haber verdi, dedi ki: Bize Ali b. el-Mugīre el-Esrem, Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ et-Teymî’den rivayet etti, dedi ki: Kur’an, Allah’ın Kitabına ait özel bir isimdir; diğer kitaplardan hiçbirine bu isim verilmez. Kur’an denmesinin sebebi, sureleri bir araya getirip toplamasıdır. Bunun açıklaması Kur’an’daki bir âyettedir.
[1] Ebü’l-Hüseyin ez-Zencânî’nin hal tercümesine rastlamadım.
[2] Ebü’l-Hasan Ali b. Abdilazîz: Dil âlimiydi, Ebû Ubeyd el-Kāsım b. Sallâm’dan ders aldı. Kendisinden Ali b. İbrahim el-Kattân rivayette bulundu. İki yüz seksen yedi (hicrî 287) yılında vefat etti. Biyografisi için bk. Nüzhetü’l-Elibbâ, s. 279; İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s. 71; en-Nücûmü’z-Zâhire, 3/121. Ayrıca Hatîb el-Bağdâdî (12/403) onun adını Ebû Ubeyd’in biyografisinde zikreder. Sa‘lebî ise onu el-Keşf ve’l-Beyân’da (İstanbul Üniversitesi nüshası, 1/16) Kisâî ve Ebû Ubeyd’in el-Me‘ânî kitaplarını rivayet edenler silsilesinde anmıştır.
[3] Ali b. el-Mugīre el-Esrem: Nahiv, dil ve garîb âlimidir. Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ ve Ebû Sa‘îd el-Asma‘î’den işitti. Kendisinden Zübeyr b. Bekkâr, Ebü’l-Abbâs Sa‘leb ve başkaları rivayette bulundu. Yirmi üç (hicrî 23? yıl) vefat etti. Rivayet edildiğine göre İsmâil b. Subeyh el-Kâtib, Hârûnürreşîd devrinde Ebû Ubeyde’yi Basra’dan Bağdat’a getirtmiş, o sırada bir varak (müstensih) olan el-Esrem’i de huzuruna çağırtmış, onu evlerinden birine koyup kapıyı kapatmış ve Ebû Ubeyde’nin kitaplarını ona teslim etmiş, kendisine bunları istinsah etmesini emretmiş … vb. el-Esrem’in biyografisi için bk. Târîhu Bağdâd, 12/108; İrşâdü’l-Erîb, 15/77; el-Buğye, 355.
[4] Ebû Muhammed Sâbit ki rivayette geçen kişidir: Sâbit b. Ebî Sâbit Abdülazîz el-Lugavî’dir. Ebû Ubeyd el-Kāsım b. Sallâm, Ebü’l-Hasan Ali b. el-Mugīre el-Esrem, el-Lihyânî ve diğerlerinden rivayette bulunmuştur. Iraklı olup büyük bir âlim, güvenilir ve dilde sözü kabul edilen bir zattır. Bildiğim kadarıyla günümüze ulaşan eseri, Teymur Kütüphanesi’nde (1142 (şiir?) kayıtlı bulunan «Halku’l-İnsân» adlı kitaptır. Biyografisi için bk. İrşâdü’l-Erîb, 7/142; el-Buğye, 210.
[5] «القرآن … فيضمها»: Ebû Bekr es-Sicistânî bu sözün tamamını Garîbü’l-Kur’ân’da (s. 143) nakletmiştir. Buhârî de (6/7) şöyle işaret eder: ‘Bir başkası dedi ki: Kur’an, surelerin bir araya getirilmesinden ötürü bu ismi almıştır. Sure ise diğerinden ayrılmış parça olduğu için bu adla anılmıştır. Bazıları birbirine eklenince Kur’an denmiştir.’ Şârih İbn Hacer der ki: ‘Bu, Ebû Ubeyde’nin el-Mecâz’ın başında söylediği sözdür. Ebû Ca‘fer el-Masâdirî’nin ondan rivayetine göre: “Kur’an, surelerin bir araya getirilmesinden dolayı bu ismi almıştır.” Aynısını zikretti. Kirmânî ise “lücemâ‘a” (لجماعة) lafzının okunuşunda iki vecih caiz görmüştür: Ya cîm’in fethası ve sonunda te-i te’nîs ile ‘topluluk’ anlamında, ya da cîm’in kesresi ve sonunda Kur’an’a dönen zamir ile’ (Fethu’l-Bârî, 8/339).
الجزء الأول مقدمة المؤلفبسم الله الرّحمن الرّحيم حدثنا أبو الحسين محمد بن هارون الزّنجانى الثقفي، «١» قال: أخبرنا أبو الحسن على بن عبد العزيز، «٢» قال: حدثنا على بن المغيرة الأثرم،»عن أبى عبيدة معمر بن المثنّى التّيمى، قال: «٤» القرآن: اسم كتاب الله خاصّة، ولا يسمّى به شىء من سائر الكتب غيره، وإنما سمّى قرآنا لأنه يجمع السور فيضمها، «٥» وتفسير ذلك فى آية من القرآن(١) لم أقف على ترجمة أبى الحسين الزنجاني هذا.(٢) . (٢- ٣) أبو الحسن.. عبد العزيز: كان عالما باللغة، أخذ عن أبى عبيد القاسم بن سلام، وروى عنه على بن إبراهيم القطان، وتوفى سنة سبع وثمانين ومائتين. راجع ترجمته فى نزهة الألباء ٢٧٩، الفهرست لابن النديم ٧١، النجوم الزاهرة ٣/ ١٢١ ويذكر اسمه الخطيب (١٢/ ٤٠٣) فى ترجمة أبى عبيد، وقد ذكره الثعلبي فى الكشف والبيان (نسخة جامعة إستانبول ١/ ١٦) فى سلسلة من رووا كتابى المعاني للكسائى ولأبى عبيد.(٣) على.. الأثرم: هو صاحب النحو واللغة والغريب، سمع أبا عبيدة معمر بن المثنى، وأبا سعيد الأصمعى، وروى عنه الزبير بن بكار، وأبو العباس ثعلب، وغيرهما، وتوفى سنة ٢٣. وروى أن إسماعيل بن صبيح الكاتب، قد أقدم أبا عبيدة من البصرة فى أيام الرشيد إلى بغداد، وأحضر الأثرم وهو يؤمئذ وراق، وجعله فى دار من دوره وأغلق عليه الباب ودفع إليه كتب أبى عبيدة. وأمره بنسخها … إلخ. أنظر ترجمة الأثرم فى تاريخ بغداد ١٢/ ١٠٨، وإرشاد الأريب ١٥/ ٧٧، والبغية ٣٥٥.(٤) . (٢- ٤) وأبو محمد ثابت الذي ورد فى رواية: هو ثابت بن أبى ثابت عبد العزيز اللغوي، يروى عن أبى عبيد القاسم بن سلام، وأبى الحسن على بن المغيرة الأثرم، واللحيانى، وغيرهما، وهو من أهل العراق جليل القدر موثوق به مقبول القول فى اللغة.والذي وصلنا من تآليفه فيما أعلم هو كتاب «خلق الإنسان» المحفوظ فى مكتبة تيمور، ١١٤٢ شعر. وانظر ترجمته فى إرشاد الأريب ٧/ ١٤٢، والبغية ٢١٠.(٥) . (٤- ٥) «القرآن … فيضمها» : نقل أبو بكر السجستاني هذا الكلام برمته فى غريب القرآن ١٤٣، وأشار إليه البخاري (٦/ ٧) بقوله: وقال غيره سمى القرآن لجماعة السور، وسميت السورة لأنها مقطوعة من الأخرى، فلما قرن بعضها إلى بعض سمى قرآنا، وقال الشارح ابن حجر: هو قول أبى عبيدة فى أول «المجاز» ، وفى رواية أبى جعفر المصادرى عنه: سمى القرآن لجماعة السور، فذكر مثله سواء، وجوز الكرماني فى قراءة هذه اللفظة، وهى: «لجماعة» وجهين، إما بفتح الجيم وآخرها تاء تأنيث بمعنى الجميع، وإما بكسر الجيم وآخرها ضمير يعود على القرآن (فتح الباري ٨/ ٣٣٩) .
Allah celle senâuhû buyurdu: «Şüphesiz onu (Kur'an'ı) bir araya getirmek ve okumak/okutmak Bize aittir» (75/18). Bunun te'vili/anlamı: Onun bazı kısımlarını diğer bazı kısımlarına birleştirmektir. Sonra şöyle buyurdu: «Öyleyse Biz onu okuduğumuz/okuttuğumuz zaman, sen onun okunuşuna/okutuluşuna uy» (75/18) Bunun te'vili/anlamı: Ondan bir şeyi birleştirip/sana getirip derlediğimizde, işte onu al, onunla amel et ve onu kendine derle/birleştir. Amr b. Külsûm de bu mânâda şöyle demiştir: "İki kolum, âzâde (hür) ve bembeyaz (parlak) bir genç kız (gibidir); tüyleri değil, henüz ana rahminde teşekkül etmemiş bir cenin gibidir." [1]
قال الله جلّ ثناؤه: «إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ»(٧٥/ ١٨) . مجازه: تأليف بعضه إلى بعض ثم قال: «فَإِذا قَرَأْناهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ»(٧٥/ ١٨) مجازه:فإذا ألّفنا منه شيئا، فضممناه إليك فخذ به، واعمل به وضمّه إليك وقال عمرو ابن كلثوم في هذا المعنى:ذراعى حرّة أدماء بكر … هجان اللّون لم تقرأ جنينا «١»(١) البيت من معلقته، وانفرد أبو عبيدة بهذه الرواية، أنظر شرح العشر للتبريزى ١١١، وهو فى جمهرة الأشعار ٧٦، والأضداد للأصمعى ٦، والطبري ٢٩/ ١٠٢، والجمهرة ١/ ٢٢٨، والقرطبي ٣/ ١١٤، واللسان والتاج (قرأ) .
Yani (kadının) rahmine hiçbir çocuğu sarmamıştır.[1] Hiç hamile kalmamış kadına: 'O, hiçbir zaman sul (cenin zarı) toplamamıştır' denilir. Diğer bir âyette: «فَإِذا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ» (en-Nahl 16/98) âyetinin mecazı: Onun bir kısmını diğerinin peşi sıra tilâvet etmendir, öyle ki birbirini takip edip birleşsin; manası te’lîf ve cem‘ (bir araya getirme) anlamına gelir. Kur’an’a 'Furkân' denilmesinin sebebi, hakkı bâtıldan, müslümanı kâfirden ayırmasıdır; takdiri 'kanaat eden adam' (racülün kan‘ân) veznindedir. Manası: O, iki davalıyı ve ihtilafa düşen kimseleri hükmüyle razı eder ve onlar da bununla yetinirler. Kur’an’daki 'sûre' kelimesini kimi hemzeli (süre) kimi hemzesiz (sûre) okur. Hemzesiz okuyanların lügatinde buna 'sûre' denilmesinin sebebi, onun mecazını bir menzileden diğerine geçiş olarak almalarıdır; tıpkı bina (duvar) sûresi (sırası) mecazı gibi. Nâbiğa ez-Zübyânî şöyle demiştir:[2]
Dipnotlar:
[1] Bunu Ebü't-Tayyib el-Lugavî, Ebû Ubeyde'den rivayet etmiştir (Kitâbü'l-Ezdâd, s. 80 b). Aynı ifade Esmaî'nin el-Ezdâd'ında da geçer (s. 6). Buhârî bunu almıştır. İbn Hacer der ki: Bu, Ebû Ubeyde'nin el-Mecâz adlı eserindeki sözüdür; onu Ebû Ca‘fer el-Masâdırî rivayet etmiş ve şairin şu beytini inşad etmiştir: 'hacan...' beyti. 'es-Selâ' (سلى) kelimesi, mühimme harfi olan sîn'in fethası ve lâm'ın tahfifi ile okunur. Özetle, ona göre Kur’an 'kara'e' fiilinin 'toplamak' anlamındandır, 'tilâvet etmek' anlamından değildir. (Fethu'l-Bârî, 8/340)
[2] Bu konu aynı kitabın ilerleyen kısımlarında gelecektir. İbn Atıyye şöyle rivayet etmiştir: Ebû Ubeyde tefsirinde şöyle demiştir: Sûrenin anlamı hakkında ihtilaf edilmiştir; Kur’an'ın sûreleri bir parça ardından diğer parça şeklinde gelmiş, nihayet Kur’an bunlarla tamamlanmıştır (el-Muharrerü'l-Vecîz, 1/6 a). Cemheratü'l-Lüga'da (2/338) şöyle denir: Kur’an'dan bir sûre, hemze okumayanların dilinde sanki bir derece yahut menziledir; ondan diğerine geçilir. İbn Kesir tefsirinde (1/18) şöyle der: Okuyucu onunla bir menzileden diğerine intikal ederdi. Tâcü'l-Arûs'ta (Sûr maddesi) ise: 'Çünkü o, birbirinden ayrılmış menzilelerdir.' denilmiştir.
أي لم تضمّ فى رحمها ولدا قط، «١» ويقال للتى لم تحمل قط: ما قرأت سلى قط. وفى آية أخرى: «فَإِذا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ» (١٦/ ٩٨) مجازه: إذا تلوت بعضه فى إثر بعض، حتى يجتمع وينضمّ بعضه إلى بعض ومعناه يصير إلى معنى التأليف والجمع.وإنما سمّى القرآن فرقانا لأنه يفرق بين الحق والباطل، وبين المسلم والكافر، وخرج تقديره على تقدير: رجل قنعان، والمعنى أنه يرضى الخصمان والمختلفان فى الأمر بحكمه بينهما ويقنعان به.والسورة من القرآن يهمزها بعضهم، وبعضهم لا يهمزها، وإنما سمّيت سورة فى لغة من لا يهمزها، لأنه يجعل مجازها «٢» مجاز منزلة إلى منزلة أخرى، كمجاز سورة البناء، قال النابغة الذبياني:(١) «أي لم تضم … قط» : رواه أبو الطيب اللغوي عن أبى عبيدة (الأضداد ٨٠ ب) ، وهو فى الأضداد للاصمعى ٦، وأخذه البخاري، وقال ابن حجر: هو قول أبى عبيدة أيضا قاله فى المجاز رواية أبى جعفر المصادرى عنه، وأنشد قول الشاعر: «هجان» البيت.والسلى بفتح المهملة وتخفيف اللام. وحاصله أن القرآن عنده من «قرأ» بمعنى جمع، لا من «قرأ» بمعنى تلا. (فتح الباري ٨/ ٣٤٠)(٢) «مجازها … سورة» : وسيأتى فى نفس هذا الكتاب، وروى ابن عطية أن أبا عبيدة قال فى تفسيره: معنى السورة، إنما اختلف فى هذا، فكان سور القرآن من قطعة بعد قطعة حتى كمل منها القرآن (المحرر الوجيز ١/ ٦ آ) ، وفى جمهرة اللغة: (٢/ ٣٣٨) والسورة من القرآن كأنها درجة أو منزلة يفضى منها إلى غيرها فى لغة من لم يهمز.وفى تفسير ابن كثير (١/ ١٨) : فكان القارئ ينتقل بها من منزلة إلى منزلة.وفى التاج (سور) : لأنها منزلة بعد منزلة مقطوعة عن الأخرى.
Görmedin mi ki Allah sana bir sûre vermiştir… öyle ki her bir meliki onun altında sarsıntı içinde görürsün? Yani öyle bir şeref mertebesi ki meliklerin mertebelerinden daha yükseğe yükselmiştir. Ne var ki Kur’an sûresinin çoğulu, bina sûresinin çoğuluna muhaliftir. Kur’an sûresini hemze ile okuyanların lügatinde de, hemze ile okumayanların lügatinde de hepsi Kur’an sûresinin çoğulunda “süver” derler, vâvı fethalı olarak. Nitekim şair: “Onlar süver ile okumazlar” demiştir. [1] Bu parça, tamamı şöyle olan bir beytin bir kısmıdır: “Onlar hür kadınlardır, şarap tulumları sahibi değillerdir… Gözleri siyah sürmeli, sûrelerle okumazlar.” Ebû Ubeyde bu kitaptaki başka bir âyetin tefsirinde bu beyti isnadsız olarak nakletmiştir, ileride gelecektir. Bazıları onu er-Râ‘î’ye nisbet etmiştir. Hizâne sahibi (3/668) şöyle demiştir: Bu beyit iki şiirde geçer; biri er-Râ‘î en-Nümeyrî’ye, diğeri el-Kittâl el-Kilâbî’ye aittir. Ayrıca Cemhere (3/414), Sıhâh, Lisân, Tâc (Sûr maddesi), Kurtubî (1/158, 3/115) ve Şevâhidü’l-Muğnî (116)’da yer almaktadır. [2] Lisân’da (Sûr maddesi) şöyle denilmiştir: Ebû Ubeyde, sûre kelimesinin bina sûresinden türediğini iddia etmiş ve “Ona yükseldim…” sözünü delil getirmiştir. Ezherî, Ebü’l-Heysem’den rivayetle, onun Ebû Ubeyde’nin bu sözünü reddettiğini ve şöyle dediğini nakletmiştir: “Fu‘le kalıbı, ancak çoğul tekilin önüne geçtiğinde fu‘l (ayn harfi sâkin) olarak çoğul yapılır; sufah ve suf kelimelerinde olduğu gibi.”
ألم تر أن الله أعطاك سورة … ترى كل ملك دونها يتذبذب٢ أي منزلة شرف ارتفعت إليها عن منازل الملوك، غير أن جمع سورة القرآن خالف جمع سورة البناء فى لغة من همز سورة القرآن، وفى لغة من لم يهمزها قالوا جميعا فى جمع سورة القرآن «سور» الواو مفتوحة كما قال:لا يقرأن بالسور «١» فخرج جمعها مخرج جمع ظلمة والجميع ظلم ونحو ذلك، وقالوا جميعا فى جمع سورة البناء «٢» سور الواو ساكنة، فخرج جمعها مخرج جمع بسرة والجميع بسر قال العجّاج:(١) هذه القطعة من بيت تمامه:هن الحرائر لا ربّات أخمرة … سود المحاجر لا يقرأن بالسوروقد أنشده أبو عبيدة فى تفسير آية أخرى من هذا الكتاب بغير عزو، وسيأنى، ونسبه بعضهم إلى الراعي، وقال صاحب الخزانة (٣/ ٦٦٨) : والبيت وقع فى شعرين أحدهما للراعى النميري، والثاني للقتال الكلابي، وهو فى الجمهرة ٣/ ٤١٤، والصحاح، اللسان، التاج (سور) ، والقرطبي ١/ ١٥٨، ٣/ ١١٥، وشواهد المغني ١١٦.(٢) «سورة البناء» : قال فى اللسان (سور) : وأما أبو عبيدة فإنه زعم أنه مشتق من سورة البناء … واحتج أبو عبيدة بقوله: «سرت إليه … » إلخ. وروى الأزهرى بسنده عن أبى الهيثم أنه رد على أبى عبيدة قوله، وقال: إنما تجمع فعلة على فعل بسكون العين إذا سبق الجمع الواحد مثل صوفة وصوف.
Nice perdeyle örtülü serâdık sahibi vardır ki … onun yüce sığınaklarına doğru ilerledim. [1] Vâv sâkindir. Serâdık: fustâttır, yani büyük çadır; hemze ile söyleyenlerin dilinde 'sûre' kelimesinin mecaz anlamıdır: Kur'an'dan ayrı bir parça ve ondan bir artık (fazlalık) olmasıdır; çünkü onların 'Es'ertu sü'ren minh' sözünden alır, yani 'geride bıraktım ve ondan bir fazlalık ayırdım' anlamındadır. [2] Kur'an'daki âyet ise, ancak kesintisine kadar birbirine bağlı söz olduğu için âyet olarak adlandırılmıştır. [3] Kesinti (inkitâ') ise kıssa üstüne kıssa anlamına gelir. Kur'an sûrelerinin isimleri vardır: Mesela 'el-Hamdü lillâh' sûresi, 'Ümmü'l-Kitâb' olarak isimlendirilir, çünkü Kur'an'ın başında onunla başlanır ve [okunuşu] tekrarlanır, her rekâtta [sûreden önce] onunla okunur. Bir başka ismi de Fâtihâtü'l-Kitâb'dır, çünkü mushaflarda onunla açılış yapılır, Kur'an'dan önce yazılır. [4]
[1]: Dîvânında no. 15, Sîbeveyh'in el-Kitâb'ında 2/245, el-Lisân, et-Tâc (Sûr).
[2]: (2-4) 'Sûre … fazlalık': Ebû Bekir es-Sicistânî, Garîbü'l-Kur'an 101'de az bir farkla nakletmiştir.
[3]: 'Söz … kesintisine': Aynısı Ebû Bekir es-Sicistânî'nin Garîbü'l-Kur'an'ında 3 [.....]
[4]: (7-2) s. 6'dan 'Ve Kur'an sûrelerinin … Kur'an'dan önce': Bu sözler Fethu'l-Bârî'de (8/118) bulunmaktadır; İbn Hacer, Buhârî'nin 'Ümmü'l-Kitâb olarak isimlendirilmesi, çünkü namazda okunmaya onunla başlanır' sözünü şerh ederken zikretmiştir, sonu. Dedi ki: Bu, Ebû Ubeyde'nin Mecâzü'l-Kur'an'ının başındaki sözdür, ancak onun lafzı: 'Ve sûreler … sûre' şeklindedir.
فربّ ذى سرادق محجور … سرت إليه فى أعالى السور«١» الواو ساكنة، السرادق: الفسطاط وهو البلق ومجاز سورة فى لغة من همزها:مجاز قطعة من القرآن على حدة وفضلة منه لأنه يجعلها من قولهم: أسأرت سؤرا منه، أي أبقيت وأفضلت منه فضلة. «٢»والآية من القرآن: إنما سمّيت آية لأنها كلام متصل إلى انقطاعه، «٣» وانقطاع معناه قصة ثم قصة.ولسور القرآن أسماء: فمن ذلك أن «الحمد لله» تسمّى «أم الكتاب» ، لأنه يبدأ بها فى أول القرآن وتعاد [قراءتها] فيقرأ بها فى كل ركعة [قبل السورة] ولها اسم آخر يقال لها: فاتحة الكتاب لأنه يفتتح بها فى المصاحف فتكتب قبل القرآن، «٤»(١) : فى ديوانه رقم ١٥، وفى الكتاب لسيبويه ٢/ ٢٤٥ واللسان، التاج (سور) .(٢) . (٢- ٤) «سورة … فضلة» : نقله أبو بكر السجستاني باختلاف يسير فى غريب القرآن ١٠١.(٣) «كلام … انقطاعه» : كذا فى غريب القرآن لأبى بكر السجستاني ٣ [.....](٤) . (٧- ٢) من ص ٦ «ولسور القرآن … قبل القرآن» : هذا الكلام فى فتح الباري (٨/ ١١٨) ، أورده ابن حجر فى شرحه لقول البخاري: «وسميت أم الكتاب أنه يبدأ بقراءتها فى الصلاة» ، انتهى. قال: هو كلام أبى عبيدة فى أول مجاز القرآن، لكن لفظه: «ولسور … السورة» .
Her rekâtta, okuduğu sûrelerden önce onu (Fâtiha'yı) okuyarak başlanır. Yine bu bağlamda, âyet sayısı yüze veya ona yakın yahut ondan biraz eksik olan sûreleri kapsayan bir isim de «el-Miûn»dur; biz bunu, bundan sonraki recezde tamamladık. Yine âyetler için kapsayıcı bir isim olup «Mesânî»dir; bunu da bundan sonraki recezde tamamladık. Yine «Kul yâ eyyuhe'l-kâfirûn» (109) ile «Kul hüvellâhu ehad» (112) sûrelerine verilen bir isim olup bunlara «el-Muşakkaşatân» denir; mânâsı, tıpkı yara kabuğunun uyuzu iyileştirmesi gibi, bu iki sûrenin kişiyi küfürden, şüpheden ve nifaktan arındırmasıdır. Yine Kur'ân'ın başındaki yedi sûreyi kapsayan bir isim olup Bakara (2), Âl-i İmrân (3), Nisâ (4), Mâide (5), En'âm (6), A'râf (7) ve Enfâl (8) sûrelerine «es-Seb‘u't-Tıvâl» denir. Süleyman dedi ki: «(1) (1) Süleyman: Muhtemelen Süleyman b. Yezîd el-Adevî'dir. Zira Ebû Ubeyde, bu kitabın ikinci cildinde Rûm sûresi 44. âyetin tefsirinde onun bir beytini şâhid olarak zikretmiştir. Ebû Hâtim ise şöyle demiştir: Ebû Ubeyde bana haber verdi; ben de onun nesebini sordum. Şöyle dedi: 'O, Adevî değildir; fakat Benî Adiy b. Teym kabilesinde misafir olarak ikamet ettiği için onlara nisbet edilmiştir. Kendisi Benî Ümeyye'nin mevlâsıdır.' Ebû Hâtim yine Süleyman hakkında şöyle demiştir: 'O, hüccet değildir; muvelleddir.' Başkası ise: 'Bu konuda hüccettir; zira beyti güzel söylemiş, fasihlerin söylediklerinin dışına çıkmamış ve şâz bir şeyde tek kalmamıştır' demiştir (Hâşiye 99 a).»
ويفتتح بقراءتها فى كل ركعة قبل قراءة ما يقرأ به من السور فى كل ركعة.ومن ذلك اسم جامع لما بلغ عددهن مائة آية أو فويق ذلك أو دوينه فهو «المئون» ، وقد فرغنا من ذلك فى الرجز الذي بعد هذا. ومن ذلك اسم جامع للآيات وهو: «المثاني» ، وقد فرغنا من ذلك فى الرجز الذي بعد هذا. ومن ذلك اسم لقوله: «قُلْ يا أَيُّهَا الْكافِرُونَ» (١٠٩) ، ولقوله: «قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ» (١١٢) يقال لهما: «المشقشتان» ، ومعناه المبرّئتان من الكفر والشكّ والنفاق كما يقشقش الهناء الجرب فيبرئه. ومن ذلك اسم جامع لسبع سور من أول القرآن، يقال للبقرة (٢) ، وآل عمران (٣) ، والنساء (٤) ، والمائدة (٥) ، والأنعام (٦) ، والأعراف (٧) ، والأنفال (٨) : «السبع الطول» ، قال سليمان: «١»(١) سليمان: لعله سليمان بن يزيد العدوى لأن أبا عبيدة استشهد ببيت له فى تفسير آية ٤٤ من سورة الروم فى الجزء الثاني من هذا الكتاب. وقال أبو حاتم:أخبرنى أبو عبيدة (؟) فسألت عن نسبه فقال: ليس بعدوي، ولكنه كان نازلا فى بنى عدى تيم فنسب إليهم وهو مولى لبنى أمية، وقال أبو حاتم أيضا فى سليمان: ليس بحجة وهو مولد، قال غيره: هو حجة فى هذا لأنه جود فى البيت ولم يخرج عما قاله الفصحاء، ولا انفرد بشىء شاذ (حاشية ٩٩ آ)
Sizi Furkan’ı indirene yemin verdiririm … Ümmü’l-Kitap (Fâtiha), Seb‘-i Mesânî’dendir. «1» Kur’an âyetlerinden ikişerli olanlar … Ve yedi de uzun (Tıvâl) sûrelerdir. Ve onun (Kur’an’ın) isimlerinin bir araya getirilmesi hakkında şöyle demiştir: Yemin ederim o yedi sûreye ki uzatılmıştır (Tıvâl) … Ve onlardan sonra yüzlü (Miûn) sûreler ki sayıca yüze ulaşmıştır «2» Ve mesânî (tekrarlanan) sûrelere ki ikişerlenip tekrarlanmıştır … Ve Tavâsîm’a ki üçlenmiştir Ve Havâmîm’a ki yedilenmiştir … Ve Mufassal sûrelere ki ayrılmıştır. [Bir şâir, el-Hamd (Fâtiha) sûresinin Seb‘-i Mesânî olduğuna delâlet eden şu beyitleri söylemiştir: Hamd, beni âfiyette kılan Allah’a mahsustur … Ve her hayrı, sâlih ameli bana verendir «3» Ey mesânî âyetlerinin ve Kur’an’ın Rabbi!] (1) Recez, Taberî 1/36; ilk iki mısra Kurtubî 10/54’te. (2) İlk iki mısra Taberî 1/34’te. (3) Bu mısralar Taberî (1/36) tarafından Ebü’n-Necm el-‘Iclî’ye nispet edilmiştir; ayrıca Lisânü’l-Arab’da (ŝny) nispetsiz olarak geçmektedir.
نشدتكم بمنزل الفرقان … أم الكتاب السبع من مثانى «١»ثنّين من آي من القرآن … والسبع سبع الطول الدّوانىوقال فى جمع أسمائها:حلفت بالسبع اللواتى طوّلت … وبمئين بعدها قد امئيت «٢»وبمثان ثنّيت فكرّرت … وبالطواسيم التي قد ثلثّتوبالحواميم اللواتى سبّعت … وبالمفصّل اللواتى فصّلت[وقال الشاعر فيما يدل على أن «الحمد» هى السبع المثاني:الحمد لله الذي أعفانى … وكلّ خير صالح أعطانى «٣»رب المثاني الآي والقرآن](١) الرجز فى الطبري ١/ ٣٦ والشطران الأول والثاني فى القرطبي ١٠/ ٥٤(٢) الشطر الأول والثاني فى الطبري ١/ ٣٤(٣) نسب الطبري (١/ ٣٦) هذه الأشطار إلى أبى النجم العجلى، وهى فى اللسان (ثنى) بغير عزو.
Bismillâhirrahmânirrahîm. Dediler ki: Kur’an ancak apaçık bir Arap lisânıyla indirilmiştir. Bunun tasdîki Kur’an’da bir âyette (gelmiştir). Diğer bir âyette ise: «Biz hiçbir rasûlü, kavminin dilinden başkasıyla göndermedik» (İbrâhîm, 4) buyrulmaktadır. Bu sebeple Selef ve Nebî (s.a.v.)’in vahyine yetişen kimseler, onun mânâlarını sormaya ihtiyaç duymamışlardır; zira onlar Arap lisânına sahip idiler. Kendi ilimleri sayesinde, onun mânâlarını –ki Arapların kelâmında misli bulunan vecihler ve telhîs yönlerinden– sormaktan müstağni olmuşlardır. Kur’an’da, Arap kelâmında bulunan i‘râb vecihlerinden, garîb kelimelerden ve mânalardan (misaller) bulunduğu gibi; ihtisar edilmiş ve içinde muzmer bulunan mecaz türünden muhtemel (ifadeler de) vardır. Şöyle buyurmuştur: «Onlardan ileri gelenler: “Yürüyün ve (ilâhlarınıza) bağlı kalın” diyerek yola çıktılar» (Sâd, 6). İşte bu muhtasar bir ifadedir; içinde bir zamir bulunur, takdîren mânâsı: «Onlardan ileri gelenler yola çıktı» şeklindedir. Sonra onların fiillerine ihtisar edilmiş ve içine: ‘Birbirlerine “Yürüyün” diye tavsiye ettiler’ yahut ‘Birbirlerine “Yürüyün” diye seslendiler’ veya buna benzer bir mânâ (hazfedilerek) zamir kılınmıştır. Diğer bir âyette: «Allah bu misalle ne murat etti?» (Bakara, 26) buyrulmaktadır. Bu, kâfirlerin sözüdür. Ardından Allah’ın sözüne ihtisar edilmiş ve içine: «De ki ey Muhammed: Onunla birçoğunu saptırır» (Bakara, 26) ifadesi zamir olarak yerleştirilmiştir. İşte bu, Allah’ın kelâmıdır. Hazfedilmiş ve içinde muzmer bulunan mecaz türündendir. Şöyle buyurmuştur: «İçinde bulunduğumuz şehre ve beraberinde geldiğimiz kafileye sor» (Yûsuf, 82). İşte bu hazfedilmiş bir ifadedir; içinde bir zamir bulunur, takdîren mânâsı: «Şehir halkına ve kafilede bulunanlara sor» şeklindedir.
(بسم الله الرّحمن الرّحيم) قالوا: إنما أنزل القرآن بلسان عربى مبين، وتصداق ذلك فى آية من القرآن، وفى آية أخرى: «وَما أَرْسَلْنا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسانِ قَوْمِهِ» (١٤/ ٤) ، فلم يحتج السلف ولا الذين أدركوا وحيه إلى النبي صلى الله عليه وسلم أن يسألوا عن معانيه لأنهم كانوا عرب الألسن، فاستغنوا بعلمهم به عن المسألة عن معانيه، وعما فيه مما فى كلام العرب مثله من الوجوه والتلخيص. وفى القرآن مثل ما فى الكلام العربي من وجوه الإعراب، ومن الغريب، والمعاني.ومن المحتمل من مجاز ما اختصر وفيه مضمر، قال: «وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا» (٣٨/ ٦) ، فهذا مختصر فيه ضمير مجازه: «وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ» ، ثم اختصر إلى فعلهم وأضمر فيه: وتواصوا أن أمشوا أو تنادوا أن امشوا أو نحو ذلك. وفى آية أخرى: «ماذا أَرادَ اللَّهُ بِهذا مَثَلًا» (٢/ ٢٦) ، فهذا من قول الكفار، ثم اختصر إلى قول الله، وأضمر فيه قل يا محمد: «يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً» (٢/ ٢٦) ، فهذا من كلام الله.ومن مجاز ما حذف وفيه مضمر، قال: «وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ الَّتِي كُنَّا فِيها وَالْعِيرَ الَّتِي أَقْبَلْنا فِيها» (١٢/ ٨٢) ، فهذا محذوف فيه ضمير مجازه: وسل أهل القرية، ومن فى العير.
Mecâzın bir türü de haberinin, müstağnî olunduğu için, zikredilmemesi olup içinde zamîr bulunur. Nitekim: «حَتَّى إِذا جاؤُها وَفُتِحَتْ أَبْوابُها وَقالَ لَهُمْ خَزَنَتُها سَلامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوها خالِدِينَ» (39/73) [Nihayet oraya geldiklerinde ve kapıları açıldığında, bekçileri onlara: «Selâm size! Tertemiz oldunuz! Haydi ebedî kalmak üzere girin!» der.] buyurulmuş, sonra haberinden sarf-ı nazar edilmiştir.
Ayrıca mecâzın bir türü de lafzının, kendisinden bir cemîsi bulunan müfret lafzı olması ve bu müfret lafzın mânâsının cemî üzerine vâkî olmasıdır. Nitekim: «يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا» (22/5) [Sizi bir çocuk olarak çıkarır] âyeti, «أطفالا» (çocuklar) yerinde kullanılmıştır.
Yine: «إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ» (49/10) [Mü'minler ancak kardeştir; öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin.] buyurulmuş olup bunun mânâsı, «وَإِنْ طائِفَتانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا» (49/9) [Mü'minlerden iki grup savaştığında…] kavline hamledilmiştir.
Keza: «وَالْمَلَكُ عَلى أَرْجائِها» (69/7) [Melek onun (göğün) kenarlarındadır] buyurulmuş, «والملائكة» (melekler) yerinde kullanılmıştır.
Mecâzın bir nev'i de, bir cemî haberinin lafzının müfret olarak gelmesidir. Nitekim: «وَالْمَلائِكَةُ بَعْدَ ذلِكَ ظَهِيرٌ» (66/4) [Ondan sonra melekler de (ona) bir yardımcıdır] âyeti, «ظهراء» (yardımcılar) yerinde kullanılmıştır.
Yine mecâzın bir türü de lafzının, kendisinden bir müfredi bulunan cemî lafzı olması ve bu cemî lafzın mânâsının müfret üzerine vâkî olmasıdır. Nitekim: «الَّذِينَ قالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ» (3/173) [O kimseler ki insanlar onlara: «İnsanlar size karşı ordu topladılar» dediler] âyetinde geçen «الناس» (insanlar) lafzı cemîdir, hâlbuki söyleyen bir tek adamdı. Ayrıca: «أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ»(19/19) [Ben senin Rabbinin elçisiyim] ve: «إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْناهُ بِقَدَرٍ» (54/49) [Şüphesiz biz her şeyi bir kader ile yarattık] buyurulmuş olup hâlbuki yaratan yalnız Allah'tır, O'nun ortağı yoktur.
Mecâzın bir başka türü de lafzının, kendisinden bir müfredi bulunan cemî lafzı olup bu cemî lafzın mânâsının iki (tesniye) üzerine vâkî olmasıdır. Nitekim: «فَإِنْ كانَ لَهُ إِخْوَةٌ» (4/10) [Eğer onun kardeşleri varsa] âyetinde «إخوة» (kardeşler) cemîdir, fakat mânâsı iki kardeşe (أخوين) delalet eder. Keza: «إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ» (49/10) [Mü'minler ancak kardeştir; öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin.] buyurulmuştur. Yine: «وَالسَّارِقُ» buyurulmuştur.
ومن مجاز ما كفّ عن خبره استغناء عنه وفيه ضمير قال: «حَتَّى إِذا جاؤُها وَفُتِحَتْ أَبْوابُها وَقالَ لَهُمْ خَزَنَتُها سَلامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوها خالِدِينَ» (٣٩/ ٧٣) ، ثم كفّ عن خبره.ومن مجاز ما جاء لفظه لفظ الواحد الذي له جماع منه ووقع معنى هذا الواحد على الجميع، قال: «يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا» (٢٢/ ٥) ، فى موضع: «أطفالا» .وقال: «إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ» (٤٩/ ١٠) فهذا وقع معناه على قوله: «وَإِنْ طائِفَتانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا» (٤٩/ ٩) ، وقال: «وَالْمَلَكُ عَلى أَرْجائِها» (٦٩/ ٧) ، فى موضع: «والملائكة» .ومن مجاز ما جاء من لفظ خبر الجميع على لفظ الواحد، قال: «وَالْمَلائِكَةُ بَعْدَ ذلِكَ ظَهِيرٌ» (٦٦/ ٤) ، فى موضع: ظهراء.ومن مجاز ما جاء لفظه لفظ الجميع الذي له واحد منه، ووقع معنى هذا الجميع على الواحد، قال: «الَّذِينَ قالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ» (٣/ ١٧٣) ، والناس جميع، وكان الذي قال رجلا واحدا. «أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ»(١٩/ ١٩) ، وقال: «إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْناهُ بِقَدَرٍ» (٥٤/ ٤٩) ، والخالق الله وحده لا شريك له.ومن مجاز ما جاء لفظه لفظ الجميع الذي له واحد منه ووقع معنى هذا الجميع على الاثنين، قال: «فَإِنْ كانَ لَهُ إِخْوَةٌ» (٤/ ١٠) فالإخوة جميع ووقع معناه على أخوين، وقال: «إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ» (٤٩/ ١٠) ، وقال: «وَالسَّارِقُ
«Hırsız erkek ve hırsız kadının ellerini kesin» [Mâide 5/41] âyetinde elleri (elif) lafzı, tesniye (iki kişi) yerine gelmiştir. Tekil lafzının çoğul gelmediği mecaz türüne gelince, tekil lafzı ile çoğul lafzı aynıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Nihayet gemiye bindiğinizde» [Yûnus 10/22]; burada (el-fülk) lafzı hem tekil hem çoğul olarak kullanılır. Yine: «Şeytanlardan onun için dalgıçlık yapanlar da vardı» [Enbiyâ 21/82] buyurmuştur; bu da hem tekil hem çoğul (manasında)dır. Yine: «O halde sizden hiç kimse onu (azabı) engelleyecek değildir» [Hâkka 69/47] âyeti de hem tekil hem çoğul (manasında)dır. Çoğul lafzının, tekil olan tek bir varlıkla ortak kılınmak suretiyle tekil lafzı üzerine verilen haber türüne gelince, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Gökler ve yer bitişik idi de onları ayırdık» [Enbiyâ 21/30]; göklerin fiili, yerle ortak kılınmaları sebebiyle tekil lafzı takdiri üzerine gelmiştir. İkil lafzından gelip, sonra onların haber lafzının çoğul haber lafzı üzerine geldiği mecaz türüne gelince, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «İsteyerek veya istemeyerek gelin! dedi. İkisi de: İsteyerek geldik, dediler» [Fussilet 41/11]. İki ortak varlık veya daha fazlası hakkında haber verilip de haber lafzının bir kısmına verilip diğerlerinin haberinden söz edilmediği mecaz türüne gelince, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar» [Tevbe 9/35]. Bu babta haberin ikiden veya daha fazladan ilkine verildiği mecaz türüne gelince, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Bir ticaret veya bir eğlence gördüklerinde hemen ona dağılıp gittiler» [Cum‘a 62/11]. Bu babta haberin ikiden veya daha fazladan diğerine (sonrakine) verildiği mecaz türüne gelince, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Kim bir hata veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa» [Nisâ 4/111]. Canlı ve cansız varlıklar hakkındaki haber lafzının insanlar hakkındaki haber lafzı üzerine geldiği mecaz türüne gelince, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «On bir yıldız, güneş ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm» [Yûsuf 12/4]; yine: «İkisi de: İsteyerek geldik, dediler» [Fussilet 41/11]; ve putlar hakkında: «Bunların konuşmadıklarını sen de bilmişsindir» [Meryem 19/??] buyurmuştur.
وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُما»(٥/ ٤١) ، فى موضع يديهما.ومن مجاز ما جاء لا جماع له من لفظه فلفظ الواحد منه ولفظ الجميع سواء، قال:«حَتَّى إِذا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ» (١٠/ ٢٢) ، الفلك جميع وواحد، وقال: «وَمِنَ الشَّياطِينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ» (٢١/ ٨٢) ، جميع وواحد، وقال: «فَما مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حاجِزِينَ» (٦٩/ ٤٧) جميع وواحد.ومن مجاز ما جاء من لفظ خبر الجميع المشرك بالواحد الفرد على لفظ خبر الواحد، قال الله: «أَنَّ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ كانَتا رَتْقاً فَفَتَقْناهُما» (٢١/ ٣٠) جاء فعل السموات على تقدير لفظ الواحد لما أشركن بالأرض.ومن مجاز ما جاء من لفظ الإثنين، ثم جاء لفظ خبرهما على لفظ خبر الجميع، قال: «ائْتِيا طَوْعاً أَوْ كَرْهاً قالَتا أَتَيْنا طائِعِينَ» (٤١/ ١١) .ومن مجاز ما ختر عن اثنين مشركين أو عن أكثر من ذلك فجعل لفظ الخبر لبعض دون بعض وكفّ عن خبر الباقي، قال: «وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلا يُنْفِقُونَها فِي سَبِيلِ اللَّهِ» (٩/ ٣٥) ومن مجاز ما جعل فى هذا الباب الخبر للأول منهما أو منهم قال: «وَإِذا رَأَوْا تِجارَةً أَوْ لَهْواً انْفَضُّوا إِلَيْها» (٦٢/ ١١) .ومن مجاز ما جعل فى هذا الباب الخبر للآخر منهما أو منهم، قال: «وَمَنْ يَكْسِبْ خَطِيئَةً أَوْ إِثْماً ثُمَّ يَرْمِ بِهِ بَرِيئاً»(٤/ ١١١) .ومن مجاز ما جاء من لفظ خبر الحيوان والموات على لفظ خبر الناس قال:«رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي ساجِدِينَ» (١٢/ ٤) ، وقال:«قالَتا أَتَيْنا طائِعِينَ» (٤١/ ١١) ، وقال للأصنام: «لَقَدْ عَلِمْتَ ما هؤُلاءِ يَنْطِقُونَ»
(21/65), Allah Teâlâ buyurdu: «Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu sizi ezmesin» (27/18) ve buyurdu: «Şüphesiz işitme, görme ve kalp; bunların her biri ondan sorulacaktır» (36/17). Mecazdandır ki, muhatabı gâibe hitap şeklinde gelmiş fakat manası şahide ait olan: Allah buyurdu: «Elif Lâm Mîm. İşte o Kitap» (2/1); bunun mecazı: "Elif Lâm Mîm, bu Kur'an'dır." Mecazdandır ki, muhatabı şahide hitap şeklinde gelmiş, sonra terk edilip bu hitap gâibe hitaba dönüştürülmüştür: Allah buyurdu: «Nihayet gemilerde bulunduğunuzda, onlar (gemiler) onlarla akıp gider» (10/22), yani sizinle. Mecazdandır ki, haberi gâipten vermiş, sonra şahide hitap edilmiştir: Allah buyurdu: «Sonra gerine gerine ailesine gitti. O halde yazıklar olsun sana, yazıklar!» (75/23,24). Mecazdandır ki, kelâma fazladan harfler eklenir: Allah buyurdu: «Allah, bir sivrisineği, hatta onun üstündeki bir şeyi örnek vermekten çekinmez» (2/26); buyurdu: «Sizden hiçbir kimse onu engelleyemez» (69/47); buyurdu: «Tûr-i Sînâ'dan çıkan, yağ ve yiyenlere katık veren bir ağaç» (23/20); buyurdu: «Hani Rabbin meleklere demişti» (2/30); buyurdu: «Seni secde etmekten alıkoyan neydi?» (7/17). Bütün bunların mecazı, fazladan harflerin atılmasıdır. Mecazdandır ki, gizli olanın (muzmer) açıklanmasına ihtiyaç duyulmaz: Allah buyurdu: «Bismillâh» (27/30).
(٢١/ ٦٥) ، وقال: «يا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَساكِنَكُمْ لا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمانُ وَجُنُودُهُ» (٢٧/ ١٨) ، وقال: «إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤادَ كُلُّ أُولئِكَ كانَ عَنْهُ مَسْؤُلًا» (٣٦/ ١٧) .ومن مجاز ما جاءت مخاطبته مخاطبة الغائب ومعناها للشاهد، قال: «الم ذلِكَ الْكِتابُ» (٢/ ١) ، مجازه: الم هذا القرآن.ومن مجاز ما جاءت مخاطبته مخاطبة الشاهد، ثم تركت وحوّلت مخاطبته هذه إلى مخاطبة الغائب، قال الله: «حَتَّى إِذا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ» (١٠/ ٢٢) ، أي بكم.ومن مجاز ما جاء خبره عن غائب ثم خوطب الشاهد، قال: «ثُمَّ ذَهَبَ إِلى أَهْلِهِ يَتَمَطَّى أَوْلى لَكَ فَأَوْلى» (٧٥/ ٢٣، ٢٤) .ومن مجاز ما يزاد فى الكلام من حروف الزوائد، قال الله: «إِنَّ اللَّهَ لا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا ما بَعُوضَةً فَما فَوْقَها» (٢/ ٢٦) ، وقال: «فَما مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حاجِزِينَ» (٦٩/ ٤٧) ، وقال: «وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْناءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلْآكِلِينَ» (٢٣/ ٢٠) ، وقال: «وَإِذْ قالَ رَبُّكَ لِلْمَلائِكَةِ» (٢/ ٣٠) ، وقال: «ما مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ» (٧/ ١٧) ، مجاز هذا أجمع إلقاؤهن.ومن مجاز المضمر فيه استغناء عن إظهاره قال: «بِسْمِ اللَّهِ» (٢٧/ ٣٠) ،
Bunda bir zamir bulunur; mecazı şudur: 'Bu besmeledir' yahut 'Besmele her şeyin başıdır' ve benzeri. Tekid için tekrar mecazına gelince, şöyle buyurmuştur: «On bir yıldız, güneş ve ayı gördüm, onları bana secde ederken gördüm» (Yûsuf 12/4) — burada görme fiilini tekrarlamıştır. Yine: «Yazıklar olsun sana, evet yazıklar!» (el-Müddessir 74/34-35) buyurmuş, lafzı tekrarlamıştır. Yine: «Hacda üç gün, döndüğünüzde yedi gün oruç tutmanız gerekir; işte tam on gün» (el-Bakara 2/196) buyurmuştur. Yine: «Ebû Leheb'in iki eli kurusun, zaten kurudu!» (el-Mesed 111/1) buyurmuştur. Tekrardan müstağni kılan mücmel mecazına gelince, şöyle buyurmuştur: (…) (?)¹. Takdim ve tehir mecazına gelince, şöyle buyurmuştur: «Üzerine su indirdiğimizde harekete geçer ve kabarır» (el-Hac 22/5) — aslında 'kabarır ve harekete geçer' demek istemiştir. Yine: «Onu neredeyse göremiyordu» (en-Nûr 24/40) yani 'onu ne gördü ne de görmeye yaklaştı'. Haberini sebebine ait bir şeye dönüştürüp kendi haberini terk eden mecaza gelince, şöyle buyurmuştur: «Derken boyunları onun önünde eğilmiş vaziyette kaldılar» (eş-Şuarâ 26/4) — haberi boyunların sonundaki kinâyeye dönüştürmüştür. Fâilin fiilini mef'ûle yahut mef'ûl olmayana dönüştüren mecaza gelince, şöyle buyurmuştur: «Onun anahtarları gerçekten güçlü bir topluluğu yormaktadır» (el-Kasas 28/76) — oysa yoran topluluk, anahtarları taşıyandır. Mânanın mef'ûle ait olup fâile dönüştürüldüğü mecaza gelince, şöyle buyurmuştur: «İşitmeyene bağıranın durumu gibi» (el-Bakara 2/171) — mâna bağırılan koyunlara aittir, koyunlara bağıran çobana dönüştürülmüştür. İsim veya sıfat yerinde kullanılan masdar mecazına gelince, şöyle buyurmuştur: «Lâkin iyilik, …»[1] ¹: Ebû Ubeyde'nin burada, tekrardan müstağni kılan mücmel mecazı hakkında bir veya daha fazla âyetle istişhâd ettiği, ancak bunların bize ulaşan nüshalarda yer almadığı söylenmiştir.
ففيه ضمير مجازه: هذا بسم الله. أو بسم الله أول كل شىء ونحو ذلك.ومن مجاز المكرر للتوكيد قال: «رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي ساجِدِينَ» (١٢/ ٤) ، أعاد الرؤية. وقال: «أَوْلى لَكَ فَأَوْلى» (٧٤/ ٣٤، ٣٥) ، أعاد اللفظ. وقال: «فَصِيامُ ثَلاثَةِ أَيَّامٍ فِي الْحَجِّ وَسَبْعَةٍ إِذا رَجَعْتُمْ تِلْكَ عَشَرَةٌ كامِلَةٌ» (٢/ ١٩٦) . وقال: «تَبَّتْ يَدا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ» (١١١/ ١) .ومن مجاز المجمل استغناء عن التكرير قال: (....) (؟) . «١»ومن مجاز المقدم والمؤخر قال: «فَإِذا أَنْزَلْنا عَلَيْهَا الْماءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ» (٢٢/ ٥) أراد ربت واهتزت. وقال: «لَمْ يَكَدْ يَراها» (٢٤/ ٤٠) أي لم يرها ولم يكد.ومن مجاز ما يحوّل خبره إلى شىء من سببه، ويترك خبره هو قال: «فَظَلَّتْ أَعْناقُهُمْ لَها خاضِعِينَ» (٢٦/ ٤) حوّل الخبر إلى الكناية التي فى آخر الأعناق.ومن مجاز ما يحوّل فعل الفاعل إلى المفعول أو إلى غير المفعول قال: «ما إِنَّ مَفاتِحَهُ لَتَنُوأُ بِالْعُصْبَةِ» (٢٨/ ٧٦) والعصبة هى التي تنوء بالمفاتح.ومن مجاز ما وقع المعنى على المفعول وحوّل إلى الفاعل قال: «كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِما لا يَسْمَعُ» (٢/ ١٧١) ، والمعنى على الشاء المنعوق به وحوّل على الراعي الذي ينعق بالشاء.ومن مجاز المصدر الذي فى موضع الاسم أو الصفة قال: «وَلكِنَّ الْبِرَّ مَنْ(١) قال: لعل أبا عبيدة استشهد هنا بآية أو أكثر في مجاز المجمل استغناء عن التكرير ولم ترد فى النسخ التي وصلتنا.
«آمَنَ بِاللَّهِ» (2/189) âyetinde «berr» anlamının çıkış noktası beyân edilmektedir. «أَنَّ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ كانَتا رَتْقاً» (21/30) buyruğunda «ratk» mastardır ve iki şeyin birbirine yapışık olması anlamında kullanılmıştır. «أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ» (19/19) ifadesi ise «Rabbinin risâleti» manasınadır.
İmamların kendi lehçeleri üzere okudukları kıraatlerden müteşekkil mecaz nev'ine gelince: Medine ehli «فَبِمَ تُبَشِّرُونَ» (15/54) âyetini sîga eklemeksizin, kendi lehçelerine göre izafe ederek okumuşlardır. Ebû Amr ise «tebşirûn» fiilinin ancak nûn-i kinâye ile izafe edilebileceğini söylemiş; «tebşirûnennî» gibi bir kullanımı örnek vermiştir.
Yine birden çok ve farklı manalar taşıyan mecaz örnekleri vardır. İmamlar bunları kendi lehçeleriyle te'vil etmiş ve manalar iki veya daha fazla vecih üzere gelmiştir. Nitekim «وَغَدَوْا عَلى حَرْدٍ قادِرِينَ» (68/25) âyeti üç vecih üzere tefsir edilmiştir: Bir kısmı «kasd», bir kısmı «men'», diğerleri ise «gazap ve kin» olarak yorumlamıştır.
Kıraat farklılığı sebebiyle iki ayrı lafız üzere gelen mecaz da vardır; burada te'vil çeşitlenmiştir. Nitekim «إِنْ جاءَكُمْ فاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْماً بِجَهالَةٍ» (49/6) âyetini kimisi «fetebeyyenû», kimisi «fetesebbetû» şeklinde okumuştur. «أَإِذا ضَلَلْنا فِي الْأَرْضِ» (32/10) âyeti de «salelnâ» ve «dalelnâ» olmak üzere iki vecih üzere kıraat edilmiştir; «salelnâ» etin kokması anlamındadır. Yine «وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ» (22/45) âyeti hakkında da ihtilaf vardır. [et-Tesyîr li'd-Dânî, 126: Nâfi' «febime tubessirûn» kelimesini nûn'u kesre ile hafif, İbn Kesîr kesre ile şeddeli, diğerleri ise fetha ile okumuştur.]
آمَنَ بِاللَّهِ» (٢/ ١٨٩) خروج المعنى البارّ. وقال: «أَنَّ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ كانَتا رَتْقاً» (٢١/ ٣٠) ، والرتق مصدر وهو فى موضع مرتوقتين، وقال: «أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ»(١٩/ ١٩) أي رسالة ربك.ومجاز ما قرأته الأئمة بلغاتها فجاء لفظه على وجهين أو أكثر، من ذلك قرأ أهل المدينة «فَبِمَ تُبَشِّرُونَ» (١٥/ ٥٤) «١» فأضافوا بغير نون المضاف بلغتهم، وقال أبو عمرو: لا تضاف تبشّرون إلّا بنون الكناية كقولك تبشّروننى.ومن مجاز ما جاءت له معان غير واحد، مختلفة فتأولته الأئمة بلغاتها فجاءت معانيه على وجهين أو أكثر من ذلك، قال: «وَغَدَوْا عَلى حَرْدٍ قادِرِينَ» (٦٨/ ٢٥) ففسروه على ثلاثة أوجه قال بعضهم: على قصد، وقال بعضهم:على منع، وقال آخرون: على غضب وحقد.ومن مجاز ما جاء على لفظين وذلك لاختلاف قراءات الأئمة، فجاء تأويله شتى فقرأ بعضهم قوله: «إِنْ جاءَكُمْ فاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْماً بِجَهالَةٍ» (٤٩/ ٦) ، وقرأها آخرون: «فتثبّتوا» وقرأ بعضهم قوله: «أإذا صللنا فى الأرض» (٣٢/ ١٠) ، وقرأها آخرون «أَإِذا ضَلَلْنا فِي الْأَرْضِ» ، صللنا: أنتنا من صلّ اللحم يصل وقرأ بعضهم: وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ» (٢٢/ ٤٥) ، وقرأها(١) فبم تبشرون: فى التيسير للدانى ١٢٦: نافع «فبم تبشرون» بكسر النون مخففة، وابن كثير بكسرها مشددة، والباقون بفتحها.
Diğerleri: «بَعْدَ أُمَّةٍ» yani nisyândır (unutmadır). Bazı kıraat âlimleri «فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ» (Burûc 85/22) şeklinde okumuş, diğerleri ise «فِي لَوْحٍ [مَحْفُوظٍ]» «1» şeklinde okuyarak buradaki ‘levh’in hava manasına geldiğini söylemişlerdir.
Çeşitli bağlamlarda farklı manaları bulunan edatların mecâzî kullanımına gelince: Edat, bu bağlamlardan birinde o manalardan biri için ortaya çıkar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: «أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا ما بَعُوضَةً فَما فَوْقَها» (Bakara 2/26) – bunun manası «فما دونها» (yani ondan daha aşağısı)dır. Yine: «وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها» (Nâzi‘ât 79/30) – manası «مع ذلك» (bununla birlikte)dır. Yine: «لَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ» (Tâhâ 20/71) – manası «على جذوع النخل» (hurma gövdeleri üzerinde)dir. Yine: «إِذَا اكْتالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ» (Mutaffifîn 83/2) – manası «من الناس» (insanlardan)dır. Yine: «هذِهِ الْأَنْهارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي أَفَلا تُبْصِرُونَ أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِنْ هذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ» (Zuhruf 43/51-52) – manası «بل أنا خير» (bilakis ben daha hayırlıyım)dır.
İki lafız üzere gelip edatın bir yerde âmil olduğu, diğer yerde ise terk edildiği mecâza gelince: Yüce Allah şöyle buyurmuştur: «وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ الَّذِينَ إِذَا اكْتالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ وَإِذا كالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ» (Mutaffifîn 83/3) – bunun manası: «وإذا كالوا لهم أو وزنوا لهم» (onlar için ölçtükleri veya tarttıkları zaman)dır.
(1) Levh-i Mahfûz: Taberî şöyle demiştir: Kurrâ, ‘mahfûz’ lafzının okunuşunda ihtilaf etmişlerdir. Hicaz ehlinden okuyanlar –Ebû Ca‘fer el-Kârî ve İbn Kesîr– ile Kûfe kurrâsından Âsım, A‘meş, Hamza ve Kisâî ve Basralılardan Ebû Amr, ‘mahfûz’u cerr (kesra) ile okumuşlardır. Bu okumaya göre ‘levh’ (mahfûz sıfatıyla) korunmuş olarak nitelenmiştir. Bu durumda ‘fî levhin mahfûzin’ ifadesinin te’vili, Allah’ın onda tespit ettiği şeyden ziyade ve noksan olmamasıdır. Mekkelilerden İbn Muhaysin ve Medinelilerden Nâfi‘ ise ‘mahfûz’u ref‘ (merfû‘) olarak okumuşlar, böylece onu ‘Kur’an’a reddetmişler ve onun sıfatı kılmışlardır. Onların kıraatine göre mana şöyledir: ‘Bel hüve Kur’ânün mecîdün mahfûzun mine’t-tağyîri ve’t-tebdîli fî levhin… ilh.’ (30/77). ‘Levh’ kelimesi (ضَمَّة ile) hava manasına gelir; nitekim Lisânü'l-Arab’da (levh maddesi) böyledir. İbn Düreyd ise şöyle demiştir: ‘Levh’ (lâm’ın zammesiyle) semâ ile arz arasındaki havadır (el-Cemhere 2/194).
آخرون: «بَعْدَ أُمَّةٍ» أي نسيان. وقرأ بعضهم «فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ» (٨٥/ ٢٢) وقرأ آخرون «فِي لَوْحٍ [مَحْفُوظٍ] » «١» أي الهواء.ومن مجاز الأدوات اللواتى لهن معان فى مواضع شتى، فتجىء الأداة منهن فى بعض تلك المواضع لبعض تلك المعاني، قال: «أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا ما بَعُوضَةً فَما فَوْقَها» (٢/ ٢٦) معناه فما دونها، وقال: «وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذلِكَ دَحاها» (٧٩/ ٣٠) معناه مع ذلك، وقال: «لَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ» (٢٠/ ٧١) معناه: على جذوع النّخل، وقال: «إِذَا اكْتالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ» (٨٣/ ٢) معناه:من الناس، وقال: «هذِهِ الْأَنْهارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي أَفَلا تُبْصِرُونَ أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِنْ هذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ» (٤٣/ ٥١، ٥٢) معناه: بل أنا خير.ومن مجاز ما جاء على لفظين فأعملت فيه الأداة فى موضع، وتركت منه فى موضع، قال: «وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ الَّذِينَ إِذَا اكْتالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ وَإِذا كالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ» (٨٣/ ٣) معناه: وإذا كالوا لهم أو وزنوا لهم.(١) لوح محفوظ: قال الطبري: واختلف القراء فى قراءة قوله محفوظ فقرأ ذلك من قرأه من أهل الحجاز أبو جعفر القارئ وابن كثير ومن قرأه من قراء الكوفة عاصم والأعمش وحمزة والكسائي ومن البصريين أبو عمر ومحفوظ خفضا على معنى أن اللوح هو المنعوت بالحفظ، وإذا كان ذلك كذلك كان التأويل فى لوح محفوظ من الزيادة فيه والنقصان منه عما أثبته الله فيه. وقرأ ذلك من المكيين ابن محيصن ومن المدنيين نافع محفوظ رفعا ردا على القرآن على أنه من نعته وصفته وكان معنى ذلك على قراءتهما بل هو قرآن مجيد محفوظ من الغير والتبديل فى لوح … إلخ (٣٠/ ٧٧) .واللوح بالضم بمعنى الهواء كما فى اللسان (لوح) ، وقال ابن دريد: اللوح بضم اللام: الهواء بين السماء والأرض (الجمهرة ٢/ ١٩٤) .