Hamd Sîgası Hakkında Fetva (İbn Kayyim) Kategori: Rikâk, Edeb ve Zikirler Kitap: Hamd Sîgası Hakkında Fetva: «Nimetlerine denk gelen ve lütuflarının artışını karşılayan bir hamd ile Allah'a hamdolsun» [İmam İbn Kayyim el-Cevziyye'nin Eserleri ve Ek Çalışmaları (7)] Müellif: Ebû Abdillâh Muhammed b. Ebî Bekr b. Eyyûb İbn Kayyim el-Cevziyye (659 - 751) Tahkik: Abdullah b. Sâlim el-Batâtî Gözden Geçirenler: Süleyman b. Abdullah el-Umayr - Cüdey' b. Cüdey' el-Cüdey' Yayımcı: Dâru Atââti'l-İlm (Riyad) - Dâru İbn Hazm (Beyrut) Baskı: Beşinci Baskı, 1440 h. - 2019 m. (Dâru İbn Hazm'ın ilk baskısı) Sayfa Sayısı: 43 Şâmile İçin Hazırlayan: «Atââtü'l-İlm» Vakfı, Allah onları hayırla mükâfatlandırsın. [Kitap numaralandırması basılı nüshaya uygundur] Ramişer'de Yayınlanma Tarihi: 1 Temmuz 2026.
فتيا في صيغة الحمد (ابن القيم) القسم: الرقائق والآداب والأذكار الكتاب: فتيا في صيغة الحمد «الحمد لله حمدا يوافي نعمه ويكافئ مزيده»[آثار الإمام ابن قيم الجوزية وما لحقها من أعمال (٧)]المؤلف: أبو عبد الله محمد بن أبي بكر بن أيوب ابن قيم الجوزية (٦٥٩ - ٧٥١)تحقيق: عبد الله بن سالم البطاطيراجعه: سليمان بن عبد الله العمير - جديع بن جديع الجديع الناشر: دار عطاءات العلم (الرياض) - دار ابن حزم (بيروت) الطبعة: الخامسة، ١٤٤٠ هـ - ٢٠١٩ م (الأولى لدار ابن حزم)عدد الصفحات: ٤٣قدمه للشاملة: مؤسسة «عطاءات العلم»، جزاهم الله خيرا[ترقيم الكتاب موافق للمطبوع]تاريخ النشر في راميشر: ١ يوليو ٢٠٢٦.
İmam İbn Kayyim el-Cevziyye'nin Eserleri ve İlgili Çalışmalar (7): Hamd Lafzı Hakkında Fetva: «Elhamdülillâhi hamden yuvâfî ni‘amehû ve yükâfiü mezîdeh» (Nimetlerine denk gelen ve lütfunun artışına karşılık olan bir hamd ile Allah’a hamdolsun). Müellif: İmam Ebû Abdillâh Muhammed b. Ebî Bekr b. Eyyûb İbn Kayyim el-Cevziyye (691 - 751). Tahkik: Abdullah b. Sâlim el-Batâtî. Genel Gözetim: Bekr b. Abdillâh Ebû Zeyd. Dâru Atââti'l-İlm - Dâru İbn Hazm.
آثار الإمام ابن القيم الجوزية وما لحقها من أعمال (٧) فُتْيا في صيغة الحمد «الحمد لله حمدًا يوافي نعمه ويكافئ مزيده» تأليفالإمام أبي عبد الله محمد بن أبي بكر بن أيوب بن قيم الجوزية(٦٩١ - ٧٥١) تحقيقعبد الله بن سالم البطاطي إشرافبكر بن عبد الله أبو زيد دار عطاءات العلم - دار ابن حزم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Yalnızca O'ndan yardım diler ve O'na tevekkül ederiz.(1)Din önderleri olan muhterem âlimler -Allah hepsinden razı olsun-(2) şu mesele hakkında ne buyururlar: İki kişi, rivayet edilen: "Elhamdülillâhi hamden yuvâfî ni‘amehû ve yükâfiü mezîdeh" (Nimetlerine denk gelen ve lütfunun artışına karşılık olan bir hamd ile Allah’a hamdolsun) hadisi üzerinde karşılıklı müzakere ve tartışmaya girdiler. Diğeri, bu hadisi söyleyen kişiye şöyle dedi: "Yüce ve Münezzeh olan Rab şöyle buyurmaktadır: 'Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışsanız onu sayıp bitiremezsiniz' [İbrâhîm: 34]. Nitekim Peygamber'den (sallallahu aleyhi ve sellem) sabit olduğuna göre o şöyle demekteydi: 'Sana layıkıyla övgüde bulunmaktan âcizim; Sen kendini nasıl övdüysen öylesin.'"(3)Bunun üzerine ilk hadisi aktaran kişi ona: "Bu hadisi kabul etmeyen kimse bir teke, bir eşek ve bir cahildir!" dedi.Acaba rivayet ettiği "Elhamdülillâhi hamden yuvâfî ni‘amehû ve yükâfiü mezîdeh" şeklindeki bu ilk hadis Sahih kaynaklarda(4) var mıdır, yok mudur? Bu iki kişiden hangisi isabet etmiştir? Sevaba nail olasınız; lütfen sözü tafsilatlıca açıklayarak bize fetva veriniz, ecir kazanasınız, Allah sizlere rahmet eylesin.Hocamız; âlim imam, muhakkiklerin önderi, muhaddislerin dayanağı, din ve milletin güneşi Ebû Abdillâh Muhammed b. Ebî Bekr el-Kayyim -Allah onu rahmetiyle kuşatsın-(5) şöyle cevap verdi:(1) [a] nüshasında düşmüştür. (2) [b] nüshasında "eimmeti'd-dîn" yerine "ellezîne" şeklindedir. (3) Müslim, Sahîh'inde rivayet etmiştir; Kitâbü's-Salât, Bâb: Mâ Yekūlü fi'r-Rukû'i ve's-Sücûd, no: 486. (4) [b] nüshasında düşmüştür. (5) "Kudvetü'l-muhakkikîn" ifadesinden "tağammedehullâhu bi-rahmetihî" kısmına kadar olan yer [b] nüshasında yoktur; onun yerine: "Şemsüddîn Muhammed b. Ebî Bekr el-Hanbelî" yer almaktadır.
بسم الله الرحمن الرحيموبه نستعين، وعليه نتوكل(١)ما يقول السادة العلماء أئمة الدين(٢) رضي الله عنهم أجمعين- في رجلين تباحثا في الحديث المروي في: "الحمد لله، حمدًا يوافي نعمه، ويكافيء مزيده"، فقال الآخر لقائل هذا الحديث: الربُّ سبحانه وتعالى يقول: {وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا} [إبراهيم: ٣٤]، وقد ثبت عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه كان يقول: "لا أُحصي ثناءً عليك، أنت كما أثنيت على نفسك"(٣).فقال له راوي الحديث الأول: من لم يوافق على هذا الحديث تَيْسٌ، وحمارٌ، وجاهلٌ!فهل هذا الحديث الأول الدي رواه في "الحمد لله، حمدًا يوافي نعمه، ويكافيء مزيده" في(٤) الصحيح أم لا؟ ومن المصيب من الرجلين؟ وليُبْسَط القول مثابين، أفتونا مأجورين رحمكم الله.أجاب شيخنا الإمام العالم، قدوة المحققين، عمدة المحدثين، شمس الملة والدين: أبو عبد الله محمد بن أبي بكر القيم، تغمده الله برحمته(٥):(١) ساقط من أ.(٢) في ب: الذين، بدل، أئمة الدين.(٣) أخرجه مسلم في صحيحه، كتاب الصلاة، باب: ما يقال في الركوع والسجود، رقم (٤٨٦).(٤) ساقط من ب.(٥) قوله: قدوة المحققين إلى تغمده الله برحمته، ساقط من ب، وبدلًا منه: =
Hamd Allah'a mahsustur. Bu hadis ne Sahîhayn’da (Buhârî ve Müslim) ne de ikisinden birinde yer almaktadır; muteber hadis kitaplarının hiçbirinde bilinmemektedir ve bilinen bir isnadı da yoktur.(1)(2) Bu söz yalnızca Ebû Nasr et-Temmâr'dan(3), o da beşerin babası Âdem'den(4) rivayet edilmiştir.(1) [b] nüshasında: "ma'rûf" şeklindedir. (2) Hâfız İbn Hacer, İbnü's-Salâh'ın bu rivayet için bir isnad zikrettiğini ve bunu el-Emâlî adlı eserinde şu tarikle naklettiğini belirtmiştir: Ebû Nuaym Abdülmelik b. el-Hasen -> dayısı Ya'kûb b. İshâk (Sahîh sahibi Ebû Avâne el-İsferâyînî) -> Eyyûb b. İshâk b. Sâfirî -> Ebû Nasr et-Temmâr -> Muhammed b. en-Nadr el-Hârisî... Hâfız İbn Hacer bunun ardından şöyle demiştir: "Râvileri güvenilirdir (sika); ancak Muhammed b. en-Nadr hadis ehli biri değildi ve ondan müsned bir rivayet gelmemiştir. Bir topluluk ondan kendi sözü olarak nakilde bulunmuştur ki aralarında Abdullah b. el-Mübârek ve Abdurrahman b. Mehdî de vardır... Belki de bu rivayet ona bazı İsrâiliyyât haberlerinden ulaşmıştır, en doğrusunu Allah bilir." (Netâicü'l-Efkâr, 3/289-290; et-Telhîs, 4/317). (3) O, Abdülmelik b. Abdilazîz b. Abdilmelik el-Kuşeyrî en-Nesevî'dir (Horasan'ın Nesâ beldesindendir). Hurma satıcılığına nispetle "et-Temmâr" denilmiştir. H. 137'de doğmuş, Bağdat'ta ikamet etmiştir; imam, zahit, âbid ve takva sahibi bir kimsedir. Ebû Hâtim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve başkaları onu güvenilir saymıştır. Ömrünün sonlarında gözlerini kaybetmiş ve h. 228'de Bağdat'ta vefat etmiştir. (Bkz. Tabakât-ı İbn Sa'd, 7/340; el-Ensâb, 3/76; Tehzîbü'l-Kemâl, 18/354-358; Zehebî, Siyer, 10/571-574). (4) İbnü's-Salâh, Nevevî, İbn Hacer ve diğerlerinin belirttiği gibi bunu yalnızca Ebû Nasr et-Temmâr, Muhammed b. en-Nadr el-Hârisî'den, o da Âdem'den (aleyhisselâm) rivayet etmektedir. (Bkz. İbnü's-Salâh, Şerhu Müşkili'l-Vasît, 7/247; el-Ezkâr, s. 170; et-Telhîs, 4/317; Netâicü'l-Efkâr, 3/289).
الحمد لله، هذا الحديث ليس في الصحيحين ولا في أحدهما، ولا: يُعرف في شيءٍ من كتب الحديث المعتمدة، ولا له إسنادٌ يُعرف(١)(٢)، وإنما يُروى عن أبي نصر التمَّار(٣)، عن آدم أبي البشر(٤)،= شمس الدين محمد بن أبي بكر الحنبلي.(١) في ب: معروف.(٢) ذكر الحافظ أبن حجر أن ابن الصلاح ذكر له إسنادًا، وحدث به في: أماليه من طريق أبي نعيم عبد الملك بن الحسن، عن خاله يعقوب بن إسحاق -وهو أبو عوانة الإسفراييني صاحب الصحيح- قال: حدثنا أيوب بن إسحاق بن سافري، حدثنا أبو نصر التمَّار، عن محمد بن النضر الحارثي قال: فذكره.قال الحافظ عقيبه: ورجاله ثقات، لكن محمد بن النضر لم يكن صاحب حديث، ولم يجيء عه شيءٌ مسند، وقد روى عنه من كلامه جماعة عنهم: عبد الله بن المبارك، وعبد الرحمن بن مهدي … إلى أن قال: ولعله بلغه هذا الأثر عن بعض الإسرائيليات، والله أعلم. اهـ.(نتائج الأفكار) ٣/ ٢٨٩، ٢٩٠، و (التلخيص) ٤/ ٣١٧.(٣) هو عبد الملك بن عبد العزيز بن عبد الملك القشيري، النَّسَوي -من أهل نسَا بخراسان-، التَّمَّار -بفتح المثناة الفوقية وتشديد الميم- نسبة إلى بيع التمر.ولد سنة ١٣٧، وسكن بغداد، كان إمامًا، زاهدًا، عابدًا، ورعًا. وثقه أبو حاتم، وأبو داود، والنسائي وغيرهم، ذهب بصره آخر عمره، وتوفي سنة ٢٢٨ ببغداد رحمه الله.انظر (طبقات ابن سعد) ٧/ ٣٤٠، و (الأنساب) ٣/ ٧٦، و (تهذيب الكمال) ١٨/ ٣٥٤ - ٣٥٨، والسير للذهبي ١٠/ ٥٧١ - ٥٧٤.(٤) إنما يرويه أبو نصر التمار، عن محمد بن النضر الحارثي، عن آدم عليه السلام، كما ذكر ابن الصلاح، والنووي، وابن حجر وغيرهم.انظر (شرح مشكل الوسيط) لابن الصلاح ٧/ ٢٤٧، و (الأذكار) ١٧٠، و (التلخيص) ٤/ ٣١٧، و (نتائج الأفكار) ٣/ ٢٨٩.
Âdem ile Ebû Nasr arasında ne kadar (zaman/nesil) bulunduğunu ise ancak Azîz ve Celîl olan Allah bilir.(1) Ebû Nasr dedi ki: Âdem şöyle dedi: (Ey Rabbim! Beni el emeğimle geçinmekle meşgul kıldın; bana hamd ve tesbihin en kapsamlı lafızlarından(2) bir şeyler öğret. Bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti: Ey Âdem! Sabaha erdiğinde üç defa, akşama vardığında üç defa şöyle de: "Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn, hamden yuvâfî ni'amehû ve yükâfiü mezîdeh." İşte bu, hamd ve tesbihin en kapsamlı toplamıdır).Şayet bu sözü Ebû Nasr et-Temmâr, Âdemoğlunun efendisinden (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet etmiş olsaydı dahi, kendisi ile Resûlullah arasındaki kopukluk (inkıtâ) sebebiyle rivayeti kabul edilmezdi; nerede kaldı ki bunu(3) Âdem'den rivayet etmesi kabul görsün!(4)İnsanlardan bir kesim, bu lafızla gelen hadisin Allah'a yapılacak en mükemmel, en faziletli ve hamd çeşitlerini en çok kendinde toplayan hamd(5) olduğunu zannetmiş ve bu kabule dayanarak fıkhî bir mesele bina edip şöyle demişlerdir: "Mesele: Şayet bir kimse Allah'a hamdlerin en kapsamlısı(6) ve en yücesiyle hamdetmeye yemin etse..."(1) "ve" harfi [b] nüshasında yoktur. (2) [b] nüshasında düşmüştür. (3) [b] nüshasında düşmüştür. (4) İbnü's-Salâh bu isnad hakkında: "İsnadı zayıftır, muttasıl değildir" demiştir (Şerhu Müşkili'l-Vasît, 7/247). İbnü'l-Mülakkın: "Garîbdir" demiştir (Hulâsatü'l-Bedri'l-Münîr, 2/415, no: 2802). İbn Hacer: "Mu'daldır" demiştir (et-Telhîs, 4/317). (5) [b] nüshasında: "el-hamd" şeklindedir. (6) [a] nüshasında: "el-mehâmid" şeklindedir.
و(١) لا يَدري كم بين آدم وأبي نصر إلا الله عز وجل.قال أبو نصر: قال آدم:(يا رب! شَغَلْتني بكسب يدي، فعلِّمني(٢) شيئًا من مجامع الحمد والتسبيح، فأوحى الله إليه: يا آدم؛ إذا أصبحتَ فقل ثلاثًا، وإذا أمسيتَ فعَل ثلاثًا: الحمد لله رب العالمين، حمدًا يوافي نعمه، ويكافيء مزيده، فذلك مجامع الحمد والتسبيح).فهذا لو رواه أبو نصر التمَّار عن سيد ولد آدم صلى الله عليه وسلم لما قبلت روايته؛ لانقطاع الحديث فيما بينه وبين رسول الله، فكيف بروايته له(٣) عَن آدم!(٤)وقد ظن طائفةٌ من الناس أن هذا الحديث بهذا اللفظ أكملُ حَمْدٍ حُمِدَ اللهُ به؛ وأفضلُه، وأجمعُه لأنواع المحامد(٥)، وبَنَوا على هذا مسألة فقهية فقالوا:مسألة: لو حلف إنسانٌ ليحمَدنَّ الله بمجامع الحمد(٦)، وأجلِّ(١) الواو ساقط من ب.(٢) ساقط من ب.(٣) ساقط من ب.(٤) وقال ابن الصلاح عن إسناده: ضعيف الإسناد، غير متصل (شرح مشكل الوسيط) ٧/ ٢٤٧.وقال ابن الملقن: غريب. (خلاصة البدر المنير) ٢/ ٤١٥ رقم ٢٨٠٢.وقال ابن حجر: معضل. (التلخيص) ٤/ ٣١٧.(٥) في ب: الحمد.(٦) في أ: المحامد.
...en yüce hamdlerle hamdetmeye yemin etse, yeminini yerine getirmesinin yolu: "Elhamdülillâhi hamden yuvâfî ni'amehû ve yükâfiü(1) mezîdeh" demesidir.(2) Onlar şöyle dediler: "(Yuvâfî ni'amehû) ifadesinin manası; o nimetlerle buluşması, dolayısıyla hamd ile birlikte nimetlerin meydana gelmesidir. Hemzeli okunan (ve yükâfiü)(3) kelimesi ise O'nun ilave nimetlerine denk gelmesi, eşit olması demektir.(4) Bunun anlamı da (kulun) Allah'ın lütfettiği fazla nimet ve ihsanların şükrünü(5) tam olarak ifa etmesidir."(6)(1) [a] nüshasında: "ve kâfî" şeklindedir. (2) Bu mesele Şâfiî fakihleri nezdinde meşhurdur ve bunu Yeminler bahsinde zikrederler. Hamdin en faziletli lafzının bu lafız olduğu görüşü; Kâdî Hüseyin, el-Mütevellî, İmâmü'l-Haremeyn ve Gazzâlî gibi Horasanlı müteahhir Şâfiîlerin görüşüdür. İbn Hacer el-Heytemî de mezhepte itimat edilen görüşün bu olduğunu belirtmiştir. Ancak İbnü's-Salâh: "Bunda tereddüt/itiraz vardır; zira bu meseleyi dayandırdıkları hadis sabit olmamıştır" demiştir. Nitekim Nevevî de: "Bu meselenin dayanılacak bir delili yoktur" demiştir. (Bkz. Gazzâlî, el-Vasît, 7/247 ve beraberinde İbnü's-Salâh, Şerhu Müşkili'l-Vasît; Nevevî, Ravdatü't-Tâlibîn, 8/58; İbn Hacer, Netâicü'l-Efkâr, 3/288; el-Mezhicî, el-Ubâbü'l-Muhît, 5/1998; Heytemî, el-Fetâva'l-Kübrâ, 4/263). (3) [a] nüshasında: "ve kâfî" şeklindedir. (4) [b] nüshasında: "mezîdehû" şeklindedir. (5) [b] nüshasında: "yeşkuru" şeklindedir. (6) Nevevî'nin bu hadise getirdiği açıklama böyledir; bkz. el-Ezkâr, s. 170; Ravdatü't-Tâlibîn, 8/58; el-Mensûrât, s. 65; ayrıca bkz. İbnü's-Salâh, Şerhu Müşkili'l-Vasît, 7/247.
المحامد، فطريقُهُ في بَرِّ يمينه أن يقول: الحمد لله، حمدًا يوافي نِعَمه، ويكافيء(١) مزيده(٢). قالوا: ومعنى (يوافي نِعَمه) أي يلاقيها، فتحصل النِّعَم معه.(ويكافيء)(٣) -مهموز- أي يساوي مزيد(٤) نعمه.والمعنى أنه يقوم بشكر(٥) ما زاد من النِّعَم والإحسان(٦).(١) في أ: وكافي.(٢) هذه المسألة مشهورة عد فقهاء الشافعية، ويذكرونها في كتات الأَيمان.والقول بأن أفضل صيغ الحمد "الحمد لله حمدًا يوافي نعمه، ويكافئ مزيده" هو قول المتأخرين من شافعية خراسان كـ: القاضي الحسين، والمتولي، وإمام الحرمين، والغزالي غيرهم، وذكر ابن حجر الهيتمي أنه المعتمد في المذهب.لكن قال ابن الصلاح: وفيه نظر! وذلك لأن الحديث الذي بنوا عليه هذه المسألة لم يثبت، ولهذا قال النووي: ما لهذه المسألة دليل يعتمد.انظر (الوسيط) للغزالي ٧/ ٢٤٧، ومعه (شرح مشكل الوسيط) لابن الصلاح، و (روضة الطالبين) للنووي ٨/ ٥٨، و (نتائج الأفكار) لابن حجر ٣/ ٢٨٨، و (العباب المحيط) للمذحجي ٥/ ١٩٩٨، و (الفتاوى الكبرى الفقهية) للهيتمي ٤/ ٢٦٣.(٣) في أ: وكافي.(٤) في ب: مزيده.(٥) في ب: يشكر.(٦) هذا شرح النووي للحديث كما في (الأذكار) ١٧٠، و (روضة الطالبين) ٨/ ٥٨، و (المنثورات في عيون المسائل المهمات) ٦٥، وانظر (شرح مشكل الوسيط) لابن الصلاح ٧/ ٢٤٧.
Oysa Allah Teâlâ'nın kendi zatını hamdettiği, Resûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ümmetinden O'na hakkıyla hamdetmeyi bilen arif önderlerin zikrettiği bilinen hamd lafızları içinde bu ifade kesinlikle yer almamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, Ceza gününün mâliki olan Allah’a hamdolsun.} [Fâtiha: 2-4] Yine şöyle buyurmuştur: {Böylece zulmeden o kavmin arkası kesildi. Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.} [En'âm: 45] {Aralarında adaletle hükmolundu ve: "Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur" denildi.} [Zümer: 75] Kullarından hamdedenleri(1) hikâye ederek onların şöyle dediklerini(2) bildirmiştir: {Ve dediler ki: "Bizi buna hidayet eden Allah'a hamdolsun; eğer Allah bizi hidayete erdirmeseydi biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık."} [A'râf: 43] Yüce Allah'ın, kendi zatını hamdedişinde Resûlü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini nasıl hamdetmesini emrettiği hususta buyurduğu şu ayet gibi: {De ki: "Hamd, çocuk edinmeyen, mülkünde hiçbir ortağı bulunmayan ve acizlikten ötürü bir yardımcıya ihtiyacı olmayan Allah’a mahsustur." O'nu tekbir ile yücelttikçe yücelt.} [İsrâ: 111]. İşte bu, Allah'ın kendi zatı için razı olduğu(3) ve Resûlü'ne de kendisini bununla hamdetmesini emrettiği hamdidir. Yüce Allah kendi zatını hamdederek şöyle buyurmuştur: {Hamd, kuluna Kitab'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan Allah'a mahsustur. Kendi katından şiddetli bir azapla uyarmak ve salih ameller işleyen müminlere kendileri için güzel bir mükafat olduğunu müjdelemek için dosdoğru (bir Kitap kıldı).} [Kehf: 1-2] Şöyle buyurmuştur: {De ki: "Hamdolsun Allah'a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına."} [Neml: 59] Ve şöyle buyurmuştur: {Hamd, göklerde ve yerde ne varsa hepsi kendisine ait olan Allah'a mahsustur. Ahirette de hamd O'nadır...}(1) [b] nüshasında: "el-Hammâdîn" şeklindedir. (2) [b] nüshasında: "ennehû" şeklindedir. (3) [b] nüshasında ilave olarak: "kuluna indirdiği" ibaresi yer alır.
والمعروف من الحمد الذي حَمِد اللهُ به نفسه، وحمده به رسوله صلى الله عليه وسلم، وسادات العارفين بحمده من أمته ليس فيه هذا اللفظ أَلْبَتَّة، كقوله تعالى: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٢) الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (٣) مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ (٤)} [الفاتحة: ٢ - ٤]وقوله: {فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} [الأنعام: ٤٥].{وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٧٥)} [الزمر: ٧٥].وقوله حكاية عن الحامدين(١) من عباده أنهم(٢) قالوا: {وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَا أَنْ هَدَانَا اللَّهُ} [الأعراف: ٤٣].وقوله تعالى في حمده لنفسه الذي أَمر رسولَهُ صلى الله عليه وسلم أن يحمده به: {وَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا (١١١)} [الإسراء: ١١١]، فهذا حمده الذي(٣) ارتضاه لنفسه، وأمر رسوله أن يحمده به.وقال تعالى حامدًا لنفسه: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا (١) قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا (٢)} [الكهف: ١ - ٢].قال: {قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَسَلَامٌ عَلَى عِبَادِهِ الَّذِينَ اصْطَفَى} [النمل: ٥٩].وقال: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْآخِرَةِ(١) في ب: الحمَّادين.(٢) في ب: أنه.(٣) في ب زيادة: أنزله على عبده.
{...O, Hakîm'dir, Habîr'dir.} [Sebe': 1] Yine şöyle buyurmuştur: {Gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a hamdolsun. O, yaratmada dilediğini artırır. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.}(1) [Fâtır: 1] Yine şöyle buyurmuştur: {O, Allah'tır; O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. İlkinde de (dünyada da) sonuncusunda da (ahirette de) hamd O'nadır. Hüküm yalnızca O'nundur ve ancak O'na döndürüleceksiniz.} [Kasas: 70] Yine şöyle buyurmuştur: {Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde, günün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde de hamd O’na mahsustur.}(2) [Rûm: 17-18] Yine şöyle buyurmuştur: {Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır ve O, her şeye kadirdir.} [Teğâbün: 1] Cennet ehli hakkında(3) da şöyle buyurmuştur: {Dediler ki: "Bize verdiği sözü doğru çıkaran ve bizi bu yere varis kılan Allah’a hamdolsun. Cennetten dilediğimiz yerde konaklıyoruz. Salih amel işleyenlerin mükafatı ne güzeldir!"} [Zümer: 74] {Ve dediler ki: "Bizden hüznü gideren Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayandır, şükrün karşılığını bolca verendir."} [Fâtır: 34]İşte Allah'ın kitabında indirdiği, kullarına öğrettiği ve cennet ehlinin diliyle haber verdiği zatına mahsus bu hamdi; her türlü hamdden çok daha yüce(4), çok daha faziletli ve çok daha mükemmeldir.(1) [a] nüshasında "el-Âhira" lafzında durulmuş, ardından "ayetin sonuna kadar" denilmiştir. (2) İlk ayet [a] nüshasında zikredilmemiştir. (3) [b] nüshasında düşmüştür. (4) [b] nüshasında: "âked" (daha pekiştirilmiş/kesin) şeklindedir.
وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ (١)} [سبأ: ١].وقالَ: {الْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١)}(١) [فاطر: ١].وقال: {وَهُوَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْحَمْدُ فِي الْأُولَى وَالْآخِرَةِ وَلَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٧٠)} [القصص: ٧٠].وقال: {فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ (١٧) وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ (١٨)}(٢) [الروم: ١٧ - ١٨].وقال: {يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١)} [التغابن: ١].وقال عن أهل الجنة(٣): {وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنَا وَعْدَهُ وَأَوْرَثَنَا الْأَرْضَ نَتَبَوَّأُ مِنَ الْجَنَّةِ حَيْثُ نَشَاءُ فَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ (٧٤)} [الزمر: ٧٤].{وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ} [فاطر: ٣٤].فإذا حمده لنفسه الذي أنزله في كتابه، وعلَّمه لعباده، وأخبر عن أهل جنته به، وهو أجلُّ(٤) من كل حمدٍ وأفضلُ وأكمل.(١) في أتوقف عند لفظ (الآخرة) ثم قال: إلى آخر الآية.(٢) لم تذكر الآية الأولى في أ.(٣) ساقط من ب.(٤) في ب: آكد.
Hal böyleyken yemin eden bir kimse, bu ilahî hamdleri bırakıp(1) da(2) Allah'ın kendi zatını onunla hamdetmediği, Resûlü'nden (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ümmetinin önder ariflerinden(3) asla sabit olmamış bir lafza yönelmekle yeminini nasıl yerine getirmiş sayılabilir?Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), hamdin kuvvetle vurgulandığı vakitlerde(4)(5) Allah'a hamdettiğinde bu hamdi kesinlikle zikretmezdi. Nitekim hutbe hamdinde, işlere başlarken yapılan hamdde, hacet hutbesinde (teşehhüd-i hâcede), yemeğin, içeceğin, elbisenin ve helâdan çıkışın ardından yapılan hamdlerde; keza kendisini sevindiren ya da sevindirmeyen bir durumu gördüğünde yaptığı hamdlerde durum böyledir.Buhârî Sahîh’inde Ebû Ümâme'den şöyle rivayet etmiştir: Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) sofrası kaldırıldığında şöyle derdi: "Elhamdülillâhi hamden kesîran tayyiben mubâraken fîhi, gayra mekfiyyin(6), ve lâ müvedde'in ve lâ müstağnen(7) 'anhu [Rabbenâ]" (Rabbimiz! Kendisine doyulmayan/karşılığı ödenemeyen, terk edilmeyen ve kendisinden asla müstağni kalınamayan; pek çok, tertemiz ve mübarek bir hamd ile Allah’a hamdolsun).(8)Bu hadisin başka bir lafzında ise şöyledir: Yemeğini bitirdiğinde şöyle derdi: "Bize kâfi gelen ve bizi barındıran; kendisine doyulmayan/karşılığı ödenemeyen ve nankörlük edilmeyen Allah'a hamdolsun."(1) "fâ" harfi [b] nüshasında yoktur ("keyfe"). (2) [b] nüshasında düşmüştür. (3) [a] nüshasında düşmüştür. (4) [b] nüshasında: "ellezî" şeklindedir. (5) [b] nüshasında: "el-hamdü lillâh" şeklindedir. (6) [a] nüshasında ilave olarak: "anhu" yer alır. (7) [a] nüshasında: "yüsteğnâ" şeklindedir. (8) Buhârî, Kitâbü'l-Et'ime, no: 5458. "Hamden" lafzı Buhârî'de olmayıp Ebû Dâvûd (3849), Tirmizî (3456) ve İbn Mâce'dedir (3347). "Rabbenâ" kelimesi yazma nüshada düşmüş olup Buhârî'den ikmal edilmiştir; müellif de ileride s. 17'de bunu açıklayacaktır.
فكيف(١) يَبَرُّ الحالف في يمينه بالعدول عنه(٢) إلى لفظٍ لم يَحْمَدْ به نفسه، ولا(٣) ثبت عن رسوله صلى الله عليه وسلم ولا عن سادات العارفين من أمته.والنبي صلى الله عليه وسلم كان إذا حمد الله في الأوقات التي(٤) يتأكد فيها الحمد(٥) لم يكن يذكر هذأ الحمد أَلْبَتَّة، كما في حمد الخطبة، والحمد الذي يستفتح به الأمور، وكما في تشهد الحاجة، وكما في الحمد عقيب الطعام والشراب، واللباس، والخروج من الخلاء، والحمد عند رؤية ما يسرُّه وما لا يسرُّه.فروى البخاري في صحيحه عن أبي أمامة: أن النبي صلى الله عليه وسلم كان إذا رفع مائدته قال: "الحمد لله، حمدًا كثيرًا طيبًا مباركًا فيه، غير مكفيٍّ(٦)، ولا مودَّعَ، ولا مُسْتَغنى(٧) عنه [ربنا] "(٨).وفي لفظ آخر في هذا الحديث:كان إذا فرغ من طعامه قال: "الحمد لله الذي كفانا، وآوانا، غير(١) الفاء ساقط من ب (كيف).(٢) ساقط من ب.(٣) ساقط من أ.(٤) في ب: الذي.(٥) في ب: الحمد لله.(٦) في أ زيادة: عنه.(٧) في أ: يُسْتَغْنَ.(٨) صحيح البخاري، كتاب الأطعمة، باب: ما يقول إذا فرغ من طعامه، رقم ٥٤٥٨.وكلمة (حمدًا) ليست في البخاري وإنما عند أبي داود (٣٨٤٩)، والترمذي (٣٤٥٦)، وابن ماجة (٣٣٤٧).وكلمة (ربنا) ساقطة من المخطوط فاستدركها من صحيح البخاري، وقد شرحها المصنف كما سيأتي ص ١٧.
...ve nankörlük edilmeyen (Allah'a hamdolsun).(1)Şayet "Elhamdülillâhi hamden yuvâfî ni'amehû ve yükâfiü mezîdeh" sözü bu hamdden daha yüce, daha faziletli ve daha mükemmel olsaydı, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu tercih eder ve ona yönelirdi. Zira o, işlerin daima en faziletlisini, en yücesini ve en üstününü seçerdi.Hocamıza (İbn Teymiyye'ye) onun "gayra mekfiyyin" (karşılığı ödenemeyen / kendisine kâfi gelinemeyen) sözünü sordum; şöyle dedi: "Mahluk sana bir ihsanda bulunup nimet verdiğinde, ona fiilen bir karşılık vererek veya övgüde bulunarak mukabele etmen mümkündür. Ancak Azîz ve Celîl olan Allah'a gelince, kullardan hiçbirinin O'nun nimetine karşılık vermesi asla mümkün değildir. Çünkü o şükrün kendisi dahi O'nun bir başka nimetidir" yahut buna benzer bir söz söyledi.(2)Nerede bu hakikat, nerede Âdem'den rivayet edilen hadisteki "hamden yuvâfî ni'amehû ve yükâfiü(3) mezîdeh" (nimetlerine denk gelen ve lütfunun artışına karşılık olan bir hamd) sözü!Onların "yuvâfî ni'amehû" ifadesine "nimetleriyle buluşur, böylece hamd ile beraber nimetler hasıl olur" şeklinde mana vermelerine gelince; sanki onlar bu manayı Arapçadaki 'vâfeytü(4) fülânen bi-mekâni kezâ ve kezâ' (falanca ile filanca yerde buluştum/karşılaştım) ve 'vâfânî' (o benimle buluştu/karşılaştı) kullanımından almış gibidirler. Bu kabule göre mana: 'O'nun hamdi nimetleriyle karşılaşır ve onunla birlikte bulunur' şeklinde olur.(1) Sahîh-i Buhârî, aynı yer, no: 5459. Orada "ve âvânâ" yerine "ve ervânâ" (bizi suya kandıran) şeklindedir. Hâfız İbn Hacer Fethu'l-Bârî'de (9/494), "ve âvânâ" lafzının İbnü's-Seken'in Firebrî'den olan rivayetinde geçtiğini belirtmiştir; muhtemelen İbn Kayyim de oradan nakletmiştir. (2) Bu mana Selef'ten bir topluluktan nakledilmiştir; bkz. İbn Ebi'd-Dünyâ, eş-Şükr, no: 7, 82, 98; Beyhakî, Şuabü'l-Îmân, 8/355-356. (3) [a] nüshasında: "ve kâfi'" şeklindedir. (4) [b] nüshasında: "vâkaytü" şeklindedir.
مكفيٍّ، ولا مكفور"(١).فلو كان قوله (الحمد لله، حمدًا يوافي نعمه، ويكافيء مزيده) أجلَّ من هذا الحمد وأفضلَ وأكملَ لاختاره وعدل إليه؛ فإنه لم يكن يختار إلا أفضلَ الأمور وأجلَّها وأعلاها.وسألتُ شيخَنا عن قوله: (غير مَكْفِيٍّ)، فقال: المخلوق إذا أنعم عليك بنعمةٍ أمكنكَ أن تجازيه بالجزاء أو بالثناء، والله عز وجل لا يمكن أحدٌ من العباد أن يكافيه على إنعامه أبدًا، فإن ذلك الشكر من نعمه أيضًا، أو نحو هذا من الكلام(٢).فأين هذا من قوله في الحديث المروي عن آدم: (حمدًا يوافي نعمه، ويكافيء(٣) مزيده).وقولهم إن معناه: يلاقي نعمه فتحصل مع الحمد؛ كأنهم أخذوه من قولهم: وافيتُ(٤) فلانًا بمكان كذا وكذا، إذا لقيته فيه، ووافاني: إذا لقيني، والمعنى على هذا: يلتقي حمده بنعمه ويكون معها.(١) صحيح البخاري -في نفس الموضع السابق- رقم ٥٤٥٩.وفيه "وأروانا" بدل "وآوانا"، وذكر الحافظ ابن حجر في الفتح ٩/ ٤٩٤ أن "وآوانا" وقعت في رواية ابن السكن عن الفربري، فلعل ابن القيم نقل منها.(٢) وهذا المعنى مروي عن جماعة من السلف، انظر (الشكر) لابن أبي الدنيا رقم ٧ و ٩٨ و ٨٢، و (شعب الإيمان) للبيهقي ٨/ ٣٥٥ - ٣٥٦.(٣) في أ: وكافيء.(٤) في ب: واقيت.
Bu ifadede kayda değer büyük bir anlam olmadığı gibi, hamdin nimetlerin sebebi ya da çekicisi olduğuna dair bir işaret de yoktur. Aksine onda sadece hamdin nimetlerle yan yana gelmesi ve tesadüfen karşılaşması söz konusudur. Bilindiği üzere nimetlerle tesadüfî olarak öyle durumlar bir araya gelir ki, bunlar o nimetlerin meydana gelmesinde hiçbir sebep teşkil etmez. Dolayısıyla bu hadis (ifade) ile nimetler arasında birini diğerine bağlayan hakiki bir irtibat yoktur; aksine onda tesadüfîliği ve sebepliliği de kapsayan yalın bir karşılaşma ve buluşma (muvâfât/mülâkāt) vardır.Aynı şekilde onların (yükâfiü mezîdeh) sözüne "O'nun lütfunun artışına denk olur ve Allah'ın artırdığı nimet ve ihsanın şükrünü tam olarak ifa eder" şeklindeki açıklamaları da böyledir.Bu izah hem doğru bir manaya hem de batıl/bozuk bir manaya ihtimallidir:Şayet bununla; Allah'a hamdetmenin, O'nu övmenin ve O'nu zikretmenin, kulun rızkı, afiyeti, sağlığı ve dünyalık genişliği kabilinden ona lütfettiği nimetlerden daha yüce ve daha faziletli olduğu kastediliyorsa bu haktır. Nitekim Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) şu hadisi de buna şahittir: "Allah bir kula bir nimet verir de kul 'Elhamdülillâh' derse, mutlaka ona verilen (hamd nimeti), kendisinden aldığından (dünyalık nimetten) daha faziletlidir." (İbn Mâce rivayet etmiştir). Çünkü nimetin asıl sahibine (Veliyyü'n-ni'me) hamdetmesi, kendisi için dünyalık peşin nimetten daha faziletli, daha faydalı ve getirisi çok daha büyük olan başka bir nimettir. Zira en faziletli...(1) [b] nüshasında: "hamdin sebebinin nimetler ve durumu olduğu" şeklindedir. (2) [a] nüshasında: "mâ zâdallâh" şeklindedir. (3) es-Sünen, no: 3873; İbnü's-Sünnî, Amelü'l-Yevm ve'l-Leyle, no: 356; Taberânî, el-Evsat, 2/211, no: 1379 ve ed-Duâ, no: 1727; Beyhakî, Şuabü'l-Îmân, no: 4091 ve diğerleri rivayet etmiş olup şahitleri vardır. Bûsîrî, Misbâhu'z-Zücâce'de (3/192), Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr'da (1/34), Elbânî, ed-Daîfe'de (no: 2011) hasen olduğunu belirtmiş, Sahîhu'l-Câmi'de (no: 5563) sahih kabul etmiştir. (4) [b] nüshasında: "el-Hamd" şeklindedir. (5) [a] nüshasında: "ve ecedd" şeklindedir.
وهذا ليس فيه كبير أمر، ولا فيه أن الحمد سبب النعم وجالبها(١)، وإنما فيه اقترانه بها، وملاقاته لها اتفاقًا، ومعلوم أن النِّعَم يلاقيها من الأمور الاتفاقية ما لا يكون سببًا في حصولها، فليس بين هذا الحديث وبين النِّعَم ارتباط يربط أحدهما بالآخر، بل فيه مجرَّد الموافاة والملاقاة التي هي أعمُّ من الاتفاقية والسببيَّة.وكذلك قولهم (يكافيء مزيده) أي يكون كفوًا لمزيده، ويقوم بشكر ما زاده اللهُ(٢) من النِّعَم والإحسان.وهذا يحتمل معنىً صحيحًا، ومعنًى فاسدًا:فإن أُريد به أن حمْدَ اللهِ والثناء عليه وذكرَه أجلُّ وأفضلُ من النِّعم التي أنعم بها على العبد من رزقِه وعافيته وصحته والتوسعة عليه في دنياه؛ فهذا حقٌّ يشهد له قوله صلى الله عليه وسلم "ما أنعم الله على عبدٍ بنعمةٍ فقال الحمد لله، إلا كان ما أُعطِي أفضل مما أخذ" رواه ابن ماجة(٣)، فإنَّ حمْدَهُ لوليِّ النعمة(٤) نعمةٌ أخرى هي أفضلُ وأنفعُ له، وأجدى(٥) عائدةً من النعمة العاجلة، فإن أفضلَ(١) في ب: أن مسبب الحمد النعم وحالها.(٢) في أ: ما زاد الله.(٣) السنن برقم ٣٨٧٣، وأخرجه: ابن السني في (عمل اليوم والليلة) رقم ٣٥٦، والطبراني في (الأوسط) ٢/ ٢١١ رقم ١٣٧٩، وفي (الدعاء) رقم ١٧٢٧، والبيهقي في (شعب الإيمان) رقم ٤٠٩١، وغيرهم، وله شواهد.وحسنه البوصيري في (مصباح الزجاجة) ٣/ ١٩٢، والسيوطي في (الدر المنثور) ١/ ٣٤، والألباني في (الضعيفة) رقم ٢٠١١، وصححه في (صحيح الجامع) رقم ٥٥٦٣.(٤) في ب: الحمد.(٥) في أ: وأجد.
...ve mutlak manada en yüce nimet; Yüce Allah'ı tanıma (marifetullah), O'na hamdetme ve O'na itaat etme nimetidir.Yok eğer bununla; kulun fiilinin Allah'ın nimetlerine denk ve eşit olacağı, böylece kulun nimet verene (Mün'im) karşılık vermiş sayılacağı, eda ettiği hamdin O'nun nimetlerine bir bedel, Allah'ın kendisine bahşettiklerinin şükrünü tam olarak ifa etme ve hakkını tastamam ödeme olacağı kastediliyorsa, bu imkânsızın en uç noktasıdır (muhâlin en muhâlidir).Zira Allah Teâlâ kula insan ve cinlerin (sekaleyn) tamamının ibadetini yapma gücü verse dahi, kul üzerindeki en küçük nimetin bile şükrünü tam olarak yerine getiremez. Aksine hakikat, İmam Ahmed'in Kitâbü'z-Zühd’de rivayet ettiği gibidir: Bize Abdurrahman rivayet etti, dedi ki: Bize er-Rebî' b. Sabîh, Hasan'dan rivayet etti, o da Dâvûd'un şöyle dediğini nakletti: "İlahım! Bedenimdeki her bir kıl için gece, gündüz ve bütün bir ömür boyu Seni tesbih eden ikişer dilim olsaydı dahi, yine de tek bir nimetinin hakkını ödeyemezdim."İmam Ahmed dedi ki: Bize Abdurrahman rivayet etti, dedi ki: Bize Câbir b. Yezîd, Mugīre b...(1) Lafza-i Celâl [b] nüshasında mevcut değildir. (2) [b] nüshasında düşmüştür. (3) [a] ve [b] nüshalarında "lin-ni'am" şeklinde olup doğrusu metne aldığımızdır. (4) [a] nüshasında: "semenün lin-ni'meh ve kıyâmün..." şeklindedir. (5) [a] nüshasında düşmüştür. (6) [b] nüshasında: "en-Nebiyy" şeklindedir. (7) ez-Zühd, no: 361; İbn Ebi'd-Dünyâ, eş-Şükr, no: 25; onun tarikinden Beyhakî, Şuabü'l-Îmân, 8/no: 4259. İsnadı münkattır. "Vâhideten" (tek bir) lafzı ez-Zühd'de yer almamaktadır. (8) [b] nüshasında: "Zeyd" şeklindedir.
النِّعَم وأجلَّها على الإطلاق نعمةُ معرفتِه تعالى وحمدِه وطاعتِه.وإنْ أُريد أنَّ فعل العبد يكون كفوًا لنعم الله(١) ومساويًا لها؛ بحيث يكون العبد(٢) مكافئًا للمنعِم(٣) عليه، وما قام به من الحمد ثمنًا لنعمه(٤) وقيامًا منه بشكر ما أنعم الله عليه به(٥)، وتوفيةً له؛ فهذا من أمْحَل المحال.فإنَّ العبد لو أقدره الله على عبادة الثقلين لم يقم بشكر أدنى نعمةٍ عليه؛ بل الأمر كما روى الإمام أحمد في كتاب (الزهد):حدثنا عبد الرحمن، قال حدثنا الربيع بن صبيح، عن الحسن قال: قال داود:"إِلهي(٦)؛ لو أن لكل شعرةٍ مني لسانين يسبحانك الليلَ والنهارَ والدهرَ كلَّه ما قضيتُ حق نعمةٍ واحدةٍ"(٧).قال الإمام أحمد:وحدثنا عبد الرحمن، قال حدثنا جابر بن يزيد(٨)، عن المغيرة بن(١) لفظ الجلالة غير موجود في ب.(٢) ساقط من ب.(٣) في أ وب: للنعم، والصواب ما أثبته.(٤) في أ: ثمنٌ للنعمة، وقيامٌ …(٥) ساقط من أ.(٦) في ب: النبي!(٧) (الزهد) رقم ٣٦١، وأخرجه أبن أبي الدنيا في (الشكر) رقم ٢٥، ومن طريقه البيهقي في (شعب الإيمان) ٨ / رقم ٤٢٥٩، وإسناده منقطع.ولفظة (واحدة) ليست في الزهد.(٨) في ب: زيد.
...Uteybe'den rivayet etti, o şöyle dedi: "Allah Teâlâ Dâvûd'a: 'Ey Dâvûd ailesi! Şükrederek amel edin; zira kullarımdan hakkıyla şükredenler pek azdır' [Sebe': 13] ayetini indirdiğinde Dâvûd şöyle dedi: 'Ey Rabbim! Sana şükretmeye nasıl güç yetirebilirim ki; bana nimeti lütfeden Sensin, sonra bana o nimete karşılık şükretmeyi nasip eden Sensin, ardından nimet üstüne nimet artıran da Sensin. Nimet Senden ey Rabbim, şükür de Sendendir; o halde Sana şükretmeye nasıl takat getirebilirim!' Allah Teâlâ buyurdu ki: 'İşte şimdi Beni hakkıyla bildin/tanıdın ey Dâvûd!'"O halde Yüce Rabbinin hak ettiği şükrü tam manasıyla kim yerine getirebilir ki, O'na denk bir karşılık vermekten (mükâfâttan) söz edilebilsin!Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) sahih olarak rivayet edilen "gayra mekfiyyin, ve lâ müvedde'in, ve lâ müstağnen 'anhu Rabbenâ" sözündeki hamdin büyüklüğü ve sorulan o hadise olan üstünlüğü işte buradan anlaşılır.(1) [a] nüshasında "es-Sağîre an Uteybe", [b] nüshasında "el-Mugīre b. Utbe" şeklindedir. Doğrusu Beyhakî'nin Şuabü'l-Îmân'ında (8/no: 4100) geçtiği üzere metne aldığımızdır. Mugīre b. Uteybe b. en-Nehhâs el-İclî, Kûfe kadısıdır. Biyografisi için bkz: el-Cerh ve't-Ta'dîl, 8/227; et-Târîhu'l-Kebîr, 7/322 (burada "Mugīre b. Uyeyne b. Âbis" şeklinde tashif edilmiştir); el-İkmâl, 6/123; ed-Dârekutnî, el-Mü'telif ve'l-Muhtelif, 3/1608; Tevdîhu'l-Müştebih, 6/170. İbn Hibbân es-Sikāt'ta (7/465) zikretmiş ve hakkında sükût etmiştir; "Uteybe" ismi orada "Utbe" şeklinde bozulmuştur. (2) [b] nüshasında: "şükran" şeklindedir. (3) Ahmed, ez-Zühd, s. 69-70; onun tarikinden Beyhakî, Şuabü'l-Îmân, 8/no: 4100; Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr'da (5/430) İbnü'l-Münzir'e nispet etmiştir. İsnadı zayıftır.
عتيبة(١) قال:"لما أنزل الله على داود {اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ} [سبأ: ١٣] قاله: يا ربِّ؛ كيف أُطيق شكرك(٢) وأنت الذي تنعم عليَّ، ثم ترزقني على النعمةِ الشكرَ، ثم تزيدني نعمةً بعد نعمة، فالنعمة منك يا ربِّ، والشكر منك، فكيف أُطيقُ شكرك! قال: الآن عرفتني يا داود"(٣).فمن ذا الذي يقوم بشكر ربه الذي يستحقه سبحانه، فضلًا عن أن يكافيه.ومن ههنا يُعرف قدر الحمد الذي صحَّ عن رسول الله صلى الله عليه وسلم من قوله: "غير مكفي، ولا مودَّع، ولا مستغنى عنه ربنا"، وفضله على الحديث المسئول عنه.(١) في أ: الصغيرة عن عتيبة. وفي ب: المغيرة بن عتبة.والصواب ما أثبته كما في (شعب الإيمان) للبيهقي ٨ / رقم ٤١٠٠.والمغيرة بن عتيبة بن النَّهاس العجلي، قاضي الكوفة، له ترجمة في: (الجرح والتعديل) ٨/ ٢٢٧، و (التاريخ الكبير) ٧/ ٣٢٢ وقد تصحف فيه إلى: المغيرة بن عيينة بن عابس!، و (الإكمال) ٦/ ١٢٣، و (المؤتلف والمختلف) للدارقطني ٣/ ١٦٠٨، و (توضيح المشتبه) ٦/ ١٧٠.وذكره ابن حبان في (الثقات) ٧/ ٤٦٥، وسكت عنه، وتصحف "عتيبة" إلى: عتبة.(٢) في ب: شكرًا.(٣) أخرجه: أحمد في (الزهد) ٦٩ - ٧٠، ومن طريقه البيهقي في (شعب الإيمان) ٨/ رقم ٤١٠٠، وعزاه السيوطي إلى ابن المنذر (الدر المنثور) ٥/ ٤٣٠، وإسناده ضعيف.
Biz önce bu hadisi şerh edelim, sonra asıl maksadımıza döneriz. Başarı Allah'tandır diyerek şöyle deriz:Hadisteki "gayra mekfiyyin" ifadesi iki şekilde rivayet edilmiştir: hemzeli ve hemzesiz. Hemzeli rivayet hatalı bulunmuştur. Zira bu kelime bir ism-i mef'ûldür; ya kifâyet kökünden gelir ki bu takdirde vezni mermiyy ve makdiyy gibi gayru mekfiyy olur; ya mükâfât (karşılık verme) kökünden gelir ki bunun ism-i mef'ûlü, râmâdan mürâmâ, sâ'âdan müsâ'â gibi mükâfâ şeklinde gelir. Yahut ters çevirdiğimde söylediğim hemzeli kefe'tü'l-inâ' (kabı ters çevirdim) fiilinden gelir ki bunun ism-i mef'ûlü, kara'tüden makrû' gibi mekfû' şeklinde gelir. Yahut da kefâhu yekfîhi fiilinden gelir ki ism-i mef'ûlü, rameytüden mermiyy gibi mekfiyy olur. Doğru olan ise bu lafzın hemzesiz olduğudur.Daha sonra bu lafzın yemeğe ait bir vasıf olup zamirin ona mı döndüğü, yoksa Allah'ın isminden bir hâl olup mana bakımından O'na ait bir vasıf mı olduğu hususunda iki görüş halinde ihtilaf edilmiştir:(1) [a] nüshasında: "fekavlühû" şeklindedir. (2) [b] nüshasında düşmüştür. (3) [b] nüshasında: "mükefâ" şeklindedir. (4) "Kefe'tü'l-inâe" kısmından "kara'tü" kısmına kadar olan yer [b] nüshasında yoktur; onun yerine: "el-Makruvvi min kara!" şeklindedir. (5) [b] nüshasında "vâv" harfiyledir. (6) "Aleyhi" kelimesi [a] nüshasında düşmüş olup "âidün" kelimesi tekrarlanmıştır. (7) [a] nüshasında "vâv" harfiyledir. (8) [b] nüshasında düşmüştür.
ونحن نشرح الحديث ثم نعود إلى المقصود، فنقول(١) وبالله التوفيق:روي قوله "غير مكفي" بوجهين: بالهمز وعدمه.وخُطِّئت رواية الهمز، فإنه اسم مفعول؛ إما(٢) من الكفاية، فوجهه: غير مَكْفِيّ كـ: مَرْميّ ومَقْضِيّ، أو من المكافاة، فالمفعول منه (مكافا)(٣) كـ (مُرَاما) من راماه، و (مُسَاعا) من ساعاه.أو من كفأتُ الإناء -بالهمز-: إذا أقلبته، فالمفعول منه (مكفوء) كـ (مقروء) من قرأتُ(٤).أو من كفاهُ يكفيه، فمفعوله (مكْفِيّ)، كـ (مَرْمي) من رميتُ.والصواب أنه بغير الهمز.ثم(٥) اختُلِف: هل ذلك وصفٌ للطعام وعائدٌ عليه(٦)، أو(٧) هو حال من اسم الله فيكون وصفًا له(٨) فى المعنى؟ على قولين:(١) في أ: فقوله.(٢) ساقط من ب.(٣) في ب: مكفا.(٤) من قوله: (كفأت الإناء) إلي قوله (قرأتُ) ساقط من ب، وبدلًا من: المقرو من قر!(٥) في ب بالواو.(٦) عليه، ساقط من أ، و (عائد) مكررة.(٧) في أ بالواو.(٨) ساقط من ب.
İbn Kurkūl Metâli' adlı eserinde şöyle demiştir: "Bütün bunlardan maksat yemektir ve zamir ona dönmektedir. el-Harbî şöyle demiştir: el-Mekfiyy: İhtiyaç kalmadığı için ters çevrilen kaptır; nitekim şöyle demiştir:..."(1) O, İbrâhîm b. Yûsuf b. İbrâhîm b. Abdillâh b. Bâdîs, Ebû İshâk'tır; iki kâf'ın zammesiyle "İbn Kurkūl" olarak bilinir. H. 505 yılında Endülüs'ün el-Meriyye (Almería) şehrinde doğmuştur; imam, seyyah, münazara ehli, edip, nahivci, hadis ve rical ilmini iyi bilen bir zattır. Kâdî İyâz'dan ders almış, er-Ravdu'l-Ünüf sahibi Ebû'l-Kāsım es-Süheylî ile arkadaşlık etmiştir. H. 569'da Fas şehrinde vefat etmiştir. (Bkz. Vefeyâtü'l-A'yân, 1/62; Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, 20/520; el-Vâfî bi'l-Vefeyât, 6/171). (2) Eserin adı Metâli'u'l-Envâr alâ Sıhâhi'l-Âsâr'dır. Muvatta', Buhârî ve Müslim'deki kapalı yerleri açıklamak, garîb kelimeleri ve hadisleri beyan etmek üzere telif edilmiş; hocası Kâdî İyâz'ın Meşâriku'l-Envâr eserinin tertibi üzere yürünmüş, onu özetlemiş, ilaveler yapmış ve tashih etmiştir. Zehebî'nin dediği gibi "faydası pek bol" bir eser olmuştur. Bazıları eserin ona aidiyetinde şüpheye düşüp hocasının kitabını intihal ettiğini iddia etmişse de bu iddiaya verilen cevap için bkz: Sehâvî, el-Ecvibetü'l-Merdıyye, 2/759-761. (3) [a] nüshasında "el-Cürcânî", [b] nüshasında "el-Hadlî" şeklindedir; doğrusu Kâdî İyâz'ın Meşâriku'l-Envâr'ında (1/345) ve Nevevî'nin el-Ezkâr'ında (s. 340) olduğu gibi metne aldığımızdır. el-Harbî; İmam Hâfız İbrâhîm b. İshâk b. İbrâhîm Ebû İshâk el-Harbî'dir (Bağdat'taki büyük bir mahalleye nispetle). H. 198'de doğmuş; zahit, fakih, muhaddis ve edip bir kimsedir. Yirmi yıl İmam Ahmed'in derslerine devam etmiş ve ondan yetişmiştir; Garîbü'l-Hadîs ve daha birçok eser telif etmiştir. H. 285'te Bağdat'ta vefat etmiştir. (Bkz. Tabakātü'l-Hanâbile, 1/86; Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, 13/356).
فقال ابن قُرْقُول(١) في (مطالعه)(٢): "المراد بهذا كله الطعام، وإليه يعود الضمير.قال الحربي(٣): "والمكفي: الإناء المقلوب للاستغناء عنه، كما قال:(١) هو: إبراهيم بن يوسف بن إبراهيم بن عبد الله بن باديس، أبو إسحاق، المعروف بـ "ابن قُرقُول" -بضم القافَين-، ولد بالمَرِيَّة من بلاد الأندلس سنة ٥٠٥، كان إمامًا، رحالةً، نظَّارًا؛ أديبًا نحويًا، عارفًا بالحديث ورجاله، تتلمذ على القاضي عياض، ورافقه أبو القاسم السهيلي صاحب (الروض الآنف)، توفي بمدينة فاس سنة ٥٦٩، رحمه الله.انظر: (وفيات الأعيان) ١/ ٦٢، و (سير أعلام النبلاء) ٢٠/ ٥٢٠، و (الوافي بالوفيات) ٦/ ١٧١.(٢) اسمه "مطالع الأنوار على صحاح الآثار"، صنفه في فتح ما استغلق من كتاب الموطأ والبخاري ومسلم، وبيان مبهم اللغة وغريب الحديث، ومشى فيه على نسق "مشارق الأنوار" لشيخه القاضي عياض، فلخَّصه وزاد فيه، واستدرك عليه، فضبطه وجوَّده وأتقنه، فصار كما قال الذهبي: غزير الفوائد. (السير) ٢٠/ ٥٢٠. وشكك بعضهم في نسبة الكتاب إليه! فقيل إنه اختلس كتاب شيخه! وانظر الجواب عن هذا في (الأجوبة المرضية) للسخاوي ٢/ ٧٥٩ - ٧٦١.(٣) في أ: الجرجاني، وفي ب: الحدلي، والصواب ما أثبته كما في (مشارق الأنوار) للقاضي عياض ١/ ٣٤٥، و (الأذكار) للنووى ٣٤٠.والحربي هو: الإمام الحافظ إبراهيم بن إسحاق بن إبراهيم، أبو إسحاق الحربي -نسبة إلى محلَّةٍ كبيرة ببغداد-، ولد سنة ١٩٨، كان زاهدًا فقيهًا محدثًا أديبًا، لازم الإمام أححد عشرين سنة، وبه تخرَّج، صنف "غريب الحديث" وغيره كثير، توفى ببغداد سنة ٢٨٥ رحمه الله.انظر: (طبقات الحنابلة) ١/ ٨٦، و (سير أعلام النبلاء) ١٣/ ٣٥٦.