...(bir harfte) ötreden sonra esre bulunması söz konusudur; çünkü bu, isimlerde bulunan bir şey değildir.
ضمةٌ بعدَها كسرةٌ في حرفٍ واحدٍ؛ لأن ذلك غيرُ موجودٍ في الأسماءِ. وسمعتُ نفرًا من رَبِيعَةَ يرفعون الدالَ واللامَ؛
Rebîa kabilesinden bir topluluğun *dâl* ve *lâm* harflerini ötreli okuyup "el-hamdü lullâhi" dediklerini işittim. Bu iki harfi birlikte ötreli okumalarının sebebi, bunu tek bir kelime zannetmeleridir; oysa tek bir kelimede iki ötrenin yan yana bulunması mümkündür, "el-hulüm" ve "el-uk'ub" kelimelerinde olduğu gibi.
فَيقولون: «الحَمْدُ لُلَّهِ». وإنما رفعوهما جميعًا؛ لأنهم تَوَهَّموا أنه حرفٌ واحدٌ، والحرفُ الواحدُ قد يكونُ فيه ضمتان مجتمعتان، مثلُ: الحُلُمِ، والْعُقُبِ. والمَثَلُ (١) فِي تغليبِهم رفعةَ الدالِ على اللامِ وكسرةَ اللامِ على الدالِ بمنزلةِ قولِهم: ﴿وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا﴾، و«رِدُّوا»، و«قِيْلَ»، و«قُولَ» (٢).
Onların *dâl* harfinin ötresini *lâm* harfinin ötresine, *lâm* harfinin esresini de *dâl* harfinin esresine üstün tutmalarındaki durum, "ve lev ruddû le-âdû" âyetinde "ruddû" kelimesinin bazen "riddû", "kīle" kelimesinin de bazen "kūle" şeklinde okunmasına benzer.
* وفي ﴿الرَّحِيمِ﴾ وما كان ثانيه واحدًا من الستةِ الأحرفِ وهو على «فَعِيلٍ» (٣)؛ فإن أهلَ الحجازِ وبني أَسَدٍ يفتحون أوَّلَه، وعليه القراءةُ. وكثيرٌ من العربِ: قَيْسٌ وتَمِيمٌ ورَبِيعَةُ ومَن جاورهم؛ يكسرون أوائلَ الحروفِ، فَيقولون للبَعِيرِ: بِعِيرٌ، وللَّئِيمِ: لِئِيمٌ،
"er-Rahîm" kelimesinde ve ikinci harfi altı (boğaz) harfinden biri olup "fe'îl" vezninde bulunan diğer kelimelerde Hicaz halkı ile Benî Esed kabilesi ilk harfi üstünlü (fetha ile) okurlar; kıraat de bu şekildedir.
وللبَخِيلِ: بِخِيلٌ، ورِغِيفٌ، وشِهِيدٌ، ولا يُقْرَأُ بها؛ لأن القراءةَ قد جَرَتْ على اللغةِ الأُولى. * وأما قولُه: ﴿مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ﴾؛ فللعربِ فيه لغةٌ إذا نودي: ذُكِرَ عن بعضِ القُرَّاءِ أنه قَرَأَ: ﴿يَا
Araplardan birçoğu —Kays, Temîm, Rebîa ve onlara komşu olan kabileler— bu tür kelimelerin ilk harflerini esreli okurlar: "baîr" (deve) yerine "biîr", "leîm" (alçak) yerine "liîm", "bahîl" (cimri) yerine "bihîl" derler; ayrıca "rigîf" ve "şihîd" derler. Ancak bu söyleyişle kıraat yapılmaz; çünkü kıraat ilk zikredilen dil üzerine yerleşmiştir.
مَالِ لِيَقْضِ عَلَيْنَا﴾، فقيل له: ﴿يَا مَالِك﴾، فقال: تلك لغةٌ، وهذه لغةٌ. ومَن قَرَأَ: ﴿مَلِك﴾؛ فإن معناه غيرُ معنى ﴿مَالِك﴾، وهما متقاربان، (١) في النسخة: «والمُثلُ». (٢) في النسخة: «وَقِيْلُ وقُِولَ»، وكأنَّ ضمة اللام في «قِيْلُ» كانت فتحةً. (٣) في النسخة: «فَعِيْلَ». فأما ﴿مَلِك﴾ فهو في معنى المُلْكِ، كقولِه: ﴿لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ﴾،
"Mâliki yevmi'd-dîn" âyetine gelince: Araplarda, seslenme (nida) hâlinde kullanılan ayrı bir söyleyiş vardır. Bazı kıraat imamlarının "Yâ Mâli liyakdı aleynâ" (Ey Mâlik, üzerimize hükmünü icra etsin) şeklinde okuduğu nakledilmiştir; kendisine "böyle değil, 'Yâ Mâlik' denmesi gerekir" denildiğinde ise, "bu bir dildir (lehçedir), o da bir dildir" demiştir.
ومَن قَرَأَ: ﴿مَالِك﴾؛ فإنه يريدُ -واللهُ أعلمُ-: حاكمٌ ومُجَازٍ بالدينِ. وقد ذُكِرَا جميعًا عن النبيِّ صلى اللهُ عليه: حدَّثني محمدٌ، قال: حدَّثنا الفرَّاءُ، قال: حدَّثني خَازِمُ بنُ حُسَيْنٍ البَصْرِيُّ، عن مَالِكِ بنِ دِينَارٍ، عن أَنَسِ بنِ مَالِكٍ، قال: قَرَأَ النبيُّ صلى اللهُ عليه وأبو بَكْرٍ وعُمَرُ وعُثْمَانُ: ﴿مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ﴾. حدَّثني محمدٌ،
"Melik" şeklinde okuyanlara gelince, bunun anlamı "Mâlik" kelimesinin anlamından farklıdır; bununla birlikte ikisi birbirine yakın anlamlardır. "Melik" mülk (hükümranlık) anlamındadır; Allah'ın "bugün mülk kimindir?" sözü gibi. "Mâlik" okuyan ise —Allah en iyisini bilir— "hüküm veren ve din (karşılık) ile cezalandıran" anlamını kastetmiştir.
قال: حدَّثنا الفرَّاءُ، قال: وحدَّثني أبو بَكْرِ بنُ عَيَّاشٍ، قال: حدَّثني سُلَيْمَانُ التَّيْمِيُّ، عن رجلٍ قد سمَّاه، عن أمِّ سَلَمَةَ، قالت: سمعتُ النبيَّ صلى اللهُ عليه يقرأُ (١): ﴿مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ﴾، بغيرِ ألفٍ. حدَّثني محمدٌ، قال: حدَّثنا الفرَّاءُ، قال: حدَّثنا شَرِيكٌ (٢)، عن أبي إِسْحَاقَ الهَمْدَانِيِّ، عن يَحْيَى بنِ وَثَّابٍ،
Her iki okuyuş da Peygamber'den (sallallahu aleyhi) birlikte nakledilmiştir:
أنه قَرَأَ ... بغير ألفٍ. * وفي ﴿نَسْتَعِينُ﴾ لغتان: فأما قُريْشٌ (٣) وكِنَانَةُ
Bana Muhammed anlattı, dedi ki: bize Ferrâ anlattı, dedi ki: bana Hâzim b. Hüseyin el-Basrî, Mâlik b. Dînâr'dan, o da Enes b. Mâlik'ten anlattı; Enes dedi ki: Peygamber (sallallahu aleyhi), Ebû Bekir, Ömer ve Osman "Mâliki yevmi'd-dîn" şeklinde okudular.
فينصبون النونَ، وعليها القراءةُ. وعامةُ العربِ من تَمِيمٍ وأَسَدٍ وقَيْسٍ ورَبِيعَةَ يقولون: نِسْتَعِينُ، وتِسْتَعِينُ، (١) لم أتيقَّن ما هاهنا؛ أهو «يقرأ» أم «يقول»؟ والمثبت الأظهر. (٢) في النسخة: «شرِيكُ». (٣) في مواضعها المضبوطة في النسخة جميعًا: «قُرِيْش»
Bana Muhammed anlattı, dedi ki: bize Ferrâ anlattı, dedi ki: bana Ebû Bekir b. Ayyâş anlattı, dedi ki: bana Süleyman et-Teymî, adını verdiği bir adamdan, o da Ümmü Seleme'den anlattı; Ümmü Seleme dedi ki: Peygamber'i (sallallahu aleyhi) elifsiz olarak "Meliki yevmi'd-dîn" şeklinde okurken işittim.
على الإمالة. وأنا إِسْتَعِينُ (١)، ولا يقولون: هو يِسْتَعِينُ، بكسرِ الياءِ؛ لأن الياءَ قد يُتركُ كسرُها في الإعرابِ الذي تستحقُّه، فهي هاهنا أولى بأن يُسْتثقلَ فيها الكسرُ؛ ألا ترى أنهم لا يقولون: مررتُ بقاضيٍ (٢)؛ استثقالًا للكسرِ في الياءِ؛ فكذلك استُثْقِل الكسرُ فيها. وقد يقولُ ذلك بعضُ كَلْبٍ،
Bana Muhammed anlattı, dedi ki: bize Ferrâ anlattı, dedi ki: bize Şerîk, Ebû İshak el-Hemdânî'den, o da Yahyâ b. Vessâb'dan anlattı; Yahyâ'nın da ... elifsiz olarak okuduğu (nakledildi).
وهي من الشاذِّ. وقد قَرَأَتِ القُرَّاءُ بالكسرِ في ﴿نِسْتَعِينُ﴾ وفي غيرِها، من ذلك: أنهم قرءُوا: ﴿وَلَا تَِرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتِمَسَّكُمُ النَّارُ﴾، و﴿مَا تِشَاءُونَ﴾،
"Nesta'în" kelimesinde iki söyleyiş vardır: Kureyş ve Kinâne kabileleri *nûn* harfini üstünlü (fetha ile) okurlar; kıraat de bu şekildedir.
و﴿تِخَافُونَ﴾، و﴿مَالَكَ لَا تِيمَنَّا عَلَى يُوسُفَ﴾، و﴿أَلَمْ إِعْهَدْ إِلَيْكُمُ﴾، و﴿قَبْلَ أَنْ إِيذَنَ لَكُمْ﴾، و﴿يَوْمَ تِبْيَضُّ وُجُوهٌ
Temîm, Esed, Kays ve Rebîa gibi Arapların geneli ise "nista'în", "tista'în" ve "ene ista'în" derler; fakat "hüve yista'în" demezler, yani *yâ* harfini esreli okumazlar. Çünkü *yâ* harfi, hak ettiği i'rab hareketinde bile bazen esresiz bırakılabilir; bu sebeple burada esrenin ağır gelmesi daha da öncelikli olur. Nitekim onlar, *yâ* üzerindeki esrenin ağırlığından dolayı "mererat bi-kâdiyin" (bir kadı ile karşılaştım) da demezler; işte burada da esre aynı şekilde ağır bulunmuştur. Bununla birlikte Kelb kabilesinden bazıları böyle söyler; bu ise şâz (istisnaî) bir kullanımdır.
وَتِسْوَدُّ وُجُوهٌ﴾، و﴿تِطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا﴾. وما كان مثلَه (٣) من فِعْلٍ قد زِيدَ فيه، مثلُ: اسْتَفْعَلْتُ، وانْفَعَلْتُ، وافْتَعَلْتُ؛ أَجْرَيتُه على هذا المَجْرى، والقراءةُ باللغةِ الأُولى. وما كان من الفعلِ ليس فيه زيادةٌ فإنما تُكسَرُ التاءُ منه والنونُ والألفُ إذا كانت «فَعَلْتُ» مكسورةَ العينِ، مثلَ: عَلِمْتُ، وجَهِلْتُ، وأما ما كان مفتوحَ العينِ، مثلَ: ضَرَبَ، أو مضمومَ العينِ، مثلَ: شَرُفَ، فلا يقالُ ذلك فيه؛ فخَطَأٌ أن تقولَ: أنت تِشْرُفُ، وخَطَأٌ أن تقولَ: أنت تِضْرِبُ. وإنما كسروا في «تَفْعَلُ» إذا كان على «فَعِلْتُ»؛ لأنهم أرادوا أَن يُبْقُوا (١) في النسخة: «نَستِعينَ،
Kıraat imamları "nista'în" kelimesinde ve benzeri başka kelimelerde de esreli okumuşlardır. Bunlardan bazıları: "ve lâ tirkenû ilellezîne zalemû fetimessekümü'n-nâr", "mâ tişâûn", "tihâfûn", "mâ leke lâ tîmennâ alâ Yûsuf", "elem i'hed ileykum", "kable en îzene leküm", "yevme tibyaddu vücûhün ve tisveddu vücûhün", "titmeinne kulûbünâ".
وتَستعينَ، وَأنا اَسْتَعيْن». (٢) في النسخة: «بقَاضِيْ». (٣) في النسخة: «مِثْلُهُ»، وكأنَّ ضمة اللام كانت فتحةً. في «يَفْعَلُ» كسرةً؛ ليُعْلَمَ أنها من فِعْلٍ مكسورةٍ عَيْنُه، إذ لم يَسْتَقِمْ لهم أن يجعلوا الكسرةَ في العينِ، ولا في الفاءِ؛ لجَزْمِ (١) الفاءِ، فجعلوها في التاءِ وفي الألفِ وفي النونِ. وفي قولِه: ﴿لَا تَوْجَلْ﴾ ثلاثُ
Bunun benzeri olup fiile bir ek gelmiş bulunan "istef'altü", "infe'altü", "ifte'altü" gibi kalıpları da aynı kurala tâbi tutarım; ancak (asıl) kıraat, ilk zikredilen dil üzeredir.
لغاتٍ: فأما لغةُ قُريْشٍ وكِنَانَةَ فإنهم يقولون: نحن نَوْجَلُ، وهو يَوْجَلُ، وأنا أَوْجَلُ. وأما بنو تَمِيمٍ فإنهم يقولون: أنت تِيجَلُ، وإِيجَلُ، ونِيجَلُ، ويِيجَلُ، فيكسرون الياءَ