İhtisâru Ulûmi'l-Hadîs Şerhi - Abdülkerîm el-Huzeyr
Bölüm: Ulûmu'l-Hadîs
Kitap: İhtisâru Ulûmi'l-Hadîs Şerhi
Asıl metnin müellifi: İmam İbn Kesîr (ö. 774)
Şârih: Abdülkerîm b. Abdullah b. Abdurrahmân b. Hamd el-Huzeyr
Dersler, Şeyh el-Huzeyr'in sitesinden metne aktarılmıştır.
[Kitap otomatik numaralandırılmıştır; cilt numarası ders numarasıdır - 19 ders]
Ramisher'de yayın tarihi: 1 Temmuz 2026.
شرح اختصار علوم الحديث - عبد الكريم الخضير (عبد الكريم الخضير) القسم: علوم الحديث الكتاب: شرح اختصار علوم الحديثمؤلف الأصل: الإمام ابن كثير (ت ٧٧٤هـ)الشارح: عبد الكريم بن عبد الله بن عبد الرحمن بن حمد الخضيردروس مفرغة من موقع الشيخ الخضير[الكتاب مرقم آليا، رقم الجزء هو رقم الدرس - ١٩ درسا]تاريخ النشر في راميشر: ١ يوليو ٢٠٢٦.
İhtisâru Ulûmi'l-Hadîs Şerhi – Abdülkerîm el-Huzeyr – c. 1 – [İhtisâru Ulûmi'l-Hadîs Şerhi] – Asıl eserin müellifi: İmam İbn Kesîr (ö. 774 H) – Şârih: Abdülkerîm b. Abdillâh b. Abdurrahmân b. Hamd el-Huzeyr – Şeyh el-Huzeyr'in sitesinden deşifre edilmiş derslerdir. [Kitap otomatik numaralandırılmıştır; cilt numarası ders numarasıdır – 19 ders.]
شرح اختصار علوم الحديث - عبد الكريم الخضير - جـ ١ـ[شرح اختصار علوم الحديث]ـمؤلف الأصل: الإمام ابن كثير (المتوفى: ٧٧٤هـ)الشارح: عبد الكريم بن عبد الله بن عبد الرحمن بن حمد الخضيردروس مفرغة من موقع الشيخ الخضير[الكتاب مرقم آليا، رقم الجزء هو رقم الدرس - ١٩ درسا]
İbnü’s-Salâh, bu kitaplarda ve Hatîb’in diğer teliflerinde dağınık hâlde bulunanları bir araya getirdi. Nitekim hadis ilimlerinin hiçbir fen ve türü yoktur ki, Hatîb ona dair müstakil bir kitap yazmış olmasın. İbn Nukta’nın meşhur dediği gibi: “Hatîb’den sonra gelen herkes, hadis ilimleri bakımından onun kitaplarına muhtaçtır.” İbnü’s-Salâh’tan sonra gelenler de İbnü’s-Salâh’ın kitabına ihtimam gösterdiler; Hâfız’ın dediği gibi, onu nazmeden, ihtisar eden, ona müstedrek yazan, onu savunan yahut ona muhalefet edip muzaffer olanların sayısı hesaplanamaz... şeklindeki sözü meşhur olduğu üzeredir. Nevevî onu, et-Takrîb ve el-İrşâd adlı iki kitabında ihtisar etti; Hâfız İbn Kesîr de onu elimizdeki kitapta ihtisar etti. Hâfız Irâkî onu meşhur Elfiyye’sinde nazmetti; Hûyî de bin beş yüz beyte ulaşan bir manzumesinde nazmetti, fakat bu, Irâkî’nin Elfiyye’si derecesine ulaşamadı ve ona yaklaşamadı. Ayrıca Süyûtî’nin de bu fende bir Elfiyye’si vardır; onun aslı Irâkî’nin Elfiyye’sidir ve mısralarının çoğu harfi harfine Irâkî’nin Elfiyye’sinden alınmıştır. Bu sebeple orada şöyle der: “Istılahı kendisinden öğreneceğin bir kitap oku: [benim] bu [manzumem], onun aslı [olan Irâkî'nin Elfiyye'si] ve İbnü’s-Salâh[’ın eseri] gibi.”
ابن الصلاح جمع ما تفرق في هذه الكتب وفي غيرها من مؤلفات الخطيب الذي لا يخلو فن ونوع من أنواع علوم الحديث إلا وكتب فيه كتاباً مستقلاً حتى قال ابن نقطة كما هو معروف: "جميع من أتى بعد الخطيب بالنسبة لعلوم الحديث فهو عيال على كتبه" اعتنى من جاء بعد ابن الصلاح بكتاب ابن الصلاح، كان كما قال الحافظ لا يحصى كم ناظمٍ له ومختصر، ومستدركٍ عليه ومنتصر، أو معارضٍ له منتصر .. الخ كلامه كما هو معروف، اختصره النووي في كتابين، التقريب والإرشاد، واختصره أيضاً الحافظ ابن كثير في الكتاب الذي بين أيدينا، ونظمه الحافظ العراقي في ألفيته الشهيرة، ونظمه الخويي في منظومة تبلغ الألف والخمسمائة بيت، لكن لم تبلغ مبلغ الألفية العراقية ولم تدانيها، أيضاً السيوطي له ألفية في هذا الفن، أصلها ألفية العراقي، وكثير من أنصاف أبياتها مأخوذ بحروفه من ألفية العراقي، ولهذا يقول فيها:واقرأ كتاباً تدر منه الاصطلاح … كهذه أو أصلها وابن الصلاح
Onun aslıyla kastedilen, bilindiği üzere Irâkī’nin Elfiyye’sidir. Hadis ilimlerinde telif ve tasnif, günümüze dek süregelmiştir. İlme nispet edilenlerden pek çoğu eser telif etmiştir. Nitekim Cemâleddin el-Kāsımî’nin bu babda iyi bir kitabı vardır: Kavâidü’t-Tahdîs. Şeyh Tâhir el-Cezâirî’nin de bu ilimle alâkalı birçok kitabı özetlemiş olduğu nefis bir eseri vardır: Tevcîhü’n-Nazar. Bu sanatta telif eden ve yazanlar, mütekaddimînin yoluna uygun olarak yazmayı sürdürmüşlerdir. Sonra bunun ardından, müteahhirînin kavâidini bir kenara bırakıp mütekaddimînin menâhicinden istifade etme çağrıları gelmiştir. Bu çağrı, görünürde güzel bir çağrıdır; ancak onun, küçük öğrenciler de dâhil olmak üzere bütün talebeye yöneltildiği müşahede edilmektedir. Bu tür talebeler ise böyle bir sözü kavrayamaz. Bunda, hakikatte talebe için bir ziyan vardır. Evet, kim ehliyet kazanmışsa mütekaddimînin yollarına sülûk etmesi gerekir. Fakat bir talebe, müteahhirînin kavâidini ve onların sülûk ettiği yolu terk edebilmek için ne zaman ehliyet kazanır? Çünkü müteahhirînin kaideleri çoğunluk bildiren (ağlebî/istisnalı) kaidelerdir. Doğrudur, genel kurallardır ve örneklerde bu kuralların dışına çıkanlar da bulunur. Ancak bu kavâid, talebe mütekaddîni muhâkât edebilecek ehliyete ulaşıncaya kadar ilmi zabteder ve onu sınırlandırır. Bunun bir benzeri şudur: Küçük talebelere “Fıkıh meselelerinde içtihat edin, Kitap ve Sünnet’ten doğrudan alın, taklidi bırakın. Siz de bir şeysiniz, siz de ricâlsiniz! Ahmed b. Hanbel, Ebû Hanîfe, Mâlik ve Şâfiî hepsi birer ricâldir. Size Kitap ve Sünnet gerek!” denilse... Evet, asıl olan Kitap ve Sünnet’tir. Nitekim bizim babımızda asıl olan da, bu hususta ehl-i ilmin mütekaddimînin sözüdür. Asıl Kitap ve Sünnet’tir, doğru. Lâkin [kendi başına hüküm çıkarmaya yeltenen] talebe hakikatte avâm hükmündedir; avâmın farzı ise taklittir. “Ehl-i zikre sorunuz.” Talebe, Kitap ve Sünnet’e bakmaya ehliyet kazandığında ve Kitap ile Sünnet’ten doğrudan istinbât etmesine yardımcı olacak şeyleri bildiğinde, artık bir kimseyi taklit etmesi caiz olmaz. Fakat bu ne zaman olur? Ehliyet kazanınca. Eldeki hadis ilimleri hakkındaki söz de böyledir. Kişi ehliyet kazanıp karinelerle hükmetme ehliyetine sahip olduğunda, müteahhirînin kavâidini atabilir ve mütekaddînin yolunu izleyebilir. Ama ne zaman? Buna ulaşmak ise katad dikenini çıplak elle sıyırmak kadar zordur.
يقصد بأصلها ألفية العراقي كما هو معروف، وما زال التأليف والتصنيف في علوم الحديث مستمر إلى وقتنا هذا، كثير ممن ينتسب إلى العلم ألفوا، فجمال الدين القاسمي له كتاب جيد في الباب اسمه (قواعد التحديث) والشيخ طاهر الجزائري هو كتاب أيضاً نفيس لخص فيه كثير من الكتب التي تمت إلى هذا العلم بصلة، اسمه (توجيه النظر) وما زالت الكتابة جارية على سنن المتقدمين ممن ألف وكتب في هذا الفن، ثم بعد ذلك جاءت الدعوات إلى نبذ قواعد المتأخرين والاستفادة من مناهج المتقدمين، وهي في ظاهرها دعوة طيبة، لكن يلاحظ عليها أنها تلقى على عموم الطلاب بما في ذلك صغار المتعلمين، وهذا النوع من الطلبة لا يستوعب مثل هذا الكلام، وهذا فيه تضييع له حقيقةً، نعم من تأهل عليه أن يسلك مسالك المتقدمين، لكن متى يتأهل طالب العلم، لكي يترك قواعد المتأخرين وسلوك المسلك الذي سلكوه؛ لأن قواعد المتأخرين أغلبية، صحيح أنها أغلبية وفي الأمثلة ما يخرج عنها، لكنها تضبط العلم وتحصره حتى يتأهل الطالب لمحاكاة المتقدمين، نظير ذلك لو قيل لصغار الطلاب اجتهد في مسائل الفقه، وخذوا من الكتاب والسنة مباشرة، واتركوا التقليد، وأنتم شيء وأنتم رجال، وأحمد بن حنبل وأبو حنيفة ومالك والشافعي كلهم رجال، عليكم بالكتاب والسنة، نعم، الأصل الكتاب والسنة، كما أن الأصل في بابنا كلام المتقدمين من أهل العلم في هذا الشأن، الأصل الكتاب والسنة صحيح، لكن الطالب المجتهد هو في الحقيقة هو في حكم العامي والعامي فرضه التقليد، اسألوا أهل الذكر، فإذا تأهل الطالب لينظر في الكتاب والسنة، وعرف ما يعينه ويساعده على الاستنباط من الكتاب والسنة مباشرة لا يسعه أن يقلد أحد، لكن متى يكون هذا؟ إذا تأهل، والكلام فيما بين أيدينا من علوم الحديث كذلك، إذا تأهل وصارت لديه أهلية الحكم بالقرائن، له أن ينبذ قواعد المتأخرين ويحاكي المتقدمين، لكن متى؟ دونه خرط القتاد.
Benim bu davete yönelik eleştirim, onun aslından ve temelinden değildir. Hayır; bu davet, talebeyi bu bapta asıl kaynağa ulaştıran güzel bir davettir. Zira asıl dayanak ve itimat, bu işin ehlinedir. Fakat eleştirimiz, bu davetin, ilim tahsil edenlerin küçüklerine de büyüklerine de yöneltilmesinedir. Nitekim mübtedî talebeye nasıl ki “bir mezhep üzere fıkıh tahsil et, sonra o mezhebin meselelerine bakar” denirse; örneğin bizde ya Zâdü’l-Müstakni‘ ya Delîlü’t-Tâlib ya da Umdetü’l-Fıkıh veya bunların dışındaki bilinen kitap ve metinler esas alınır. Ardından talebe ehliyet kazanıp kendisinde ehl-i ilmin akvâlini delilleriyle inceleme, aralarında muvâzene yapma, sahih ve râcih olan kavli benimseme, mercûhu terk etme ehliyeti hâsıl olduğunda — işte öğrenmenin aslı budur. Mübtedî talebeye “Doğrudan Kitap ve Sünnet’ten fıkıh tahsil et” denmesi ise onu ziyan etmektir...
وليس انتقادي لهذه الدعوة من أصلها وأساسها، لا، هي دعوة طيبة ترجع بالطالب إلى المصدر الرئيسي في هذا الباب، فالعمدة والمعول على أهل هذا الشأن، لكن نوجه الانتقاد إلى توجيه هذه الدعوة إلى أصناف المتعلمين صغارهم وكبارهم، بمثل ما يقال على الطالب المبتدئ أن يتفقه على مذهب، ثم بعد ذلك ينظر في مسائل هذا المذهب، على سبيل المثال عندنا، إما أن يعتمد زاد المستقنع، أو دليل الطالب، أو عمدة الفقه أو غيرها من الكتب والمتون المعروفة، ثم بعد ذلك إذا تأهل وصارت لديه الأهلية، أهلية النظر في أقوال أهل العلم بأدلتها والموازنة بينها، واعتماد القول الصحيح والراجح، وترك المرجوح، هذا هو الأصل في التعلم، أما أن يقال لطالب مبتدئ: تفقه من الكتاب والسنة هذا تضييع. . . . . . . . .
Bu, bu mukaddimede söyleyebileceklerimin hulâsasıdır. Geriye şu hususa işaret etmek kalıyor: Bu kitap defalarca basılmıştır; ilk baskısı Mekke’deki el-Mâcidiyye Matbaası’nda yapılmıştır. Onu basan Abdürrezzâk Hamza, esere (el-Bâ‘isü’l-Hasîs fî İhtisâri Ulûmi’l-Hadîs li’l-Hâfız İbn Kesîr) adını vermiştir. Bu adlandırma Hâfız’a (rahimehullah) ait değildir; onun kitabının adı yalnızca (İhtisâru Ulûmi’l-Hadîs)dir. Fakat Şeyh, âlimler arasında kitap başlıklarında seci‘ yaygınlaştığı için esere bu adı vermiştir; yoksa kitabın adı (İhtisâru Ulûmi’l-Hadîs)dir. Şeyh Ahmed Şâkir kitaba ihtimam göstermiş ve Şeyh Abdürrezzâk Hamza’nın baskısına muttali olmuştur. Kitap basıldıktan sonra meşhur olup yayılmış, şöhreti her yana ulaşmış ve ilim talebeleri arasında (el-Bâ‘isü’l-Hasîs) adıyla tanınmıştır. Bunun üzerine Şeyh (rahimehullah) bu yeni adlandırma ile müellifin adlandırmasını birleştirmek istemiş; kitaba ihtimam göstermiş, ona ta‘lik yazmış ve ta‘likine (el-Bâ‘isü’l-Hasîs Şerhu İhtisâri Ulûmi’l-Hadîs) adını vermiştir. Böylece müellifin adlandırmasını muhafaza etmiş, Şeyh Abdürrezzâk Hamza’nın adlandırmasından da istifade etmiştir; zira hata yayıldığında değiştirilmesi güçleşir, tevcîh edilebilirse istenen de odur. Şeyh (rahimehullah) nebâhetiyle bu işi yapmış; ta‘likâtına, Hâfız İbn Kesîr’in İhtisâru Ulûmi’l-Hadîs adlı eserinin şerhi olan (el-Bâ‘isü’l-Hasîs Şerhu İhtisâri Ulûmi’l-Hadîs) adını vermiştir. Yine de bazı insanların el-Bâ‘isü’l-Hasîs’in Hâfız İbn Kesîr’e ait olduğunu sanma ihtimali bakidir; çünkü bizde bir muzâf ve muzâfün ileyh vardır: Şerhu İhtisâri Ulûmi’l-Hadîs li’bn Kesîr. İbn Kesîr’e ait olan hangisidir? Muzâf mı, yoksa muzâfün ileyh mi? Muzâfün ileyhtir. Bunu gösteren bir karînenin bulunması gerekir; aksi takdirde siyaktan anlaşılmaz. Çünkü sıfat, muzâf ile muzâfün ileyhin ardından geldiğinde, sıfatın muzâfa mı yoksa muzâfün ileyhe mi ait olduğunu gösteren bir karîne şarttır: {وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ} [Rahmân Sûresi, 27] {تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ} [Rahmân Sûresi, 78]. İ‘râb harflerle yapılıyorsa iş kolaydır; fakat i‘râb harekelerle yapılıyorsa sorun ortaya çıkar. Muzâfın da muzâfün ileyh gibi mecrûr olması hâlinde sorun daha da artar: (مَرَرْتُ بِغُلَامِ زَيْدٍ الْفَاضِلِ) — bu müşkildir; sıfat hangisine aittir? Zeyd’e mi, yoksa hizmetçisine/kölesine mi? Muradı gösteren bir karîne gerekir. Bu bir istitrâddır; fakat bir tenbîhtir; zira bu husus birçok öğrenciden gizli kalır; onlar el-Bâ‘is’in Hâfız İbn Kesîr’e ait olduğunu zannederler.
هذا مجمل ما يمكن أن أقوله في هذه المقدمة، بقي أن نشير إلى أن هذا الكتاب طبع مراراً، وكانت طبعته الأولى في المطبعة الماجدية بمكة، وقد أسماه طابعه عبد الرزاق حمزة (الباعث الحثيث في اختصار علوم الحديث للحافظ ابن كثير) وهذه التسمية ليست من الحافظ رحمه الله، إنما كتابه: (اختصار علوم الحديث) لكن الشيخ سماه بهذا الاسم لما ساد بين أهل العلم من السجع في عناوين الكتب، وإلا فالكتاب اسمه (اختصار علوم الحديث) الشيخ أحمد شاكر اعتنى بالكتاب واطلّع على طبعة الشيخ عبد الرزاق حمزة، والكتاب قد اشتهر وانتشر وذاع صيته بعد طبعه وعرف عند طلبة العلم باسم: (الباعث الحثيث) فالشيخ رحمه الله أراد أن يجمع بين هذه التسمية الحديثة وبين تسمية المؤلف، فاعتنى بالكتاب وعلق عليه وسمى تعليقه (الباعث الحثيث شرح اختصار علوم الحديث) فأبقى على تسمية المؤلف واستفاد من تسمية الشيخ عبد الرزاق حمزة؛ لأن الخطأ إذا انتشر يصعب تغييره، فإذا أمكن توجيهه فهو المطلوب، فالشيخ رحمه الله -من نباهته عمل هذا العمل، فسمى تعليقاته: (الباعث الحثيث شرح اختصار علوم الحديث) للحافظ ابن كثير، يبقى أن بعض الناس قد يفهم أن الباعث الحثيث للحافظ بن كثير مع ذلك؛ لأن عندنا مضاف ومضاف إليه، شرح اختصار علوم الحديث لابن كثير، من الذي لابن كثير؟ المضاف وإلا المضاف إليه؟ المضاف إليه، ولا بد من قرينة تدل على ذلك، وإلا ما تؤخذ من السياق؛ لأن الوصف إذا تعقب متظايفين فلا بد من قرينة تدل على أن الوصف للمضاف أو المضاف إليه؟ {وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ} [(٢٧) سورة الرحمن] {تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ} [(٧٨) سورة الرحمن] إذا كان الإعراب بالحروف أمره سهل، لكن الإشكال إذا كان الإعراب بالحركات، ويزداد الإشكال إذا كان المضاف مجرور مثل المضاف إليه (مررت بغلام زيدٍ الفاضلِ) \هذا مشكل، الوصف لأيهما؟ لزيد أو لغلامه؟ يحتاج إلى قرينة تدل على المراد، وهذا استطراد لكن هو تنبيه؛ لأنه يخفى على كثير من المتعلمين، يظن أن الباعث هو للحافظ بن كثير.
On ilim mebdei hakkındaki sözler defalarca işlenmiş ve tekrarlanmıştır; bu sebeple dinleyen kardeşlerin buna ihtiyaç duyduğunu sanmıyorum. Nuhbe şerhi, onun manzumesinin şerhi ve diğerlerine dair kasetler mevcuttur. Hatta bu kitap için de kendisine müracaat edilebilecek kasetler kaydedilmiştir. Hele ki vakit kısadır; altı gün, kitaptakilerin hepsinin şerhine yetmez; kaldı ki ihtiyaç duyulabilecek istitrâdlara hiç yetmez. Bu sebeple kitabın şerhinde —kitap inşallah dinlenir ve okunur— talebe-i ulûmun gözünden gizli kalabilecek bâzı meselelere dair yorumlar seçilecek; kitapta zikredilen her şeyin şerhi ise uzun bir vakte ihtiyaç duyar ve kurs süresi buna yetmez. O hâlde Allah Teâlâ'nın avniyle başlıyoruz. Hafız'ın (Allah ona rahmet etsin) mukaddimesine bakınız: Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur; salât ve selâm, peygamberlerin en şereflisi ve resûllerin imamı olan nebimiz Muhammed'in (s.a.v.) üzerine; onun ve âlinin üzerine en faziletli salâtlar ve en tam teslîm olsun. Amma ba'd: Müellif —Allah bizi de onu da ve bütün Müslümanları rahmetiyle kuşatsın— şöyle diyor: 'Şeyhimiz, İmam, Allâme, Müftî'l-İslâm dedi ki.' Bu, müellifin sözü değildir; bu, müellifin talebelerinden olup kitabı yazan ve istinsah eden birinin sözüdür. Müellifin (Allah ona rahmet etsin) sözü ise 'Hamd Allah'a mahsustur, salât ve selâm...' demesiyle başlar. O, âlimlerin önderi, muhaddislerin şeyhi, hâfız-müfessir, selef-i sâlihînin bakıyyesi, İmâdüddîn, Ebü'l-Fidâ İsmâil b. Kesîr el-Kureşî eş-Şâfiî; Şâm-ı Mahrûse'de hadis ve tefsir imamlarının imamıdır. Allah, onun günlerinde İslâm'a ve Müslümanlara genişlik versin ve onu iki dârda en yüce maksadına ve meramına ulaştırsın. Hamd, Allah'a mahsustur; seçkin kullarına selâm olsun. Amma ba'd: Şüphesiz nebevî hadis ilmi hakkında —söyleyeni üzerine en faziletli salât ve selâm olsun— geçmişte ve sonraki dönemlerde hâfızlardan bir cemaat söz söylemeye ihtimam göstermiştir: Hâkim, Hatîb, onlardan önceki imamlar ve onlardan sonraki ümmetin hâfızları gibi. Hadis ilmi en önemli ve en faydalı ilimlerden olduğu için, onun üzerine fevâidin maksatlarını toplayan ve nadir meselelerin problemlerinden koruyan faydalı bir muhtasar yazmak istedim. Yine o sahada tehzîbine ihtimam gösterilen kitap —Şeyh, İmam, Allâme Ebû Amr İbnü's-Salâh, Allah ona rahmetiyle muamele etsin— öğrenciler arasında meşhur eserlerden olduğu ve belki de bazı mâhir gençler onun ezberlenmesine ihtimam gösterdiği için, onun ardınca yürüdüm, onun yolunu tuttum; onun genişçe açtığını kısalttım, onun dağınık bıraktığını düzenledim.
والكلام في مبادئ العلم العشرة طرق مراراً وكرر فلا أظن أن الإخوة المستمعين بحاجةٍ إليه، والأشرطة في شرح النخبة وشرح نظمها وغيرها، حتى هذا الكتاب سجل له أشرطة يمكن الرجوع إليها، لا سيما وأن الوقت قصير ستة أيام لا تفي بشرح كل ما في الكتاب فضلاً عن الاستطرادات التي قد يحتاج إليها.ولذا فإن شرح الكتاب، الكتاب يسمع بإذن الله ويقرأ، لكن ينتقى التعليق على بعض المسائل التي قد تخفى على طلاب العلم، وأما التعليق على جميع ما ذكر في الكتاب قد يحتاج إلى وقتٍ طويل، ووقت الدورة لا يستوعب، فنبدأ بعون الله تعالى.شوف مقدمة الحافظ رحمه الله:بسم الله الرحمن الرحيم الحمد لله رب العالمين، والصلاة والسلام على أشرف الأنبياء وإمام المرسلين، نبينا محمد عليه وعلى آله أفضل الصلوات وأتم التسليم، أما بعد:فيقول المؤلف -رحمنا الله وإياه والمسلمين أجمعين-:قال شيخنا الإمام العلامة مفتي الإسلامهذا ما هو المؤلف، هذا أحد تلاميذ المؤلف ممن كتب الكتاب ونسخه، وأما كلام المؤلف رحمه الله يبدأ من قوله: "الحمد لله، والصلاة والسلام .. "قدوة العلماء، شيخ المحدثين، الحافظ المفسر، بقية السلف الصالحين، عماد الدين، أبو الفداء إسماعيل بن كثير القرشي الشافعي، إمام أئمة الحديث والتفسير بالشام المحروس، فسح الله للإسلام والمسلمين في أيامه، وبلغه في الدارين أعلى قصده ومرامه.الحمد لله، وسلام على عباده الذين اصطفى، أما بعد:فإن علم الحديث النبوي -على قائله أفضل الصلاة والسلام- قد اعتنى بالكلام فيه جماعة من الحفاظ قديماً وحديثاً، كالحاكم والخطيب، ومن قبلهما من الأئمة، ومن بعدهما من حفاظ الأمة.ولما كان من أهم العلوم وأنفعها أحببت أن أعلق فيه مختصراً نافعاً جامعاً لمقاصد الفوائد، ومانعاً من مشكلات المسائل الفرائد، ولما كان الكتاب الذي اعتنى بتهذيبه الشيخ الإمام العلامة: أبو عمرو ابن الصلاح تغمده الله برحمته من مشاهير المصنفات في ذلك بين الطلبة لهذا الشان، وربما عُني بحفظه بعض المهرة من الشبان، سلكت وراءه، واحتذيت حذاءه، واختصرت ما بسطه، ونظمت ما فرطه.
O, hadis türlerinden altmış beşini zikretmiş; bu hususta muhaddislerin şeyhi Hâkim Ebû Abdillâh el-Hâfız en-Nîsâbûrî'ye tâbi olmuştur. Ben de —Allah'ın yardımıyla— bütün bunları, büyük hâfız Ebû Bekir el-Beyhakî'nin el-Müdhal ilâ Kitâbi's-Sünen adlı eserinden derlenip buna eklenen faydalarla birlikte zikredeceğim. Onu da bu tarza yakın bir üslupla, eksiksiz ve haddi aşmaksızın özetlemiş bulunuyorum. Allah'tan yardım diler, O'na tevekkül ederim. (Ne fazla ne eksik; 'veks' noksan, 'şatat' ise miktarda haddi aşmak demektir.) (Hadis türlerinin tâdâdı.) Bu hususta Hâfız İbnü's-Salâh —Allah ona rahmet etsin— kitabının mukaddimesinde ona tâbi olmuş; hadis ilimlerinin altmış beş türünü zikretmiştir. Bunlar kitap için bir fihrist mesabesindedir: Sahih, hasen, zayıf, müsned, muttasıl, merfû, mevkuf, maktû, mürsel, munkatı', mu'dal, müdelles, şâz, münker, şâhidi bulunan, sikânın ziyadesi, efrâd, mu'allal, muztarib, müdrec, mevzû (uydurma), maklûb, rivâyeti kabul edilenlerin bilinmesi, hadisin semâ' edilmesi ve semâ' ettirilmesinin keyfiyetinin bilinmesi, icâzet ve diğerlerinden tahammül çeşitleri, hadisin yazılması ve zabtının bilinmesi, hadisin rivâyet keyfiyeti ve edâsının şartı, muhaddisin âdâbı, talebenin âdâbı, âlî ve nâzil isnâdın bilinmesi, meşhur, garib, aziz, garîbu'l-hadîs ve lügati, müselsel, hadisin nâsihi ve mensûhu, isnad ve metin bakımından musahhaf, muhtelifü'l-hadîs, isnadlardaki ziyade, hafî mürsel, sahâbenin bilinmesi, tâbiînin bilinmesi, büyük râvîlerin küçüklerden rivâyetinin bilinmesi, müdebbec ve akrân rivâyeti, kardeşlerin (râvîlerin) bilinmesi, babaların oğullarından rivâyeti, bunun aksi, kendisinden biri önceki biri sonraki iki râvînin rivâyet ettiği kimse, kendisinden yalnızca bir râvînin rivâyet ettiği kimse, birden çok isim ve sıfata sahip olan kimse, isimler içinde müfred olanlar, isimlerin ve künyelerin bilinmesi, ismiyle tanınıp künyesiyle tanınmayan kimse, lakapların bilinmesi, mü'telif ve muhtelif, müttefik ve müfterik, önceki iki türden mürekkeb bir tür, bunun gibi başka bir tür, babasından başkasına nispet edilen kimse, görünüşü ile bâtını farklı olan nisbelerin bilinmesi, mübhemâtın bilinmesi, vefât tarihleri, sikaların ve zayıfların bilinmesi, ömrünün sonunda ihtilâta düşen kimse, tabakâtın bilinmesi, âlimlerden ve râvîlerden mevâlînin bilinmesi, bunların beldelerinin ve memleketlerinin bilinmesi. İşte Şeyh Ebû Amr'ın —Allah ona rahmet etsin— tasnif ve tertibi budur. O şöyle demiştir: Bu, bu hususta mümkün olanın sonu değildir; zira o, sayılamayacak kadar çok türe ayrılmaya elverişlidir. Çünkü râvîlerin hâlleri ve sıfatları ile hadis metinlerinin hâlleri ve sıfatları sınırlanamaz.
وقد ذكر من أنواع الحديث خمسة وستين، وتبِع في ذلك الحاكم أبا عبد الله الحافظ النيسابوري شيخ المحدثين، وأنا -بعون الله- أذكر جميع ذلك، مع ما أضيف إليه من الفوائد الملتقطة من كتاب الحافظ الكبير أبي بكر البيهقي، المسمى بالمدخل إلى كتاب السنن، وقد اختصرته أيضاً بنحوٍ من هذا النمط، من غير وكس ولا شطط، والله المستعان، وعليه التكلان.من غير زيادة ولا نقص، وكس يعني نقص، والشطط المجاوزة في القدر.(ذكر تعداد أنواع الحديث)تبع فيه الحافظ بن الصلاح رحمه الله في مقدمة الكتاب، ذكر أنواع علوم الحديث الخمسة والستين، وتكون كالفهرس للكتاب.صحيح، حسن، ضعيف، مسند، متصل، مرفوع، موقوف، مقطوع، مرسل، منقطع، معضل، مدلَّس، شاذ، منكر، ما له شاهد، زيادة الثقة، الأفراد، المعلَّل، المضطرب، المدْرَج، الموضوع، المقلوب، معرفة من تقبل روايته، معرفة كيفية سماع الحديث وإسماعه، وأنواع التحمل من إجازة وغيرها، معرفة كتابة الحديث وضبطه، وكيفية رواية الحديث وشرط أدائه، آداب المحدث، آداب الطالب، معرفة العالي والنازل، المشهور، الغريب، العزيز، غريب الحديث ولغته، المسلسل، ناسخ الحديث ومنسوخه، المصحَّف إسناداً ومتناً، مختلف الحديث، المزيد في الأسانيد، خفي المرسل، معرفة الصحابة، معرفة التابعين، معرفة أكابر الرواة عن الأصاغر، المدبّج ورواية الأقران، معرفة الإخوة والأخوات، رواية الآباء عن الأبناء، عكسه، من روى عنه اثنان متقدم ومتأخر، من لم يرو عنه إلا واحد، من له أسماء ونعوت متعددة، المفردات من الأسماء، معرفة الأسماء والكنى، من عرف باسمه دون كنيته، معرفة الألقاب، المؤتلف والمختلف، المتفق والمفترق، نوع مركب من اللذين قبله، نوع آخر من ذلك، من نسب إلى غير أبيه، معرفة الأنساب التي يختلف ظاهرها وباطنها، معرفة المبهمات، تواريخ الوفيات، معرفة الثقات والضعفاء، من خلط في آخر عمره، معرفة الطبقات، معرفة الموالي من العلماء والرواة، معرفة بلدانهم وأوطانهم.فهذا تنويع الشيخ أبي عمرو وترتيبه رحمه الله، قال: وليس بآخر الممكن في ذلك، فإنه قابل للتنويع إلى ما لا يحصى، إذ لا تنحصر أحوال الرواة وصفاتهم، وأحوال متون الحديث وصفاتها.
Derim ki: Bütün bu hususlarda nazar vardır; hatta onun bu türleri bu sayıya kadar genişletmesinde dahi nazar vardır. Çünkü bazılarını bazılarına idmâc etmek mümkündür ve bu, onun zikrettiği şeyden daha münasip olurdu. Sonra o, bunlardan birbirine benzeyenleri birbirinden ayırmıştır. Halbuki her türü, kendisine uygun olanın yanında zikretmek lâyıktı. Biz ise zikredeceğimiz şeyleri en münasibine göre tertip eder, ihtisâr ve münasebet talebiyle bazılarını bazılarına idmâc ederiz ve —inşâallahu teâlâ— kaçınılmaz münakaşalara da dikkat çekeriz.
Hâfız İbn Kesîr —Allah ona rahmet etsin— mukaddimede kendi ihtisâr metodunu zikretmekte; bu türlerin zikrinde İbnü's-Salâh'a tâbi olduğunu, sonra onun bu türleri genişletmesini tenkit ettiğini ve bu türlerin dağınık kısımlarının toplanıp birbirine idmâc edilmesinin mümkün olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca İbnü's-Salâh kitabını imlâ tarzında telif etmiş; talebelere her gün kendi gününe ait dersi, her dersi de kendi vaktinde yazdırmıştır. Bu sebeple onun tertibi münasip bir vaziyette gelmemiştir. Hâfız İbn Kesîr de bu türlerin tertibinde münasebeti gözeterek takdîm ve te'hîr yapmış; fakat öne alması gereken ve sonraya bırakması gereken bazı hususlar onda da [tenkit konusu olarak] kalmıştır.
Her hâlükârda tertip işi kolaydır; bu hususta mesele basittir. Maksat, ilmî muhtevayı istîâb etmektir. Bu sebeple İbn Kesîr şöyle der: "Biz zikredeceğimiz şeyleri en münasibine göre tertip ederiz; ihtisâr ve münasebet talebiyle bazılarını bazılarına idmâc da ederiz." Yani o, meselâ hafiyyü'l-merâsîl (gizli mürsel) türünü ele aldığında onu ya tadlîs ile birlikte ya da zâhir mürsel ile birlikte zikreder. Çünkü onun, ileride geleceği üzere tadlîs ile bağlantısı; yine ileride takrîr edileceği üzere zâhir mürsel ile de benzerliği vardır.
Birinci tür: Sahîh. (Hadisin sıhhat ve zaaf bakımından türlerine taksimi.) İbn Kesîr dedi ki: "Bil —Allah sana da bana da öğretsin— ..." Her hâlükârda bu "hadisin taksimi" başlığı müellifin sözü değildir; bu sebeple köşeli parantez içine konmuştur. Hadis, ehline göre sahîh, hasen ve zayıf olmak üzere kısımlara ayrılır. Derim ki: Bu taksim, nefsü'l-emre (hakikatteki duruma) nispetle ise sahîh ve zayıftan başkası yoktur; muhaddislerin ıstılahına nispetle ise hadis, onlar indinde bundan daha fazlasına taksim edilir. Nitekim yukarıda kendisi de başkaları da bunu zikretmişlerdir.
قلت: وفي هذا كله نظر، بل في بسطه هذه الأنواع إلى هذا العدد نظر، إذ يمكن إدماج بعضها في بعض، وكان أليق مما ذكره، ثم إنه فرق بين متماثلات منها بعضها عن بعض، وكان اللائق ذكرَ كل نوع إلى جانب ما يناسبه.ونحن نرتب ما نذكره على ما هو الأنسب، وربما أدمجنا بعضها في بعض طلباً للاختصار والمناسبة، وننبه على مناقشات لا بد منها -إن شاء الله تعالى-.الحافظ ابن كثير رحمه الله في المقدمة يذكر منهجه في الاختصار، وأنه تبع ابن الصلاح في ذكر هذه الأنواع، ثم تعقبه في بسط هذه الأنواع، وأنه يمكن لمّ شملها، وإدماج بعضها في بعض، وأيضاً ابن الصلاح ألف كتابه إملاءً يمليه على الطلاب، كل يوم بيومه، كل درس في وقته، فلم يأت ترتيبه على الوضع المناسب، فالحافظ بن كثير رحمه الله قدم وآخر في ترتيب هذه الأنواع نظراً للمناسبة، وبقي عليه أشياء مما ينبغي تقديمه، وأشياء مما ينبغي تأخيره.على كل حال الترتيب أمره سهل، الخطب يسير فيه، المقصود استيعاب المادة العلمية، ولذا يقول: "ونحن نرتب ما نذكره على ما هو الأنسب، وربما أدمجنا بعضها في بعض طلباً للاختصار والمناسبة" يعني لو جاء خفي المراسيل مثلاً على سبيل المثال وجعله مع التدليس، أو مع المرسل الظاهر؛ لأن له صلةً بالتدليس على ما سيأتي، وله أيضاً مشابهة بالمرسل الظاهر على ما سيقرر -إن شاء الله تعالى-.النوع الأول: الصحيح، (تقسيم الحديث إلى أنواعه صحةً وضعفاً)قال: اعلم -علمك الله وإياي- …على كل حال هذا العنوان (تقسيم الحديث) هذا ليس من نظم المؤلف، ولذا وضع بين قوسين معكوفين.أن الحديث عند أهله ينقسم إلى صحيح وحسن وضعيف.قلت: هذا التقسيم إن كان بالنسبة إلى ما في نفس الأمر، فليس إلا صحيح أو ضعيف، وإن كان بالنسبة إلى اصطلاح المحدثين فالحديث ينقسم عندهم إلى أكثر من ذلك، كما قد ذكره آنفاً هو وغيره أيضاً.
Rahmetullahi aleyh şöyle der: “Hadis, ehline göre sahih, hasen ve zaîf olmak üzere taksim edilir.” O, İbnü's-Salâh'ın bu taksime dair zikrettiklerini tasdik etmiştir. Gerçi hadisi bu üç kısma ilk taksim eden, Maâlimü's-Sünen'in mukaddimesinde Hattâbî -rahmetullahi aleyh- olmuştur. O, bu nevileri taksim etmiş ve nevileri üçte hasr eylemiştir. Kendisinden sonra gelenler de bu hususta ona tâbi olmuşlardır. Bu üç kısım mütekaddimînin kelâmında mevcuttur; ancak Hattâbî'nin ilk olarak ortaya koyduğu şey, nevileri üçte hasr etmesidir. Bu sebeple Hâfız el-Irâkî -rahmetullahi teâlâ- şöyle der: “Ve bu işin ehli, süneni ... sahih, zaîf ve hasen diye taksim etmişlerdir.” 'Bu işin ehli'nden murat hasr ise, bu, Hattâbî'den ve ondan sonrakilerden başlar. Maksat bu üç kısmın mevcudiyeti ise, o, mütekaddimînin kelâmında —Tirmizî ve ondan önceki diğer ilim ehli katında— mevcuttur. Onlar bu üç kısmı zikretmişler, fakat taksimi üçlü kılmamışlardır.
يقول رحمه الله: "الحديث ينقسم عند أهله إلى صحيح وحسن وضعيف" أقر ما ذكره ابن الصلاح من هذا التقسيم، وإن كان أول من قسم الحديث إلى هذه الأقسام الثلاثة الخطابي رحمه الله في مقدمة معالي السنن، قسم هذه الأنواع وحصر الأنواع في ثلاثة، ثم تبعه على ذلك من جاء بعده، والأقسام الثلاثة موجودة في كلام المتقدمين، لكن الذي سبق إليه الخطابي هو الحصر في الأنواع الثلاثة، ولذا يقول الحافظ العراقي -رحمه الله تعالى-:وأهل هذا الشان قسموا السنن … إلى صحيح وضعيفٍ وحسنأهل هذا الشان إن كان المراد به الحصر فبدءاً من الخطابي فمن دونه، وإن كان المقصود وجود هذه الأقسام الثلاثة هو موجود في كلام المتقدمين، عند الترمذي وغيره من أهل العلم قبله، ذكروا هذه الأقسام الثلاثة لكنهم لم يجعلوا القسمة ثلاثية.
Zayıf hadis, bilindiği üzere, taglîben ve kısımları tamamlama kabilinden [hadis/sünnet taksimi içerisine] dâhil edilmiştir. Çünkü o, yalan olduğu kesin olarak bilinen bir hadis değildir; her ne kadar zann-ı galip onun sübût bulmadığı yönünde ise de. Hâfız İbn Kesîr der ki: “Bu taksim, nefsü’l-emirdeki duruma göre ise, sahîhten ve zayıftan başka bir şey yoktur.” Zira söz ya doğrudur ya yalandır; Ehl-i Sünnet’e göre orta bir mertebe yoktur. Her ne kadar Mu‘tezile’ye göre ne doğru ne yalan olan üçüncü bir kısım bulunsa da. Ancak Hâfız İbn Kesîr rahimehullah, istidrâken şöyle der: “Bu taksim, eğer nefsü’l-emirdeki duruma göre ise sahîh veya zayıftan başkası değildir; muhaddislerin ıstılahına göre ise hadis bundan [bu üç kısımdan] daha fazla türe ayrılır.” Hadisin onlara göre sahîh, zayıf, hasen, mürsel, müdelles, mu‘an‘an, mu‘allak... ilh. diye taksim edildiğini, kendisinin işaret ettiği pek çok türün bulunduğunu söyler. Der ki: “Nitekim o da başkaları da bunu az önce zikretmişti.” Öyleyse neden “hadis altmış beş kısma ayrılır” dememiş de yalnızca bu üçünü söylemiştir? Bu işkâl, ikinci mananın murad edildiği söylenerek cevaplanır: Maksat, hadisin muhaddislerin ıstılahına göre taksimidir ve hepsi o üç kısma râcidir. Mürsel zayıfa girer, müdelles de böyledir... ilh. Zayıfın da bu isim altında toplanan pek çok kısmı vardır. Meselâ merfû‘ hadisin bir kısmı sahîhe, bir kısmı hasene, bir kısmı zayıfa girer; mevkufun bir kısmı sahîhe, hasene ve zayıfa girer... ilh. Maksat, ikinci mananın murad edilmesidir; yani muhaddislerin ıstılahı nazara alınır ve bütün bu türler üç kısım altında toplanır. (Sahih Hadisin Tarifi) Dedi ki: Sahih hadise gelince, o, senedi âdil ve zâbıt râvinin yine âdil ve zâbıt râviden nakliyle sonuna kadar muttasıl olan ve şâz ile mu‘allel olmayan müsned hadistir. Sahîh ve zayıf da, hastalığın zıddı olan sıhhatten türemiş birer mübalağa sigasıdır. Sıhhat ve sekam, mahsûsâtta hakikattir denilir; mânâlarda ise mecazı kabul edenlere göre mecazdır. Aksi takdirde o, örfî hakikattir. Mecazı kabul eden için bir işkâl yoktur; fakat mecazı kabul etmeyen için bu, örfî hakikatler kabilindendir.
والضعيف كما هو معروف أدرج في السنن تغليباً، ومن باب تتميم القسمة؛ ولأنه ليس بمقطوعٍ بكذبه، وإن كان الغالب على الظن عدم ثبوته، يقول الحافظ ابن كثير: "هذا التقسيم إن كان بالنسبة إلى ما في نفس الأمر، فليس إلا صحيح أو ضعيف" لأن الكلام إما صدق وإما كذب، ولا واسط عند أهل السنة، وإن كان المعتزلة يوجد عندهم قسم ثالث ليس بصدقٍ ولا كذب، لكن استدراك الحافظ بن كثير رحمه الله يقول: "هذا التقسيم إذا كان إلى ما في نفس الأمر فليس إلا صحيح أو ضعيف، وإن كان بالنسبة إلى اصطلاح المحدثين فالحديث ينقسم عندهم إلى أكثر من ذلك" يقول الحديث عندهم: حديث صحيح وضعيف وحسن ومرسل ومدلس ومعنعن ومعلق .. الخ، أنواع كثيرة هو أشار إليها، يقول: "كما قد ذكره آنفاً هو وغيره" لماذا لم يقل: ينقسم الحديث إلى خمسة وستين بل قال هذه الثلاثة؟ يجاب عن هذا الإشكال بأن المراد الثاني، المراد تقسيمه على اصطلاح المحدثين، والكل راجع إلى الثلاثة، فالمرسل يدخل في الضعيف، المدلس كذلك … الخ، فالضعيف أقسامه كثيرة تندرج تحت هذا الاسم، المرفوع مثلاً منه ما يدخل في الصحيح، ومنه ما يدخل في الحسن، ومنه ما يدخل في الضعيف، الموقوف منه ما يدخل في الصحيح والحسن والضعيف … الخ، فالمقصود أن المراد الثاني، وهو المنظور إليه اصطلاح المحدثين، والكل -كل هذه الأنواع- تندرج في الأقسام الثلاثة. (تعريف الحديث الصحيح)قال: أما الحديث الصحيح فهو الحديث المسند الذي يتصل إسناده بنقل العدل الضابط عن العدل الضابط إلى منتهاه، ولا يكون شاذاً ولا معللاً.الصحيح والضعيف أيضاً صيغة مبالغة من الصحة ضد السقم، والصحة والسقم في المحسوسات يقولون: حقيقة، وفي المعاني مجاز عند من يقول بالمجاز، وإلا فهي حقيقة عرفية، من يقول بالمجاز لا إشكال عنده، لكن الذي لا يقول بالمجاز يكون هذا من باب الحقائق العرفية.
Sahîh hadisi, –Allah ona rahmet etsin– İbnü’s-Salâh’a tâbi olarak şu sözüyle tarif etmiştir: “Senedi, âdil ve zâbıt bir râvinin, kendisi gibi âdil ve zâbıt bir râviden nakletmesiyle nihayetine kadar muttasıl olan ve şâz olmayan, illetli de olmayan müsned hadistir.” Onun “müsned” sözüne gelince; müsnedden murâdın ne olduğu hususunda ehli ilmin görüşleri vardır. Kimine göre müsned merfûdur; kimine göre müsned muttasıldır; başkalarına göre ise müsned, merfû ve muttasıl olandır; her iki vasfı bir arada bulunduranlar da vardır. Eğer müsnedden merfûnun murâd edildiğini söylersek, bu tarif, Nebî (s.a.v.)’den merfû olarak rivayet edilenlere mahsus olur. Bu durumda sahâbeden ve tâbiînden nakledilenler sahîh diye adlandırılmaz. İkinci görüşü, yani müsnedin, senedi muttasıl olan olduğunu kabul edersek, haberin –merfû, mevkuf veya maktu olsun– sahîh olması için senedin ittisâli şart koşulur. Ancak bu kelimeye (müsned kelimesine) ihtiyaç yoktur; çünkü o, “senedi muttasıl olan” demektedir. Neticede, her hâlükârda bu kelimeye ihtiyaç yoktur; onun hazfedilmesi evlâdır. O hâlde tarif şöyle olur: “Senedi muttasıl olan hadis.” Senedin ittisâli ise, hadisin her râvisinin, kendisinden önceki râviden hadisi tahammül yollarından muteber bir yolla almış olması ve kendisinden sonrakine yine tahammül yollarından –İnşâallahü teâlâ zikri gelecek olan– muteber bir yolla edâ etmiş olmasıdır. “Senedi, âdil nakliyle muttasıl olur” sözüne gelince: Senedinin, âdil râvilerin nakliyle muttasıl olması gerekir. Âdil, ehli ilim nezdinde, kendisini takvâya ve mürüvvete devamlı olmaya sevk eden bir melekeye sahip olan kimsedir. Zâbıt ise, işini sağlam tutan, hıfz ve itkân sahibi olup işittiğini işitme anından edâ anına kadar muhafaza eden kimsedir. “Âdil ve zâbıt bir râvinin, kendisi gibi olandan nihayetine kadar nakletmesi” ifadesi, senedin bütün tabakalarındaki (râvileri) kapsar. Adalet ve zaptın şart koşulması kaçınılmazdır. Adalet ile zaptın birleşimi sika demektir; çünkü sika, âdil ve zâbıt olandır. Bu sebeple o, “Senedi, sika bir râvinin kendisi gibi sika bir râviden nakletmesiyle muttasıl olan hadistir” deseydi, bu (tarif) kâfi gelirdi. Fakat o bu hususta İbnü’s-Salâh’a tâbi olmuştur. Hâfız el-Irâkī (rahimehullah) şöyle demiştir: “Eser (hadis) imamları ile fıkıh (imamlarının) cumhuru, haber nakledeni kabul hususunda onun zâbıt ve âdil olması üzerine icmâ etmiştir...” Kelâmının gerisi (Allah ona rahmet etsin), ileride “Rivayeti kabul edilenin ve reddedilenin bilinmesi” bâbında gelecektir. “Şâz olmamak” sözüne gelince: Şuzûz hakkında da ehli ilim arasında ihtilâf vardır. Fakat müteahhirîn ulemanın ıstılahında karar kılınan görüş, İmam Şâfiî’nin (rahimehullah) görüşüdür ki o da sika râvinin muhalefetle birlikte infirâd etmesidir.
الصحيح عرفه رحمه الله بقوله -تبعاً لابن الصلاح-: "الحديث المسند الذي يتصل بإسناده بنقل العدل الضابط عن العدل الضابط إلى منتهاه، ولا يكون شاذاً ولا معللاً" فقوله: "المسند" يأتي في تعريف المسند أقوال أهل العلم في المراد بالمسند، فالمسند هو المرفوع عند بعضهم، وعند بعضهم المسند هو المتصل، وعند آخرين هو المرفوع المتصل، من يجمع الأمرين معاً، فإذا قلنا: أن المراد بالمسند –المسند المرفوع- فيكون هذا التعريف خاص بما رفع عن النبي عليه الصلاة والسلام وعلى هذا فما يضاف عن الصحابة والتابعين لا يسمى صحيح، وإذا قلنا: بالقول الثاني وهو أن المسند المتصل، متصل الإسناد فيشترط لصحة الخبر مرفوعاً كان أو موقوفاً أو مقطوعاً اتصال الإسناد، لكن لا حاجة لهذه الكلمة؛ لأنه يقول: "الذي يتصل إسناده" وعلى كل حال، على كل تقدير لا حاجة لهذه الكلمة فحذفها أولى، فيكون: الحديث الذي يتصل إسناده واتصال الإسناد في أن يكون كل راوٍ من رواته قد تحمل الحديث عمّن فوقه بطريق ٍمعتبر من طرق التحمل، وأدّاه إلى من بعده بطريقٍ أيضاً معتبر من طرق التحمل التي يأتي ذكرها -إن شاء الله تعالى-."يتصل إسناده بنقل العدل" لا بد أن يكون إسناده متصلاً بنقل العدول، الرواة العدول، والعدل عرفه أهل العلم بأنه من له ملكة تحمله على ملازمة التقوى والمروءة، الضابط الحازم الحافظ الذي يحفظ ويتقن ما يسمعه من حين السماع إلى الأداء، "بنقل العدل الضابط عن مثله إلى منتهاه" في جميع طبقات السند، ولا بد من اشتراط العدالة والضبط، ومن مجموع العدالة والضبط يساوي الثقة؛ لأن الثقة هو العدل الضابط، ولهذا لو قال: هو الحديث الذي يتصل إسناده بنقل الثقة عن مثله لكفى، لكنه تبع في ذلك ابن الصلاح، يقول الحافظ العراقي رحمه الله:أجمع جمهور أئمة الأثر … والفقه في قبول ناقل الخبربأن يكون ضابطاً معدلاً … الخ كلامه رحمه الله الذي سيأتي في بابه في معرفة من تقبل روايته ومن ترد، "ولا يكون شاذاً" الشذوذ أيضاً مختلف فيه عند أهل العلم، لكن الذي استقر عليه اصطلاح المتأخرين هو ما يراه الإمام الشافعي رحمه الله من أنه تفرد الثقة مع المخالفة.
Şâzlık taşıyan hadis, sika râvinin [kendisi gibi sikalar] topluluğuna muhalefet ettiği rivayettir; bunu Şâfiî tahkik etmiştir. Onlardan bazıları, salt teferrüdün şâz olduğu görüşündedir; salt teferrüd şâz'dır. Bunun takriri ve tahkiki -inşâallahü teâlâ- kendi babında gelecektir. “Ve lâ muallalen” ifadesi, illeti hâvî olmamak demektir. İllet, haberin sıhhatini ihlâl eden gizli bir sebeptir; haberin zâhiri bu illetten sâlim görünür. Mu'all meselesinin araştırması -inşâallah- gelecektir. Onlar “el-mu'allal” ve “el-ma'lûl” derler; ancak bunlar merdud, zayıf lugatlardır. Asıl olan, -inşâallahü teâlâ- ileride geleceği üzere “el-mu'all” demektir. Buna göre hadîs-i sahih, şu şartları hâvi olan hadistir — kaç şart? Beş: İsnâdının, âdil ve zâbıt bir râvinin nakliyle muttasıl olması; şâz ve illetten hâlî bulunması. Bu sebeple Hâfız el-Irâkī (rahimehullah) tarifinde şöyle der: “Birincisi, isnâdı muttasıl olandır; âdil, zâbıtü'l-fuâd (kalbi zâbıt) bir râvinin, kendisi gibi birinden, hiçbir şâz ve zedeleyici illet bulunmaksızın nakletmesidir.” “İsnâdı muttasıl olan” kaydı, isnâdı munkatı' olanı dışarıda bırakır; bu inkıtâ ister zâhir ister hafî olsun. Zâhir inkıtâ; muallak, mürsel, mu'dal ve ayrıca munkatı'ı kapsar; nitekim gelecektir. Hafî inkıtâ ise mürsel-i hafî ile müdellisi kapsar. “Âdilin nakli” kaydı, âdil olmayanın rivayetini dışarıda bırakır. Âdil olmayan, adaletine halel getiren ve kendisini takvâya mülâzemetten çıkaran bir mâsiyet işleyen kimsedir; büyük günah işlemek veya vacibi terk etmek suretiyle. İşte böylesi fâsıktır. Biz haberde tahkik/teyit (tesebbüt) ile emrolunduk; haberini iyice araştırmadan nakletmeyiz. Tahkik ise haberin bize başka tariklerden de gelmesidir. Adalet, takvâ ve mürüvveti gerektirir. Adaleti ihlâl eden şey fısktır; kezâ öncelikle küfür de. Fıskın bir kısmı amelî fısk — haramları işlemek; bir kısmı da itikadî fısktır. Nitekim bunun araştırması, bid'atçinin rivayeti bahsinde gelecektir. Bu bapta en çok dikkate alınan hususlardan biri de yalandır; çünkü haberler doğruluk üzerine döner. Bu sebeple onu ayrıca ele alırlar; her ne kadar yalancı fâsık kapsamına girse de. Yalancılık ile yalancılıkla itham arasındaki fark şudur: Hakkında “yalancı” vasfı kullanılan kimse ile Nebî (s.a.v.)'in hadisinde yalan söylediği kastedilir. Yalancılıkla itham edilen kimse ise Nebî (s.a.v.) hakkında yalan söylemez; fakat insanlarla konuşmasında yalan söylediği bilinir. Der ki: Sonra o, faydalarını ve kendisiyle ihtiraz edilen şeyleri açıklamaya başladı: Mürsel, munkatı', mu'dal, şâz; illeti kāzıha olan hadis ve râvisinde bir tür cerh bulunan hadis — yani beş ta'ndan biriyle: yalancılıkla itham, fısk, bid'at, cehâlet. Nitekim tafsîli -inşâallahü teâlâ- gelecektir.
وذو الشذوذ ما يخالف الثقة … فيه الملا والشافعي حققهومنهم من يرى أن مجرد التفرد شذوذ، مجرد التفرد شذوذ، وسيأتي تقريره وتحقيقه -إن شاء الله تعالى- في بابه."ولا معللاً" يعني مشتمل على علة، والعلة: سبب خفي يقدح في صحة الخبر الذي ظاهره السلامة من هذه العلة، ويأتي -إن شاء الله- بحث المعلّ، هم يقولون: المعلل والمعلول، لكنها لغات مردودة ضعيفة، فالأصل أن يقال: المعل على ما سيأتي -إن شاء الله تعالى-، فعلى هذا يكون الحديث الصحيح ما اشتمل على شروطٍ كم؟ خمسة، أن يتصل إسناده بنقل العدل الضابط مع انتفاء الشذوذ والعلة، فلذا يقول الحافظ العراقي رحمه الله في تعريفه:فالأول المتصل الإسنادِ … بنقل عدلٍ ضابط الفؤادِعن مثله من غير ما شذوذِ … وعلةٍ قادحةٍ فتوذِالذي يتصل إسناده، قيد، يخرج به ما انقطع إسناده، سواء كان الانقطاع ظاهراً أو خفياً، فالانقطاع الظاهر يشمل المعلق والمرسل والمعضل والمنقطع أيضاً، على ما سيأتي والانقطاع الخفي يشمل المرسل الخفي والمدلس."بنقل العدل" يخرج ما رواه غير العدل، ومن ارتكب معصية تخل بعدالته وتخرجه عن ملازمة التقوى، بأن يرتكب كبيرة أو يترك واجب، فمثل هذا فاسق، وقد أمرنا بالتثبت في الخبر، فلا نقل خبره حتى نتثبت فيه، والتثبت أن يأتينا من طرق أخرى، فالعدالة تتطلب التقوى والمروءة، مما يخل بالعدالة الفسق، ومن باب أولى الكفر، والفسق منه الفسق العملي، ارتكاب المحرمات، ومنه الفسق الاعتقادي على ما سيأتي بحثه في رواية المبتدع.ومن أهم ما ينظر إليه في هذا الباب الكذب؛ لأن الأخبار مدارها على الصدق، ولذا يفردونه، وإن كان كاذب يدخل في الفاسق، والتهمة بالكذب والفرق بينهما أن من يطلق عليه وصف كذب يراد به أن يكذب في حديث النبي عليه الصلاة والسلام، والذي يتهم بالكذب لا يكذب على النبي عليه الصلاة والسلام، ويعرف عنه الكذب في حديثه مع الناس، يقول: ثم أخذ يبين فوائده وما احترز بها عن المرسل والمنقطع والمعضل والشاذ، وما فيه علة قادحة، وما في راويه نوع جرح، يعني بأحد الطعون الخمسة، التهمة بالكذب، الفسق، البدعة، الجهالة، على ما سيأتي تفصليه -إن شاء الله تعالى-.
Sonra Hâfız İbn Kesîr, (hadis tanımındaki) kayıtlarının faydalarını ve bu kayıtlarla mürsel, münkatı', mu'dal ve şâz hadislerden, illet-i kādıha taşıyan hadisten ve râvisinde bir tür cerh bulunan hadisten nasıl ihtiraz edildiğini beyan etmeye başladı ve şöyle dedi: İşte bu, hadis ehli arasında hiçbir ihtilaf bulunmaksızın sahih hükmü verilen hadistir. Bununla birlikte onlar bazı hadislerde ihtilaf ederler; bu ihtilaf, bu vasıfların mevcudiyeti hususundaki ihtilaflarından yahut bazılarını şart koşma hususundaki ihtilaflarından ileri gelir; nitekim mürsel hadiste olduğu gibi. Beş şartı ihtiva eden bu hadis, hadis ehli arasında hiçbir ihtilaf olmaksızın sahih hükmü verilen hadistir. Bir hadis bu beş şartı taşıdığında ittifakla sahihtir. Şâzlığın bulunmamasını şart koşma hususunda itiraz eden kimse, Hâfız'ın zikrettiği bu icmânın dışına çıkar. Ulemâdan bazıları şâzlığın bulunmamasının şart koşulmasına itiraz etmiş ve şöyle demiştir: “Şâzlığın bulunmamasını şart koşmak gerekmez. Nitekim şâz olan hadisler içinde sahih olan da bulunabilir; çünkü onun râvisi sikadır. Bu bapta en fazla sahih ile esahın bir arada bulunması söz konusudur; râcih ile mercûh, sahih ile esah bulunabilir.” Şâzlığın bulunmamasını şart koşmaya itiraz edenler bulunmuştur. Hâfız (Allah ona rahmet etsin) şöyle der: “İşte bu, hadis ehli arasında hiçbir ihtilaf olmaksızın sahih hükmü verilen hadistir.” Acaba bu şartlardan bazısını şart koşma hususunda itiraz eden kimse, İbn Kesîr'in zikrettiği bu icmânın dışına çıkar mı? Hayır, çıkmaz. Niçin? Çünkü o icmâyı en aşağı mertebede değil, bu şartların tamamının mevcut olduğu en yüksek mertebede zikretmiştir. Eğer (bir kimse) şâzlığın bulunmamasını şart koşmasa ve sonra “ihtilafsız” dese, biz deriz ki: Hayır, muhalefet eden vardır; şâzlığın bulunmamasını şart koşmak zarurîdir. Fakat şâzlığın bulunmamasını şart koşmayan kimse, şâzlık bulunmadığı takdirde (o hadisin) sahih olduğuna katılmaz mı? Evet, katılır. O hâlde evleviyetle (icmâ sabittir). Bununla birlikte onlar bazı hadislerde ihtilaf ederler. (Denilebilir ki:) Madem bu beş şart âlimler nezdinde mazbût ve muhkem, tahrîr edilmiş ve uygulanması kolaydır; nasıl olur da bir hadis hakkında ihtilaf ederler; kimi “sahih” der, kimi “zayıf” der? Buna şöyle cevap vermiştir: Bu vasıfların mevcudiyetindeki ihtilafları sebebiyle. Râvilerden bir râvi hakkında ihtilaf ederler; kimi “sikadır” der, kimi “sikanın altındadır; mesela zayıftır veya sadûktur” der; bu sebeple hadis sahih vasfını hak etmez. İşte bu, bu vasıfların mevcudiyetindeki ihtilaflarından ileri gelir. Yine kimi “Bu râvi, ikinci râviye ulaşmış ve ondan almıştır” der; kimi de “Ona ulaşmamıştır; onunla karşılaştığı sabit olmamıştır” der. Ve böylece (ihtilaf devam eder).
ثم أخذ يبين فوائد قيوده، وما احترز بها عن المرسل والمنقطع والمعضل والشاذ، وما فيه علة قادحة، وما في راويه نوع جرح، قال: فهذا هو الحديث الذي يُحكم له بالصحة بلا خلافٍ بين أهل الحديث، وقد يختلفون في بعض الأحاديث، لاختلافهم في وجود هذه الأوصاف، أو في اشتراط بعضها، كما في المرسل.هذا الحديث الذي يشتمل على الشروط الخمسة هو الحديث الذي يحكم بالصحة بلا خلافٍ بين أهل الحديث، إذا اشتمل الحديث على هذه الشروط الخمسة فهو صحيح اتفاقاً، الذي ينازع في اشتراط انتفاء الشذوذ يخرج عن هذا الإجماع الذي ذكره الحافظ، من العلماء من نازع في اشتراط انتفاء الشذوذ، يقول: لا يلزم اشتراط انتفاء الشذوذ، بل قد يوجد من الشاذ ما هو صحيح؛ لأن راويه ثقة، وغاية ما في الباب أن يكون هناك صحيح وأصح، إذا وجد راجح ومرجوح صحيح وأصح، ووجد من ينازع في اشتراط انتفاء الشذوذ، والحافظ رحمه الله يقول: "هذا والحديث الذي يحكم له بالصحة بلا خلافٍ بين أهل الحديث" من نازع باشتراط بعض هذه الشروط يخرج عن هذا الإجماع الذي ذكره ابن كثير؟ لا، لا يخرج، لماذا؟ لأنه لم يذكر الإجماع في الأقل، وإنما ذكر الإجماع في الأعلى، الذي توافرت فيه هذه الشروط، لو لم يشترط انتفاء الشذوذ، ثم قال: بلا خلاف؟ قلنا: لا، يوجد من يخالف، لا بد من اشتراط انتفاء الشذوذ، لكن الذي لا يشترط انتفاء الشذوذ، وانتفى الشذوذ لا يوافق على أنه حديث صحيح؟ بلى يوافق، فمن باب أولى، وقد يختلفون في بعض الأحاديث، يقول: ما دام هذه الشروط الخمسة عند أهل العلم مضبوطة ومتقنة، محررة وتطبيقها سهل، كيف يختلفون في حديث واحد منهم من يقول: صحيح، ومنهم من يقول: ضعيف؟ أجاب عن ذلك لاختلافهم في وجود هذه الأوصاف، يختلفون في راوي من الرواة، منهم من يقول: ثقة، ومنهم من يقول: هو دون الثقة، ضعيف مثلاً، أو صدوق، فلا يستحق الوصف بالصحة، لاختلافهم في وجود هذه الأوصاف، ومنهم من يقول: هذا الراوي لقي الراوي الثاني وأخذ عنه، ومنهم من يقول: لم يلقه، لم يثبت عنه أنه لقيه، وهكذا.
Yahut bu vasıflardan bazısının [sıhhat için] şart koşulması hususunda: Bazıları, daha önce geçtiği üzere, şâz olmama şartının aranmasında ihtilaf eder. İçinde şâz bulunan hadise sahih adını verir; bir başkası ise onu zayıf diye adlandırır. Çünkü o, şartlardan bazısının şart koşulmasını kabul etmemiştir. Onlardan kimi, örneğin isnadda ittisâl şartını koşmaz ve mürseli kabul eder. Mürsellerin kabulü, ehl-i ilimden bir topluluğun görüşüdür. Buna göre mürseller sahih kabul edildiğinde ihtilaf eder; ona gelip "Bu haber zayıftır, çünkü mürseldir" diyen bulunur.
Mâlik ve aynı şekilde Nu’mân onunla ihticâc etti; ona tâbi oldular ve onu din edindiler. Onu nakidlerin cumhuru ise reddetti; isnadda sâkıt olan râvi hakkındaki cehâletten dolayı. Nitekim mürsel bahsinde gelecektir -inşâallahü teâlâ-.
Maksat şudur: Bu şartları ehl-i ilimden pek çok bir topluluk şart koşar. Gerçi bazıları, haberin sıhhati için bunlardan bazısının şart olmasını tartışmalı görmüştür. Bu şartlar ki haddin en üst sınırıdır; bir araya geldiğinde haber ittifakla sahihtir, haber ittifakla sahihtir. Şâz olmama şartının aranmasını tartışmalı gören kimse, şâzlık bertaraf olduğunda hadisi sahih kabul etmez mi? Elbette sahih kabul eder. İlletlerden kimi kādih (sıhhati bozan)dır, kimi ise kādih değildir; bu bilinen bir husustur. Bu da mu‘allel bahsinde gelecektir -inşâallahü teâlâ-.
Ben derim ki: Sahih hadisin haddinin hâsılı şudur: Senedi, âdil ve zâbıt bir râvinin kendi denginden nakletmesiyle, Resûlullah (s.a.v.)'e veya senedin nihayet bulduğu kimseye —ister bir sahâbî ister onun altındaki bir râvi olsun— ulaşıncaya kadar muttasıl bulunur; şâz olmaz, merdûd olmaz, kādih bir illetle ma‘lûl olmaz. Meşhûr veya garîb olabilir.
"أو في اشتراط بعضها" بعضهم ينازع في اشتراط انتفاء الشذوذ على ما تقدم فيسمي ما اشتمل على الشذوذ صحيح، وغيره يسميه ضعيف؛ لأنه نازع اشتراط بعض الشروط، منهم من لا يشترط الاتصال مثلاً في الإسناد فيقبل المرسل، وهذا قول جمع من أهل العلم، قبول المراسيل، فعلى هذا إن صحت المراسيل فينازع، يأتيه من يقول: الخبر ضعيف؛ لأنه مرسل.احتج مالك وكذا النعمانُ … به وتابعوهما به ودانواورده جماهر النقادِ … في الجهل في الساقط في الإسنادِعلى ما سيأتي في باب المرسل -إن شاء الله تعالى-.المقصود أن هذه الشروط يشترطها جمع من أهل العلم، جمع غفير، وإن نازع بعضهم في اشتراط بعضها في صحة الخبر، فإذا توافرت هذه الشروط التي هي الحد الأعلى فالخبر صحيح اتفاقاً، الخبر صحيح اتفاقاً، إذا انتفى الشذوذ الذي ينازع اشتراط انتفاء الشذوذ، ألا يصححه؟ يصحح، من العلل ما هو قادح، ومنها ما هو ليس بقادح، كما هو معروف، ويأتي هذا في باب المعل -إن شاء الله تعالى-.قلت: فحاصل حد الصحيح: أنه المتصل سنده بنقل العدل الضابط عن مثله، حتى ينتهي إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم، أو إلى منتهاه، من صحابيٍ أو من دونه، ولا يكون شاذاً، ولا مردوداً، ولا معللاً بعلة قادحة، وقد يكون مشهوراً أو غريباً.